İLGİNÇ KAYALAR-1

Doğadaki her şey beni çok etkiliyor; çiçek, böcek, taş, toprak, kaya, deniz, ağaç aklınıza ne gelirse ya da gelmezse her şey… Doğa öylesine zengin ki… Gördüğüm her şey konu oluyor, o zaman ya yazmalıyım veya fotoğrafını çekmeliyim diyorum. Taşı, toprağı, çiçeği, ağacı, kayayı, bulutları bir şeylere benzetiyorum, sadece ben mi benzetiyorum diye kendi kendime ve başkalarına soruyorum, bakıyorum başkaları da benim gibi kayaları veya bulutları bir şeylere benzetiyor. O zaman yalnız olmadığımı anlayıp derin bir nefes alıyorum. Doğada olmak güzel! Hem de çoook güzel! Yok ben bu kaya fotoğraflarını sizlerle paylaşacağım, bir de kayalara ne taraftan bakarsanız size başka bir objeyi anımsatıyor. Değişik zamanlarda aynı kayaya baksanız bile onda pek çok değişiklik bulabiliyorsunuz.

kayada adam yüzüIMG_20180326_163116

kayada adamIMG_20180326_163134

Kayada Yaşlı Bir Adam Yüzü

SAMSUNG CAMERA PICTURES

ağzını açan adam-bozburunIMG_20180423_194238

Bozburun karşısındaki koy-kurbağa-bIMG_20180425_090523 - Kopya

inbükü kayaIMG_20180423_110632

inbükü kayalarIMG_20180423_110612

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Bozburun kayalar-bIMG_20180424_105103 - Kopya

Reklamlar

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL-2

AVİGNON FESTİVALİ

Avignon(Avinyon): Fransa’nın güneyinde bir kent.

Görkemli Papalar Sarayı’yla dapdar taş sokaklarıyla, üç yanı Rhone nehriyle bir yanı 13.yy.dan kalma surlarla çevrili bir kent. Nüfusu 70 bin(1975’te).

Tiyatro bir zümrenin, bir avuç insanın değil, herkesin olmalıdır;” diyen Jean Vilar, 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurdu.

“Geceden gündüze, gündüzden geceye, her an için için kaynayan; tiyatroyla, müzikle, dansla, şarkıyla, bitip tükenmek bilmeyen tartışmalarla sürüp giden çılgın bir maraton…

Avignon

Avignon Kenti / Fransa

Avignon’da “her yer oyun alanıdır!” Tiyatrolar, sinemalar, okullar, kiliseler, kahveler, barlar, sokaklar, -meydanlar, bahçeler, parklardaki çadırlar, tavan araları, bodrumlar, köşe bucak…

Kasabanın orta yerindeki dev alanda, gece iki buçukta başlayacak “Commedia dell’Arte” gösterisine yer kapmak için(yer dedimse, gerçekten yere oturulup izleniyor) gece yarısı nasıl milletin alana dolduğunu gördüm.

Temsil başladığında dört bin kişi vardı o alanda. Sabahın dört buçuğunda temsil bittiğinde yine dört bin kişi…

Aynı saatlerde alanın hemen yanı başındaki “Papalar Sarayı’nda” üç bin kişi bu kez yere oturarak değil, kadife kaplı tahta sıralarda oturarak Shakespeare’in 2. Richard’ını izliyordu.

Sabahın beşi ile altısı arasında Avignon’da yedi bin kişi evlerine, otellere, pansiyonlara ya da gardaki uyku tulumlarına dönmek üzere sokaklara dağılmışlardı.”

841-05961855

Avignon- Rhone Nehri

Ben de Avignon festivalinde o yedi bin kişiden biri olmak isterdim, ne yazık ki orada olamadım, benim gibi düşünenlerin yerinde Zeynep Oral vardı ve bize gördüklerini; önemli tiyatro insanlarını, sahneledikleri oyunları, sahnelenen oyunlarda rol alan oyuncuları Karanlıktaki Işık adlı kitabında anlattı. Kitabı okudukça Avignon(Avinyon) daymış gibi hissettim kendimi.

Jean Vilar 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurduğunda, yaklaşık olarak festivale 5.000 kişi katılmış, günümüzde 800.000 kişinin festivale katıldığı söyleniyor. Jean Vilar, tüm kültür faaliyetlerinin Paris’te olmasını doğru bulmadığı için Avignon Festivali’ni başlatmış, Fransa’nın güneyinde bulunan kent ve o kentte yaşayanlar festivallerine sahip çıkmış ve sanatla nefes alıp sanatla yaşamaya başlamışlar. 70 yıldan fazla zamandır süren Avignon Festivali sadece bir kez 2003 yılında yapılamamış, diğer tüm zamanlarda yapılmış. Bir festivalin bu kadar uzun soluklu olması çok iyi! Hatta iyi ötesi!!!

Bizde de çok çok iyi tiyatro oyuncuları var, onları izlemek büyük keyif; ne yazık ki herkes aynı keyfi almıyor, kimi oyunlar küçük salonlarda oynansa da o salonların tamamı dolu değil. Ne acıdır ki, tiyatro bizde bir azınlık sanatı, 1975 yılında sabah saat beş ile altı arasında yedi bin kişinin tiyatro izledikten sonra kente dağıldıkları, kaldıkları yerlere gittiklerini söylüyor Zeynep Oral. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmiş, Avignon’a festival için gidenler günümüzde neredeyse bir milyona yaklaşmış. Bizde ise İstanbul dışındaki şehirlerde kültür-sanat faaliyetleri oldukça az ya da hiç yok. Bizde de kültür-sanatın hak ettiği yerde olmasını dileyip Zeynep Oral’dan alıntılara devam edelim.

EKMEK VE KUKLA TİYATROSU“BREAD and PUPPET”

PETER SCHUMAN460313462

Peter Schumann

Ekmek ve Kukla Tiyatrosu1962 yılında New York’ta Peter Schumann tarafından kuruldu. “Tiyatro ekmek kadar gerekli olmalı” düşüncesinden yola çıkmışlardı.

Söyleyecek sözleri vardı ve söyleyeceklerinin herkesçe kolayca anlaşılması için oyunlarını dev gösterilere, şölenlere dönüştürdüler. İnsan boyundan büyük heykelleri, kuklaları, maskları, müziği, rengi kullanarak ateşi tutuşturdular.

Bread and Puppet a

Kuklalar

BREAD AND PUPPET THEATER

Kuklalar

Bread-and-Puppet-Sept-2017-John-Andrews-Photography-0083

Kuklalar

Bu tiyatroya gönül verenlerin meskenleri, mekânları sokaklardı. Oyun, gösteri alanları sokaklardı. Nabızları sokaklarda atıyordu.

USTALARIN USTASI “GİORGİO STREHLER”

giorgio strehler images

Giorgio Strehler

“Neye yarar, neye yarar dedikçe insan hiçbir şey yapamaz olur.” Giorgio Strehler

Biz oyuncuların kaderi, toplumumuzun tarihsel gelişiminde ileriye dönük bir rol oynamaktan başka bir şey değildir. Sahnede oynadığımız tüm roller, yaşamda oynamamız gereken bu rol için bir bahanedir. Mesele kendimizi, bu rolümüze aşkla, bilinçle vermemiz…

Tiyatronun dünden bugüne, bugünden yarına, düşüncelerimizin, düşlerimizin, yaşantılarımızın, benliklerimizin, toplumsal belleklerimizin bir bütünü olduğunu…

Tiyatronun yorum, oyunculuk, müzik, dans, mim, pandomim, ışık, dekor, kostüm ve daha nice görsel ve işitsel öğenin bütünlüğünden oluştuğunu…

Tiyatronun duyarlılığımıza ve düşünce bütünlüğümüze seslenen; insandan insana, akıldan akıla, yürekten yüreğe en dolaysız iletişim sağlayan bütüncül bir sanat olduğunu…

Tiyatronun yalnız bir gösteri sanatı değil, sürekli yaşamı sorgulayan; dün bugün ve yarınla hesaplaşmayı hiç elden bırakmayan; sonsuz bir kültür birikimi gerektiren; dünyaya kucak açmak, evreni kavramak ve yeryüzü ile yaşamı yeniden yorumlamak olduğunu…

Ve böyle gerçekleştirildiğinde, yaşamdaki en ama en büyük tadı verebileceğini ben ondan öğrendim.

O… Yani Giorgio Strehler… Ustaların ustası…

Maestro Strehler… Düşlerimizin Maestro’su…

Yeryüzünde en büyük büyücü kim deseler, hiç duraksamadan Strehler derim. Gerçeğin ve düşlerin büyücüsü… Brecht’in kuramlarıyla tiyatroda yarattığı devrim, tiyatroyla yaşamı bir kılması üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı…

Bertolt Brechtimages

Bertolt Brecht(1898-1956) 20. yüzyıl Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni. Epik Tiyatronun kurucusu.

Brecht’in diyalektik yöntemini sahneye en doğru uygulayan, Brecht’ten en çok yararlanan yönetmenin Strehler olduğuna inanıyorum…  Ayrıca Brecht’i özgür kıldığı için de Strehler’i seviyorum.

ŞİİR- ŞAİR ÖZKAN MERT

 

ŞİİRİ KİM SEVMEZ

Hükümetler ve ordular

Şiir sevmez.

 

Kutsal kitaplar, peygamberler

Ve yasalar

Şiir sevmez.

 

Filozoflar şiirden korkarlar.

Çünkü ekmeğini

Elinden alır şiir

filozofların.

 

Bakire rahibeler

Çaktırmadan şiir severler.

 

Fakat şiir aldırmaz.

Borcu yoktur hiç kimseye

 

Bir fırtına bırakır

Tarihin önüne

çeker gider.

Şiir herkesi sever.        Özkan Mert

SAMSUNG

SAMSUNG CAMERA PICTURES

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL

KİTABIN ADI: KARANLIKTAKİ IŞIK

YAZARI:    ZEYNEP ORAL

YAYINEVİ: ALTIN KİTAPLAR

İLK BASIM: NİSAN 1994

SAYFA SAYISI: 200

Kitap-karanlıktaki ışık

Karanlıktaki Işık- Zeynep Oral

KARANLIKTAKİ IŞIK

Işıklar söndü.

Karanlıktayım. Bütün salon karanlıkta…

O büyük karanlıkta perdenin açılmasını bekliyorum.

Z.ORAL

ZEYNEP ORAL (D.T.1946-GAZETECİ/YAZAR)

Tek başımayım; ama yalnız değil… Omuz başımdakilerle birlikte atıyor nabzım.

Perde ha açıldı, ha açılacak. Soluğumu tutuyorum. Sanki minicik bir an ya da hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir an, soluğumu tutuyorum.

Bir törene ilk adımımı atmanın heyecanını duyuyorum içimde.

Soluğumu tuttuğum o an, içimde duyduğum o heyecan için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açılıyor.

Ve ardından ışık!

Perdenin ardından bana ulaşan ışık için seviyorum tiyatroyu.

Işıkla birlikte sonsuz bir birikim

Yüzyıllar öncesinden ya da günümüzden birileri önce düşledi bu oyunu. Düşünü sözcüklere döktü, kâğıda döktü.

Birileri, bu yazıları kendi düşünün bir parçası saydı; yeniden ama bu kez sahne üzerinde yarattı.

Birilerinin bu düşleri, başkalarının düşleriyle örtüşü; müziğe, dekora, aksesuara, maska, ışığa, koreografiye dönüştü.

Ve birileri oyunculuk güçleriyle bu düşleri yeniden yorumladı.

Tümü bir araya gelip düşleri gerçek kıldı.

Bu BİRİKİM için seviyorum tiyatroyu.

Düşleri gerçek kıldığı için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeği yeniden var ettiği için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeklerle düşleri çoğalttığı için seviyorum tiyatroyu.

Onca emek, onca alın teri, onca yaratıcı gücü, onca coşkuyu bir arada yoğurduğu için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açıldı.

Ardından ışık… Karanlıktaki ışık…

Işıkta en bildiğim ya da hiç bilmediğim dünyalar, toplumlar, bireyler…

Işıkta dünyanın ve insanın değişebilirliği…

Işıkta değişen ilişkiler…

O ışıkta en olağan sandığımın, olağanüstü olduğunu kavrıyorum.

O ışıkta, kendimi ararken başkalarını keşfediyorum. Başkalarına yöneldiğimde kendimi tanır gibi oluyorum.

O ışıkta, belki sorularıma yanıt bulamıyorum, ama sorulacak soruları çoğaltıyorum.

O ışıkta; bir soluk, bir duruş, bir susuş, bir bakış, bir söz, bir fısıltı, bir nota, bir renk yeryüzünü kucaklamama yetiyor.

O ışıkta; bir yüz, bir insan, yıldızlara uzanmama yol açıyor.

Yeryüzünü kucaklamaya, yıldızlara uzanmaya olanak tanıdığı için seviyorum tiyatroyu.

O ışığı var etmek için en az iki şey gerekiyor: Sahnede bir insan… Ve sahneyi izleyen bir insan…

İnsandan insana bu dolaysız ilişki için seviyorum tiyatroyu.

Bu ilişki kaçınılmaz olduğu için seviyorum tiyatroyu

Karanlıktaki ışığı yakalamak bir tutkuya dönüştü artık.

Bu tutkuyu seviyorum.

7109_Karanliktaki_Isik-Zeynep_Oral657

YERALTINDAN NOTLAR- DOSTOYEVSKİ

Kitabın Adı: Yeraltından Notlar

Yazarı:  Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Yayınevi: Can Yayınları- Çeviren: Ergin Altay/İletişim Yayıncılık-Çeviren Mehmet Özgül/

Ema Yayıncılık-Çeviren: Leyla Şener/İş Bankası Kültür Yayınları-Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

yeraltından notlar-1Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabını Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından okudum ilk defa Nihal Yalaza Taluy çevirisiyle, bu yıl ise e-kitaptan okudum. Çeviren Mehmet Özgül’dü. Bir kitabın çevirmenini çok önemserim, kolay değildir bir kitabı çevirmek, kendi diline ve kitabı çevirdiğin yabancı dile hâkim olmak gerekir. Dile hâkim olmak kadar yazarı, edebiyatı bilmek gerekir diye düşünüyorum. Nedense okur, bir kitabın çevirmeninin ismini bilmez veya buna dikkat etmez. Çevirmenler olmasaydı, halimiz nice olurdu diye düşünmeden edemiyorum..

Kitap karakterin kendisini hasta bir adam olarak tanımlamasıyla başlıyor. Hasta olmasına karşın tedavi olmadığını ve olmak da istemediğini, iyi bir öğrenim görmesine karşın pek çok boş inancı olduğunu söylüyor. Hıncından tedavi olmadığını, yıllardır hastalık çektiğini, tedavi olmamakla hekimlere bir kötülük yapmadığını, kötülüğün kendisine olacağını anlatıyor. Daha kitabın girişinde bu kişinin kızgın, birtakım şeylere hınçlı ve kendisinin  çelişki içinde olduğunu anlıyoruz.

yeraltından notlar 2Dostoyevski var oluş hakkındaki düşüncelerini bu eserinde açıkça ortaya koymuş ve pek çok yazarı, düşünürü etkilemiş, varoluş felsefesi üzerinde düşündürmüştür.

Yazarın yarattığı kahraman sürekli çelişkiler içinde, hastalık derecesinde saplantılı olan inatçı bir kişidir. Dostoyevski bu kahramanı yaratırken kendisi de bunalımdaymış gibi hissettiriyor bize. İsmi de ilginç Yeraltından Notlar, bu insanın kişiliğinin en dipte kalan kısımlarının anlatılmasıdır, yazar kendini, düşüncelerini, ruhunu yeraltında sıkışmış hissetmekte ve yarattığı karakter aracılığı ile hem karakteri hem yaşadığı toplumu hem de tüm dünyayı eleştirmektedir.

imagesdostoyevski

Dostoyevski (D.T.1821- Ö.T.1881)

Yazar kahramanın düşüncelerini, yaptıklarını, yaşadıklarını kafasında yaşamış olabilir mi? Kitabın kahramanı kafasında sürekli kendisiyle konuşmakta, başkalarını ve kendisini alabildiğine eleştirmektedir. Kendisiyle ilgili düşüncelerini kendiyle enine boyuna tartışmakta, kişiliğinin en karanlık taraflarını bile derinlerden çıkarıp sözcüklere dökmektedir. Ona genelde kitap gibi  veya bir kitaptan alıntılar yaparmış gibi konuştuğu söylenir. Kahramanımız eğitimli ve okuyan bir kişidir; düşününce kendi de bir kitaptaki düşünceleri anlattığını zanneder. Aslında anlattığı kendi düşünceleridir. Bizler de zaman zaman kendimize baktığımızda derinlerde yatan farklı bizleri görmez miyiz? Kitabın karakteri kadar olmasa da o bizlerle konuşmaz mıyız?  Kahramanımızda büyük ölçüde aşağılık kompleksi olduğu kadar kendisini başkalarından üstün görme durumu da var. Kendini üstün gören yani egosu oldukça fazla olan bir adam ne kadar zavallı olduğunu anlatarak-öyle ki bir böcek bile olamadığını söyler- egosunu daha da şişirir, diğer insanlara değer vermediğini her zaman dile getirir, daha doğrusu kendi kendisiyle konuşurken bize anlatır. Bu adam kendini toplumdan soyutlayarak yeraltına hapseder. Aslında tüm dünyaya, uygarlığın acımasızlığına karşıdır.

Yazarın kahramanı sıradan biridir, yazar bize sıradan bir kişinin de sıra dışı yönleri olabileceğini ve bu sıra dışı yönlerin her insanda bulunabileceğini gayet güzel anlatıyor. İnsan düşünmeden edemiyor, Dostoyevski tüm bunları yaşadı, düşündü mü? Yoksa iyi bir gözlem ve analiz sonucu mu bu karakteri ortaya çıkardı? İster kendi yaşadıkları isterse gözlemleri sonucu bu kitabı yazmış olsun. Kitaptaki karakterin psikolojisini o kadar iyi anlatıyor ki okuyucu bir anda kendisine dönüp kendini gözden geçirmeye, eleştirmeye başlıyor. Kim bilir belki bizler de sevmediğimiz insanlara karşı kızgınlık duyabilir, kitaptaki karakter kadar olmasa da çelişkiler içinde olabiliriz. Yazar istediğini bir şekilde elde ediyor; tabii ki istediği bir şey varsa. Belki de bunu yazdıktan sonra “ne iyi yaptım da yazdım, çok rahatladım” diye düşünmüş olabilir.

Benimki sadece varsayım. Bir yazar kim ve ne için yazar? sorusuna yanıt arıyorsak; yanıtı ‘okur için’ olmalı diye düşünüyorum, o halde okura vermek istediği bir ileti, onda görmek istediği bir değişiklik istiyor olabilir diyorum. Okuru düşündürüyor, aşırı derecede rahatsız ediyor. Okur; yaşadığı çağı, kendini, yapılan haksızlıkları, vahşi uygarlığı ve daha nicelerini sorguluyor. O zaman yazarın istediğini elde ettiğini, okurda fark yarattığını bir okur olarak anlayabiliyorum.

Dostoyevski ister başkalarını gözlemleyerek isterse kendinden yola çıkarak bu eseri yazmış olsun, bana düşündürdüğü insanları çok iyi bildiği, onların görünmeyen taraflarını rahatlıkla görebildiği ve tüm bunları söze dökebildiğidir. Yüz elli yıl önce yazılmış bir eserde bugünü sorgulayabiliyor, ders çıkarabiliyoruz. İşte böyle eserler klasik diye tanımlanıyor. Yani hiçbir zaman eskimeyecek, güncelliğini hep koruyacak olanlar.

Az daha unutuyordum, ben Yeraltından Notlar’ın oyununu da seyrettim, uzun süredir kapalı olan AKM’nin Aziz Nesin Sahnesi’nde. 2006-2007 sezonunda’ Özgür Yalım’ Yeraltından Notlar’ı tiyatro metnine uyarladı ve oyunu yönetti. Alexander Petihof’un besteleyip balalaykasıyla eşlik ettiği müzik çok etkiliydi. Bir oyuna Petihof’un müziği bu kadar mı yakışır?

Oyunun yönetmeninden, nerede, ne zaman oynandığından, müziğinden bahsettin de o oyunda oynayanlardan söz etmedin diyenleriniz olabilir. Küçük rolleri olan oyuncular oldukça başarılıydılar rollerinde.

Payidar Tüfekçioğlu 2

Payidar Tüfekçioğlu(Mayıs 1962- Mayıs 2017)- Yeraltından Notlar

Bir türlü ana oyuncuya gelemedim, gelmeye çalışıyorum, ancak onu 2017 yılının Mayıs ayında kaybetmiş olmamız beni hüzünlendiriyor.

payidar tüfekçioğlu 4

Payidar Tüfekçioğlu- Yeraltından Notlar

Bu oyunla 2007 yılında Afife Tiyatro Ödülleri’nden yılın en başarılı erkek oyuncusu ödülünü alan Payidar Tüfekçioğlu gerçekten çok iyiydi; adeta Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’daki karakteriyle özdeşleşmişti; oyunda her ne kadar kalabalık bir kadro olsa da tek kişilik tadında, kitap gibi bir oyundu.

payidar tüfekçioğlu 3

Yeraltından Notlar adlı tiyatro oyunundan bir sahne.(İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Tiyatroyu gülme, rahatlama yeri olarak görenlere göre bir oyun olmadığı çok açıktı. Yine de bazı seyirciler böyle bir oyunda nasıl kahkahalarını koyveriyorlar bir türlü anlayamıyorum. Belki bazı sahnelerde acı acı tebessüm edilebilir, ama o kadar. Başka türlüsü olmaz.

afife-tiyatro-odulleri-adayi-oyun

Afife Jale ve Afife Tiyatro Ödülü

Yeraltından Notlar adlı oyun 2006-2007 sezonunda 11. Afife Tiyatro Ödülleri’nden bir tane değil, üç ödül aldı:

özgür yalım

Özgür Yalım (Tiyatro Oyuncusu, Yönetmen)

2007 yılının en başarılı yönetmeni: Özgür Yalım

En başarılı erkek oyuncu: Payidar Tüfekçioğlu

ali cem köroğlu2007 yılının en başarılı sahne tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu

. Kitaptan bazı bölümleri alıntıladım; aslında kitabın tümü alıntılanabilir. Bunu yapamayacağıma göre okumadıysanız kitabı okumalısınız. Belki Yeraltından Notlar oyunu yine sahneye konur, mutlaka onu da görün derim.

yeraltından notlar 5Kitaptan Alıntılar:

“Niçin iyilik üstüne, güzel, yüce şeyler üstüne anlayışım derinleştikçe, batağa daha çok saplanıyorum, neredeyse boğulmama ramak kalıyor.”

“Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu korkarım, kan dökmede bir zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan gelmiştir. Cana kıyıcılıkta en ince ustalıkları gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi?

… Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız; hem de eskisinden daha çok.”

“Her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır.”

“İnsanoğlu her zaman, her yerde kim olursa olsun mantığının ve çıkarlarının buyurduğu gibi değil de gönlünün çektiği gibi davranmıştır.”

“İnsanın yaratmayı, yol açmayı sevdiği su götürmez bir gerçektir. Ama sorarım size, neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi darmadağın etmeye bayılır. Yanıtlar mısınız sorumu? … Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan, kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için yıkmayı, bozup dağıtmayı seviyor olmasın?”

“İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince artık bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek, böyle göz göre göre mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır.”

“ Doğa neyi, ne zaman yapacağımızı bize hiç sormaz; onu hayalimizde canlandırdığımız gibi değil, gerçekte olduğu gibi kabul etmeliyiz.”

“Ah, şimdi şuraya yazdıklarımın bir bölümüne bari inansam başka ne isterdim! Yemin ederim ki beyler,şu çiziktirdiklerimin bir sözcüğüne bile inanmıyorum. Daha doğrusu belki inanıyorum, ama bir yandan da nedense her sözümün yalan olduğunu hissediyor, kuşkular içinde kıvranıyorum.

-Öyleyse ne diye yazdınız bunları? diyeceksiniz.

-İşsiz güçsüz olarak sizi de yeraltına sokup, kırk yıl sonra “Durumunuz nicedir? diye sormaya gelsem, sizin karşılığınız ne olurdu? insan kırk yıl tek başına, işsiz güçsüz bırakılır mı efendim?

“Peki ama bütün bunları yayımlayarak üstelik bir de sizlere okutacağımı düşünecek kadar ağır başlılıktan yoksun musunuz? Sonra, bir sorun daha var: Sizlere niçin “beyler, efendiler, okurlarım” diye sesleniyorum? Az sonra yazacağım itiraflar ne yayımlanabilir,  ne de başkalarına okutulur türdendir. En azından ben kendimde bu güveni bulamıyorum, hem bulsam ne çıkar! Fakat ne yaparsınız ki içime bir heves düştü, ben de bu hevesi gerçekleştirmeye çalışacağım.

Her insanın anılarında herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına açabileceği şeyler vardır. Hatta dostlarına bile açılamayacak, gizli kalması koşuluyla yalnız kendimize itirafta bulunacağımız durumlar olur. Ama bir de öyleleri vardır ki kendi kendimize bile açmaktan korkarız. Her aklı başında insanın dağarcığında bile böyleleri yığınla bulunur. Daha doğrusu insan aklını başına topladıkça bunların da sayısı artar. Geçenlerde eski serüvenlerimi kafamda şöyle bir toparlayayım diye karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, büyük bir tedirginlikle çoğunu geçiştirmeye çalışıyorum. Yalnız anımsamakla kalmayıp bunları bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapacağım.

İnsan hiç olmazsa kendi kendisiyle içli-dışlı olabiliyor, gerçekleri çekinmeden söyleyebiliyor mu?”

“Neden anılarımı ille de yazmak istiyorum? Okurlar için olmadığına göre, anılarımı kâğıda dökmeden zihnimden geçirmekle yetinemez miydim?

Orası öyle, ama anılarım kâğıt üstünde daha bir görkemli duruyor. Böylece etkisi daha da artacak, kişiliğim üstünde daha doğru bir yargıya varabileceğim; buna bir de üslup güzelliği eklenecek. Ayrıca, içimi dökmekle belki rahatlayacağım. Sırası gelmişken söyleyeceğim eski bir anım var ki şu sıralar canımı sıkıp duruyor. Geçenlerde birden kafama takıldı, o günden beri, hep kulağımda çınlayan hüzünlü bir müzik parçası gibi, bir türlü aklımdan çıkmıyor. Peki ama, ondan kurtulmam da gerekli. Böyle anıların yüzlercesi var bende, zaman zaman bunlardan bir tanesi üste çıkarak beni bunaltmaya başlıyor. Yazmakla kurtulacağıma inanıyorum nedense. Bir kez denesem ne çıkar?”

“En küçüğünden en büyüğüne kadar dairedekilerin hepsinden nefret ediyor,onları bir yandan küçümserken, bir yandan da onlara karşı çekingenlik duyuyordum. Daire arkadaşlarımı kendimden üstün gördüğüm de oluyordu. Bu hal durup dururken geliyordu başıma. Onları ya küçümsüyor ya da kendimden üstün görüyordum.”

“Davranışlarımda bir başkalık görecekler diye ödüm patlıyordu. Aslında başka olmaya kim dayanabilirdi ki! Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizdekilerden yalnızca ben aydın olduğum için kendimi ürkek, köle ruhlu hisseden tek kişi bendim. Yalnızca hissetmek olsa gene iyi; gerçekten de korkağın, köle ruhlunun biriydim ben. Zamanımızda her aklı başında adam korkaktır, köle ruhludur, açıkçası böyle olmak zorundadır.”

 

BALE YAPAN AĞAÇ(Ağaç Kök ve Gövdeleri-6)

Ağaç kök ve gövdeleri 5’i yayımladıktan sonra başka ağaç kök ve gövdeleri yayımlamam diye düşünüyordum; ama bale yapan bir ağaç görünce onu yayımlamaz sizlerle paylaşmazsam kendimi iyi hissetmeyeceğimi anladım. Ona siyah kuğu adını verdim. Yalnız bale yapan ağaç değil, E.T.’ye benzeyen bir ağaç, çeşitli zeytin  ve incir ağacı gövdeleri de hoştu!

ımg_20180329_150849266198878..jpg

E.T.’ye benzeyen ağaç gövdesi

ımg_20180329_1530332028407655..jpg

ımg_20180329_151701616789582..jpg

ımg_20180329_1524451408144399..jpg

ımg_20180329_1840381220945858..jpg

Bale Yapan Ağaç-Siyah Kuğu

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

ımg_20180329_18363976996535..jpg

ımg_20180329_1833161439281209..jpg

ımg_20180329_1830261908977263..jpg

ŞİİR- ŞAİR HÜSEYİN ÇAĞIN

MERHABA- ELVEDA

Eylül bin dokuz yüz seksen iki

gitti bir mavi yolcu daha

şöyle yazdı bir dost yazar ardından,

“gamzelerini göstererek

el sallayıp, öpücükler dağıtıp

ölümü bile şaşkın şaşkın sevdalandırıp

sevdalandırıp da öyle gitti.

ve Karya’dan Pamfilya’ya

son yolculuk da böyle bitti.”

bir destansı güzellikteydi ruhu

ama bir destan kahramanı değildi

bir iz buldu Halikarnossos’a giden

maviydi gittiği yol

Eyuboğlu ve Cevat Şakir’le gidilen

tarih görünür mü yaşanır mı?

o gördü maviyi

ve yaşadı tarihçe

yaşadı “merhaba” diyerek masmavi dünyasıyla,

Aiolya, Lidya, İonya

ve Karya

hey hey, yaşarsan mavi ile yaşa!

ölüm sanki bir dizeyi tümledi

mavi yolcuların son halkası

göçüverdi dünyasına

ve kapandı sevgiyle bakan o gözler

son uykusunda

demeliyim ki şimdi ona

“merhaba Azra hanım

elveda Azra ana”

hayır, dememeliyim.              Hüseyin Çağın

ımg_20180423_1430561615736684..jpg

AYSEL’İN ÇİÇEKLERİ

Orkide Ağacı

Aysellerin bahçesinde otururken, bir ağacın çiçekleriyle göz göze geldim. Aysel ağaca baktığımı görünce beni ağaçla tanıştırdı. Üzeri çiçeklerle dolu ağacın orkide ağacı olduğunu söyledi, daha önce çiçek orkideyi görmüştüm; ama ağaç orkideyle yeni tanıştım.

IMG_20180417_183731.jpg

Orkide ağacı

Çiçek açmış orkide ağacına bayıldım! Öyle güzel çiçekleri vardı ki… Orkidelerin inanılmaz güzelliğine karşıt olarak ağacın yaprakları kararmış ve kurumuşlardı.

ımg_20180417_185237581678041..jpg

Bir orkide çiçeği ile kuruyan bir yaprak

Güzellik ve çirkinlik aynı ağaçta iç içeydi. Tıpkı yaşamda iyilikle kötülük gibi güzellikle çirkinlik de ayrılmaz bir ikili gibiydi… Acaba çirkin güzeli daha belirgin mi kılıyor. Bence çirkin olmasa da güzel güzeldir.

ımg_20180417_183708315139560..jpg

Orkide ağacının çiçeği

Orkide ağacının bütün çiçekleri açtığında yaprakları kararıp kuruyup dökülüyormuş. Sahne tamamen çiçeklere kalıyormuş, çiçekler de tüm güzelliklerini sergiliyorlarmış. Çiçekler sahneden inince yapraklar yeniden doğarak yemyeşil, ışıl ışıl parlıyorlarmış. Yani kimse kimseden rol çalmıyormuş. Doğada her şey ne kadar net! Bir tek insanlar aşırı hırslı, tutkulu, onlardaki aşırı hırs başkalarına zarar verebiliyor. En iyi, en başarılı olmak için başka insanları harcayabiliyorlar. Ne oldu şimdi? Çiçeklerden konuşurken ne ara insanlara geldik?

ımg_20180417_184313170915267..jpg

Verbena Hybrida (Yer Minesi)

ımg-20180425-wa00111837059348..jpg

Polargonium Melek Gözlü Sardunya (Karagöz)

 

ımg-20180425-wa00141944822830..jpg

Gazania (Koyun Gözü)

ımg_20180417_184426395337084..jpg

Carpobrotus acinaciformus (Kaz ayağı)

ımg_20180417_184357889625307..jpg

Mezembryanthemum roseum (Damat Mendili)

ımg_20180417_1852041935674757..jpg

Europs

ımg_20180417_1842472094048474..jpg

Felisia

ımg_20180417_154539868492891..jpg

Kalanchoe (Kalanşo)

ımg_20180417_184021918613503..jpg

Burgmansia – Datura (Meleklerin Borusu)

ımg-20180425-wa0010638513077..jpg

Gül

En iyisi Aysel’in bahçesindeki çiçeklere dönmek. Aysel’in bahçesinde türlü türlü çiçek vardı. ve bize hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz der gibi olanca güzellikleri ve sevecenlikleriyle bakıyorlardı. Arkadaşımın çiçekleri görülmeye değerdi; parlak kırmızı çiçekler, çıtır maviler, sardunyanın her rengi ve çeşidi, mavi menekşeler, sarı, papatyaya benzeyenler, akşam üstü olduğu için boyunlarını büküp yapraklarını kapatanlar…

ımg_20180417_1838431312767231..jpg

Euphorbia milii (Dikenli Taç)

ımg_20180417_183821617764340..jpg

Viola odorata (Hercai Menekşe)

Ben baharı seviyorum, hem de çok seviyorum, doğa kendini sakınmadan tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Bu güzellikleri görmek, onlardan tad almak insana kalıyor. Doğaya iyi bakın ve doğanın güzelliklerini olabildiğince yaşayın.

IMG_20180417_183720.jpg

Orkide

ŞİİR- ŞAİR ALİ YÜCE-8

SÖYLEŞTİLER

Boz Azime’nin oğlu
Selim Çavuş ile
Kör Nuru’nun oğlu Al’efendi
Söyleştiler

Dedim ya gene derim
Bizim Asarcık var ya Al’efendi
Bizim bu deyyus köyü var ya
Vallah billah adam olmaz
İtler köpekler olur da
Bizim köy olmaz Al’efendi
Dinime imanıma talağıma
Avradım benden boş olsun
Yalan yanım yere gelsin
Bizim köy adam olmaz Al’efendi

Adam ta Angara’dan kalkıp
Büyük başınnan ayağımıza gelmiş
Böyle mi değil mi Al’efendi
Yüzünden nur damlıyo şıp şıp
Ağzından bal akıyor konuşurken
Nohut gibi dane dane olup sesi
Beynimize giriyo Al’efendi
Ah ki bizim köyde beyin nerde
Bir kulağımızdan girip
Ötekinden çıkıyo dedikleri
Böyle mi değil mi Al’efendi

Adam ne dedi bak Al’efendi
Kardaşlarım dindaşlarım
Verin kolunuzdan kopanı
Tanrı veren kullarını sever
Şeker gibi söz Al’efendi
Ah ki bizim köyün adamı ham
Toplana toplana ne toplandı
Üç bin lira para bir kamyon kavak
Yüzüm yere düştü utancımdan
Dinime imanıma talağıma
Bizim köy adam olmaz

Ne gülüyon Al’efendi
Bir çürüklük mü var sözlerimde
Haydi be Kör Nuru’nun oğlu
Gavır Ali sen de Ali Yüce

SAMSUNG

SAMSUNG