AKTUR- TÜRKİYE’NİN EN GÜZEL KAMPİNGİ

Marmaris’ten yola çıkarsanız, 50. kilometrede Datça’ya 20 kilometre kalmışken Emecik’e çok yakın olan bir kamping görürsünüz. Ağaçların altında karavanlar ve çadırlar vardır. Bir tarafı ise Aktur Yazlıklarıdır. Bizleri asıl ilgilendiren Karavan ve çadırların olduğu kampingdir. Bu kampingin içinde haftada üç gün pazar kurulur, Migros ve eczane vardır. Türkiye’nin alt yapısı tamam olan en iyi ve en pahalı kampinglerinden biridir. Denizi öyle temiz ve güzeldir ki aşırı tuzlu olması bile önemli değildir. Yalnız kara için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, Aktur’da bir de orman kampı bulunmaktadır. Bungolovlar bu sene yenilenmekteler ve denize girmeye gelen vatandaşlar ağaçların altında oturup denize girerler; ama çöplerini ne yazık ki yanlarında götürmezler, kumsalda getirdikleri torbalarla bırakırlar. Çöpler bir yığın oluşturmaktadır. Çöplerin kumsalda bırakılmaları kimseyi rahatsız etmez, buraya yazdığıma göre beni rahatsız ediyor bu çöpler, niye çöpleri toplayıp atmadın diyebilirsiniz, ben bu çöpleri her yerden toplamaktan sıkıldım. O kadar uzağa gidiyorsunuz, rahatça denize girebilmek, yalnız kalabilmek ve yeni bir yer görmek için, lütfen çöplerinizi getirdiğiniz gibi geri götürün ve çöpe atın. Kimse orayı temizlemeyecek, belki bir doğa sever gelecek ve çöpleri toplayacak. Peki o doğa severe yazık değil mi? Her gittiği yerde çöp toplasın, sonunda o da benim gibi isyan edecek. Ne olur çöplerinizi geri götürün, her yeri çöplük haline getirmeyin.

Aktur’da Gezi Tekneleri

Çöp toplama işinden çok yoruldum ve sıkıldım. Nereye gitsek, torba torba çöp topluyoruz. İnsanlar çocuk bezi kullanıyorlar çoçukları için, o bezleri kullanmayı biliyorlar da yanlarında götürmeyi bilmiyorlar. Çalının dibine saklayıveriyorlar, sanki o bezler hemen eriyecekmiş gibi. Bira, su içiyorlar cam olan bira şişelerini kırıyorlar, petleri de her yere atıyorlar. Bir naylonun doğada kaybolması için yüzlerce yıl geçmesi gerekiyormuş. Ne yazık ki insanımıza doğanın bir parçası olduğumuzu öğretemedik. Doğayı delice kirletiyorlar. Ben de ha bire çöp toplamaktan gerçekten yoruldum, ancak kimseye derdimi anlatamıyorum. Tatil yapanların, hafta sonlarını en iyi şekilde değerlendirmek isteyenlerin çöplerini geri götürmeleri gerekir.

Kirlenmez dediğimiz denizlerimizi, havamızı kirlettik. Bugün denizlerimiz musilaj etkisinde, havamız kirlendi, ozon tabakası delindi. Gelişmiş ülkelerin pisliklerini alıp yok etmeye çalışmamız nasıl içimi acıtıyor, benim de dediğinizi duyuyorum. En iyisi bunları bir tarafa bırakıp yüzelim. Parlak sulara kendimizi bırakalım. Deniz bu kadar mı temiz olabilir.

AKTUR’UN DENİZİ
Aktur’da Deniz
Kurucabuk Adası
Aktur’da Deniz

Yakındaki Kurucabük Adası’na gittik,burayı karavancı dostlarımız Ergün Bey ve Yurdanur Hanım bize öğretmişti. Daha önce onlarla birlikte buraya gelmiştik, şimdi yalnız başımıza geldik,adanın bulunduğu koya büyük bir yat demir atmıştı. Adanın ve ondan önceki kayaların fotoğraflarını çektim. Denize girdik, deniz nasıl güzel ve temizdi…Bir anda rüzgar çıktı, hemen küçük botumuza atladık, Aktur’a geldik.

Kurucabük Adası
AKTUR

AKTUR’UN İKİ TARAFLI DENİZİ

25 sürüm

Doya doya denize girdik, bu kadar güzel ve temiz denizi bulup girmemek olmazdı. Denize girdikten sonra yürüdük ve akşam olunca eve döndük. Nasıl dinlendik nasıl anlatamam.

İSMAİL HAKKI TONGUÇ ve KÖY ENSTİTÜLERİ

Bir defterim daha elime geçti, açıp okuyunca Pakize Türkoğlu’nun Tonguç ve Enstitüleri adlı kitabından bir sürü alıntı yapmışım, tekrar okudum yaptığım alıntıları, Tonguç’a zaten hayrandım, alıntıları okuyunca bir kez daha onu kutladım. Ne iyi bir şey yapmış bu okulları kurmakla, bütün bunları sizlerle de paylaşmak istedim. Zaten onun yaptıklarını biliyorsunuzdur; ama ben yine de paylaşmak istiyorum.

Köy Enstitülerinde okuyan her öğrenci doğum günü olarak l7 Nisan l940 tarihini söyler, l7 Nisan 1940 Köy Enstitülerinin kuruluşudur. Öğrenciler kendilerini öyle okullarıyle özleştirmişlerdir ki okullarının kuruluş tarihini kendi doğum tarihleri olarak söylerler. Çünkü okulları olmasa kendileri de olamayacaktı.

Köy Enstitüleri okul ile hayatı birleştiren bir yapıdır. İsmail Hakkı Tonguç bu enstitüleri kuran kişidir. Tabii Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başbakan da İsmet İnönü’dür. Bu yazı İsmail Hakkı Tonguç ve onun kurduğu Köy Enstitüleri ile ilgili olacak. Bunun için de Pakize Türkoğlu’nun yazdığı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan 619 sayfa olan Tonguç ve Enstitüleri kitabından ve birkaç kitaptan daha faydalanacağım, ancak ana kitap Pakize Türkoğlu’nunki olacak. Pakize Türkoğlu da Köy Enstitüleri’nde okumuş bir yazar. Onun yazdıkları çok önemli, zira anlattığı kişileri yakından tanıyor. Onların öğrencisi olmuş.

İSMAİL HAKKI TONGUÇ

Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesiyle Almanya’daki öğrenimi yarıda kalan TONGUÇ, yurda döndükten dört ay sonra,19 Eylül 1919’da Eskişehir Erkek Öğretmen Okulu resim-elişi öğretmenliğine atanıyor. Yurt dışından yeni gelmiş bir öğretmen olarak gerek alan bilgisi ve becerisi yönünden gerekse eğitim anlayışı yönünden oldukça donanımlıdır. Ama bu savaş ortamında ‘nasıl’ bir öğretmenlik yapması gerektiğini sık sık düşünür. Çoğu gelenekçi çevrelerin çocukları olan öğretmen okulu öğrencilerine nasıl yararlı olmalıdır, onlara ülkenin içinde bulunduğu savaşımı kavratmak için neler yapmalıdır? En doğrusunun öncelikle dersleriyle ilgili çalışmalarında ve öğretmenliğin gerektirdiği davranışlarda en iyi örneği vermek olduğunu düşünür. Bu yöntemle öğrencilerini etkilemeye başlamıştır. Bir akşam etüdünde, yabancıların niçin yurdumuza gelip yerleşebildiği konusunda öğrencilerine, bilgi verirken birden bulunduğu sınıfın kapısı açılır. Küçük yapılı, pembe yanaklı bir İngiliz subayı sınıfı basar. Genç öğretmene anlamadığı bir şeyler sorar. Beklediği yanıt ve davranışı göremeyince onu kırbaçlar, kuşkusuz o güçlü kuvvetli pehlivan yapılı öğretmen, düşmanın kırbacına karşı o anda birçok şey yapabilirdi. Ama hiçbir davranış göstermedi. İngiliz subayına saldırmak isteyen öğrencilerine. “Oturunuz, halimizi görüyorsunuz, bir ulusu güçlü yapan şeyleri kendimizde toplayamadıkça bu tokadı yemeyi hak ediyoruz.” dedi.

ESKİ BİR ÖĞRETMENİN ANILARI -TONGUÇ

Arabanın içindeki küçücük çevremiz büyüyüvermişti. Tonguç konuşmaya başlamıştı çünkü. O kafasında kurduğu ‘Köyü Canlandırma’ dünyasının dışına çıkamazdı .Yıllarca sonra bile bu davranışın küçücük bir değişikliğe uğradığını görmedim. Hep köydedir, hep köylü iledir. Tohum güzelleştirilir, hayvanların soyları geliştirilir. Bahçeler ,bağlar kurulur, bataklık olmaktan kurtulmuş yolların kenarlarındaki badanalı, ışıklı evlerdeki küçük çocukların yüzlerinden kan damlar. Köy artık insan ve hayvan sağlık memurlarına, bir tarımcıya, bir kooperatifçiye kavuşmuştur .Güzel bir okul yapısı yalnız çocukların değil, köylünün de toplantı yeridir. Tarımda verimi arttıran metodların nasıl uygulandığı filmlerle burada gösterilir. Toplumu her yönden eğiten oyunlar, burada oynanır ve bolluk içindeki bu cennet parçalarının barındırdığı insanlar, yarınına güvenle bakana bir ulusun temelidir. On yıl, köy işlerinin her köşesinde dolu dizgin esen kasırgalar içinde beraber kaldık. Adım başında ölüm isteyen cehennemlerin köprülerinden geçerken birlikte acılar, yaralar aldığımız oldu. Ağzından evinin, ocağının, düzenini ilgilendiren tek bir söz çıkmamıştır. Geçim, kişisel tasarıları üzerine şöyle veya böyle laf ettiğini hiç bilmem, Yani Tonguç ,yurda adanmış bir köycü benzersiz bir eğitimci olarak kalmıştır hep. Sorunların işlenmesinde öylesine düşündürücü ve yeni şeyler öğretici gerçekler kotarırdı ki konuşmalarında , bir yerden öbür yana kurduğu köprülerden geçirirken, bir iklim değişse bile, yenisine alışkanlığı tereyağından kıl çeker gibi hemen kıvamlaştırıverirdi.

İlgiyi ayakta tutan, derinliği içinde, insan hiç yorulmaz, usanmazdı.

SÜLEYMAN EDİP BALKIR

SÜLEYMAN EDİP BALKIR ve İSMAİL HAKKI TONGUÇ

“TONGUÇ ,elinden gelseydi günlük yaşantılar arasından “UYKU” yu kaldırırdı.”

Mustafa Kemal Atatürk ile İsmail Hakkı Tonguç’un eğitim anlayışları aynı. İkisi de köylünün eğitilmesinden yana.

Pakize Türkoğlu Mustafa Kemal’in düşüncelerinden de kitabında bahsediyor.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK -Vikipedi

Yenileşme ve uygarlaşmanın araçlarından birinin eğitim olacağını iyi bilen M.Kemal “halkın iyi bir eğitim görmesi” yolundaki görüşlerini daha savaş yıllarında dile getirmeye başlıyor. Özellikle köylülerin bir an önce eğitimden geçirilmesini zorunlu görüyor.Onun Türkiye’si bir köyler ülkesiydi çünkü.Halkının yüzde sekseni köylüydü.. Savaşlarda eline silah tutuşturulan, barışta en ilkel üretim araçlarıyla ülkeyi beslemek zorunda kalan,okumasız yazmasız o yüzde seksenler gereksinmelere uygun eğitimden geçirilmeliydi. “Türk halkının eline silah kadar makine de yaraşır.” diyerek, özlemindeki yeni toplumun ve eğitimin niteliğini belirtiyor, bu konuda ivme istiyor.

“Köy Enstitüleri Uygulaması” yeni insanı yetiştirimeye ve ülkenin kalkınmasını desteklemeye yönelik büyük bir eğitim patlaması yaratıyor.”

”1924’te danışman olarak ülkemize gelen ama çok da yararlı olamayan Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey “Türkiye’nin Köy Enstitüleri hayalimdeki okullardır”demekten kendini alamıyor.

“Avrupalı eğitimciler de övgüyle söz ediyor bu ilginç başarıdan. Tonguç ve enstitüleri İsviçre’de yayımlanan “Pedagodoji Ansiklopedi’sinde” yer alıyor. Unesco konuya sahip çıkarak gelişmekte olan ülkelere bu okulları öneriyor.Bu alanda Türkiye’den uzman isteniyor.

Köy Enstitüsündeki Öğrenciler_ Bütün Öğrenciler Bir Müzik Aleti Çalıyordu. -foto:onderdurmus.com.tr
ARİFİYE KÖY ENSTİTÜSÜ -foto:kulakardi.com

Bu bir raslantı değildi kuşkusuz. İlköğretim Genel Müdürü olarak işin başında bulunan TONGUÇ daha Köy Enstitülerine gelmeden önce eğitim üstüne düşün üretmeye başlayan, bunu yaparken kendi ülkesinin gerçeklerinden yola çıkan, Atatürk ilkelerini iyi özümsemiş,onun devrim felsefesini “az zamanda büyük işler başarma” amacını ülkü edinmiş bir eğitimcidir.

Türk toplumunu ve köylüsünü yakından gözlemlemiş ve incelemiştir. Bu insanların Kurtuluş Savaşı’nı vermede temel öğe olduğunun bilincindedir .Köy Enstitülerine gelindiğinde bu gizilgücü benzer yöntemle eğiitim alanında harekete geçirebilmeyi amaçlıyor.

ÖĞRENCİLERİN DEĞİŞİMİ – foto:onedio.com

Devrimin ilkelerini iyi anlayarak eğitbilimin ve toplum bilimin verilerini iyi kullanarak uygulama içinde bu yolu arayıp buluyor. Onun, sistemini geliştirmede Kurtuluş Savaşı anlayışı ve yönteminden sonuna kadar yararlandığı, yapıtlarında ve eyleminde kendini gösteriyor.

Foto:dunyabulteni.net

Tonguç’un eğitim görüşünün öncelikli öğesi de uygarlıktır. Onun sıfırdan başlayan Enstitüleri, uygar ortamını kendi yaratıyor. Ona göre eğitim kurumu uygarlığın araçlarıyla ve ortamıyla donanımlı olmalıdır. Uygar olmayan ortamda yapılan eğitim, insanı ve toplumu değiştiremez . Olanaklar böyle bir ortamı hazırlamaya elvermiyorsa ne yapılmalıdır. Bunun için borç para, yabancı eğitimci aramıyor. Osmanlı alışkanlıklarına dönmüyor .Olanakların oluşmasını beklemiyor. Beklemek yerine eğitbilimin yol göstericiliğinde elvermeyen koşullarla ‘çarpışıp’ eğitimin kendi uygar ortamını yaratmasını yeğliyor. Böylece Enstitülerine kalkınmanın dolaysız destekçisi olma görevini daha en başta yüklüyor ve başlatıyor. Bu onun eğitime getirdiği sosyal temeli Kurtuluş Savaşı’mızda görülen gerçekçi ve çağcıl bir ilkedir. Bunu somut olarak şöyle açıklıyor. “Eğitim kendi insan kaynağının yapıcı gücüyle kendini yaratma yolunu” seçer.

İsmail Hakkı Tonguç’a göre çağdaş eğitim bir kalıp değil, “çağın gereklerine uygun, sağlıklı çözümler üretebilen, düşünen, gören, gelişmelere uyum sağlayabilen” eğitimdir.

Bunlardan biri, fırsat ve olanak eşitliği yaratarak, herkesin devlet güvencesinde ve devlete fazla yük olmadan ilköğretimden geçirilmesi sorunudur. Dünyada ve bizde ayrıcalıklı eğitim örnekleri eşitsizliği körüklerken O, köyü de kentler kadar ele alabilen, küçük köylere kadar el atabilen özgün buluşuyla eşitsizliğin kuralı olan ‘köylere ve yoksullara’ sonra sıra gelir mantığını ilk kez bozuyor. Kullandığı yöntem ve yaptığı örgütlenmeyle, kentler kadar köylere, batı bölgesi kadar doğuya , İstanbul kadar Artvin’e de ulaşma eylemini başlatarak ,akılcı ve bilimsel bir eğitim politikasının önünü açıyor. Öğretmen ve sağlıkçı adaylarını köyden alıp köye verme yoluyla köye yarayışlı eleman yetiştirme sorunu kökten çözümlenirken köylü çocuklarına da bir an önce ileri öğrenim kapıları açılıyor.

Böylece ulusallığın bir ayağı ulusun tümüne eğitim ve kalkınma hizmeti götürme anlayışına dayanıyor. Köy Enstitüleri merkez alınarak eğitimi kısa sürede ülkenin uç noktalarına kadar taşıyacak dolaşım ağı kuruluyor. Bu planlamaya göre Türkiye’de zorunlu ilköğretimin en geç l955’te yüzde yüze ulaşmış olacağı kolayca anlaşılıyor. Eğitimin ikinci ve kaçınılmaz çıkmazı “ekonomik gider” sorunudur. O günlerde cumhuriyetin üzerinden 15 yıl geçmesine karşın eğitimi yerinde saydıran nedenlerden biri, ekonomik giderle başa çıkılamayışı olmuştu .Gelişmiş Batı toplumları ölçü alınarak yapılan tüketici eğitim yüksek gider gerektirdiği için kaynak bulunamıyordu. Bu gün olduğu gibi o gün de devletin böyle bir yükü kaldırması olası değildi. TONGUÇ, üretime iş eğitimi ilkesini sistemin temeline yerleştirmekle birkaç amacı birden gerçekleştiriyordu. Bunlardan biri eğitimi kendi giderinden sorumlu tutarak ekonomi yapmak, ve ekonomi yaratmak yoluyla maddi giderini karşılama amacıdır. Yalnız günlük gideri karşılama değil, yaptıklarıyla kendini yatırıma dönüştürüyor. Köy okullarının yapımında imece yoluyla halkın katılımını sağlama ve köy öğretmenlerinin ücretleriyle ilgili düzenleme de aynı amaçla yapılıyor. Eğitimin ekonomik giderlerinin dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir eğitimci tarafından Tonguç’ un bulduğu ve amaçladığı çözüm şekliyle ele alınıp başarıya ulaştığı görülmüş değildir

İsmail Hakkı Tonguç Foto: Şiirsofrasiblogspot.com

Tonguç’un Enstitüleri sınıflar, ırklar ve etnik kökenlerin yarattığı farkları çok yönlü ve niteliği yüksek bir eğitimle azaltmayı hedefliyordu. Tarım ve teknik bilgi ve becerilerine, işlerine, üretime, demokratik yaşam biçimine, ulusal ve evrensel kültüre, bilimsel temele dayanan yeni düzenlemenin, bireyin sağlıklı gelişimi ve mesleksel yetiştirmeye kalkınmakta olan Türkiye’nin yeni insan gücünü hazırlamaya yöneldiğini uygulama sonuçları gösteriyor. Gerek Enstitülerde yaratılan ekonomik ve teknolojik düzey, gerekse köylerde başlayan canlanma bunun kanıtı olarak görülüyor.

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk’ün özlemindeki tekniğe, tarıma, çağdaş kültüre ve sanata yönelik ,bireyin yeteneklerini geliştirmede ve toplumun beklentilerini karşılamada etkin bir eğitim ülke çapında yaşama geçirilmeye başlıyor. Tonguç ve sisteminin bizde ve dünyada gündemden inmemesinin , gelişmekte olan ülkelere örnek gösterilmesinin, onun ünlü eğitimcilere benzetilmesinin nedeni eğitime getirdiği özgün yeniliklerdir.

Tonguç, öğrencilerine resim-elişleri ,ders araçları ,afişler, koleksiyonlar yaptırırken, gezilere götürürken yalnız beceri kazandırmayı amaçlamıyor, uygarlığa özendirmek modern sanat yapıtlarını tanıtmak, böylece onlara sanatın, işin dilini öğretmek, bir yaşama biçimi olarak uygarlaşmayı seçtirmek için bu bilinci yaratmaya yöneliyor.Kendi çevrelerini değiştirmelerine, uygarlaşmalarına adım attırıyor. Daha o zaman öğrencilerine sağlam ve güzel ders araçları ve gerekli işler yaptırarak gürültü koparmadan, eğitimde üretici iş ve sanat eğitimi uygulamasına önemle yer veriyor.

İsmail Hakkı Tonguç, aydınlığın çakmağını çakan, gözlerdeki perdeyi kaldıran kişidir. çoğu Enstitülünün bilincinde ,gönlünde o vardır.Ve öğrencileri, onu aydınlık dağıtan ‘PROMETEUS’ olarak görüyorlar.

“Eğitim için çocukları yaşamdan söküp duvarlar arasında yetiştirme yerine gerçek yaşamın içinde, yetişkinlik yetki ve sorumluluklarıyla, gerçek yaşamın işlerini öğretim aracı olarak kullanarak, iş aracılığıyla iş için meslek için yetiştirmek gerekir.”

Tonguç, bir öğretmenin her şeyden ümidini kesse bile bir şeyden kesmemesini, düşünen ve çalışan öğrenciler yetiştirmesi gerektiğini benimsemiştir.”

“O, kendini zaman zaman gerilere çekerek davayı Atatürk’ün ,İnönü’ nün ,yetkili bakanların, Enstitü yönetici ve öğretmenlerinin, öğrencilerinin ürünü olarak göstermeyi yeğliyor. Yazılarında ,kitaplarında bile kendini ortaya koymama alçakgönüllülüğü gösteriyor. Böyle olunca onun eğitim düşünürlüğü satır aralarında ,sözcüklerin arkasında kalıyor. Onun için önemli olan ‘İlköğretim davası’dır.”

“İsmail Hakkı Tonguç, sağlam bir demokrat, ilerici bir pedagog, çalışkan bir dava adamıdır.”

GÖNLÜMÜN ŞİRAZESİ BOZULDU- HASAN ÖZKILIÇ

Yazar: HASAN ÖZKILIÇ

Kitap adı: Gönlümün Şirazesi Bozuldu

Yayınevi: Can Yayınları

Türü: Öykü

Sayfa: 148

Hasan Özkılıç yaşadıklarını arkadaşlarına anlattığı zamanlar, arkadaşları ona tüm yaşadıklarını, hissettiklerini yazmasını söylerlermiş, ama o bir türlü yazamazmış. Sonra bir gün TRT’nin çıkardığı uzun havaları alıp dinleyince unuttuğunu sandığı arkadaşlarını, yaşadıklarını, hissettiklerini anımsamış ve öykülerini yazmış. İyi ki yazmış, böylece güzel öyküleri ortaya çıkmış. Hasan Özkılıç yazdığı öyküyle ilgili söyle diyor: “Bir 25 Mayıs günü defterimin bir sayfasından başladım, ilk öyküyü yazmaya koyuldum. Son ve dokuzuncu öyküyü de yazıp bitirdiğimde tarih 11 Haziran’dı. O güne kadar yazmak isteyip de ertelediğim öyküler böylece kısa bir zaman diliminde yazılmıştı. Tabii bunlar, ilk yazılışları, ham haliydi ,trans halinde coşkuyla yazılmıştı. Sonra bugüne kadar, bu öykülerle boğuşup durdum. İtiraf ediyorum, birçoğunda gözyaşlarımı tutamadım.”

HASAN ÖZKILIÇ- GÖNLÜMÜN ŞİRAZESİ BOZULDU

Hasan Özkılıç’ın öykülerinde işlenen sıradan insanların öyküleri. Yazar her öyküsünün başına TRT’nin çıkardığı CD’den dinlediği uzun havaları, derleyen ve okuyanları yazmış. Yazar öykülerini yalın ve içten bir dil kullanarak anlatıyor. Bu da yazarı bizden biri yapıyor, öyküyü içimizde hissediyoruz.

NALBANT öyküsü

“Oğul oğul

Bala sarhoş

Beşikte bala sarhoş

Hana bir nalbant gelmiş ey

Mıh vurur nala sarhoş.

…”

Uzun Hava

salihbora.com

Yöre: Erzurum

Kaynak kişi: Muharrem Akkuş

Okuyan: Aysun Gültekin

DİYARBEKİR DOLAR ŞİMDİ

               “Oğul oğul

FOTOBİYOGRAFİ

                Diyarbekir dolar şimdi

                Dolar dolar boşalır şimdi

                …”(Uzun Hava)

                     Yöre; Diyarbakır

                     Kaynak K:  Hasan Hüseyin

HASAN HÜSEYİN-vikipedi

                     Okuyan: Neriman Altındağ Tüfekçi

NERİMAN ALTINDAĞ TÜFEKÇİ- Sinematurk.com

Bu  öykü Sadık Hidayet anısına ithaf edilmiş. Sadık Hidayet İran’da 1903 yılında doğmuş doğu ile batı arasında kalmış,1951 yılında da Paris’te intihar etmiş bir yazar.

               KEMENT ATTIN KOYDUN BENİ TUZAĞA

               Kement attın koydun beni tuzağa

               Kurtulamam kader senin elinden

               Terki diyar etsem gitsem uzağa

               Kurtulamam kader senin elinden

               …” (Uzun Hava)

                    Yöre: Sivas/Divriği

                    Kaynak Kişi;  Kemal Demir

                    Derleyen     :   Muzaffer  Sarısözen

MUZAFFER SARISÖZEN FOTO. HAYATAĞACI.COM
ALİYE AKKILIÇ- BİYOGRAFYA.COM

                   Okuyan       :   Aliye Akkılıç

                YEŞİL KURBAĞALAR

                 Yeşil kurbağalar öter göllerde

                  Kırıldı kanadım kaldım çöllerde

                  Anasız babasız gurbet ellerde

                  Dön gel ağam dön gel eğlenmeyesin

                  Elde güzel çoktur ağam evlenmeyesin

                  …” (Uzun Hava)

                        Yöre :  Erzincan/ Kemaliye(Eğin)

                        Kaynak K: Ahmet Türkoğlu

                        Okuyan: Mükerrem Kemertaş

MÜKERREM KEMERTAŞ

               GÖNLÜMÜN ŞİRAZESİ BOZULDU

              “Şu gönlümün şirazesi bozuldu

               Anlıma da kara yazı yazıldı

               Gurbet elde mezarım da kazıldı

               Nerde benim mor sümbüllü bağlarım

               …” (Uzun Hava)

                     Yöre:    Adana

NADİR KİTAP.COM

                     Kaynak:Aziz Şenses

                     Derleyen:Aziz Şenses

                    Okuyan : Aziz Şenses

              BABA BUGÜN DALDALANIM

                  “Oğul bugün

                    Daldan alım

                    Dalım yok daldalanım

                  Oğul bugün

                  Ben feleğe neyledim

                  Koymuyor daldan alım

                  …”(Uzun Hava)

                      Yöre:        Diyarbakır

CELAL GÜZELSES

                     Kaynak:    Celal Güzelses

RAMAZAN ŞENSES- BİYOGRAFYA.COM

                     Okuyan:    Ramazan Şenses

             KELKİT’İN ALTI BAĞLAR

             Yavri yavri

             Kelkit’in altı bağlar

             Yâr yâr

             Kar yağar seki bağlar

             Oğul kurban

             Muratlı murat almış

             Muratsız her gün ağlar

             Di gel zalım amman hayin yâr

             …”(Uzun Hava)

                  Yöre:         Gümüşhane/Kelkit

                  Kaynak:     Neriman Altındağ Tüfekçi

                   Derleyen:   Muzaffer Sarısözen

                   Okuyan:     Neriman Altındağ Tüfekçi

            SU DA YANDI

            Baba bugün

            Dağlar yeşil boyandı

            Kim yattı kim uyandı

            Gözlerim ağam

            Kalbime ateş düştü

            İçinde yâr da yandı

            Su septim ateş sönsün

            Septiğim su da yandı

            …”(Uzun Hava)

                 Yöre:      Kerkük

                 Kaynak:Abdülvahit  Kuzecioğlu

NİDA TÜFEKÇİ-BİYOGRAFYA.COM

                  Derleyen:Nida Tüfekçi

                Okuyan: Neriman Tüfekçi                         

            ELA GEYİK GİBİ BOYUN SALLARSIN

            “Ela geyik gibi boyun sallarsın

            Kement atıp yollarını bağlarsın

       Bana derler niçin gülmez ağlarsın

       Mevlam gül dememiş nasil güleyim

       Nöbet sekerimi ezenim yoktur

       İnce tülbentlerden süzenim yoktur

       Neyleyim sarayı neyleyim köşkü

       İçinde salınıp gezenim yoktur

       …”  (Uzun Hava)

             Yöre:     Adana/ Çukurova

             Kaynak:Aziz Şenses

             Okuyan:Aziz Şenses

        EHMEDO LO

        Ehmedo Roni heyra

        Tu nemeri ne hegimi

        Kuro gede tu nemeri ne hegimi

        Li bala dile min evdala Xwede de

        Tavi ji tavi ya bihare

        Meha Gulan u Nisan u Adar e

        Li ser sing ü bere min evdala Xwede de

       Ne dixwurici ne dibari

       Ehmedo

      …”                              

Kürtçe ağıt/ Anonim

      Ahmed’im aydınlığım

      Sen ne beysin ne de egemen

      Oğul sen ne beysin ne de egemen

      Allahın garibi ben

      Gönlümün ilgi isteyen  yönüne

      Bir damla yağmurdun baharla gelen

      Aylardan Mart ,Nisan, Mayıs

      Allahın garibi ben

      Artık ne yağıyor

      Ne de işitiliyor göğsümün üstünde gürlemen

      Ehmedo

      …”Kürtçeden çeviren:

          Hakan Minaz                                                                

EMECİK YÜRÜYÜŞÜ(KARYA KEÇİLERİ- 9)

EMECİK (DATÇA YARIMADASI)

Datça demek söylence demek. Söylencelerden biri daha Emecik için söylenir. Doğru mudur, değil midir? Bilemeyiz. Ama yine de anlatalım. Yıllar yıllar önce bir İspanyol gemisi Datça yakınlarından geçerken gemide bulunan on-on beş cüzzamlıyı sanırım, sarı limanda bırakmışlar. O zamanlar henüz Türkan Saylan Lepra hastanesini kurmamıştı, cüzzamlıların iyileştiğini bilmiyorlardı herhalde. Neyse cüzzamlılar nasıl olsa ölecek diye Datça’ya yakın bir yere bırakmışlar cüzzamlıları. Ancak Datça’nın havası iyi gelmiş ve cüzzamlılar iyileşmiş. Sonra da iyileşen cüzzamlılar Emecik’i kurmuşlar. Bizler söylentilerin yalancısıyız. Ama bugün de Datça’nın havası pek çok astımlıya iyi geliyor. Belki cüzzamlılar da iyileşmişlerdir, kim bilir?

Bizler yine gerçeğe dönelim, Datça ile Emecik arası 20 kilometre, bizler Emecik’te tuttuğumuz minibüsten indik, yürümeye başladık. her yanımız yemyeşildi ve çiçekler ve çiçek ağaçlar açmıştı. Ne de olsa bahar gelmişti, kaplumbağalar bile yuvalarından çıkmış, yürüyorlardı. Çiçekler, böcekler bize merhaba diyorlardı. Tabii bizler de bu güzelliklere merhaba dedik. Bu yürüyüş bizi ne kadar mutlandırmıştı. Açan çiçekleri, çiçek ağaçları, yuvasından çıkmış kaplumbağaları,hiç durmadan öten ve oradan oraya uçuşan kuşları görmek bize o kadar iyi geldi ki…

EMECİK ÇİÇEK
EMECİK ÇİÇEK
REYHAN GÜRSES
YÜRÜYÜŞÇÜLER FOTOĞRAF ÇEKERKEN
EMECİK -PERİLİ KÖŞK ARASI ÇİÇEK AĞAÇ
EMECİK – PERİLİ KÖŞK ARASI KAPLUMBAĞA
YÜRÜYÜŞÇÜLER EMECİKTEN PERİLİ KÖŞKE YÜRÜYORLAR
EMECİK-PERİLİ KÖŞK ARASINDAKİ MAVİ ÇİÇEKLER

Emecik’le Perili Köşk arasında araziden yürüyüşümüzü yaparken, türlü çiçekler gördük, bu bizi psikolojik olarak nasıl rahatlattı nasıl… Sonuçta deniz kenarına, yani Perili Köşk’e geldik, ikiz adacıklar dediğim adalar karşımdaydı, öndeki adayla kara arasındaki su çok sığ, sıcaklarda adaya yürüyerek rahatça gidilebiliyor. Orada denizin(su sığ olduğu için) rengi de daha açık görünüyor.

RAHİME KALKAN PAPATYALAR ARASINDA
PERİLİ KÖŞK’TEKİ İKİZ ADALAR
PERİLİ KÖŞK SAHİLİ ve ÇİÇEKLER
PERİLİ KÖŞK OTEL’İN GİRİŞİ

Perili köşkte hemen hemen her zaman rüzgar vardır. Zaten buranın Perili Köşk adını alması da rüzgar sayesinde olmuş, burada yapılan ilk köşk rüzgardan ötüp duruyormuş, sonra buraya Perili Köşk demişler. Yine söylentiler, söylenceler…

PERİLİ KÖŞK ÇİÇEK

Biz yine çiçeklere bakalım, onlar gerçek ve çok güzeller! Beyaz, sarı, kırmızı, mor çiçekler… Perili Köşk sahilini zevkle yürüdük, Çiçekler genelde kumda açmışlardı. Buranın toprağı ne kadar güzel ki bize bu çiçekleri, böyle güzellikleri yaşatıyor.

PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEK
PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEKLER
PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEKLER
ÇİÇEK AĞAÇLARDAN PAVLONYA

Pavlonya ağacı, aslında Çin’de yetişen bir ağaçmış .Pavlonya’ya Çin Kavağı da deniyormuş. En hızlı yetişen ağaçlardan biriymiş .25-45 derece arasında yaşıyormuş, Muğla ve çevresinde de Pavlonya ağacı çokça bulunuyor. Rengi ve çiçekleri çok güzel, ben bu ağacı çok seviyorum.. Ülkemizde kavağın yetiştiği her yerde pavlonya da yetişirmiş.

YÜRÜYÜŞÇÜLER BİNECEKLERİ ARACI BEKLERKEN

Aracımızı biraz bekledik, sonuçta geldi. Saatte akşam üzerini bulmuştu. Evimize geldik, birer duş alıp dinlendik.

BURSA-IRGANDI KÖPRÜSÜ

Dünyada sadece dört adet çarşılı köprü varmış. Nereden aklına geldi bu çarşılı köprüler diyebilirsiniz. Aslında yıllardır aklımda. İtalya’da iki çarşılı köprüyü gördükten sonra, bu çarşılı köprüler aklıma düştü. Bir yerde okumuştum,Türkiye köprüde diye, yazar köprünün üzerine bir şey yapıldığını gördünüz mü ? diye yazmıştı. İtalya’daki çarşılı köprüleri görünce o söz aklıma geldi. Sonra da internetten aradım, diğer iki köprü nerede diye. Meğer ikisi de zamanında Osmanlı’nın elindeymiş. Biri Bursa’da Irgandı köprüsü, diğeri de Bulgaristan’ın Lofça kentindeki Osma köprüsüymüş.

. Bunlardan biri, varlığını ve şeklini ancak XIX. yüzyılda yapılmış resimlerinden öğrenebildiğimiz, Bulgaristan’ın
Lovech (Lofça) şehrindeki Ossum (Osma) Nehri köprüsüdür

Osma Köprüsünü göremesem de BURSA’daki Irgandı köprüsünü görebilirim diye düşündüm. Ama ne yazık ki Bursa’daki Irgandı köprüsünü iki kere aradığımız halde göremedik, daha doğrusu bulamadık. Öyle karışık bir trafik vardı ki, ama aklımda üçüncü gittiğimde Irgandı köprüsünü bulacağım.Floransa’daki Vechio Köprüsü ve Venedik’teki Rialto Köprüsü neredeyse ilk günkü gibi duruyor. Bizim Bursa ‘daki köprüyü bizler bulamıyoruz. Ama internette Irgandı ile ilgili bir araştırma yazısı buldum, benim gibi ilgilenenler varmış yerli ve yabancılar. Doç. Dr. Yılmaz Önge’nin Irgandı ile ilgili yazısı ve genelde yabancıların çektiği fotoğraflar bulunuyor bu pdf’de. Daha sonra profesör olan Yılmaz Önge , 1992 yılında aramızdan ayrılmış. 1935’te doğan Yılmaz Önge yüksek mimar ve mühendismiş,

IRGANDI KÖPRÜSÜ

foto; vikipedi

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nin 2. cildinde Irgandı Köprüsü’nden söz etmiş. Ayrıca Bursa’ya gelen yabancı seyyahlar da bu köprüden bahsetmişler.

Onların dediklerini yazmadan önce Irgandı’nın ne zaman yapıldığından bahsedelim.Bu köprü Irgandalı Ali’nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından 1442 yılında yaptırılmış Yılmaz Önge’nin pdf’sinde yazdığına göre. Köprüden bahseden ilk yabancı seyyahlardan biri Reinhold Lubenau’ymuş 16.yy. sonlarında Bursa’dan geçmiş bu şehrin güzel, yüksek taştan yapılmış, sanat içerikli bir köprüsü olduğunu ve tek kemerli olan bu köprünün üzerinde çeşitli dükkanlar bulunduğunu anlatmış. Bu eserin Türklerden önce hıristiyanlar tarafından inşa edildiğini yazmış kitabında. 1836 yılında Miss Pardoe Bursa’yı görmüş, dükkanlarında ipekli dokumalar bulunan köprüyü Roma devri eseri zannetmiş.

Miss Pardoe’nin kalemiyle Irgandı Köprüsü

Miss Pardoe, bu köprüyü dağdan inerek hızla ovaya dökülen bir derenin üstünden geçen bir sokağa benzetir.Köprünün hızla harap olduğunu yazar. Bu hanım The City of the Sultan diye bir skeç yazar. Eseri 1838 yılında Londra’da basılır. Charles Texier ise 1839’da Descriation de la’asie mineure adlı eserinde şöyle der:

Charles Texier’in eserindeki Irgandı Köprüsü

“Tek kavisli, üzerinde isviçre’nin bazı köprüleri gibi çatısı bulunan bir köprü, bu vadide islâmla ermeni mahallelerinin nokta-i ittisâlini teşkil eder….» “Bu eserde,
köprünün dere içinden ve kuzey doğu taraftan görünüşünü veren güzel bir gravürü mevcuttur .
Bu gravürün altında «Bursa’da kapalı köprü» ibaresi yazılıdır

.1855 ‘de Bursa’da büyük bir deprem olur. Irgandı köprüsünün bazı yerlerine bu deprem hasar verir, hatta yıkar. Gökdere üzerindeki Subaşı ve Urganlı köprüleri tamamen yıkılır.Yunanlılar Kurtuluş Savaşı zamanında Bursa’yı işgal ederler ,1922 yılında Yunanlılar ülkemizden çekilirken Irgandı Köprüsü’nü bombalarlar ve köprüyü yakarlar, yıkarlar, köprü iyice harap olur.Köprü tam 27 yıl bakımsız, perişan halde kalır.1949 yılında Bursa Belediyesi köprüyü yeniler, ancak yenilenen köprünün asıl köprüyle bir alakası yoktur. Köprüye kötü bir tamir yapılmıştır. Aşağı yukarı 579 yıl geçmiş olsa da köprüde -yazıldığına göre- eski mimarinin izlerini bulmak ve köprüyü onarmak mümkünmüş. 2004 yılında İrgandı Köprüsü aslına uygun olarak restore edilmiş. Ancak ondan sonra herhangi bir bakım yapılmamış. Tarihi köprü, geleneksel halk sanatları atölyeleriyle yerli ve yabancı turistlerin uğradığı yerler arasındaymış. Bursa’nın merkez Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlayan Gökdere’nin üzerine 1442 yılında inşa edilen Irgandı köprüsü. Ve Bizim belediyeden isteğimiz Bursa’ya gidince, Irgandı Köprüsü tabelalarını görmek, rahatça Osmangazi ile Yıldırım Belediyelerini birleştiren Gökdere üstüne kurulan Irgandı Köprüsünü bulmak. İsteklerimiz daha bitmedi. Irgandı Köprüsü 2004 yılında yenilendikten sonra Vakıflara devredilmiş şu an için Büyük Şehir Belediyesi Irgandı’nın bakım işini üstlenmiyor ondan böyle bir şey istendiğinde isteyenleri vakıflara yönlendiriyormuş belediye. Onun malı bunun malı demeden ,gümüşten çiniciliğe kadar geleneksel el emeğine hizmet eden köprüyü yaşatmak çok önemli.

Bursa’da yüzyıllar boyunca doğal afetler ile savaşlara direnerek şehrin tarihine şahitlik eden 576 yıllık Irgandı Köprüsünün turistler tarafından aynı Floransa ve Venedik’teki gibi gezilmesini ve alış veriş yapılmasını istiyorum. Sanırım, istediğim çok değil…

19.yüzyıl sonunda Irgandı Köprüsü

İNSANSI TAŞLAR SERGİSİ – MARMARİS

İki ya da üç yıl önceydi Edirne Uzunköprülü bir arkadaşım Uzunköprüde bir kilisede Ahmet Aslan’ la belediyenin işbirliği ile İnsansı Taşlar Müzesi kurulduğunu söyledi. Bu çok ilgimi çekti. Hemen Edirne’ye gidip müzeyi görmek istedim. Çünkü ben de görüp bir seylere benzettiğim kayaların fotoğraflarını çekiyordum. Bunların bazıları

İnsan yüzlerine bazıları da bir takım objelerle bazı hayvanlara benziyordu. Doğa:kayalar, bulutlar, ağaçlar aracılığıyla güzellikleri, benzerlikleri bizlere gösteriyordu. Tam bu da olmaz artık derken doğa öyle bir şey oluşturuyordu ki o da olurmuş meğer derken kendinizi buluveriyordunuz.

Ahmet Aslan’ da müze fikri nasıl oluşmuş, koyunları otlatırken koyunlar sanırım onu dinlememişler, koyunlara taş atmak için taşı eline alır ve taşın bir insan yüzüne benzediğini görür, sonra taşı cebine koyar o anda bir müze fikri kafasında oluşmaya başlar. Aklına birkitapta okuduğu bir söz gelir
Walt Disney’ e sormuşlar: Walt Disney’i nasıl yarattınız diye. O da her şey bir fare ile başladı diye yanıtlamış soruyu. Ahmet Aslan da o söz ” Her şey bir taşla başladıya dönmüş.
Doğada insan yüzüne veya bazı hayvanlara benzer taşlar, kayalar var, insandan milyonlarca yıl önce oluşmuş o taşlar. Bizler 60- 70 yıllık ömrümüzde onlara rastlamak şansına erişebiliriz, şayet görmesini bilirsek. Ahmet Aslan daha sonra bilinçli olarak insana benzer taşları arar, bulur. Taşlar birikir, bunları başka insanların da görmesini ister ve müze düşüncesi gelişir. 2016 Yılında Japonya’da İlginç Taşlar Müzesi diye bir müze açılmış 2009’da sen Kültür Bakanlığına müracaat et ,düşüncen kabul edilmesin. İnsan nasıl bozulur böyle bir şeye. Ben her zaman söylerim, Türkiye’de bir ilerleme varsa bu kişilerin gösterdiği gayrettendir, bizde ne yazık ki sistem yok… Örneğin Futbolda bir yıl dünya üçüncüsü oluruz, sonraki yıl UEFA’ya bile giremeyiz, bu bizde sistem olmadığını gösteriyor. Her şey kişisel özveriye bağlı.

Yine bir tanıdığım Edirne’ye gidecekti ona mutlaka insansı taşlar müzesine gidip benim için fotoğraf çekmesini söyledim, o da bana o müzenin artık olmadığını söyledi. Üzüldüm tabii ki, aradan epey zaman geçti, ben yine fotoğraflarımı çekiyordum. Cuma akşamı(2 Temmuz 2021) Belediyeden bir mesaj geldi, o akşam insansı taşlar sergisinin açılışı varmış, nasıl sevindim bilemezsiniz, ben Edirne’ye gitmeyi düşünürken sergi Marmaris’e gelmişti.Cuma akşamı sergiye gidemedim,ama cumartesi sabahı sergiyi gezip fotoğraflarını çektim. Sergi 2 Temmuz 2021’den 31 Ekim 2021’e kadar Marmaris’teymiş . Bu da sergiyi pek çok kişi gezecek demektir. Çektiğim fotoğrafları sizlerle paylaşacağım, kim bilir belki de insansı taşlar müzesi Marmaris’te açılır ve tatile gelenler müzeyi de gezerler. Arkeolog olan Saadet Barutçu’nun bir sözünü paylaşmadan edemeyeceğim, ” Müzeler bir ülkenin nüfus kağıdıdır.”

ŞİİRLER(3)

Son Söz

Boğazından lıkır lıkır geçen

Şu suyun kıymetini bil

Nedir ki bu mavilik deme

Pencereden görebildiğin kadar

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın çamurlu sokağın

Beyazın siyahın yeşilin

Pembenin kıymetini bil

Dirlik öyle bir şey yürekte

Sevinçle çırpınır

Kavak yelleri eser insanın başında

İnsanoğlu kızar, öfkelenir, savaşır

Halk için girişilen savaşta

O korkulu sevincin

Öfkenin kıymetini bil

Bil ki bu

Budur işte

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil Oktay Rıfat

Mevsimler

Bu kışı da devirdik,derdi

Şubatta bir gün güneş açacak olsa.

Saçmalama, derdim, kar bile yağar haftaya

Olsun ne önemi var, ne kaldı ki

şunun şurasında ilkbahara?

Telefona sarılırdım kar yağdığında sonra,

Hani derdim, hani bahar, dışarı baksana!

Say bak,derdi,kaç günü kalmış Şubatın

Tartışırken biz böyle, bahar geliverirdi.

Daha kötüsü, Ağustos başlarında,

yeni dönmüşken Londra’dan ben,

Bu yaz da bitti derdi birden. Ağustos’un

kıştır zaten yarısı.Dönüşün yaklaştı.

Hayır, derdim, dışarısı kırk derece

Dört haftası var bu ayın daha;

buna bir de pastırma yazını ekle.

Ne eklersen ekle,derdi,geliyor işte kış yine.

Aceleye getirmeyi sevmem ben mevsimleri.

Zaten geçiyorlar.Zaten geçiyor yıllar.

Beş kış devirmişim işte Fikret gideli.

Roni Margulies-2/10/2003

BİR FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA ŞİİRİ

Burda Hindistan’da, Afrika’da

Her şey birbirine benzemektedir.

Burda, Hindistan’da Afrika’da,

Buğdaya karşı sevgi aynı,

Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,

Anlaşılır gözlerinden dediği.

Nece konuşursa konuşsun,

Benim duyduğum rüzgarlardır,

Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,

Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız.

Gökte kuşların kardeşliği,

Yerde kurtların.

İNSANLARI KUSURLARIYLA SEVMEK

Bence bu hikayeyi bilmeyeniniz yoktur. Kimin yazdığını bilmiyorum. Ama beni çok etkileyen bir hikaye. Beni bu kadar etkilediğine göre keşke yazarını bilseydim diye düşünüyorum.

Bu hikayenin fotokopisini çektirip saklamışım. Onu bilseniz de yeniden okuyup hatırlayın istiyorum.

Vietnam’daki savaştan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır. Asker San Francisco’dan ailesini arar.

-Anne,baba ben eve dönüyorum,ama sizden bir şey rica ediyorum, yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum. Anne babası, memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz diye yanıt verdiler. Oğulları”.”:Bilmeniz gereken bir şey var” diye devam etti. Arkadaşım savaşta ağır yaralandı, bir mayına bastı ve bir kolunu, bir de bacağını kaybetti. Gidecek hiç bir yeri yok, onun da bizimle kalmasını istiyorum.

-Babası “Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum; belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz,

Çocuk: -Hayır, onun bizimle yaşamasını istiyorum, der.

Babası: Oğlum bizden ne istediğini bilmiyorsun,onun gibi biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin, o kendi başının çaresine bakacaktır, dedi. Oğlu o anda telefonu kapatır.

Ailesi ondan bir daha haber alamaz. Birkaç gün sonra San Francisco polisinden bir telefon gelir. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenirler. Polis bunun intihar olduğuna inanmaktadır.

Üzüntü dolu anne ve baba hemen San Fransisco’ya uçarlar, oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürülürler. Onu tanırlar ve bilmedikleri bir şey öğrenip dehşete düşerler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardır.

REYHAN’IN BAHÇESİNDEKİ ÇİÇEKLER ve ÇİÇEK AĞAÇLAR

Çiçek gördüm mü dayanamıyorum, hemen onların fotoğrafını çekiyorum. Onların fotoğrafta olsa bile yaşadıklarını bilmek beni mutlandırıyor. Çiçek bakım ister, onunla konuşmak, su ister. Ben çiçekleri çok seviyorum, ama onlara bakamıyorum, toprakla uğraşmak, toprakla uğraşanların dediğine göre çok güzel ve yararlıymış, ben onun yerine okumayı ve yazmayı seviyorum. Onun için de bende çiçek ya doğadan oluyor, ya da başkasının çiçeklerini doyasıya seyrediyor sonra da fotoğraflıyorum. Bununla da kalmayıp sizlerle paylaşıyorum. Ne demişler: Güzellikler paylaştıkça çoğalır. Ben de güzelliklerin, iyiliklerin çoğalmasını ve her yanımızı sarmasını istiyorum. Evet, artık Reyhan’ın bahçesindeki çiçeklere bakabiliriz. Bir karides çiçeği var ki görülmeye değer. Ben bu çiçeğe başka yerde rastlamadım, görünce çekmeden edemedim. Bakalım sizler de çiçeği karidese benzetecek misiniz? Karides çiçeğinin yanı sıra güller, çiçek ağaçlar, bir de doğal olarak çıkan çiçekler var.

Karides Çiçeği

Sardunya ve Karides Çiçekleri

Reyhan ve Serdar Gürses

Fırça çalısı ağacı

Erguvan Ağacı Foto: REYHAN GÜRSES

ORKİDE AĞACI FOTO:REYHAN GÜRSES

MERCAN

Orkide Ağacıyla daha önce Aysellerin bahçesinde tanışmış, çok beğenmiştim. Aynı ağaçtan Reyhan’ın bahçesinde de varmış.

Sardunya

Orkide Ağacı’nın Çiçekleri

Begonvile

Begonvil
Begonvil (on bir ay çiçeği)
GÜLLER
Güller

Güller

Güller
Çiçekler
Orkide Ağacı

SÜMBÜL

SERÇE LİMANI (KARYA KEÇİLERİ-8)

Taşlıca köyüne yürüyerek gittik, Taşlıca gerçekten Taşlıca’ymış. Adıyla anılan bir yer adıyla bu kadar mı örtüşür. Kimi zaman o taşlar ayağımıza takıldı, kimi zaman taşları koca bir tepe olarak gördük. Taşlıca köyünde bir lokantada karnımızı doyurduk, çayımızı içtik, o arada bizim minibüs de geldi.

Taşlıca Adası

Hazır buraya gelmişken bir de Serçe Limanı’na gitsek iyi olur dedik, gerçi daha önce Serçe Limanı’na gitmiştik; ama bir yere gitmiş olmamız o yere bir daha gitmeyeceğimizi göstermez. Bindik minibüsümüze doğru Serçe Limanı’nda aldık soluğu. Serçe Limanı’na gelmeden önce bir kapı çıkıyor karşımıza, sonra o kapıyı açıyoruz. Buraya bu kapıyı neden yapmışlar ki diye birbirimize soruyoruz, sonradan öğrendik ki, hayvanlar kaçmasın diye bu kapıyı yapmışlar. İlk kez Serçe Limanı yoluna girdiğimizde kapıdan sonra bir sürü manda oraya buraya uzanmış güneşleniyorlardı mandalardan korkmuştuk Serçe Limanı’na gidememiştik. Daha sonra başka arkadaşlarımızla gittik Serçe’ye. Taşlica’ya yürüdüğümüz gün Serçe Limanı’na geldik, araçtan inip iki yüz, üç yüz metre kadar yürüdük, iskeleye geldik ve iskeleye çıktık, yaz olmadığı için iskelenin bazı tahtaları yerinde değildi. Biz rahatça iskeleye çıktık; ama arkadaşlarımızın köpeği Köpük için aynısını düşünemedik. O, iskeleye çıkarken epey zorlansa da sonuçta çıktı. İskelede bir şeyler içtik, kimimiz oturduk, kimimiz iskeleye boylu boyunca uzandık, dinlendik…harika manzarayı doyasıya seyrettik.

SERÇE LİMANI-YÜRÜYÜŞÇÜLER DİNLENİRKEN

Serçe Limanı’na bulunup da Serçe Limanı Batığı’ndan bahsetmemek olmaz. Serçe Limanı’ndan çıkarılan Cam Batığı Bodrum Kalesi Su altı Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. 11.yüzyıldan günümüze bir selam göndermektedir. Aradan 10 yüzyıl geçmiş. 10 yüzyıl önce Orta Doğu ile Avrupa ticaret yapıyormuş, gemiler buradan geçiyormuş, günlerden bir gün fırtınaya tutulan boyu 16 eni 5 metre olan 35 ton yük taşıyabilen bir gemi Serçe Limanı’nda batmış. Bu cam batığı gemisi 1977-1979 yılları arasında George Bass yönetimindeki ekip tarafından çıkarılmış. Serçe Limanı’nda yapılan kazıda aşağı yukarı 80 adet sağlam cam eser çıkarılmış, bunların yanı sıra bir milyondan fazla kırık cam parçası da Doğu Akdeniz’deki bir cam fabrikasının artıkları az yer tutsun diye gemiye kırılarak konmuş.

SERÇE LİMANI-NURHAN MALKOÇ

Rüzgarsız bir gündü, deniz sakin mi sakindi.Serçe Limanı etrafı kayalıklarla çevrili korunaklı bir limandı. Serçe Limanı’nı dolaştık, bizden başka bir tur otobüsü daha gelmişti. O otobüsten inenler hemen oradaki restorana gittiler. Sanırım, karınları açtı, bizler karnımızı Taşlıca’da doyurmuştuk. Yeteri kadar dolaşabilirdik. Deniz nefisti, ayrıca bir insan başı da denize doğru sanki başını uzatmışti. Bu bir kaya parçasıydı ve profilden aynı insan yüzüydü. Önce genel olarak bir fotoğraf çektim, sonra da o başı büyüttüm.

SERÇE LİMANI-İSKELE
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI-TEKNELER ve kayadan bir insan profili
SERÇE LİMANI’NDAKİ KAYADAN ADAM.
RAHİME ÇİÇEKLERDEN YAPTIĞI TACIYLA BİRLİKTE

Rahime önce Serçe Limanı’nın tepelerinden çiçek topladı, sonra o çiçeklerden kendine bir taç yaptı. Hepimiz o tacı takıp fotoğraf çektirdik.Tacı takmak çok hoşumuza gitti.