ŞİİR-ŞAİR ATAOL BEHRAMOĞLU

BEBEKLERİN ULUSU YOK 

 İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
   Bebeklerin ulusu yok
   Başlarını tutuşları aynı
   Bakarken gözlerinde aynı merak
   Ağlarken aynı seslerin tonu
   

   Bebekler çiçeği insanlığımızın
   Güllerin en hası, en goncası
   Sarışın bir ışık parçası kimi
   Kimi kapkara üzüm tanesi
   
   Babalar çıkarmayın onları akıldan
   Analar koruyun bebeklerinizi
   Susturun susturun söyletmeyin 
   Savaştan yıkımdan söz ederse biri

   Bırakalım sevdayla büyüsünler
   Serpilip gelişsinler fidan gibi
   Senin benim hiç kimsenin değil
   Bütün bir yeryüzünündür onlar
   Bütün insanlığın gözbebeği
   
   İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
   Bebeklerin ulusu yok
   Bebekler, çiçeği insanlığımızın
   Ve geleceğimizin biricik umudu..

DSC_0851

DSC_0885

Reklamlar

ŞİİR-ŞAİR CEVAT ÇAPAN

SEPYA

Sonra sonundan başlardı hikâyesine,

O mutlu ya da acıklı sonu açıklar,

Asıl iş anlatılanda değil, anlatanda derdi.

Biz de bakakalırdık onun sesinin büyüsüne

kapılıp

Kimdi, nereden gelmişti, neden öyle parlıyordu

gözleri?

O söze başlayınca saatler durur,

yapraklar titremezdi ağaçlarda.

Bir yolculuğa çıkarırdı bizi peşine takıp

gece gündüz, dere tepe

belli belirsiz zaman birimleri, yer adları-

karartma geceleri, üç aylar, sevdalı bulut,

köşede yanık kokulu tahmis,

karpuzlarını mumlarla aydınlatan manav,

Cibali’den Küçükmustafa’ya götüren

arnavut kaldırımı sokaklar,

tek kollu Gazi Eniştem fırında

ekmek karnelerini kareli bir kağıda yapıştıran.

Sonra Hayalet Oğuz belirirdi.

Mandreke ve Maskeli Süvari’yle kol kola.

cebinde açık saçık resimler.

Ve Ali Nizami Bey, Eyüp-Keresteciler otobüsünden

iner,

Terzinevin’le Kuzguncuk’a geçerdi.

Mevsim yaz, aylardan Temmuz’du.

sonu mutlu mu acıklı mı,

belli olmayan bir masal.

(Milliyet Sanat 341, 1 Ağustos 1994)

My captured picture

ŞİİR-ŞAİR RONİ MARGULİES

MUHASARA

Gökçeada’nın terk edilmiş bir Rum köyü

Nüfus kırk sekiz, en genci yetmiş yaşında.

Oturmuş bir kahvede masalar etrafında,

Çay içip tavla oynarlar takır takır,

Herkes buradaymış, her şey aynıymış gibi.

 

Köşede balkonu çökmüş o büyük ev

Boş değilmiş, yemek pişiyormuş gibi;

Oğullar Atina’da, kızlar Almanya’da,

Avustralya’da değilmiş gibi yeğenler,

Oyun oynuyormuş gibi çocuklar meydanda.

 

Bir balkon daha da çökse, biri daha gitse,

Çay içip tavla oynayacaklar takır takır.

Direnecekler.Elden başka ne gelir ki.

Erkekler her an dönebilirmiş gibi tarladan,

Herkes buradaymış, her şey aynıymış gibi.

 

Bir garip karanlık var ama gözlerinin ardında,

Her an düşebilirmiş gibi tüm savundukları,

Çok uzak değilmiş gibi artık son yenilgi.

Dört bir yanına ulak yollamışlar da dünyanın.

Umutsuzca yıllardır haber bekliyorlar sanki.

(Adam Sanat 100, Mart 1994)

My captured picture

Gökçeada’da Bir Köy

My captured picture

Gökçeada’da Bir Köy

Fotoğraflar: Sevil Okay

ŞİİR-ŞAİR METİN DEMİRTAŞ

CAN YÜCEL’E GÜZELLEME

Şiirimizin Donkişot’u

Şiir yazanı

Hoca Nasrettin’in

Şarap içeni

Elinde şiir mızrağı

Bir sağa

bir sağa

yine sağa!

Dalıyor bir hışım gibi

Haramilerin haramına…

Sözcükleri dikenli

Okları zehirli!

Karışımı:

Biraz Nâzım kırmızısı ile

Orhan Veli mavisi…

Şiir atının üstünde

Dövüşüyor

döne

döne

Ödüm kopuyor

başına bir iş gelecek diye.

Ama                        kalkmaz

düşmez

Yedi canlı

bir Can’dır o!

Düşse de

bindim

-indim        Mirim! der

Tez doğrulur.

Bazen de sırtında torbası

Şangur şungur şişeleriyle

Yara bere içinde

Çıkar gelir bir yerlerden

Ana avrat

zilzurna

dümdüz!

Gayri seyreyle cümbüşü

Bir şenlik

bir gümbürtü

bir kıyamet!

Yahu n’oluyor!

Can Yücel şiirleriyle

Seferden dönüyor…           Aralık/1994

SAMSUNG

ŞİİR-ŞAİR CAN YÜCEL

                           GÜNAYDIN 
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencereni aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin…
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin…
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..

Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,seni mutlu eden sesi duymak için “alo “de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa…
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla ,köpek görürsen okşa ,çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.

Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden âlâ misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım
hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!

IMG_20171109_112401

ŞİİR-ŞAİR PELİN ÖZER

LİMON YAPRAKLARI

Limon yaprakları sürünmüş ellerime

Sustuğumu görünce sen, korkuluğa dönüştün

Merak etme, konuşurum az sonra,

Sana yalan rüyalar anlatırım.

Limon yaprakları akıyor ellerimden

O yaprakları giyip bahçe yaptın kendini

Yıkanıp çıkacağım bu topraksız evden

Başımdaki oyuktan sakladığım sözler sızacak

Limon kokan ellerimi suya ektim

Büyürsem ben, beş gövdeli bir ağaç olurum

Sana ferah sözcükler toplarım kırılmaz dallardan

Aldatmayan kır manzarasına ses veririm

Dilimde kamaşan limonu ağzına uzattım

Dokunduğumu duyunca sen, birden gövdeleştin

Hiç tereddüt etmeden, aşılanırım sana

Toprak bize en eski masalını anlatır.ımg_20180703_195435931229661..jpg

ŞİİR- ŞAİR AHMET OKTAY

ENVANTER

Çok az şey saklamışım yaşamımda;

ne bir fotoğraf var ilk aşklardan

ne bir mektup,

dostlardan beş on tane:

şunları yazmış Stockholm’den

Demir Özlü 1983’te

‘rahmetli Çiğiltepe’nin oğlunu gördüm

geçenlerde Helsinki’de,

sürüyorum geçmişin izlerini’.

Hangi izlerin peşinden gittim ben

içimde bir mahşer beklentisi?

 

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda;

hiçbir andaç yok babamdan,

verdiği mineli çakmağı

unutmuştum bir Amerikan Bar’da;

ah umursamaz gençlik!

Sımsıkı tutsaydım şimdi

avcum ısınır mıydı acaba?

 

Yığınla not var ama masamın gözlerinde:

şöyle ‘Üç Kör’ başlıklısı: -Homeros,

Milton, Borges- . İçgörü üzerine bir şiir

yazacaktım belki de. İşte bir başkası:

‘Yolculuk’:-Odysseia, Moby Dick,

Karanlığın Yüreği-

Belli: Çıkış ve Varış ya da

Başlangıç ve Son takılmış kafama.

Demek ki yetişemiyor insan

ne yapsa kendi tasarısına.

 

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak

benim ardımda bıraktığım iz.

anonim bir kimlik olacağım;

bir sahaf dükkânında yıllar sonra

satılmış kitaplarımı karıştıran okur

bilemeyecek

satırların altını benim çizdiğimi,

geçmişe ve geleceğe karışa karışa

 

İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;

yığınla düş kırıklığı, yanılış;

yüzünü görmediklerim var,

yazdıklarını sevmediklerim.

Küskün ölenler oldu bana,

Kimlere küskün öleceğim

ben acaba?                      (1994)   Ahmet Oktay (1933-2016)

SAMSUNG

ŞİİR-ŞAİR ÖZKAN MERT

HAYATI ÖĞRENMEYE VAKTİM YOK!

Bir albatrosun kanatlarıyla vurdum hayata

Şiddetle ortak edildiğim hayatlarla büyüdüm

Tenim yırtıldı gül kokulu tenlerin üzerinde

Öpüşmediğim dağ, sevişmediğim okyanus kalmadı

Ne kadar büyüdüysem

o kadar az şey bildiğimi öğrendim.

Anladım hayat sonsuzluğa akan

mavi bir ırmak

Bense içine düşmüş küçücük bir karınca

Hayatı öğrenmeye vaktim yok!

Ancak içinde boğulabilirim.

Okudum, koştum, yıkandım hayatla.

Ne kadar kır varsa, ne kadar kent ne kadar bulut

Bir çocuk gibi çizikler attım üzerlerine dizelerle…

Renkli balonlar bağladım uçlarına,

Bir de baktım bir tomurcuk

benden daha çok şey biliyor

Sahilde bulduğum taşların kokusu

milyarlarca yıl önceden geliyor.

Oysa ben, daha dün sabah

kiraz ağaçlarıyla

Fuhuş halinde yakalanan bir kuşum.

Hayatı öğrenmeye vaktim yok.

Ancak çok uzun bir öpüşle

yırtılarak ölebilirim.

Kırmızı, sıcacık tropikal yağmurlar gibi

Yağar kanım dağlara…

dağlara

dağlara

Dağlar tanır beni…

Dağlar bilir

Ne dediğimi.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG

ŞİİR- ŞAİR SALİH BOLAT

CEZA

göğü unut

tek başına ölmüş bir karanlık ol

banliyö trenlerinin camından bakan yenilgi gibi

bak, denizi nasıl denetliyor martılar

uzaklaşıp git, kendinde eri, çözül

değil mi ki orda yoktun.

gemi enkazlarının dibindeki katranla hesaplaş

limandaki halatların arasına sıkışmış yengeç gibi

çaresizliği incele, bir sonuca var yalnızlığından

hani ilk rüzgârla düşen yapraklar vardır

onlara oy ver, yaşamıyor olmayı seç

değil mi ki söylemedin.

çalışkanlığın haritasını çizen karıncaları gözet

ağaçlara koş, köklere yalvar

kiminse kumdaki ayak izleri, onu bul, tartış

takip edilen bir pars gibi

geceyle arandaki boşluğu ölç

değil mi ki göremedin.

SarsalaIMG_20171022_173858

ŞİİR- ŞAİR COŞKUN YERLİ

GÖZLER                                                                              İlhan Berk için

4995 numaralı fotoğraf: Askerler ve mollalar.

Fesli bir kalem efendisiyle alaca sarıklı

ve çakşırlı bir köylü dışında herkes ya molla,

ya da asker. Mollalar ince siyah lâtalar,

beyaz imam sarıklarıyla. Askerlerin başında

kabalaklar, ayaklarında dolaklar. Cümlesi

bir kanadı kapalı bir devlet kapısının önünde.

 

Esansçı bir molla: Camekânlı bir satış tezgâhının

ardına oturmuş.Esans şişeleri görülebiliyor.

Güzel kokuları seven ümmetin hizmetinde.

Sırtını duvara vermiş, fotoğrafçıyı süzüyor.

Çocukluğumda cami avlularında, trenlerde,

otobüs garajlarında dolaşan başı kasketli

seyyar esansçılar olurdu. Ellerinde camlı

kutularla dolaşır müşterilerin ellerine

şırıngayla ‘koklamalık’ püskürtürlerdi.

 

Çocuklar çarşı iznine çıkmış: Kapının kapalı

kanadının önündeki alçak masada

arzuhalci mollaya mektup okutuyorlar.

Acep o haşmetlû sultanlar nefer kullarının

okuma-yazma öğrenmesi için hiç ferman

eylemişler midir? Asker ağaların üstlerine

çöken o izne çıkma tuhaflığı ve yakında

cepheye gitme gerginliği! Sabahtan

akşama kadar güneş altında talim yapmaktan

hepsinin eli yüzü kapkara kesilmiş. Asena

yabgusu onlara bu yüzden mi,”kara

budunum, dayanın,” demişti? Bu günlerde

gırgırcı bebeler buna, “amele yanığı” diyor.

Ellili yılların ortalarında amcam

sıfır numara tıraşlı başında kayık kepiyle

Hadımköyü’nden İstanbul’a işte böyle

kapkara çıkagelmişti, onu tanıyamamıştım.

 

Fotoğraf sorular içeriyor: Bu genç askerler

nereye sevk edilecekler? Galiçya? Sarıkamış?

Çanakkale? Buralardan sağ çıkan olduysa.

Sakarya’dan köyüne ulaşan var mıdır?

Şu öndeki delikanlı evine dönebilmiş midir?

Yuvasında itilmiş genç bir arslan gibi duruyor

köşede. Kapkara yüzünde, dimdik bize bakan

ışıl ışıl, iri, kederli arslan gözleri.

SAMSUNG

SAMSUNG