PERİKLES

Bozburun’a Turgut’tan kara yoluyla giderseniz otuz dakika ya sürer ya sürmez,denizden giderseniz iki saati gözden çıkarmanız gerekir.Biz bir kaç yıl önce denizden Boz burun’ a gidiyorduk. Birden onu gördüm. Ağzımdan bir anda Perikles adı çıktı. Başında onunki gibi yüksek bir şapka vardı. Hemen perikles’i goole’dan Perikles’i araştirdım. Çok şaşırdım, çünkü perikles’in şapkası yüksek olmasına yüksekti, ama benim hatırladığım gibi değildi .Ustelik metaldi. Benim hatırladığım Perikles ile kaya PERİKLES daha çok birbirine benziyordu

Kaya PERİKLES

Tarih meraklısı oğluma Perikles’i söylediğim zaman bana onu hiç duymadığını söyledi. Bana 2.500 yıl önce yaşamış bir adamı kaç kişi hatırlar dedi. Tabii o da google’ dan araştırmıştı. Evet, Perikles 495 yılında doğmuş, 429 yılında ölmüş. 461 yılında ise Atina’nın başına geçmiş Kendisi demokrasinin babası sayılan bir kisiymiş Onun zamaninda Atina en güzel günlerini yaşamış. Sanırım,asker ve devlet adamı olarak yetiştirilmiş. Soylu bir ailedengelen Perikles’in ogretmenleri kimler olmamis ki…Sofokles,Sokrates, Zenon ve pek çok filozof

Perikles sanatave mimarlığa çok önem vermiştir.Ve savaşta ölen askerleri anmak için Cenaze Töreni Söylevini yapmıştır söylev okadar uzundu ki herkesin kendisi okumalı diye düşündüm. İnternette söylevin tamamı var . Ve internette bugünün başkanlarının bile bu söylevi soyleyemeyeceği söylendiğinden beri aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bu güne bile (demokrasi yönünden) hitap edebildiğidir.Son zamanlarında PERİKLES itibar kaybetmiş,ve şehri saran vebadan ölmüştür. Perikles bana üniversitede aldığım İlk çağ kürsüsünü anımsattı. İlk çağ tarihine çok ilgim vardı. Tarihten ilk çağ kürsüsünü aldım. Ama bir kaç derse girdikten sonra bıraktım. İlk çağda anlatılanlar sanki dedikoduymuş gibi geldi bana. O bunu aldatmış, o onunla yatmış. Bununla kalkmış falan filan..İlkçağ profesörleri kusuruma bakmasınlar. Ancak bir-iki hafta dayanabildim Sizler denizden BozBurun’a giderken hemen Perikles’i göreceğinizi zannetmeyin. Zira uzaktan kayalar dağınık şekilde durur. Yaklaştıkça Perikles şeklini alır. Demek ki denizfenerini geçince ya da denizfenerine yaklaşınca gözümüzü dört açmamız gerekiyor Perikles’i görmek için

Farklı bir açıdan PERİKLES

Doğada her şey bulunmakta iş bakmasını bilmekte, doğa büyük öğretici bana Perikles’i gostermeseydi onun hakkında pek cok kişiyle konuşmayacak ,onu araştırmayacaktim.

.

AVŞA’DAN HAYIRSIZ ADAYA

Avşa’dan ayrıldığımızda hava sakindi,rüzgar ve  dalga  yoktu. Marinayı geçip açığa çıktığımızda bir anda teknenin burnu havaya kalktı,rüzgar yüzümüze sertçe  çarptı. Teknenin burnunu önce Paşalimanı Adası’na doğru çevirdik, Mamali adasına gideriz diye düşünüyorduk,vazgeçtik Mamali’ye gitmekten. Marmara adasının  Çınarlı köyünün karşısındaki Hayırsız Ada’ya gidiyoruz.

Hava gittikçe sertleşiyor,dalgalar tekneyi havaya fırlatıyor. Aşağı yukarı kırk beş dakika sürüyor Hayırsız’a varmak. Hayırsız Ada’nın tümü mermer, burada yaşayan kimse yok. Adanın  tepesinde bir yapı var, ama oraya çıkmak pek kolay değil, adanın Tekirdağ tarafı yalçın kayalık,buranın insanı ürküten bir görüntüsü var. Hayırsız’ın Marmara Adası’na bakan yüzüne yaklaşıyoruz. Onlarca hatta yüzlerce martı ve karabatak var koyda. Teknemizin sesini duyar duymaz bir anda hepsi uçuştu, köyün öbür ucuna gitti. Onların sudan kalkışlarını, denizde

KARABATAKLAR

bıraktıkları izleri takip ediyor, kanat seslerini dinliyoruz. Bu öyle hoş bi şey ki!.. Teknenin çapasını atıyor hazırlığımızı yapıp denize giriyoruz. Su altı çok güzel, çok etkileyici!

Onun dalışını izliyorum, dalıyor, çıkıyor ,kovuklara, taş altlarına, mağaralara girip çıkıyor, balıklarla dans ediyor, balıkları kovalıyor, kimi zaman onları kandırıyor, taşları birbirine vurarak meraklı balıkların dikkatini çekiyor. O su altını yaşanası yerler olarak görüyor. Keşke solungaçlarım olsa da  hem karada hem de denizde yaşayabilsem, diyor. Solungaçları yok ama; denizde dört beş saat  kalıyor; dalıyor, dalıyor, dalıyor… Balık vuruyor ancak yiyeceğinden fazlasını vurmuyor, kesinlikle yapmadığı bir şey var” Gece Dalışı”. Gece zıpkın yapmak ona sportmence gelmiyor. Ben ve balık eşit koşullarda olmalıyız, diyor. Aşağı yukarı bir saattir denizdeyiz. Üşümeye başladım Bu arada o,aramızdaki mesafeyi açtı Her geçen dakika daha uzağa gidiyor, ben de tekneye dönüyorum.ama aklım onda.

Tekneye çıkıyorum, rüzgar değişmiş tekneyi farklı yöne  çevirmiş. Tekne sürekli sallanıyor. Adanın diğer ucuna balıkçı motoru geldi. İki balık adam dalış yapmak için suya atladı. O motoru ve balık adamları görmüş olsa bari. Tekne yine dönüyor, teknenin burnu neredeyse kayalıklara çarpacak. Çapayı  çekip ileri atıyorum,  kayalıklardan uzaklaşıyorum. Mermer adaya çarpmadık neyse ki…Adanın tepesinden koca koca mermer kayalar düşmüş suya ve kırılmış. Akmış taşlardan oluşan bir dere sanki, tepeden başlayan  suda son bulan bir taş dere… Ve adanın yansıması suda .

Adanın kayaları o kayalarıni

değişik şekillere,kişilere benzetiyorum. Kimler yok ki … Sokrates orta sıralardan bana bakıyor, burada ne yaptığımı,gelecekle ilgili nasıl planlarım olduğunu soruyo sanki.

S0KRATES

Eee Sokrates bu! Yaşadığı çağda Atina sokaklarını dolaşır, halka sürekli sorular sorarmış. Sorduğu sorularla

Atina’ da Sokrates ders veriyor

halkı uyandırır, onlara hem kendi yanlışlarını hem de yönetimdeki eksiklikleri, hataları buldururmuş. Sorularla halkı düşündürürmüş, bu durum tahmin edeceğiniz gibi yönetimin hiç hoşuna gitmezmiş. Sorularla halka eğriyi doğruyu bulduran Sokrates’in bana soran bakışlarla bakması çok doğal. Burundaki kayalar biz adaya yaklaşırken Kızılderili reisi Seattle’a benziyordu, tam onun hoslanacaği gibi sessiz, sakin, kuşların kanat seslerinin duyulduğu bir yer burası…

Bulunduğum koydan baktığımda Seattle’in yerini pos bıyıklı, top burunlu kafasında binbir düşünce olan şirin mi şirin yaşlı bir adama bıraktığını görüyorum.                

Şef Seattle

Farklı zamanlarda,yerlerde yaşamış kişiler bu mermer adada bir araya gelmişler, daha doğrusu ben onları  o kaya parçalarıyla aynı zaman ve yerde düşüncelerimle bir araya getirdim.

Cırcır böceklerinin sesinden, dalgaların tekneye ve kayalara vurarak tatlı nağmelerden , göremediğim bir takanın gürültüsünden başka ses duyulmuyor. Karşıda Marmara’nın mermer ocaklarından çıkan duman havaya yükseliyor,yeşilliklerin içinden yükselen gri bulut…

Martılar,suya yayılmış,keyif yapıyorlar. Bir anda bir martı  havalanıyor, uçuyor uçuyor. Ne güzel ucuyor derken aniden denize doğru baş aşağı hızla iniyor, suya girmesiyle çıkması bir oluyor. Aa o da ne? Ağzında bir balık! Ne ara o balığı gördü de yakaladı? Şaşırıyorum hem de  çok şaşırıyorum!

AVŞA ADASI
ve BİR MARTI

Mermer ada, ben, uzaktan geçen taka ve  suya vurmuş gün ışığı…

Takanın sesini daha yakından duymaya başladım ve onu gördüm. Meğer o bir taka değil, tankermiş, Çanakkale ‘den İstanbul’a gidiyor sanırım. Tankeri sadece duyup görmedim dalgasını da yedim. Tankerin dalgası tekneyi kayalıklara yapıştırmazsa iyidir diye düşünürken kayalara yapışıyoruz. Hadi bakalım çapayı çek, tekneyi ileri al!

Gün ışığı suda nasıl oynaşıyor, nasıl parlıyor, gözlerimi parıltılardan alamıyorum. İim o ışıltıyla pırıl pırıl oluyor, ruhum yıkanıyor, arınıyor.

Deniz üstü gün ışığı

Kendimi suya bırakıyorum gün ışığının parıltırı içinde yüzüyorum onları tutmaya çalışıyorum. Suya dalıyorum minik balıklar kaçışıyor, balıkları kovalıyorum. Ben onlarla  oyun oynamak, şakalaşmak istiyorum  Kafamı sudan çıkarıyorum, her taraf gün ışığı, parıl parıl, parıl parıl.

şş

SÖRF ve YANGIN

Sörf yapıyor musunuz?Ya da sörf yapmayı denediniz mi? Denemediyseniz de sörf yapanları izlemişsinizdir. Dışardan bakınca sörf yapmakü kolay mı görünüyor size? Ne çok soru sordun? der gibisiniz. Denizde sörfün üzerinde olmak rüzgara karşı gitmek, sörf tahtasının denizin üstünde kayması, yelkene iyice asılıp tahtayı ayaklarınızla iterek,suları yara yara, köpükler çıkara çıkara maviliklerde yol almak ne güzeldir, ne keyiflidir!Rüzgar çoğaldıkça daha hızlı gider insan, o hızla vucutta adrenalin salgılanır ve kişi kendini çok iyi hisseder. İçiniz içinize sığmaz olur, mutluluğunuzu dışarıya çıkarmak istersiniz. Sevinç,mutluluk, heyecan, korku iç içe geçmiştir siz sörfün üzerindeyken. Bütün bunlar bütünleşir ve dudaklarınızdan ses olarak çıkar, açık denizde rüzgaıa karşı olabildiğince bağırırsınız, bağırdıkça mutluluğunuz artar, kahkahalar atarsınız…

Alaçatı ‘da sörf yapanlar

Ama yapacağınız en küçük hata sizi suya düşürebilir, düştüğünüzle kalmaz, sörf direğini kafanıza yiyebilirsiniz. Kafanıza sörf direğini yeseniz bile sörf yapmaktan vazgeçmez, tekrar sörfe binip sörf direğini kaldırmaya calışırsınız, bu arada rüzgar boş durmamakta yelkenin üstüne baskı yapıp yelkeni sudan çıkarmanızı güçleştirmektedir. Ha, bu arada dalgalar ve rüzgar ve rüzgar; sörfünüzü istemediğiniz yerlere sürükleyebilir. Doğa bu, onu ciddiye almak, onun kurallarına göre oynamak gerekiyor. Doğayla bütünleşmek, doğada mutlu olmak, harcadığınız emeğe bağlı…

AVŞA’DA SÖRF

Sıcak ve rüzgarlı bir gün sörfe biniyorum, tabii sörfe biniyorum demek çok iddialı bir söz, ben kendime göre sörfe biniyorum desem daha doğru olur. Sörfle giderken kendimi çok mutlu hissediyorum, yalnız bu mutluluk uzun süreli olmuyor. Zaman zaman düşüyor, sonra kalkıyor , sörfe biniyor, kıyıya geliyorum. Kıyıda yoruldum çalışmayı bıraksam mı diye düşünürken kendimi yine sörfün üzerinde buluyorum.

AVŞA’DA SÖRF

Rüzgarla,dalgalarla, yelkenle mücadele ediyorum. Bu uğraş içinde yemek, içmek aklıma gelmiyor. Zaman kavramı diye bir şey kalmıyor insanda.Ayrıca sörfe binerken çok dikkatli olmalıyım, doğa şakaya gelmez.Maviliklere açılmak hoş, ama suyun dibini göremediğim yerlerde bir korku kaplıyor içimi…Ya köpek balıklarına rastlarsam, ya yunuslar oyun olsun diye bana dokunurlarsa. Şimdiye kadar böyle bir şeyle karşılaşmadım, ama böyle düşünceler aklımdan geçiyor. Evet,o gün on birden dörde kadar sörf yaptım, çok yoruldum hem de çook!

ALAÇATI’DA SÖRF

Sörf malzemelerimizi topladık, eve gidiyoruz, karnım çok aç… Bir şeyler yiyip yatacağım ve sabaha kadar uyuyacağım,tabii vücudumun her milimetre karesini ağrıtan ağrılar izin verirse.

ALAÇATI’DA BİR SÖRFÇÜ

Eve girmeden bir yanık kokusu geldi burnumuza, bu koku nereden geliyor diye etrafımıza bakınırken tepelerin ardından yükselen dumanlar gördük. Tepeler yanıyor, oralarda ağaç yok, dize kadar gelen çalılar ,otlar var. Şimdi bu yangınla onlar da yok olacak.

Belediyenin yaptığı anonsu duyuyoruz. Herkesi yangını söndürmek için yardıma çağırıyor Avşa Belediyesi.

Mahalledeki bütün erkekler ellerine kazma, kürekleri alıp tepelere yöneliyorlar. Bense yorgunluktan dükülüyorum, aklımda yemek ve yatak var.Diğer yandan yangın söndürme çalışmalarına da katılmak istiyorum, Bir mutfağa, bir yatak odasına gidiyorum, ne yemek yiyebiliyor ne de yatabiliyorum.

AVŞA’DA SÖRF

Yangını düşünüyorum, gitmeliyim diyorum yarı baygın halde. Sonra vazgeçiyorum da vazgeçemiyorum.Düşünceler peşimi bırakmıyor. Her sabah saatlerce dolaşıp hoşça zaman geçirdiğimiz

AVŞA DA SÖRF

tepelerde incir topladığımız ağaçlar, öbek öbek toplayıp çocuklarımıza içirdiğimiz karabaşlar, kekikler, koşturmalarını izledigimiz tavşanlar, varacakları yere daha çabuk varmaları için yardım ettiğimiz kaplumbağalar ayak seslerimizi işitir işitmez çalılıklara gizlenen kertenkeleler şu anda yanıyor olabilir. Yanıyor olabilir, saçma bir cümle oldu! Düpedüz yanıyorlar işte! Şimdi yangını söndürmeye gitmezsem yarın, öbür gün daha sonraki günler o tepelere nasıl çıkarım? Kayalara nasıl tırmanır tepelerde yürür, ağaçlardan incir toplarım?

AVŞA NIN KUZEYİ
BİR TAVŞAN
BULUTLAR ve sörf

Ben ağaçsız,kel tepeleri; değişik şekillerdeki granit kayaları, o güdük çalıları yabani incir ağaçlarını denizi ve kumsalları,seviyorum, bu düşüncelerle bahçede duran küreği kaptığım gibi evden fırladım, o anda benim gibi evinden fırlayan her sabah dağlarda birlikte dolaştığmız arkadaşımı gördüm. Onun da elinde bir kürek vardı
Tepelere doğru hızla yürürken ona yorgunluğumu ve düşündüklerimi anlattım. O da : “sorma ben de buna benzer şeyler düşündüm yangını söndürmeye gitmezsem bir daha oralara çıkamam, dedim

kendime. Tepelere tırmandıkça alevleri görüyor, onların sıcaklığını hissediyoruz.Yanan alan çok büyük. Bizim vardığımız tepede yaşlı bir adam var.

Tek başına bütün gücüyle yangınla mücadele ediyor. Ona yaklaşıp elimizdeki küreklerle yanan çalıları söndürmeye çalışıyoruz.

Günbatımı

Yaşlı adam bize:,”Yardım bekliyordum gele gele yardıma iki kadın geldi başka kimse yok mu?”dedi.Bazı kişilerin adanın yanan diğer bölgelerine gittiklerini, buraya gelen olmadığını söyledik. Üçümüz elimizden geldiğince yanan bölgeyle diğer bölümler arasındaki bağlantıyı kesmeye çalışıyoruz. Bu iş hiç de kolay değil , ateş calısmamızı engelliyor, bizi kendisine yaklaştırmıyor. Biz elimizden geldiğince bir ucundan yangını söndürmek için çaba harcıyoruz Ne kadar zaman geçti bilmiyorum , kalabalık bir grup geldi yanımıza yangının yayılması onların sayesinde önlendi.Bize” gele gele siz mi geldiniz “diyen yaşlı adam yangın sondukten sonra “İyi ki geldiniz,iyi iş çıkardınız doğrusu “dedi.Biz de bir şeyler yapabildiğimiz yangının söndürüldülmesine katkıda bulunduğumuz için kendimizi İyi hissediyorduk. Aynı zamanda da çok, ama çok yorgunduk…

Üstümüz başımız kir pas içinde tepeden indik. Daha evlerimize girmemiştik ki çocuklarımızın da yangını söndürmek için tepelere çıktıklarını öğrendik. Saat yedi olmuştu. Çocuklar neredeydiler? Onları aramak için yollara düştük. Oğlum ve arkadaşımın iki oğlu ortalarda yoktu. Yine tepelere tırmanmaya başladık, yürümüyor adeta koşuyoruz.10-12 yaşlarında üç çocuk Her yer yanarken onlar ne yapmışlardı, başlarına bir şey mi gelmişti Kötü düşünceleri kafamızdan atmaya çalışıyoruz; ama çok korkuyoruz.O korku, merak ve heyecanla bir tepe aştık,arkadan bir tepe daha.. Her yer kapkara, is kokusu genzimizi yakıyor. Gözlerimiz acıyıncaya kadar etrafı tarıyoruz hava da kararmaya başladı Yer Kara, gök kara! Nerede bu çocuklar? Tepeden aşağıya adanın arka tarafına doğru nefes nefese iniyor, gözyaşlarımızı artık tutamıyoruz.

Yaşlarımızı sile sile her yana bakıyor ,ne yapacağız diye birbirimize sorarken ilerde, epey ilerde üç minik karaltı seciyoruz. Karaltılara doğru koşuyor , sesleniyoruz. Karşı taraftan da ses geliyor. Ohh, Allah’a şükür Onlar bizim çocuklarımız! Kendimizi yanlarında buluveriyoruz. Onlar ellerinde değneklerle güçlükle yürümeye çalışıyorlarYüzleri, burun delikleri,elleri kapkara eşofmanları kipkirli , sarılıyoruz çocuklara. Ne kadar korktuk ne kadar korktuk! Önce tepelere çıkıp sonra tepelerden iniyor ,iniyoruz Saat onda evlerimize gelebiliyoruz.

Daha sonra şunu düsünüyorum.İnsan ne kadar yorgun olursa olsun. Aman, ben bittim, parmağımı kıpırdatamam öldüm derse desin. İçinde gizlediği büyük bir güç var. Ve o güç gerekli olduğunu anladığı anda patlamaya hazır bir yanardağ gibi açığa çıkıyor, onu kullanmanıza izin veriyor. İnsan nasıl bir varlık? Farklı kosullarda ve konumlarda bilinmeyen yönleri açığa çıkıyor. Hâlâ keşfedilmemiş gizlerimiz
var, yaşadıkça bu gizler bizi şaşırtmaya devam edecek.

ALÇITEPE-SALİM MUTLU MÜZESİ

Alçıtepe levhası

1990’lı yıllardı, Çanakkale, Eceabat’ın Alçıtepe köyüne gittik. Eskiden burada Rumlar yaşarmış, Alçıtepe’nin adı da Kirte’ymiş. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra burada yaşayanlar mübadele ile Yunanistan’a gitmiş. Orada kurdukları köye Küçük Kirte demişler. Buradaki köye de Büyük Kirte diyorlarmış. Gelibolu Yarımadası Türklerin eline geçtikten sonra buranın halkına dokunulmamış, İstiklal Savaşı’ndan sonra gidenler gitmiş, kalanlar da müslüman olmuşlar ve Türkleşmişler. Bir de 1934  ve 38’de Romanya ve Bulgaristan’dan buraya göçeden Türkler var. Türkler geldikten sonra buranın adı köyün kuzeyindeki tepede alçı taşı bulunmasından dolayı ‘ Alçıtepe’ olmuş. Bu köyü neden anlatıyorum derseniz bu köye dalış yapmak için gelmiştik, kalmayı düşünüyorduk.

Salim Mutlu

Ama bizi özel bir müze karşıladı. Salim Mutlu’ya aitti bu müze. Salim Mutlu hayattaydı ve biz onunla tanıştık. Salim Mutlu kendisini şöyle tanıttı; 1928 yılında Romanya’da doğdum, 1938 yılında  Romanya’dan buraya göçedip Alçıtepe Köyüne yerleştik. 1946’dan beri bakkallık yapıyorum. 1960 yılında Çanakkale Şehitler Abidesi açıldı. Abide açıldıktan bir yıl sonra da Çanakkale Harp Hatıraları Kolleksiyonunu hazırlayıp  halka sundum. 

Salim Mutlu ve Müzesi-
Salim Mutlu’nun müzesinin karşısında oturan yaşlı teyze
Salim Mutlu Müzesi

Köy Halkına tarlalarında çalışırken buldukları savaş kalıntılarını bana getirmelerini  onlara istedikleri parayı vereceğimi söyledim. Onları satın alıyor, sergiliyordum. Önceleri bana getirilen savaş kalıntılarını dükkanda sergiliyordum, daha sonra dükkan bana dar gelmeye başladı ve bir müze kurdum. Abidenin altındaki müze 1971’de, Kabatepe’deki Milli Park Tanıtım Merkezi’ndeki müze de 1988 yılında açıldı. O müzede sergilenen hemen hemen tüm eşyaları ben verdim,  o eşyaları verdikten sonra dört sene kadar eşyalar burada kaldı .Eşyalar gittikten sonra dolaplar boş kaldı. Ben de  80 ilden  gelen toprak seramik kolleksiyonunu kurdum Alçıtepe’ye. Bununla da kalmayıp halktan yine savaş kalıntılarını satın alarak toprakların yanı sıra yerleştirdim. Müze kurmamın ardında savaş kalıntılarının hurdacılara satılmasını önlemek vardı. Bunu da önledim sanırım.

Gelibolu Yarımadası’nda Yapılan Savaşlar

Salim Mutlu’nun müzesini gezdik ve çok mutlu olduk. O adamın müze kurma fikrine hayran olduk desem abartmış olmam. Köyüne değer katmıştı Salim Mutlu. Sehitlerimizin ve yabancıların mezarlarını gezince aradaki farkı gördük ve çok üzüldük. Neyse ki şimdilerde o fark görülmüyor. Savaşta yabancı askerlerin tabakları, çatal kaşıkları bile farklıymış. Yabancı askerlerinki çok çok iyiydi. Çatal bıçağı farklı olan erlerin silahları kim bilir nasıldı, erlerimiz savaşı kazanacaklarına inanmış ve kazanmışlardı. Bu müzeden

silahlar, mermiler, çeşitli malzemeler, fotoğraflar ve giysiler gitmiş devlet müzelerine. Savaş Alçıtepe köyünde de yaşanmıştı. Bu müzede Çanakkale Savaşı’na ait olan belgeler, haritalar ve savaş malzemeleri sergileniyordu önceleri. Sonra devlet savaşla ilgili bir müze açınca elindeki pek çok materyali devlete hibe etmiş Salim Mutlu.

Kabatepe Tanıtım Merkezi-Müze

Müze Kültür Bakanlığı’nın öncülüğünde 1987 yılında hizmete açılmıştır. Fakat 1988 yılında Kültür Bakanlığı’ndan çıkıp Orman Bakanlığı’na bağlanmıştır. Müze, Kilye ‘ye yakındır, Kabatepe Liman yolunun ve Kabatepe Orman Kmpının yolu üzerinde bulunur. Müzede sergilenen eserler arasında Çanakkale Savaşı’nda kullanılan silahlar, mermiler, çeşitli malzemeler, fotoğraflar ve giysiler vardır.

Eserleriyle zengin bir koleksiyona sahip olan Kabatepe Müzesini mutlaka görün . Savaş yapılalı üzerinden75 yıl(1990’dan sayarsak) geçmesine rağmen biz bile bazı savaş malzemeleri bulduk. Yani savaş çok geniş bir alanda yapılmış .İnsan oraya gidince çok duygulanıyor, her şeyi bir şeye

benzetiyor. Bu bir ağaç veya bir çalı bile olabilir. Hele siperlerin önünde denize girerken kendini suçlu gibi hissediyor insan. Sanki savaşı kendisi çıkarmış gibi…orada yatan dedelerimiz, dede diyoruz da hepsi , on beş,on altı yaşındalar.

1915 yılında İstanbul Lisesi mezun vermemiş, öliselerde okuyan gençler bile hep askere gitmisler.Tum bunlar bizleri çok üzdü,dedelerimizin yaşlarını öğrenmek kendimizi kötü hissettirdi.

SAKARYADA BİR SERGİ SALONU

Ne zaman Sakarya’ya gitsem,mutlaka Ofis Sanat Merkezine uğrarım. Oradaki sanat eserleri genellikle Sakarya Üniversitesi öğrencilerinin eserleridir. O zamanlardan objekifime takılanları sizlerle paylaşıyorum. Ne olursa olsun sanat güzel şey!

Sergi Salonunun İçi
Sergi Salonunun Dış Görünüşü
Sergi Salonunun İçi
Fotoğrafta Adapazarı
Bir Kadın ve Bir Etrkek ve Gölgeleri
Tatlı kedicik
At Resminin Fotoğrafı
Bir İstanbul Fotoğrafı
Evler
Bir Ebru Fotoğrafı veya suyun yüzeyi
Nehirde Bir Oduncu

TOLSTOY_ SAVAŞ ve BARIŞ

                                             

Tolstoy 1856 yılında daha 28 yaşındayken bu eseri düşünmeye başladı. Bu eseri yazabilmek için  yedi yıl gibi bir zaman olağanüstü  çalıştı .Eser üç kere ad değiştirdi. İlk adı   ‘Bin Sekiz Yüz Beşti’  l805 yılında Fransızlara karşı yapılan savaşı anlattığı için bu adı almış olabilir. İkinci adı 1866 yılında ‘İyi Biten Her Şey İyidir’di,1867’de ise adı Harp ve Sulh oldu, bugünkü adıyla ‘Savaş ve Barış’ Bu ad kitaba çok uygun. Savaş l805 ve1812 yılında Napolyon’la yapılan savaşları anlatıyor. Barış ise anlatılan beş ailenin- tabii bunlar soylular- arasındaki ilişkileri, aşkları, evlilikleri anlatmakta.  Savaş ve Barış 1865 yılında ilk kez bir dergide yayımlandı. Kitabın yayımlanması tam iki yıl sürdü.  1867’de ilk üç cilt, 1868’de 4.cilt,Mart_Şubat 1869 da beşinci, aralık 1869 da ise altıncı cilt yayımlandı. Bizde ise şimdilerde 4  cilt var. Neredeyse 2,000 sayfalık bir kitap. Bizdeki  4 cilt aşağı yukarı l800 sayfa. Türkçeye ilk kez  Ali Kami Akyüz  tarafından 1938 yılında Fransızcadan  328 sayfalık bir özet olarak çevrildi. Hilmi Kitabevinin sahibi İbrahim Hilmi romanın aslında  4 cilt , 2000 sayfa ve böyle bir romanın yayımlanmasının ekonomik açıdan zor olduğunu söyledi.  Tolstoy’un bu eserinin Rusça aslından tam çevirisi  Tercüme Bürosunun  yayın programına alındı.1943’te l. cildi,1945 ,1946 ve 1949 yıllarında  4 cildi de tamamlandı. Ve MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler-Rus Klasikleri Dizisi’nde yayımlandı. Kitabı çevirenler Zeki Baştımar ve Nazım Hikmet’ti. Ama tercüme edenler arasında o yıllarda  siyasi durumundan dolayı Nazım Hikmet’in adı yoktu.

Tolstoy  (1828–1910)

Kanadalı bir yazar  şöyle demiş; Kitaplar en az üç kere okunmalı, gençlik çağında ,orta yaşta ve yaşlılıkta. Ben onun dediğini yapamıyorum,ama klasikleri ikinci kez okuyorum.Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı eseriyle başladım.

Nazım Himet Kemal Tahirle mektuplaşmalarında çeviriden bahseder. ” Bir hafta tercüme üslubu hakkında kafa yordum(73. mektup 1943).  Tercüme, bütün günümü yiyip  bitirerek alıyor(78. mektup 1943). Yazar Tolstoy ise halis muhlis bir dev. Fakat bu devin bir çocuk yüreği var. Tolstoy’un harikulade basit bir tekniği var ve bundan dolayı da güçlü (118.mektup 1943).”… ben tercümeden şunu anlıyorum; tercüme  edilen eserin yüzde yüz Türkçeleştirilmesi değil. Yani tercüme romanı okuduğun zaman sanki onu bir Türk muharririn yazdığını anlamayacaksın. Yani tercümede bir Rus muharriri ile bir Fransız muharriri tercümeyi yapan bir türk muharririn diliyle değil, kendi dilleriyle konuşacaklar bunun için bir çeşit istilizasyon(yalınlaştırma-üsluplaştırma) tekniği lazımdır.

Simdi şu Tolstoy üzerinde çalışıyorum.Tolstoy’un şekliyle Gorki’nin şekli arasında müthiş bir fark var. Ben birinci planda  Türkçeleştirmeyi alırsam bu müthiş fark yalnız muhteva farkına iner ve yarı yarıya kaybolur.(119. mektup 1943)

Yıllar önce Harp ve Sulh’un bir ciltlik özet baskısını okudum.

Çok uzun zaman oldu hatırlamakta zorlanıyorum. Şimdilerde Can Yayınlarından çıkan Zeki Baştımar ve Nazım Hikmet’in tercüme ettiği Savaş ve Barış’ı okuyorum. Kindle’ dan okuyorum. 4 cilt kitap l800 sayfa hepsi kindleda var. Kindle telefon veya bilgisayar gibi değil, güneşte de rahatça kitap gibi okunabiliyor.  Siz o kadar kitabı yanınızda taşıyamazsınız. Küçücük alet içine yığınla kitabı alabiliyor.

Nataşa Rostov-Resmiyapan: Elizabeth Bom

Yazar  kitabına şiir ,roman ,kısa roman ve hikaye diyemiyor. Romanlarda görülen sınırlamalar yok kitapta. Örneğin, birinin ölümü diğer kişilere olan ilgiyi   arttıracaktır ,bir evlilik ise konunun finali değildir, ancak akışıdır der yazar. Birinci kitap 1805 yılında Napoleon’a karşı yapılan savaşı anlatıyor.2. kitabı okumak için l. sini okumak gerekir; ama 1. kitaptan sonra 2.sini okumak gerekmez.  Sonuçta konu  ve karakterler aynı olsa da okuduğunuz kitaptan sonrasını okumanız gerekmiyor. Yazar okuru düşünerek bir kitapta vermek istediğini vererek kitabını sonlandırıyor. Busav1 05yılında yapılan savaşta Ruslar yeniliyor.

Lavruşka çok şeyler görmüş, her şeyi alçakça,hilekarlikla yapmayı görev sayan efendilerine her türlü hizmete hazır onların kötü düşüncelerini sezen, zayıf ve bayağı taraflarını bilen terbiyesiz, küstah uşaklardandı. Karşısındakinin Napoleon olduğunu çok iyi biliyordu. Ve Lavruşka şöyle dedi: ”Dalgınca,’Yani sizin anlayacağınız hemen savaş olursa dedi, Fransızlar kazanır, ama eğer üç gün geçerse iş uzar, neler olacağını Tanrı bilir..’ Lavruşka, bu övünçlü vatanseverliğin ağzından nasıl ve neden çıktığını kendisi de bilmiyordu.’ Tercüman Lavruşka ‘nın söylediklerinin son bölümünü söylemedi Napolyon’a.” Sayfa: 950 Eser Rusça yazılmış olsa da, neredeyse yarısı Fransızca o dönemde aristokratlar hem Rusça hem Fransızca kullanıyorlarmış. Fransızlar da hem Rusça hem de Fransızca konuşuyorlarmış. Yine de bana bu özenti gibi geliyor. Tolstoy eserinde genellikle prensler, prensesler, kontlar, kontesler yer almakta yazar, aristokratların yaşamını seviyorum  ve bu bana ilginç geliyor  diye açıklıyor. Ben o zamanı anlattığıma göre 1805 ile 1856 arasında soylular nasıl yaşıyor, davranıyorlarsa aynı o şekilde anlatıyorum. Yazar realizmin en önemli temsilcilerinden biri.  Dostoyevski nasıl halktan bahsetmiş, yazmışsa  Tolstoy da aristokratlardan bahsetmiştir .İkisi de aynı zamanda yaşamış olsalar da hiç görüşmemişler. Eserde beş aile ele alınmış, bunların hepsi de aristokrattır.

Aileler Bolkonski-_Rostov- Bezuhov-Drubetskoy ve Kuraginlerdir. Bunların birbiriyle ilişkileri ve savaştaki durumları ele alınmakta 1805-1856 yılları arasındaki dönemde. Yazar, o kişileri l805-1807-1812-1825 ve1856 yıllarında incelemiş. Savaş halk ve genç askerler için,yaşlıları savaş ilgilendirmiyor sanki. Fransızlar, çok yakınlarda olsalar da onlar bunun farkında bile değillerdi.   Halk ve genç askerler çarlarını sanki tanrıymış gibi seviyorlardı. “Çarın katıldığı yemek bitmişti. Hükümdar elinde bitirmeye  çalıştığı bir bisküvi ile kalktı, balkona çıktı,halk,   15 yaşındaki Petya ortalarında olduğu halde balkona doğru atıldı. Meleğimiz,pederimiz, hurra, babamız!diye bağırıyordu. Kadınlar, yufka yürekli erkekler, bu arada Petya heyecandan ağliyorlardı.” Sayfa 903

“İmparatora yirmi adım mesafeye kadar yaklaşıp da  onun yakışıklı, genç mutlu yüzünü bütün ayrıntılarıyla görünce heyecanlandı, hükümdara sevgisi daha bir arttı Nikolay’ın.” Sayfa 340

“Onun her şeyi (her çizgisi her hareketi) insanı hayran bırakıyordu. “

Nikolay şimdi çarı için ölebilseydi ne kadar mutlu olacaktı.Sayfa 34

“Prens Andrey geçen taburların bayraklarına heyecanlanmadan bakamıyordu,bayrağa bakarken aklından hep şunlar geçiyordu. Kıtaların önünde belki de işte bu bayrakla yürüyeceğim”.

Tolstoy gördüklerini realizme uygun biçimde anlatıyor ve betimleme yapıyor.

Geceki sisten  sabahleyin yükseklerde yalnız çiy haline gelen bir kırağı kalmıştı, ama çukurluklarda sis hâlâ süt beyaz bir deniz gibi yayılıyordu. Kıtalarımızın indiği ve silah seslerinin geldiği  soldaki çukurlukta  hiçbir şey görünmüyordu.Tepelerin koyu mavi, berrak bir gök vardı. Sağda  güneşin kocaman küresi; ileride uzaklarda sis denizinin öte kıyısında yükselen  ve üzerlerinde olasılıkla düşman ordusunun bulunduğu ağaçlık tepeler  görünüyor, orada bir şeyler beliriyordu. Sayfa;376

1805 savaşında,Ruslar Avusturyalılar ve Almanlarla müttefiktiler. Sonraki yıllarda Napolyon’la dost oldular.1812 yılında yine savaştılar.

Hussar( suvarı) albayı bir Alman, öfkesinden kızarak, yanına yaklaşan bir yavere, “Ama rütbesi benden büyüktür,bırak istediği gibi yapsın”diyordu,’ben kendi hussar’larımı kurban edemem.Sayfa 259

Kutuzov’u ilgilendiren tek bir korkunç soru vardı. Bu sorunun yanıtını da kimseden alamamıştı. Napoleon’u Moskovaya kadar getiren ben miyim, ben bunu ne zaman yaptım? Bu iş ne zaman oldu? Dün Platov’a  çekilme  emrini gönderdiğim zaman mı, ya da önceki akşam uyukladığım sırada mı yoksa Beningsen’e hazırlanmasını emrettiğim zaman mı? Bu korkunç iş ne zaman, ne zaman oldu?

1812 yılında Napolyon Moskova’ya girer yakar, yıkar,ama Petersburg’da hâlâ balolar, eğlenceler yapılır aristokratlar arasında.

“İyi bir metrdotel  bir yiyeceği nasıl nasıl nefis bir şey diye öne sürerse  Anna Pavlona da önce vikontu sonra da  rahibi nefis şeyler gibi davetlilere ikram ediyordu.”Sayfa:31

Prens Andrey , orduya geldiği sırada bütün partilerin içinde sesini duyurmaya başlayan dokuzuncu parti doğuyordu. Bu parti yaşlı, aklı başında, devlet işlerinde deneyimli, bibirine zıt fikirlerden hiçbirine iltifat etmeden,genel kurmayda olup biten her şeye objektif bir gözle bakabilen bu belirsizliğe , kararsızlığa, karışıklığa ve zaafa bir çıkış yolu düşünebilen insanların partisiydi.Sayfa:853 Savaş gençler için, onlar kendilerini öne atıyorlar, Ama yaşlılar için önemsiz gibi. Fransızlar çok yakınlarında onlar bunun farkında bile değillerdi.

Fransızların üstleri başları.paramparcaydı; aç, bitkindiler, sayılarının üçte birini kaybetmiş, ama yine de şehre büyük bir düzenle girmişlerdi . Bitkin, yıpranmış bir orduydu bu. Ama bu ordu orduluğunu ancak askerleri evlere dağılıncaya kadar koruyabildi. Zenginlerin boş evlerine dağılmaya başlar baslamaz bu ordu da sonsuza dek orduluktan çıktı.Aynı insanlar beş hafta sonra Moskova’yı bırakıp giderken artık ortada ordu diye bir şey kalmamıştı. Moskova’dan çıkarlarken amaçları eskiden olduğu gibi savaşmak değil, ele geçirdiği ganimeti korumaktı. … Aç bir hayvan sürüsü çorak bir kırda bir meraya rastlayınca nasıl zapt edilemez ve dağılıverirse, ordu da bu zengin şehrin içinde öyle, zapt edilmezcesine dağılıvermisti. Fransızlar buralarda daha değerli şeyler bulunduğunu düşünüyorlardı. Böylece Moskova onları daha çok emip içine çekiyordu. Kuru bir toprağın üstüne su döküldüğü zaman nasıl hem su. Hem de toprak yok olursa , zengin, boş şehre bu aç ordunun girmesiyle hem ordu, hem de şehir yok oldu. Sayfa:1191-1193

Yazarın dediğine göre: Başarısızlıklarımızdan ve  felaketlerimizden bahsetmeden Bonaparte Fransa’sıyla yaptığımız savaştaki başarımızı yazmak vicdanımı rahatsız ediyordu, 1812 yılının yurtsever eserlerini okurken kim o gizli ama tatsız çekingenlik  ve hayret duygusunu duymamıştır ki? Eğer zaferimizin nedeni bir raslantı değılse Rus halkı ve ordusunun karakterinin özünde  yatıyorsa, bu karakterin başarısızlık ve yıkım döneminde çok daha parlak bir şekilde anlatılması gerekiyordu. Realist olan yazar bunu kitabında da dile getiriyor. Yazar yine Kutuzov’un devamlı at üzerinde dürbününün elinde olamayacağını söylüyor. Ancak halkın devamlı onu  öyle düşündüklerini söylüyor.

“.Rusya’nın ayakta kalışına ayın 26’sında Napolyon’un nezle olmasının neden olduğu zorunlu ve mantıklı bir görüştür. Napolyon’a ayın 24’ünde su geçirmeyen çizmelerini vermeyi unutan uşağının da Rusya’nın kurtarıcısı olduğu ortadadır.”sy.1024

Napolyon’un nedensiz yere Moskova’dan kaçışı, eski Smolensk yolu boyunca çekilişi beş yüz bin kişilik bir işgalin eriyişi ve üzerine ilk kez Borodino’ da ruhsal bakımdan daha güçlü bir düşmanın yumruğu inen Napolyon Fransa’sının kaybı Borodino Savaşı’nın açık sonucudur Sayfa,1091

Rus ordusundan arta kalana kim şöyle bir göz atacak olsa, ‘Fransızlar küçük bir çabayla Rus ordusunu yok edebilir’ diyebilirdi, ama Fransızlardan arta kalana da şöyle bir göz atılsa”Ruslar az bir çabayla Fransızları dağıtır,” denilebilirdi Ama ne Fransızlar ne de Ruslar bu son çabayı gösteremiyor, savaşın alevi de ağır ağır sönüyordu.sayfa,1090

26 Ağustos gecesi General Kutuzov da bütün ordu da Borodino Savaşı’nın kazanıldığından  emindi. Kutuzov bunu böylece imparatora da yazmıştı. Onu bunu aldatmak istediği için değil; düşmanın yenildiğini savaşa katılan herkes gibi kendisi de bildiğinden, Fransızların işini bitirmek için yeni bir savaşa hazırlanılmasını emretmişti.  Ama aynı akşam ve ertesi gün eşi görülmedik kayıp haberleri birbiri ardınca gelmeye başladı, ordunun yarısı yok olmuştu. Böylelikle de yeni bir savaş olanaksız hale gelmişti.Sayfa, 1096

Davidov’un ve beylik köylülerin tarlalarında, çayırlarında , değişik üniformalı değişik vaziyette yüz binlerce insan ölüsü serilmiş yatıyordu . Bu tarlalarda, çayırlarda Borodino,Gorki, Sevardino, Semyonovskoye köylüleri yüz yıllarca hasat yapmış, sürülerini otlatmıstı. Sayfa 1089

“Bir insanın bir kralın, bir yöneticinin hareketleri, herkesin isteklerinin toplamıymıs gibi  ele alınır; oysa hiçbir  zaman insanların istek ve iradelerinin toplamı bir tek insanın hareketlerinde ifadesini bulmuş değildir.” Sayfa1093

Tolstoy, oldukça sade bir dil kullanmış, betimlemeleri ve benzetmeleri çok iyi, realist bir yazardır. Kitabı hiç olmazsa 2. kez okuyun yazar çok şey anlatıyor. Siyasetçilerin ve komutanların hem savaşta hem barışta nasıl mantıktan ayrılıp ona göre davrandıklarını gözlemlemiş ve bize anlatıyor. Hem Fransızlara karşı savaşıyor, hem de Fransızca konuşuyorlar. Bu bana çok saçma geldi, savaştığın bir milletin dilini kullanmazsın. Sosyete arasında günlük konuşma dili Fransızca olmuş. Bize olanları tarihçiden daha çok bir edebiyatçının anlatması hem de realist bir yazarın anlatması daha iyi. Kişilerin insani özelliklerinin de göz ardı edilmemesini sağlıyor.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Her bir eldivenin üzerinde yanan kadınlardan birinin  ismi var.

Kadınlar günü ile ilgili ne zamandır yazmak istiyordum, kadınlar günü geçeli epey oldu, ama ben emekçi dünya kadınlar gününü tek gün olarak düşünmüyorum. Kadınlar çalıştıkça ve çalışma koşullarını iyileştirdikçe DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ devam edecektir.   8 Mart  1857 ‘de çıkan bir yangında 120 kadın ölmüş istedikleri daha iyi çalışma koşulları, oy verme, erkeklerle aynı ücreti almak ve insanca yaşamak

Ben Sakarya’da  emekçi kadınlar gününde bir sanat merkezini dolaşırken  

Gülhan’ın eseerini sergilerken yaptığı açıklama

bir eser beni çok etkiledi. Gülhan isimli bir kadın hazırlamıştı bunu. Ben isim ve soyadını iki kere fotoğraflamama karşılık öylesine bir ışık gelmiş ki ismin üzerine bir türlü okuyamadım. Bu sanat eseri beni böylesine etkilediğine göre onu yapan kişinin adının yazılması gerektiğini   düşünüyorum. Neyse ki bu eseri oluşturan kişinin adı: Gülhan ve sanırım bir bloğu var. Bloğunun adı http://www.gulhan.net, o sergiyi yıllar önce gezmistim.  Gülhan’ın yaptığı eser pek fazla bilinmeyen Triangle yangınında ölenler üzerine, bu yangın 1911 yılının 25 Martında çıkmış. Bu yangında 146 kişi yaşamını yitirmiş, gömlek fabrikasında çıkan yangında 120’den fazla kadın ölmüş. Diğer ölenlerse erkek işçilermis. Ölen kadınların hemen hemen hepsi yahudi olan, Almanya, İtalya, İrlanda ve Doğu Avrupa’dan gelen  14-25 yaşlarındaki kadınlarmış, bazıları da çocuk denecek yaştaymış,. Hepsi de Amerika’ya yeni gelmiş. Bazılarının akrabaları bile yokmuş, Kim bilir hangi hayallerle Amerika’ya gitmişlerdi, Hayallerini daha iyi bir yaşam süslüyordu sanırım. Yangın Newyork’ta çıkmış. Üstelik bina  yangına karşı dayanıklı yapılmış. Yangın 8, katta başlamış. sonra 9.kata çıkmış. Yangından kurtulan birkaç kişi  ya camdan atlamış ya da soyunma odasındalarmış. Yangın merdivenlerine açılan kapılar kilitliymiş ve sadece bir asansör çalışıyormuş. Gelen itfaiye aracının ise suyu yokmuş. Yani kadınlar ya  ölecek ya da ölecekler. Bu yangın işverenlere 20  dolara patlamış. Şimdi bu para o zamanlar için iyi sayılırdı dıyeceksiniz ben de öyle demiştim de işverenlerin lehine ifade vermeleri için işçi kadınlara teklif edilen ücret l000 dolarmış. Böylece ne kadar yanıldığımı anlamış oldum.      

1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde Sosyal Demokrat Partili

olan Clara Zetkin adlı bir kadın 8 Mart 1857′ de yanarak ölen kadınları anmak için bu günün ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlanmasını önermiş. Bu öneride oy birliği ile kabul edilmiş.Bizde bu gün ilk ve son defa l921′ de kutlanmış. 1980 sonrasında 4 yıl hiçbir günün kutlanmasına izin verilmemiştir. Ondan snraki yıllardan günümüze kadar bu gün kutlanmıştır.

Bu sergide itfaiyeci araç gereçlerinden faydalanılmış, her  ölen kadının adı itfaiyecilerin

eldivenlerine yazılmış.
Bu yangının daha önce yapılan grevle ilgisi var, benim düşünceme göre .1909 yılının sonuna doğru başlayan 4 ay süren grev 1910 yılının başında sona ermiş.  Peki ben niye emekçi dünya kadınlar gününü yazdım gününde olmasa da, Marmaris’te  8 Mart’ta 41 kadının katıldığı resim, heykel ve seramik sergisi açıldı ve seramik öğretmenim Reyhan Gürses’in bu sergiye katılması beni tetikledi, Yıllar önce gördüğüm sergiyle  8 Mart 2022’de gördüğüm sergiyi birlikte anlatmaya çalıştım.

Sergiye katılan sanatçılar ellerinden geleni yapmışlardı. Daha çok sergi olursa her şey daha güzel olacak. Ben en çok öğretmenim Reyhan Gürses’in eserini beğendim. Artemis’i herkes bilir, Reyhan Öğretmenim de Artemis adlı Tanrıça’yı düşünerek bu eserini oluşturmuş bu eseriyle dile getirmek istediği;  kadınların bereketliliği  ve doğurganlığı, eser memelerden olusuyor, zaten tanrıça Artemis’in de 37 memesi varmış.

Mehmet Aksoy’un yaptığı Artemis Heykeli

Pek çok sanatçı Artemis’i ve onun Doğurganlığını eserlerinde göstermiştir.Onun Doğurganlığını memelerinin fazlalığı (37 )ndan anlarız. Artemis

Anadolu’nun önemli tanrıçalarından Kibele’nin bir parçası. Anadolu tanrıçalar diyarı başka bir yerde de tanrıça diye bir şey yokmuş., Düşünün ne kadar önemliymiş tanrıçalar Tanrı yerine Tanrıçalar varmış eskilerde. Eskiden kadınlar önemliyken bugün neden kadınlar önemsizdir hep merak etmişimdir. Ne yazık ki Amerika’da ve Avrupa’da kadınlar haklarını yanarak ya da atların ayakları altında kalarak almışlardır. Düşünün 19.yüzyılın başında kadınlar yüksek öğrenimde istedikleri bölüme bile glremiyorlarmiş. Şimdi de ya kocaları tarafından ya da babaları, anneleri tarafından öldürülüyorlar. Bu da biz kadınları mutsuz ediyor. Herkesin- kadın,erkek fark etmez- insanca yaşamasını ve çalışmasını diliyoruz.

İtalya’da bir müzede bulunan zenci Artemis heykeli
Reyhan Gürses’in Eseri
41Kadın Sergisi
41 Kadının oluşturduğu sergiden bir eser
Sergideki Resimlerden Biri

ANTALYA, BURDUR İNSUYU MAĞARASI, BURDUR LAVANTA BAHÇELERİ ve SAGALASSOS -KİBYRA ANTİK KENTLERİ

Antalyaya  defalarca gittik, bir yere ne kadar çok gitseniz de mutlaka bir yerleri görmemişsinizdir, veya yeni antik kentler ortaya çıkarılmıştır. Türkiye’de sürekli yeni antik kentler ortaya çıkıyor, tabii biz yeni ortaya çıkarılan antik kentleri ne yazık ki görmedik. Türkiye’nin iklimi öyle iyi gelmiş ki eski insanlara burada pek çok kent kurmuşlar, zamanla çoğu toprak altında kalmış, arkeolojiye çok iş düşüyor, kaybolan kentleri bulmak için. Ben nerede kahverengi bir tabela görsem oraya girmek isterim. Orada farklı zamanlarda yaşamış kişiler olduğunu bilirim. Acaba o insanlar neler yaşadılar, neler hissettiler diye düşünmeden edemem.

KYBRA ANTİK KENTİ/ MEDUSA
KYBRA ANTİK KENTİ/ MEDUSA

Antalya’ya giderken kahverengi tabelalara bakmadan edemedim.  Kibrya antik kentini görmemiştim, Fethiye’den  42 kilometre ötede aslında Burdur’un bir ilçesinde, ama Fethiye’den daha yakın.Şimdi bu kentte ne var diyeceksiniz. Evet bu kentte Medusa’nin yere yapılmış renkli mermerlerden oluşan bir portresi var. Medusa kim derseniz, kötü niyetli kişiler; Medusa’nın gözlerine baktıkları zaman, Medusa onları taşa çeviriyormuş. Tabii o zamanlar buna inanılıyormuş. Medusa   yılan saçlı, keskin dişli en az 2 bin yıllık dişi bir canavar. Kibyra Antik Kenti’ndeki Medusa’nın bir eşi dünyada bulunmuyormuş.Opus sectilea yöntemiyle yapılmış benim anladığım kadarıyla renkli mermerler döşenerek inşa edilen bu mozaik kenti çok değişik bir yere koyuyor. Onu görmeye insanlar geliyor.  Eee dünyada tek olan bir şeyi görmek güzel bir şey! Mayıs ayından ağustos sonuna kadar geziliyor Kibyra Antik Kenti,daha doğrusu Medusa Mozaiği diğer zamanlarda Medusa Mozaiği kapalıymış, zira doğa şartları onu bozuyormuş. Onun önüne geçmek için de uzman kişiler tarafından beş farklı katmanla kapatılıyormuş.

  Demek ki açık olduğu zaman gitmek gerekiyor Kibyra Antik Kentine İstanbul’daki Yere batan Sarnıcında bulunan  ters duran Medusa’yi ve Floransa’daki başı gövdesinden(Perseus’un öldürdüğü) ayrılmış ,Medusa’yi görmüştük. Antalya’nın bilmediğimiz bir köyüne Duacı’ya gittik. Yakınlarımız olan Aysun ve Hayri bizleri önce oturdukları köyde  gezdirdiler.Güzel bir köydü, yeşillikler içindeydi köy ve evleri.  Sonra bir gün Tünektepe’ye çıktık teleferikle, 600 metredeymiş bu tepe.  Teleferikle çıkarken etrafı doyasıya seyrettik. Aşağıya bakarken heyecanlanmadım desem yalan olur. Tünektepe’de birer kahve içip manzarayı seyrettik. Bizler kahve içtik, ama siz restoranda yemek yiyebilirsiniz. Üstelik pizza, çay, gözleme ve dondurma evleri vardı… İstediğinizi  yiyebilir ve içebilirsiniz, kafenin etrafındaki dürbünlerle Antalya’yı seyredebilirsiniz. Tüm Antalya ayaklarımız altındaydı. Deniz, harika kumsallar, yeşillikler, çevreyi kuşatan dağlar, yelkenliler hepsi.çok güzeldi. Orayı caştıktan sonra Burdur’a gittik. Lavanta Baçelerini gördük, dolaştık Gittiğimiz  köyün adı Kuyucak’tı. Aklımıza hemen Sabahattin Ali’nin kitabı Kuyucaklı Yusuf ğeldi. Burası onun köyü değildi, onun köyü Aydın’daydı. Uzaktan lavantaların olduğu yerler mosmor görünüyordu. Lavantalardan süs eşyaları , sabunlar, gazoz bile yapmışlardı. Komodinlere koymak için birkaç sabun alıp gazozları içtik. Bu lavanta köylerinin kurulması çok çok iyi. Buraya gelenler bu köylerden mutlu ayrılıyor, hem de köylüye bir gelir oluşturuluyor,

Lavanta bahçelerini gezdikten sonra Burdur’daki İnsuyu Mağarasına gittik.

LAVANTA KÖYÜ KUYUCAK
LAVANTALAR ve BULUTLAR
LAVANTA
İnsuyu Mağarası
İNSUYU MAĞARASI- BURDUR
İnsuyu Mağarası
İnsuyu Mağarası

Daha önce İnsuyu Mağarasına gelmiştik. Neredeyse otuz yıl oldu,İnsuyu Mağarasına geleli, eskiden su vardı mağarada. O hiç kıpırdamadan duran sular kalmamıştı. Gerçi mağara daha büyümüştü, galeriler açılmış, onlara giden doğal köprüler, insanın başına vuran kayalar, sarkıtlar dikitler orada olsalar da sular çekilmişti. Her kayayı bir şeylere benzetiyordum. Ben hep kıpırtısız suyu aradım. Bir de yazı yazmayın diyen tabelayı görünce ve arkadan yazılmış olan yazıları görmek canımızı çok sıktı. Arkadan Sagalassos Antik Kenti’nin tabelasını gördük, oraya s

saptık. Akşam olmak üzereydi. Uzaktan kent oldukca iyi görünüyordu, Burdur’un Ağlasun ilçesine bağlı olan Antik kent tepelere kurulmuştu eskiden kentler  düşmanlardan korunmak için hep tepelere kurulurmus. İster tepeye ister ovaya kurulsun düşman her yere ulaşabiliyor. Ve sizi yok edebiliyor. Likyalıların da sonu gelmiş. Her zaman söylerim bu insanlara ne oldu, nereye gittiler diye, Afrodias’ta yapılan bir kazıda o yörenin insanları çalışıyormuş,işçiler birbirine şaka yapıyorlarmış, al şu dedeyin yani dedenin kemiklerini diye.Sonra yapilan araştırmalarda o işçilerle kemikler arasında akraba olduklarına dair bir şey bulunmuş. Yani o insanlar bir yere gitmediler, sadece asimile oldular. Onlar biziz! Sagalassos Kenti’ ni büyük bir heyecanla dolaşacaktik, ama olmadı, bilet almak için giseye geldik, gisedeki bey yarım saat vaktiniz var dedi, , Sagalassos Antik Kentini dolaşmak yarım günümüzü alırdı, ne yazık ki, göremedik. Ev sahibimiz Aysun şimdi giremebiliriz, demek ki bize bir daha geleceksiniz ve bu kenti birlikte gezeceğiz dedi, biz de kabul ettik bunu. Burdur’da öyle çok antik kent ve müze var ki…Hepsine gitmek istiyoruz… 

fotoğraflar-sevil-mithat okay

AVŞA ADASINDA DERS ÇALIŞMAK

Üniversitenin son senesiydi. Bir dersim vardı vermem gereken sınıf arkadaşım Sultan’a beraber ders calışalım mı? diye sordum. O da neden olmasın, dedi. Onlarda mı bizde mi ders çalışacaktık. Onun annesi babası ve erkek kardeşi evdeydi, bizde de annem,babam ve iki kardeşim vardı. Sultan Kastamonu’luydu. Babası yünden güzel çoraplar örüyordu. Babası değil annesi olmalı diyeceksiniz. Hayır! Babasıydı yün çorapları ören, çünkü babasından bayağı çorap aldım. Meğer Kastamonu’da yaşlı adamlar örgü örerlermiş. Ders çalışmak için bize sessiz, sadece ikimizin olacağı bir yer gerekiyordu. Düşünürken orada mı çalışsak burada mı diye. Aklıma Avşa Adası’nda olan motelimiz geldi. Adaya gitsek nasıl olur? diye düşündüm. Motelimiz çarşıdan uzaktaydı, aylardan Ekim olduğu için komşularımız da adada yoktu. Herkes Eylülün ilk haftası adadan ayrılırdı.

Avşa Adasında Bir Koy

Zira Eylülün ilk haftası havalar bozardı. Bunu bilen yazlık evleri olanlar ve tatil için gelenler Eylülden sonra Adaya gelmezlerdi. Yazın adanın nüfusu yüz bini bulurdu.Kışın ise 2.000 civarındaydı. Eylülün ilk haftası kötü olan hava sonra sakinleşir ve sütliman olurdu. Hiç rüzgar esmez, sıcak ve sakin bir Eylül yaşanırdı. Hadi ben havaya ve sakinliğe alışıktım; ama Sultan çekinebilirdi. Neyse Sultan’a adaya gitmeye ne dersin dedim, olur gidebiliriz dedi. Gemiyle yolun altı saat sürdüğünü, motelimizin köyün dışında olduğunu, hiçbir komşunun adada olmadığını da söyledim. Sanırım, şehirde olmaktan sıkılmıştı, tamam sakince ders çalışırız, dedi. Neyse geminin adaya gittiği bir gün gemiye bindik, altı saat süren bir yolculuktan sonra adaya geldik. Yürüyerek motele gittik. Motelimiz iki katlıydi. İlk katta 10 oda bir mutfak ve genel bir tuvalet vardı, ikinci katta sadece iki oda bulunuyordu. Odalar salonun etrafında sıralanmıştı. Ortadaki salonun üstü açıktı, yıldızlar gayet güzel seyredilebiliyordu. Yani kötü niyetli biri dış kapıdan tırmanıp merdivenlerden aşağıya inebilirdi. Yalnız hiç öyle bir şey olmamıştı, kapı yokken bile içeriye kimse girmemişti. Avşa Adası güvenilir bir yerdi, her şey dışarıda, anahtarlar kapının üstünde durur, kimse bir şey almazdı. Elektrik bile adaya 1980’den sonra geldi. Telefon manyetoluydu. Şayet İstanbul veya Ankara ile görüşecekseniz, önceden PTT’ye yazdırmanız gerekirdi. Yazın yakınlarınızla adadan görüşmek çok zordu. Herkeste telefon bile yoktu, şimdilerde çoluk çocuğun elinde mutlaka telefon var ve onlar telefonları bizden iyi kullanıyorlar.

Neyse biz motelin 1 numaralı odasına yerleştik. O oda motelin en büyük odasıydı, her odada olduğu gibi o odada da tuvalet ve duş vardı. Dış kapıya en yakın odaydı, karşısında yukarıya çıkan merdivenler vardı. Biz 1 numarayı büyüklüğünden dolayı seçmiştik.

Ders çalışmaya başladık, teneffüslerde yemek yapıp yiyor ve denize giriyorduk. Aylardan Ekim olmasına rağmen öyle sakin bir hava vardı ki, yaprak kıpırdamıyordu. Günün en sıcak zamanında denize giriyor, yürüyorduk. Diğer zamanlarda ise devamlı ders çalışıyorduk. Kendimizi on günlük bir kampa almıştık sanki. Bir gece ders çalışırken dışarıda biri yürüyormuş gibi geldi bize. Odanın bir balkonu vardı. Yürüyen balkonun dibinden yürüyordu sanki, biraz zaman geçti, o yürüme sesleri salondan da gelmeye başladı. Bu arada ben acaba kapıdan biri girdi de içerde yürüyor mu diye düşünüyordum. O arada Sultan’a baktım, kızın beti benzi atmıştı, belli ki korkuyordu, Ben onu yok bir şey diye sakinleştirmeye çalıştım, Buralar çok güvenli yerlerdir, ne hırsızlık ne de başka kötü bir şey olmaz! dedim. Dedim de aslında ben de korkmuştum. Ben onunla konuşurken mutfaktan bir ses geldi, mutfaktan geldiğini nereden bildim, çünkü bir çaydanlığın devrilme sesini işittik. Eyvah dedim tabii kendime, içeriye biri girdi, yürüyor ve gürültü yapıyor.

Avşa’da Gün Batımı

Hiç konuşmasak da çok korkuyorduk. Birbirimize sararmış yüzlerle baktık, sonra ne olacaksa olacak, böyle durmaktansa ben kapıyı açacağım, dedim. Sultan bana ne kadar korkusuzsun dedi. Bilse ki ben ne kadar korkmuş haldeydim. Ama hiçbir şey yapmadan beklemek beni öylesine korkutmuştu ki, ne olacaksa olacak, korkunun ecele faydası yok, deyip kapıyı açtım. Acaba kapıyı açmam sporcu olmamdan mı kaynaklanıyordu. Ne de olsa on senedir judo çalışıyordum. İki yıl da karate çalışmış, Judoda devam etmeye karar vermiştim. Türkiye şampiyonuydum, Bir arkadaşımın(erkek) sokak kavgasına tanık olmuştum. Neredeyse dayak yiyordu, Judo tekniğine giriyor, ama karşısındakini düşüremiyordu. Sokak kavgası başka bir şey. Neyse biri kavgayı bitirdi de arkadaş dayak yemekten kurtuldu(!) Maçta bazı kurallar var ,ona uyuluyor. Siz judoda Dünya Şampiyonu bile olsanız, sokak kavgasında yenilebilirsiniz. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Ben kadın olarak ne yapabilirdim ki biri bir yumruk atsa oraya yığılıp kalırdım. Örneğin filmlerde ajan olan kadınla ajan olan adam dövüşüyor, kadın adamı bir güzel dövüyor hiçbir şey olmamış gibi yoluna gidiyor, üstelik hiç yara bere almadan. Adam kurşunlanıyor, iki gün sonra iyileşiyor. Bize öyle bir şey olsa ancak uzun zaman sonra iyi olabiliriz. Gerçekle filmler birbirinden farklı olabiliyor. Neyse dışardaki sesler devam ediyordu, Sanki birileri yürüyor gibi sesler duyuyorduk. Kapıyı açıp dışarı çıktım, ne yapacağımı ben de bilmiyordum. Neyse hiçbir şey yapmama gerek kalmadı. Gördüklerim beni güldürdü. Kapının tam önünda bej rengi paket kağııdı bir ileri bir geri gidip geliyordu. Kim koymuştu o paket kağıtlarını? Rüzgarın çıkacağını bilmeyen biri sanırım. Rüzgar çıkmış, paket kağıtlarını oraya buraya dağıtmıştı, onların beton zemin üzerinde çıkardıkları ses aynen birileri yürüyormuş gibiydi. Peki mutfaktan gelen çaydanlık sesine ne demeliydi? Ben önde Sultan arkamda korkarak mutfağa girdik, meğer devrilen çaydanlık değil demliğin kapağıymış, bunu da düşüren bir kuşmuş, kuş olduğunu nereden bildiniz dediğinizi duyar gibi oldum. Kuş hâlâ mutfaktaydı ve bizim ondan korktuğumuz kadar o da bizden korkmuştu. Mutfağın kapısını açık unutmuşuz, rüzgâr çıkınca kuş da kapıyı açık görüp mutfağa sığınmıştı. Bir tek şey kalmıştı açıklanmayan, balkona sürünerek yürüyen neydi? Gerçi herhangi bir gölge görmemiştik, sadece yürüyüş sesini duymuştuk. Aman herhalde birisi geçti dedik ve rahatça uyuduk. Ertesi gün çarşıya alış verişe gidince, onun da ne olduğunu öğrendik. Alış veriş yaptığımız dükkan sahibi, sizin oralarda büyük kaplumbağalar varmış. İnsan gibi yürüyorlarmış, onların yürüyüşünü duyanlar korkuyorlarmış, deyince biz de onlardan korktuğumuzu söylemedik, sadece birbirimize bakıp gülümsedik, akşam olduğunda yürüyüş sesini duyunca hemen balkona çıktık, hem balkonun ışığını yaktık hem de elimize bir fener aldık, gerçekten daha önce bu kadar büyük kaplumbağa görmemiştim, sanki bir insan yürüyordu. O gece iyice rahatladık her yer zifiri karanlıktı. Ama yıldızlar ışıl ışıldı. O karanlıkta yıldızlar nasıl da parlıyordu.

Çok korkmamıza rağmen ben daha önce de söylemiştim adanın insanı çok güvenilir diye…Peki bana o geceyi hatırlatan neydi? Karanlıkta 33 yazardan Korku Hikayeleri Antolojisi’ni okumam bana o geceyi anımsattı. Bu korku hikayesi de ne dedim, beni ne korkutabilir? Bu korku antolojisi hayalet öykülerini içeriyor, ayrıca beni hiç korkutmadı… ben o gece korktum; ama olayı hayalete bağlamadım, karşıma bir veya birden fazla insan çıkacakmış gibi geldi. Hayalettense kötü insanlar beni daha çok korkutuyor.

On gün geçti, biz İstanbul’a döndük, sınavdan bir gece önce Sultan’larda kaldım. Sultan beni uyutmuyor, habire sınavla ilgili soru soruyordu. Sonunda ben dayanamayıp sızdım. Erkenden okula gittik, anfiye girdik, dağıtılan soruların neredeyse hepsinin yanıtlarını biliyordum. Ama soruları yanıtlamak umurumda değildi, sadece uyumak istiyordum, önce sıraya başımı koyup uyumayı düşündüm, sonra hemen eve gidip yatsam dedim kendime. Soruları bile bile yapamayacaktım. Uykusuzluk beni öldürecekti, uzmanlar son akşam hatta son üç gün çalışmayın boşuna demiyorlarmış. Ben bunu Sultan’a anlatamadım ki… Kendimle bayağı mücadele ettim. Uyku mu soruların cevapları mı diye…Uyku her zaman ağır bastı. Tek isteğim uyumaktı. Sınav ve bildiğim sorular umrumda bile değildi.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, uykum açıldı ve ben neredeyse tüm soruları yaptım. Ve sınava girdiğim dersten geçtim. Ama tersi de olabilirdi. Yine de son bir kaç gün ders çalışmasak başka şeylerle ilgilensek, uzmanların dediğini yapsak daha iyi olur.

AKTUR- TÜRKİYE’NİN EN GÜZEL KAMPİNGİ

Marmaris’ten yola çıkarsanız, 50. kilometrede Datça’ya 20 kilometre kalmışken Emecik’e çok yakın olan bir kamping görürsünüz. Ağaçların altında karavanlar ve çadırlar vardır. Bir tarafı ise Aktur Yazlıklarıdır. Bizleri asıl ilgilendiren Karavan ve çadırların olduğu kampingdir. Bu kampingin içinde haftada üç gün pazar kurulur, Migros ve eczane vardır. Türkiye’nin alt yapısı tamam olan en iyi ve en pahalı kampinglerinden biridir. Denizi öyle temiz ve güzeldir ki aşırı tuzlu olması bile önemli değildir. Yalnız kara için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, Aktur’da bir de orman kampı bulunmaktadır. Bungolovlar bu sene yenilenmekteler ve denize girmeye gelen vatandaşlar ağaçların altında oturup denize girerler; ama çöplerini ne yazık ki yanlarında götürmezler, kumsalda getirdikleri torbalarla bırakırlar. Çöpler bir yığın oluşturmaktadır. Çöplerin kumsalda bırakılmaları kimseyi rahatsız etmez, buraya yazdığıma göre beni rahatsız ediyor bu çöpler, niye çöpleri toplayıp atmadın diyebilirsiniz, ben bu çöpleri her yerden toplamaktan sıkıldım. O kadar uzağa gidiyorsunuz, rahatça denize girebilmek, yalnız kalabilmek ve yeni bir yer görmek için, lütfen çöplerinizi getirdiğiniz gibi geri götürün ve çöpe atın. Kimse orayı temizlemeyecek, belki bir doğa sever gelecek ve çöpleri toplayacak. Peki o doğa severe yazık değil mi? Her gittiği yerde çöp toplasın, sonunda o da benim gibi isyan edecek. Ne olur çöplerinizi geri götürün, her yeri çöplük haline getirmeyin.

Aktur’da Gezi Tekneleri

Çöp toplama işinden çok yoruldum ve sıkıldım. Nereye gitsek, torba torba çöp topluyoruz. İnsanlar çocuk bezi kullanıyorlar çoçukları için, o bezleri kullanmayı biliyorlar da yanlarında götürmeyi bilmiyorlar. Çalının dibine saklayıveriyorlar, sanki o bezler hemen eriyecekmiş gibi. Bira, su içiyorlar cam olan bira şişelerini kırıyorlar, petleri de her yere atıyorlar. Bir naylonun doğada kaybolması için yüzlerce yıl geçmesi gerekiyormuş. Ne yazık ki insanımıza doğanın bir parçası olduğumuzu öğretemedik. Doğayı delice kirletiyorlar. Ben de ha bire çöp toplamaktan gerçekten yoruldum, ancak kimseye derdimi anlatamıyorum. Tatil yapanların, hafta sonlarını en iyi şekilde değerlendirmek isteyenlerin çöplerini geri götürmeleri gerekir.

Kirlenmez dediğimiz denizlerimizi, havamızı kirlettik. Bugün denizlerimiz musilaj etkisinde, havamız kirlendi, ozon tabakası delindi. Gelişmiş ülkelerin pisliklerini alıp yok etmeye çalışmamız nasıl içimi acıtıyor, benim de dediğinizi duyuyorum. En iyisi bunları bir tarafa bırakıp yüzelim. Parlak sulara kendimizi bırakalım. Deniz bu kadar mı temiz olabilir.

AKTUR’UN DENİZİ
Aktur’da Deniz
Kurucabuk Adası
Aktur’da Deniz

Yakındaki Kurucabük Adası’na gittik,burayı karavancı dostlarımız Ergün Bey ve Yurdanur Hanım bize öğretmişti. Daha önce onlarla birlikte buraya gelmiştik, şimdi yalnız başımıza geldik,adanın bulunduğu koya büyük bir yat demir atmıştı. Adanın ve ondan önceki kayaların fotoğraflarını çektim. Denize girdik, deniz nasıl güzel ve temizdi…Bir anda rüzgar çıktı, hemen küçük botumuza atladık, Aktur’a geldik.

Kurucabük Adası
AKTUR

AKTUR’UN İKİ TARAFLI DENİZİ

25 sürüm

Doya doya denize girdik, bu kadar güzel ve temiz denizi bulup girmemek olmazdı. Denize girdikten sonra yürüdük ve akşam olunca eve döndük. Nasıl dinlendik nasıl anlatamam.