GERÇEK YAŞAMLARIN İNANILMAZLIĞI(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Kızılbük-Gabaklar İşletmesinin Yetkilisi Sevgi Hanım, üç kadının söyleşisine katılır. Kadınlar Hatice Nine’nin yaşamının zorluğundan söz ederler, bunun üzerine Sevgi Hanım konuşur:

-Kimin yaşamı kolay ki? Kimse kimsenin derdini bilemez içine girmedikçe.

DSC05704kızılbük ab

Datça- Kızılbük

Buralar şu anda turizm merkezi, yaşam daha kolay, gelir daha çok. Büyüklerimiz bizler kadar şanslı değillermiş, çok zor koşullarda yaşamışlar. Anneanne(Hatice Nine) de onlardan biri. Bu köylerde hangi kapıyı çalsanız içinizi acıtacak bir öyküyle karşılaşırsınız, bunlar öyle öykülerdir ki gerçek olamayacağını düşünürsünüz. Gerçek öykülerin çoğu inanılmaz öykülerdir!..

Funda:

-Sizin ailenizde de inanılmaz öyküler var gibi konuşuyorsunuz. Anlatmak ister misiniz? Biz karavancılar, farklı kişileri tanımaktan, onların yaşamlarını öğrenmekten hoşlanırız.

Sevgi Hanım:

-Neden olmasın? Size dedemi ve babaannemi anlatayım.

“Yıl 1915, dedem (babamın babası) Çanakkale Savaşı’na çağrılır. Gencecik bir Türk kızıyla yeni evlenmiştir, sevdiğinden ayrılması zor olur, onu doğup büyüdüğü Datça’nın Knidos’a yakın olan

fs004 sındı köyü

Datça-Sındı Köyü

Sındı köyünde bırakarak Çanakkale’nin yolunu tutar. O zamanlar yol yok, iz yok…

DSC04613DATÇA SINDI

Datça- Sındı Köyü

Dağ tepe demeden atla yolculuk yapılmaktadır. Savaşa sadece dedem gitmez, annemin dedesi de gider. Annemle babam akraba; annem torun, babam oğul. Bizim buralarda eskiden akraba evliliği çok olurmuş. Gerçi şimdilerde de olmuyor değil, hala kızıyla, dayı oğluyla evlenenler hâlâ var.

Semra:

Doğru söylüyorsunuz, akraba evliliklerine bu çevrede çok sık rastlanıyor. Bu arada engelli çocuklar da çok… Ancak gençler bile sakatlıkların akraba evliliklerinden kaynaklandığını düşünmüyorlar. Yakınlarıyla evleniyorlar.

Sevgi Hanım:

Dediğiniz ne yazık ki doğru! Neyse ben dedemle babaannemin yaşam öyküsüne devam edeyim.

Dedemin savaşa gitmesinin ardından iki yıl geçer, annemin dedesi Çanakkale’de şehit düşer, benim dedemse gazi olur. Dedemi köye bin bir zorlukla getirirler, artık o ata binecek durumda değildir. Bir ayağını bilekten, diğerini dizden kaybetmiştir savaşta. Acılar içinde köye gelir. Tek tesellisi sevdiğine kavuşmak olacaktır. Ne acıdır ki, onu ayaksız, yerlerde perperişan gören sevdiceği dedemi terk eder! Tabii o zaman dedem henüz dedem değilmiş!

Dedem; dede dediğime bakmayın yirmili yaşların başındaymış henüz, yani gencecik bir delikanlıymış; acılara, sıkıntılara pabuç bırakacak biri olmadığından yaşama sımsıkı sarılmış, ilk işi marangoza gidip her iki ayağına da ağaçtan ayak yaptırmak olmuş. İki tahta ayakla yeniden yürümeye başlamış. Genç gazinin durumuna çok üzülen, aynı mahallede oturan bir Rum kızı onun evine gidip ona bakmış, yardımcı olmuş. Bir süre sonra evlenmişler. Devlet, dedeme gazi maaşı bağlamış. Dirlik düzen içinde yaşayıp giderlerken dedemi bırakıp giden eski eşi çıkagelmiş. Kocasının yeni eşiyle iyi bir yuva kurduğunu duymuş, kıskanmış ve kocasına geri dönmüş. Medeni kanun olmadığından dedem iki eşli yaşamına devam etmiş.

DSC04693 DATÇA SINDI

Sındı Köyü

Yüz metre arayla iki ev tutmuş, birinde Rum, diğerinde Türk eşiyle yaşamış. Rum eşinden beş, Türk eşinden yedi çocuğu olmuş. Babam, dedemin Rum eşinden olan çocuklarından biri.

Eskiden buralarda Rumlar, Türkler birlikte yaşarlarmış. Cumhuriyet’ten sonra Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler de buralara göç etmişler. Rum olan babaannemin tüm akrabaları gitmiş, ona, sen de gel demişler. Babaannem dedemi terk etmemiş, dinini değiştirip müslüman olmuş.

Babaannem ölene kadar dedemle yaşadı. Babaannemi çok severdim, sevgi dolu bir insandı. Bana öylesine içten sarılırdı ki gözlerinden yaş gelirdi. Zor bir yaşamı oldu, iki ayağı olmayan bir adamla yaşamak, üstüne üstlük kocasını başka bir kadınla paylaşmak hiiiiç kolay değildi! İki ayağı olmamasına rağmen dedem yüz yaşına kadar yaşadı ve tahta bacaklarıyla dolaştı.

Semra:

-Dediğiniz gibi kimi gerçek öyküler, kurmaca öykülerden daha inanılmaz ve acı! Dedenizin yaşamı da çok ilginçmiş doğrusu!

Funda:

-Önce Hatice Nine’nin, şimdi de dedenizin yaşamı, beni çok gerdi. İçim hüzün doldu. Hüznümü tuzlu sularla paylaşmak istiyorum, denize gelen var mı?

DSC04015

 Deniz ve Yosunlar      Fotoğraf: Sevil Okay

Sevim:

-Akşam akşam denize mi gireceksin?

-Evet, abla! Haydi siz de gelin, hep birlikte yüzelim. Denize girmek istemezseniz kıyıda oturursunuz.

Sevgi Hanım’a iyi geceler deyip karavanlarının yolunu tuttular. Minik karavan sevecenlikle üç kadını karşıladı, kadınlar on dakika sonra karavandan çıkıp kumsala indiler.

DSC05524kumsal kızılbük abgt

Datça Kızılbük   Fotoğraf: Sevil Okay

Ay, Kızılbük’ü tepeden seyrederken denizi ışıl ışıl aydınlatıyordu. Üç kadın, yavaş yavaş, biraz da ürkerek denize girdiler, suyun içinde attıkları her kulaç, onları dinledikleri üzüntülü öykülerden uzaklaştırıyordu.

Untitled-100

                                         Fotoğraf: Sevil Okay

Deniz, ay, ayın denizin üzerine bıraktığı pırıltılar, karaltı halindeki tepeler onlara tüm olumsuzlukları unutturdu. Ertesi gün ve daha sonraki günler nereye gideceklerini, hangi yaşamlara karışacaklarını konuşarak iyi bir uyku çekmek düşüncesiyle karavanlarının yolunu tuttular.

Reklamlar

HERMAFRODİT-ÇİFT CİNSİYETLİLİK (Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan 4)

Kızılbük’e gelip Hatice Nine ile tanışıp söyleşen üç kadın, Hatice Nine’nin gelini Sevgi Hanım’la tanıştı. Sevgi Hanım, karavanlarını yerleştirmeleri için yer gösterdi onlara. Karavanlarını yerleştirdikten sonra restoranın yolunu tuttular. Sevgi Hanım’ın yaptığı zeytinyağlı yemekleri afiyetle yediler. Özellikle ‘kabak çiçeği dolması’nı çok beğendiler, tarifini aldılar.

DSC05362 kızılbük ab

Datça-Kızılbük

Akşamüstü gün batımını seyretmek için sahildeki şezlonglara kuruldular.

DSC05524 Hayıtbükü ab

Datça-Hayıtbükü

DSC05546 kızılbükten hayıtbüküne ab

Kızılbük’ten Hayıtbükü’ne Bakış

Yattıkları yerden sağ tarafta kalan Hayıtbükü’nü ve sol taraftaki uçsuz bucaksız denizi seyrediyorlardı. Güneş Hayıtbükü’nün, denize başını uzatmış yüksek tepelerinin arasından batacaktı, güneşin rengi sararıp kızardıkça Kızılbük’ü çeviren tepeler kızıllaşıyordu.

DSC05477datça kızılbükten hayıt büküne abg

Hayıtbükü’nde gün batımı

Güneş, tepeleri kızıla boyadığından bu koya Kızılbük adı yakıştırılmış.

Üç kadın, doyumsuz güzellikteki manzaraya kendilerini kaptırmış gibi görünseler de akılları yaşlı kadındaydı, onun yaşam öyküsünü bir an önce öğrenmek istiyorlardı. Bu kadın onları niçin bu kadar etkilemişti? Bu soruyu her biri önce kendine, sonra diğerlerine sordu. O yaştaki bir kadının, belleğini yitirmemesi, çektiği onca acıya karşın yaşama gülerek bakabilmesi, insanlara olan sevgisinin gözlerinden okunabilmesi onları etkilemiş olmalıydı.

Ertesi gün kahvaltılarını deniz kenarında yaptıktan sonra Hatice Nine’nin yanına vardılar.

-Gününüz aydın olsun hanım kızlarım! Nasıl Gabaklar’dan memnun kaldınız mı?

-Çok memnun kaldık da tesisin adının Gabaklar olması tuhafımıza gitti doğrusu. Gabak, kabak anlamında mı?

-Doğru bildiniz gabak, gabak demek. Size pek komik gelmiş olmalı.

-Eh, biraz öyle oldu!

-Oğlunuz ve gelininiz çok genç. Siz geç yaşta mı anne oldunuz?

-Yok canııım, daha neler! Köy yerinde geç yaşta anne olunmaz, genç yaşta dul kalınır.

-Yaaaaa!

DSC05548 kızılbük ag

Datça-Kızılbük

-Otuz beş yaşımda eşimi kaybettim, üç çocukla bir başıma kaldım. Bu arsalar o zaman beş para etmiyordu. Bir kızımı ağabeyime zorunlu olarak evlatlık verdim. Ne kadar zor bir şeydir bu! Bu acıyı anne olmayan bilemez. İnsan bazen hiç istemediği şeyleri yapmaya mecbur kalıyor. Diğer kızımla, küçük oğlumu zar zor büyüttüm. Kızım, Milas’a gelin gitti. Yazısı çok kötüymüş! Kocası içkicinin biri çıktı, kızıma az zulüm etmedi. Yavrucağım beş sene dayanabildi. Gencecik bir kadınken hayata gözlerini kapadı. İki oğul bıraktı ardında, biri iki diğeri dört yaşında.

-Vah, vah, vah!!!

-Teyzeciğim neler yaşamışsınız!

-Hiçbir şey dışardan görüldüğü gibi değilmiş, biz de sizi bu cennet yerde görünce derdiniz, tasanız yok sandık.

-Doğru dedin kızım, kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez. Torunlarımdan büyüğünü ben, küçüğünü babaannesi büyüttü. Küçük on iki yaşındayken babaannesini kaybetti. Ben onu da yanıma aldım, iki kardeş uzun yıllar ayrı kalmıştı, birlikte yaşasınlar istedim. Ayrı kaldıkları zaman zarfında üç-dört kez görüşebilmişlerdi. Birbirlerini çok özlüyorlardı, bir görüşmelerinde öylesine sevinmişlerdi ki bir yorgan paraladılar, deli gibi oynadılar, hopladılar zıpladılar. Çocukluk işte! Allah kimseyi yakınlarından, sevdiklerinden ayırmasın, hele çocukları hiç!

-Haklısınız!

-Sevgi, dört yaşından beri benimle yaşayan büyük torunumun eşi. O, benim torunum değil, oğlum. Kızımın biricik yadigârı. Birbirimize çok düşkünüz, her sabah birlikte kahvaltı ederiz. Beni hiç üzmemiştir. Canım yavrum benim!

-Teyzeciğim, belki sırası değil ama evlâtlık verdiğinizi söylediğiniz kızınızla aranız nasıldı?

DSC05509 Kızılbük kedi ag-Ah, yavrum hiç sorma! Kızım beni hiç affetmedi, onu yakınım da olsa başka birine vermemi kabullenemedi. Çok haklıydı aslında! Durumum öyle kötüydü, öyle çaresizdim ki! Onun iyi yaşamasını istedim, üstelik her zaman görebilecektim de. Lâkin hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı. O benden nefret etti. Onunla konuşamadım, kendimi ona anlatamadım. Ben onun için bir ölüydüm. Onu gördükçe, düşündükçe içimdeki yara sızım sızım sızlar!

-Zor bir durum, bir annenin çocuğunu başkasına vermesi ve o çocuğun annesine yakın olduğu halde onsuz yaşaması! Her ikinizin de yaşamı kolay olmamış. Ha, bir de oğlunuz olduğunu söylemiştiniz, ondan hiç bahsetmediniz.

-Evet, bahsetmedim, bahsedemedim. Madem size açıkça her şeyi anlattım, onu da anlatmadan geçmeyeyim. İnanın bunları hatırlamak, söze dökmek bana ne kadar güç geliyor! Tüm bunları neden anlattığımı da bilmiyorum. Size kanım kaynadı, daha önemlisi siz üç kadın şu karavan denen şeyi çeke çeke buralara geldiniz ya beni en çok bu etkiledi. Keşke, keşke ben de sizin gibi yapabilseydim, erken gelmişim dünyaya erken!

Oğluma gelince… anlatması zor… çok zor… Okumayı seven bir çocuktu. İlkokulu, ortaokulu iyi dereceyle bitirdi. Liseye Antalya’ya gitti yatılı olarak. Lise son sınıfta çift cinsiyetli olduğu ortaya çıktı. Ben biliyor muydum bu durumunu? Hayır, bilmiyordum. İşin tuhafı çift cinsiyetlilik nedir? Nasıl olur? Ondan bile haberim yoktu. Oğlumu okuldan almak zorunda kaldım. Onunla ilgili ne hayallerim vardı. O, liseden sonra üniversiteye gidecek, iyi bir işi olacaktı. Sonra onu güzel bir kızla evlendirecek, torunumlarım etrafımda dört dönecekti. Benim talihsiz oğlumun ise tam olarak cinsiyeti bile belli değildi! On sekiz yaşındaki çocuk ne acılar çekti, altmışını geçti hâlâ da çekiyor. Kendi kabuğuna çekildi, köyde benimle sessiz sedasız yaşamına devam etti.

-Ne olur kusurumuza bakmayın. Biz sizin yaralarınızı deştik, nasıl üzgünüz bilemezsiniz!

– Sizin suçunuz ne? Ben anlatmak ihtiyacında olmalıyım ki tüm bunları size anlatıyorum.

-Peki oğlunuzu hastaneye götürmediniz mi tedavi ettirmek için?

-Burası Datça’nın küçük bir köyüydü, ben de genç, cahil, dul bir kadındım. Öyle olmama rağmen oğlumu hastanelere taşıdım; bundan elli-altmış yıl önce ne hastaneler ne de tıp gelişmişti. Oğlumun derdine hiçbir doktor çare bulamadı. Artık bu tip durumlar ameliyatla düzeltilebiliyormuş. Bu beni nasıl sevindiriyor bilemezsiniz. Demek ki artık oğlumun durumundaki çocuklar, gençler ve aileleri bizim çektiğimiz sıkıntıları, acıları çekmeyecekler.

Çok yoruldum, kendimi pek iyi hissetmiyorum, biraz uzansam iyi olacak.

-Elbette, dinlenirseniz iyi olur. Anlattıklarınız sizi üzdü ve yordu.

Hatice Nine, zorlukla koltuğundan kalkıp şirin, ahşap eve girdi. Üç kadın ne yapacaklarını bilemeden birbirlerine baktı, yaşlı kadının anlattıkları onları üzmüş ve sarsmıştı. Deniz kenarına konuşmadan yürüdüler, kendilerini Kızılbük’ün parlak sularına bıraktılar. Yüzdüler, daldılar, yüzdüler, daldılar. Ta ki Hatice Nine’nin yüzü gözlerinin önünden gidene kadar.

Akşam yemeğini karavanlarının bahçesinde sessizce yediler. Yemekten sonra herkes eline bir kitap alıp minik bahçelerinin bir köşesine çekildi. Hiç kimse okuduğundan bir şey anlamıyor, kitaba boş boş bakıyordu. Funda ayağa kalktı, kitabını masanın üzerine bıraktı. Karavana girdi, beş dakika geçmeden dışarı çıktı, elinde bir defter ve kalem vardı.

-Ben restorana gidiyorum, internete gireceğim. Çift cinsiyetliliği araştıracağım. Kafamı çok meşgul etti.

Semra:

-Sorma, ben de onu düşünüp duruyorum, bekle seninle geleyim.

Sevim:

-Durun, durun ben de geliyorum, Hatice Nine’nin anlattıkları hepimizi üzdü. Kadıncağız ne çile çekmiş!

Restorana yürüdüler, Sevgi Hanım gülerek karşıladı onları. Birer kahve ısmarlayıp bilgisayarın başına çöktüler.

İnternetten edindikleri bilgileri paylaştılar.

Funda:

-Çift cinsiyetlilik çok geniş kapsamlı bir konu, not almaya çalıştım; ancak araştırdıkça çoğalıyor.

Sevim:

-Hadi bizi merakta bırakma, neler öğrendin anlat.

My captured picture

Kapadokya Yılanlı Kilise’de Bir Hermafrodit(Hermit) Olan Aziz Onuphrius Freski /Aziz Onuphrius Mısır çöllerinde keşiş hayatı yaşayan bir hermitmiş.

-Bir insanda hem erkek hem de kadın cinsiyet organları mevcutsa o kişiye Hermafrodit ya da çift cinsiyetli deniyor.Çift cinsiyetlilik, erdişilik sözcüğü ile de tanımlanıyor.

Semra:

-Hermafrodit terimi, güzellik tanrısı Hermes ile aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in adlarından mı oluşturulmuş? Funda:

-Aynen! Tıbbi bakımdan kişinin gerçek cinsiyetinin ne olduğu konusunda kuşkuların bulunduğu anormal durumlar olduğundan Hermafrodit denmiş bu hastalığa. Hatırlarsanız Kapadokya Yılanlı Kilise’de uzun beyaz sakalları olan yarı erkek yarı kadın olan bir tasvir vardı. Aziz Onuphrius’muş bu tasvirdeki kişi, 4. veya 5. yüzyılda Mısır çöllerinde keşiş hayatı yaşayan bir hermafrodit yani hermit’miş.  Sevim:

-Çok ilginç, demek çok eski zamanlara dayanıyor bu çift cinsiyetlilik. Eee, nedeni neymiş peki bu hastalığın?

-Valla nedeni pek belli değilmiş; ancak insan var olduğundan beri çift cinsiyetliliğin olduğu söyleniyor. Kromozomlarda nedeni belli olmayan bir değişiklikten ötürü ortaya çıktığı sanılıyormuş erdişiliğin ya da çift cinsiyetliliğin. Yalnız bazı uzmanlar çift cinsiyetli doğum vakalarının akraba evliliğinden kaynaklandığını söylüyorlar.

Semra:

-Peki, bu hastalığın tedavisi mümkün müymüş?

Funda:

-Bu duruma göre değişiyormuş.

Sevim:

-Nasıl? Ne gibi durumlar?

Funda:

-İki türlü erdişilik varmış: Yalancı erdişilik, gerçek erdişilik. Yalancı erdişiliğin tedavisi daha kolaymış. Bazı profesörler hastalığın bazı türlerinin anne karnında bile teşhis edilebildiğini ve çift cinsiyetli doğan bebeğin, hastalığın bazı türlerinde birkaç haftada ilaç tedavisiyle iyileştirildiğini, bazı türlerinde ise hastanın ömür boyu hormon alması gerektiğini yazmışlar.

Fakat çok ilginç örnekler de var, mesela bir iki yıl önce bir kentimizde bir bebek dünyaya gelmiş, doktorlar bebeğin cinsiyetini bir türlü belirleyememişler.

Sevim:

-Bu gerçekten ilginç ve kötü bir durum! Her zaman rastlanacak bir olay değil…

Ben hastalığın teşhis edilebilmesi ve bazı türlerinin tedavi edilebilmesini iyi bir gelişme olarak görüyorum! Tıp sayesinde anneler-babalar-çocuklar Hatice Nine ve oğlu kadar acı çekmeyecekler.

Semra:

-Sen öyle san! Bir profesörümüz, çocukları cinsiyet belirsizliğiyle doğan ailelerin, psikolojik sıkıntı içine girdiklerini ve çocuklarının durumunu çevrelerinden saklamaya çalıştıklarını, sağlık kuruluşlarına iş işten geçtikten sonra başvurduklarını, bazı ailelerin ise sağlık kuruluşlarıyla temasa geçmediklerini, toplumsal baskının üst düzeyde olduğu bölgelerde hastalığın sıkça görüldüğünü ve gizlendiğini söylüyor.

Funda:

-Doğru, çok doğru! Bir başka profesör de çift cinsiyetle dünyaya gelen bebeğin ilk iki yıl içinde tedavi edilmesi gerektiğini, çift cinsiyetliliğin toplumda bir hastalık olarak kabul edilmesinin şart olduğunu yazmış.

Sevim:

-Çocuğunu doktora götürmeyenler çocuklarının cinsiyetini nasıl belirliyorlarmış?

Semra:

-Cinsiyet rolü, doğumda belirlenen cinsiyete ve kişi yetiştirilirken uygulanan davranış türüne göre belirleniyormuş.

Funda:

-Hatice Nine’nin oğlu gibi… Genellikle aileler çift cinsiyetli olan çocuklarının buluğ-ergenlik çağına geldiklerinde normale dönecekleri düşüncesindeymişler. Doktorlar bunun kesinlikle yanlış olduğunu, hastanın en kısa sürede tedavi altına alınmasını, çift cinsiyetli doğum vakalarının her geçen gün arttığını, toplumun bu hastalıkla ilgili olarak aydınlatılmasını söylüyor ve yazıyorlar.

Semra:

-Bu çift cinsiyetlilik sadece insanla ilgili değil, birçok hayvanda da görülüyormuş, hele çevre kirliliğinin artmasından sonra çift cinsiyetli doğan hayvan sayısı fazlalaşmış. Üstelik ülkemizde hermafroditlerin çok olduğu bir köy varmış. Önceleri bu köy halkı, çift cinsiyetlileri tuhaf kişiler olarak görmüşler, hermafroditler çoğalınca köylüler de bu durumu doğal görmeye başlamışlar. Hermafrodit olan kişilerden bazıları ameliyat olup erkek  veya kadın olmayı seçmişler. Ameliyat olmayan erdişiler, bunun Allahın takdiri olduğunu; Allahın vermediğini, kulun veremeyeceğini söyleyip hastalıklarını kabullenip yaşamlarını sürdürmüşler.

Onlar erdişilik-çift cinsiyetlilik-hermafrodit derken Sevgi Hanım masalarına oturdu.

-Sohbetiniz çok koyu, katılabilir miyim?

Funda:

-Tabii, buyrun. Çift cinsiyetliliği araştırdık, birbirimize anlatıyorduk.

Sevgi Hanım:

-Anneanne, size oğlundan söz etti sanırım.

Sevim:

-Öyle! Çok zor bir durum! Kadıncağız ne acılar çekmiş, yaşamı zor geçmiş.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça

Sevgi Hanım: Evet, yaşamı çok zor geçmiş; buralarda yaşamı zor geçmeyen yokmuş 20. yüzyılın başlarında. Bizler şanslıyız, buralar artık turizm cenneti. Herkes Datça’yı ve köylerinin güzelliğini görmeye geliyor. Datça hem gelenleri hem de bizleri mutlu ediyor. Turistlerin yöremizde rahat etmeleri, gönüllerince tatil yapabilmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Buradan genellikle memnun ayrılıyorlar, onların memnun olmaları bize ertesi yıl katlanarak geri dönüyor. Böylece bizler de rahat bir yaşam sürüyoruz.

DATÇA MESUDİYE: OVA BÜKÜ, HAYITBÜKÜ, KIZILBÜK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Üç kadın; Knidos’u tüm gün gezdiler, gün batımını Afrodit heykelinin kaidesinin olduğu sanılan tepeden seyrettiler, Knidos’u ne kadar beğendilerse, Knidos’taki eserleri yurtdışına götürenlere, eserlerin götürülmesine izin verenlere de bir o kadar kızdılar. Üzgün ve kızgın olarak Knidos’tan ayrıldılar. Palamutbükü’ne geldiklerinde hava kararmıştı, geceyi orada geçirip sabah Mesudiye’ye hareket ettiler.

DSC05415. ovabükü ajpg

Datça Mesudiye- Ovabükü

Mesudiye Datça’nın en yeşil ve verimli köylerinden biri, Datça-Mesudiye yolunun her iki yanı da çam ormanlarıyla kaplı. Mesudiye büyük bir köy, deniz kenarından başlayıp tepelere kadar devam eden zeytin ve badem ağaçlarıyla kaplı. Ayrıca doğal güzellikte birbiriyle yarışan üç bükü var; Ovabükü, Hayıtbükü veee Kızılbük.

DSC05401 ovabükü a

Ovabükü

Üç kadın sabah kahvaltısını Ovabükü’nde yaptı. Karavanlarını kumsalın bittiği yerde başlayan toprak yolun kenarına park ettiler. Palamutbükü’nü aratmayan parlaklıktaki sulara kendilerini bıraktılar. DSC05451deniz aDenizden çıktıktan sonra bükün bir ucundan diğer ucuna yürüdüler. Bir kafede oturup güler yüzlü, hoş sohbet olan yöre halkıyla sohbet ettiler. Öğle yemeğini Gülcan Restoran’da yediler. Datça’nın halis zeytinyağıyla pişirilmiş ev yemekleri nefisti!

Öğleden sonra Ovabükü’nden Hayıtbükü’ne geçtiler; şirin, hoş; Ovabükü’ne göre daha küçük bir büktü Hayıtbükü. İskelesinde onlarca yabancı tekne bağlıydı. Turistlerin gözde bükü olduğu anlaşılıyordu. Araçlarını denize yakın bir yere park edip uzun uzun yüzdüler. Masmavi denizden yemyeşil tepeleri seyretmek çok keyifliydi! Denizden sonra güzel demlenmiş bir çay hepsine iyi geldi.

Hayıtbükü’nden Kızılbük’e devam eden aracın sürücüsü, yokuşu görünce biraz tedirgin oldu. Bu yokuşu çıkabilir miyim? diye sordu diğerlerine.

Sevim ve Semra:

-Tabii çıkarsın, buraya gelene kadar ne yokuşlar, ne virajlar geçtik. Bu yokuşu mu çıkamayacağız? Haydi sen bas gaza, bak nasıl çıkıyoruz.

Funda:

-Valla bu yokuş beni tedirgin etti, çıkabilecekmişim gibi gelmiyor. Pek çok yer gördük, bu geceyi Hayıtbükü’ndeki kampta geçirelim. Oldukça ilginç bir kamp! Yarın sabah Kızılbük’e yürüyerek gideriz. İki kadın aynı anda:

-Olmaaz! Buraya kadar gelmişken Kızılbük’e karavanla gidip orada geceleyelim. Kızılbük adının nereden geldiğini öğrenelim.

-Tamam tamam da önce şu yokuşu yürüyerek tırmanalım, ben yokuşun sonunu bir göreyim, sonra karavanla çıkarız.

DSC05326-ab

Kızılbük

Arabadan indiler, yokuşu çıkmaya başladılar, hava çok sıcaktı. Zorlanıyorlardı. Yokuşun sonuna geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Tepedeydiler ve aşağıda müthiş bir manzara vardı, göz alıcı bir koy, kumsal boyunca uzanan palmiyeler… koyun gerisinde yemyeşil bir koru, korunun içinde tek tük minik, tahta evler… rengârenk çiçeklerle bezeli bahçeler. Gün ışıkları parlak suları daha bir ışıtmıştı… denizin üstü ışık ışıktı… Bu görüntü karşısında nefesleri kesilmişti. Uzun süre doğanın güzelliğinin tadını çıkardıktan sonra hiiiç konuşmadan yokuşu inip arabalarına bindiler. Funda kendinden oldukça emin arabayı çalıştırdı.

DSC05329 kızılbükten hayıtbüküne a

Tepeden Hayıtbükü’nün Görünüşü

Yaşlı bir kadın, bungolovlardan birinin önündeki bir koltukta oturmuş, yaşadığı uzun yılları düşünüyordu. Seksen sekiz yıl nasıl da geçip gitmişti… Çabucak mı geçmişti? Bazen zaman çok çabuk geçiyor gibi gelse de çektiği acılar kimi zaman yüz yıllar gibi gelir insana.

“Ah, ah! Neler gördü, ne acılar yaşadı bu seksen sekiz yaşındaki Hatice Nine!

Bu kadar yaşayacağımı hiç düşünemezdim. Çok zayıftım, çok hastalıklı büyüdüm. Genç yaşta ölür giderim diye düşünürdüm hep. O zayıflığıma rağmen her çeşit hastalığa direndim. O da yetmezmiş gibi türlü acılar çektim. İnsan öyle dayanıklı bir mahlûk ki her şeye katlanıyor. En kötüye de en iyiye de alışıyor. İyiler iyi de kötüler, kötülükler kişiyi eritip bitiriyor, yaşam sevincini yok ediyor. Ha yaşamışsın ha yaşamamışsın! Hiçbir şeyin önemi kalmıyor.„

Yaşlı kadın çevresine bakınırken tepedeki yoldan garip bir şeyin indiğini görür gibi oldu. Gözleri pek de iyi seçmiyordu, gördüğünün ne olduğunu anlayamadı.

Sonra o nesne yaklaştı, yaklaştı on-on beş metre ötesinde durdu. O zaman Hatice Nine bunun bir otomobilin çektiği küçük bir karavan olduğunu fark etti.

“Aaa, şu turistler yok mu yine Kızılbük’ü buldular. Bunlara çok şaşıyorum binlerce kilometre yol kat edip buraları nasıl buluyorlar? Datça’nın yolları dendi mi herkesin ödü kopuyor, bunlar bana mısın demiyorlar. Çok cesaretliler, meraklılar, her şeyi öğrenmek, her yeri görmek istiyorlar. Hepsi mi böyle bunların?

Bense ömrümün tamamını Datça Mesudiye’de geçirdim. Zaman zaman Marmaris’e, Muğla’ya, Milas’a, Antalya’ya gittim. Gerçi pek uzun kalmadım oralarda.„

Az ileride duran karavanı çeken araçtan üç kadın indi. Yaşlı kadın, merakla onları incelerken kadınlar Hatice Nine’nin yanına gelip konuşmaya başladılar. Yaşlı kadın, onların turist olduklarına öylesine inanmıştı ki onların ne söylediklerini anlamadı bile.

DSC05751kızılbük-agaç gövdesi aSemra:

-Teyzeciğim merhaba, nasılsınız?

-……………….

-İyi günler teyzeciğim.

-Hay Allah! Ben sizi turist zannettim. Size de iyi günler kızım. Bu yaşta nasıl olunursa öyleyim.

-Kaç yaşındasınız?

-Seksen sekiz.

-Oooo! Çok iyi görünüyorsunuz, keşke biz de sizin yaşınızda sizin gibi olsak.

-Sizler, kadın başınıza bu karavanla ne yapıyorsunuz? Buraya nasıl geldiniz? Yollarımız pek iyi değildir de!

-Biz tatile çıktık, geziyoruz, değişik yerler görüyor, yeni insanlarla tanışıyor, dostluklar kuruyor, onların öykülerini öğreniyor, kısa bir zaman için de olsa onların yaşamlarına karışıyoruz.

-Demek artık bizde de meraklı, seyahati, araştırmayı seven insanlar yetişiyor. Her zaman söylerim erken gelmişim dünyaya, şimdi genç olacaktım ki sizler gibi gezip dolaşayım, yeni dostlar edineyim. Sizler şanslısınız, kadın başınıza bir de karavanla geziyorsunuz.

DSC05512kızıl bük aSevim:

-Siz bizden daha şanslısınız, cennet gibi bir yerde yaşıyorsunuz. Rengarenk çiçekler, palmiyeler ve türlü türlü ağaçlar, pırıl pırıl bir deniz…

-Ha, haaa, haaaa! Sen çok yaşa emi! Şimdi burası size cennet gibi geliyor, bana da öyle! Gençliğimde ise burayı cehennemin dibi olarak görürdüm. Yalnız ben değil ağabeylerim de öyle görürdü.

-Ağabeyleriniz mi? Ne alâka?

-Babamı genç yaşımda kaybettim, annemi hayal meyal hatırlıyorum, ben çok küçükken ölmüş, biz üç kardeştik, iki ağabeyim vardı. Babamdan kalan toprakları paylaşmak için aramızda kura çektik. Şansıma Mesudiye’nin en güzel yerindeki topraklar bana çıktı. Tam ekilecek, biçilecek yerlerdi. Çok sevindim. Ağabeylerim de deniz kenarlarındaki yerleri çektiler. Deniz kenarlarında herhangi bir şey yetişmiyordu O zaman turizm murizm diye bir şey de bilinmiyordu. Datça’ya bile gitmek çok zordu; yol mol yoktu. Ağabeylerim çektiğimiz kuraya itiraz ettiler, tam üç kere tekrarlandı bu kura işi. Her seferinde onlar deniz kenarlarındaki arsaları çektiler.

DSC08557-Datça aFunda:

-Ne kadar ilginç! Sonra ne oldu?

-Ne olacak! Ağabeylerim yerlerimizi değiş tokuş yapmamızı, köydeki arsaları onlara vermemi istediler. Kabul etmedim tabii ki… Üç kadın hep bir ağızdan:

Eeee!

Eee ya! Yedim dayağı, yedim dayağı. Ağlaya ağlaya verdim köydeki tarlaları sevgili ağabeylerime(!)

-Olamaaaaaaz!!!

-Oldu hanım kızlarım, hem de pek güzel oldu! İstersen çıkar sesini, yersin dayağı, oturursun aşağı. Köy yerinde kime derdini anlatacaksın, herkes erkekleri tutar, onlar her zaman haklıdır. Güç kimdeyse haklı odur, derdi büyüklerimiz eskiden.

-Çok zor zamanlar geçirmişsiniz; neyse ki sonunda siz kazançlı çıkmışsınız, turizmle buralar canlanmış. Sizler de burayı değerlendirmişsiniz, bu bungolovlar, restoran çok güzel olmuş!

DSC05708 kızılbük ab

Kızılbük

-Oldu, oldu da bu zamana gelene kadar başımızdan neler geçti? Turizm geliştikçe vefat eden ağabeylerimin çocukları Kızılbük‘teki arsalarda haklarının olduğunu iddia ederek zilliyet davası açtılar. Ancak davayı boşuna açtılar, Kızılbük’teki arsaların tapuları benim adıma çoktaan verilmişti.

DSC05477datça kızılbükten hayıt büküne a

Datça Kızılbük’ten Hayıtbükü’ne Bakış

-Tüm bunlar sizi çok üzmüş olmalı?

-Hem de nasıl üzdü yavrum! Keşke bu kadarla kalsaydı…

-Ne oldu, daha kötüsü de mi var?

-Var ya!

Semra:

-Teyzeciğim, sizi üzmek istemiyoruz, sizi tanıyalı yarım saat bile olmadı; fakat sizi yıllardır tanıyormuş gibi bir hisse kapıldık. Biz buraya yerleşelim, bu geceyi burada geçireceğiz, daha sonra sizinle uzun uzun sohbet etmek isteriz.

-Tamam yavrum, sizinle konuşmak bana çok iyi geldi. Bakın gelinim Sevgi de buraya geliyor, o burayı pek güzel idare ediyor.

KNİDOS (Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Üç kadın, Palamutbükü’ne kadar gelip de Knidos’a gitmemek olmaz diye düşündüler ve karavanlarını Palamutbükü’nde bırakıp arabalarıyla Knidos’a gittiler.

Lacivert‘in doğum yeri, tarih ve doğanın tüm gizemiyle konuşlandığı, Ege Denizi’yle Akdeniz’in birleştiği yer Knidos!

My captured picture

Knidos/ Datça Yarımadası

Datça Yarımada’sının Tekir Burnu’nda yer alan antik kent Knidos eski zamanlarda  Antik Çağ’ın önemli bir ticaret merkezi olduğu kadar bir kültür ve sanat kentiymiş de; bilim, mimarlık ve sanatta oldukça ileri bir kent… Knidos’ta kimler yaşamamış ki Matematikçi ve astronom Eudoksus, ünlü ressam Polygnotos, doktor Euryphon, İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos…

My captured picture

Knidos/ Datça Yarımadası

My captured picture

Knidos/ Datça Yarımadası

My captured picture

Knidos / Datça Yarımadası

My captured picture

Knidos/ Datça Yarımadası

M.Ö. 4. yüzyılda heykeltraş Praksiteles’in yaptığı, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit (Venüs) heykelinin burada yapılmış olmasına, Atinalı Praksiteles’in uzun yıllar Knidos’ta yaşamasına hiç şaşmadı üç kadın. Sanatçıların, Knidos’un harika doğasından ilham almamaları, muhteşem yapıtlar ortaya çıkarmamaları olası değildi!

Söylentiye göre Praksiteles, Kos Adası’nın isteği üzerine iki Afrodit heykeli yapmış; bu heykellerden biri giysili diğeri çıplakmış. Kos halkı çıplak heykeli istememiş, onların istemediği çıplak Afrodit heykelini Knidoslular satın alıp Akdeniz’den de Ege’den de görülebilmesi için kentin yüksek bir yerine  yerleştirmişler. Çıplak Afrodit heykeli öyle ünlenmiş ki onun ünü Knidos’u efsaneleştirmiş. Knidos’a heykeli görmeye binlerce kişi gelmiş. O zamana kadar tanrı heykelleri çıplak, tanrıça heykelleri giysili olarak yapılırmış. Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in çıplak heykeli, yapılan ilk çıplak tanrıça heykeliymiş.

Knidos Afroditi’nin bugün adı var kendi yok! Antik Çağ’da beğenilen bir yapıtın kopyasını yapmak çok yaygınmış. Knidos Afroditi’nin de tam 53 kopyası yapılmış.  Afrodit’in kopyaları, günümüzde dünya müzelerinde sergileniyor. Bu müzeler içinde Vatikan, Louvre, Münih Müzesi de var.

Knidos afroditinin Roma Kopyası Vatikan Müzesi-5

Knidos Afrodit’inin Roma Kopyası Vatikan Müzesi’nde

Knidos Afrodit'inin kopyası

Braschi Afroditi adıyla anılan MÖ 1. yüzyıldan kalma heykel, Praksiteles’in Knidos Afroditi isimli heykelinden serbest tarzda yapılmış bir kopya

Praksiteles’in çıplak Afrodit heykelini yapmasının üzerinden yirmi iki asır, yani iki bin yıldan fazla zaman geçmiş. 1749 -1832 yılları arasında birçok İngiliz gezgini, araştırmacısı Knidos’u ziyaret etmiş. Bu kişiler Knidos ve tüm yarımadayı inceleyip hakkında yazılar yazmış, haritalar çizmiş; arkeoloji dünyasına tanıtmışlar.

My captured picture

Knidos’taki Küçük Tiyatro

Osmanlı Devleti de Knidos’un mermerlerinden faydalanmış. 1800’lü yılların başlarında Knidos’taki büyük tiyatronun mermerleri, Afrodit Tapınağı’nın sütunları Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Kahire’de yaptırdığı sarayın inşaatında kullanılmış. Knidos’ta artık Büyük Tiyatro diye bir şey yok, deniz kenarındaki Küçük Tiyatro’da antik çağda oynanan oyunları düşündüler tiyatroyu gezenler. Knidos’ta zamanında dört tiyatro varmış.

1843-1855 yılları arasında inşa edilen Dolmabahçe Sarayı’nın yapımında da Knidos’un mermerleri kullanılmış. İzzettin Vapuru taşımış Knidos’un mermerlerini İstanbul’a.

charles thomas newton arkeolog

İngiliz Arkeolog Charles Thomas Newton (1816-1894)     Fotoğraf: İnternet’ten

1857 yılında İngiliz  Arkeolog Charles Thomas Newton, bir harp gemisiyle Knidos’a gelmiş. 250 tayfası olan gemi, Kraliyet tarafından Newton’a verilmiş. Newton; elektriği, suyu olmayan bir yerde Knidos eserlerini ortaya çıkarmak için iki yıl toprakla mücadele etmiş. Köylüler ona “toprakta delik açan deli İngiliz„ diyorlarmış. Newton da, Knidos’un ömrünün yirmi yılını aldığını söylemiş.

british_museum_lion_of_knidos

British Museum’daki Knidos Aslanı      Fotoğraf: İnternet’ten

Newton, yaptığı kazılardan çıkardıklarını 212 sandığa yerleştirip gemiye yüklemiş, yüklenenler arasında Knidos Aslanı, oturur durumdaki Demeter heykelinin yanı sıra Dionysos ve Rahibe Nikokleia heykeli de varmış. Tüm heykeller ve eserler British Museum’daki yerlerini almış.

Datçalı köylülerin deli İngiliz’ine, Knidos’taki çalışmalarından dolayı Londra Üniversitesi “arkeoloji doktoru„ Kraliyet ise “sir„ unvanını vermiş.

Aradan yüz yıldan fazla zaman geçmiş, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra Amerika Long İsland Üniversitesinden bir profesör gelmiş Knidos topraklarına.

313_1326-İris Loveb

Profesör İris Cornelia Love… neredeyse ömrünü Knidos Afroditi’ni bulmaya adamış bu hanım. Afrodit’i bulmak onda saplantı haline gelmiş. Bunun için de Knidos’u delik deşik etmiş.

My captured picture

Knidos /Datça Yarımadası

Knidos’a arkeolog gibi değil de tarihi eser kaçakçısı gibi hoyrat davranmış. Bulduğu pek çok eseri Amerika’ya göndermiş, neler gönderdiğini kimseler bilmiyormuş. Afrodit Tapınağı’nı ve Afrodit heykelinin üzerinde durduğu kaideyi  onun ortaya çıkardığı söylense de, durum hâlâ gizini koruyormuş; zira arkeolog hanımın bulduğu söylenen kaidenin Afrodit heykelinin kaidesi olup olmadığı kesin olarak bilinmiyormuş. Öyle ya da böyle neyse ki kaide hâlâ Knidos’ta(!) İris Cornelia’nın Knidos Afroditi’ni bulup bulmadığı da belli değilmiş. 1967-1977 yılları arasında tam on yıl çılgınca sürdürmüş kazılarını, 1977’de kazı izni iptal edilmiş, Love, alelacele ABD’ye dönmüş. Knidos’tan kaçırılanlar bu sefer de ABD müzelerini süslemiş! Cornelia Love da Charles Newton gibi ülkesi tarafından ödüllendirilmiş. Onlar ermiş muradına(!)…  Demek ki Knidos’tan çıkarılan eserleri görmek için İngiltere ve Amerika’ya gitmek gerekiyor. Meraklısına duyurulur…

My captured picture

Knidos’taki Güneş Saati

DSC03646 günbatımı abKnidos hakkındaki bilgiler ışığında Knidos’u gezen, gün batımını Afrodit heykeline ait olduğu söylenen kaidenin bulunduğu tepeden seyreden üç kadın Knidos’a hayran; Knidos’taki eserleri yurtdışına götürenlere, bu eserlerin götürülmesine izin verenlere öfkeli olarak ayrıldılar Knidos’tan. Düşünceleri karışık, içleri buruktu…

Knidos Fotoğrafları: Sevil Okay- Mithat Okay

PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

NOTA SERGİSİ (Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 4)

Kâmil amcayla tanışmamı, onunla söyleşmemi düşünürken Kâmil amcanın sorusuyla irkildim:

-Sevil kızım nerelere daldın öyle?

-Ah, özür dilerim! Bir an sizinle tanışmamızı anımsadım; Marmaris’teki kampinglerden, Marmaris’in geçmişteki halinden ayrıldım. Eskiden Marmaris’te yaşam daha yalın, daha doğalmış. Doğrusu o günlerde yaşamak isterdim.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris-Gökova

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris_Hisarönü Körfezi

K. Dürüst:-Marmaris her ne kadar kentleşse de çevresindeki köyler hâlâ doğal ve yeşil; turkuaz denizleri temiz. Bu doğallığın bozulmaması lâzım, bunun için de çocuklarımızı, gençlerimizi doğayla barışık yetiştirmemiz, kampçılığı sevdirmemiz gerekir.

S.Okay:-Ama bugünün gençleri genellikle beş yıldızlı otelleri seviyor, oralarda tatil yapmak istiyorlar.

IMGP1528-Marmaris Kalesi-Mar. Müzesi ab.jpg

Marmaris Kalesi’ndeki Marmaris Müzesi’nin Girişi

 

PENTAX Image

Marmaris Müzesi

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris

K.Dürüst:-Olsun olsun; bazıları otelleri, motelleri tercih etse de doğayı seven, karavanlarıyla, çadırlarıyla bir deniz kenarında veya bir ormanda kalan; ören yerlerini, müzeleri dolaşanlar da az değil. Onlar doğayı korumak, başkalarına doğayı sevdirmek için bize yeter. Hiçbir zaman karamsar olmayalım, geleceğe umutla bakalım. Ben gençlerimize güveniyorum, onlar doğaya sahip çıkacak insanımızı aydınlığa ulaştıracaklardır.

S.Okay:-Ne güzel söylediniz! Siz seksen yedi yaşında gencecik bir insansınız, sizinle ne zaman konuşsam geleceğe umutla bakıyorum.

DSC04369

Kâmil Dürüst/ Marmaris Belediyesi Huzur Evi Sergi Salonu’nda Açtığı “Geçmişten Günümüze Türk Musikisi Nota Yazıcılığı ve Yayıncılığı Sergisi’nde”

DSC04377DSC04375Yıl 2012 Kâmil Dürüst, Marmaris Belediyesi Huzur Evi Sergi Salonu’nda ‘Geçmişten Günümüze Türk Musikisi Nota Yazıcılığı ve Yayıncılığı Sergisi’ni açtı. Ayrıca İstanbul’da da açacağı bu serginin kitabını hazırlıyor.

DSC04382Kâmil Dürüst, genç yaşında tanışıp dost olduğu Neyzen Tevfik’e de yer vermiş sergisinde.

PENTAX Image

Kâmil amca, notalar üzerine yaptığı çalışmaları şöyle anlattı: “Yıllarca nota kolleksiyonum üzerinde çalıştım. On bin notanın içinden üç yüz elli tanesi seçildi. Bunların bir kısmı Osmanlıcaydı, onları latin harflerine çevirdim. Avrupa bizden önce matbaaya geçtiği gibi notaya da geçmiş. Avrupa’da nota çıktıktan sonra hemen ülkemize gelmemiş, bazı müzik meraklıları nota yazmayı öğrenmek için Avrupa’ya gitmişler. Bizde notaların bir kısmı orjinal bestekârının elinden çıkmış, bir kısım bestekârlar nota bilmediğinden eserlerini nota bilenlere yazdırmışlar.

Üç yüz elli notanın bestekârlarını, besteyi kimin notaya geçtiğini, notaya geçilen bestelerin hangi matbaalarda basıldığını da belirttim; yani hem müzisyenler hem yazıcılar hem basılan yerler hem de bestekârlarla ilgili bilgi veriliyor sergimizde. Tüm bunları bir kitapta toplama çalışmaları yapıyorum, geniş kapsamlı sergiyi İstanbul’da açmayı düşünüyorum; ama büyük serginin ön hazırlığı olarak Marmaris’te bu sergiyi açmadan edemedim. Marmarisli sanatseverlerin de bu sergiden haberi olmalı diye düşünüyorum.”

Kâmil amcanın yıllardır üzerinde çalıştığı nota yazıcılığı sergisinin ilk önce Marmaris’te açılması sanatseverleri çok mutlu etti. Böyle bir serginin Avrupa’da bile bir örneği yokmuş. Sergiyi gezenler de bunun bilincinde görünüyordu.

Marfod fotoğraf evi

Kâmil Dürüst, 1997 yılında kurduğu Marmaris Fotoğraf Dostları Derneği’nin onursal başkanı olarak Marfod’a gönül verenlerle Marmaris’e bir fotoğraf evi kazandırdı. M.Kâmil Dürüst Fotoğraf Evi’nde fotoğraf sanatçılarının sergilerini izleyebiliyoruz.

Kâmil Dürüst çalışmalarına hiç ara vermedi, bir yandan kitap yazma çalışmalarını sürdürürken diğer yandan Marmaris’e duyduğu sevgiyi anlatan, Marmaris’i dünyaya tanıtacak bir şiir yazdı ve bu şiiri nihavend makamında besteledi. Güftesini yazdığı, bestesini yaptığı Marmaris adlı eserinin seslendirmesini  ‘Yaşamda her şey fani, ama ses ve yazı kalıcı’ diyen sanatçımız “Marmaris Klasik Türk Sanat Müziği Korosu ile birlikte yaptı.

MARMARİS

Marmaris Marmaris ah ah Marmaris

Her yanın yemyeşil yeşil Marmaris

Gökyüzün masmavi deniz masmavi

Koyların bir dantel gibi Marmaris

 

Kıyıda fısıldar dalga sesleri

Ormanda kuşların sevişmeleri

Doğada yaşayan güzellikler

Seninle yaşayan bilir Marmaris

 

Bir yanda Gökova, Datça bir yanda

Sahiller uzanır boylu boyunca

Rüzgârla yelkenler uçarcasına

Seyrine doyulmaz senin Marmaris

 

Tarifi imkânsız güzel yerlerde

Çocuklar kumlarla oynar sahilde

Büyükler coşkuyla yüzer denizde

Doğanın güzeli sensin Marmaris

 

İçmeler bir başka Turunç bir başka

Şelâle bir başka Turgut bir başka

Bozburun koyları Söğüt bir başka

Ege’nin cenneti sensin Marmaris

 

Ormanda çamların girmiş kol kola

Bülbüller ötmede güller açmada

Pınarlar şırıldar kayalıklarda

Her mevsim bir başka güzel Marmaris

 

Marmaris yaşamı tatlı bir roman

Sevgiyle neşeyle geçer zamanlar

Yalnız biz değiliz dünya hep hayran

Doğada benzerin yoktur Marmaris

Kâmil Dürüst, nihavent makamındaki Marmaris adlı eserini Marmaris’e armağan etti.

Nisan 2014 kamil dürüst-a2014 yılının Nisan ayında, Marmaris Belediyesi, Kâmil Dürüst’ün eşi Gönül Dürüst, kızları Beste ve Şiir’in ortak çalışmaları sonunda M.Kâmil Dürüst’ün 90. yaşı dolayısıyla yaşamını anlatan bir sergi açıldı, aynı zamanda Kâmil Dürüst Özdeyişler adlı kitabını imzalayarak hediye etti sergiye gelenlere Marmaris Belediyesi Kültür ve Sanat Evi’nde.

 

Nisan 2014 Turgut-Afrodisyas 305

Kâmil Dürüst, Sergisinde ”Özdeyişler adlı” Kitabını imzalarken/ 29 Nisan 2014

Bizler de Kâmil amcanın sergisini keyifle dolaştık, 90 yılda ortaya çıkardığı eserleri ve onun yaşamını izledik. O, çok mutluydu, büyük bir zevkle bizlere kitabını imzaladı, sohbet ettik, onun gülen gözleri umudumuza umut kattı.

Ne yazık ki 2014 Kasım’ında onu yitirdik, o eserleriyle, kitaplarıyla, resimleriyle, fotoğraflarıyla aslında aramızda yaşıyor. Sanatçılar hiçbir zaman ölmez!!!

KÂMİL DÜRÜST’LE YAPTIĞIM RÖPORTAJ (Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 3)

Kâmil amcanın anlattığı kamp alanları artık yok, onun da dediği gibi her yer lüks otellerle, motellerle, apartlarla, pansiyonlarla doldu; Marmaris kentleşti.

Kâmil amcayı dinlerken 2007 yılının Haziran ayına gittim, onunla tanışmamı anımsadım.

 Kâmil Dürüst

“Yıllardır, onun yaptığı çalışmaları kardeşlerimden dinlerdim: ‘Kâmil amca kütüphane kuruyor, Kâmil amca fotoğrafçılık kursu açtı, Kâmil amca kitap yazdı, Kâmil amca resim dersleri veriyor, Kâmil amca fotoğraf ve resim sergisinin hazırlığını yapıyor…’

Kâmil amcayı görmemiştim; anlatılanlardan onu yakından tanıyordum. Kâmil amcanın adıma imzalamış olduğu  ‘Özdeyişler’ kitabını kardeşlerim bana göndermişti.

Haziran 2007’de Marmaris’e gittiğimde Kâmil amcayla tanıştım. Ona bakınca aydınlık, gülen bir yüz; pırıl pırıl bir çift mavi göz gördüm. Bu gözlerdeki yaşama sevinci, hoşgörü, sevgi beni bir anda etkiledi. Onu tanıdıkça onun sürekli üreten, çalışan, etrafındakileri aydınlatan, sıra dışı, genç bir insan olduğunu anladım. Evet, seksen üç yaşında gencecik bir insan.

Onu ve yaptığı çalışmaları başkalarına anlatmalıydım. Benden önce pek çok insan onu tanıtmış, onunla röportajlar yapmış; o, ansiklopedilerde yer almıştı. Onunla ilgili yazılanları okudum, onun yazdığı kitapları inceledim. Başkalarının onu anlatmış olması benim düşüncemi değiştirmedi. Ben de onu anlatacaktım.

. Siz bana şöyle diyebilirsiniz:

“Yeni tanıştığın birine nasıl amca diye hitap ediyorsun?”

Neden Kâmil Bey demiyorum da amca diyorum? Kız kardeşlerim sürekli Kâmil amca diye bahsettikleri için olabilir mi? Bunun biraz etkisi olabilir. Kâmil Dürüst’ü ilk gördüğümde kendime çok yakın hissettim, sanki onu daha önce görmüştüm. Aslında daha önce hiç karşılaşmamıştık; ama benim sevgili babama o kadar çok benziyordu ki… Ve ona amca diye hitap etmeye başladım, o da buna karşı çıkmadı.

Kâmil amcayla tanıştığım gün, yeni yayımlanmış olan kitabım “Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim”i imzalayıp kendisine verdim. O, kitabı açtı, ilk sayfaya bir göz attı. Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesini anlatmışsın, dedi. Ben de:

“Evet, orada on dört sene çalıştım, oradaki çalışmalarımı, öğrencilerimi, öğretmen arkadaşlarımı, Sultanahmet’i anlattım.” dedim.

DSC04374-Kâmil Dürüst ab

Kâmil Dürüst

Gülen gözlerle bana bakarken şöyle dedi:

“Ben Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum 66 yıl önce.”

Çok duygulandım, ne diyeceğimi bilemedim; şaşırmış bir o kadar da mutlu olmuştum. Düşünsenize bir kitap yazmışsınız, yıllardır tanışmak istediğiniz kişiye veriyorsunuz ve o kişinin, kitabınızda anlattığınız okulda okuduğunu öğreniyorsunuz. Bundan nasıl etkilenmezsiniz?

Kâmil amcayla aynı mekânı değişik zaman dilimlerinde paylaşmışız. Aynı sınıflara girmişiz, aynı bahçede dolaşmışız, aynı konferans salonunda değişik oyunlar ve etkinlikler izlemişiz, aynı kütüphanede aynı kitaplara dokunmuş, aynı masanın etrafında oturmuşuz. Ve yine Sultanahmet’in tarihine, kültürüne, doğasına, havasına sevdalanmışız. Sonra başka bir zamanda başka bir yerde karşılaşıyoruz, ortak noktalar buluyoruz. Ne güzel bir paylaşım bu!

Kâmil amcaya, onu daha yakından tanımak istediğimi söylüyorum. O da ‘Neden olmasın?, diyor. Bir iki gün sonra onun kurduğu kütüphaneye gidiyorum.

 Kâmil Dürüst Kütüphanesi

Kâmil Dürüst, çok güzel bir kütüphane kurmuş Marmaris İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde, kütüphanedeki kitapların çokluğu, kütüphanenin düzeni, insanı rahatlatan ortamı, temizliği çok hoşuma gitti.

PENTAX Image

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kütüphanesinin Bir Bölümü

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kurduğu Kütüphanede

Kâmil amca sabahtan akşama kadar bu kütüphanede çalışıyor, boş zamanı yok. Onun kütüphanedeki çalışmasını izlerken, yaşamdan yakınan, zamanını boşa geçiren, kahve köşelerinde pinekleyen insanları düşünüyorum. Kâmil amcanın seksen üç yaşında bu kadar genç ve mutlu olmasını, çalışmasına ve üretmesine bağlıyorum. Onun boş geçen dakikaları, saatleri, günleri yok. O bilgi ve sanat yönünde çalışıyor, üretiyor, başkalarını aydınlatıyor, onlara değişik konularda yardım ediyor, onların ufuklarını açıyor; doğaya, fotoğrafçılığa, resme, müziğe ilgilerini çekiyor, gelişmelerini sağlıyor.

            Bu kütüphane bir okul, Kâmil amca da bu okulun başöğretmeni.

PENTAX Image

Kâmil Dürüst ve Dicle Derman

Kâmil amcayla söyleşimize başlamadan önce, Onunla çalışmalar yapan Dicle Derman Bey’le konuşuyoruz. Dicle Bey kimya mühendisiymiş. Bir kimya mühendisi Kâmil Dürüst ile ne gibi bir çalışma yapabilir? diye düşünürken Dicle Bey Klasik Türk müziğiyle ilgilendiğini, kendisinin aynı zamanda müzikolog olduğunu, burada devamlı çalışan bir müzik grubu bulunduğunu, bu grubun güzel çalışmalar yaptığını söylüyor. Ve kendi öyküsünü anlatıyor:

“Altı ay İstanbul’da altı ay Marmaris’te yaşıyordum. Bir süre sonra Marmaris’teki yaşamımdan sıkıldım. İstanbul’a kesin dönüş yapmaya karar verdim. Kâmil Bey ile tanışınca İstanbul’a dönmekten vazgeçtim. Kâmil Bey’in yaptığı çalışmalar beni çok etkiledi, yaşamıma anlam kattı. Ne kadar az şey yaptığımı anladım. Şimdi Kâmil Bey’in yanına, kütüphaneye geliyorum, akşama kadar onunla çalışıyoruz.”

Dicle Bey’in gönüllü olarak Kâmil amcanın yanında çalışması, Kâmil amcanın onun hayatını renklendirmesi ne kadar hoş diye düşünüyorum. Onların nasıl bir çalışma içinde olduklarını merak edip Dicle Bey’e soruyorum:

“Sizi Marmaris’e bağlayan Kâmil amcayla çalıştığınız ortak konu nedir?”

Dicle Bey:

PENTAX Image“Kâmil Bey’in on bin civarında nota koleksiyonu var, bunların bir kısmı Osmanlı Döneminde yazılmış. Bunları Türkçeleştiriyoruz, notaların tasnifini yapıyoruz, makamlara ayırıyoruz. Ayrı makamlar, ayrı dosyalara konuyor; her makamı kendi içinde kartoteks sistemine geçiriyoruz. Bu çalışma bitince hem notaları hem de kartları bilgisayara yükleyeceğiz.

Bu arada Kâmil Bey’in elliye yakın bestesi var. Kâmil Bey’le besteleri kontrol ettik ve yeni baştan yazdık. İleride Kâmil Bey’in besteleriyle ilgili bir kitap yapmayı düşünüyorum.”

Kâmil amcanın bestekâr olduğunu öğrenmek beni hem şaşırtıyor hem sevindiriyor. Resimle, fotoğrafla ilgilendiğini yazı yazdığını, kitaplarının olduğunu biliyordum; bestekârlığı ile ilgili bilgim yoktu.

Kâmil amcaya bakıyorum, o sevecen, mütevazı haliyle bana sımsıcak gülümsüyor. Sonra bir ansiklopedi uzatıyor. Ansiklopedinin kapağında şöyle yazıyor:

“20. Yüzyıl Türk Musikisi, (Bestekârları; Besteleri ve Güfteleriyle), Hazırlayan Mustafa Rona, Türkiye Yayınevi, 1970.”

Heyecanla ansiklopediyi alıyorum, ansiklopedinin 626. sayfasında Mustafa Kâmil Dürüst yazısını ve bestekârın fotoğrafını görüyorum. Yazıda M.Kâmil Dürüst’ten ve bestelerinden söz ediliyor. Onun rast, hüzzam, uşşak, hüseyni, hicaz, kürdili hicazkâr, acemaşiran, nihavend, sultaniyegâh, şedaraban, saba… makamındaki bestelerinden örnekler verilmiş, bestelerinin çoğunun güftesinin de kendisi tarafından yazıldığı belirtilmişti.

Kâmil amcayı tanıdığıma daha da memnun oluyorum.

Dicle Bey, benim heyecanımı ve mutluluğumu bir kat daha arttıran bir projeden söz ediyor: “Kâmil Bey’in nota koleksiyonu ile ilgili bir sergi açmayı düşünüyoruz. İstanbul’daki Galatasaray Yapı Kredi Bankası’nın Sanat Galerisi’yle bir ön görüşme yaptık, bu sergiyi orada gerçekleştirebileceğimizi umuyoruz.

Kâmil amca da şöyle diyor:

“Besteler ve notalar yalnız musiki bakımından değil; kaligrafisi, formu, estetiği, grafiği ve tarihi bakımından da çok önemlidir. Bestecilerin hangi dönemde yaşadıkları eserlerini mutlaka etkilemiştir. Eserler, bestecilerin yaşadıkları dönem göz önüne alınarak incelenmeli.”

Kâmil amcaya katılıyorum, ister besteci, ister ressam, ister yazar olsun bir sanatçının yaşadığı dönemden etkilendiğini o dönemi yansıtan yapıtlar verdiğini biliyorum. İnsanı geliştiren, oluşturan yaşadığı çağ, ülkesi, çevresi ve ailesidir. Bütün bunlar benliğimize sinmiştir, bizim ayrılmaz parçalarımızdır.

Kâmil amcaya dönüp bana kendinizden söz ederseniz çok sevinirim, diyorum.

Kâmil Bey:

“Annem ve babam Rumelili. 1920 yılında Türkiye’ye gelmişler. Ben 1924 yılında

zeyrek

İstanbul/ Zeyrek             Foto: İnternet’ten

İstanbul’da Zeyrek’te Evliya Çelebi’nin doğduğu mahallede doğmuşum. Tahsil hayatım İstanbul’da geçti. Vefa Ortaokulunda, Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum. Doğal olarak da meslek olarak ticareti seçtim. Mesleğimin yanında hobi olarak çeşitli sanat dallarıyla uğraştım. Örneğin Türk Sanat Müziğiyle meşgul oldum. İleri Türk Musikisi Konservatuarına devam ettim. Güzel Sanatlar Akademisinde Şeref Akdik Hoca’nın atölyesinde dört sene çalıştım. Resimde genel olarak realist bir tarzım vardır. Grup sergilerine iştirak ettiğim gibi kişisel sergiler de açtım. Son olarak 16 Kasım- 31 Aralık 2006’da Şeref Akdik 1961 Atölyesi Resim Sergisi’nde, rahmetli hocamız Şerif Akdik ve öğrencileri Feridun Ertaş, Necdet Kalay, Salih Zeki Yazanlar’ın eserleri ve benim eserlerim sergilendi.

1970’li yıllarda ünlü Sanat Tarihçisi Celal Esat Arseven hocamızın ve ünlü mimarımız Ekrem Hakkı Ayverdi’nin teşviki ile “Osmanlı Dönemi Türk Mimarisi ve Hatıraları” üzerine yurt dışında Balkanlarda, Akdeniz’de ve Ege Adalarında (Kıbrıs, Rodos, İstanköy) araştırmalar yaptım.

Ayrıca “Türklerin Ana Yurdu Orta Asya” çalışmalarımı da ihmal etmedim. Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’da özellikle mimari ve turizm konularında araştırmalarda bulundum, belgeseller hazırladım.

Ve yine Orta Asya’nın yanı sıra Avrupa ve Arap ülkelerinde de “Türk Hatıraları ve Mimarisi” alanında incelemelerde bulundum ve bu çalışmalarımı fotoğraf ve yazılarla belgeledim.”

Kâmil amca yaptığı çalışmaları anlatmaya devam ediyor:

Avrupa’da batı medeniyetinin kuruluş ve gelişmesine önemli katkıları olan muhteşem Endülüs’ten ve Mayorka Adası’nın güzelliğinden, ünlü müzisyen Şopen’in bir süre buradaki yaşantısından ve yine Avrupa’da bilmediğimiz ve unuttuğumuz pek çok Türk hatıralarından paragraflar açıyor.

Kâmil amcanın anlattıklarını merakla dinliyor, notlar alıyorum. Dicle Bey’in sözü geliyor aklıma, çok haklıymış diye düşünüyorum. Kâmil amcanın yaptığı çalışmaları öğrendikçe ben de ne kadar az şey yaptığımı anlıyorum. Çok çalışmalıyım, diyorum kendime. Ve toplumumuzda zamanını boşa harcayan, üretici olmadıkları için mutsuz olan kişiler adına üzülüyorum.

Kâmil amcaya Türkiye Turing Kurumu ile olan hatıralarını soruyorum.

Onun bir an için anılarının içine daldığını hissediyor, gözlerindeki özlemi görüyorum. O, anılarını büyük bir içtenlikle paylaşıyor benimle:

Çelik_Gülersoy

Fotoğraf: İnternet’ten

“1971 yılında tanıştım Çelik Gülersoy’la, 1972 yılında kuruma üye olmamı istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Çelik Bey’le pek çok konuda fikir birliğinde oluyorduk. O, doğu ve batı kültürüne, sanatına vakıf, az bulunur bir İstanbul sevdalısı beyefendi ve kurumun genel müdürü idi. Düne saygılı, tasavvufa ve felsefeye açık manevi bir yönü de vardı. Gülersoy toplumun her sınıfında içerde ve dışarıda çalışkanlığı, bilgisi, zevki ve pratik zekâsı, iş bilirliği, sanata hayranlığı ve yatkınlığı ile tanınmıştır. Ortaya çıkardığı eserler ve kıymetler onu yüceltmişti.

Müşterek konularımızda fikrimi alır, bu konularla ilgili uzun uzun konuşurduk. Özellikle Emirgân Korusu ve oradaki sarı, beyaz ve pembe köşklerin restorasyonu ve dekorasyonu konusunda birlikte çalışmalarımız olmuştur.

_H100949EMİRGAN-SARI KÖŞK

istanbul-Emirgan-Sarı Köşk           Foto: İnternet’ten

Nedeni de çocukluk yıllarımın “Sarı Köşk”te geçmiş ve koruya ait pek çok hatıralarım olmasındandı. Sarı Köşk’e işlevlik kazandırılmış, Beyaz Köşk bir müzik sarayı hatta müzesi olarak düşünülmüştü. Pembe Köşk de geçmişten örnek bir Türk Evi olarak ziyarete açılmıştı.

Yıldız Parkı, Malta ve Çadır Köşkü, Çamlıca Kahvesi, Ihlamur Kasrı, Hidiv Kasrı, Kariye Müzesi ve Kariye çevre düzenlemesi; Sultanahmet’te Yeşil Ev, İstanbul Çarşısı, Soğuk Çeşme Sokağı Pansiyonları, Sarnıç ve diğerleri…

Uzaktaki Safranbolu çalışmaları, benim Marmaris’e göçüme kadar olan faaliyetler ve başarılar zinciri olmuştu.

Benim için en güzel hatıralardan biri de Çelik Bey’in arzusu üzerine Malta Köşkü’nde bakımsız kalmış çok değerli yağlı boya tabloları temizlemem ve gençleştirmem olmuştur.

İkimiz Ege’de, Hırvatistan’daki Poçitel Modeli, örnek bir “Sanatçılar Köyü” kurmak konusunda bir fikir birliğine varmıştık. Eksikliğini her zaman önemle hissettiğimiz bu sanatçılar köyünün de yaşadığım Marmaris’te olmasını düşünmüştük. Bununla ilgili olarak bir ön araştırma da yaptık; ne yazık ki şartlar ve zaman yardımcı olmadı.”

P1050598 copy-w1000-h750

Fotoğraf: İnternet’ten

Kâmil amcayı dinlerken o yerleri hayalimde tek tek dolaştım, Çelik Gülersoy’un yaptığı çalışmalar beni her zaman fazlasıyla etkilemiştir. O, toprak altında kalmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, çürümeye bırakılmış, unutulmuş, değersizleştirilmiş pek çok eseri gün ışığına çıkartıp yaşamımıza katan kişiydi. Onun çalışmalarına katkı sağlayan, onu yakından tanıyan Kâmil amcayı dinlemek ne büyük bir keyif! İçim nasıl coşuyor, nasıl heyecanlanıyorum anlatamam! Malta Köşkü’ne gittiğimde yağlı boya tablolara daha farklı bakacağım artık, Kâmil amcanın nasıl istekle, severek bu tabloları temizlediğini düşüneceğim. Çelik Gülersoy ile Kâmil amcanın “Sanatçılar Köyü” projesini hayata geçirememiş olmalarına üzüldüm. Sonra Marmaris’te Kâmil amcayla ve pek çok sanatçı, sanatseverle bir sanatçılar köyü oluşturduğumuzu düşledim. Bu beni biraz olsun rahatlattı. Niye olmasın? dedim kendime. Her şey bir düşle başlamaz mı? Düşler, gerçekleştirilmek için kurulur. Düşlerimi ileride gerçekleştirmek umuduyla belleğimin bir köşesine yerleştirip Kâmil amcaya:

“İstanbul’a sevdalı biri olarak İstanbul’dan neden ayrıldınız? Sizi İstanbul’dan Marmaris’e getiren nedir?” diye sordum.

“Marmaris’e ilk kez 1954 yılında, ikinci kez 1964’te geldim; Marmaris’in doğası, sakinliği beni her zaman çok etkilemiştir. Daha sonra da Marmaris’te uzun yıllar kamp yaptık, doğayla iç içe yaşadık. İstanbul’dan ayrılmama iş yerimin yanması sebep oldu. O tarihte Marmaris’te yazlık olarak bir ev yapıyordum. Yine o yıllarda Beste ve Şiir adlı kızlarım büyümüş,1986’da evlenmişlerdi. Eşimle birlikte çok sevdiğimiz Marmaris’e yerleşme kararı aldık ve yerleştik.”

O yıllarda Marmaris nasıl bir yerdi? Marmaris’te ne gibi çalışmalar yaptınız?

“Marmaris bozulmamış doğasıyla, gerek sükûneti ile gerekse emniyeti ile bizim için çok cazipti.

Burada 1975 yılında İstanbul’da kurduğumuz “Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD)’nin bir benzeri olarak “Doğa Dostları Grubu”nu kurdum. Doğa ve çevre araştırmaları ile beraber sanatsal çalışmalarımı da sürdürdüm.

Daha sonra İstanbul’da ilk üyelerinden biri olduğum İfsak (İstanbul Fotoğraf Sanatçıları Kulübü)’ın faaliyetlerine paralel çalışmalar yapacak bir fotoğraf grubu da oluşturdum. 1997 yılından bu yana verimli ve başarılı bir şekilde çalışmaktayız. Grubumuzun adı ‘Marfod’dur. Her yıl sergiler açmaktayız. Şu anda da burada fotoğraf sergimiz var, sergi salonumuzu gezip fotoğrafları görebilirsiniz.

PENTAX Image

Marmaris Huzur Evi’nin ”Kâmil Dürüst Adlı Sergi Salonu

PENTAX Image

Marmaris Huzurevi’nde Kâmil Dürüst Sergi Salonu’nda Sergilenecek Eserler

Kütüphaneme bağlı sergi salonumda kendi gruplarımızın sergileri devamlı ve aralıksız açık bulunmakla beraber, çevremizdeki sanat gruplarının da sergilerine hizmet vermekteyiz.

Marmaris’teki çalışmalarımdan biri de Marmaris’i çevresiyle birlikte gezip görmek, bir başka ifadeyle yeniden keşfetmekti. Gerek Marmarislilerin gerek dışardan gelenlerin buna ihtiyaçları olduğu kanaatindeydim ve bu çalışmaları halka sunmak istiyordum. Bu konuda yeni kurulmuş olan yerel kanal ‘Kanal 48’in iştiraki ile altı bölümlük ‘Gezelim Görelim” adlı bir belgesel yaptık. Yine bu yıllardaki çalışmalarım Belediye’nin dikkatini çekmiş ve Marmaris Belediyesinden ‘Sanat Danışmanlığı’ için teklif almıştım. Bu hizmetimi de fahri olarak 2004 yılına kadar sürdürdüm.”

Kâmil amcayı dinledikçe ona hayranlığım daha da arttı, insanın mesleğinin yanı sıra hobilerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Kâmil amcanın üzerinde çalıştığı her alan hem onu üretici kılıyor hem de bulunduğu kente, o kentin yöneticilerine, halkına faydalı oluyor. O; insanları değişik konularda bilgilendiriyor, geliştiriyor. Onların da kendilerine ve yaşadıkları kente değer vermelerini, katkıda bulunmalarını sağlıyor. İşte toplumumuzun aydınlanması, ülkemizin gelişmesi Kâmil amca gibi çalışkan, üretken, bilginin peşinden koşan insanlar olmamıza bağlı. Bu düşüncelerden sıyrılıp Kâmil amcadan kurduğu kütüphane hakkında bilgi vermesini istiyorum.

“Kuşkusuz benim için en önemli çalışmam ve Marmaris için yaptığım hizmet, kurduğum bu kütüphanedir. Yılların birikimi olan kitaplarımı bir kütüphanede toplamak idealimdi. On beş yaşımdan beri kitap ve konularımla ilgili belgeler biriktiririm. Benim kitaba olan merakımı bilen eş dost da bana hediye olarak kitap getirir. Bugün Marmaris Belediyesinin İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde tahsis etmiş olduğu iki salonda on altı bin civarındaki kitabımı ve bir o kadar da çeşitli konulardaki arşivimi halka açık olarak sunmaktayım”.           

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Değişik Konulardaki Arşivinden Küçük Bir Bölüm

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Marmaris Huzur Evi’nin Koridorlarındaki Dolaplarda Bulunan Değişik Konulardaki Arşivi

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi ve eğitim Kamil amcayla aramızdaki dostluğun en önemli halkasıydı. Okuduğu okullar ve öğretmenleriyle ilgili anılarını benimle paylaşmaktan kaçınmadı.

“Ortaokulu Vefa Lisesinde okudum. Önemli hatıralarımdan biri oradaki edebiyat hocamız ‘Zahir Güvemli’ idi. O aynı zamanda sanat tarihçisiydi. Ve  resim de yapardı. Dönemindeki bazı yakınlarının ve sanatçıların karikatürlerini de çizmiş, bir kitapta yayımlamıştı. Sanat tarihi konusundaki kitabından da bir kaynak eser olarak istifade edilmekteydi. Yıllar, yılları takip etti. 1970 yılıydı bir gün telefonum çaldı, telefondaki ses Zahir Güvemli hocamın sesiydi.

“Kâmil seni hep izliyorum, güzel çalışmalar yapıyorsun, ben şimdi Akbank’ın ‘Türkiyemiz’ dergisini hazırlayanlardanım. Bu dergide senin de çalışmalarını, araştırmalarını ve yazılarını yayımlamak istiyoruz.” dedi. Artık hoca ile talebesi bir olmuştuk. Arada bir buluşur, sanat üzerine görüşmeler yapardık. Yazı verdiğimde de hemen yayımlardı dergide. Şimdi malum… İlahi kader, o da diğer dostlar gibi artık yok!

Vefa’dan sonra Sultanahmet Ticaret Lisesine geldim. Burası adından da anlaşılacağı gibi bir meslek lisesiydi. Okulda beni en çok etkileyen derslerden biri afiş dersiydi. Çok iyi bir hocamız vardı. İstanbul’un tanınmış afişçilerindendi. Bilindiği gibi çağımızda reklâmcılıkta afişin önemli bir yeri vardır. Resme kabiliyetim olduğunu gören hocam, bana evimde ufak bir atölye kurdurdu. Ve bana verdiği ilk görev o seneki İzmir Fuarı’nın tanıtım afişiydi. Çok beğenilen bu afişi sonra okula hediye ettik.

Meslek derslerinden en çok sevdiğim hoca da ekonomi dersi hocamız, Togo Bey’di. Güler yüzlü, şakacı, öğrenci ile diyaloğu iyi olan bir hocaydı. Dersin hocasını severseniz dersi de seversiniz, hocayı sevmezseniz dersi de sevemezsiniz. Ben hocalarımı rahmetle anıyorum.

Okulumuz karma idi, arkadaşlar arasında kız erkek ayrımı yoktu. Erkek arkadaşlarımızla olduğu gibi kız arkadaşlarımızla da çok iyi anlaşıyorduk. Belki bir espri ama imtihanlarda kız arkadaşlarımız bizlere kopya verirdi. Şimdi o günlere pek dönmek istemiyorum, neden diyeceksiniz; çünkü 1942’lere rastlıyor, o günlerin hocaları ve öğrencilerinin hemen hepsi rahmetli oldular da ondan…”

Kâmil amca bunları anlatırken yüzünde kimi zaman bir ışıltı kimi zaman da keder beliriyordu. Onun heyecanı ve kederi bana da bulaşıyordu. Yaşam ne tuhaf! Mutluluk ve mutsuzluk, sevinç ve keder, acı ve tatlı olaylar birbiriyle iç içe… Birini diğerinden ayırmak olanaksız. Kamil amcanın hüzünlenmesini istemiyor, konuyu Sultanahmet’e getiriyorum, Sultanahmet’in onda uyandırdığı duygu ve düşünceleri anlatmasını rica ediyorum. O da beni kırmıyor, çok sevdiği Sultanahmet’i anlatıyor.

“İstanbul’a gittiğim zaman mutlaka Sultanahmet’e gider, Dikilitaş’ın karşısında oturup okulumu, İbrahim Paşa Sarayı’nı, muhteşem Sultanahmet Camii’ni, Ayasofya’yı, Alman Çeşmesi’ni seyreder, tarihi yaşarım.

Benim için Sultanahmet ve çevresinin ayrı bir önemi daha var.1975’ten 2005’e kadar Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü Çelik Gülersoy dostumla o çevrede, devamlı kurum olarak yaptığımız ve yapacağımız faaliyetleri konuşurduk.

Bugün dünyada benzeri olmayan bir Türk konağı Yeşil Ev’in restorasyonu ve konağın yanındaki medreseden klasik bir İstanbul Çarşısı haline getirilen ve yine Yeşil Ev’in bitişiğinde bulunan, Sahabe’den Abdurrahman Şami Hazretleri’nin restore edilen türbesi ve yine Topkapı Sarayı’nın girişindeki III. Ahmet Çeşmesi’nin koruma altına alınması, Soğuk Çeşme Sokağı’ndaki bütün binaların restorasyonu bu dönemde yapılan çalışmalardı.

Soğuk Çeşme Sokağı’nın sonundaki tarihi Bizans Sarnıcı da görülmeye değer; tarihin sesini duyabileceğimiz yüz ağartıcı bir restoran haline getirildi. Bu sarnıcın karşısındaki konuk evi de son dönemde hizmete giren ve işlevliği olan önemli bir mekân oldu. Bütün bunların yanında beni en fazla etkileyen ve duygulandıran Çelik Bey’in ve birkaç yakın arkadaşının gayretiyle meydana getirilmiş olan ‘Çelik Gülersoy İstanbul Kitaplığı’ ve orada yaptığımız sohbetlerdi. Dünyada bir benzeri olmayan böyle bir ihtisas kütüphanesi için ne kadar övünülse azdır.

Ne zaman Sultanahmet’e gitsem Çelik Bey’le yaptığımız sohbetleri hatırlar, o günlere döner, yeniden dünyaya gelmiş gibi olurum.”

Kamil amca Sultanahmet’i ve Sultanahmet’e kazandırılan eserleri anlattığı süre içinde sanki Sultanahmet’teydik.

yesil-ev

İstanbul- Sultanahmet/Yeşil Ev

Bu konuşmaları Marmaris Belediyesi, İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’ndeki kütüphanede değil de, Sultanahmet’teki Yeşil Ev’in bahçesinde yapıyorduk. Bana bunu böyle hissettiren, konuşmamız boyunca duyduğum su sesiydi. Bu ses tıpkı Yeşil Ev’in bahçesindeki havuzun fıskiyesinden çıkan, insanı rahatlatan su sesi gibiydi. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyorum: Kütüphanenin dikkatimi çekmeyen bir yerinde bir akvaryum olmalı bu sesi çıkaran.

Kâmil amcaya soruyorum: “Duyduğum su sesini oluşturan akvaryum nerede?”

Akvaryum yok, hem ben su sesi duymuyorum.

-Nasıl olur, konuşmamız boyunca ben su sesi duydum.

-Ben böyle bir şey duymadım. Metafiziğe inanır mısınız?

Su sesini duyduğuma eminim, derken kapı açıldı, onunla görüşmek isteyen birinin geldiğini haber verdiler. Kâmil amca dışarı çıktı, ben de kütüphanenin her tarafını dolaşmaya başladım. Hayret şu anda su sesi duyulmuyor! Hay Allah! Gerçekten o sesi duymadım mı? diye kendime soruyorum. On beş, yirmi dakika kütüphanede yalnız kaldım, aklım su sesinde ama ses seda yok ortalıkta! Kütüphaneyi dört dönüyorum. Yirmi dakika sonra su sesini yeniden duymaya başladım. Ohh, su sesi gerçekmiş! deyip rahatladım. Evet, gerçekten duyduğum su sesinin nereden geldiğini keşfettim. Üst kattaki odaların birinde açılan bir muslukmuş beni bu kadar düşündüren, araştırmaya yönelten. Sıradan herhangi bir şey; bize değişik, sıra dışı, gizemli anlar yaşatabiliyor, kendimizi gerçeküstü bir dünyada bulmamızı sağlayabiliyor.

Kâmil amca kütüphaneye geri döndüğünde, su sesinin gerçek olduğunu ve nereden geldiğini bulduğumu söyledim, buna çok güldük.

Doğayla, müzikle, resimle, fotoğrafla, okuma- yazmayla, gezme ve araştırmayla ilgilenen Kamil Dürüst’ün gençlere yaşamla ilgili söyleyecekleri vardı:

“Gençler önce aileye ve disipline önem versinler. Öğrencilikleri dışında pratik olarak bilinmesi gereken her şeye alaka duysunlar. Örneğin önce çevreyle ilgilensinler; çünkü hayata çevremizle başlıyoruz. Çevrelerindeki tarihi eserlere, doğayla ilgili güzelliklere ve doğayı korumaya özen göstersinler.

Tanınmış sanatçılara, bilim adamlarına ulaşamazlarsa eserlerine; gün- görmüş, hayatın her türlüsünü yaşamış dedelere, ninelere alaka duysunlar. Onlarla konuşsunlar, nasihat alsınlar.

Yaşamlarını yazdıkları günlüklerle sürdürsünler, her konuda alıcı oldukları kadar verici de olsunlar. Dost olabilecekleri kimseleri, ancak tecrübeden sonra dost edinsinler.

Sanatın insanı yücelten, varlıkta da yoklukta da mutlu eden bir uğraşı olduğunu unutmasınlar. Her türlü güzel sanata ve edebiyatın çeşitli konularına; ayrıca tarihe, coğrafyaya ve eğitime önem versinler. Rüya gördürmeyecek kadar romanla, yobaz olmadan maneviyatla ilgilensinler. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışsınlar, yarın ölecekmiş gibi düşünsünler.

            Hayal kursunlar; hayal kurmak güzel bir şey önce hayal edersiniz sonra onu gerçekleştirmeye çalışırsınız. İcatların temeli genelde hayale dayanır. Örneğin Hezarfen Ahmet Çelebi, Jüles Verne vb. önce hayal ettiler. Gençlerimiz zamanlarını boşa geçirmesinler dolu dolu yaşasınlar.”

Kâmil amca gençlerimize ne güzel önerilerde bulunuyor. Önerdiklerini kendisi tüm yaşamında uygulamış ve yaşamını renklendirmiş bir kişi olarak insanımızın kendisini geliştirmesini, mutlu bir yaşam sürmesini istiyor. Sağlıklı ve bilinçli toplumun kendisini ve çevresindekileri geliştiren çalışkan ve üretken bireylerden oluşacağını biliyor.

Kâmil amcayı anlatmak kolay değil, söyleşimize on dakikalık bir ara veriyoruz. Bu arada ben kütüphaneyi dolaşıyorum, masaların üzerindeki kitapları, dergileri, broşürleri inceliyorum. Önce Kıbrıs Rehberi adlı kitabını görüyorum. Bu kitabı incelemeyi

PENTAX Image

bitirmeden üzerinde MARMARİS yazan, renkli baskı bir kitap daha gözüme ilişiyor. Kitabı elime aldığımda Marmaris sözcüğünün altında M. Kâmil Dürüst adını görüyorum.  Kâmil amcanın yazdığı kitaplarla karşılaşmak beni çok sevindiriyor. Marmaris’te olduğum için ikinci kitap daha çok ilgimi çekiyor.

PENTAX Image

Marmaris Belediyesi Tarafından Bastırılan Kâmil Dürüst’ün ‘Marmaris’ Adlı Kitabı

Kâmil amcaya :

“Nereye baksam sizin bir yapıtınızla karşılaşıyorum, Marmaris’le ilgili ne kadar güzel bir kitap hazırlamışsınız, ilk işim bir kitapçıya uğrayıp bu kitabı almak olacak,” diyorum.

Kâmil amca, ebadı A4 büyüklüğünde, kuşe kâğıda basılı 320 sayfa, Türkçe, İngilizce, Almanca olarak hazırlanan, 180’ini kendisinin çektiği 220 fotoğrafla desteklenen Marmaris adlı kitabın Marmaris Belediyesi tarafından 2003 yılında İstanbul’da Mas Matbaacılık A.Ş.ye bastırıldığını, kitabın parayla satılmayıp parasız dağıtıldığını, ilk baskısının tükendiğini, ikinci baskısının da yapılmadığını söyledi.

Bu çok önemli ve güzel kitabın ikinci baskısının yapılmasını ve yeni baskının satılmasını diliyorum. Kitabı ilk alanlardan biri ben olacağım, derken Kâmil amca gülümseyerek kitabı hazırlamaktaki amacını anlatıyor:

“Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi Marmaris ve çevresinin dantel gibi sahillerinde ve koylarında deniz ve gökyüzünün mavisi çam ormanlarının yeşiliyle adeta kucak kucağadır. Doğa her yerde, her köşede birbirinden güzel görüntüler sergiler. Bu güzellikler geçici olarak birkaç ayı ya da mevsimi değil tüm bir yılı kapsar ve yerli yabancı bütün doğa dostlarına kucak açar.

Karyalı ünlü tarihçi Herodotos tarihin derinliklerinden, 2400 yıl öncesinde bu güzellikleri görünce, şöyle seslenmiştir:

‘İyonyalılar Marmaris’te dünyanın en güzel göğü altında mutlu ve refah içinde yaşıyorlar.’

Ve Kâmil amca sözlerine devam ediyor.

Marmaris ve çevresi doğa yönünden ne kadar görkemli, ne kadar güzel ise tarih ve onu aydınlatan arkeoloji yönünden de o kadar zengin ve etkileyicidir. Doğal güzellikler yanında, yüzyılların kültür mirasını günümüze taşıyan tarihi Karya ve çevresinde, henüz adını dahi bilemediğimiz nice antik kent hâlâ toprak altındadır.

İşte bu kitabı, Marmaris ve çevresinin kültür mirasını ve doğal güzelliklerini tanıtmak amacıyla hazırladım.”

PENTAX Image

Marmaris

Kitabın her sayfası Marmaris’in uzak, yakın çevresinin doğasını, değişik bir koyunu, köyünü, adasını, ören yerini, mevkiini ve tarihi özelliklerini anlatıyor birbirinden harika fotoğraflarla. Ayin koyu, Longöz, İncekum, Gökova, Akyaka, Çetibeli, Sedir Adası, İçmeler, Beldibi, Yalancı Boğaz, Okluk koyu, Turunç, Kumlubük, Çiftlik, Hisarönü, Kızkumu, Turgut, Selimiye, Söğüt, Bozburun, Armutalan, Marmaris Limanı, kalesi, daha nice güzellikler… kitabın sayfalarında birbirleriyle yarışıyorlar sanki.

            Ülkemiz ne kadar güzel! Hem de onca yangına, talana, çarpık kentleşmeye, betonlaşmaya rağmen güzel! Denizlerimiz, ormanlarımız, adalarımız, göllerimiz, sulak alanlarımız, floramız, faunamız tüm olumsuzluklara direniyor; güzelliklerinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu güzelliklerin devam etmesini sağlayanlar da Kamil Dürüst gibi yaşadığı ülkeyi, toplumunu seven ve onlar için emek harcayan, sorumluluk sahibi, dürüst, kendi çıkarlarını değil ülkesinin ve toplumun çıkarlarını düşünen, bu uğurda yılmadan çalışan insanlardır.

Sevgili Kâmil amca, sizi tanımak benim için büyük bir onurdur. Sizden hiçbir konuda hiçbir zaman umudumuzu yitirmememiz gerektiğini, çalışmanın, üretmenin kişiyi genç tuttuğunu, okumanın, yazmanın, araştırmanın belleği güçlendirdiğini, sevgi ile uğraşılan hobilerin insanı mutlu ve huzurlu kıldığını, öğrenmenin ve öğretmenin yaşı olmadığını, kısacası insan olmanın reçetesini öğrendim.

O sevgiyle bakan gözlerinizdeki pırıltı, yüzünüzdeki ışıltı hiç sönmesin. Siz daha nice insanı aydınlatacaksınız, toplumumuzda sizin gibi insanların çoğalmasını öyle çok, öyle çok istiyorum ki…

MARMARİS’İN ARTIK OLMAYAN KAMPİNGLERİ ( Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 2)

Sayın Kâmil Dürüst’ü Marmaris Huzur Evi’nde kurduğu kütüphanede ziyarete gidip söyleşi yaptım. Doğa dostu olan, yıllarca Marmaris’te eşi ve kızlarıyla kamp yapan Kâmil Dürüst’e Marmaris’teki kampingleri uzun zamandır sormak istiyordum. Karavancılık ve kampçılıkla ilgili kitabımda onun da yerini almasını istiyordum.

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kurduğu Kütüphanede 

O her zamanki gibi kurduğu kütüphanede çalışıyordu. Yeni bir sergi hazırlamış; Muğla’da, Bodrum’da izleyiciye sunmuştu. Marmaris’in kamplarıyla ilgili neler anlatacağını çok merak ediyordum.  Sorumu hemen sordum.

DSC04370M.Kamil Dürüst ab

M. Kâmil Dürüst

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris

-Kâmil amca, sizin ve ailenizin kültür-sanatla ilgilendiğiniz kadar doğayla da ilgilendiğinizi, doğa dostu olduğunuzu, uzun yıllar özellikle Marmaris’te kampçılık yaptığınızı sizinle yaptığımız sohbetlerden biliyorum. Kampçılıkla ve Marmaris’teki kamplarla ilgili neler anlatabilirsiniz?

PENTAX Image

Marmaris

Kâmil Dürüst: -Kampçılık; doğayı sevmek, doğada yaşamak, betona hapsolmamaktır. Kişinin doğayla bütünleşmesidir; doğayı iyisiyle kötüsüyle, çiçeğiyle böceğiyle, sıcağıyla soğuğuyla, güneşiyle yağmuruyla kabullenmektir.

DSC06976 Marmaris-Çiçek a

SAMSUNG CAMERA PICTURES

DSC08339-Marmarıs-Tur. a

Marmaris

Kampçı doğaya zarar vermez, doğayı korur, doğayla uzlaşır. Ayrıca doğayı seven kişiler kültür ve sanatla yakından ilgilidirler. Kültürü, sanatı doğadan ayrı düşünmek yanlıştır.

Marmaris’te kamp yapmak olağanüstüydü! Kızlarım Beste ve Şiir Marmaris’teki kamplarda büyüdüler, doğayı delicesine sevdiler. Kampinglerde çok mutlu bir çocukluk geçirdiler.

DSC07016Marmaris a

Marmaris

Yeşil Marmaris eşsiz koyları, doğal güzellikleri, sevecen insanları, güzel havasıyla kampçıları, karavancıları geçmiş yıllarda kendine çekti. 1975 sonrası pansiyon ve küçük motel turizmi geçerliyken 1980’li yılların başlarında yatak kapasitesinin azlığı nedeniyle sessiz, sakin bir ortamda özgürce konaklamak isteyenler kampinglere yönelmişlerdi. O yıllarda Marmaris’in içinde ve çevresinde birçok kamp alanı yer alıyordu.

DSC04901 Marmaris a

Marmaris

Aktaş mevkiinde Pekuz Kamping, hemen yanında ziraat mühendislerinin ve yakınlarının kamp yaptığı Ziraatçılar Kampı diye bilinen geniş bir kamp alanı bulunmaktaydı.

Marmaris’in Uzunyalı Mevkii’ne doğru gelindiğinde pansiyonların aralarındaki ufak tefek alanlarda çadırlar kurulurdu. Bu bölgedeki en bilinen yerler; Adalıoğlu,  Acar gibi motellerdi. Eski hapishane yakınlarında ise Apollon Kamping bulunmaktaydı. Yaklaşık yüz-yüz elli çadır kurulabilirdi bu kampinge, aynı zamanda bungalovları da vardı. Özel iskelesi, restoranı, huzurlu ortamı ile üniversite gençliğinin, eğitim görevlilerinin tatil için buluşma yeriydi.

Hatipirimi ile Uzunyalı’nın birleşme yerinde de geniş bir alana yayılan As Kamping yer alıyordu. Burası yerli turistler tarafından çok tanınmış olmasa da yabancı turistlerin gözdesiydi.

Bir başka büyük kamping ise Turban kavşağının girişinde hemen sol tarafta yer alan Osman Berk’e ait Berk Kamping’di. 1984’te hizmet vermeye başlayan bu işletmede yüz çadır ve elli karavanın rahatlıkla konaklayabileceği büyük bir alanın yanı sıra bungalovlar bulunurdu. Yaz mevsiminde Almanlar, Hollandalılar Fransızlar ve İtalyanlar tatillerini geçirmek üzere burayı tercih ederlerdi.

PENTAX Image

Marmaris

Kampingleri tercih edenler taze sebze ve meyveyi, deniz ürünlerini yerli üreticilerden temin ederler, diledikleri şekilde pişirir, yer, içer, eğlenirlerdi. Güneşin, denizin, doğayla iç içe bir tatilin tadını çıkarırlardı. Gençler birbirleriyle kaynaşır, herkes birbirine adresini verir, uzun dostlukların ilk adımını atarlardı. Arkadaş grupları, her yıl aynı dönemlerde tatil yapmaya çalışırdı.

İçmeler Koyu’nun hemen başlangıcında mülkü Eşref Karaca’ya ait olan yerde Kara Mehmet Eren’in işletmeciliğini yaptığı Altın Sahil Kamping yer alıyordu. Muhteşem denizi ile birçok dostu buluşturuyordu. Kısa zamanda ünü yayılmıştı. Zamanla el değiştirerek on yıl kadar hizmet verdi.

1986-87 sonrası Marmaris’e talep arttıkça önlenemez bir hızla boş kamp alanları yerlerini irili ufaklı otel, motel ve apartlara bıraktı. Günümüzde Marmaris içinde hemen hemen hiç kamp alanı kalmadı. En yakın kamping yerleri Marmaris’ten yaklaşık yirmi kilometre uzaklıkta Datça yolu üzerindeki Çubucak ve İnbükü Orman Kamplarıyla, Bördübet’teki Amazon Kamping ve Marmaris’ten aşağı yukarı 40-50 kilometre mesafedeki Aktur Kamping’dir.

Yıl 1978… o zaman Marmaris keşfedilmemiş, doğa tahrip edilmemiş, beton binalar her yeri istila etmemişti. Bugün Laguna Otel’in bulunduğu yerdeydi kampımız. Harika bir yerdi!

DSC07038 Marmaris a

Marmaris

Orman denizle birleşir, denizin akıntısı her zaman suyu temizlerdi.  Ay kampımızın tam karşısından doğardı, ayın on dördünde denizi ışıl ışıl parlatırdı. Kampımızda elli çadır, SAMSUNG CAMERA PICTURESyirmi karavan vardı. Kampçıların çoğu yabancıydı, yerli kampçılar da doğayı hisseden, doğaya önem veren bilinçli insanlardı, has kampçıydılar. Profesörler, sanatçılar, öğretmenlerdi kampçıların çoğu.

Untitled_Panorama12g.jpg

Marmaris

Marmaris’e ulaşım zordu, yollar bozuktu, mahrumiyet vardı. Çadırlarıyla, karavanlarıyla gelenler Marmaris’in sakinliğine, doğasına, bozulmamışlığına sevdalıydı. Buradaki mahrumiyet bizler için önemli değildi, sanırım o mahrumiyet bile güzeldi.

Artık orada bir kamping yok, o kampingin yerinde büyük lüks bir otel var, o otel istediği kadar estetik, şık, lüks olsun, hiçbir zaman o ağaçlık, düz arazinin denizle birlikte oluşturduğu güzelliği yakalayamaz. Ne de olsa o beton! Doğallık bozuldu bir kere…”

Kâmil amcanın anlattığı kamp alanları artık yok, onun da dediği gibi her yer lüks otellerle, motellerle, apartlarla, pansiyonlarla doldu; Marmaris kentleşti.

Her geçen gün Marmaris’in çevresindeki orman alanları beton binalarla doluyor. Marmaris’e tepeden baktığınız zaman bunu daha iyi görebiliyorsunuz. Gelişme dedikleri bu mu? Ormanların yok olması betonun çoğalması mı?

TİMBUKTU ve TİMBUKTU

Kitabın Adı: Timbuktu

Yazarın Adı: Paul Auster

Türü:             Roman

Yayınevi:      Can Yayınları

Sayfa sayısı: 123

Çeviren:        İlknur Özdemir

Roman bir köpeğin bakış açısıyla anlatılıyor. Kemik Bey adındaki köpek, sahibi Willy’nin yaşam tarzını düşüncelerini ve kendi düşüncelerini aktarıyor okuyucuya. Sıradan bir köpek değil Kemik Bey, sahibi Willy’nin her dediğini anlıyor, Willy’nin anlattıkları ve yaşadıklarıyla ilgili yorum yapabiliyor, düşünebiliyor; sadece konuşamıyor. Anlama yetisi çok gelişmiş olan Kemik Bey, bunu sahibinin kendisiyle uzun uzun konuşmasına borçlu olduğunu düşünüyor.

Timbuktu Evsiz barksız bir insan olan Willy, psikolojik olarak rahatsızlanınca uzun süre tımarhanede yatmış, annesini kaybettikten sonra sokaklarda yaşamaya başlamış, tabii Kemik Bey’le. Willy düşüncelerini Kemik Bey’e anlatıyor, o da yorumlayarak bize aktarıyor. Kemik Bey bizi insanlığımızla yüzleştiriyor. Pek uzun olmayan roman bizi eğlendirirken hüzünlendiriyor. İnsan ilişkilerini, yaşamı, dünyayı sorgularken buluyoruz kendimizi.

Kitabın adı olan Timbuktu sözcüğü, ilk duyduğumuzda bize ilginç geliyor. Timbuktu, Willy’nin ölünce gideceği yer. Ruhun bedenden ayrılınca bedenin toprağa gömüldüğünü, ruhunsa öteki dünyaya gitmek üzere havalandığını Kemik Bey’e hep Willy anlatmıştı. Willy son birkaç haftadır durmadan bu konu üzerinde konuşuyordu, köpek artık öteki dünyanın gerçek bir yer olduğundan kuşku duymaz olmuştu. Bu yerin adı Timbuktu idi ve Kemik Bey’in anlayabildiği kadarıyla çölün ortasında bir yerlerdeydi. New York’un, Baltimore’un, Polonya’nın ya da yolculukları boyunca uğradıkları bütün kentlerin uzağındaydı. Bir seferinde Willy orayı, “ruhların vahası” diye tanımlamıştı, bir başka seferde “Bu dünyanın haritasının bittiği yerde, Timbuktu’nun haritası başlar,” demişti. Besbelli, oraya ulaşmak için göz alabildiğine uzanan bir kum ve sıcak ülkesinden, bitmek bilmeyen bomboş topraklardan geçmek zorundaydı insan. Kemik Bey bu yolculuğu fazlasıyla güç ve zahmetli bulmuştu; ama Willy böyle olmadığı konusunda güvence verdi ona, göz açıp kapayıncaya kadar orada olunacağını söyledi. “Ve bir kez oraya varınca, dedi, o sığınağın sınırlarından içeri girince, artık yiyecek bulacağım, geceleri uyuyacağım ya da bağırsaklarımı boşaltacağım diye bir kaygın olmayacak. Evrenle bütünleşecek, Tanrı’nın beyninde yer alan bir antimadde zerreciği olacaksın.” Kemik Bey böyle bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal etmekte güçlük çekiyordu; ama Willy bu konudan öylesine özlemle söz ediyor, ederken de sesinde öyle tatlı titreşimler yankılanıyordu ki köpek sonunda kuruntulanmaktan vazgeçti.”Tim-buk-tu.” Artık bu sözcüğün söylenmesi bile onu mutlandırmaya yeter olmuştu.

Kitapta Timbuktu, kişilerin öldüğü zaman gittiği bir yer olarak anlatılsa da gerçekte Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir şehirmiş Timbuktu. İlim ve kültürün yanı sıra altın ticaretinin de merkeziymiş bu şehir. Eski zamanlarda Timbuktu’ya gitmek o kadar zormuş o kadar zormuş ki, yola çıkanlar Timbuktu’ya ulaşamadan yollarda ölürlermiş. Avrupalılar Timbuktu’nun nerede olduğunu tam olarak bilemez; ancak Timbuktu’yla ilgili çeşitli efsaneler anlatır, üstelik bunlara da inanırlarmış. Bu efsanelerden biri Timbuktu’nun evlerinin altından olduğuymuş. Timbuktu hem altın şehri, hem de ulaşılmaz şehir imajına sahipmiş.

İnsan bu efsanelerin ne kadarının gerçek olduğunu merak ediyor doğrusu; Timbuktu’dan altın çıkıyormuş da altından elde edilen kazancın ne kadarı halka yansıyordu acaba? Halkın Timbuktu’nun altınlarından faydalandığına, insanların Timbuktu’da bolluk ve refah içinde yaşadığına ben inanamıyorum. Keşke yanılıyor olsam.

Eskiden Timbuktu’ya gitmek, oraya ulaşabilmek ne kadar zorsa bugün o kadar kolay. Tatil sitelerine baktığınızda Timbuktu’ya nasıl gidebileceğiniz, tatilinizi en güzel ne şekilde değerlendirebileceğinizi görüyorsunuz.

Willy, ölünce Timbuktu’ya gideceğini düşünüp mutlu oluyordu, bizimse yaşarken Timbuktu’ya gitme olasılığımız var.

Unesco 1988 yılında Timbuktu’yu Dünya Mirası Listesi’ne eklemiş.Ortaçağ boyunca dünya altın gereksiniminin üçte ikisini Batı Afrika’daki Timbuktu karşılıyormuş. Timbuktu yalnız altınıyla değil bilim merkezi olmasıyla da ünlüymüş.

Timbuktu’da XVll. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etmiş. 1893-1960 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olmuş Timbuktu. Fransa’nın sömürgesi olduğu yıllarda Timbuktu’da eğitim sürse de binlerce yazma eser evlerin mahzenlerinde çürümeye terk edilmiş ve yoksulluk alabildiğine hüküm sürmüş.

Uzun süre sömürgeleri olan ülkeler, sömürgelerine ne yazık ki adil davranmamışlar; onlardan faydalanmaya bakmışlar ve daha sonra onları yoksulluklarıyla baş başa bırakmışlar.

 

STML SEVDALISI AVNİ KARAŞIKLI

1990’lı yıllarda Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi’nde öğretmenlik yapanlar, öğrenci olanlar Avni Karaşıklı’yı aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hatırlayacaklardır. Onun nasıl özveriyle, sevgiyle mezun olduğu okul için çalıştığını görüp onu örnek almış pek çok öğrenci vardır.

DSC03214-eski öğrenciler-Avni Karaşıklı-g

Avni Karaşıklı(sağ başta) Arkadaşlarıyla 2008 Yılı Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Köfte Gününde

1950-51 mezunu olduğu aklımda kalmış, mezun olmasının üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen o, STML’de sanki hâlâ öğrenciymiş-on altı, on yedi yaşındaymış- gibi okulu ve o okulda okuyan öğrenciler için çalışırdı. Kimi zaman elinde bir çekiç ya da keserle çivi çakarken, kimi zaman bir süpürgeyle sınıf temizlerken ya da biz öğretmenler ve öğrencilerimiz için kendi elleriyle yaptığı kek ve kurabiyeleri ikram ederken onu görebilirdiniz. Öylesine sevgi yüklüydü ki okulu için yaptığı işleri de sevgiyle, isteyerek yapardı. İstanbul’un ortasında geçmişte pek çok uygarlığın merkezi olan Sultanahmet’te bulunan okulumuzda yokluk içinde yaşayıp çalışıp çabalarken Avni Bey de bizlerle birlikte yokları var etmeye uğraşır, bizleri motive eder, daha çok çalışmamızı sağlardı. Onun söylediğine göre bizler de ona enerji ve güç veriyormuşuz. Karşılıklı ne güzel bir etkileşimdi bu! Birlikte çalışmak, ortaya olumlu işler  çıkarmak nasıl güzeldir, nasıl hoştur!

DSC03220-a mualla-avni bey.jpg

Avni Karaşıklı ve Mualla Varlıoğlu (2008-STML Köfte Günü Hatırası)

STML(Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)nin Sutilev gibi bir vakfı olması ve o vakfın Avni Bey gibi okuluna sevdalı kişiler tarafından yönetilmesi ne büyük şanstır. Ne yazık ki Avni Bey artık aramızda değil!

DSC01958avni karaşıklı ab

Avni Karaşıklı

Yaşamda acı ve tatlı olaylar her zaman yan yanadır. Üzüntü ve sevinç birbirine zıt iki kardeş gibidir. Bir yandan Avni Bey’i tanımaktan,onunla çalışmış olmaktan mutluyum, diğer yandan da onu yitirdiğimizden dolayı içim acıyor. Avni Bey’in çok güzel bir yere gittiğine ve sevgili eşine kavuştuğuna inanıyorum. Işıklar içinde uyu STML sevdalısı Avni Karaşıklı… Bizler -öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerimiz- sizi, yaşadığımız sürece sevgi ve saygıyla anacağız.