SAHİLDE KAFKA

Kitabın Adı: Sahilde Kafka

Kitabın Yazarı: Haruki Murakami

Yayınevi: Doğan Kitap

Çeviren: Hüseyin Can Erkin

Basım Yılı: 2015

Sayfa Sayısı: 656

Ödül: Franz Kafka Edebiyat Ödülü

Yazar kitabına Sahilde Kafka adını koymuş, acaba Kafka adını kullanarak daha çok satmak mı istiyordu? Bu bana pek doğru gelmiyor, ama yazarın Kafka’nın eserlerini beğendiğini hem de çok beğendiğini tahmin ediyorum.

Eserin kahramanı da Kafka gibi yalnız biri, babasıyla anlaşamayan biri. Kafka’nın babasına yazdığı mektubu yani babasının hiçbir zaman okumadığı mektup-kitabı okuduysanız Kafka’nın da babasıyla sorunları olduğunu bilirsiniz. Kafka Tamura da hiç kimseyle konuşmuyor, arkadaşı olmayan on beş yaşında bir genç. Yalnız, Karga adını verdiği bir gençle konuşup sohbet ediyor, onun söyledikleri Tamura’yı etkiliyor. Karga dediği genç de aslında kendi iç sesi, gerçekte öyle biri yaşamıyor. Bu iç ses, ona oldukça iyi akıl veriyor. Yani Tamura kendi kendine konuşmuyor, kendisiyle konuşuyor. Kitaptan öğrendiğimize göre Kafka, Çekçe karga anlamına geliyormuş. Tabii ki Tamura’nın gerçek adı Kafka değilmiş!

On beş yaşındaki Tamura henüz orta okul öğrencisi, ama daha büyük gösterdiği için onu genelde lise öğrencisi zannediyorlar.Doğum gününe gelmeden önce evden kaçıyor, nereye gideceği önemli değil, yaşadığı Tokyo’dan uzak olması onun için yeterli. Evden kaçmasının nedeni, babasının kehaneti: babası Tamura’nın kendisini öldüreceğini ve annesiyle ablasıyla yatacağını söylüyor. Kehanet, Yunan edebiyatındaki Oedipus kehanetiyle aynı. Tüm bunlardan yazarın Batı edebiyatını iyi bildiğini çıkarıyoruz. Yazar Japonya’da fazla Batıcı diye eleştiriliyor, ancak çok eleştirilmesine rağmen Japonya’da çok satan yazarların başında geliyormuş. Kitabın bir yerinde geçtiğine göre ablasının evlatlık olduğunu anlıyoruz. Annesi dört yaşındaki kendi çocuğunu brakıp evlatlık aldığı bir kızla neden gider diye biz okurlar da düşünmeden edemiyoruz. Bu olay ve babasının kehaneti Tamura’nın tüm yaşamını etkiler. Her yerde herkesi annesi veya ablası zanneder. Haruki Murakami kitaplarında hayalle gerçek iç içedir, ne zaman hayaldesiniz, ne zaman gerçektesiniz bilemezsiniz. Masalsı bir hava vardır bu kitaplarda. Buna büyülü gerçekçilik veya gerçeküstücülük de diyebiliriz. Freud’un dediğine göre bizi bilinçaltımız yönlendirirmiş, gerçeküstücüler de bunu ön plana alıyorlar. Bir anda kendinizi başka bir paralelde bulabiliyorsunuz.

Sigmund Freud

Kafka Tamura, nereye gideceğini bilemez, Şinkoku’da Takamatsu’ya gelir, bu arada kendisi evden ayrıldıktan sonra babası Nakata adlı biri tarafından öldürülür. Tamura’nın öyküsü anlatılırken Nakata’nın da öyküsü anlatılır. Nakata’nın öyküsü de çok ilginç onu da anlatabilirim, ama yazı çok fazla uzar, en iyisi kitabı okumanız olacak…Tamura ve Nakata birbirlerinden habersiz Takamatsu’ya gelirler ve Komura Kütüphanesi onlara yol gösterir. Tamura, Komura Kütüphanesi’nde ellili yaşlarda olan Saeki Hanım’la tanışır, Saeki Hanım’ın on beş yaşındaki hali her gece odasına gelip Sahilde Kafka adlı resme bakar, Tamura’yı görmez bile. Tamura ona aşık olur, bir yandan Saeki Hanım’ın annesi olduğuyla ilgili bir varsayım üretir, diğer yandan Saeki Hanım’dan ölesiye hoşlanır. Ürettiği varsayımı Saeki Hanım’a anlatır ve Saeki Hanım’a annesi olup olmadığını sorar. Saeki Hanım bunu yanıtlamaz. Üst üste Tamura’nın odasına gelip onunla cinsel ilişkiye girer. Ben Saeki Hanım’ın Tamura’nın annesi olduğunu düşünmüyorum. Yoksa Tamura’nın oğlu olduğunu bilerek onunla yatmazdı. O gençliğindeki sevgilisini Tamura’da görür, adının Kafka olması da Saeki Hanım’ı etkilemiş olabilir. Saeki Hanım, Sahilde Kafka adlı bir şarkı yazıp bunu piyanoda çalmış ve söylemiş.

SAHİLDE KAFKA

Sen dünyanın öbür ucunda

Ben sönmüş bir yanardağın ağzında

Kapının gölgesinde

Yazısını yitirmiş sözcükler

Ay ışığı vurur uyuyan kertenkeleye

Gökten ufacık balıklar yağar
Pencerenin altında bekler

Yüreği nasırlaşmış askerler

(Nakarat)

Sahilde Kafka

Aklında dünyayı oynatan sarkaç

Yüreğinin halkası bağlıdır

Gidemez hiçbir yere SFENKS

Gölgeler bıçak olur

Rüyanı deler

İnce, narin parmaklar

Giriş taşını arar

Dalgalanır keten eteği

Sahilde Kafka’ya bakar

“Plağı üç kez dinledim, önce aklımda bir soru belirdi.Şarkı bu sözleriyle nasıl olup da milyondan fazla satabilmişti acaba? Kullanılan sözcüklerin zor anlaşıldığı söylenemese bile aşırı sembolik hatta sürrealist bir havası vardı. En azından pek fazla insanın hemen aklında tutup mırıldanabileceği türden değildi. Fakat tekrar tekrar dinledikçe şarkının sözlerine ısınmaya başladım. Oradaki her bir söz teker teker yüreğimdeki yerlerini bulup yerleştiler. Tuhaf bir histi. Anlamı aşan imgeler kesilmiş resimler gibi ayaklanıp yalnız başlarına yürümeye başlamışlardı. Derin bir uykuda görülen bir rüya gibi. Her şey bir yana melodi mükemmeldi. Kıvrılıp bükülmeyen, güzel bir beste. Fakat kesinlikle sıradan değildi,üstelik SAEKİ Hanım’ın sesi melodiyle uyumlu bir şekilde bütünleşmişti. Profesyonel bir şarkıcıya göre sesi yetersiz kalıyordu ve yeterli teknikleri de uygulayamamıştı. Ancak, o ses bahçedeki atlama taşlarını ıslatan bahar yağmuru gibi dinleyenin bilincini yumuşak dokunuşlarla yıkayıveriyordu. Önce yalnız kendi çaldığı piyano eşliğinde söylüyor, sonradan da herhalde yaylı çalgılar ve obua ekleniyordu. Herhalde plak bütçe sorunlarıyla boğuşularak çıkarılmıştı. O döneme göre bir hayli sade bir aranjman olmuştu, ama gereksiz şeylerin eklenmemesi, şarkıyı daha da güzelleştiriyordu. Sonra nakarat kısmında tuhaf mı tuhaf iki akort belirginleşiyordu.

… Şarkı da doğal bir deha ve ihtiraslardan arınmış bir yürek tüm yalınlığı ve yumuşaklığıyla üst üste gelmişti.

… Son olarak niçin Kafka’nın ismi…Tahminimce Saeki Hanım, resimdeki çocuğun yaydığı gizemli yalnızlığı Kafka’nın roman dünyasıyla bağdaştırmış olmalıydı. O yüzden de çocuğu Sahilde Kafka diye adlandırmıştı. Acımasız dalgaların vurduğu sahilde dolaşan yalnız bir ruh. Herhalde Kafka bu anlamı taşıyordu.” Kafka Tamura

Bir de bir ressam dostları, sevgilisi ve kendi on iki yaşlarındayken sevgilisinin sahilde resmini yapmış, Saeki Hanım da oradaymış. Saeki Hanım’ın sevgilisi yirmi yaşındayken üniversitede öldürülmüş.

Kafka Tamura,ikinci DünyaSavaşı’nda kaybolmuş ya da savaşmak(öldürmek-öldürülmek) istemeyen iki askeri görür, bu dünyadan öldükten sonra gittiğimiz dünya arasında olan yere gider. Bir daha yaşama dönmek istemez, Saeki Hanım Nakata’nın kütüphaneye gelmesinden sonra Komura Kütüphanesi’nde ölür. Öldükten sonra Tamura’nın bulunduğu yere gelir. Tamura’nın yaşamına geri dönmesini diler ondan. Onun için yaşamasını ister başkasının değil ama Tamura’nın onu hatırlamasının kendi için önemli olduğunu söyler. Sahilde Kafka adlı resmi onun almasını ister. O resimdeki sensin der, Tamura ona annesi olup olmadığını sorar. Saeki Hanım, bunu anlaman gerekirdi der. Saeki Hanım, Tamura’yı sevgilisinin yerine koymuştur. Tamura annesinin onu bırakıp gitmesini hazmedemez, annem beni neden sevmedi, beni niye bırakıp gitti,? diye sorar. Çok acı çeker, kızgınlığından annesinin yüzünü bile hatırlamaz,ismini bilmemektedir. Saeki Hanım, ondan annesini affetmesini ister. Psikologlar, bir insanla sorunumuz varsa onu affettiğimiz zaman o sorunun çözülebileceğini söylerler. Bir kişiyi affetmek, insanın kendisinin rahatlamasını sağlıyor, o kişiye duyulan öfke azalıyor, kızgınlık kalmıyor, bu insanın kendisi için çok önemli…

Murakami, pek çok konudan bahsediyor; kendi cinsinden memnun olmayan insanlar, herhangi bir olaydan dolayı okuma yazmayı unutanlar, aklı olmayanlar, müzik bilgisi kıt olanlar, sörf, savaşlar, kedilerle konuşanlar, pek çok tanınmış besteci, eserleri, gökten yağan balıklar ve sülükler.

Bu kitabı okuyan ve Kafka’yı tanımayanlar, sanırım Kafka’yla da tanışmak isteyeceklerdir, Franz Kafka’yı tanımak da onun eserlerini okumakla olacaktır. Herkese iyi okumalar diliyorum.

ÖLÜM ÜSTÜNE

Onunla tanışmam otuz üç yıl önce oldu. Daha önce onu mutlaka tanımışımdır, onu tanımayana hiç rastlamadım, küçükken büyüklerimiz bizi tüm kötülüklerden korurlardı, onlar bizleri korudukları için pek çok şeyden fazla etkilenmiyoruz; ama insan birinci dereceden bir yakınını(özellikle en fazla kendisini koruyanı) kaybedince onun ne kadar acımasız olduğunu, burnunun direğinin sızlamasından anlıyor. Daha önce yitirdiklerim beni mutlaka etkiledi; ancak insanın doğduğu andan beri yanında olan, onu besleyip büyüten birinden ayrılması canını çok yakıyor, bu sanki büyük bir yangın. Tüm yaşamın değişiyor, o çok sevdiğin insanı bir daha hiç göremeyecek, ona sarılamayacak, ona sevdiğini söyleyemeyeceksin ve o senin saçlarını okşayamayacak… Tüm bunları ilk anda belki hissedemiyorsun, ama büyük bir boşluk ve karanlık içindesin. Çektiğin acı seni kasıp kavuruyor, ne yapacağını bilmez oluyorsun, gözyaşların kuruyor, akmaz oluyor…Seni hiçbir şey oyalayamıyor, yalnızca acı var, sağın solun, önün arkan acı..

Okumayla ilgili bir söz var, on beş dakikalık bir okumanın gideremeyeceği bir acı yoktur diye. İşin tuhafı okumak bile istemiyorsun, daha doğrusu okuyamıyorsun. Yine de Montaigne’in Ölüm Üzerine yazdığı bir yazıyı zorlukla okuyabildim. Bu denemede ölümün doğal bir şey olduğu anlatılıyordu.  Sokrates’e şöyle demişler: 11 zalimler seni ölüme mahkum ettiler. Sen ne diyorsun? O da “Doğa da onları” demiş. Sonra Lucretus’tan örnek vermiş. Lucretus da “Bu dünya bir sofra gibidir, bir kere yiyip içtiyseniz kalkıp gidebilirsiniz” demiş. Montaigne daha sonra da bir ırmakta bir gün yaşayan canlılardan bahsetmiş. Sabahın erken saatinde ölene genç, akşamüstü ölene yaşlı dendiğini, milyonlarca yılda oluşan dünyanın yanında bizim 60, 70 yıllık ömrümüzün ne kadar kısa ve anlamsız olduğunu anlatıyor. Bu yazıyı okumak acımı dindirmedi, ama ölümün doğal bir şey olduğunu, herkesin başına gelebileceğini anlamamı sağladı ve beni etkiledi.

Evet otuz yıldan fazla zaman geçti, o yok… Onun yokluğunun oluşturduğu boşluktayım, o boşluk bir türlü kaybolmadı. Ben hâlâ üzgünüm, kanser haftasında onu kanserden kaybetmek ne kötü! Onu her zaman çok sevdim ve seviyorum.

Canım benim iyi ki seni tanıdım, sen her zaman benim yüreğimde ve belleğimdesin. İyi ki anılarımız ve rüyalarımız var. O anılar seni canlı tutuyor ve rüyalarımda seni görüyorum hepsi o kadar gerçek ki yaşadığını hissediyorum. Seninle birlikte oluyor, gülüyor, söylüyorum. Uyanınca her şeyin rüya olduğunu anlıyorum, büyük bir düş kırıklığı oluyor, ancak seninle dolu dolu rüyada da olsa yaşıyorum. Ne yazık ki senin hakkında ne kardeşlerimle ne de yaşarken babamla konuşabildik, hepimiz kendi yalnızlığımızda sensizliği yaşadık. Çok konuşmak istedik seni, ama tam konuşacakken bir yumru boğazımıza geldi oturdu, gözlerimiz yaşla doldu, birbirimize hiçbir şey söyleyemedik. Bana öyle olduğu için onlara da olduğunu düşünüyorum. Yoksa ben konuşmasam da onlar konuşabilirlerdi. Onlar da konuşamadılar…

Ben seninle ilgili sadece kendimle konuştum, ancak ona gücüm yetti, başka biriyle senden-seni- konuşamadım. Konuşmaya çalıştım, dediğim gibi o yumru boğazımdan bir türlü gitmedi, gözümden yaşlar aktı. Şu anda bunları yazarken de yaşları durduramıyorum, aradan bunca yıl geçtiği halde. İnsanın bir yakınıyla -daha doğrusu çok yakınıyla- ilgili bir yazı yazması çok zor, ya da bana zor geliyor. Senden öncesi ve senden sonrası oldu yaşamımda, örneğin senden sonra tarihlerin hiç önemi kalmadı, hiçbir tarih artık aklımda değil, senden önce o tarihler önemliydi ve belleğimdeydi.

Sonra bir gün okulun koridorunda bir öğrencim(adı Mehmet Ali Ağca’ydı), on beş yaşında bir çocuk bana; “Yeter artık bu kadar üzülmek; duvarı nem, insanı gam yıkar” dedi.  Ne olduğumu, ne düşüneceğimi şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim, öyle ciddi bir çocuktan bunu hiç beklemiyordum.

Ve ben en az iki sene gece ikilerde kalktım, ya da uyuyamadığım zamanlarda ve gündüzleri hep kumaş kestim, dikiş diktim; yani senin gidişin beni terzi yaptı. Ceketler, etekler, kabanlar, aklına ne gelirse diktim. Yalnız kendime değil küçük kardeşime, eşime, oğluma da diktim, hiç durmadan diktim, sadece dikiş dikerken kendimi unutabiliyordum. Kumaşları kestim, kestim, kestim… Senin sağlığında da sen evde yokken senin o güzelim kumaşlarını kestiğim gibi… Sen bir gün olsun bana kızmadın, üstelik ben o kestiklerimi hiçbir işe yaratmadığım halde. Senin bana söylediğin sadece şuydu. “Ben evdeyken kumaşları kes, ne yapacaksan ben sana yardım edeyim.” Tabii bu hiçbir zaman olmadı, ben hep sen olmadığın zaman o kumaşları kestim. Ve de sen gittikten sonra ancak onları işe yarar bir hale getirebildim. İşte senin gidişinle oluşan büyük yangın, beni iyi bir terzi ve yalnız bir insan yaptı, insanlara inancımı yitirdim.

Gittiğin yer mutlaka iyidir, senin ve babamın kötü bir yere gittiğinizi düşünmüyorum, mutlaka o yer güzeldir…

AYDOS-CİDE

Aydos’tayım…  Aydos Cide ile Abana arasında bir yer. Cide’den on yedi kilometre sonra etrafı yeşilliklerle kaplı bir koy.

DSC02807-a-bDeniz kenarındayım…arkamda iki koldan akarak gelen ortası ve yanları yeşilliklerle kaplı dere,

Untitled-51a-b
Kıyıları Döven Karadeniz

önümde kıyıyı dövüp köpükler oluşturan, şarkılar söyleyen KARADENİZ.

Sahilde oturuyorum, koyun sol tarafı denize yatık bir şekilde inen, pek çok katmandan oluşan kaya duvarla sınırlanmış.

DSC03673a
Denize vuran günışığı

Güneş denize vurmuş, gün ışığı bu kadar mı güzel parlar denizin üzerinde. Gözümü alamıyorum bu parlaklıktan, bir an o ışığın içine girdiğimi duyumsadım. O parlaklık renk değiştiriyor,gümüş renginden floresan rengine dönüyor.

DSC03601-ab
Günışıkları

DSC03593Gün ışıkları sürekli oynaşıp yanan, sönen, koşan, kaçan yıldızlara benziyor.Onların suda oynaşmalarını izlemek beni düşünceden düşünceye götürüyor. Gün ışıklarının suyla yaptıkları dansı izlemek bana büyük bir keyif veriyor.Stres, sorunlar, iş, güç, yılın yorgunluğu, her şey uçup gidiyor; yalnız bu gösteriden aldığım tat var.Doğa işitsel ve görsel olarak büyük bir gösteri sunuyor bize.

Bir an için başımı arkaya çeviriyorum, bir de ne göreyim yeşil dağların arasından süzülerek akan dere iyice durulmuş ve ay güneşin karşısındaki yerini almış.Şimdilik yeşil tepelerin üstünde mavi gökyüzünde duran beyaz ay.

Yemyeşil dere, mavi gökyüzü, gri-yüksek kayalar ve kaya duvar., bembeyaz köpükler, masmavi deniz, kimi zaman gümüş kimi zaman

altın gibi parlayan gün ışıklarından oluşan ışıklı yol…. Bir iki saate kadar bu ışıklı yol; güneşle birlikte önce pembeleşecek sonra kızaracak.

Untitled-24-b

Gün ışıkları ve dalgalardan başka oynayanlar da var denizde,derede, kumsalda,,, Bunlar iki küçük çocuk… Dalgayla, taşlarla oynuyorlar, onlar da denizle, taşlarla, gün ışıklaıyla, güneşle bütünleşmişler. O çocuklar bana oğlumun çocukluğunu anımsattı, o da saatlerce denizde, kumsalda oynardı ve bundan büyük zevk alırdı. Doğadaki her şey onun oyuncağıydı.

Yürüyorum; kumsal oldukça geniş, kumsal dediğime bakmayın kumun üzeri gri renkli irili ufaklı taşlarla kaplı.Taşların üzerine basarak yürüyorum, yere bakmamaya çalışıyorum, bakarsam üzerine bastığı taşlarla ilişki kuracağımı, beğendiklerimi toplayacağımı biliyorum.Daha önce de yüzlerce taş topladım,ama şu an taş falan toplamak istemiyorum,

Her ne kadar taşlara bakmamaya çalışsam da bakıyorum.Taşlar gri, içlerinden beyaz çizgiler geçiyor. İçinden beyaz çizgiler geçen taşlar…

Çapı 1,5 cm olan daire şeklinde bir taş görüyorum, eğilip yerden alıyorum. Hani almayacaktım? Taşı elimde evirip çeviriyorum, gözüm yerdeki taşların içinden elips şeklinde bir taşa takılıyor, daha sonra üçgen, yamuk şeklinde taşlar görüyorum. Onları da alıyorum. Taşların içinden geçen beyaz çizgilere hayretle bakıyorum.R001-026 Taşların üzerinde doğrular, eğriler, birbirini kesen çizgiler, daireler bu dairelerin yanından geçen çizgiler, x’ler, +’lar, A’lar bulunuyor. R001-024-bBu taşların matematikle, geometriyle yakından ilişkisi var. Kendileri geometrik şekilli içlerinden geçen çizgilerde matematikle ilgili.

R001-024a-b
Kalp Şeklindeki Taş

Aaa! Bir de duygusal yoğunluğu olan bir taş buluyorum, kalp şeklinde. Ama her duygusallıkta matematik vardır dercesine kalp şeklindeki taşın üzerinde birbirine paralel iki kalın çizgi var.

İlk çağdaki matematikçiler bu taşlardan etkilenmiş olabilirler mi? Acaba Thales veya Pisagor doğada bu taşlara rastlamışlar mıdır?

Bu taşlar bana neler düşündürdü, bir de ben onlara bakmak istemiyordum. Onlarca taş topladım yine, ben bunu yapacağımı biliyordum.

Untitled-35Güneş birazdan batacak, ortalık kızıla boyandı, akşam serinliği çıktı, gölgelerimiz uzamaya başladı, ay yükseldi.

DSC04312-a
Yükselen Ay

Birazdan gün geceye kavuşacak, bizler çadırlarımızı kurup dalgaların ninnisiyle uykuya dalacağız.çadır-f

SALVADOR DALİ İSTANBUL’DA

Salvador Dali 1904 yılının Mayıs ayında İspanya’da doğan Katalan sürrealist ressamdır. Eserlerinde gerçeküstü olan bize acaip ve çarpıcı gelen düşsel olarak tasarlanmış bir sürü ilginçlik vardır.Eserlerindeki ilginçlik sıradışı bir ismi ve yaşamından mı gelmektedir acaba?DSC06112-a Picasso gibi onun da oldukça uzun bir adı var.Biz Salvador Dali diyoruz da gerçek adı Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali Domenech’tir.

DSC06119-a
Salvador Dali Çocukken
DSC06120-a
Salvador Dali’nin Ailesi

Sıradışı yaşamı, kendisinden önce ölen erkek kardeşinin adının ona verilmesi ile başlamış. Salvador Dali, 1973 yılında bu konuyla ilgili şöyle yazmış; “Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hâlâ onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu.”

Ölen kardeşinin isminin ona verilmesi, ölen kardeşine aşırı derecede benzemesi anne-babasını onu ilk çocukları gibi görmesini sağladı anlaşılan. Çocuk için bu korkunç bir şey olmalı, anne-baba çocuğunu sevmez mi hiç? Dali’yi anne-babası sevse bile, o sürekli benden önce doğan kardeşimi seviyorlar beni aslında sevmiyorlar diye düşünmüş. Bu da onu, daha fazla dikkat çekmeye, hele çocukken daha agresif biri olmaya itmiş olabilir. Nitekim kaynaklar Salvador Dali’nin küçükken despot bir çocuk olduğunu söylüyor. Düşünebiliyor musunuz kendinizin sevildiğine inanmıyorsunuz. Bu çocuğu ne kadar kötü hale getirir. Dali de ömrü boyunca ailesinden görmediği sevgiyi aramış durmuş. Ailesinin dikkatini çekebilmek için ne gerekiyorsa yapmış. Kimi zaman histeri krizleri geçirmiş, kimi zaman sanki abartılı bir oyunda oynar gibi teatral hareketler yapmış. Bu da ömrünün her bölümünde sürmüş. Acaba anne-babası gerçekten onu sevmedi mi? Dali bu düşünceye durup dururken mi kapıldı?

Çok değişik bir kişiliği var Dali’nin, baktığımızda sanki çocukluktaki sevgisizlikten kaynaklanıyormuş gibi geliyor. Neyse ki resimlerinde farklılıkları istediği gibi yapmış. Onun resimlerini görünce oldukça şaşırıyoruz. Yazar Zeynep Oral gençken onunla bir röportaj yapmış sanırım Fransa’da. Onun bu röportajını okuduğumu anımsıyorum sisler arasında. Dali o zaman yirmili yaşlarda olan Zeynep Oral’ı çıplak karşılamış. Zeynep Oral buna çok şaşırmış, Dali’nin gerçeküstücü, değişik bir ressam olduğunu biliyormuş; ama kendisini çıplak karşılayacağını hiç ummamış. Dali, sanırım onun şaşkınlığıyla çok eğlenmiştir. Zaten bu kadar farklı biri ve ilginç resimleri olmasa onu yazmaya gerek duymazdım.

Salvador Dali

Dali, ilk resmini 10 yaşında yapar, yaptığı bu resim onun kendi portresidir ve adı ‘Hasta Çocuk’tur. Annesi onun resimlerindeki gücü görür ve onun resim kursuna kursuna gitmesini sağlar. İyi bir ressam olan öğretmeni Juan Nunez’den  kara kalem resim yapmayı öğrenir. Daha sonra  Katalan empresyonist ve realist ressamlarını tanır. Dali’nin resimlerine baktıkça onun çok yetenekli , hayal gücünün olağanüstü olduğunu anlarız, ama bu yetenek eğitimle taçlandığında gerçekten harika oluyor. Dali sanırım, on altı yaşındayken, ben bir dahi olacağım demiş. Bence dahi de olmuş gibi görünüyor.

juan grisindir (15)
ispanyol,kübist ressam Juan Gris(1887-1927)

Bu ressamları tanıdıktan sonra Fransa’da yaşayan ama 1887 yılında Madrit’te doğup 1927’de Fransa’da ölen kubist İspanyol ressam ve heykeltraş Juan Gris’i tanır, Gris bir dönem onun öğretmeni olur.

DSC06113a
Salvador Dali

1920’lerin başında San Fernando Akademisi’ne başlar; ama anarşist hareketlerinden dolayı okuldan atılır. 1923’te Girona’da bir süre tutuklu kalır. Yine aynı yıl kendisi gibi  sürrealist olan yönetmen ve senarist Luis Brunuel ve şair Federico Garcia Lorca ile tanışır. Daha sonra okula kabul edilse de yine atılır, bu sefer bir daha alınmamak üzere(1926). Sonraki yıl Picasso’yla tanışır. Picasso ile tanıştıktan on yıl sonra da yazar Stefan Zweig, Dali’yi Londra’da Sigmund Freud’la tanıştırır.

Fark yaratmayı, farklılıkları , insanları şaşırtmayı seven Dali’nin kadınlarla ilgili düşünceleri de değişikti. Kadınlar onun erotik fantezileri için gerekliydi ve kadınlarla pek ilgilenmiyordu. Ta ki Gala ile tanışana kadar.

DSC06125-aPeki Gala kimdi? Gala, gerçeküstücülük akımının kurucusu 20. yüzyılın önemli şairlerinden Paul Eluard’ın on iki yıllık eşi ve bir Rus avukatın kızıydı. 1926 yılında Gala ile Cadaquez’de tanıştı, Dali ve Gala birbirlerine aşık olup iki ay içinde birlikte yaşamaya başladılar. DSC06135-a Daha sonra da evlendiler, aşağı yukarı birliktelikleri elli yılı buldu. Gala Dali’nin hem modeli, hem arkadaşı, hem esin perisi, hem büyük aşkı daha doğrusu Dali’nin her şeyi, yaşamını yöneten kişi olmuştur. Fotoğraflarından gördüğümüz kadarıyla Gala  güzel bir kadındı. Ancak sadece güzellikle Dali’yi tutmak zor olsa gerek, güzel olduğu kadar akıllı bir kadın da olmalıydı benim düşünceme göre.

DSC06115-a
Port Ligat

Evleri Port Ligat’taydı, bugün de orada Gala ve Dali Vakfı’nın Müzesi bulunmaktadır.

Gala Dali’den on yaş büyüktü, acaba Dali annesine olan sevgisini Gala’da mı buldu? Zira Dali annesini çok severmiş ve annesinin ölümünden yıllar sonra şunları söylemiş: “Hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım. Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum.” Belki Gala da ona annesi gibi davranıyor, onu hoş görüyordu.  Onun aklına her zaman gereksinim duydu sanırım. Dali de Gala da savaşı sevmiyorlardı, önce İspanya İç Savaşı’ndan daha sonra Dünya Savaşı’ndan kaçmak için birlikte dünyayı dolaşmışlar. Apolitik olan Dali hem de Katalan olmasına rağmen İspanya İç Savaşı’nda General Franko’yu desteklemiş; bundan dolayı da çoğu Marksist olan diğer sürrealist sanatçılarla arası bozulmuş.

Salvador Dali ve Gala

Elli yıl bir yaşamı paylaşmak kolay olmasa gerek. Gala 1982 yılında vefat etti. Salvador  Dali 1989 yılına kadar yaşadı; ama Gala’dan sonra resim yaptığı pek söylenmiyor, yazılanlara göre eskisi gibi eser vermemiş. Gala mıydı onu resim yapmaya teşvik eden, yoksa yaşı ilerlediği için mi  pek fazla eser vermemiş? Dışarıdan verilen güç, başkaları tarafından kişinin desteklenmesi önemli; ancak insanın içinde bir şey yoksa dışarıdan ne verilirse verilsin hiçbir şey olmaz. Demek ki Dali’nin hem kendisinde bir yetenek vardı, hem de Gala onu iyi motive ediyordu. Peki beni Salvador Dali’ye iten neydi? Neden onu yazma gereği duydum, hem de doğum gününe yakın bir zamanda–doğum günü -11 Mayıs’mış- gerçi yazı doğum gününe yetişemedi ama; ben bir kere başladım. Yıllar önce Sabancı Müzesi’nde Salvador Dali sergisine gitmiştik arkadaşım Buket’le. DSC06137-aDali’nin  yağlıboya tabloları, çizimleri ve grafiklerinden oluşan eserleri, el yazmaları, fotoğrafları ve çeşitli belgeleri vardı. Belleğin Azmi adlı eserini, Dali 1931 yılında, yağlı boya olarak yapmıştı. Bu resimde erimiş saatler vardı. Zaten resmin diğer adı da ‘Eriyen Saatler’dir. Dali resimleriyle ilgili pek konuşmazmış, resmi; neden yaptığını pek anlatmazmış. Yalnız, ağustos ayında sıcaktan peynirin eridiğini görüp bu cep saatlerini erimiş bir halde çizmiş . Bazı eleştirmenlere göre Dali zamanın geçtiğini, soyut ve göreceli bir kavram olduğunu anlatmak istemiş ve bunu resimle anlatmış. Dali’nin pek çok resminde eriyen saatler var, bu da zamanla ilgili söylemek istediği pek çok şey var diye düşündürüyor beni.

Dali’nin Belleğin Azmi adlı eseri
DSC06148-a
Gala, Dali’nin modelliğini de yapmış

Salvador Dali, Picasso ve Stefan Zweig ile tanışıyor önce. Hatta, Picasso’dan çok etkileniyor, kübist resimler yapıyor. Daha sonra sürrealist bir ressam olarak devam ediyor. Sürrealizm(gerçek üstücülük) kurucuları

220px-AndreBreton
Andre Breton(1896-1966)Fransız yazar, şair, gerçeküstücü kuramcı
p.eluard siirparkı c om
Paul Eluard (1895-1952) Fransız şair, gerçeküstü kuramcısı

Andre Breton ve Paul Eluard’dı. Sürrealistlere göre yaşamdaki her şeyi bilinçaltı oluşturur. Bilinçaltına toplumla ilgili her şeyi(ahlak, din, yasa) atabiliyoruz, Ve bu bizi, biz farkında olmadan yönetiyormuş.  Sürrealist sanatçılar Sigmund Freud’un psikanaliz fikirlerinden de etkilenmişlerdir.

Dali’nin Bir Resmi
PİNTEREST9e3263de1b9746a930663b4e14b5a798
Sigmund Freud(1856-1939) Avusturyalı Nörolog, Psikanaliz Biliminin Kurucusu


Sabancı Müzesi- Dali’nin Meşhur Dudak Şeklindeki Koltuğu
Sabancı Müzesi

Dali; Sigmund Freud ile 1938 yılında ise tanışıyor, onun bir iki portresini yapıyor, Freud’un yazılarını ve yaptığı araştırmaları büyük bir ilgiyle izliyor. timthumb (1)Freud, Dali’yi ‘içten ve fanatik’ diye tanımlamış ve onun için “gözleri büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu,” demiş.

Gala-Salvador Dalí Vakfı koleksiyonuna ait olan eserler vakıf dışındaki  en büyük geçici sergiymiş Sabancı Müzesi’ndeki sergi. Bu sergiyi Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı Müzesi(SSM), Akbank ve Gala-Salvador Dali Vakfı işbirliğiyle oluşturmuşlar. Salvador Dali’nin bütün eserleri olmasa da oldukça zengin bir retrospektif sergisiydi. Sergide ;yağlı boya tablolar, fotoğraflar, çizimler, grafikler, el yazmaları ve bir sürü belge vardı.
Zaman zaman sergide çektiğim fotoğraflara bakıp Dali’yi yazmalıyım diye düşünürdüm. Sonra dünyamıza Korona diye bir virüs dadandı, tüm dünyayı kapattı, ben de evde kapalı kalınca Dali’nin sergide çektiğim resimlerini tekrar tekrar izledim, bu fotoğraflar beni rahatsız etmeye başladı, araştırmaya başladım, araştırdıkça Dali daha çok ilgimi çekmeye başladı. Dali ve resimleri gündeme geldi. Aslında öyle çok resimleri ve çizimleri var ki hepsini yayımlamak isterim; ama ne yazık ki mümkün değil.

Meryem Ana ve İsa

PUSULA- MATHİAS ENARD

KİTABIN ADI: PUSULA

YAZARIN ADI: MATHİAS ENARD

ÇEVİREN: FRANSIZCA ASLINDAN / EBRU ERBAŞ

YAYINEVİ:CAN YAYINLARI

İLK BASIM: HAZİRAN/ 2019

SAYFA SAYISI: 465 SAYFA

ÖDÜLLÜ KİTAP: 2015 YILINDA FRANSA’NIN EN ÖNEMLİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ OLAN

GONCOURT’U ALDI.ı

IMG_20200512_190912

Pusula’nın Arka Yüzü

FRANZ RİTTER, Avusturyalı bir müzikolog, hasta biri; ama hastalığının ne olduğunu biz bilmiyoruz, bir yandan ağrı çekiyor diğer yandan daha önce yaşadıklarını, hissettiklerini, tanıdığı kişileri, gittiği yerleri bize anlatıyor. Bizler anlattığı kişilerin kimini tanıyor, kimilerini ise hiç tanımıyoruz. Ama o kişilerin kim olduğunu araştırıp öğreniyoruz. Tanıyoruz derken anlattığı müzik adamlarının müziklerini dinlemiş, kitaplarını okumuş olabiliriz veya olmayabiliriz, o kişiler-yazarlar veya müzik adamları-kitabı yazandan da  önce yaşamış kişiler. Gittiği yerlerden biri ise bizim yıllarca yaşadığımız bir yer: İstanbul Ama onun bilmediğimiz bir yüzü, doğal güzelliğini biliyoruz da gizemli halini yabancıların hangi yüzünü görmek istediklerini bilmiyoruz. Üstelik Osmanlı zamanında İstanbul’u ziyaret edenler var. Alıntılarda da yazdığım gibi ünlü pek çok sanatçının rüyasıymış İstanbul’a gelmek.

İran, Suriye, Ortadoğu çok anlatılıyor, Franz Ritter ve arkadaşları ‘Oryantalist’, Batı’da olan her şeyi Doğu’ya bağlıyorlar. İranlı yazar Sadık Hidayet’i ve eseri Kör Baykuş’u kitaptan öğreniyorum. Kör Baykuş’u okumayı düşünüyorum. Bir de Franz Ritter’in yıllardır sevdiği bir kadın var. Adı Sarah, ne yazarsa ne söylerse Sarah’nın nasıl düşüneceğini veya o konuyla ilgili ne söyleyeceğini de tahmin ediyor veya daha önce söylediklerini yazıyor. Biz Sarah’ yı yazarın anlatmasıyla tanıyoruz. Yazarın dediğine göre tek taraflıymış bu aşk, kim bilir belki de Sarah da onu seviyordur. Bu aşkı Goethe’nin Genç Werther’in Acılarına benzetiyorum. Orada Werther’in anlattıklarını, burada da Franz’ı dinliyoruz. Aralarındaki fark Franz’ın Sarah’nın kendisini sevdiğinden bahsetmemesi. Franz ve Sarah eskiden veya daha gençken birlikte Doğu’ya pek çok yolculuk yapmışlar.

Yazarımız Kafka ile Sadık Hidayet’i karşılaştırarak başlıyor kitabına. Sadık Hidayet küçük mutfağında(Fransa’da-1951’de) gazı açarak intihar etmiştir.Kafka’yı okumadan, çevirmeden,  Ömer Hayyam’ı tanıtmadan önce intiharla ilgili şöyle yazmış 1920’de.

200px-Hedayat113

Modern İran Edebiyatının Önde Gelen Yazarı Sadık Hidayet (1903-Tahran-1951 Paris)

kor-baykus-547487-97-B

Sadık Hidayet-Kör Baykuş

Sy. 15″Kimse intihar etmeye karar vermez, intihar bazı adamların içindedir, doğalarında vardır.” İntihar etmeden önce kağıtlarını ve notlarını yok eder. Franz Ritter Hidayet’in

Kafka1906_cropped

Franz Kafka(l883-1924) 20. yüz yılın en önemli yazarlarından biri                  VİKİPEDİ

Kafka’dan daha cesur olduğunu belki de Kafka’nın dostu olan Max Brod gibi güvenebileceği birinin olmadığını yazar. Kim bilir belki Kafka yazdıklarına kıyamamıştır, Hidayet ise tüm insanlardan umudunu kesmiş olabilir. Kafka’nın son zamanlarında çok hasta olduğunu, o kadar hasta olsa da öksürerek yazılarını düzelttiğini söyler.

Max_Brod_(1965)

Max Brod(1884 Prag- 1868 Tel Aviv) Yazar, Müzisyen, Çevirmen, Kafka’nın Yakın Arkadaşı        VİKİPEDİ

Demek ki Kafka arkadaşına çok güveniyordu, kendi eserlerine kıyamamıştı veya öldükten sonra Max Brod’un onun eserlerini yayımlayabileceğini düşünmüş olabilir, veya olmayabilir. Onunla ilgili ne desek boş olur. Düşünebiliyor musunuz  Max Brod, Kafka’nın eserlerini yayımlamamış olsaydı 20. yüzyılın en önemli yazarı yok olmuş olacaktı. Kafka’nın eserlerinin kıymetini bilen Max Brod kendisi de yazar olduğu halde yazarlığıyla pek bilinmemektedir. Sadık Hidayet ise yazdıklarını kendisi yok etmiştir.Belki o Kafka kadar şanslı değildir, Max Brod gibi yakın bir dostu yoktur. Demek ki o hiçbir şekilde eserlerini kimse okusun istememiştir.Eserlerini kimsenin okumasını istememesi acaba onun kendisini anlamayacakları için midir? Ayrıca kendini Doğu ile Batı arasında sıkışmış da hissetmiş olabilir. Zamanından önce yaşama merhaba demiştir. Belki daha sonra yaşama başlasaydı, anlaşılabilirdi. Bir de yazarımızın yazdığı gibi cüzzam denilen bir hastalıkla savaşmakta ve onun acılarını çekmektedir. Yazar Kafka hakkında da şunları yazar ; Kafka Prag’da hem Alman, hem Yahudi hem Çek olup hiçbiri olmadığı gibi, der. Demek Hidayet de ne Doğu’lu ne de Batı’lı olabilmiştir.

Bana okuduğun bir kitaptan ne çok alıntı yapıyorsun diyebilirsiniz, ben bir yazardan yapılan alıntıların o yazarı yakından tanıttığına inanıyorum, yoksa hayatı ve kitapları hakkında bilgi verebilirim, ama onu en çok yazdıkları anlatacaktır, diye düşünüyorum. Onun için de okuduğum kitabı çiziyorum, önceleri bir kağıda yazıyordum yazılacak yerleri, sonra defterlerime ya da bilgisayarıma geçiriyordum. Defterlere el yazısıyla yazmak daha iyi, hiçbir zaman yok olmuyorlar, bilgisayara kaydetmek daha kolay ancak bilgisayardaki yazılar bir anda sanal olabiliyor. Her şey yalan daha doğrusu sanal diyorum bilgisayardaki yazılar için. Bir anda yok olabiliyorlar, o zaman da her şey hayalde kalıyor. Bu beni çok üzüyor.

Kitaptan Alıntılar:

Sy.13/ “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla kemiren yiyen, kemiren yaralar.” diye yazar İranlı Sadık Hidayet Kör Baykuş adlı romanının girişinde.Sadık Hidayet ‘in ne kadar yalnız olduğunu ve cüzamdan neler çektiğini sadece şu bir cümleden bile anlayabiliriz.

Sy.19″Nedim hemen beni kardeşçe kucakladı ve bu kucaklama beni bir anlığına Şam’a, Halep’e ışınladı.Nedim’in geceleyin Suriye’nin metalik göğündeki yıldızları sarhoş eden lavtasına, uzağa, çok uzağa,artık kuyrukluyıldızların değil, misillerin, havan toplarının çığlıkların ve savaşın yırttığı o göğe-1999’da Paris’te, önünde bir şampanya kadehi, Suriye’nin şiddetlerin en beteriyle viran olacağını,

halep-carsisi

Halep Çarşısı-Suriye

Halep Çarşısının yanacağını, Emevi Camii’nin minaresinin yıkılacağını, bir sürü dostun öleceğini ya da sürgüne mahkum olacağını hayal edebilmek imkansızdı; hatta bugün bile Viyana’daki konforlu ve sessiz apartman dairesinden bakıp da bu hasarın çapını ve acının kapsamını hayal edebilmek imkansız.”

Sy.23/ Schubert’in,Richard Strauss’un, Schönberg’in şehri burası, aman aman Doğulu bir tarafı yok bence.Hatta temsil düzeyinde bile, kruvasandan başka Şark’ı çağrıştıracak en ufak bir şey göremiyorum. Viyana imgeleminde.

“Osmanlı iki kere kapıya dayandı diye Şark’ın kapısı olunmuyor.”

“Mesele o değil, mesele bu düşüncenin gerçekliği değil, asıl ilgimi çeken neden ve ne şekilde bunca gezginin Viyana’yı ve Budapeşte’yi ilk Doğulu şehirler olarak gördüğü ve bunun onların bu söze yüklediği anlam hakkında bize ne öğretilebileceği. Ve eğer Viyana Şark’ın kapısı ise bu kapının hangi Şark’a açıldığı?

Sy.24/ “Sarah’nın Viyana’yı benden daha iyi, Schubert’e ya da Mahler’e takılmadan, daha derinlemesine tanıdığını kabul etmeliyim.”

Sy.47/Brahms ninnilerin Volkswagen’i ağır ve etkili, hiçbir şey sizi Brahms kadar hızlı uyutamaz. …Orkestra için yazılmış ninni çok az mesela, ninni tanımı itibariyle oda müziği kapsamında. Bildiğim kadarıyla elektronik ya da otantik piyano için yazılmış ninni de yok; ama bunu teyit etmeli. Acaba çağdaş bir ninni hatırlayabilecek miyim?

Arvo_Pärt (1)

Arvo Part(1935 Tallinn) Estonyalı  Klasik Müzik Bestecisi          Vikipedi

Arvo Part, şu ateşli Estonyalı, ninniler bestelemişti korolar ve yaylı toplulukları için, koca manastırları uyutacak ninnileri.

800px-Wolfgang-amadeus-mozart_1

Wolfgang Amadeus Mozart ( 1756 Avusturya-1791 Avusturya) KLASİK BATI MÜZİĞİ BESTECİSİ VİKİPEDİ

Sy.52/ “1778′ de, Mozart’ın 11. piyanı sonatını bestelediği sırada bile Osmanlı varlığı, Viyana kuşatması ya da bu Mogersdorf Muharebesi çok gerilerde kalmıştı, ama yine de onun Rondo alla turca’sı o dönem için Yeniçerilerin mehteriyle en doğrudan bağlantıya geçebilmiş eserdi.

Sy.54/ “Güzeli düşlemeden önce dehşetin en dibini görmek, onu baştan sona katetmek gerekirdi, işte Sarah’nın teorisi buydu”

istanbul ag022

İstanbul

Sy.55/ ” Altı hafta sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere yola çıkacaktım ve Steimermark seyahatinde karşılaştığım Türklere dair bu öncü işaretler beni mest ediyordu-genç çevirmen Joseph Hammer da kariyerine Boğaziçi’ndeki Avusturya Sefareti’nde başlamamış mıydı? İstanbul, Boğaziçi işte bir happy place, eğer doktorlar beni Porzellangasse’detutmuyor olsaydı ilk fırsatta döneceğim bir yer, Arnavutköy’ün ya da Bebek’in daracık apartmanlarından birinin tepesindeki minicik bir daireye kurulur, gemilerin geçişini seyre dalardım, mevsimler değiştikçe Anadolu yakasının renkten renge bürünüşünü izlerken gemileri sayardım, bazen de Bağdat Caddesi’ndeki kış ışıklarını görmek için vapura biner, Üsküdar’a ya da Kadıköy’e geçerdim ve buz tutmuş, gözlerimin feri sönmüş, ellerim ceplerimde, o pek ışıltılı alışveriş merkezlerinden birinden eldiven almadığıma hayıflanarak ve geceleyin Boğaz’ın ortasında sanki çok yakınmış gibi gözüken

Kız_Kulesi_February_2013_01

Kız Kulesi-İstanbul           Vikipedi

Kız Kulesi’ni bakışlarımla okşayarak dönerim ki sonra da evde, nefes nefese tırmandığım üst katta kendime bol demli, tavşan kanı, çok şekerli bir çay koyar, bir afyon piposu tüttürürdüm, bir fırt ve koltuğumda usulca daldığım uyku, arada bir Karadeniz’den inen tankerlerin sis düdükleriyle bölünürdü.

İstikbal, güzel bir sonbahar gününde Boğaziçi kadar parlaktı.

Esterházy_pál

Prens Pal Esterhazy(1652-1687 )Savaşçı-besteci       Vikipedi

Sy.57/”Mogersdorf Muharebesi’nde bir müzisyen de vardı tabii, unutulmuş bir barok besteci, bu unvanın ilk temsilcisi olan Prens Pal Esterhazy, sayısız kez Türklerle savaşmış, bilinen tek büyük savaşçı-besteci ya da muhteşem Harmonia caelestis de dahil pek çok kantatın yaratıcısı ve bizzat büyük bir klavsenci de olan büyük besteci-savaşçı- o çok işittiği Türk askeri müziğinden ilk esinlenen o mu olmuştur, bilinmiyor ama sanmam: topraklarında bunca savaş ve felaket yaşandıktan sonra herhalde daha ziyade şiddeti unutmak ve kendini İlahi Ahenk’i yazmaya (başarıyla) adamak istemiş olmalı.”

Sy.58/”Bilger oldum olası benim Viyana aksanımla alay etmiştir-Johann Strauss’un eserlerini hiç avazım çıktığı kadar söylemedim hatta ıslıkla bir Les patineurs bile çalmadım, demiyorum, daha lisede vals dersleri bir işkenceydi, nitekim vals Viyana’nın lanetidir ve Cumhuriyet’in ilanından sonra o da asalet unvanlarıyla birlikte yasaklanmalıydı:bir sürü korkunç nostaljik balodan ve turistlere yönelik berbat konserlerden kurtulmuş olurduk böylece. Sarah’nın flüt ve viyolonsel için küçük valsi dışında tabii. …. Dünyanın kusurluluğu ve bedenin çöküşü karşısında müziğin güzel bir sığınak olduğunu düşündüren o gizemli, çocuksu, hassas parçalardan biri olan “Sarah’nın Teması”.”

185px-Hector_berlioz

Hector Berlioz(1803-1869) Fransız besteci, yazar ve müzik eleştirmeni

Sy.59/ “Berlioz’da onun Faust’unda Truvalılarında ya da Romeo ve Juliet’inde aşk daima bir altonun bir flütle ya da obuayla diyaloğu halinde tezahür eder-Romeo ve Juliet’e, onun tutkuyla, şiddetle sarsan pasajlarına kulak vermeyeli çok oldu.”

Sy.60/”Askeri müzik kesinlikle Doğu ile Batı arasında bir mübadele noktası derdi Sarah olsa: “Türk Marşı’nın bestelenmesinden 50 yıl sonra Mozart’ın tarzına çok uygun olan bu müziğin bir nevi çıkış noktasına, Osmanlı başkentine dönmesi olağanüstü; her şey bir yana, kendi ritimlerinin ve sonoritelerinin bu şekilde dönüşümae uğratılmasının Türklere cazip gelmesi mantıklıydı zira -Sarah’nınterimleriyle ifade edersek- benliğimizin ötekindeki varlığı söz konusuydu.

Afrodisyas 225-a

Kazı Yapılan Yerlerden Biri

Sy.69/ Sarah kazı yapılan yerleri gördükçe şu soruyu sorar:

-İşçiler açısından bu kazıların neyi temsil ettiğini bilmek isterdim. Acaba tarihlerinden mahrum bırakıldıkları, Avrupalının bir kez daha, bir şeylerini çaldığı hissine kapılıyorlar mı?..

“Bilger’in bir teorisi vardı, bu kazıcılar açısından İslamiyet öncesine dair hiçbir şeyin onlara ait olmadığını, kadim cidden’e yani “çok eskiye” sürgün ettikleri bir başka düzene, bir başka aleme ait olduğunu savunurdu; Bilger bir Suriyeli için dünya tarihinin üç döneme ayrıldığını iddia ederdi: cedid,yeni; kadim, eski; kadim cidden, çok eski ki böylesi basitleştirmenin sebebinin sadece onun kendi Arapça seviyesi olup olmadığını kestirmek güçtü: işçileri ona Mezopotamya hanedanlarının silsilesini ortak bir dil sayacak olsaydı dahi ortak bir dilleri olmadığından ve o anlayabilsin diye, hepsini kadim cidden’e havale etmek zorunda kalırlardı.

Avrupa; Suriyelilerin, Iraklıların, Mısırlıların altından antik temelleri söküp aldı, bizim muzaffer uluslarımız, bilim ve arkeoloji tekelleri vasıtasıyla evrensel olanı temellük(bir şeyi kendine mal etmek) ettiler, bu yağmayla geçmişten mahrum bırakılan sömürge halklarının da bu geçmişi sanki yabancı bir unsurmuş gibi algılaması kolay oldu: Kuş beyinli İslamcılar da bu mirasın yabancı güçlerin geçmişe dönük, acayip bir tezahürü olduğuna dair az çok yaygın bir hissi kendilerinin yontulmamış, derin budalalıklarıyla nasıl kolayca bağdaştırıyorlarsa kepçeleri de aynı kolaylıkla antik şehirlere daldırıyorlar.”

Doğulunun arkeolojik kazılarda çıkanları kendilerinin saymaması Avrupalının işine gelmiş, şayet bilgi verselerdi, çıkan taşların orada yaşayan halkların geçmişlerini yansıttığını söyleselerdi, Doğulular onlara güle oynaya bu tarihi vermezlerdi sanırım,o zaman Avrupa’daki birçok Doğu’ya ait müze bugün Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bizim ülkemizde olurdu. Ne yazık ki arkeologlarımız, müzecilerimiz, tarihçilerimiz olduktan sonra biz arkeolojiye,müzelere, tarihe önem vermişiz. Yani her şeyin başı eğitime gelip dayanıyor. Onlar da arkeolojik eserleri verenlere ‘Kuş beyinli İslamcılar demezlerdi; bir şey diyeceklerse de bu sefer ‘uyanıklar’ derlerdi.

Kitap_20180123162326_74870_12

Journal de Constantinople-Nadir Kitap

Sy. 72-73Kütüphanede Journal de Constantinople. Ecco de l’Orient’ın sayfalarını karıştırırken şehrin nasıl da Avrupa’da ressam, müzisyen, edebiyatçı, maceraperest namına gelmiş geçmiş kim varsa kendine çektiğini(diğer etkenlerin yanı sıra sultanın cömertliklerine de şükretmeli ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında artık o da mahvolmuş sayılırdı) görmek müthişti-Michelangelo ile Da Vinci den bu yana herkesin Boğaziçi’nin hayalini kurduğunu keşfetmek kesinlikle muhteşemdi. İstanbul’da benim ilgimi çeken, Sarah’nın sözleriyle ifade edecek olursak, “benliğin” bir çeşitlemesiydi, Türklerin “ötekiliğinin” gerçekliğinden ziyade, Avrupalıların Osmanlı başkentine yaptığı ziyaretler ve seyahatlerdi.

sigmund-freud-müzesi-Avusturya-Viyana

Sigmund Freud Müzesi-Viyana/Avusturya    Psikolojidenoku.com

S y.126/ “Kafka, Sarah’nın tutkularından, favori kişiliklerinden biriydi ve onunla böyle Viyana’da Freud’un evinin üst katında. Kafka adlı biriyle karşılaşmak onu sevince boğmuştu. Ona Viyana’da bu soyadının çok yaygın olduğunu söylediysem de pek oralı olmadı. O dünyayı bir tesadüfler, topluma anlam kazandıran, olumsallıkların ve görüngülerin yün yumağı olan samsara(Budizm ve Hinduizmde ölüm ve yeniden doğma devri) nın rotasını tayin eden raslantısal karşılaşmalar zinciri olarak okumaya bayılıyor; pek tabii ki Kafka gibi benim de ön adımın Franz olduğu hususuna da dikkatimi çekmişti: ona bunun büyükbabam Franz Joseph’in adı olduğunu, ona da bu adın, aynı isimdeki imparatorun ölüm günü olan 21 Kasım 1916 tarihinde doğduğu için verilmiş olduğunu açıklamam gerekti.

Sy.127/ “Sarah bana Prag’da Kafka’nın Viyana’da Mozart’ın, Beethoven’ın ya da Schubert’in ayarında bir kahraman olduğunu anlatırdı; kendine ait bir müzesi, heykelleri, meydanı var; turizm ofisi Kafka turları düzenliyor.

Sy.131/”Gidip Sarah’nın Saravak hakkındaki ürkütücü makalesini elime almak geçiyor içimden, tekrar okumak, bizim hikayemize, Tanrı’ya, aşkınlığa, dehşetin ötesine dair incelikli göndermeler içerip içermediğini kontrol etmek geçiyor. Aşka. Aşık ile maşuk arasındaki o ilişkiye. Sarah’nın belki de en mistik metni, Ignak Goldziher ile Gershom Scholem’e ithaf ettiği, “Oryantalizm Bir Hümanizmdir.” başlıklı ve tam da Kudüs Üniversitesi’nin dergisinde yayımlanmış olan o basit ve aydınlatıcı makale; şuralarda bir yerlerde olmalı; kalksam mı, kalkmak gün ağarana dek uykudan el çekmek anlamına gelecek, biliyorum kendimi.

Sy.133/ “Kafka kan tükürüyordu, o da bambaşka bir eziyet olmalı, mendilindeki o kırmızı lekeler, ne dehşet verici; 1900’de her dört Viyanalıdan biri veremden ölüyordu, acaba Kafka’nın bu kadar popülerleşmesinin de kaynağı bu hastalık olabilir mi? Kafka ürkütücü son mektuplarından birinde, Tuna yakınlarındaki Klosterneuburg’da yer alan Kierling Sanatoryumu’ndan Max Brod’a şöyle yazar; O gece defalarca sebepsiz ağladım, o gece komşum öldü, ve iki gün sonra Franz Kafka’nın da sırası gelmişti.”

IMG_20200512_190818

Pusula- Mathias Enard(1972 Fransa)

Kitap 465 sayfa ve ben pek çok alıntı yapmışım. Bütün alıntıları yazmam bu yazıyı çok uzatacak, en iyisi yazdığım alıntıları okuduktan sonra veya önce kitabı okuyun derim.

SALMAN RÜŞTÜ-UTANÇ

KİTABIN ADI: UTANÇ

YAZARIN ADI: SALMAN RUSHDİE

YAYINEVİ:.CAN YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 356-/ epub 308

ÇEVİRMEN: ASLI BİÇEN

İLK BASIM: 2005

Salman Rushdie’yi yazdığı Şeytan Ayetleri’nden dolayı herkes tanır. Kitabı okudukları için yazarı tanıyorlar diyemeyiz, zira kitap Türkçe’ye çevrilip basılmamış, okuyanlar olsa da yazıldığı dilde(İngilizce) okumuştur;  Humeyni tarafından islamiyete hakaret gerekçesiyle idam cezasına çarptırılmıştı Rushdie, çoğumuz ondan dolayı tanıyoruz yazarı. Yazarın Soytarı Şalimar adlı kitabını okudum, ikinci olarak da Utanç adlı kitabını okudum, Şalimar kitaptı, Utanç ise e pub’dı, gerçi Gece Yarısı çocukları Utanç’tan önce yazılmış, bense  Utancı önce okudum. Ben Şeytan Ayetleri’ni okuyup Humeyni’nin ne kadar haklı ya da haksız olduğunu anlamak isterdim, sanırım diğer kitaplarının Türkçe’ye çevrildiği gibi Can Yayınları Şeytan Ayetleri’ni de Türkçe’ye çevirtip basacaktır.

0000000449656-1

Yazarımız Salman Rushdie, bu kitabı 1983 yılında yazmış, kırk yıla yakın bir zaman  geçmiş ve biz her geçen sene Pakistan’a daha yaklaşıyoruz.Sanki Pakistan’ın siyasi tarihini değil de ülkemizin siyasi tarihini okuyor gibi oldum.  İktidar hırsına kapılmış politikacılar, sivillerin ülkeyi yönetemeyeceğine inanan dini kullanan ordu mensuplarının ülkeyi yönetmesi, baştakilerin devrilmesi, idam edilmesi, selefin yerine halefin gelmesi, askerin karşı çıkanları çıkamaz hale getirmesi. Onlara işkence yapması, hiç kimsenin bulunduğu mevkiye liyakatiyle gelmemesi, kadınların her zaman olduğu gibi ezilmesi, burka giymeleri, açık giyinen ve düşünenlerin cezaya çarptırılmaları. İnsanların rüşvet almaları, memurların gerektiği şekilde çalışmamaları, yolsuzluk yapmaları; hakimlerin, gazetecilerin satılmış olmaları ya da bazı çevrelere yalakalık yapmaları gerçek olarak anlatılsa yazarın işinin çok zor olacağı açıktı. Yazar da bunu dile getiriyor ve”neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum,”diyor. Yazar, kimi zaman kendini belli edip düşüncelerini bize aktarıyor. Bir anda yazarı karşımızda konuşurken buluyor, bu da nereden çıktı diyoruz. Ya da ben diyorum, kitapta ilerledikçe  yazarın zaman zaman karşıma çıkmasına alıştım. Eski yazarlardan Ahmet Mithat Efendi’de  bu olay çok fazlaydı. Yazar kendisini  fazlasıyla belli ederdi. Öyle ki yazar konudan ayrılıp aklına gelen bir konuyu elli-altmış sayfa  anlatırdı. Gerçi Salman Rushdie konuyla ilgili uzun uzun düşüncelerini söylemiyor, biz konudan neyse ki kopmuyoruz.

Yazar 25. sayfada başkalarının  kendisi hakkında ne düşüneceklerini de düşünerek yazıyor;

Salman_Rushdie_by_Kubik_01

Salman Rusdie81947-Bombay/Hindistan  HİNT ASILLI BRİTANYALI YAZAR

Yabancı! İşgalci! Bunu yazmaya hakkın yok! Biliyorum; beni kimse tutuklamadı. Tutuklayacağı da yok. Kaçak avcı! Korsan! Yetkini tanımıyoruz. Biliriz biz seni, yabancı dilini bayrak gibi kuşanmışsın: O çatal dilinle bizi anlatırken yalandan başka ne söyleyebilirsin? Bunlara yine soruyla karşılık veriyorum: Tarih sadece ona katılanların malı mıdır?Bu iddialar  hangi mahkemelerde savunulur, hudutların haritasını hangi sınır komisyonları çıkarır.

Yine aynı sayfada devam ediyor:

“Londra’ya döndükten sonra bir yemekte üst düzey bir İngiliz diplomatla tanıştım, dünyanın benim tarafları üzerine uzmanlaşmış biri. Batı’nın Cumhurbaşkanı Ziya ül Hak’ın diktatörlüğünü desteklemesinin, Afganistan sonrası gayet yerinde olduğunu söyledi.Sinirlerime hakim olmam gerekirdi ama olamadım. Faydası yoktu. Sonra masadan kalkarken, yatıştırıcı sesler çıkarıp duran gayet nazik bir hanım olan karısı bana şöyle dedi. “Söylesenize, Pakistan’dakiler neden Ziya’dan malum şekilde kurtulmuyor?”

Utanç sevgili okur, sadece Doğu’nun malı değildir.

Sy.l68/”Bir zamanlar iki aile vardı, kaderlerini ölüm bile ayıramadı. Başlamadan önce , elimdekinin neredeyse tümüyle erkeksi bir hikaye olduğunu düşünmüştüm, cinsel rekabet, hırs, iktidar, himaye, ihanet, ölüm, intikam hikayesi. Ama onu kadınlar ele geçirmiş gibi görünüyor; hikayenin çeperlerinden içeri dalıp kendi trajedilerinin tarihlerinin, komedilerinin de dahil edilmesini talep ettiler, anlatımı yılankavi karmaşıklıklarla donatmaya zorladılar beni, deyim yerindeyse eril olay örgümü, karşıt ve dişil tarafının pirizmalarında kırmaya zorladılar. Bana öyle geliyor ki kadınlar ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı; kendi hikayelerinin erkeklerinkini açıkladığını hatta bastırdığını. Baskı dikişsiz bir giysi; sosyal ve cinsel kodları otoriter olan, kadınlarını dayanılmaz şeref ve namus yükleriyle ezen bir toplum başka baskılar da üretir. Tersten bakarsak: Diktatörler daima püritendirler. Yani erkek ve dişi olay örgülerimin aslında aynı hikaye olduğu ortaya çıkıyor buradan.

Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemeyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici  olduğu söylenir hep, bence doğrudur da. Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten  var. Gittikçe de ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama.

Roman karakterleri sanki gerçek kişilermiş gibi kimi zaman onları eleştiriyor, kimi zaman onlara kızıyor, yine yazar modern bir peri masalı anlattığını söylese de aslında bu politik bir roman, yazar basmakalıp sözcükler kullanmamış. Muhammed Ziya ül Hak ile Ali Butto’nun iktidar kavgaları, hırsları utanç duygusu etrafında anlatılmış….

Utanç’la ilgili kitapta söylenenler:”Nereye baksam utanacak bir şey var, ama utanç da diğer şeyler gibi, insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalardan biriymiş gibi alışıyor.” Savunmada”(Pakistan Savunma Hizmetleri Subayları Kooperatifi) her evde bir kül tablasında yanan bir duvarda çerçevelenmiş asılı duran, bir yalağın üzerini örten utançla karşılaşabilirsiniz. Ama kimse artık farkına varmıyor. Herkes çok nazik.

Adını İran’ın ünlü şairi Ömer Hayyam’dan alan babası belirsiz; ama üç annesi olan kitabın kahramanlarından birine anneleri hiçbir zaman utanç duymamasını söylerler. Büyüyünce doktor olan Ömer Hayyam’da utanç duygusu yoktur, hiçbir zaman utanmaz; ama Haydar ailesinin kızları daha sonra Ömer Hayyam’ın eşi olacak olan Safiye Zeynep’te sanki herkesin utancı, doğduğundan beri ondadır. Annesi Belkıs ona Utanç demektedir. Öteki insanların hissetmedikleri tüm utancı ruhunda yaşar Safiye Zeynep. O, oldukça ufak tefektir, bedeni gibi aklı da küçük bir çocuk kadardır. Safiye Zeynep  öylesine kızarır ki  neredeyse için için yanar, hatta kendisine elini değdiren bile yanar. İşte bu bize hiç mantıklı gelmiyor.

  Aslında kitapta Harappa ve Haydar aileleri, onların eşleri, çocukları anlatılıyor. Kendinizi bir masalın içindeymiş gibi hissediyorsunuz, bu masal zaman zaman içinizi acıtıyor, zaten her masalda kötü bir takım şeyler yok mu? Bazı olaylar size gerçek gelmiyor, burada Pakistan değil de anlatılan başka bir yermiş gibi geldi bana. Her şeye egemen olan kökten dinciliği Pakistan’a yakıştıramadığımdan olabilir bu. Gerçi kitapta  kökten dincilik-benim de düşündüğüm gibi- Pakistan’da halktan gelmez deniyor. Yazarın kitabında anlattığı Pakistan’la ilgili düşünceleri şöyle:”Bu hikayedeki ülke Pakistan değil daha doğrusu tam manasıyla değil; aynı alanı daha doğrusu hemen hemen aynı alanı kaplayan biri gerçek, biri kurgusal iki ülke var.Hikayem kurgusal ülkem, bizatihi kendim gibi, gerçeğe belli bir açıyla duruyor. Bu kaydırmayı gerekli gördüm; ama değeri tartışmaya açık kuşkusuz. Kanaatimce ben sadece Pakistan hakkında yazmıyorum, ”

Evet, yazar bu kitabıyla evrenselliği yakalamış, herkes kendi ülkesiyle ilgili bir şeyler çıkarabilir bu kitaptan. Kitapta bazı olaylar var ki hiçbir şekilde gerçekle bağdaştıramıyorsunuz, pek çok şey mantık dışı, hayal unsuru gibi… İşte gerçeküstücülük ya da büyülü gerçekçilik burada.

Kitaptan alıntılar:

sy.26/”Ömer Hayyam’ın bir şair olarak konumu ilginçtir. Memleketi İran’da pek öyle tutulmamıştır.Batı’da da aslında şiirlerinin tam bir uyarlaması denebilecek bir çeviriyle mevcuttur, çoğu şiirlerinin (içerikleri) bir yana özü bile farklı çevrilmiştir. Benim de yazdıklarım tercüme edildi. Genelde çeviride daima bir şeylerin kaybolduğuna inanılır; ben bazı şeylerin de kazanabileceği fikrinde ısrarlıyım, kanıt olarak da Fitzgerald-Hayyam başarısını gösteriyorum.”

S,y. 36/Manni Annesi; “Çok sevinme diye ekliyor,”çünkü bu evden çıktığında insanların sokakta keskin bıçaklar gibi sana fırlatacağı sivri sözlerle yaralanacaksın.”

“Küçük yaşta kendisine utanç hissi yasaklanan Ömer Hayyam’ın hayatının ileriki yıllarında, evet, annelerinin nüfuz alanından kaçtıktan çok sonra bile bu yasaktan etkilendiği şüphe götürür mü?”

Okur: Götürmez.

Utancın zıddı nedir?

Orası açık: Utanmazlık

Ömer Hayyam Şakil….. on iki yaşında , şimdi hissetmesi yasaklanan bu hisse tümüyle yabancıydı.

Nasıl bir histir?, diye sordu, anneleri açıklamaya koyuldular. Yüzüne ateş basar dedi en gençleri Banni, “ama yüreğin titremeye başlar.”

Kadınlarda ağlama ve ölme isteği uyandırır, dedi Çanni Ana , “ama erkekleri deliye döndürür” Ama bazen diye mırıldandı ortanca annesi Manni kahinvari bir hınçla. “tam aksi olur.”

Sy.37/”İleriki yıllarda Ömer Hayyam çocukluğunu, terk edilmiş bir aşığın sevgilisini hatırladığı gibi hatırlayacaktı. Ama o aşk yerine nefretle hatırlardı; alev alev değil buz gibi.”
38/ “Sonradan kadınlara karşı muamelesinin annelerinin anısına karşı girişilmiş intikam eylemleri olduğudur. Ömer Hayyam’ın on ikinci doğum günü ona pasta yerine özgürlük getirmişti.”

Sy.42/ “Kasaba onun her yerde mevcut gözlerine sırlarını açmaya başladı.” 

Sy.44/”Kelamı yaymak istiyorsan sıradan olmaman gerekir.

Sy.46/” Dedikodu su gibidir. Zayıf yer bulmak için satıhları yoklar ve nihayet çıkacak bir delik bulur.”

Sy.67/ “Köpekler ve Kadınlar Buradan İleri Geçemez” Karaçi’deki Sind Kulup’teki levha

S,y.79/ “Tarih eski ve paslıydı, kimsenin bin yıldır fişe takmadığı eski bir makineydi ama şimdi birdenbire tam randımanla çalışması bekleniyordu.”

Sy.81/Rıza ile Belkıs’ın oğulları bir isim bile verilmeden ölmüştü. İkinci hamileliğin bir telafi eylemi olacağına, Tanrının ilk teslimatta aldıkları hasarlı ürünler karşılığında onlara bedava yenilerini yollayacağına inanıyorlardı. (Rıza dini bütün bir adamdı) Sanki tanrı postayla satış yapan itibarlı bir firmanın yöneticisiymiş gibi.Her şeyi bulup çıkaran Bariamma(Rıza’nın kör annesi) bu yeniden doğma saçmalığına dilini şaklatıyordu gürültüyle bunun terk ettikleri o putperestler memleketinden kaptıkları mikrop gibi bir şey olduğunun farkındaydı. Ama zihnin kederle baş etmek için tuhaf yöntemler bulduğunu bildiğinden onlara asla sert davranmıyordu.

Sy.84/ “İnsanlar doğdukları topraklardan koptuklarında onlara göçmen denir. Aynı şeyi ülkeler(Bangladeş) yaptıklarında ayrılma denir.”

Sy.85/”Bir kısaltma olan Pakistan teriminin ilk olarak ingiltere’deki bir grup Müslüman entellektüel tarafından bulunduğu bilinir. P(Pencaplılar), A(AFGANLAR),K(Keşmirliler) S (SİND) VE TAN (Belucistan) için.

Sy.120/”Kızarmak, usulca yanmaktır. Ama aynı zamanda başka bir şeydir: psikosomatik bir olay.”

Sy.123/” İskender Harappa kızı Ercümend’e şöyle diyor: Burası erkeklerin dünyası Ercümend. Büyürken  cinsiyetinin üzerine çık.

Sy.142/”Evsiz, bu da demek ki iliklerine kadar metropolitan. Şehir bir mülteci kampıdır.”

Sy.158/” Bir kadının safi beyin olmasına gerek yok. Pek çoklarına göre evli bir kadın için beyin basbayağı bir dezavantaj, dedi Belkıs.”

Sy.174/”Sen bizim kirli  çamaşırımızsın dedi İskender Harappa; beceriksiz, ihtiyar adama, ama şansına halk senin taşa vurula vurula temizlendiğini görmek istemiyor.”

Sy.175/”Sevgi kendini başkalarında tanıyan bir histir.”

Sy.186/” Yünden bir kitabe. On sekiz anı şalı yaptı Rani Harappa. Her sanatçının eserine isim verme hakkı vardır. Rani de yeni güç kazanmış kızına göndermeden önce sandığın içine bir parça kağıt koyacaktı. Bu kağıda seçtiği başlığı yazmıştı: “Büyük İskender’in Utanmazlığı” Bunun altına şaşırtıcı bir imza atacaktı: Rani Humayun. Geçmişin naftalinlerinden çıkarılmış kendi adı.

Sy.187/” İşkence Şalı, İskender’in hapishanelerinin kötü kokular yayan şiddetini işlemişti bu şala Rani, gözleri bağlı sandalyelere bağlanmış tutukluların üzerine kova kova su atan gardiyanlar bir kaynar su, bir buz gibi soğuk su ta ki kurbanlarının bedenleri kedndini şaşırıp soğuk su tenlerinde yanıklar oluşturana kadar; şalın üzerinde yara gibi kabaran kırmızı nakışlar beyaz şal, beyaz üzerine beyazla işlenmiş, öyle ki sırlarını ancak en dikkatli ve meraklı gözlere ifşa ediyordu: polisleri gösteriyordu, çünkü İski(İskender) onlara yeni üniformalar giydirmişti, tepeden tırnağa beyaz, gümüşi kenarlı beyaz kasklar, beyaz deri tabanca kılıfları, dize kadar beyaz postallar, içkinin su gibi aktığı diskotekleri işleten polisler, beyaz etiketli beyaz şişeler, beyaz eldivenlerin üzerinden burna çekilen beyaz tozlar, bunları görmezden geldi, anlarsın ya, polisin güçlü, ordunun zayıf olmasını istiyordu, beyazdan gözü kamaştı kızım.

Sy.194/” Safiye Zeynep, annesinin de dediği gibi utançlarının ete kemiğe bürünmüş haliydi.”

 

 

.

 

.

 

 

ALINTILAR-10

Şair Ece Ayhan’dan alıntılar yapmışım, sonra da unutmuşum. Evde olunca bilgisayarımı  karıştırırken buldum, şiirle ve yaşamla ilgili söyledikleri hoşuma gitti. Bunları boşuna yazmamışım, dedim. Ve sizlerle paylaşmaya karar verdim.

“Birazcık tuz etkisi yaratmalı insanın hayatında. Hani yaraya basıp acı vereninden değil, yemeğe katılıp tat vereninden…”

“Ne olurdu yani, bir sene de insanlık moda olsa.”

“Yeniden sevmek zordu… Başardım; ama bir daha unutmayı  becerebilir miyim? Hiç bilmiyorum!”

“Ah be dünya! Sen dönüyorsun onu anladık da bu insanlar senden daha hızlı dönüyor, hem de ortada hiçbir yörünge yokken.”

“Şiir ve düşünce ya da düşünce ve şiir birbirlerine sırılsıklam aşıklar gibi kenetlenmişlerdir.”

“Şairler artık düşünür olmak zorundadır, aynı zamanda düşünür olmayı  başaramayan şairlerin artık edebiyat tarihinde kendilerine bir yer edinebilme şansları kalmamıştır.”

indir (11)

ŞAİR, ETİKÇİ,2. YENİ AKIMI ÖNCÜLERİNDEN Ece Ayhan (1931-2002)  foto: vikipedi

“Ödül almak değil, almamak bir ayrıcalıktır.”

“Bir şair, şairse, öyle sade bir şair falan değilse, temelde de, ayrıntıda da etikçi olmalıdır.”

indir (12)

Ece Ayhan  :            Foto:neoldu.com

“Türkiye’deki mevcut okur kitlesinin şiirdeki  yeni yönelimleri, yenilikçi şairleri kavrayabilmesi, izleyebilmesi, değerlendirebilmesi ve çağdaş şiiri gerçek anlamda okuyabilmesi olanaksızdır. Anlaşılmak için hiçbir zihinsel çaba  ve entellektüel hazırlık gerektirmeyen “sanatsal düzlemde hiçbir geçerliliği bulunmayan, kurgudan yoksun, özellikleri bakımından -sokakta çekilmiş,rötuşlu ve net resimleri andıran -metinlerdir onların istediği”

“Etik soru sormaktır, sorgulamaktır.”

“Bugün(…) genç bir şair ‘şiirin bir dil sorunu olduğu konuşuluyor’ diyebiliyor. Evet konuşuluyormuş! Peki, ‘dil sorunu’na girilmezse insansal soruna nasıl girilebilir şiirde ha? Bir düşünülmesini isterim.”Ece Ayhan

 

FELSEFE-DEMOKRİTOS

Felsefe bilgelik(sophia) sevgisi(philo) Yunanca’da bilgelik sevgisi anlamına gelen philosophia sözcüğüdür. Yani Anadolu’da. Felsefe sözcüğü, Thales’ten aşağı yukarı yüzyıl sonra Eski Yunan’da ortaya çıkmıştır. Felsefe sözcüğünü ilk olarak kullanan ve bu sözcüğün ortaya çıkmasını sağlayan ‘Pythagorasçılar’dır. Thales ve arkadaşları da felsefeyle ilgilenmişlerdir; ama o zaman ilgilendiklerinin felsefe olduğunu bilmiyorlardı her ne kadar ‘ her şeyin kaynağı olan arkhe nedir?’ sorusunu sormuş olsalar bile. Her şeyin ilkini yapanlar ya çok iyi durumdadırlar ya da hiç kimse tarafından önemsenmezler. Gerçi Thales(M.Ö: 600-Milet) ve onun gibi düşünenler, Miletos okulunun öğrencileri Anaksimandros -Anaksimenes günümüzde ilk felsefeciler sayılsa da onlara ‘doğa araştırmacısı(physikoi) denmekteydi. Bizim bugün kullanmakta olduğumuz felsefe sözcüğü dilimize Arapça’daki felasife sözcüğünden gelmiştir. Araplar da felasife sözcüğünü Yunancadan almışlardır. Felsefe sözcüğünün, gerçek anlamını Platon ve Aristoteles’te bulduğu söylenmektedir.A

Ben burada ne Thales’ten, ne Sokrat’tan ne de Aristoteles’ten bansedeceğim. Yunan olmadığı için pek değer verilmeyen Makedonyalı Demokritos’u anlatmaya çalışacağım.

indir (13)

Filozof Demokritos(İ.Ö. 460-360)  Foto: Vikipedi

Demokritos, Sokrates’ten önce yaşamış olsa da Sokrates’ten sonraki kültür filozoflarından biridir.Kendisinden önceki filozoflar doğa ve sorunlarıyla ilgilenmişlerdir, Demokritos hem doğa sorunlarıyla hem de insan sorunlarıyla ilgilenmiştir. Bundan dolayı Demokritos’un felsefesi çok kapsamlıdır. Demokritos’un felsefesinin temeli; mutlu ve bilgince bir yaşamdır. Demokritos’a göre iki türlü haz vardır. Bu hazzın birincisi bedensel hazlardır.Bedensel hazzı yaşarken, bedeni ezmemek ve rahat bırakmak gerekir. İkinci hazlar ise zihinsel hazlardır. Zihinsel hazlar, Demokritos’a göre kalıcı olan hazlardır. Ne yazık ki Demokritos’un bazı eserleri yok edilmiştir. Bu yine Yunan olmamasına bağlanıyor. Eskiden de belli bir yöreye, kişiye, kuruma bağlı değilseniz -isterseniz dünyanın en iyi fikrini geliştirin- yok sayılıyormuşsunuz. Atinalı olmayan bir felsefeci genelde saygı görmüyormuş. Atina’da felsefe okulu olan Platon Demokritos’un düşüncelerinden etkilenmiş ve esinlenmiştir, ancak eserlerinde onun adını hiç anmamıştır. Aristoteles ise ondan bahsederken saygılı ve ölçülü bir dil kullanmış felsefe kitabının yazdığına göre.

eğitim_felsefe

Foto: Dünyalılar.org

Demokritos’un felsefesi 1-Varlık anlayışı 2- Bilgi anlayışı 3- Ahlak anlayışı olarak üç başlıkta incelenebilir.

Demokritos’a göre evren ucu bucağı olmayan bir boşlukta sonsuz sayıda atomalardan oluşmuştur.Yani bugünkü deyişle atomlardan… Bu atomalar ya da atomlar; kesinlikle bozulmaz ve parçalanamazlar. Zaten atomanın anlamı da budur. Bunlar sayıca sonsuz olan evrenin en temel yapı taşlarıdır. En temel özellikleri ise sıkılık yani hiçbir boşluk içermemesidir. Atomlar ezeli ve ebedidir.Yani atomalar her zaman vardır ve sonsuzdur, evrende belli bir boşluğu ya da mekanı doldururlar, sonsuz bir boşlukta hareket ederler. Bunlar birbirlerini meydana getirmezler, çünkü hepsi birden ezeli biçimde mevcuttur. Kendileri en küçük parçacıklar oldukları için daha küçük parçalara bölünemezler, zaten tek parçadırlar. Bu yalınlık nedeniyle de asla bozulmaz ve parçalanmazlar. Baştan ne iseler şimdi ve gelecekte aynı olacaklardır. Demokritos, değişimin temelinin atomaların birleşmelerinden ve ayrılmalarından olduğunu, atomaların yok olmadığını, birleşerek sonradan yok olacak bileşik yapılar meydana getirdiğini düşünür. Yani Demokritosçu evren iki şeyden; sonsuz sayıda atomadan ve sınırsız bir boşluktan oluşur. Demokritos boşluğun olduğunu, atomaların hareket ettiğini kabul eder,

turkiyede-felsefe-tarihi

Foto: neoldu.com

Demokritos’a göre ruh atomlardan oluşur ve bundan dolayı beden ölünce ruh da dağılır. Demokritos ruh atomlarının hafif atomlar olduklarını, ölümden sonra kolayca uçup gittiklerini söyler. Ona göre ruh öldüğü zaman parçalara ayrılır ve havalanır. Antik Yunan dünyasında ölümsüzlük parçalanmamaktır. Demokritos ölümsüzlüğe inanmamaktadır. Antik Yunan’da ruhun ölümlü olduğunu bu kadar açık olarak söyleyen ilk filozoftur, bu düşünce Antik Yunan dünyası için oldukça önemli bir yeniliktir. Demokritos bir yandan yeni bir evren anlayışı diğer yandan iyi bir ahlak anlayışı oluşturmuştur. Bilgeliğin insanı mutlu edeceğine inanır ve yaşarken insanın bilge olduğu kadar  ölçülü ve dengeli olmasını da söyler.

 

 

 

Faydalanılan Kaynak: Açık Öğretim Fakültesi- İlk Çağ Felsefesi Kitabı

ALINTILAR-9

Defterlere değil de bilgisayara yazdığım, okuduğum kitaplardan alıntıları sizlerle yine paylaşıyorum, bu kitapları sizler de belki okumuşsunuzdur, belki de okuyacaksınız. Bu sefer alıntıları çok uzun tutmuşum .Birkaç yazıya konu olacaklar anladığım kadarıyla. Yaptığım alıntıları tekrar okumak öyle hoşuma gidiyor ki… Kitapları sanki yeniden okuyorum.

 

288-289/ ABİDİN DİNO

Gelin bir heykel yapmaya çalışalım sizlerle. Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus… Sonra buna bir parça Einstein ve Mayerhold ekleyelim. ‘Ah minel aşk’ yazan hat üstatlarını ve Picasso’yu Chagall’i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar karşımıza.

Ama bunlar da yetmez. Hadi heykeli yaptık diyelim. Osmanlının, Hind’in, Çin-i Maçin’in, Anadolu köylüsünün, sürrealizmin, Marksizmin, mistisizmin ve 20. Yüzyıl Avrupa kültürünün derinliklerinden imbikle süzülüp gelen bilgeliği nasıl koyacağız bunun içine? Paşa konaklarından gelen soyluluğu, 20. Yüzyılın en önemli maceralarının içinde bulunmasıyla nasıl bağdaştıracağız? Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?

indir (9Nadirkitap.com)Zülfü Livaneli- Sevdalım Hayat

zulfu-zlivaneli-birgün.net

Müzisyen, Senarist, Politikacı, Yazar ve Yönetmen Ömer Zülfü Livaneli foto: birgün.net

abidin-dino_6302 biyografi ans.(1)

Ressam, Karikatürist, Yazar, Film Yönetmeni Abidin Dino           Foto: biyografiansiklopedisi

Bir futbol takımı coştuğu zaman atağa geçer, her oyuncu birbirinden güç alarak karşı kaleye doğru akar. Sanatçılar da böyledir. Bir dönemde, birden fışkırıverirler. Ama bize bunu çok gördüler. Nazım’ı bir tarafa fırlattılar, bizi bir tarafa. Kimimiz hapishanelerde kimimiz sürgünlerde yitip gittik. Oysa ne güçlü bir tomurcuk patlamasıydı o!” ABİDİN DİNO

310/ Mikis’in Kanatları(Mikis Theodorakis)

Mikis2004

Şarkı Yazarı, Besteci, Aktivist, Siyasetçi Mikis Theodorakis   Foto: Vikipedi

Mikis de doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıydı. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getiriyordu. Mikis’in bu tavrına, büyük ünü de eklenince seveninin çok az olduğu kolayca tahmin edilebilir. Yunan aydınlarıyla konuşurken Mikis adı geçtiğinde, hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılaşır ve ‘Haa, şu malum şöhret düşkünü tutarsız!’ diye içlerinden geçirdiklerini anlarsınız. Bana bütün bunlar anlamsız gelir. Onlar Mikis’i anlayamazlar çünkü kumaşları ayrıdır. Mikis daha büyük düşüncelerin, daha yürekten heyecanların ve başka bir çapın adamıdır. Onun davranışlarını gündelik hesap-kitap mantığı içinde ölçüp biçemezsiniz. Yani “Bir kartal gibi onu gökyüzünde uçuran kanatları o kadar büyüktür ki yürürken engel oluşturur.

Girit’te dağılan saçlarını

Efes’te toplayan

Okyanus gibi kabarıp

Olimpos Dağı gibi patlayan

Dostum Mikis

Söyle, kimiz biz?

 

 

indir (6)-wikipedi

Oyuncu Türkan Şoray             Foto: Vikipedi

372/ Ben Türkan’ı hep Türkiye’nin yüzü olarak düşünmüşümdür. Bir oyuncunun yüzü halkın izdüşümüne dönüştüğü anda ölümsüz oluyor; jestleri ne kadar yerliyse o kadar unutulmaz kılıyor filmi.

Fellini İtalyan insanının yüzünü, onun mimiklerini ve davranış biçimlerini keşfetmişti. Ingmar Bergman İsveç’in Ozu ve Kurosawa Japonya’nın resmini yapıyordu.

Aslında her ülkeyi anlatan bir yüz vardır. Fransızlar bu yüzü Marianne adıyla taçlandırarak taşa oyar ve bütün resmi kurumlarına asarlar. Fransa’nın yüzüdür o. Son yıllarda bu onur Leititia Casta’ya bağışlandı. Ama bu işler sadece hükümet kararıyla olmuyor, en büyük jüri halk.

Arap halklarının Ümmü Gülsüm’ü ‘çölün sesi’ olarak bağırlarına basmaları gibi İtalyanların Sophia Loren’de bütün Latin kadınlığını bulmaları gibi uzun ve karmaşık bir süreç gerekli bunun için. Türkiye’den birçok güzel kadın geldi geçti. Kimisi Avrupalıya benziyordu bu kadınların; Avrupalılaşma özlemimizi ifade etti. Kimi Doğuluydu; kökenimizi hatırlattı.

images-leblebi tozu

Oyuncu Türkan Şoray        Foto: Leblebi Tozu

Ama hiç kimse Türk kadınının yüzünü Türkan Şoray kadar simgeleyemedi. Bu ülke kadınlarının iri, siyah ve çile çekmiş gözleri, Türkan Şoray olarak yansıdı beyaz perdeye. Onun yüzü Türkiye’nin yüzü oldu. Ona bu yüzden sultan denildi.

Çünkü bu yüz bir Belçikalıya ait olamazdı, bir Fransız, İngiliz, Amerikalı, Hintli, İtalyan, Arap değildi. Türkiye’ye özgü bir kimyayı yansıtıyordu. Dünyanın bütün ulusları arasında bir anda fark edilen Anadolu bakışı vardı onda. Anadolu’nun yüzüydü. Bu topraktaki milyonlarca kadın yüzünün bileşkesiydi. Evlere kapatılan, tarlada çalıştırılan, çarşaf altında gizlenen, doğuran, doğumlarda ölen milyonlarca kadının ifadesiydi ve bir Mezopotamya gecesi kadar siyah bir peçenin aralığından bizleri süzüyordu.

Bu yüzden ilk yıllarında onu beğenmeyen, yeteri kadar Avrupai bulmayanlar bile zamanla onun etkisi altına girdi. Her zaman olduğu gibi toprak, kültür ve köken galip geldi; taklit, yapay, yapıştırma olanı yendi. Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

407/ “Sakın üzülme;” diyor. Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öfke beni ayakta tuttu.” Elia Kazan/ Sevdalım Hayat-Zülfü Livaneli

220px-Elia_Kazan_Vikipedi

Amerikalı Yönetmen, Yazar Elia Kazan    Foto: Vikipedi

Batı’da Yaşar Kemal kitapları yayınlayan yayınevi sahiplerinin Thilda’nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. Bununla da yetinmeyerek Yaşar Kemal’i Siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. Hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün Yaşar Kemal’den Le Monde’a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. Yaşar Kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, “Aaa!” dedi, “Le Monde’un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?”

images (1)-onedio.com.

Yazar Yaşar Kemal    Foto:VİKİPEDİ

indir (7)-bilim ve utopya.com.tr.

Yazar Yaşar Kemal  foto:Vikipedi

Olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: “O zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?” Sevdalım Hayat/Zülfü Livaneli

429/ Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.

Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.

Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.

En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.

Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.

Sonunda ‘ben’ dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim.

sevdalım hayat_

Foto: Amazon.com.tr

Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

 

fureya_koral_Halkbank-kültür.com

Seramik Sanatçısı- Füreya Koral       Halkbank Kültür ve Yaşam

Sahi, neden benim kuşlarım durgun ve yorgundu hep? Onları yapmam ömrümün sonbaharına denk geldiği için mi? Sanmıyorum. Çünkü bu yatağa düşene kadar hiç yorgun ve durgun hissetmedim kendimi. Yaşlandığımı, iyice ihtiyarladığımı, hatta hemcinslerime özgü yaşam sınırının ortalamasını çoktan aştığımı bile fark etmedim. Günler, sabah erken saatlerde coşku ve neşeyle uyanılıp gayretle çalışmaya başlanmasını, akşamüstleri de iki kadeh rakı ve yakın dostların eşliğinde keyifle sohbet edilmesini gerektiren zaman dilimleriydi. Buydu hayat. Bu hayatın içinde yaşlanmak, hastalanmak, ölmek yoktu. Hastalıktan payıma düşeni omuzlamıştım zamanında. Sıramı savmıştım.

21/ Biliyor musunuz Aliye hiç ölmedi zaten. O cenneti ve cehennemi bir arada bu dünyada yaşadı ve gravürleriyle, çılgın renkli abartılı giysileriyle, kocaman mavi gözleri, büyük aşkı, sınır tanımaz heyecanıyla, içinden fışkıran sevgi seliyle onu her tanımış olan kişinin yüreğinde, belleğinin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.

22/ Biz Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları sanki bir ana-babanın değil de bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyumuzu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir.

25/ “Efendim” derdi lala, gözlerini fırdöndü gibi çevirerek etrafı kolaçan ettikten sonra, “Cevat Paşa Hazretleri o kadar kabiliyetli, o kadar hamiyetli idi ki, kişiliği zamanın padişahına ağır geldi. Devletin en büyükleri, etraflarında kendilerinden daha ziyade ışık saçan yıldızları barındırmak istemezler.”

(Hakkiye: Füreya’nın annesi) “Güzel olmak dururken, kalkmış akıllı ve becerikli olmuştu ki her iş ona buyrulsun.”

56/ “Mantık, ne zaman sevginin esiri olmamış ki?”

“İçimdeki tek ukte sanata geç başlamış olmaktır.” Füreya

“Yaşam, insanlara affetmeyi de öğretiyor, ölümü kanıksamayı da.”        Füreya-Ayşe Kulin

TOPRAK ve SU

Tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı. Bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru. Sanki beyaz bir ışık, güneşten toprağa, topraktan Füreya’nın ellerine geçiyor, ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Sanki, bembeyaz odada günler boyu sırt üstü yatıp da sorguladığı hayatının şifresi, şimdi avuçlarında tuttuğu bu hafif kaygan çamurdaydı.

Bir insana ya da bir şeye tutkuyla bağlanmak istemişti. Her neyse o, onu hep aramıştı. O şimdi avucundaydı. Toprak ve su. Yani çamur. Ne tuhaf! Hastalık, ölüm ve felaketlerle sarsılan Şakir Paşa ailesinin bütün kızları için sanat önce yaşama dönüş yolu, sonra da bir yaşam biçimi oluyordu.

218/ Çamuru yoğururken, çamura biçim verirken sadece kafası değil bedeni de giriyordu işin içine. Füreya’nın elleri, aklı, ruhu ve yüreği aynı anda, aynı ritim içinde çamurla birleşiyordu. Panoların üstüne doğduğu, büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıyordu. Mevlevi dervişleri,Türk işlemelerinden esintiler, kilimlerin geometrik şekilleri… Adeta yıllardır şuuraltında biriktirdiği her şeyi, farkına bile varmadan dışa vuruyordu. ,

328/ “Evet, günden güne uzamak büyümek değildir, ama günden güne küçülmek, bal gibi yaşlanmaktır.”

“Kuşlar Füreya’nın özgür ruhunu,

Ağaçlar dengeli yalnızlığını,

Figürleri ise her zaman inandığı

İnsanca değerleri yansıtmaktadır.” Candeğer Furtun

0000000187134-1

Foto:D&R

FÜREYA-AYŞE KULİN

“Tiyatro sahnesinde, kulislerinde izleyiciye bilmediği, göremediği yaşamı anlatmak ilginç olabilir diye düşündüm…” Mücap Ofluoğlu

319HqV2txeL._BO1,204,203,200_

Mücap OFLUOĞLU

Bir avuç alkışla doyduk.

Ağlamakla gülmek arasında

Üç duvar ortasında.” BİR AVUÇ ALKIŞ

haSAN ALİ TOPTAŞ_

HASAN ALİ TOPTAŞ Foto;Vikipedi

9/ “Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime sinen geldiğim yeri arıyordun belki…”

“Bense büyümelerinden korkarak gözlerimi kapatmıştım. Büyürlerse onlarla birlikte ben de büyüyecektim sanki. Sonra da dedelerimden kalan kelepçe ürpertisi bileklerimde ışıldamaya başlayacak, ruhuma karışan zincirlenmiş köpek ruhu zincir şakırtılarını işittikçe vahşileşecek, çobansı yanımdan yanık kaval sesleri yükselecek, ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

60/ Gözlerimi dünyayı ürkütmekten korkarcasına yavaşça açtığımda, ortalığı kahve kokusu sarmıştı.

Dağın tepesinde, Doğu heykelleri kadar hareketsiz öylece oturuyorduk gene… Ben her zamanki gibi gri sakallıya bakarak kendimizi bir şeylere benzetmeye çalışıyordum. Sözgelimi bitmiş bir şölenden bedenlerini alıp gitmeyi unutmuş, zamanın dışında ve yapayalnız üç tanrıya benzetiyordum bir an.

…Tanrı değiliz, diyordum ben de kendi kendime. Zaten elimizi yüzümüzü oluşturan çizgiler, yaratılanın yaratanda bıraktığı izlere uzaktı.

…belleğimizdeki hatıralardan yani geleceği ele geçirmek adına geçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi; hâlâ var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizin üstüne doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu.

63-64/ Sonra sarhoşlar geçecekti sokaktan, kaset satıcıları… simitçiler ve piyango bileti satan beyaz şapkalı adamlar geçecekti. Onların arından da zincir şakırtılarıyla silah sesleri geçecekti hiç kuşkusuz.

Bunları görünce biz içimizdeki sokaklara sapacaktık hemen; sanat merkezlerinin, kitapçıların, tiyatro salonlarının ve çiçekçilerin önünden yürüyecektik. Hangi sokakta olduğumuza şaşıracaktık bir an , düşte mi gerçekte mi derken önümüze fırlatılan yumruk iriliğindeki tükrük ve onu izleyen berbat bir gırtlak temizleme sesi içimizdeki sokaktan alıp yürüdüğümüz sokağa getirecekti bizi

62/ “…öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”    ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ / Yoklar Fısıltısı 1. Basım 1990

images (2)

“Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.” Bernard Shaw

 

haSAN ALİ TOPTAŞ_

Hasan Ali Toptaş Foto: Vikipedi

167/ “Bir zamanlar baba diye binlerce, yüz binlerce kez seslendiğim halde bir türlü ısınamadığım o adamın gölgesinde nasıl küçülerek büyüdüysem; şimdi de karımın gölgesinde yaşayarak öldüğümü düşünüyordum.”

171/ Belki de düşler, zaman zaman beynimize sızan gözükmez birer varlıktılar; ansızın ürkebilir, başkalarına bulaşabilir ve bir süre sonra güçlerini yitirdiklerinde tıpkı insanlar gibi kıvrana kıvrana ölebilirlerdi. SONSUZLUĞA NOKTA/ HASAN ALİ TOPTAŞ

Jean-Jacques_Rousseau_(painted_portrait)

FİLOZOF JEAN JACQUES ROUSSEAU        Foto: Vikipedi

 

“İnsanlar özgür olarak doğar; ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar.” Jean Jacques Rousseau

“Eğer dünya hakkında azıcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir.” Gene Genet

indir (10)

YAZAR HANS MAGNUS ENZENSBERGER   Foto: Vikipedi

“İç savaş dışarılardan gelen, bir yerlerden bulaşan bir virüs değil, içsel bir süreçtir. Her zaman bir azınlık tarafından başlatılır; her yüz kişiden birinin onu istememesi, uygarca birlikte yaşamayı olanaksızlaştırmak için yeterli olabilir.” Hans Magnus Enzensberger

“Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastasları büyük kentlerde günlük yaşamın bir parçası haline geldi.” Hans Magnus Enzensberger.

lawrence-durrell-interview

Britanyalı Yazar, Şair Lawrence Durrell          Foto: vikipedi

“Yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.” Lawrence Durrell

“Gözlerimiz için ışık ne anlama geliyorsa insan aklı için de özgürlük (düşünce ve yayın özgürlüğü) o anlama gelir.” Wieland

metin eloğlu

ŞAİR METİN ELOĞLU-   Foto: Vikipedi

“Maraş’ları Muş’ları hep geze geze

İstanbul’dan hiç çıkmadım.

Nice senler saysam yol boyunca sevdiğim

Tepeden tırnağa Ayşemayşe” Metin Eloğlu

Buket_Uzuner_-evreest

YAZAR BUKET UZUNER – Foto:Vikipedi

Sayfa: 164

“ Unutmak, yanlışları tekrarlatması bakımından sakıncalıdır. Aptallar unuturlar. Unutmak cahilliğe yol açar. Kinciler, unutmaz ve bilgilerini kendilerini de yok edecek yönde harcarlar. Akıllılar, unutmayan ama bilgilerini kendileri ve idealleri için olumlu enerjiye çevirebilenlerdir.”

“Ben size hatırlayın diyorum çocuğum. Fakat belli bir estetik zevk düzeyine erişmek bir olgunluk ve kültür meselesidir. Hatırladıklarınızın, hayattan zevk almanızı engellemesine izin vermeden hatırlayın. Zevkten sarhoş olmak için bilinci yitirecek kadar içmeye hiç gerek yoktur! Hatta hiç içmeden de sarhoş olunabilir pekâlâ”.KUMRAL ADA MAVİ TUNA-BUKET UZUNER

FLORYA’DA İSTANBUL AKVARYUMU

Yıllardır Florya’daki akvaryuma gitmek istiyordum. Arkadaşım peyzaj mühendisi Aysel Karaosmanoğlu emekli olduktan sonra tam beş yıl orada çalışmıştı.

DSC058772014

Aysel Karaosmanoğlu

Her zaman bize, “ne zaman isterseniz akvaryuma gidebilirsiniz, benim ve eşim Bülent’in ismini söyleyin, sizleri misafir etmekten arkadaşlarımız olan akvaryumun sahipleri mutlu olacaklardır,” diyordu. Hastalıklar, ölümler olunca insanın gözü, hiçbir şeyi görmüyordu. Sonunda bu yıl şeytanın bacağını kırıp

IMG_20191126_141030ia

İstanbul Akvaryumu

Florya’daki akvaryuma gittim. Daha önce İstanbul’a gittiğimizde Marmaray Kazlıçeşme’ye kadardı, Kazlıçeşme’den Bakırköy’e gidebilmek için ya taksiye ya da otobüse binmek gerekiyordu. Artık Marmaray Bakırköy’e hatta Halkalı’ya kadar gidiyor. Üstelik Florya İstanbul Akvaryumu durağı bile var.

Bakırköy’den Marmaray metrosuna bindim, Florya Akvaryum durağında indim ve Aysel’e telefon ettim, ben akvaryumdayım, dedim. Hemen akvaryum yöneticisine telefon etmiş, ben danışmaya gidene kadar, güler yüzlü genç bir bey gişelere gelip beni akvaryuma buyur etti.

Aysel’in söylediğine göre dünyanın en büyük tematik akvaryumuymuş.  Tam on altı tema akvaryumda yer alıyormuş. Sanki görmemişim de duymuşum gibi anlatıyorum. Ama ben Florya’daki İstanbul Akvaryumu’nu gezdim. Gişeleri geçtikten sonra bir batık tekne karşıladı beni, onun içinden geçtim, bir anda bambaşka bir dünyaya girdim, içim neşeyle doldu, gerçekleri okuyunca canım sıkıldı. Denizlerimizin kirlenmesi, balıkların her geçen gün azalması, denizlerimizin nylon poşetlerle dolması, nylonların balıkların içine işlemesi canımı öylesine sıkıyor ki… Buna sizlerin de canınızın sıkıldığını biliyorum. Neyse akvaryumdaki deniz yaşamının anlatımı Karadeniz ile başlıyor,

IMG_20191126_145200i.a.

Karadeniz

IMG_20191126_145222i.a.

IMG_20191126_141531i,a,

IMG_20191126_141556i.a.

IMG_20191126_124720 (1)

 

IMG_20191126_124845IMG_20191126_124527 (1)IMG_20191126_125216

IMG_20191126_125528 (1)

Denizlerimizdeki Balıklar

IMG_20191126_125557 (1)

Denizlerimizdeki Balıklar

IMG_20191126_145524i.a. kırlangıç balığı

Denizlerimizdeki Balıklar’dan Kırlangıç Balığı

Eski zamanlarda Marmara Denizi’nde, Ege’de yukarıda görülen balık çeşitlerinden çok varmış, ama her geçen gün bu balık çeşitleri azalıyor. Bilinçsiz avlanma, denize patlayıcı atma… hepsi günü kurtarmak için, aslında insanlar geleceklerini yok ediyorlar; ne yazık ki bunun farkındalar veya farkında bile değiller. Herkesin ağzında aynı söz, buralarda eskiden ne çok balık vardı, evet eskiden vardı da şimdi niye yok veya komşu ülkelerde var, bizde yok… Acaba neden? Sakın bilinçsizlik olmasın bunun nedeni.

İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi, ardından tahmin ettiğiniz gibi IMG_20191126_125804

IMG_20191126_141317ia

IMG_20191126_143743iaIMG_20191126_143729i.a.Ege Denizi ve Akdeniz – sadece bizim denizlerimizle sınırlı değildi anlatılanlar ve sunulanlar. Denizlerimiz bolluk içindeymiş, balık doluymuş eskiden, artık balıkla karşılaşmak  o kadar kolay değil…IMG_20191126_144317i.a.

 Süveyş Kanalı yapılırken milyonlarca insan çalışmış ve  pek çok insan da yaşamını yitirmiş. Ben bunu  daha önce  hiç düşünmedim diyebilirim, işte müzeler -siz belki bana akvaryum bir müze değil diyebilirsiniz- ben akvaryumları da müze olarak görüyorum. müze deyince belki size itici gelebilir, ama müzeler yaşayan yerler olmalı, bizler müzelere gitmek için can atmalıyız. Arkeolog Saadet Barutçu’nun “Müzeler bir ülkenin nüfus kağıdıdır.” sözünü çok beğenir, sıkça kullanırım. Müzeler bize o güne kadar düşünmediğimiz, aklımıza bile gelmeyecek durumları anlatır, dikkatimizi çeker.Yani eğitim hiç bitmez, sadece alış yerimiz ve yöntemimiz değişir. Niçin eğitim görürüz, eğitim bize neyi, nasıl öğreneceğimizi öğretmez mi? Okul bitince eğitimimiz bitmez, biz gittiğimiz müzelerden, sergilerden, tiyatro oyunlarından, konserlerden, şehirlerden, ülkelerden, insanlardan, kitaplardan sürekli yeni şeyler öğreniriz. IMG_20191126_141645iaFlorya’daki tematik akvaryum da kitap gibi- oku oku bitmiyor- dünyanın her yeriyle, deniziyle, karasıyla ilgili kültürel, tarihsel, mimari, coğrafi bilgi veriyor bize, o zamana kadar dikkat etmediğimiz veya alıştığımız bir takım konulara dikkatimizi çekiyor. Sonra o konularla ilgili düşünceler üretiyoruz. 

IMG_20191126_144004iaIMG_20191126_150640İ.AK.Kızıl Deniz, Küresel ısınma, Gibraltar(Cebelitarık), Orta-Batı ve Doğu Atlantik, lisede edebiyat kitabında  okuduğumuz IMG_20191126_142945i,a.Panama Kanalı, Panama Kanalı yazısını kim yazmıştı? Unuttum, ama yazı hatırımda, ilk defa Panama Kanalı’nı orada okumuştum, artık Panama Kanalı’yla ilgili her türlü görsel ve tanıtım yazısı parmağımızın ucunda bir tuşa bastık mı bütün görseller ve bilgiler geliyor. Pasifik Okyanusu ve bir denizaltı(Nautilus) tüm bunlar baştan söylediğimiz on altı tema olarak İstanbul Akvaryum’da.  Tüm bu temalar coğrafi bir rotayı takip ediyor ve kültürel, tarihsel, mimari özellikler göz önüne alınarak oluşturuluyor. Karadeniz’den Pasifik Okyanusu’na kadar uzanıyor. 

IMG_20191126_135509

Yağmur Ormanı

Bir de arkadaşım Aysel ve ekibinin oluşturduğu bir yağmur ormanı var. Sadece bu yağmur ormanı bin metrekarelik bir alanı kaplıyor. Aysel’e yağmur ormanı projesinin nasıl oluşturulduğunu sordum. Yağmur ormanı projesinin var olduğunu; ama yapay olduğunu, altı ay araştırma yaptığını, Avrupa’da pek çok yağmur ormanının bulunduğu  hayvanat bahçesi ve doğal parkları gezdiklerini, gittikleri bazı yerlerin: Çek Cumhuriyeti’nde Zlinzoo’ya , Barselona’da Barselona Akvaryumu’na Londra’da London Zoo’ya gittiklerini, .Zlinzoo’daki yağmur ormanlarının bizim yağmur ormanı bitkilerimizden daha fazla çeşidi olduğunu, bize de tüm bitkilerin geldiğini; ama o bitkilerin hepsinin  yaşaması için  akvaryumda yüksek duvarların değil.  duvarların cam olması gerektiğini, biz bir kere daha güneşin bitkiler için ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Sadece bitkiler için mi önemli güneş, biz insanlar için de çok önemli; güneşli bir günde içimiz neşe dolar, keyfimiz yerindedir. Neyse biz yine akvaryumdaki yağmur ormanlarına gelelim ,İstanbul’da bir akvaryumda yağmur ormanı olması çok çok güzel, bu güzelliği gördünüzse yine gidin, görmediyseniz vakit kaybetmeden görün diyorum, yağmur ormanındaki yüksek duvarları gördüm, onların cam olduğunu düşünmek; tüm bitkilerin güneş sayesinde yaşamaları ne hoş! Aysel’in dediğine  ve benim gördüğüme göre  yağmur ormanlarında sürekli ışıklar yanıyor, bu da bitkileri şaşırtmayı amaçlıyormuş, güneş varmış gibi… 

IMG_20191126_133738

İstanbul Akvaryum-Yağmur Ormanı

IMG_20191126_134406

Florya-istanbul Akvaryum’daki Yağmur Ormanı

İstanbul Akvaryum’daki bitkilerin Kostarika’dan getirildiğini, floranın(bir ülkede ya da bir bölgede yetişen bitkilerin tür olarak tümü) ve faunanın(Belli bir bölgede yaşayan hayvanların tümü) yağmur ormanlarındakinin aynısı olduğunu, yağmur ormanlarında bulunan hayvanlar da yine sıcak bölgelerden getirilmiş, Aysel ve ekibi yağmur ormanlarını ilk oluşturdukları zaman- sabah, öğle, akşam- belli periyodlarla bitkilerin yağmurlama sistemiyle sulandığını ve sisleme çalışmaları yaptıklarını ama yağmur ormanlarını gezenlerin bundan şikayetçi olmalarından dolayı sulama sisteminin çalıştırılmadığını, yağmur ormanlarında timsah, anakonda, kapibara, pirana ve değişik bazı deniz canlılarının bulunduğunu, tüm akvaryumda değişik denizlerden gelen canlıların kendi ortamlarındaki şartların sağlandığını, arka planın bir fabrika gibi çalıştığını, tüm hayvanların beslenmesinin ve yaşadıkları ortamların oluşturulmasının çok zor bir iş olduğunu anlattı.

Gerçekten her denizin tuz oranı, sıcaklığı farklı; hayvanların ve bitkilerin kendi yaşadıkları ortamın sıcaklığının ve tuz oranının aynı olması çok zor bir iş olsa gerek. Hele hayvanların beslenmeleri, akvaryumun temizlenmesi kolay olmasa gerek. Türkiye’de bile Karadeniz’in, Marmara’nın, Ege’nin, Akdeniz’in sıcaklığı ve tuz  oranı farklı…Eee bunun Pasifik Okyanusu, Atlantik Okyanusu ve pek çok farklı denizi var. Bizler genelde gördüklerimizi düşünürüz, gerideki  çalışmalar, uğraşmalar aklımıza pek gelmez. Böyle bir akvaryum emekle, iş gücüyle, sevmekle ve de çok parayla oluşabilir. Bizlerse o çalışmanın nelere mal olduğunu düşünmeyiz bile. Bir şey oluşturuluyor; ama nasıl uğraşarak, emek harcayarak oluşturuluyor.

IMG_20191126_132924

Öğrenciler   

IMG_20191126_131050

Öğrenciler

Pek çok öğrenci öğretmenleriyle gelmişti Florya’daki İstanbul Akvaryuma, onların heyecanla ve gürültüyle dolaşmaları beni mutlandırdı. Minik öğrencilerin gürültüleri bile güzeldi. Öğrencilerin akvaryuma getirilmeleri o öğrenciler için çok önemli.

IMG_20191126_140137ia

Penguenler Suya Dalıp Yüzüyorlar

indir (1)penguen

Penguenler

Özellikle penguenlerin olduğu bölüm ve büyük bir buz kütlesi öğrencilerin çok ilgisini çekmişti. Penguenler ispanya-Valencia’dan getirilmiş. Çocukların hoşlandıkları kadar var, penguenler suya atlayıp yüzüyorlar, dalıyorlar. Uzun süre su altında kalabiliyorlar. Bazıları buzların üstünde oturuyor. İlk defa penguenleri Darıca Kuş Cenneti’nde görmüştüm. Bana çok minik gelmişlerdi, onları televizyonda görünce daha büyük zannediyoruz. Bu bir yanılgı, doğada penguenlerin filmi çekiliyor, yanlarında onlarla  karşılaştıracağımız bir insan olmadığı için boyutlarını tam olarak kavrayamıyor, onları kendimize göre ölçüyoruz. Sanki büyüklermiş gibi geliyor bize. Çocuklar -daha önce söylediğim gibi- buz kütlesinden çok hoşlanmışlardı, ona ellerini sürmeden duramıyorlardı, bir yandan elleri üşüyor, diğer yandan da büyük bir keyif alıyorlardı.IMG_20191126_144036iaKuzey Kutbu’nun olduğu bölüm oldukça soğuktu. Kar ve buzla kaplıydı, çocukların çok sevdiği buz kütlesi de Kuzey Kutbu’na yakındı.

.Yirmi iki bin metre kare olan İstanbul Akvaryum bin beş yüz canlı türünü barındırıyormuş ve altı bin sekiz yüz metre küp su kapasitesine sahipmiş.  Beni önce Karadeniz karşıladı,ardından İstanbul Boğazı geliyordu. IMG_20191126_145049i.a.IMG_20191126_124250İstanbul Boğazı’nın iki yanı ve denizi canlandırılmış, ayaklarımın altında cam var, camın altında ve yan tarafta sular ve boğazda yaşayan balıklar, yalılar hep karşımızda kendimi Boğaz’da dolaşıyormuş gibi hissettim. Tabii dokuz bin yıllık geçmişiyle İstanbul Kenti baş sıradaydı. Sonra Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı, Ege Denizi, Akdeniz… yani Karadeniz’den Pasifiğe uzanan tematik bir akvaryum. Bu akvaryumda filmler, her alan için ayrıntılı bilgilerin verildiği grafikler, interaktif oyunlar bulunuyor. Her alanın  ses ve ışıklandırması çok güzel yapılmış. Ayrıca hediyelik eşya ve yiyecek alabileceğiniz yerler de unutulmamış.IMG_20191126_124500

IMG_20191126_124508Bir salona girince balıkların yüzdüğü bir havuz ve havuzun başında antik çağın deniz tanrısı Poseidon’la karşılaştım.

IMG_20191126_145657İ,A, poseidon

Deniz Tanrısı Poseidon’un Bulunduğu Salon

IMG_20191126_130228

Antik Çağda Deniz Tanrısı Poseidon

IMG_20191126_145614i.a.

İstanbul Akvaryum

IMG_20191126_143851i.a.

IMG_20191126_150450İ.A.

IMG_20191126_150423İ.A.

Akvaryumda Bir Balıkadam

IMG_20191126_141756iaKimi zaman sular ve balıklar üstümdeydi, kimi zaman ayaklarımın altında, kimileyin de tam karşımdaydı.

Lemonshark

Limon Köpek Balığı-f. Vikipedi

Akvaryumda yaşayan en büyük canlı Limon Köpekbalığıydı. Yirmi beş yıl yaşıyormuş  Limon Köpekbalıkları.

IMG_20191126_140829ia

Florya- İstanbul Akvaryum

Yirmi beş yıl boyunca bu köpek balıkları uyumaz ve dinlenmezlermiş.  Limon Köpekbalıkları yüzdükleri zaman sudaki oksijeni vücudlarına geçirebiliyorlarmış. Şayet uyur veya dinlenirlerse oksijensiz kalıp yaşamlarını yitiriyorlarmış. Yaşam boyu uyumamak ve dinlenememek insanlara göre korkunç bir şey olmalı; ama hayvanların yaşamı farklı. Ziyaretçiler isterlerse köpekbalıklarıyla yüzebilirlermiş; ben onlarla yüzmek istemem doğrusu, karınları tok bile olsa…  Gerçi pek çok akvarist(akvaryum ve akvaryumculuğu benimsemiş ve hobi edinmiş amatör veya profesyonel kişiler) onlara bakıyor, doyuruyor, onlarla birlikte yüzüyor, ama ben yine de köpekbalıklarıyla birlikte suda olmak istemem.  Deniz canlılarından anemonlar zehirlidir, bunu bilmeyen yoktur. Ancak Palyaço balıkları anemonların içinde yaşayabiliyorlarmış akvaryumda. Anemonların salgıladığı zehir Palyaço balıklarının derisinden geçmiyormuş. Palyaço balıklarının oldukça değişik balıklar olduğu söyleniyor.

indir (4)

Palyaço Balıkları                     Foto;Vikipedi

palyaco-001

En fazla 10 santimetre olabilen Palyaço Balığı- Foto;Neoldu.com

Genellikle küçük gruplar halinde yaşarlarmış Palyaço balıkları ve grubun başındaki balık dişiymiş, bu dişi balık ölünce onun yerine bir erkek Palyaço balığı dişi olabiliyormuş.Bu bana çok ilginç geldi, onların renkleri  bulundukları ortama göre değişse de benim çok hoşuma gidiyor. Akvaryumda yaşamlarının bir döneminde dişi bir döneminde erkek olan orfozlar da varmış. Bu da başka bir ilginçlik… Siz akvaryumu dolaşıp  fotoğraf çektikçe, bazı balıkların özellikle Vatozların size poz verdiğini, sanki sizin için yüzdüklerini hissediyorsunuz. Büyük Vatozlarla Marmara Denizi’nin su altında çok karşılaştım. Öyle büyükleri vardı ki kocaman kanatlarını aşağı yukarı hareket ettirerek yüzüyorlardı, onları suda öyle plamp plamp diye kanatlarını oynatır görünce-zarar veren hayvanlar olmadığı söylense de- insan ister istemez korkuyor ve denizden çıkmak istiyor.

IMG_20191126_140858ia

İstanbul Akvaryum’da Bir Vatoz

lstanbul Akvaryumu gezip dolaşmam, görsel grafikleri okumam saatlerimi aldı. Bundan hiç de şikayetçi değildim,  burada dolaşmak beni çok mutlandırdı.

IMG_20191126_134831

Yağmur Ormanları Girişi

En son Yağmur Ormanları bölümüne geldim, buradan çok hoşlandım, hele arkadaşım Aysel’in burayı ekibiyle oluşturması, buranın olması için pek çok araştırma yapıp emek harcaması burayı daha değerli kılıyordu benim için.

IMG_20191126_135032

istanbul Akvaryum-Yağmur Ormanları

IMG_20191126_135024

Yağmur Ormanları

Büyük bir keyifle ağaçlardan damlayan suların altında yürüyerek dolaşmak beni nasıl mutlu etti anlatamam.

IMG_20191126_133941

Kırmızı Karınlı Piranalar

Bakıldığı zaman Piranalar hareketsiz görünüyorlardı, sanki öylesine donup kalmışlar gibi; Piranalar sürüler halinde dolaşıp avlanırlarmış, üstelik suda bulunan bir damla kanın kokusunu iki kilometre uzaklıktan alabiliyorlarmış. İnsan onların suda masum duruşlarına kanmamalı, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamalı.

IMG_20191126_134507

Yağmur Ormanlarında Bana Merhaba Diyen Bir Başka Dost

IMG_20191126_133836

Kapibaralar

IMG_20191126_133423

Yağmur Ormanı

Anakonda’yı, Örümcekleri(Tarantulalar), Kayman timsahını,Iguanaları, zehirli minik

IMG_20191126_133633

Zehirli Minik Kurbağalar

kurbağaları, kırmızı karınlı piranaları, ilk defa gördüğüm Kapibara’ları- bu Kapibaraların anavatanı Güney Amerika’ymış-  hem karada hem de suda yaşayabiliyorlarmış.

indir (5)

35-66 kg. arasında değişen yetişkin bir kapibara, farenin büyüğü

Bana onlar sadece büyük bir kemirgen gibi gelmişti. Yağmur ormanlarında bulunan Anakonda meğer Kapibara ile beslenirmiş tabii bunu bana Aysel söylemese bilemezdim, Anakondaların Kapibara ile beslendiklerini öğrendikten sonra Kapibaralar ne ile beslenirler diye sormadan edemedim Aysel’e, onlar da bambu ile besleniyorlarmış. Bu hayvanların yaşam alanları belli periyodlarda temizlenip yeniden düzenleniyormuş. Ve bu hayvanları kafana göre getiremiyormuşsun, Uluslararası Akvaryumlar Birliğine  üye olman gerekiyormuş. Devasa yağmur ormanı bitkilerini seyretmeye doyamadım, en az iki kere dolaştım burayı, pek çok fotoğraf çektim. Böyle uluslararası standartlara sahip dünyanın en büyük akvaryumunun bizde olması beni çok gururlandırdı. Aysel’in dediğine göre; bu akvaryum uzman olan kişiler tarafından yönetiliyormuş ve altyapısı teknolojiyle destekleniyormuş, yabancı ve yerli uzmanlar- hepsi işinde uzman mühendisler-IMG_20191126_140829ia İstanbul Akvaryum’da yaşamlarını sürdüren canlıları devamlı gözlemliyorlarmış. Ayrıca bu canlıların yaşamlarını sürdürmeleri için doğal ortamlarına en yakın koşulların oluşturulduğu 15.000 metre karelik bir bakım ve uyum ünitesi de varmış.

IMG_20191126_142110ia

İstanbul Akvaryum ve Akvaryumu Görmeye Gelenler

Akvaryumu gezenler bu bakım ünitelerini göremiyorlar, tabii ki ben de görmedim, Aysel anlattığı için biliyorum.Akvaryumu gezerken gördüğümüz tankların altında da bakım ve uyum ünitesinin tankları bulunmaktaymış. Orada çalışanlar sanki bir laboratuvarda çalışanlar gibiymiş. Özel giysilerini giyip dünyanın dört bir yanından getirilmiş hayvanlara yiyecek hazırlıyorlarmış. Ve başka ülkelerden getirilen hayvanlar kalmaları gereken zaman karantinada kalıp karantina süreleri geçince bizim gördüğümüz tanklara alınıyorlarmış. Bir hayvan hastalanacak olsa, diğerleri de hastalanabilirmiş. Bu bakım  ünitelerinden başka hayvan hastaneleri de bulunmaktaymış. 

IMG_20191126_140703ia

İstanbul Akvaryum-Balıkları Besleyen Bir Balıkadam

İstanbul Akvaryumun bulunduğu yer İstanbul Büyük Şehir Belediyesine aitmiş. Akvaryumu oluşturan şirket, YAP İŞLET DEVRET  olarak yapmış bu akvaryumu. Bu iş bir şirketin masrafını karşılayabileceği bir iş değil. Burayı işleten şirket de bir AVM yapıp dükkanları kiraya vermiş, buranın kazancı genellikle akvaryuma harcanıyormuş. Gerçekten sadece giriş ücretiyle bu akvaryumun giderleri karşılanamaz. AVM’ler şu an için kapalı, balıklar ne yerler acaba? Onlara bakan mühendisler, sanırım her gün değişik denizlerin balıklarıyla birliktedirler.

Bu günlerde korona virüsüyle yatıp kalkıyoruz; okullar, camiler, AVM’ler toplu halde gidilen her yer kapatılıyor. Herkes digial ortamda her şeyi yapabilecek, birbirleriyle görüşemeyecekler, ben bu yazıya birkaç ay önce başladım, ancak yayımlayabileceğim, Belki yakında bu akvaryuma gidemeyeceksiniz; ama korona tehlikesi geçince ilk gideceğiniz yer Florya’daki istanbul Akvaryumu olsun ve edindiğiniz izlenimleri mutlaka yazın.