ALINTILAR-8

Yine bir defter buldum ve defterde yazılı özlü sözleri yazmaya başladım, bütün sözleri yazdıktan sonra defteri atacağım. Yalnız bazı özlü sözleri ve hoşuma giden cümleleri  yazarken hangi kitaptan aldığımı ve yazarını yazmamışım; ama sayfa numaralarını yazmışım. Sanki kitapları ve yazarlarını hiç unutmayacakmışım gibi. Aradan uzun yıllar geçmiş, öyle bir defterim olduğunu bile unutmuşum. Bu kimin yazdığı veya söylediği belli olmayanları yazmadan edemedim.

Sevmek; töresellikten değil gökten inen, insan yaratılışına sinen bir nimetti.

Daktilo kızların ojeli, incecik parmakları örümcek ayakları gibi sekti tuşların üstünde.

Buruş buruş olmuş, bilmeceye dönmüş, ne düşündüğü belirsiz yüzünde, göçer yörüklüğünün yüzlerce yıllık derin kökleri kazınmış gibiydi.

Untitled-15Bir bölük kadın da yaşlı kadının çevresini almış, eski bir ayindelermiş gibi ağır ağır dönerek acı dolu bin ağıta sürüyorlar ağızlarını.

Kat kat kırışıklarla dolu yüzünde yıllar yaşamaktan bıkmış, usanmıştı sanki.

İmgeleme yoluyla insana korkulu düşler üfleyip fısıldayan bir resimdir o.

Osman Şahin’inHikâyelerinden

Çöl yolunu yitirmiş, kuru erkeklerden oluşan bir şey; vaha, kadınlardan kurulu sulak bir kalp.

Hayat bizim nefesimizde!

Çünkü içim güzellikle eziliyor.

Maryam’ın sesi üşüyor kulağıma fısıldarken ölümü…

Sanırım, hepimiz su gibi uyuduk. Arası yok gibiydi. Uykuya dalışımızla gündoğumu bitişikti.

Yırtılmış bir kâğıt fenerdik Maryam ile ikimiz, ışık gitmişti.

Amira’nın  gülümsemesi ağzında donakalmışken, gözleri ihanete uğramış bir kız çocuğuna hızlıca gitti geldi.

Madam Lila tutup kaldırdı düşeni:’Peki’demiş Hiç mi dans etmediniz oralarda? Amira kendini kaldırdı içine düştüğü kız çocuğundan. Sesini toparlayıp çümlenin ortasına kadar düze ve sonra yeniden sahnesine çıktı.

Dua okuyor Amezir dilinde bağırmamak için sesi dişleriyle ısırarak.

Ece Temelkuran-Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Untitled-24Hesaplanmış kusurda aklın izi, kusursuzluktakinden daha derindir.

Hikâye dediğin şey kelime kusarak değil, kelime yutarak yazılır.

Bir kitap ne başlar ne biter; olsa olsa öyle görülür.                  Mallerme

O yürürken aradan geçen yıllar görünüyordu sanki.

Bir zamanlar pek yakınlaşmışlar, sonrasındaysa hayat girmişti araya.

Birikmişlerin fazlalığı insanı kendi geçmişinden bile uzaklaştırır.

Hepsi şimdi solgun sevinç. Çocukluğun büyülenen gözlerinde kalmış nice sızılı resim.

Sezgi, tecrübeden süzülmüş akıldır.

Untitled-67Öğretmenler elmas arayıcılarıdır. Milletin ruhunda gizlenmiş istidatların kâşifleridir.”                                Gospodin D. Bojkoff

“Prof. Raçinsk

Ben sizin zannettiğiniz gibi geniş bilgimi, büyük yeteneğimi uçuruma atmaya gitmiyorum. Ben bu geniş bilgim sayesinde halk kütleleri arasında gizli kalan yeni yetenekleri keşfe gidiyorum. İşte ben bugün milletin ruhunun derinliklerinde binlerce seneden beri gizli kalmış olan büyük yetenekleri meydana çıkarmak için köylere gidiyorum.”

 

“Yüzlerce milyondan ibaret olan milletimizin halini düşünün. Doğa bunlara birçok yetenekler verdiği halde yeteneklerin birçoğu gelişememiştir. Dünyaya büyük edebiyatçılar yetiştirmiş olan yüzlerce milyondan ibaret bir milletin okuyucuları yoktur. Bu milletin yüzde altmışı okumak yazmak nimetinden mahrumdur. “Milletin kafasındaki karanlığı yırtmak için projektörler lâzımdır.” İşte ben, bu kararımla doğduğum ve büyüdüğüm köyde büyük bir irfan meşalesi olmak istiyorum.”

“Bir insan hakiki manasıyla canlı bir mum değil midir? Eğer bu mum yanmazsa, etrafını aydınlatmazsa insan hayatının kıymeti nedir? Bilmiyor musunuz ki, Rusya’da hâlâ yanmayan yüz milyon mum vardır!..

MEFKÛRECİ MUALLİM –GRİGORİ PETROF

Bu köyün Tanrıya ve devlete en uzak köy olduğunu düşünürdü.”

Sy.12/” Sonra kırk iki yıldır yaşadığı bu köyün taşına, toprağına, köpeklerin sesine, gübre kokusuna, hatta rüzgârların keskinliğiyle otların çıtırtısına; ruhu, gözleri, derisi ve kulaklarıyla sımsıkı bağlandığını, artık istese de bir yere gidemeyeceğini anladı Muhtar.”

Sy.18/ Artık köyün gizli bir sayfasında, dedelerinin arasında yaşıyorlardı. Ne var ki uzun kalmadılar orada gevrek ses hepsini toplayıp yeniden odaya getirdi.”

Şafak sökerken sabah ezanından kopmuş heceler gibi yavaş yavaş dağılmıştı toplananlar.

“Sonra devlet her zaman on beş yaşında olurdu, canını sıkıp da bir kere küstürdün mü artık dönüp yüzüne bile bakmazdı.”

“Kimi zaman zamana karışmış tozlu bir ayna gibi parlayıp sönüyordu.” “Kendini inatla kendiyle gizliyordu.”

Sy.24/ “Belki o, sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı.”

25/ Hepsi dönüp dolaşıp kendine çıkıyordu. “Kendini orada burada unuttuğu da oluyordu tabii.”

27/” Herkes her şeyi görmekten körleşmişti.”

31/”Kunduracı, gelişinin nedenini pençeli ayakkabılara benzeyen çok kullanılmış bir gülümseyişin ardına gizleyerek kapıdan girdi.”

33/” Hiçbir iz yok, dedi Reşit

Muhtar her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz hiçbir şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.”

34/”Güvercin, Reşit’in kızı, pencereye yaklaşıp bakışlarını aşağıya sarkıttı.”

“Hiçbir şey bulamayışının kahrını çok şey bilmenin sinsi gülümseyişiyle örterek kapıya yürüdü.”

“Bu kez gizlediği telaş bedeninin dışına taşmıştı.”

Untitled-1645/ Ruhu daralmış bir akşam, içinde biriken uzaklara gidiyormuş.

57/ “Kadınlar, muhtarla bekçi geçerken susuyorlardı nedense, birbirlerini unutup kayalıklara bakıyorlardı.”

61/ “Bekçiye öyle geldi ki köy, karanlığın içinden doğrulup her şeyiyle onlara baktı.”

69/ “Artık gecenin içinde, bekleyen bir geceydiler.”

Gölgesizler-Hasan Ali Toptaş

GOETHE-GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN ADI: GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN YAZARI: JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

KİTABIN TÜRÜ: ROMAN

indir (3)

Genç Werther’in Acılar

YAYINEVİ: CAN

1, BASIM: 2007

ÖZEL BASKI. 1. BASIM: 2018

4. BASIM: EYLÜL 2019

ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: NİHAT ÜLNER

 

indir (2)

Johann Wolfgang von Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, 1749 yılında Frankfurt-Almanya’dadoğmuş, 1832 yılında Weimar- Almanya’da ölmüştür. Goethe hem şair, hem roman ve oyun yazarıdır.Edebiyatçılığının yanı sıra da doğa filozofu, diplomat ve devlet memurudur. Genç Werther’in Acıları adlı eser, Goethe’nin coşkunluk akımı denen Sturm und Drang dönemini bize anlatıyor. Goethe, bu eserini yazdığı dönemde doğa karşısındaki duygulanmalarını, duyduğu coşkuyu, doğaya bakarken dizginleyemediği duygularını dile getiriyor. Aynı zamanda da dostu olan Schiller’le ‘Klasik Dönem’in temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Genç Werther yaşadığı yeri bırakarak, doğanın hakim olduğu bir yere yerleşir. Buradan bir arkadaşına -bu hayali bir arkadaş olabilir- mektuplar yazar. O zamana göre mektuplardan oluşan bir roman yazmak pek görülmüş bir şey değildi. Mektup türü -adı üstünde mektup kime yazılır, çok yakın hissettiğimiz bir kişiye- bundan dolayı içtendir, samimidir, duygusaldır. O zamana kadar özellikle hem doğayı anlatan hem de duygusal tarzda herhangi bir kitap yazılmamış.

Sy. 20/”Bu arada belirtmeliyim ki, burada kendimi oldukça iyi hissediyorum. Yalnızlık, cenneti andıran bu çevrede benim kolayca ürperen yüreğim için tatlı bir deva gençlik mevsimi yüreğimi bütün bereketiyle ısıtıyor. Her ağaç, her fundalık birer çiçek demeti adeta; insan bu misk kokulu denizde yüzüp bütün besinini ondan sağlayabilmek için bir mayısböceği olmak istiyor.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESSy. 21/”O kadar mutluyum ki, dostum, dingin bir varoluş duygusuna öylesine dalıp gittim ki, sanatım bundan zararlı çıkıyor.Resim yapmak benim için olanaksız, şu sıralarda, tek bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anda olduğumdan daha büyük bir ressam da olamamıştım. Sevgili ovamdan buğular yükseldiğinde, tepedeki güneş, ormanımın geçit vermez karanlığının yüzeyine vurduğunda ve ancak tek tek ışınlar bu tapınağın içine gizlice ulaşabildiğinde, ben de derenin aşağıya döküldüğü yerde, yüksek otların arasına uzanmış olarak topraktaki binlerce bitki türünü şaşkınlıkla izleyip otların arasındaki  küçük dünyanın kaynaşmasına,SAMSUNG CAMERA PICTURES küçücük kurtların ve böceklerin sayısız ve anlaşılmaz biçimlerine yürekten yaklaştığımda ve bizi suretine göre yaratmış olan sınırsız sevginin esenliğini duyumsadığımda sonra da dostum, alaca karanlığın gözlerime çökmesiyle, gökyüzü ve beni çevreleyen dünya bir sevgilinin görüntüsü gibi ruhuma çöktüğünde içimdeki bu sıcak ve dolu yaşantıları ruhumun aynası olarak dışa vurup onlara kâğıtta can verebilsem.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESİki parçadan da gördüğümüze göre doğa Goethe için çok önemlidir. l7. yüzyılda doğa sadece yan unsur olarak kullanılıyor, ama bir yüz yıl sonra l8. yüzyılda yazarımızın kahramanı doğanın içindedir ve doğanın içinde olmaktan mutludur. O da doğanın bir parçasıdır. Burada Panteizm felsefesini sanki edebiyatta görüyoruz. Panteizm ne demek? Panteizm, tanrı ile evreni bir kabul eder, bu görüşe göre Tanrı’nın evrenden ayrı bir varlığı yoktur. Tanrı demek evren demek her şey demektir. Panteistlere göre evrende olanlar Tanrı’yı meydana getirir.

Yazarımız eşitliğe de değiniyor, daha doğrusu eşitliğin olmadığını söylüyor, l8. yüzyılda alt ve üst tabakalar oldukça önemliymiş. Günümüzdeki eşitlik düşüncesine pek uymasa da, eseri çağına göre okumak gerekir diye düşünüyorum, yazarımız; her ne kadar alt tabakaya ilgi gösterdiğini söylese  üst tabakayı eleştirse de yazarımızın üst tabakada olmaktan memnun olduğu anlaşılıyor.

Sy.23/”Kentin alt tabakasından olanlar beni şimdiden tanımaya ve sevmeye başladılar, özellikle çocuklar. … Üst tabakadan olanlar kendileriyle sıradan halkın arasında soğuk bir mesafe bırakacaklardır hep, onlara yaklaşmakla bir şey yitireceklerine inanıyor gibiler. … Eşit olmadığımızı ve eşit olamayacağımızı iyi biliyorum; ama saygınlıklarını korumak amacıyla, ayaktakımı dediklerinden uzak durmak gereğini duyanların alt edileceklerini düşündükleri için, düşmanlarından gizlenen korkaklar kadar eleştirmeyi hak ettikleri kanısındayım.

Roman Goethe’nin yaşamına dayanıyor. Goethe çok genç yaşlardayken(22 yaşında) Wetzlar’da 1772 tarihinin 9 Haziranı’nda Charlotte Buff adında biriyle tanışır ve ona aşık olur. Charlotte o yıllarda 19 yaşındadır ve kendisinden oldukça büyük olan biriyle nişanlıdır. 1773 yılında çift evlenir ve   Goethe Wetzler’i terk eder.

Daha sonra 1824’te dostu olan Eckermann’a bir mektup yazar ve romanından bahseder: “Beni çok etkilleyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.”

“Yine Goethe:”Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı, bir imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır, der Kendi Hayatımdan Şiir ve Gercek adlı kitabında.”

Goethe bu romanını, 1774 yılında yazmış, yayımlandığı zaman çok dikkat çekmiş, yazarın kahramanının sonunda intihar etmesi pek çok kişiyi etkilemiş ve intiharlar olmuş. Yazarımız genellikle kendi etkilendiklerinden eserlerinde de bahsediyor; acaba intihar olayı arkadaşı Jerusalem’in aşk yüzünden yaşamına son vermesinden dolayı olabilir mi? Aslında ben bundan bahsetmeyecektim, önsözden etkilendim anlaşılan. 1774’te yazılan bir kitap bizde ancak 1930’da yayımlanabiliyor. Bir edebiyat eserini bile kaç yüzyıl sonra okuyabiliyoruz, 1930’da Genç Werther’in Acıları adlı kitabı Nurullah Ataç çevirmiş. Daha sonra 1940’tan 2000’li yıllara kadar defalarca Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu da kitabın okur tarafından sevildiğini gösteriyor. Yıl 2020 oldu, biz hâlâ Genç Werther’in Acılarını okuyor ve onunla ilgili yazıyoruz. O yıllarda etkilenildiği kadar etkilenilmese de olayın dışında anlatılan düşünceler hâlâ güncelliğini koruyor. İşte klasik olmak böyle bir şey. Defalarca kullansam da Erdal Öz’ün klasiği anlatan özdeyişini bir kere daha yazmak istiyorum “Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”diyor Erdal Öz.

Sy.33/”Kısacası,gönlümü yakından ilgilendiren biriyle tanıştım. Öyle ki… Bilmiyorum.

… Bir melek!-Laf! Sevdiği için herkes böyle demiyor mu?Yine de onun ne kadar kusursuz olduğunu anlatabilecek durumda değilim; kısacası aklımı başımdan aldı.

Sy.37/”Teyze kızı, geçenlerde ona yollamış olduğu kitabı, okuyup okumadığını sordu. -‘Hayır, pek beğenmedim, onu geri verebilirim. Daha önceki kitap da bundan daha iyi değildi,’ dedi. Bunların hangi kitaplar olduğunu sordum, verdiği yanıtlar beni şaşırttı.Söylediği her şey o kadar kişilikliydi ki,ağzından çıkan her sözcükle birlikte ruhunun yeni bir alımlılığı ve yeni bir ışıltısı yüzünde ifadesini buluyordu ve gittikçe serpiliyordu, çünkü Lotte söylediklerini anladığımı duyumsuyordu.

Daha gençken roman kadar sevdiğim hiçbir şey yoktu. Tanrı biliyor ya, pazar günleri bir köşeye çekilip bütün yüreğimle Miss Jenny’nin mutluluğunu ve kederini paylaşmak ne çok hoşuma giderdi .Roman türünün hâlâ bana çekici gelen yönleri olduğunu yadsımıyorum. Ama elime çok seyrek kitap geçtiğine göre, tam zevkime uygun olması gerekir. En çok beğendiğim yazarlar, yazdıklarında kendi dünyamı, benim çevremde olup bitenleri bulduğum yazarlardır, Anlattıkları öykü,doğallıkla bir cennet olmamakla birlikte, yine de anlatılmaz bir mutluluğun kaynağı olan kendi evim kadar ilgimi çekmeli.”

SY.38/”Onu dans ederken görmeliydin! Bütün yüreğiyle, bütün ruhuyla kendini dansa veriyor, dansa bütün bedeniyle uyum sağlıyordu. Öylesine kaygısız, öylesine yapmacıksızdı ki, sanki her şey aslında bir dansmış, danstan başka hiçbir şeyyokmuş, başka bir şey düşünmüyor ve duyumsamıyormuş gibiydi,Dans ettiği anda çevresindeki her şey kesinlikle yitip gidiyordu.”

Sy.39/”Hiç bu denli hoş ve kolay gelmemişti bana dans etmek.Sanki insan değildim artık. Dünyanın en sevimli varlığını kollarımda tutmak ve çevredeki her şey yitip gidene kadar onunla havalarda uçmak! Wilhelm, dürüst olmam gerekirse, sevdiğim ve bir hak iddia edebildiğim bir kızın benden başkasıyla vals yapmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğime dair kendi kendime yemin ettim.”

Lotte’nin evlendiği Albert’in ayakları yere basıyor, intihara karşı olan biri, bunu aşağıdaki sözünden çok iyi anlıyoruz.

Sy.63/ “Albert:’Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesi aklıma sığmıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum, dedi.”

Werther’in düşünceleri ise bambaşka, Werther çok mutsuz ve acı çeken biri.

Werther: “Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?”

Lotte, Albert ile evlenir. Werther onların aile dostlarıdır ve Lotte ile Albert’in evine gider, onlarla sohbet eder. Lotte, Werther’in dediğine göre Werther’i sevmektedir. Biz her şeyi Werther’in ağzından dinliyoruz, daha doğrusu okuyoruz-mektuplar aracılığıyla- acaba Lotte gerçekten Werther’i seviyor muydu? Yoksa her şeyi Werther mi öyle zannediyordu?  Lotte Werther’i seviyorsa neden Albert ile evlendi? Werther’i sevse bile -bunu bizler bilemiyoruz- Albert dürüst, oldukça aklı başında biri , Lotte onu evlenilecek kişi olarak görebilir; Werther’in hayalci olduğunu anlayan Lotte onu sevse de güvenemiyor olabilir.

SAMSUNG CAMERA PICTURESWerther doğaya o kadar hayrandı, doğa ona kendini mutlu hissettiriyordu; Lotte’nin evlenmesiyle doğa artık ona güzel gelmemeye, onu mutlu etmemeye başladı. Werther çelişkili duygulara sahip, gerçekçi olmayan biri. Yaşamına son vermesi ne kadar aciz bir insan olduğunu anlatıyor bize. Belki de yaşadığı çağın üzerinde etkisi vardır. Muhakkak ki doğa aynı doğadır değişen Werther’in dünyaya bakışı yani hayal gücüdür.

Sonuçta Werther Lotte’nin evlenmesine dayanamaz ve intihar eder, o dönemde kitabı okuyanlardan bazıları Werther’in yaptığını yapar. Hayatta kalıp mücadele etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, bir şekilde bu -hayattan kaçış- onlara daha kolay gelmektedir.

ŞİİR- ŞAİR NİETZCHE

Öyle bir hayat yaşadım ki
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan, anladım.    Friedrich NİETZSCHE

IMG_20190920_170613

 

 

 

 

MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.

MDİNA(MEDİNA) KENTİ

Mdina(Medina)daki cam atölyelerini gezdikten sonra bir tepe üzerine kurulmuş olan Mdina kentine geldik. Mdina kenti bir taraftan surlarla diğer yandan da hendeklerle çevrilmiş bir kent. Mdina ilk olarak M.Ö. 700’de Fenikeliler tarafından kurulmuş ve adı Maleth’miş. Milattan önceki uygarlıklar bana hep efsaneymiş gibi geliyor. Fenikeliler sanki bir masal dünyasının kişileriymiş gibi. Fenikelilerden sonra Malta’ya Romalılar gelmiş ve şehrin adını Melite olarak değiştirmişler. Mdina adı ise tahmin edeceğiniz gibi Araplardan kalmış. Eskiden Mdina kenti büyük bir kentmiş ve Ortaçağ’dan, Saint John Şövalyeleri adaya gelene kadar(1530) kent Malta’nın başkentiymiş. Mdina kenti, 18. yüzyılda yeniden kurulmuş, tam bir ortaçağ kenti olarak. Mdina kentini gezip dolaşmak çok hoş! Medina’ya ağaçlık bir yoldan geldik.malta-valetta-mdina 141-a

DSC05442-a

İki katlı otobüsümüzü Mdina kentine girmeden önce yolun kenarına park ettik ve

malta-valetta-mdina 156-a

Medina Şehrinin Giriş Kapısı

eski bir hendeğin üstündeki köprüden yürüdük, köprünün üzerindeki dar bir kapıdan kente girdik.

malta-valetta-mdina 233-a

Medina Kenti Önündeki Ağaçlar, Faytonlar ve Turistler 

Bu kentte 300’e yakın kişinin yaşadığı söyleniyor. Bu kişiler genelde soylular olduğundan bu kente ‘Soylu Şehir’ (Cita Notabile) de deniyormuş. Burada oturan kişilerin arabaları dışında hiçbir aracın kente girmesine izin verilmiyormuş. Az kişi oturduğu ve çok sakin olduğu için ‘Sessiz Kent’ de deniyormuş Medina’ya. Geceleri sokaklarda kimseler olmazmış.

malta-valetta-mdina 223-a

Medina Kentine Girmekte Olan Bir Fayton ve Faytoncu

 

DSC05443-a

Müşteri Bekleyen Bir Fayton

Mdina’yı ya yürüyerek ya da faytonlarla gezebilirsiniz. Maltalılar faytonlara ‘karrozin’ diyorlarmış. Biz kenti yürüyerek dolaşmayı tercih ettik.

DSC05433-a

DSC05436-a

Medina

Çok sessiz bir kentti; daracık sokakları, kireç taşından yapılmış Romanesk, Barok tarzı evleri insana Ortaçağ’da yaşıyormuş hissini veriyor. İyi ki Ortaçağ’da yaşamamışım diyorum kendime, zira Ortaçağ’da burada yaşamak hiç hoş olmasa gerek. Bu zamanda

DSC05435-a

Medina

malta-valetta-mdina 179-a malta şövalyesi

Mdina’daki  Malta Şövalyesi

malta-valetta-mdina 211-a

Medina

malta-valetta-mdina 168-a

Mdina’nın Dar Sokakları

Mdina’yı dolaşmak gerçekten çok güzel; insan kendini o daracık sokaklarda geçmişte yaşıyor gibi hissediyor. Yaşıyor gibi hissetmek güzel; Ortaçağ’da olmak ve burada yaşamak güzel değil! Ben böyle hissediyorum, bunu paylaşmak istemem de normal olmalı.

DSC05439-a

Medina’da Bir Meydan

malta-valetta-mdina 206

DSC05440-a

Mdina’daki Kafelerden Biri

malta-valetta-mdina 190-a

Mdina Surları’ndan Görünen Manzara

malta-valetta-mdina 194-a

Medina Surları’ndan Görünen Malta Manzarası ve Deniz

Surlardan ve oturduğunuz kafeden görülen manzara harika! Tüm Malta ayaklarımız altında ve deniz… O daracık, labirent gibi eski lambaların asılı olduğu sokaklardan bir anda bir meydana çıkıyor ve tarihi bir sarayla veya bir kiliseyle, bir müzeyle karşılaşıyor insan. Unesco Medina’yı Dünya Mirası Listesi’ne almış bile.

malta-valetta-mdina 171-a

Saint Paul Katedrali-Mdina

malta-valetta-mdina 216-a

Medina-Katedral Müzesi

Medina’da öyle büyük alışveriş merkezleri yok; ama pek çok müzesi var. Bunlar; Cathedral Müzesi, Doğa Tarihi Müzesi, Zindan Müzesi…Kentin kendisi tarih kokuyor, sanki kente girince tarihin içine girmiş gibi oluyorsunuz. Şayet yakınlarınıza bir armağan almak isterseniz Valetta Glass’tan alabilirsiniz. Kimi zaman Medina kimi zaman da Mdina yazıyorum. Bana göre ikisi de doğru – sanırım biliyorsunuzdur- Arapça’da pek ünlü harf yok, Malta da aynı Arapça’da yazıldığı gibi almış kelimeleri, onun için Medina’yı Mdina şeklinde yazıyorlar. malta-valetta-mdina 184Ben bizde olduğu gibi her heceye bir ünlü getirerek yazıyorum. Arap alfabesi Türkçeye pek uymuyor, ünlü harfleri üç tane olduğu için. Merhaba da öyle yazılmış, yani bir ünlü harfi eksik.

malta-valetta-mdina 182-a

malta-valetta-mdina 146-a

Rabat

malta-valetta-mdina 151-a

Rabat

malta-valetta-mdina 149-a

Rabat

malta-valetta-mdina 235-a

Rabat

DSC05447-a Rabat

Rabat’tan Valletta’ya Dönerken

Medina Kenti ile Rabat birbirine çok yakın. Medina Malta’nın ilk başkenti ve tarihi bir kent. Onun çevresindeki köy ise Rabat. Köy dediğime bakmayın, onun da evleri çok hoş! Yolları gayet güzel…

DSC05334 malta limanı ve gemimiz aida bella

Valletta Limanı ve Aida Bella

Medina’dan döndük, Valletta’yı gezmek için otobüsten indik, yürüdük… Akşamüzeri de gemimizin bulunduğu limana geri döndük. Hava kararmadan önce yola çıkacağız, yarın Tunus’un Guiletta Limanı’nda olacağız, gemide akşam Tunus ile ilgili bir tanıtım programı var, büyük olasılıkla bir tur satın alacağız.

 

Fotoğraflar: Sevil-Mithat Okay/ Detlef Bringmann

MDİNA- CAM OBJELER

Üstü açık, iki katlı otobüsle Mdina(Medina)ya gidiyoruz. Uzaktan bir tepede kurulmuş olan Mdina kentini görüyoruz. Malta’nın en yüksek tepelerinden birinde kurulmuş kent. Mdina’nın anlamı şehir demekmiş.

DSC05416-a

Uzaktan Görünen Mdina Kenti

Biz uzaktan Mdina’yı gördük, ama önce Mdina Glass’a uğradık.

malta-valetta-mdina 104-a.jpg

Mdina Glass Atölyesi

Mdına Glass bir cam atölyesi, 1968 yılında kurulmuş, o gün bugün yıl boyunca gelen turistlere Malta’dan bir hatıra olarak cam ürünlerini satıyor. Her geçen gün cam işçiliği büyüyor.

malta-valetta-mdina 106-a

Valletta ile ilgili cam objeler

malta-valetta-mdina 110-a.jpg

Cam Atölyesi ve Ustalar

Cam atölyesinde ustaları zevkle izledik, ustalar cam işini gerçekten iyi biliyorlardı, ellerinde maşalar, kızgın mı kızgın ocakların içersinden sıvı halindeki camı çıkarıp nasıl istiyorlarsa öyle şekillendiriyorlardı.

malta-valetta-mdina 114-a

Cam Eserler

DSC05403-a mdina glass

Cam Eserler

DSC05407cam kadehler a

Kadehler

malta-valetta-mdina 107

Sergilenen Cam Eserler

malta-valetta-mdina 134-amalta-valetta-mdina 115-aÜstelik Van Gogh, Monet, Renoir gibi dünyaca ünlü ressamların tabloları kimi zaman kapılara kimi zaman tuval olarak yeniden yapılıyor, böylece insanlar, tanınmış ressamların eserlerine cam sayesinde sahip oluyorlar. İnsan bu cam atölyesine girince nereye bakacağını bilemiyor.

malta-valetta-mdina 128-a

Deniz Kabukları

malta-valetta-mdina 130-a

Kolyeler

malta-valetta-mdina 131-a - Copy

Deniz Kabuklularından Yengeçler

DSC05419-a

Malta- Mdina Glass’ta Çalışan Bir Genç Hanım Çalışırken

DSC05418-a

Gümüş Takılar

Ayrıca deniz kabukları, gümüş takılar ve denizden çıkarılan taşlardan yapılmış kolyeler de vardı. Ve fiyatlara baktığınızda hiç de ucuz değillerdi.

malta-valetta-mdina 116-a

Cam Kaplar

malta-valetta-mdina 117

Cam Tabaklardan Biri

DSC05398-a

Cam Objeler

DSC05394cam kapı-2a.jpg

Cam Kapılar ve Objeler

Küçük cam objeler bile 15-20 avroysa kim bilir kapılar kaç avrodur. Hele avro her geçen gün artıyorsa cam objeleri almak hayal oluyor.

malta-valetta-mdina 133-a

Malta’da Bir Seramik Atölyesi

Cam ve seramik atölyelerini gezdikten sonra Mdina’nın yolunu tuttuk. Eskiden Mdina Kenti Malta’nın başkentiymiş.

MALTA ADASI- VALLETTA

Sicilya’dan akşam üzeri ayrıldık, sabahleyin Malta Adası’ndaydık. Malta Adası Sicilya Adası’nın güneydoğusunda, uzaklığı 167 deniz mili. Malta Adası’nı  ilk olarak bir arkadaşımdan duymuştum, oraya İngilizcesini ilerletmek için gidecekti. Malta’nın resmi dili Maltaca ve İngilizceymiş. Malta’daki dil okulları oldukça iyiymiş arkadaşımın dediğine göre. Malta takım adaları; Malta, Gozo, Comina, Comminetto ve Filfla’ymış. Üçüncü büyük ada olan Comina’da yalnız lüks bir tatil köyü bulunmaktaymış. Yani Malta ve Gozo’da yaşam var, diğer adalarda yaşam yokmuş. Bunlar boş adalarmış.

malta-valetta-mdina 236-a

Valletta

Buraları dalış meraklıları için oldukça ilginç yerler olmalı. Malta Adası Akdeniz’de bulunan en küçük adalardan biri. Tüm adaların yüz ölçümü 316 kilometre kareymiş. Malta’nın baş kenti Valetta. Biz de gemimizle Valetta’nın limanına yanaştık.

malta-valetta-mdina 092-a

Malta Haritası

malta-valetta-mdina 252-a

Malta-Valletta

malta-valetta-mdina 295-a

Malta-Valletta

Akdeniz ve Avrupa’nın dışında Malta’yı bilen oldukça azmış. Malta’nın baş kenti Valletta’da gemiden inince alışveriş  dükkanının yanında iki şövalye ile karşılaştık. Bu çok hoşumuza gitti, iki kırmızı başlıklı altın rengi zırhlar giymiş şövalyelerin fotoğrafını çektik.

DSC05318-a Malta-Valetta

Valletta’da gemiden inince iki askerle karşılaştık

Limana çıkınca Valletta kentinin bizlere hoş geldin diyen tabelasıyla karşılaştık. Bu tabelada bizim her gün kullandığımız bir sözcük de bulunuyordu. Hemen aklımıza Halikarnas Balıkçısı geldi. Günaydın, hoşça kal, iyi günler için ‘merhaba’ sözcüğünü kullanırmış Cevat Şakir Kabaağaçlı. Bizler de merhabayı görünce gülümsedik ister istemez. Bu merhaba sözcüğünün Araplardan günümüze kadar geldiğini anladık. 800’lü yılların sonunda Araplar Malta’yı ele geçirip iki yüz yıl burada egemenliklerini sürdürmüşler. Dilleri ve kültürleri de Malta’yı etkilemiş bizleri etkilediği gibi.

malta-valetta-mdina 275-a

Malta’nın Tepeden Görünüşü

malta-valetta-mdina 009-aMerhaba sözcüğü ve bazı yer adları Araplardan kalmış Malta’ya. Malta’da ‘hoş geldin’ anlamında kullanılıyor. Bize de Araplardan geçmiş, ancak bizler bu sözcüğü ‘selam’ anlamında kullanıyor ve  merhaba sözcüğünü Türkçe sayıyoruz. Sözcüklerden konu açılmışken Malta sözcüğünün türemesi ile ilgili iki teori bulunuyor. Birincisi Malta’nın Yunanca Melita sözcüğünden geldiği ve anlamının bal tatlısı olduğu, akla yakın görünüyor zira adada pek çok bal arısı bulunmaktaymış.

malta-valetta-mdina 303-a

Malta-Valletta

İkinci teori ise Fenike dilinde cennet manasına gelen Maleth sözcüğünden Malta sözcüğünün geliyor olması.

malta-valetta-mdina 244 -a

Malta-Valletta

Bu da doğru gibi; çünkü Malta  pırıl pırıl denizi, rengarenk kayıkları, yedi bin yıllık tarihiyle, bir çok kültürü bünyesinde barındırmasıyla, uyumlu insanlarıyla ve muhteşem manzaralarıyla gerçekten cennetten bir köşe.

malta-valetta-mdina 017-a

Aida Bella Valletta’da

Malta’nın baş kenti, gemimiz Aida Bella’nın limanına yanaştığı Valletta’ydı. Valetta adını  Osmanlı İmparatorluğunun adayı kuşatmasını önleyen Malta Şövalyeleri tarikatının büyük ustası Jean de Valette’dan almış. Valetta kenti 1980 yılında Unesco tarafından Dünya Mirası’ olarak ilan edilmiş.

malta-valetta-mdina 053-a

Malta-Valletta

DSC05327-a

Malta-Valetta

Malta’ya kiliseler cenneti de denebilir, burada yüzlerce kilise bulunmaktaymış. Şubat ayı olmasına, havada bulutlar cirit atmasına rağmen tam gezilecek havaydı, yaz sıcağında olsa sadece denize girmeyi düşünürdük, kışın Malta’nın havası oldukça yumuşaktı, bu da gezip dolaşmayı ilginç hale getiriyordu.

DSC05314-a Malta-Valletta

Malta- Valetta Limanı

DSC05320-a

Valletta Limanı

DSC05324-a

Malta-Valletta Limanı

malta-valetta-mdina 005-a

Malta-Valetta Limanı

malta-valetta-mdina 023-aa

Valletta

malta-valetta-mdina 274-a

Valletta

malta-valetta-mdina 262-aValletta tarihi bir kentti, kente değişik bir sarı taş hakimdi. Malta-Valletta deyince aklıma hemen sarı bir kent, tarihi binalar ve mavi mi mavi bir deniz geliyor. Malta küçük bir ülke olduğundan gelenler kentin yedi bin yıllık geçmişi olduğunu öğrenince şaşırıyorlarmış.Biz de şaşırmadık desem yalan olur. Gemiden indikten sonra iki katlı bir gezi otobüsüne bindik, Valletta’yı gezmek için.

malta-valetta-mdina 074

DSC05352-a Valetta

Otobüsle Mosta’ya Giderken

İki katlı otobüsümüzün üst katında yolculuk yapıyorduk, bir yandan Valetta’nın güzelliklerini seyrederken bir yandan da yol alıyorduk. İlkönce Mosta’ya gidecektik, sanırım yarım saat kadar sonra Mosta’daydık. Burada büyük bir Katedrale girdik. Bu katedrale ikinci dünya savaşında bir bomba atılmış, bomba patlamamış ve ne Almanlar ne İtalyanlar ne de başka bir ülke bu bombayı biz attık dememiş. Günümüzde bomba kilisenin içinde sergileniyor.

DSC05355-a

Mosta Katedrali(Mosta Dome)

DSC05367-a Medina-malta

Kilisenin İçi

DSC05372-a 2.dünya savaşında düşen bomba

İkinci Dünya Savaşı’nda Kiliseye Düşen Bomba Sergileniyor

Mosta Katedrali’nin Tavanı çok ilgimizi çekti, Napoli’de Plebiscito Meydanı’ndaki San Francesco di Paola Bazilikası’nın tavanıyla çok benzeşiyordu.

DSC05368-a

Kilisenin Tavanı

malta-valetta-mdina 081-a

Kilisenin Tavanı Detay

Mosta kasabasındaki evler de hep cumbalıydı. Burada da Arap etkisi hissediliyordu.

malta-valetta-mdina 091-a

Mosta Kasabasındaki Evler

Akşamüstü Barakka Bahçesi’ne çıktık, tepeden Valletta’yı seyretmek çok hoştu, burası büyük ve özel ağaçların bulunduğu çok güzel bir bahçeydi. Pek çok ünlünün heykeli bulunmaktaydı. Einstein, Churchill vb.

malta-valetta-mdina 259-a

Valletta

malta-valetta-mdina 260-a

Barakka Bahçesi-Valletta

malta-valetta-mdina 265-a

Barakka Bahçesi- Valletta

malta-valetta-mdina 268-a

Valletta-Barakka Bahçesi

malta-valetta-mdina 271-a

Barakka’dan Valletta’ya Bakış

malta-valetta-mdina 263-a

Valetta’ya Barakka Bahçesi’nden Bakış

malta-valetta-mdina 255-a

Valetta

Valetta’daki otobüsleri görünce bir anda nostalji yaşadık, otobüsler oldukça eskiydi ve

malta-valetta-mdina 238

Valletta

malta-valetta-mdina 018-a

Valletta’da Otobüsler

Valletta’ya çok yakışıyordu. Ne yazık ki bu otobüsler kalkacakmış, belki de şu anda çalışmıyor olabilirler.

IMG_20191207_213554kupa üzerinde Malta

Hediyelik Kupaların Üzerindeki Malta’nın Otobüsü

Ama onlar hediyelik eşya dükkanlarında, kupaların üzerinde çoktan yerlerini almışlar. Malta’nın otobüsleri ve rengarenk boyanmış ahşap kayıklarını çok beğendik. Malta Adası’nın başkenti Valetta çok güzel bir kent, ben bir daha Malta’ya gidersem, Valetta’yı görmek isterim; ancak insanların yaşamadığı görmediğim adalara da gitmek isterim. Valetta’da deniz bu kadar güzelse kimsenin yaşamadığı adalarda kim bilir ne kadar güzel ve temizdir.

Faydalanılan Kaynak:İnternet-Vikipedi

Fotoğraflar: Sevil-Mithat Okay- Detlef Bringmann

SİCİLYA ADASI-CATANİA KENTİ

Taormina’yı öğleye kadar gezdik,  gemimiz Aida Bella Catania kentindeydi. Catania’ya geri döndük. Taormina’dan sonra Catania bize sıradan bir kent gibi göründü; ama kentin içine girince Catania’da çok güzel eski binalar olduğunu gördük. Herhangi bir yer hakkında, orada gezmeden dolaşmadan, önyargılı bir şekilde konuşmamalıyız. Kentteki binalara, heykellere bakarak dolaştık, başı boş dolaşmak pek hoşumuza gitti. Yağmur kimi zaman yağıyor, kimi zaman duruyordu.

sicilya-catania 026-a

Catania-Sicilya Adası

sicilya-catania 009-a

Catania_Sicilya Adası

sicilya-catania 007-a

Catania-Sicilya Adası

sicilya-catania 027-a

Catania- Sicilya Adası

Catania Sicilya Adası’ndaydı. Sicilya Adası’nın yüzölçümü 25.426 kilometre kareydi. Yani çok büyük bir adaydı, sen de adaların yüzölçümüne taktın diyebilirsiniz, evet gerçekten adaların yüzölçümüne takmış bulunuyorum. Çünkü Türkiye’nin en büyük adası olan Gökçeada(İmroz) nın yüzölçümü 279 kilometre kare. 25.426 kilometre kare nerede 279 kilometre kare nerede? Tüm bunlardan anlaşıldığına göre Sicilya, Akdeniz’in en büyük adasıymış. Gemimiz Catania’ya yanaşınca kentin kıyı manzarasına takılmadan edemedik, manzara oldukça güzeldi, pek çok minik ada bizlere hoş geldin, diyordu.

Sicilya deyince aklımıza ilk olarak ‘mafya’ geliyor. Ne de olsa mafyanın doğum yeri burası. Peki nasıl doğmuş mafya kavramı; mafyanın doğuşu meğer bir başkaldırıymış, 19.yüzyılda önce Sicilya’ya Araplar gelmiş, arkadan da Fransızlar ve İspanyollar Sicilya’ya hakim olmuş. Sicilyalılarsa- halk ve kimi liderler- kendi topraklarını korumak için mafyayı oluşturmuş. Kuruluş amacı doğru olsa da daha sonra yönetimin boşluğundan yararlananlar toprak sahiplerinden ve halktan, onları korumak için haraç almaya başlamış. Günümüzde mafya halen yaşamaktadır ne yazık ki…

Bugün Sicilya İtalya’ya bağlı ve özerktir. Tarih boyunca da Romanlar, Yunanlar, Araplar ve  Aragonlar değişik zamanlarda Sicilya’yı  yönetmişler. Sicilya hepsinin kültüründen etkilenmişse de;  en çok Yunan ve Arap kültürlerinden etkilenmiş.

Catania Sicilya’nın ikinci büyük kentiymiş Vikipedi’de yazdığına göre.

sicilya-catania 010-a

Catania-Sicilya Adası

sicilya-catania 017

Catania Caddeleri

sicilya-catania 019-a

Catania-Duomo Meydanı

sicilya-catania yaduomo meydanı012-a

Catania-Sicilya Adası

sicilya-catania duomo meydanı011-a

Catania- Fil Heykeli-Duomo Meydanı

 

Catania’yı dolaşırken gördüğümüz saraylar, kiliseler, restoranlar, meydanlar bizleri çok etkiledi. İtalya’yı gördüm demek için Sicilya’yı görmek gerekliymiş. Gerçi biz sadece Catania ve Taormina’yı gördük, ama Sicilya ile ilgili bir fikir edindik. Ben herhangi bir ülkeye veya kente gittiğimde her yeri görmek isterdim ve kendimi aşırı yorardım, artık gittiğim kentin ne kadarını görebiliyorsam o kadarını görüyorum. Ve kendimi aşırı yormuyorum; çünkü bir kentin veya bir ülkenin her yerini görmek olanaksız.

Neyse Catania’da dolaşırken bir yandan da sohbet ediyorduk, Mithat televizyonda Catania’yı izlediğini, sandviç arası dondurmanın burada çok ünlü olduğunun anlatıldığını söyledi. Ben izlememiştim, ama sandviç arası dondurmanın nasıl olduğunu çok merak ettim. Hemen bir pastane arayışına girdik ve pastaneyi bulduk. Sandviç arası dondurma istedik, satıcı bir sandviçinin kaldığını sadece bir tane verebileceğini söyledi. Tamam dedik.

sicilya-catania 029 dondurma a

Catania’da Sandviç Arası Dondurma

Sandviç arasındaki dondurmamızı aldık, sandviç desek de tipi sandviçe benziyordu; ama tatlıydı ve arasına İtalya’nın ünlü, güzel dondurması konmuştu. İyi ki bir tane kalmıştı,  sandviç arası dondurma öyle çoktu ki bir kişinin bitirmesine olanak yoktu. İkimiz de dondurmayı ve tatlı sandviçi yedik, çok hoşumuza gitti.

sicilya-catania 025-Via Garibaldi-a

Catania’da Bir Dükkan

sicilya-catania 031-a

Catania ‘da Satılmak İçin Bekleyen Sebzeler

sicilya-catania 018-a

Catania’da Heykeller

Dolaşırken Arap kültürünün devam ettiğini bir dükkanın adından ve bir köşede satılan sebzelerden anladık. Bir caddede gördüğümüz heykellerse bize antik Yunan kültürünü anımsattı.  

sicilya-catania 004-a

Catania Limanı

Akşamüstü olunca gemimiz Aida Bella’ya dönerken sabah gördüğümüz manzara yine karşımızdaydı. Bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Bugün hava yağmurluydu, kimi zaman yağmur yağdı kimi zaman güneş açtı.

sicilya-catania 051a

Gemiden Limana Bakış

sicilya-catania 052aidabella arkası-a

Aida Bella Catania Limanında

sicilya-catania 055a

Catania Limanı’nda Yelkenliler

sicilya-catania 050-a

Gemiden Bakış-Catania Limanı

 

sicilya-catania 037-a

Catania Limanı ve Kent

sicilya-catania 041-a

Aida Bella’dan Dalgalı Bir Koya Bakış

Aida Bella’dan bakınca her yer çok güzel görünüyordu. Limanda yelkenli tekneler ve gemiler vardı.

sicilya-catania 062a

Catania’dan Ayrılırken

Akşam olmuş, güneş batmak üzereydi, artık Catania Limanı’ndan ayrılma zamanı gelmişti. Her zamanki  ayrılma müziğini duyunca içimizi bir keder kapladı, yine bir limandan ayrılıyorduk, yarın Malta Adası’nda olacaktık. Malta’nın başkenti Valetta’ya merhaba diyecektik.

Faydalanılan kaynak: İnternet, Vikipedi

Fotoğraflar: Sevil-Mithat Okay 

TAORMİNA’YI GÖRDÜNÜZ MÜ

Aida Bella Gemisi Napoli’den sonra Sicilya Adası’nın Catania Limanı’na demir attı. Catania’yı dolaşmadan sabah otobüse binip Taormina’ya gittik, Catania ile Taormina arası 50 kilometreydi. Taormina deniz seviyesinden iki yüz metre yüksekte olduğundan sürekli yukarıya tırmandık otobüsle. Taormina’ya gelmeden önce Messina ve Catania’ya yakın olan aktif yanardağ Etna’yı gördük.  Üstelik Avrupa’nın en yüksek yanardağıymış. Günümüzde yüksekliği 3326 metreymiş. Tüm bunları ben nereden bilebilirim, tabii ki Vikipedi’den. Yine Vikipedi’nin yazdığına göre 1865 yılına göre Etna Yanardağı 21,6 metre alçalmış. Bu yanardağ 2019 Temmuzunda yeniden aktif hale gelmiş. Kül ve duman püskürtüyormuş.

DSC05194-etna yanardağı-a

Etna Yanardağı

etna-taormina 024-a

Taormina

DSC05208-taormina-a

Taormina 

etna-taormina 062-a

Taormina

etna-taormina 063-a

Taormina

 

Taormina çok şirin bir yerdi. Pek çok ünlü Taormina’ya hayranmış. Doğayı seviyorsanız, Taormina’yı da seversiniz. Vahşi ama hoş bir doğası var buranın. Ünlü Alman yazar Goethe, buraya ‘İtalya’nın anahtarı’ dermiş.  Evet Goethe ne güzel söylemiş. Böyle şirin mi şirin, güzel mi güzel kasabaların mutlaka bir efsanesi vardır. Taormina’nın da bir efsanesi var tabii ki…Eski zamanlarda kötü bir Yunan kralı varmış, Naxos halkı bu kötü kralın zulmünden yılmışlar, onların istediği sakin, huzurlu bir yaşammış, huzurlu bir yaşam sürmek için yer arayışına girmişler,

etna-taormina 032-a

Taormina

etna-taormina 025-a kayalar

Taormina Dağları ve Kayaları

Taormina’nın yeşilliklerini, dağlarını  ve denizini görünce Taormina’ya bayılmışlar ve burayı yaşam alanı olarak seçmişler.

Biz de Taormina’yı çok beğendik. Hele otobüsümüzde bir rehberimiz vardı, yaşlı, ama çok güzel bir kadındı ve harika bir sesi vardı. Detlef ona şelale sesli rehber adını taktı.

Mine de şelale sesli rehberin Taormina ile anlattıklarını bize tercüme etti.

DSC05219-taormina-a

Taormina’ya  Girilen Kapılardan Biri

Otobüsten indikten sonra bir kapıdan geçtik ve kasabanın caddesine girdik.

etna-taormina 041taormina sokakları-a

Taormina’nın Caddesi

etna-taormina duomo di taormina 044-a

Duomo di Taormina

etna-taormina 048-a

Duomo di Taormina’nın Camlarından Biri

DSC05220-taormina-a

Taormina’nın Daracık Sokakları

Church of Saint Augustinekilisesi

Saint Augustine Kilisesi

etna-taormina 037-a

Taormina

 

etna-taormina 059-a

Aziz Joseph Kilisesi ( Church of San Guiseppe) 

Pek çok kilise vardı burada. Ayrıca Duomo’nun önünde Taormina çeşmesi vardı, tepesinde hamile bir satir bulunan.

etna-taormina quattro fontane di Taormina050-a

Taormina Çeşmesi

DSC05231Taormina Çeşmesi A

Taormina Çeşmesi

etna-taormina 066-a

Taormina’nın Dar Merdvenli Sokaklarından Biri

etna-taormina 110-a

Merdivenli Dar Bir Sokak ve Resimler

etna-taormina 046-a

Aralıktan Çan Kulesine Bakış

etna-taormina 058-a

Taormina’nın Dar Sokaklarından Birinde Kapalı Olan Bir Kafe

etna-taormina 040

Taormina

Taormina bizi sıcacık karşıladı, aylardan Şubat’tı. Bence Taormina’yı dolaşmak için en güzel zamandı, hava ne sıcak ne de soğuktu. Bu mevsimde bile kalabalık olan Taormina kimbilir yazın ne kadar kalabalıktır, dediklerine göre jet sosyetenin geldiği yerlerden biriymiş Taormina. İtalya’nın gözdesiymiş.

etna-taormina 068-a

Taormina’nın Evleri

etna-taormina Palazzo Ciampoli di Taormina053-a

Palazzo Ciampoli di Taormina ve Çiçekler

Taormina’da evlerin altında genellikle hediyelik objeler satan dükkanlar bulunuyor. Bir de burada seramikler çok yaygın, hem evler balkonlarına veya duvarlarına bu seramikleri asmışlar ve bu seramikleri turistlere satıyorlar.

etna-taormina 051-a

Hediyelik Seramik Bir Eser

Turistler buradaki dükkanlardan alış veriş yapmaya bayılıyorlar.

etna-taormina 067-a

Taormina’da Balkondaki Seramikler

Seramiklerle süslenmiş evler Taormina’ya güzel bir hava veriyor. Dükkanların birinde Nazım Hikmet’in aşk şiirlerinin cdsinin satıldığını gördük, bu bizi çok etkiledi, Sicilya’nın bir kasabasında bizim şairimizin şiirlerinin cdsini görmek çok hoştu!

etna-taormina 112-a

Nazım Hikmet’in Aşk Şiirleri

 

DSC05264

Meyve,sebze kamyoneti

DSC05262-taormina-a

Taormina Messina Kapısı

DSC05268-Taormina- a

Taormina’yı gezdikten sonra Naxosluların M.Ö. 3. yüzyılda inşa ettikleri  Tiyatro Greco’ya doğru yürüdük. Bütün otobüstekiler ve rehberimiz bize Taormina’daki antik tiyatroyla ilgili bilgi verip bizleri dolaştırıyorlardı. Biz kalabalıktan sıkılınca gruptan ayrıldık ve tiyatroya çıktık.

etna-taormina 088-a

Taormina Antik Tiyatrosu

Şelale sesli rehberimizin anlattığına göre

etna-taormina 089-a

Taormina Tiyatrosu

Taormina’yı 1. yüzyılda Romalılar ele geçirmişler ve bu tiyatroyu restore etmişler. Yani bu tiyatroya Romalıların da eli değmiş, zaten Romalılar mühendislerini, ustalarını yanlarında götürürlermiş, önce bir kenti ele geçirir sonra da o kent için ne yapmaları gerekiyorsa yapıyorlarmış. Anadolu’da pek çok Roma eseri ve kenti bulunuyor.  Teatro Greco’ya çıkınca Sicilya Kıyılarını, İyon Denizini, Etna Dağını ve Taormina’yı görebiliyoruz. Ben bu antik tiyatroda oyunlar izlemek isterim. Hâlâ festivallerde bu tiyatroda tiyatro oyunları, film festivalleri, müzik festivalleri yapılıyormuş. Ben mutlaka bir gün bu festivallere katılacağım ve bir oyun seyredeceğim. Bir de rehberimizin söylediğine göre buradan gün batımını izlemek harikaymış.

DSC05274taormina-a

Tiyatrodan Taormina’ya Bakış

etna-taormina 092-a

Antik Tiyatrodan Seyrettiğimiz Manzaralardan Biri

etna-taormina 091-a

Antik Tiyatrodan Görülen Bir Başka Görüntü

DSC05289taormina-a

Antik Tiyatrodan Taormina, Harika Denizi, Adacıklar

Bizler güneşin batışını göremedik, ama buradan harika manzaralar seyrettik ve fotoğrafladık. Tiyatroyu 360 derece dönebiliyorduk ve her döndüğümüz yer bize muhteşem manzaralar sunuyordu. Tepede çok yükseklerde eski bir kale gördük, oraya çıkmayı çok isterdik; ancak çok zorluydu ve zamanımızı çok alacaktı. Bizler de  sadece uzaktan fotoğraf çekmekle yetindik.

DSC05217-taormina-a

Taormina Tepeleri

DSC05271-taormina-a

Taormina Tepeleri

Taormina’da tepeler çoktu, o tepelere kaleler ya da dini merkezler yapmışlardı. O tepelerden görüntü sanırım harikadır. Neyse aklımız Taormina’nın tepelerinde kalarak aşağıya inmeye başladık. Otobüsümüz bizi bekliyordu, Catania’ya geri dönecek ve orada dolaşacaktık.

Taormina’da bulunan objelerden bazılarının görüntüleri…

Fotoğraflar: Sevil-Mithat Okay, Detlef Bringmann