ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ (KARYA KEÇİLERİ-4)

Çakal koyundan yürüyüşe başladık. Yine Keçibükü’nde buluştuk, bu sefer bir minibüsle Datça’nın Çakal koyuna geldik. Önce toprak yoldan bir yokuş çıktık, sonra denize doğru indik, manzara müthişti. Deniz masmavi etrafımız ağaçlarla kaplı yemyeşildi.

ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ- KARYA KEÇİLERİ
ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ- MAVİ ve YEŞİL BİR ARADA DENİZE İNEN BİR YÜRÜYÜŞÇÜ

İyi ki Çakal yürüyüşüne gelmişiz dedik kendimize ve birbirimize gözümüz, gönlümüz şenlendi, Bir yandan mavi deniz, ormanlar, bulutlar, çiçekler, değişik ağaçlar, taşlardan çıkmış yeşil bitkiler, taşlı deniz kenarı, deniz içinde kayalar, hepsi bizi mutlu etmeye yetiyordu. Bir yandan yoruluyor, diğer yandan psikolojik olarak dinleniyorduk.

ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ-YÜRÜYÜŞÇÜLER
ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ- YÜRÜYÜŞÇÜLER DENİZ KENARINA İNECEKLER
ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ-DENİZ KENARINDA NURHAN MALKOÇ

Marmaris’te deniz kenarları genellikle taşlıktır, kumsalı pek azdır. Marmara’da ve Batı Karadeniz’de kumsallar geniş ve uzundur. Marmara’ya alışanlara Marmaris’in deniz kıyılarının taşlı olması pek hoş gelmez, onun için genelde deniz ayakkabısı giyer kıyılardan denize girecek olanlar. Marmara Denizi’nde buna gerek yoktur; çünkü ayağınıza batacak taş yoktur, her yer kumdur.

ORMANDAKİ ÇİÇEKLER
KAYALIKLARDAN ÇIKAN YEŞİL BİTKİ
ORMANDAKİ ÇİÇEKLER
GÖKOVA-ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ-DENİZ,ORMAN ve BULUTLAR
ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ-YOKUŞ ve ORMAN
HARİKA MANZARA-DENİZ,ORMAN, BULUTLAR
KOYLAR -DENİZ- BULUTLAR
DENİZ KENARI- YÜRÜYÜŞÇÜLER
DENİZ KENARINDAKİ KAYALAR
DENİZ KENARINA YAKIN BİR AĞAÇ
ÇAKAL YÜRÜYÜŞÜ- BÜLENT, ERDEM, DENİZ-AĞAÇ
DENİZ KENARI-TAŞLAR-YÜRÜYÜŞÇÜLER

Sahilde yürümezden önce ormana girdik, orada sandal ağaçlarından bir orman vardı. Sandal ağaçları saç örgüsü gibi örülüydü. Benim makinemin pili bittiği için onları çekemedim, bir arkadaşa sandal ağaçları ne kadar ilginç, sen onları fotoğraflar mısın?dedim, aldığım yanıt tabii fotoğraflarım oldu. Ama ne yazık ki o fotoğrafları arkadaşımdan alamadım, aldığım zaman mutlaka size de göstereceğim. Sanırım böyle sandal ağaçları görmemişsinizdir. Sadece sandal ağaçlarını görmek için bile bu yürüyüşe gidilirdi.

DENİZ, ORMAN, KAYALAR

Yürüyüşümüzü Gökova’nın başka bir yerinde bitirdik, telefon ettik, minibüs geldi bizi aldı. Doğada yürümek hepimizi yormuş; ama bir o kadar da rahatlatmıştı.

ŞELALE YÜRÜYÜŞÜ (KARYA KEÇİLERİ-3)

Şelale yürüyüşüne çıkmadan önce araçlarımızı park ettik ve yürüyüşe başladık. Şelaleye gidene kadar onlarca değişik ağaç gördük, hemen hepsi masal kahramanları gibiydi. İki üç ağaç bir araya gelmişti çoğunlukla.

DEĞİŞİK AĞAÇLARDAN BİRİ
DEĞİŞİK AĞAÇLARDAN BİRİ

YÜRÜYÜŞÇÜLER ŞELALE YOLUNDA
ŞELALENİN GİRİŞ YOLU
ŞELALE(TURGUT)

Turgut Şelalesi’ne gitmek için Turgut Köy’den 4.5 -5 kilometre araçla ya da yürüyerek gitmek gerekiyor. Bizler kimi zaman yürüsek de zaten Bayır’a kadar yürüyüp araçları park ettiğimiz yere geleceğimiz için kendi araçlarımızla gidip bir düzlükte konuşlandık. Sonra Şelale’ye girdik. Şelale ana yoldan 500 metre içeride bulunuyor. Şelale’ye girince bir oh çektik. Hava pek sıcak değildi. Onun için suya girmeyi düşünmedik bile. Zira 45 derece sıcakta bile şelalenin suyu soğuktur. Bizler sıcak havada şelaleye girdik ; ancak o zaman bile avaz avaz bağırdık. Şelale’de günlük ağaçları gökyüzüne doğru sanki güneşe ulaşmak istercesine uzanır. Gökyüzünü görmek zordur. Köpeklerimiz buradan çok hoşlandılar, kimi zaman karşıya yuvarlak odunlara basarak geçseler de kimi zaman ayaklarını suya sokarak ağaçların arasında dolaştılar. Burada bulunan eski bina ve değirmen eski zamanlarda buralarda yaşam olduğunu söylüyor bize, hele eski binanın karşısında bir ağaç kökü var ki, ağzından içine bakınca pek çok insan içinde gizlenebilirmiş gibi görünüyor. Buraya ancak günübirlik gelebilirsiniz, kamp yapamazsınız; suya girebilirsiniz, yürüyebilirsiniz. Hava sıcak olsa suya girmeyi düşünebilirdik ve bağırırdık, sizler suya girerseniz, bağırmayı sakın unutmayın, insanı rahatlatıyor. Şayet stresiniz varsa onu atıyorsunuz.

ŞELALEDEKİ ESKİ BİNA
ESKİ BİNANIN KARŞISINDAKİ BÜYÜK AĞAÇ KOVUĞU
ŞELALE-SULAR AKIYOR
ŞELALEDEKİ YÜRÜYÜŞÇÜLER
KARŞIDAN KARŞIYA GEÇEN YÜRÜYÜŞÇÜLER: KÖPÜK ,BADİ, BÜLENT, ŞIMARIK, SERDAR
YÜRÜYÜŞÇÜLERDEN RAHİME-ERDEM KALKAN ve KÖPÜK
BUZ GİBİ SULAR DÖKÜLÜYOR
KÖPÜK, ŞELALE SULARINDA-AĞAÇLAR ARASINDA
YÜRÜYÜŞÇÜLER KARŞIYA GEÇİYOR
YÜRÜYÜŞÇÜLERDEN AYSEL KARAOSMANOĞLU ve OYA YAVAŞ
Şelalede karşıya geçtik sonra tırmanmaya başladık, Yorulanlar ‘bizler burada sizi bekleyelim’ dediler. Bizler böyle bir şey olamaz çünkü bu yoldan dönmeyeceğiz dedik. Neyse herkes yürüyüşe alıştı. Sonra kimselerden ses çıkmadı. Kimi zaman yolu bulamayıp gittiğimiz yerden dönsek bile,Çok değişik ağaçlar, yollar gördük. Sanırım o gün en az on beş kilometre yürüdük, Bayır’ın alt tarafından araçları park ettiğimiz yere geldik. Yolda su içmiş, ceviz ve meyve yemiştik. Araçlara dönünce de öyle acıkmışız ki arkadaşlarımızdan bazıları gözleme ve tatlı yapmıştı. Onları nasıl yediğimizi bilemedik, nasıl iyi geldi anlatamam.
YÜRÜYÜŞÇÜLERDEN -RAHİME-OYA-ERDEM-KÖPÜK-BÜLENT DİNLENİRKEN
SERDAR GÜRSES ve AYSEL KARAOSMANOĞLU FOTOĞRAF ÇEKERKEN
YÜRÜYÜŞÇÜLER ŞELALE-BAYIR YOLLARINDA
BAYIR’IN ALT TARAFLARI
BAYIR’IN ALT TARAFLARI
BAYIR

Evlerimize dönünce yürüyüş yapmaktan ve gözlemeleri ve tatlıları yemekten nasıl mutluyduk. Hemen duş alıp dinlenmeye çekildik.

BALIKAŞIRAN YÜRÜYÜŞÜ (KARYA KEÇİLERİ-2)

Araçlarımızla Datça’nın Balıkaşıran Mevkiine geldik. Balıkaşıran Datça(Reşadiye) yarımadası’nın en dar yeriymiş, Knidoslular M.Ö. 6. yüzyılda düşmanlarından korunmak için burayı kazarak Datça’yı ana karadan ayırarak ada yapmak istemişler; ama düşündüklerini yapamamışlar Çok eskilerde (ne zaman olduğu belli değil) balıkçılar, balığın az olduğu yandan bol olduğu yana kayıklarını sırtlarında taşıyarak geçirirlermiş, (masal bu ya, bana masal gibi geldi size de öyle gelmiş olabilir) onun için buraya kayıkaşıran da denirmiş. Halk arasındaki söylenti de Balıkaşıran adını buranın üzerinden balıkların uçmasından dolayı almış. Söylentiler, masallar havada uçuşuyor. Söylentiler, söylenceler bir türlü bitmiyor. Bir başka söylenti de buradan bir defa geçen Datçalı sayılırmış,sağlıklı ve uzun bir ömrü olurmuş.Burada kayıklar balıkçıların sırtlarında diğer tarafa geçti mi ya da balıklar uçtu mu? Onları bilmem ama Balıkaşıran’ın Ege ile Akdeniz’in bu yarımadadaki en dar yeri olduğu gözle görülüyor. Ege ile Akdeniz’i 800 metrelik bir kara parçası ayırıyor. Bir de Pasifikten gelen balıklar var, onlar gerçekten uçuyorlar, uçan balıkları gözümle gördüm. Ayrıca Datça’nın güzel bir havası var. Astımı olanlara Datça’nın havası iyi geliyormuş.

BALIKAŞIRAN

Yürüyüşümüze Balıkaşıran’dan başladık, aslında Bördübet’ ten başlayacaktık, ama Balıkaşıran’dan başlayalım,Bördübet’te bitirelim, sonra yoldan araçların olduğu yere döneriz dedik. Önce sahile indik, bir müddet deniz kenarından yürüdük. Deniz kenarında yürürken bir iskele, sandallar, ördekler gördük.Yanımızda iki de köpek vardı: Köpük ve Badi

BALIKAŞIRAN – BİR YÜRÜYÜŞÇÜ ve KÖPÜK
DENİZ KENARI, YÜRÜYÜŞÇÜLER
BALIKAŞIRAN/ RAHİME-AYSEL-SEVİL
BALIKAŞIRAN
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI
BALIKAŞIRAN BÖRDÜBET ARASI
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI – AYSEL KARAOSMANOĞLU
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI
BALIKAŞIRAN-BÖRDÜBET ARASI Funda çiçekleri
FUNDA ÇİÇEĞİ (ERİKA)
YÜRÜYÜŞÇÜLER: BÜLENT KARAOSMANOĞLU-RAHİME KALKAN-KÖPÜK-BADİ

Sonra yol bizi sahilden aldı, tepelere çıkardı, o tepeleri aştıktan sonra yine deniz kenarına indik, bu sefer denize doğru yola çıkmış ağaçlarla, kayalarla karşılaştık. İçimiz dışımız maviyle ve yeşille yıkandı, gözlerimiz şenlendi. O kayaları özellikle ben bir şeylere benzettim.

YIKILAN AĞAÇLAR
DENİZ-KAYA-ORMAN
DENİZ ve KAYALAR
BALIKAŞIRAN -BÖRDÜBET ARASI
BÖRDÜBET DÖNÜŞ YOLU

Yürüyüşümüz Bördübet’te sona erdi, toprak yolu takip ederek araçlarımızın olduğu yere geldik. Kimi zaman araziden kimi zaman deniz kenarından yürüyerek saatlerce süren bir yolculuk yapmıştık. Asfalt yol bizi daha çabuk götürecekti gideceğimiz yere, ancak bu durumdan hoşnut değildik. İyi ki araziden gitmiştik, bu çok hoşumuza gitmişti. Çok acıkmıştık, ızgarada yapılan sucuk ekmek ne kadar iyi geldi,anlatamam. Anlatamadım, ama afiyetle yedim, sadece ben yemedim sucuk ekmeği, tüm yürüyüşe katılanlar yedi.

HEMİTHEA YÜRÜYÜŞÜ(KARYA KEÇİLERİ-1)

Karya Keçileri: Bu bir yürüyüş grubu, 2016 yılının sonunda Rahime Kalkan tarafından kuruldu. Marmaris’in değişik rotalarına bu grubun üyeleri güzel yürüyüşİer yaptılar.. Peki kimler vardı bu grupta: RAHİME- ERDEM KALKAN, REYHAN-SERDAR GÜRSES, VERA LANDSMAN. OYA YAVAŞ, NURHAN MALKOÇ, AYSEL-BÜLENT KARAOSMANOĞLU , SEVİL-MİTHAT OKAY, FATMA -ÖZGÜR ERKUT. Kimse her yürüyüşe gelmek zorunda değildi isteyen istediği yürüyüşe geliyordu. İlk yürüyüşümüz Hemithea’ya oldu. Keçibükü’nde buluşup Hemithea’ya yürüdük.. Hemithea M.Ö. yarı tanrıçalara verilen isimmiş.

Yürüyüşümüze Keçibükü’nden başladı. Ağaçlar arasından ilerledik, buralarda pek yol yoktu, taşlı topraklı bir yerden yürüdük. Etrafımız ormanlarla kaplıydı. Aşağılarda Yukarı Keçibükü’nü görüyorduk. Her ne kadar adı Yukarı Keçibükü de olsa biz oldukça tepeye tırmandığımız için Yukarı Keçibükü aşağıda kalmıştı.

YUKARI KEÇİBÜKÜ
YUKARI KEÇİBÜKÜ-ORHANİYE-MARMARİS
KASTABOS LEVHASI

Efsaneye göre Molpedia ve Parthenos Naxos adasının prensesleridir. Asıl babaları Apollon, üvey babaları da Staphylos’tur. Kızlar Staphylos’un vahşetine tanık olup korkarlar ve okyanusa atlayıp kaçmak isterler.Tam boğulacaklarken Tanrı Apollon onları kurtarır. Partenos Bybassos’a (Orhaniye) , Molpadia ise Kastabos’a yarı tanrıça olarak gönderilirler. Molpadia bazı insanların rüyalarına girer, onların hastalıklarını tedavi eder, çocuğu olmayan kadınları iyileştirir. O bir şifacıdır.Kastaboslular onu çok sayar ve sever. Şifacı olduğu için Hemithea adıyla bugünkü Hisarönü- Kastabos köyüne ona tapınılması ve adakta bulunulması için bir sağlık merkezi ve tapınak kurulur. Bu efsaneyi değişik kaynaklardan okuyabilirsiniz, genelde bu şekildedir ancak detaylarda fark vardır.

Eski insanların anlattığına göre eski zamanlarda, buralara bir arkeolog gelmiş, köylülere kadın heykellerin göğüsleri altın dolu demiş, arkeolog gittikten sonra bütün köylüler Hemithea’ya çıkıp kadın heykelleri hep kırmışlar. Tabii ben anlatanların yalancısıyım. Böyle bir şey hiç olmamış da olabilir.

YÜRÜYÜŞÇÜLER TAŞLI YOLLARDA
YEŞİLLİKLER İÇİNDE
YÜRÜYÜŞÇÜLER
YÜRÜYÜŞÇÜLER

Neyse biz yürüyüşümüze devam edelim. Taşlı topraklı yoldan epey yürüdükten sonra Kastabos Tabelasına geldik, bundan sonra bir saat kadar toprak yoldan yürüdük, sonra yine araziye vurduk. Her taraf çamlarla kaplıydı. Orman burada yok edilmemişti. Yine araziden yukarıya çıktık, Hemithea Eren Dağı’nın Pazarlık Tepesi’ne kurulmuş, 275 metre yüksekteymiş. Tabii biz o anda ne kadar yükseğe tırmandığımızı bilmiyor, sadece yürüyorduk. Nihayet Hemithea’ya vardık.

Toprak Yoldan Yürüyen Yürüyüşçüler

Hemithea’da taş taş üzerindeydi, öyle bir iki insanın kaldırabileceği gibi taşlar değildi, çok büyük ve ağır taşlardı. Ya depremler burayı bu hale getirmişti, ya da dinamit patlatılmıştı. Her ikisi de olabilir, ne de olsa aradan 2500 yıldan fazla zaman geçmiş.

HEMİTHEA’NIN TAŞLARI
HEMİTHEA ve YÜRÜYÜŞÇÜLER
HEMİTHEA-KASTABOS TAPINAĞI

Bizi yürüyüşe götüren arkadaşımız Rahime, Hemithea’nın tarihini açıkladı bizlere.

HİSARÖNÜ DENİZİ ve HİSARÖNÜ KÖYÜ- TEPELER- DATÇA YARIMADASI AYAKLARIMIZIN ALTINDAYDI.
HİSARÖNÜ KÖRFEZİ ve YEMYEŞİL TEPELER

En hoşumuza giden oradan görünen manzaraydı. Hemithea’yı taş taş üzerinde görünce moralimiz bozulmuştu, ancak o yükseklikten görünen manzara keyfimizi yerine getirdi. İnsanlar ilk çağlarda şifa bulmak için yüksekte de olsa buraya geliyorlarmış. Bizler de burada bayağı kaldık, bir şeyler atıştırdık, manzarayı içimize çektik ve dönüşe geçtik.

Dönerken bir tiyatronun toprak altında kalan basamakları, taşlar arasında ortaya çıkmış çiçekler, sandal ağaçları ve ormanlık alan karşımıza çıktı.Sandal ağaçlarını okşamadan geçemedik, ellerimize nasıl iyi geldi onun ipek gibi bedenini okşamak.

HEMİTHEA
OTLAR
TAŞLAR ARASINDAKİ ÇİÇEKLER
SANDAL AĞACI
ÇÖPLÜK

Tam ana yola çıkacağımız sırada pis bir koku duyduk, burnumuz ve gözlerimiz yerinden oynadı, bu çöplük nasıl oluşmuştu? Petler olduğuna göre yüzyıllar öncesinden günümüze gelmemişti sanırım. Bir iki çöp gören çöplerini atmışlardı. Hemithea’yı görmeye gelenler buraya çöplerini atmamışlardır, diye düşünüyoruz. Ancak ne kadar uzağa gidersek gidelim, mutlaka böyle bir çöp yığınıyla karşılaşıyoruz. Ben, ailem ve arkadaşlarım ne kadar uzağa gidersek gidelim, çöpümüzü yanımızda geri götürür, çöpe atarız. Sizlerin de öyle yaptığınızı düşünüyorum, öyle yapmıyorsanız bile bundan sonra lütfen çöpünüzü de geri götürün. Bir kişi çöpünü attı mı herkes burası çöplük diye çöpünü atıyor. Bir yeri çöplük haline getirmek ne kolay!

KİTAP-EDUARDO GALEANO- KADINLAR

KİTABIN ADI: KADINLAR

KİTABIN YAZARI: EDUARDO GALEANO

KİTABIN YAYIMLANDIĞI ÜLKE: URUGUAY

KİTABI ÇEVİRE:; SÜLEYMAN DOĞRU

KİTABI YAYIMLAYAN YAYINEVİ: SEL YAYINCILIK

KİTABIN SAYFA SAYISI: 197

KİTABIN İLK BASIMI: 2016

KİTABIN TÜRÜ: DENEME

EDUARDO GALEANO/ DOĞUM -ÖLÜM TARİHİ; 1940-URUGUAY-2015-YAZAR, GAZETECİ

Eduardo Galeano, yalnız kendi ülkesinin kadınlarını anlatmamış, Antik çağdan günümüze kadar, her ülkeden her yaştan kadını anlatmış. Kadınların ortak noktaları, kiliseye, senatoya, Avrupa’nın korkulu rüyası Engizisyona, faşizme, insanın insanı sömürmesine karşı olmaları. İstedikleri insanca yaşamak ve erkeklerle eşit hakları olması. Erkeklerse onları akılsız görüyor.Kadınlar çocuk doğurmak, çocuklara bakmak, süt vermek ve erkeklere hizmet etmek için vardır, diyorlar. Pek çok kadın düşündüğü için diri diri yakılmış, kadının düşünmesi onlara göre olmaması gereken bir şeydir.

Ben en çok felsefecilere kızıyorum, her şey üzerine düşünüyorlar da kadın üzerine doğru düzgün düşünmemişler bile, düşünmüşlerse bile erkeklerin lehine düşünce geliştirmişler, onlar da kadını aşağılık görmüş.

Dünyaca ünlü Aristoteles ,”Kadın deforme olmuş bir erkektir.Onda en temel unsur, yani ruh eksiktir.Ve de ” Kadın eksik bir erkektir.”

Erasmus ise, “Bir kadın her zaman bir kadındır, yani bir deli.”

Ciçero, akıl düzeylerinin düşüklüğünden ötürü kadınların mutlaka erkek bir koruyucunun tahakkümü altında olmaları gerektiğini buyurmuştu.

Akinolu Aziz Thomas: ” Kadın doğanın bir hatasıdır, düşük nitelikli bir spermden doğar.”
Francesco de Quevodo: “Tavuklar yumurta yumurtlar, kadınlar boynuz takar.

Şamlı Aziz John: “Kadın dik kafalı bir eşektir.”

18. yy. sonunda doğmuş – i9. yy.da ölmüş olan ünlü filozof Arthur Schopenhauer: “Kadın uzun saçlı ve kıt akıllı bir hayvandır.” der. Bizler ilk çağ felsefecilerine ve ilkçağdan günümüze kadar gelen felsefecilerin tümüne gereken önemi veriyoruz, Onlar bizlerle ilgili böyle şeyler düşünüyorlarsa bu çok üzücü. Kadınlar 20. ve 21. yüzyıla kolay gelmemişler, kimileri korkunç işkenceler çekmiş, kimisi yakılmış ya da öldürülmüşler. Buna rağmen yine de haksızlığa karşı durmuşlar.

HYPATİA

“Önüne gelenle gidiyor, ” diyorlardı. Özgürlüğünü lekelemek istediklerinde.

” Kadına benzemiyor.”diyorlardı, zekasını övmek istediklerinde.

Ne var ki uzaktan bir sürü öğretmen, hakim, politikacı ve filozof onun anlatacaklarını dinlemek için İskenderiye Okulu’na

koşuyordu.

Hypatia, Öklid ve Arşimet’e kök söktürmüş olan Matematik problemleri üzerinde çalışıyor ve ilahi ya da insani sevgiyi hak etmeyen, kör inanç aleyhine konuşmalar yapıyordu. Kuşku duymayı ve soru sormayı öğretiyor, tavsiyelerde bulunuyordu.”Düşünme hakkını koru, Yanılarak düşünmek, hiç düşünmemekten iyidir.”

Bu kilise karşıtı kadın, maço Hıristiyanlar şehrinde ilim öğreterek ne yapmaya çalışıyordu.

Ona, cadı ve büyücü diyor, ölümle tehdit ediyorlardı.

Ve 415 yılı Mart ayında bir öğle vakti kalabalık üzerine çullandı. Arabasından çekip çıkardılar, çırılçıplak soyup sokaklarda sürüklediler, tekmelediler ve bıçaklarıyla deştiler .Ondan geriye kalan parçaları da, kent meydanında yakılan büyük ateş ortadan kaldırdı.

“Bu olay soruşturulacak,” diye açıklama yaptı İskenderiye Valisi.

HATŞEPSUT

Güzel ve bereketli genç kadın; onun görkemi ve tarzı ilahi özelliklere sahipti.

Tutmosis’in büyük kızı alçakgönüllü bir biçimde böyle tasvir edilmiş. Savaşçı bir babanın savaşçı kızı olan Hatşepsut tahta çıktıktan sonra kendisinin kraliçe olarak değil, kral olarak tanınmasına karar verdi. Mısır daha önce birçok kral anası, birçok kraliçe görmüştü, ama gerçek bir hükümdar olan güneşin kızı Hatşepsut onların hepsinden farklıydı.

Ve bu memeli firavun mihver kullandı, erkek kıyafeti giydi, takma sakal taktı ve yirmi yıl boyunca MISIR’a ihtişam ve bolluk yaşattı.

Yetiştirdiği, savaş sanatlarını ve devlet yönetimini ondan öğrenen yeğeni ise hatırasını yok etmek istedi. Bu erkek kudreti gaspçısının firavunlar listesinden silinmesini, isminin ve suretinin bütün resimlerden ve anıtlardan kazınmasını ve zaferlerinin anısına diktirdiği heykellerin tümünün yıkılmasını emretti.

Ancak bazı heykeller ve kimi yazıtlar bu temizlik harekâtından kurtuldular. Ve işte bu emrin tam olarak yerine getirilememesi sayesinde, erkek kılığınan girmiş bir kadın firavunun ,ölmek istemeyen bir ölümlünün yaşamış olduğunu ve şunları söylediğini biliyoruz.”Benim şahinim hükümdarlık bayraklarının dalgalandığı yerlerin çok ötesine, sonsuzluğa doğru uçar...

Üç bin dört yüz yıl sonra mezarı bulundu. Bomboştu. Onun başka bir yerde olduğu söyleniyor.

EDUARDO GALEANO

ALFONSİNA

1935 Buenos Aires

Düşünen kadının yumurtalıklarını çıkarıyorlar. Kadın fikir üretmek için değil, süt ve gözyaşı üretmek için doğuyor, hayatı yaşamak için değil, yarı kapalı pencerelerin ardından seyretmek için doğuyor. Alfonsina Stomi’ye bin kere anlattılar, ama o inanmadı.En çok bilinen dizeleri kadını kafese kapatan erkekleri protesto ediyor.

Evita

1935 Buenos Aires

MARİA EVA DUARTE de PERON(1919-1952)

Solgun, renksiz, ne güzel ne de çirkin, ikinci el kıyafetler giyen, yoksulluğun tüm bildik hallerini sergileyen, sıradan bir sıska genç kız. Diğer yaşıtları gibi radyodaki arkası yarınları asla kaçırmıyor, pazar günleri sinemaya gidiyor. Norma Shearer olmanın hayallerini kuruyor ve her akşamüstü köyün istasyonunda, Buenos Aires’e giden trenin geçişini seyrediyor. Ama Eva Duarte bu durumdan sıkıldı. On beş yaşını doldurdu ve yaşadığı hayattan bıktı. Trene atladı ve oradan gitti.

Bu kızcağızın hiçbir şeyi yok. Ne babası var ne de parası, hiçbir şeyin sahibi değil. Kendisine yardım edecek bir belleği dahi yok.

Los Toldos köyünde bekar bir annenin kızı olarak doğduğundan beri aşağılanmaya mahkum oldu ve şimdi trenlerin her gün Buenos Aires’e boşalttıkları sert saçlı ve esmer tenli, taşralı kalabalığın içinde bir kişi, binlerce hiç kimsenin arasında bir hiç kimse. İşçiler ve hizmetçiler şehrin ağzından içeri giriyor. Ve onun tarafından yenilip yutuluyorlar. Hafta boyunca Buenos Aires onları çiğniyor ve pazar günleri parça parça tükürüyor.

Kibirli büyük binanın dibinde , çimentodan yüksek zirvelerin karşısında, Evita taş kesiyor. Yaşadığı panik, soğuktan kıpkırmızı olmuş ellerini sıkmaktan ve ağlamaktan başka bir şey yapmasına izin vermiyor. Ardından gözyaşlarını içine atıyor, dişlerini sıkıyor, karton valizinin sapını sıkıca kavrıyor ve şehrin içine dalıyor.

ŞARKI SÖYLEMEK YASAK

Katolik dini 1234 yılından itibaren kadınların kilisede şarkı söylemelerini yasakladı.

Havva’nın günahını miras alan kadınlar, sadece erkek çocuklar ya da hadım edilmiş erkekler tarafından seslendirilebilen kutsal müziği kirletiyorlardı.

Sessizlik cezası yirminci yüzyılın başlarına dek, tam yedi yüz yıl boyunca devam etti.

On ikinci yüzyıl civarında, ağızlarının erkekler tarafından kapatılmasından birkaç yıl öncesine kadar, Bingen Manastırı rahibeleri Ren Nehri’nin kıyılarında cennetin ihtişamıyla ilgili şarkıları serbestçe söyleyebiliyorlardı.Kulaklarımızın şansı olsa gerek, Başrahibe Hildegart tarafından kadın sesleriyle söylenmek üzere yaratılmış olan litürjik müzik aradan geçen bunca zamana rağmen değerinden en küçük bir şey dahi yitirmeden günümüze kadar ulaştı

Bingen’deki manastırında ve vaaz verdiği diğer yerlerde Hildegard sadece müzik icra etmedi,ayrıca gizemci,hayalci,şair ve bitkilerin kişilikleri, suların tedavi edici özellikleri konusunda uzman bir tıp âlimi oldu. Bunun dışında,inanç üzerindeki erkek tekeline karşı çıkarak rahibeleri için bir özgürlük alanı yaratmayı da mucizevi bir biçimde başardı.

ARJANTİN HALKI EVİTA’SIZ ÇIPLAK

1952 BUENOS AİRES

“Yaşasın Kanser!” diye yazdı düşman bir el Buenos Aires’in bir duvarına. Kaymak tabakadakiler ondan nefret ediyorlardı, hâlâ ondan nefret ediyorlar: Yoksul olduğu için, kadın olduğu için, küstah olduğu için. Hizmetçi ya da hadi bilemedin ucuz melodram aktrisi olmak için doğmuş olan Evita sınırlarını fazlasıyla aşmıştı.

EVİTA PERON(1919-1952)-(WİKİPEDİA)

İtilip kakılmışlar onu seviyorlardı, hâlâ seviyorlar. Onun ağzından konuşuyor, onun ağzından lanetliyorlardı. Evita ayrıca, cüzamlıyı ve pejmürde kılıklıyı kucaklayan,çaresizi rahatlatan sarışın periydi; insanlara iş, döşek, ayakkabı, dikiş makinesi, takma diş, gelinlere ise çeyiz veren mükemmel bir kaynaktı. Sefalet içinde yaşayanlar bu bağışları yandan alıyorlardı, yukarıdan değil; gerçi Evita göz kamaştırıcı mücevherler takıyor ve yaz ortasında vizon kürklerle dolaşıyordu; ama olsun.Yanlış anlaşılmasın, onun lüksünü mazur görüyor, onu selamlıyorlardı. Onun kraliçe kıyafetlerinden ötürü halk kendini aşağılanmış değil, intikamı alınmış hissediyordu.

Evita’nın beyaz karanfillerle çevrili bedeninin önünden halk ağlayarak geçiyor. Günler ve geceler boyu uzayıp giden meşaleler dizisi: İki hafta uzunluğunda bir kervan.

Tefeciler, tüccarlar, büyük toprak sahipleri rahatlamış bir şekilde derin bir nefes alıyorlar.Evita’sı ölmüş Başkan Peron keskin tarafı olmayan bir bıçak.

TERESA

Avilali Teresa manastıra evlilik cehenneminden kurtulmak için girmişti. Erkeğin hizmetçisi olmaktansa Tanrı’nın kölesi olmak daha iyidir, diye düşünüyordu. Ancak Aziz Pol, kadınlara üç hak bahşetmişti: İtaat etmek, hizmet etmek ve susmak. Kutsal Papa’nın temsilcisi ise Teresa’yı sinirli,yerinde duramayan,başına buyruk ve dik kafalı bir kadın olmaktan ve ibadet adı altında, kadnların öğretmemesini buyurmuş olan Aziz Pol aleyhine kötü öğretiler icat etmekten dolayı mahkum etti.

Teresa İspanya’da rahibelerin ders verdiği ve yetki sahibi olduğu birçok manastır

kurmuştu. Erdeme çok önem veriyor, ama kişilerin soyunu sopunu hiç önemsemiyordu.Ve hiçbir rahibenin temiz kanlı olmasını şart koşmuyordu.

1576’da Engizisyon’un önüne çıkarıldı, çünkü eskiden beri Hristiyan olduğunu söyleyen dedesi Yahudi dönmesi çıkmıştı. Sergilediği mistik trans halleri kadın suretine girmiş olan şeytanın eseriydi.

Dört asır sonra Francisco Franco, ölüm döşeğinde şeytandan korunmak için Teresa’nın sağ kolundan medet umdu.Kaderin cilvesi olsa gerek, o dönemde Teresa artık azize ve İber Yarımadası kadınının sembolüydü.Roma’ya gönderilen bir ayağı dışında vücudunun diğer parçaları İspanya’nın değişik kiliselerine dağılmıştı.

CONCEPTİÖN

CONCEPTİÖN ARENAL(1820-1893)(wikİpedia)

Bütün yaşamını cezaevleri cehennemine karşı canla başla mücadele ederek ve ev kılığına girmiş cezaevlerinde tutsak olan kadınların itibarı için çalışarak geçirdi.

Genelleyerek aklama alışkanlığına karşı o, ekmeğe ekmek, şaraba da şarap diyordu.

“Suç herkesin olduğu zaman aslında, hiç kimsenindir.”diyordu.

Böylece çok sayıda düşmanı oldu.

Uzun vadede tartışmasız bir saygınlık kazanacak olsa da ülkesinde ve yaşadığı dönemde bunu elde etmesi hiç de kolay olmadı.

Conceptiön Arenal 1840’larda Hukuk Fakültesindeki derslere göğüslerini çift korseyle gizleyip erkek kılığına girerek devam etmişti.

1850’lerde uygunsuz saatlerde uygunsuz konuların Tartışıldığı Madrid toplantılarına katılabilmek için erkek kılığına girmeye devam ediyordu.

Ve 1870’lerde saygın bir İngiliz Örgütü olan Cezaevi Reformu için Howard Topluluğu ONU İspanya temsilcisi olarak atadı. Atama belgesi Sir Conceptiön Arenal adına düzenlendi.

EMİLİA PARDO BAZAN (1850-1921)(wikipedia)

Kırk yıl sonra bir başka Galiçyalı kadın Emilia Pardo Bazân, bir İspanyol üniversitesindeki ilk kadın öğretim üyesi oldu. Hiçbir öğrenci onu dinlemeye layık bulmuyordu. Derslerini boş sınıflara veriyordu.

KADIN ŞAMPİYONLAR

2003 yılında Üçüncü Dünya Kadın Futbol Şampiyonası yapıldı. Turnuvanın sonunda Alman futbolcular şampiyon oldular.2007 yılında da dünya kupasını yine onlar kaldırdı.

Ancak buralara dikensiz gül bahçesinden geçerek gelmediler.

1955’ten 1970’e kadar Alman kadınlarının futbol oynaması yasaktı .

Alman Futbol Federasyonu’nun gerekçesi şuydu: Top kapma mücadelesinde kadın zarafeti ortadan kalkıyor, beden ve ruh bazı hasarlara maruz kalıyor.Bedenin sergilenmesi de ahlaken sakıncalı.

SAVAŞÇI AZİZE – JEANNE d’ARC

Ne ok atmada ne de kılıç sallamada onunla baş edebilecek erkek vardı.

Öğle vakti sebze bahçesinin sessizliğinde sesler duyardı. Melekler, Aziz Michel, Azize Margarita, Azize Catalina gibi azizlerin yanı sıra göğün en yüksek sesi de onunla konuşurdu.

“Dünyada senden başka FRANSA Krallığını kurtarabilecek kimse yok. Sadece sen.”

O da bunları her tarafta yinelerken kaynağını belirtmeyi unutmazdı:

“Bunları bana Tanrı söyledi.”

Böylece çocuk doğurmak için doğmuş, okuma yazma bilmeyen bu köylü kızı giderek daha da büyüyen bir ordunun başına geçti.

İlahi emrin ya da erkek korkusunun gereği bakire ve savaşçı genç kadın savaştan savaşa koşuyordu.

Elinde mızrak, atını İngiliz askerlerinin üzerine sürerek yenilmez oldu. Ta ki, yenilene kadar.

İngilizler onu tutsak aldıktan sonra bu deli kadınla Fransızların uğraşmasına karar verdiler.

O, Tanrı adına Fransa ve Fransa Kralı için çarpışmıştı, ama Fransa Kralı’nın ve Tanrı’nın memurları tarafından yakılmak üzere odun yığınına gönderildi.

Saçları kazınmıştı, zincire vurulmuştu ve avukatı yoktu. Yargıçlar, Engizisyon uzmanları,piskoposlar,başrahipler, heyet üyeleri, noterler ve şahitler davalının ayrılıkçı, dönek, yalancı, kahin, dinsiz ve inançsız olduğu ve Tanrı’yla azizlere küfrettiği yönünde fikir beyan eden bilge Sorbonne Üniversitesi’yle hemfikir oldular.

Rouen’de pazar meydanındaki bir direğe bağlandığında on dokuz yaşındaydı ve cellat altındaki odunları tutuşturdu.

Onu odun ateşinde kızartmış olan vatanı ve kilisesi daha sonra fikir değiştirdiler.Jeanne d’Arc bugün bir kahraman, bir azize ve hem Fransa’nın hem de Hıristiyanlığın sembolü.

JEANNE d’ARC(1412-1431) (vikipedi)

PLAZA DE MAYO ANNELERİ

1977 Buenos Aireso

Kendi evlatları tarafından dünyaya getirilmiş kadınlar olan Plazo de Mayo Anneleri, bu trajedinin Yunan Korosunu oluşturuyorlar.

Kayıplarının fotoğraflarını havaya kaldırıp pembe hükümet sarayının önünde ki piramidin etrafında kışlaları, karakolları ve kiliseleri dolaşırkenki inatçılıklarıyla dönüp dururken.

gözleri onca gözyaşından kupkuru ve eskiden varken artık olmayanları ya da kim bilir belki de hâlâ

olanları beklemekten umutları kırılmış.”Uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum.”diyor içlerinden biri ve her biri.

“Sabah vakti geride kalırken umudum yavaş yavaş tükeniyor.Öğlen olduğunda ölüyorum. Akşama doğru diriliyorum. O zaman geleceğine yeniden inanıyor ve masaya onun için

bir tabak koyuyorum, ama o yeniden ölüyor ve gece olduğunda umudum tamamen tükenmiş olarak

uyuyakalıyorum.Uyanıyor ve hayatta olduğunu hissediyorum.”

Onlara deliler, diyorlar.Noırmalde kimse onlardan bahsetmiyor.Durum normale

dönünce dolar ucuzluyor, aynı şekilde bazı insanlar da. Deli şairler ölüme gidiyorlar. Normal şairlerse kılıcı öpüp övgüler düzüyor ve sessiziğe gömülüyorlar.Ekonomi Bakanı çok normal bir şekilde Afrika selvasında aslan rve zürafa avlarken generaller onlar Buenos Aires’in kenarmahallelerinde işçi avlıyorlar. Yeni dil kuralları askeri diktatörlüğü Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci olarak adlandırmaya mecbur ediyor.

VİCTORİA

Madrid, 1936 Kışı: Victoria kent milletvekili seçildi.

Popülerliğini hapishane reformuna borçlu.

Bu reformu başlattığında, sayıları çok fazla olan düşmanları onu İspanya’yı, silaha gerek kalmadan suçluların ellerine teslim etmekle suçladılar. Ancak hapishanelerde çalıştığı için insani dramla ilgili bilgisi kulaktan dolma bilgilerle değil bizzat tanıklığa dayanan Victoria programını devam ettirdi.

İçinde yaşanamaz durumda olanları kapattı ki çoğunluk bu durumdaydı, çıkış izinlerini başlattı

.Yetmiş yaş üzerindeki bütün mahkumları serbest bıraktı; spor sahaları ve gönüllü çalışma atölyeleri kurdu ,ceza hücrelerini kaldırdı

Bütün zincirleri, prangaları ve parmaklıkları eritti ve ortaya çıkan demiri büyük bir Conceptiön Arenal heykeline dönüştürdü

RİTA

1940 Hollywood

İsmini, kilosunu, yaşını, sesini, dudaklarını ve kaşlarını değiştirerek Hollywood’u fethetti. Saçları mat siyahken alev kırmızısına dönüştü. Alnını genişletmek için acı verici bir şekilde elektrik vererek saçlarını tel tel yoldular. Gözlerine çiçek taç yaprakları gibi kirpikler koydular. Rita Haywort tanrıça kılığına girdi. Belki de kırklı yıllar boyunca bir tanrıça oldu. Ama ellili yıllar geldiğinde yeni bir tanrıça istendi.

1950 Hollywood Marilyn

Rita gibi bu kızın da sağı solu düzeltildi.tombul göz kapakları, sarkık gerdanı, yuvarlak uçlu burnu ve çok büyük dişleri vardı. Hollywood onun yağını kesti kyoıkırdağını çıkardı, dişlerini törpüledi kahverengi ve aptal görünümlü saçını ışıltılı bir altın dalgasıyla değiştirdi. Daha sonra teknisyenler onu Marilyn Monroe olarak vaftiz ettiler ve gazetecilere anlatması için dokunaklı bir çocukluk öyküsü uydurdular.

Hollywood’da imal edilen yeni Venüs’ün artık üçüncü sınıf filmlerde ikinci sınıf roller kapmak için başkalarının yataklarına girmesi gerekmiyor. Artık sosisli sandviç ve kahveyle yaşamıyor,kışları da soğukta geçirmiyor.O artık bir yıldız, yani: Sadece yalnızlıktan kurtarılmak istediği belli bir anı hatırlamak isteyen; ama yapamayan maskeli bir kişicik.

GÖRÜNMEZLER

İki bin beş yüz yıl önce, bir günün şafağında Sokrates Eflatun’un ağabeyi Glaukon’la PİRE civarında dolaşıyordu. Glaukon yerde bir yüzük bulup parmağına takınca kimsenin kendisini göremediğini fark eden Lidya Krallığındaki bir çobanın hikayesini anlattı. O sihirli yüzük çobanı başkalarının gözünde görünmez yapıyordu.

Sokrates ve Glaukon bu hikayenin etik türevleri hakkında uzun uzun felsefe yaptılar. Ama sihirli yüzükler kullanmamalarına rağmen kadınların ve kölelerin Yunanistan’da neden görünmez olduklarını, ikisi de kendine sormadı.

ESKİŞEHİR- KURTULUŞ MÜZESİ

Tarihi Odunpazarı evlerini dolaştık, arkadan Atlıhan El Sanatları Çarşısını, Ahşap Eserler Müzesi’ni gezdikten sonra Kurtuluş Müzesi’ne girdik.

KURTULUŞ MÜZESİ- MESTANOĞLU HALİL KONAĞI

Restore edilmiş Mestanoğlu Halil Konağı’nda Kurtuluş Müzesi oluşturulmuş. 1. ve 2. İnönü Savaşları esnasında Batı cephesi komutanı olan İsmet Paşa’nın bu konakta kalmış olması da bu evin müze olarak seçilmesinde etkili olmuş. Eskişehir Kurtuluş Müzesi teknoloji, bilgi ve belgeyle donatılmış ve ziyaretçilerini bekliyordu.

Giriş katında çocuklara bir bölüm ayrılmış ve dokunmatik oyun makinelerinde(kiosk) çocuklara Kurtuluş Savaşı ve Lozan Barış Konferansı anlatılmaktaydı. Bunun yanı sıra bu makinelere çeşitli oyunlar yüklenmiş, çocukların müzede eğlenceli vakit geçirmesi hedeflenmiş. Böylece çocuklar müzede eğlenceli vakit geçirip müzeleri seveceklerdir.

Müzenin üst katında dört oda vardı. İlk girdiğimiz odada Milli Mücadele karikatürlerle anlatılmıştı. 1919- 1923 yılları arasında Türkiye’de yayımlanmış mizah dergilerinin Kurtuluş Savaşı’na bakışı anlatılmış.

Okumaya devam et

LÜLETAŞI- ESKİŞEHİR TAŞI

Eskişehir, Odunpazarı ilçesinde bulunuyor Lületaşı müzesi. 1998’den beri yapılan uluslarası Lületa

Lületaşından Yapılmış Bir Eser

şı festivalleri, Lületaşı el sanatları yarışmaları ve sergilerinde yer alan eserler il özel idaresi tarafından satın alınıp lületaşı müzesinin oluşumunda ilk adım atılmış. 60 sanatçıya ait 400 kadar eseri bünyesinde barındıran Lületaşı müzesi 2008 yılında Odunpazarı Belediyesi tarafından Kurşunlu Külliyesi’nde yerli ve yabancı misafirlerin ziyaretine açılmış. .

ODUNPAZARI BELEDİYESİ-KURŞUNLU KÜLLİYESİ
LÜLETAŞI MÜZESİ
LÜLETAŞI MÜZESİ İÇi

Lületaşı müzesinin karşısında Odunpazarı Belediyesi’nin desteklediği çoğunlukla lületaşından yapılmış hediyelik objeler vardı, üstelik fiatları da uygundu.Önce müzeyi gezdik, sonra hediyelik eşya bölümüne geçtik .Lületaşından yapılmış kolyeler, küpeler, bilezikler, buzdolabı süsleri vb. vardı.

ODUNPAZARI BELEDİYESİ LÜLETAŞI MÜZESİ KARŞISINDAKİ HEDİYELİK EL SANATLARI SATIŞ YERİ
FIRAT YILDIRIM’IN BİR ESERİ
LÜLETAŞI BEYAZ ALTIN FESTİVALİ
LÜLETAŞI MÜZESİ-BİR ESER

Denizköpüğü, Meerschaum,Magnesite ve Sepiolite ise bu madenin bilinen diğer adlarıdır.Lületaşı festivalinin adı Beyaz Altın festivalidir. Pamuk için beyaz altın dendiğini biliyorum ama Lületaşı’na Beyaz Altın dendiğini bilmiyordum, lületaşına beyaz altın demek daha güzel! .

Lületaşı olur da efsanesi olmaz mı hele ANADOLU’DA Eskişehir’de çıkıyorsa Lületaşı elbet efsanesi de olacaktır.Lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu çıkaranın bir köstebek olduğu söyleniyor. Bu bana göre de doğrudur. Köstebeğin toprağın altını üstüne getirdiği söylenir, toprağın altını üstüne getiren köstebeğin Lületaşını bulmasında garipsenecek bir durum yok. Neyse biz efsaneye devam edelim; günlerden bir gün genç bir çoban Karatepe’deki köyüne gitmektedir. Genç çoban bir yere gelir yorulmuş ve acıkmıştır. Yere oturur ve yiyeceğini çıkarıp yerken bir canlının topraktaki bir delikten beyaz taşları toprağın üstüne çıkarmaya çalıştığını görür., Bu canlı, bir köstebektir. Çoban bu taşlardan birini eline alır ve çakısıyla yontar. İlk çakı darbesiyle taş bir anda güzel bir kız olup dile gelir; ah insanoğlu bana kıymasaydın, der ve köstebeğin açtığı delikten içeri girer, kaybolur. Genç çoban da kızı takip eder. Günler geçer, çobandan haber alınmaz.Köylüler çobanı ararlar, onu yerin yedi kat altında boğulmuş olarak bulurlar.çobanın elinde tuttuğu lületaşını çobanın sevdasıyla anmamak olmaz, o zaman ‘lületaşı’na ‘Sevda taşı’ da diyebiliriz. Lületaşı ustaları lületaşını bulan köstebeği pirleri kabul eder ve köstebeğe saygı duyarlar.

BİR KÖSTEBEK FOTO.evrimagaci.org
Köstebek Foto: istock

Lületaşı,magnezyum ve silisyum esaslı ana kaya parçalarının yerin muhtelif derinliklerindeki başkalaşım katmanları içinde, hidrotermal etkilerle hidratlaşması sonucunda oluşmuş kayaçtır.Bu kayacı fark eden Alman mineralog tarafından 19 yüzyıl ortalarında sepiolit olarak adlandırılmıştır. Günümüzde Lületaşı süs eşyası ve özellikle pipo yapımında kullanılmaktadır.

LÜLETAŞLARI
LÜLETAŞINDAN YAPILAN BİR ESER

Meerschaum (DENİZ KÖPÜĞÜ) bu mineralin yoğunluğuna ithafendir ince gözenekli, yumuşak bir dokuya sahiptir. Beyaz ve beyaza yakın bir rengi vardır. Yumuşak olduğu için kolay işlenir. Islanınca yumuşar, kuruyunca sertleşir. Yanmaz ve suda yüzer. Başlangıçta tamamı ihraç edilen ham lületaşları AVRUPA’DA işlenmekteydi.Bizde Lületaşı 1940’tan beri işlenmektedir.

LÜLETAŞI SANAT ESERLERİ
LÜLETAŞI’NDAN YAPILAN PİPOLAR

Türkiye’de 1970’lerde lületaşı işlemeciliği büyük bir artış göstermiş. 1980’de ham lületaşı ihracatı yasaklanmış. Lületaşı işlemeciliği ustalarının tamamı Cumhuriyet döneminde yetişmiş Eskişehirli ustalardır. Lületaşı dünya üzerinde çıkarıldığı tek bölge olması nedeniyle Eskişehir’in simgesi haline gelmiş bir madendir.Lületaşı, ‘Eskişehir Taşı’ adıyla da anılır.Eski zamanlarda bu taşın ham hali ihraç edildiği için Avrupa’da ve Dünya’da ‘Avusturya Taşı olarak biliniyormuş. Bizim ustalarımız lületaşını işlemeyi Avusturyalı ustalardan öğrenmişler. Pek çok kişi lületaşı işlemeciliğinde Avrupa esintisi olduğunu söylemektedir. E… lületaşı işlemeciliğini Avusturyalılardan öğrendiysek, işlenen taşlarda Avrupa esintisi olması da normaldir.

Ne yazık ki son zamanlarda bu eserleri yapan ve bu madeni en az l50 metre derinlerden çıkaranlar yok denecek kadar azmış. Tabii her şey kazanca dayanıyor. Kazancı az olunca, kimse bu işi yapmak istemiyor. Ben yine de lületaşının ve işlemeciliğinin yok olmamasını diliyorum.

Faydalanılan kaynaklar:

(http://www,eskisehirkulturturizm.gov.tr)-Vikipedi

ESKİŞEHİR ARKEOLOJİ MÜZESİ

Geçen yıl, 2019’un Ağustos ayında Eskişehir’e gittik, üç gün kaldık; ama Eskişehir öyle bir yer ki daha çok orada kalmanız gerekiyor, öğretmenevinin yakınında Arkeoloji Müzesi vardı. İstanbul’daki Arkeoloji Müzeleri genellikle Pazartesi günleri açık olurdu, diğer müzeler kapalı olsa da. O gün günlerden Pazartesi idi..Şansımızı denedik ve Arkeoloji Müzesi açıktı. Hemen dolaşmaya başladık.

Arkeoloji Müzesi- Aslanlı havlu
Aslanlı Havlu ve Heykel
Arkeoloji Müzesi- Mermer Heykel

Sonra gezdiğimiz bir salonda bir hanım bir eserle ilgili bilgi verdi. O hanım, heykelin koluna asılı olan havludaki aslanı daha önce görmediğini, ilk olarak öyle bir aslanı burada gördüğünü söyledi. Onu müzenin rehberi sandık, sonra onun da Arkeoloji rehberi olduğunu ama Eskişehir’e gezmek için geldiğini öğrendik, yanında bir genç vardı,kadının dediğine göre oğluydu ve gece uyumamıştı, dolaşanların dinlenmesi için konmuş bulunan koltukta uyuyan genç çocuk. Ertesi günü onu Yılmaz Büyükerşen’in oluşturduğu mumya müzesinde gördük, bu sefer uyanıktı ve dillenmişti. Çevresindekilere espriler yapıp duruyordu, bir gün önceki halinden eser yoktu. Neyse biz yine arkeoloji müzesine dönelim. Arkeoloji Müzesi’nin hayat hikayesi de çok karışık. Eskişehir ve ilçelerinden kimi zaman arkeolojik kazılarla kimi zaman hibe edilenlerle toplanan kültür varlıkları 1945 yılında Alaeddin Camii’nde depoya konmuş. Daha sonra bir depo-müze oluşturulmuş. 1966 yılında Odunpazarı’nda bulunan Kurşunlu Camii Külliyesi’nde EskişehirArkeoloji Müze Müdürlüğü meydana getirilmiş, hizmete açılmış.

Arkeoloji Müzesi-Eskişehir / Kibele Heykelciği
Fibulalar
KOLYELER
DEMİRHÖYÜK
ALTINLAR
ARKEOLOJİ MÜZESİ- BİR HEYKELCİK
TOPRAK KAPLAR,

Halk müzeye gidip yaşadığı kenti ve daha önce yaşayanları tanımış, haklarında bilgi sahibi olmuş. Kazılardan çıkan eserler her geçen gün çoğalmış, eserlere yerleri dar gelmeye başlamış, 1974’te Akarbaşı Mahallesi, Atatürk Bulvarı’nda yeni bir bina yapılmış, yapılan bu yeni binada Arkeoloji Müzesi açılmış, çalışmalarını sürdürmüş. Arkeoloji Müzesi’nin yaşamı böyle devam etmemiş. 2001 yılında hizmete(çalışmalara) ve ziyarete kapatılmış. 2007’de Eti Şirketler Grubu’yla Kültür Turizm Bakanlığı arasında bir protokol imzalanmış, Eti müzenin inşaatının sponsorluğunu üstlenmiş. Böylelikle Türkiye’de özel sektör tarafından meydana getirilen ilk müzeymiş. 2010 yılında müzenin inşaatı tamamlanmış,

Eti Arkeoloji Müzesi

2011 yılında ziyarete açılmış. Müze, Eskişehir’deki ören yerlerinde gerçekleşen kazı ve yüzey araştırmaları sonucu ele geçirilen eserlerden meydana gelen bir koleksiyona sahipmiş.

Eskişehir-Arkeoloji Müzesi
Arkeoloji Müzesi-Cam Objeler

Bu ören yerleri Şarhöyük (Eskişehir-Tepebaşı), Pessinus (Sivrihisar- Ballıhisar),Han Yer Altı şehri(Han-Yazılıkaya), Keçi Çayırı (Seyitgazi- Bardakçı), Çavlum Köyü Eski Hitit Nekropolü (Odunpazarı-Çavlum), Demircihöyük ( Çukurhisar- Tepebaşı), Karacahisar (Odunpazarı- Karacaşehir), Küllüoba (Seyitgazi-Yenikent) dır. Müzede arkeolojik alanlarda yapılan arkeolojik kazılar, tarih sırasına göre sergileniyor.

Eskişehir Arkeoloji Müzesi-Toprak Kap
Eskişehir-Arkeoloji Müzesi
Arkeoloji Müzesi
Arkeoloji Müzesi

İki vitrin tam canlandırma (Çavlum Mezarlık-Küllüoba Arkeolojik Kazı Çalışması) beş vitrin ise yarı canlandırma Demircihöyük Günlük Yaşam, Demircihöyük Sarıket Nekropolü, Küllüoba Ocak-Ateş, Şarhöyük Hitit Ocak, Şarhöyük Nekropol Hellenistik Kremasyon Mezarı’dır.

Arkeoloji Müzesi-Eskişehir

Biletlerimizi aldık, müzeye girdik, müzenin bahçesinde steller vardı. Bunlar mezarların başındaki mezar taşlarıydı, çoğu Roma Dönemi’nden kalmaydı.

Eti Arkeoloji Müzesi Bahçesi
Mezar Steli- Roma Dönemi M.S.. 2.-3. yy.
Mezar Steli
Arkeoloji Müzesi 1. kat eserler
Eskişehir-Arkeoloji Müzesi Lahitler
Arkeoloji Müzesi- Bir Lahit
Arkeoloji Müzesi- Mozaik Eser
Arkeoloji Müzesi-Mozaik-Detay- Bir Genç Kız

Bahçedeki ve 1.kattaki salonu gezdikten sonra ikinci kata çıktık, bahçede lahitler ve steller vardı. İkinci kata çıktık, aşağıdakinden daha farklı objeler vardı; mermer heykeller, mermer heykelcikler, bu heykelciklerin çoğu Kibeleydi, Kibelelerden başka idoller, genelde raslantı sonucu çıkan mimari parçalar, steller, günlük kullanılan pişmiş toprak kaplar ve metal kaplar, boncuklar, silahlar, takılar, sikkeler bulunuyordu. Bir de mozaik büyük bir mozaik vardı, detay olarak bir genç kızın mozaiğinin yakından fotoğrafını çektim. Arkeoloji Müzesi’nde iki bin adet eser sergileniyor, 20. 500 eser de depolarda korunuyormuş, bu da şu demek, bu kadar çok yolculuk yapmış arkeoloji müzesine bu yer de yakında az gelecek sanırım.
Ana Tanrıça- Arkeoloji Müzesi
Eskişehir-Odunpazarı Arkeoloji Müzesi
Eti Arkeoloji Müzesi- Savaş Arabası
Eskişehir-Savaş Arabası Simülatörü
Çavlum Nekropolü

Bir de filimlerde gördüğümüz genelde bir atın çektiği bir savaş arabası vardı, arabaya simultine olarak biniliyordu. Ben araca binmedim, daha doğrusu oldukça yorulmuştum müzeyi dolaşmaktan, arabaya binmeyi hiç düşünmedim. Neyse epey dolaştıktan sonra müzeden ayrıldık.

Arkeoloji Müzesi Bahçesi

SAZOVA PARKI-MÜZİK TARİHİ MÜZESİ

Sazova parkına girince doğayı hissettik; heykelleri, uçakları, hayvanat bahçesinin girişini gördük. Hayvanat Bahçesi’ne çocukluğumuzdan beri sürekli gidiyoruz, en iyisi buraya girmeyelim, diğer yerleri görelim dedik. Meğer her yere girmek lazımmış. Hayvanat bahçesinin 58 dekardan oluştuğunu, akvaryumun ve Japon Bahçesi’nin orada olduğunu sonradan öğrendik. Neyse bir dahaki sefere oraya da gireriz.

SAZOVA PARKI
SAZOVA PARKI
SABANCI UZAY EVİNİN YANI
SAZOVA PARKI-BİR HEYKEL
SAZOVA PARKI- HEYKELLERDEN BİRİ
SAZOVA PARKI

Yol boyunca sıralanmış büfeleri, hediyelik eşya satan yerleri gördük, Sazova içinde pek çok değişiklikler barındıran yemyeşil ağaçlıklı bir yerdi.

SAZOVA PARKI
SAZOVA PARKI – TEKNOLOJİ
SAZOVA PARKI- DİNLENME YERİ

Nedir müze? Gelecek nesilleri geçmiş kültürle tanıştırıp onlara yeni değerler kazandıran bir yapı diyebiliriz. Yani müzeler geçmişi günümüze taşır. Toplumların geçmişten günümüze elde ettikleri birikimleri sonraki kuşaklara aktarır. Hepiniz arkeoloji, etnoğrafya, tarih müzelerine gitmişsinizdir. Peki müzik müzesine gidenleriniz var mı?

Müzik, yaşamın her evresinde ve hemen her anında insanı saran, insanın neredeyse onsuz edemediği bir olgudur. Ana kucağında, beşikte, evde, sokakta, okulda, eğlenme ve dinlenme yerlerinde müzikle iç içe oluruz. Müzik aslında, kültürel bir olgudur. Kültürün oluşmasını ve biçimlenmesini doğrudan etkiler. Geçmiş ile gelecek arasında bağlar kurar. Kültürün hem nedeni hem de sonucu olan ‘insan’ ı , insanın değerlerini dile getirir

Ahmet say/Müziğin Kitabı
ŞAMAN DAVULU
MÜZİK TARİHİ MÜZESİ
MÜZİK TARİHİ MÜZESİ
MÜZİK TARİHİ MÜZESİ- Muğni
MÜZİK TARİHİ MÜZESİ
MÜZİK ENSTRÜMANLARINDAN-ÇENG(CELTİK)
TÜRK DÜNYASI BİLİM, KÜLTÜR ve SANAT MERKEZİNİN ALT KATINA İNEN MERDİVENLER

Türk Dünyası Bilim,Kültür ve Sanat Merkezi’nin alt katında merdivenleri indikten sonra hemen karşıma gelen yerde MÜZİK TARİHİ MÜZESİ bulunuyordu. Ben de daha önce müzikle ilgili bir müzeye gitmemiştim. Oraya girince şaşırmadım değil.

MÜZİK TARİHİ SALONUNDA CAMLI DOLAPLARDA SERGİLENEN MÜZİK ALETLERİ
CAMLI DOLAPLAR
MÜZİK ALETLERİNDEN GOSLA
SELÇUKLU-OSMANLI ÇENGİ
TÜRK MUSİKİ TARİHİ MÜZESİ- EKSİR

Camlı dolaplarda müzik aletleri tarih sırasına göre yerleştirilmişti. Daha önce görmediğim, adını bile duymadığım müzik aletleri vardı. Şayet daha önce görmediğiniz bir aletse nasıl bir sesi olduğunu da bilemezsiniz. Benim gibi daha önce bu enstrümanları görmemiş, sesini duymamışlar da düşünülmüş, orada bulunan kulaklıklardan her enstrümanın sesini duyabiliyorsunuz.Üstelik tecrübe(deneyim) odasında elli enstrümanı deneyebiliyorsunuz. Ben hiçbirini denemedim, üst katı gezmek, geçmişe yolculuk yapmak beni oldukça yormuştu. Zaman zaman Türk-islam uygarlığına ait konserler oluyormuş, isterseniz bu konserlere de gelebiliyormuşsunuz.

TÜRK MÜZİK TARİHİ MÜZESİ– OK-YAY TAR

Anadolu Üniversitesi Türk Dünyası Bilim, Kültür ve Sanat Merkezi’nde Türk-İslam tarihine ait enstrümanların sergilendiği müzede buraya gelen ziyaretçilere müzik tarihi hakkında bilgiler veriliyor.  Türk-İslam Tarihi esnasında dört yüz enstrüman kullanıldığı söyleniyor. Dört yüz enstrüman kullanılsa da burada yönetimin söylediğine göre iki yüz on altı adet enstrüman bulunuyormuş. Bunlar arasında şaman davulundan tuluma kadar her müzik aleti varmış.Yine yönetimin söylediğine göre müzedeki müzik aletlerinin sayısı fazlalaşacakmış.

Nedir müzik? İlk önce kendimizi iyi hissettirir, zevkimizi geliştirir, bizi düşündürür, pek çok duygu hissettirir yani hem ruhumuzu hem de beynimizi besler. Yaşamımızın olmazsa olmazıdır. Bizim için bu kadar önemli olan müziğin müzesi olması çok doğal. Dünyadaki müzik müzelerinin gecmişi 1800’ün sonlarına dayansa da Dünya’daki-Müzeler Birliği’ne bağlı- müzik müzeleri sayısı elliymiş. Düşünün antik çağlardan beri müzik var; ama müzesi yok denecek kadar az.

Türkiye’de müzikle ilgili müzeler var; ama hiçbiri Müzeler Birliği’ne bağlı değilmiş.Yani uluslararası müzik müzemiz yok! Dünya’daki bazı müzik müzelerindeki enstrümanlar öyle fazlaymış ki bize çok fazla görünenler onların yanında hiç kalıyormuş.

Barış Manço Müzik Müzesi foto: hürriyet

Türkiye’deki Müzik Müzeleri:Barış Manço- İstanbul, Aşık Veysel-Şarkışla, Leyla Gencer-İstanbul, Zeki Müren- Bodrum, Ahmet Adnan Saygun-Ankara, İbrahim Tatlıses-Şanlı Urfa, Bela Bartok-Adana- Osmaniye, Aynalı Kavak Musiki Müzesi- İstanbul, İbrahim Alimoğlu Müzik Müzesi–Afyon Kocatepe Üniversitesi vb.

Pek çok müzede müziğe ayrılmış bölümler var ; ama müziği konu edinen müze sayısı bizde de çok az.

STOCKHOLM MÜZİK MÜZESİ foto;vikipedi
Mi
STOCKHOLM MÜZİK MÜZESİ KONSER SALONU foto: vikipedi

Pek çok müzik müzemizin olmasını diliyorum. Ben de her şeyi istiyorum, ne yapayım ben isteyeyim de belki olur, diyorum. Daha önce hiç düşünmemiştim müzik müzemiz var mı diye. Müzik Tarihi Müzesi’ni görünce araştırdım, Dünya’da bulunan müzik müzelerinin hangileri olduğunu öğrendim. Bilmediğim bir şeyi isteyemem, artık öğrendiğime göre isteyebilirim. Dünya Müzeler Birliği’ne bağlı onlarca müzemiz olmasını diliyorum.

FAYDALANILAN KAYNAKLAR; ODUNPAZARI.BEL.TR- VİKİPEDİ

ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI

Atlıhan’ın ilk yapılışı Eskişehirli Takattin Bey’in çevredeki pazarcıların ve köylülerin, hatta seyyahların burada kalmaları için yaptığı bir alanmış. Atlıhan adını boşa almamış.

ODUN PAZARI EVLERİ-ATLIHAN’A GİDİŞ
ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI

Odun pazarına odun satmaya çevre köy, kasabalardan gelenler önce Atlıhan’a uğrayıp atlarını, öküz arabalarını burada bırakıp sonra Odunpazarı’na odunlarını satmaya giderlermiş. Akşam olunca da burada kalırlarmış. Ne de olsa Atlıhan, çevreden gelen pazarcıların ve hayvanlarının konaklamaları için yapılmış. Burayı yaptıran Takattin Bey de zamanın büyük toprak sahiplerindenmiş, yani oldukça zengin bir adammış; aynı zamanda köylülerini ve pazarcıları düşünen bir adammış. Uzaktan gelenlerin o gün evlerine dönemeyeceklerini , kalmaları gerekeceğini bilen ve buna çözüm getiren biriymiş. Burası pek çok el değiştirmiş, ama her zaman ilk kurulduğu zamandaki işlevini görmüş. Atlıhan’da her şeyin ötesinde bir çay ocağı varmış. Halen de var. Kurtuluş Savaşı’nda burası Yunanlılar tarafından işgal edilmiş. Yunan askerleri bile Atlıhan’a gelip çay içerlermiş. Cumhuriyet’ten sonra Eskişehir Garnizon Komutanlığı, atlarını burada barındırmak için hanın o zamanki sahibinden Atlıhan’ı kiralamış. Halk atların gürültüsünden rahatsız olunca garnizonun atları birkaç aydan fazla burada kalamamış. Yirminci yüzyılda han işlevini yitirmiş, yıkılmış ve yanmış. Bir harabeye dönmüş.

ESKİŞEHİR-ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI

2006 yılında Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamından Atlıhan da faydalanmış, özgün mimarisi göz önüne alınarak Odunpazarı Belediyesi tarafından yenilenip inşa edilmiş. Aşağı yukarı 700 m2lik bir alan üzerine kurulmuş. Atlıhan iki katlıdır. Bizler önce Odunpazarı Belediyesi’nin yaşama kattığı evleri gezdik, sonra yol bizi ortada bir şadırvanı olan iki katlı el sanatları çarşısına getirdi.

İKİ KATLI ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI
ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI

Atlıhan’a girdikten sonra, meydanda dolaştık, Hacer Hala adlı gözleme ve mantı yapılan bir yer gözümüze çarptı. Bir de lületaşından yapılmış tesbih ve kolyeleri gördüm. O kolyeleri görünce, gözlerim yaşardı, annemi hatırladım, onun da böyle Eskişehir taşından bir kolyesi vardı. Annemi görmüş gibi oldum

LÜLETAŞINDAN KOLYELER ve TESPİHLER

Artık Atlıhan eskisi gibi çevre köylerden kişilerin ve hayvanlarının kaldığı bir yer değil, o artık el sanatları çarşısı…alt kattaki dükkanları gezdikten sonra üst kata çıktık. Burada ve zeminde pek çok dükkan ve atölye vardı. Buralarda daha önce de bahsettiğim lületaşından, gümüşten,seramikten, ve camdan yapılmış hediyelik eşyalar vardı. Bu dükkanlarda geleneksel el sanatları ürünleri teşhir ediliyor ve satış yapılıyor. Üst katta, seramik objeler satan bir dükkana girdik, dükkan sahibi otuz yıllık seramikçiymiş, güzel eserler oluşturmuş.

ATLIHAN EL EMEĞİ SANATLARI ÇARŞISI-HEDİYELİKLER
ATLIHAN’DA SERAMİKLER
ATLIHAN’DA SERAMİKLER
ATLIHAN-KUŞLAR

Atlıhan’ın görev; atıl hale gelen lületaşının dünyada tanıtılması ve pazarlanması, gaeleneksel sanatlarımıza emek veren ustalarımızın korunması, yeni ustaların yetişmesidir. Atlıhan sayesinde lületaşı istenen şekilde dünyaya tanıtılacak, lületaşını işleyen ustalar hak ettikleri yerde olacaklardır.

Faydalanılan kaynaklar: http://www.odunpazarı.bel.tr – eskişehir.ktb.gov.tr