STML SEVDALISI AVNİ KARAŞIKLI

1990’lı yıllarda Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi’nde öğretmenlik yapanlar, öğrenci olanlar Avni Karaşıklı’yı aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hatırlayacaklardır. Onun nasıl özveriyle, sevgiyle mezun olduğu okul için çalıştığını görüp onu örnek almış pek çok öğrenci vardır.

DSC03214-eski öğrenciler-Avni Karaşıklı-g

Avni Karaşıklı(sağ başta) Arkadaşlarıyla 2008 Yılı Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Köfte Gününde

1950-51 mezunu olduğu aklımda kalmış, mezun olmasının üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen o, STML’de sanki hâlâ öğrenciymiş-on altı, on yedi yaşındaymış- gibi okulu ve o okulda okuyan öğrenciler için çalışırdı. Kimi zaman elinde bir çekiç ya da keserle çivi çakarken, kimi zaman bir süpürgeyle sınıf temizlerken ya da biz öğretmenler ve öğrencilerimiz için kendi elleriyle yaptığı kek ve kurabiyeleri ikram ederken onu görebilirdiniz. Öylesine sevgi yüklüydü ki okulu için yaptığı işleri de sevgiyle, isteyerek yapardı. İstanbul’un ortasında geçmişte pek çok uygarlığın merkezi olan Sultanahmet’te bulunan okulumuzda yokluk içinde yaşayıp çalışıp çabalarken Avni Bey de bizlerle birlikte yokları var etmeye uğraşır, bizleri motive eder, daha çok çalışmamızı sağlardı. Onun söylediğine göre bizler de ona enerji ve güç veriyormuşuz. Karşılıklı ne güzel bir etkileşimdi bu! Birlikte çalışmak, ortaya olumlu işler  çıkarmak nasıl güzeldir, nasıl hoştur!

DSC03220-a mualla-avni bey.jpg

Avni Karaşıklı ve Mualla Varlıoğlu (2008-STML Köfte Günü Hatırası)

STML(Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)nin Sutilev gibi bir vakfı olması ve o vakfın Avni Bey gibi okuluna sevdalı kişiler tarafından yönetilmesi ne büyük şanstır. Ne yazık ki Avni Bey artık aramızda değil!

DSC01958avni karaşıklı ab

Avni Karaşıklı

Yaşamda acı ve tatlı olaylar her zaman yan yanadır. Üzüntü ve sevinç birbirine zıt iki kardeş gibidir. Bir yandan Avni Bey’i tanımaktan,onunla çalışmış olmaktan mutluyum, diğer yandan da onu yitirdiğimizden dolayı içim acıyor. Avni Bey’in çok güzel bir yere gittiğine ve sevgili eşine kavuştuğuna inanıyorum. Işıklar içinde uyu STML sevdalısı Avni Karaşıklı… Bizler -öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerimiz- sizi, yaşadığımız sürece sevgi ve saygıyla anacağız.

SERAMİK SANATÇISI REYHAN GÜRSES

“Seramiğin sanatçıya kendini ifade edebilmesi için sınırsız imkanlar sunduğunu düşünüyorum. Ancak bu imkânları size verirken seramik çok kaprislidir. Kendine ait bir sürü kuralı vardır. Ben çalışmalarımı yaparken seramiğin bu özelliklerini çok önemsiyorum. Uzlaşmacı bir tavırla ‘doğa’ya ve ‘doğal’a meydan okumayan, estetik değerlerle uyumlu, ‘huzur’ duygusu veren renk tonlarında sırlanmış, çoğunlukla da sırsız formlar yaptığımı söyleyebilirim,”diyen Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses 1961 yılında İstanbul’da doğdu.

Dscf2484

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses Kore’de

Lisansını 1987 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü’nde tamamladıktan sonra 1990’da Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. Sanatta Yeterlik Tezini(Doktorasını) 1998’de Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı.

2008_04220043

Reyhan Gürses Çalışırken

1987-1989 yılları arasında Anadolu Üniversitesi’nde

1990-1996 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1996-2012’de Eczacıbaşı,Vitra Seramik Sanat Atölyesi’nde yönetici olarak tüm sergi ve etkinliklerin kuratörlüğünü ve organizasyonunu yaptı.

2008-2010 yılları arasında Marmara Üniversitesi, GSF ve Işık Üniversitesi’nde dersler verdi.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses Marmaris’teki Atölyesinde

SAM_1253-Reyhan Gürses Atölyesi a.jpg

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses, öğrencisi Mithat’la Atölyesinde Çalışırken

Halen Marmaris Turgut Mahallesi’ndeki  atölyesinde çalışmalarına devam ediyor ve öğrenciler yetiştiriyor. 

Ben de Reyhan Gürses’in öğrencilerinden biriyim; o, bize güler yüzüyle, içten davranışlarıyla ‘seramik sanatını’ sevdirdi. Çöp adam çizemeyen ben, seramik çamuruyla içli dışlı oldum değişik kaplar, insan yüzü ve bir kadın büstü bile yaptım. Sizler de seramiği çok sevebilir, seramik yapmaya başlayabilirsiniz. Hemen seramiğe başlayın derim ben. Çamurla oynamak, çamurdan bir şeyler üretmek çok keyifli.

Hocam Reyhan Gürses’le röportaj yapma olanağını kaçırmak istemedim, ona bazı sorular sordum, o da sorularımı yanıtladı. Haydi gelin, onun seramikle ilgili düşüncelerini öğrenelim.

  1. Toplumumuz, seramik sanatını nasıl değerlendirmektedir?

Reyhan Gürses: Toplumumuzda çoğunlukla süsleme objesi ve fonksiyonel kullanım objeleri olarak hayatımızda yer alan seramiğin sanatsal boyut içinde ele alınarak değerlendirilmesi bugün bile çok fazla kabul görmemektedir. Üç boyutlu çalışmaların  daha çok taş, metal, ahşap gibi malzemelerden yapılmasının daha bir sanatsal değer taşıyacağı ön yargısına sahip pek çok sanat eleştirmeni halen bu düşüncesini korumaktadır.

Bu nedenle uluslararası seramik akademisi toplantıları ve düzenlenen uluslararası sanat etkinlikleri dünyada seramiğin sanatsal boyutuyla nasıl ele alındığı konusunda  toplumumuz için eğitici rol oynamaktadır.

2) Günümüz seramik sanatı ve seramik sanatçılarıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Reyhan Gürses: Artık takip etmekte bile zorlanacağımız kadar çok seramik sanatçısı ve etkinlikle karşı karşıyayız. Yetişen genç sanatçılar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de seramiği  farklı eğilimler içinde ele almaktalar. Söz gelimi “Yerleştirme” sanat anlayışı Türk seramik sanatında yaygın olarak yerini almıştır. Geçmiş dönemlere göre günümüzde  “Kavram” bir sanat yapıtı için olmazsa olmaz nitelikte önem kazanmıştır.

Günümüzde ulaştığımız iletişim hızıyla dünyadaki her şeyden haberdar olabilmek, benzer etkileşimlerden kaynaklanan yönelimleri de beraberinde getirmektedir.

Her şey çok çabuk oluşup, büyük bir hızla da tüketilmektedir. Sanki durup düşünmeye bile zaman yok gibidir.

Oysa bu seramiğin doğasına hiç uymayan bir durumdur. Seramik her aşamasında sakinlikle, sindire sindire gereği gibi yapılmayı gerektiren bir süreçtir.

Biz seramikçilerin çok iyi bildiği gibi seramikte sürat tam bir felakettir.

Günümüz sürat çağında, seramik bu nedenle de cazip bulunmamaktadır. Çok az gencin onunla uğraşacak kadar sabrı ve zamanı vardır.

Bu durum, sanatçıları -seramik eğitimi almış olsalar bile- başka malzemelere yöneltmektedir. Diğer taraftan hangi inanışla ve nasıl ele alınmış olunursa olsun sanat gücü yüksek seramik eserler de ortaya konmaktadır.

3) Yıllardır seramikle iç içe yaşıyorsunuz, seramik sizin için ne ifade ediyor? desem neler anlatırsınız?

128-1

Reyhan Gürses Kore’de

Reyhan Gürses: Evet uzun yıllar geçti. Yıllardır seramikle birlikteyim. Seramikle ilk kez 1981 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Seramik Bölümü’nde karşılaştım. Ona tutkum o yıllarda başladı ve hâlâ da devam ediyor. 36 yıl süren ilişkimize rağmen “seramik” hâlâ net olarak tanımlayamadığım bir olgudur benim için.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses

Üzerinde düşündükçe ve çalıştıkça, sanatçıya sunduğu ‘sadece seramiğe özgü’ sonsuz ve sınırsız ifade yeteneklerini keşfettikçe hâlâ hayrete düşüyorum.

Empatisiz

Reyhan Gürses’in Eserlerinden Biri

Genellikle doğadaki taş renklerini kullanıyorum, doğal taş renklerini kullanmama karşın, yaptığım formların taşın ağırlığından çok uçacakmışcasına hafifmiş duygusu veren işler olmasına dikkat ediyorum. Yaptığım işlerin heykel ya da resim formatından kesin olarak ayrılmasına özen gösteriyorum.

DSCF7120

Reyhan Gürses’in Eseri

Sadece seramiğe ait özelliklerin ön plana çıkmasını istiyorum. 

Seramik sanat eserinin, tasarım aşamasından sonuçlanana kadar geçen sürecin başlı başına bir performans olduğunu düşündüğüm için ‘seramik’ benim işlerimde salt malzeme olmanın ötesinde ele alınmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse; seramiğin kuralları içerisinde sadeleşmeye çabalayan organik formlar yapıyorum.

Belki de bu nedenle irdeledikçe büyüyen bu dünyayı toparlayıp tanımlamak pek de kolay olmuyor. Öyle ki seramik; sanatçı için salt  malzeme olmanın ötesinde interaktif(etkileşimli) bir oluşum sürecidir.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses Atölyesinde Seramik Fırınının Başında

Sanatçı ile malzeme arasında yaşanan, kimyasal, fiziksel, mekanik, termik ve duygusal gel-gitlerden sonra ortaya bir eser koymak başlı başına sanatsal bir performanstır.

4) Bazı eleştirmenlerin seramiği sanat olarak görmediklerini söylemiştiniz; ama siz onlarla aynı düşüncede değilsiniz ve seramik için sanatsal bir performans diyorsunuz.

Reyhan Gürses: Evet bana göre seramik bir sanattır. Ve ben‘seramik kavramını tanımlamayı’ bir tarafa, yıllardır sürüp giden ‘sanat mı? zenaat mi?’ tartışmalarını da diğer tarafa bırakıp “Kendimi ifade etmek” için sanat anlayışıma son derece uyan bu malzeme ve oluşum sürecinin keyfine varıyorum. Nasıl söylesem, daha önce de söylediğimi sanıyorum; ben seramiğe aşığım, ona delice tutkunum. Seramik beni mutlu ediyor, bana keyif veriyor.

5) Yaptığınız çalışmalardan keyif almanız çok hoş! Siz bazı yapıtlarınıza ses özelliği de katmışsınız sesli yapıtlarınızdan bahseder misiniz?

DSCF2748Reyhan Gürses: Aynı bir canlının evrim geçirmesi gibi, gelişim ve değişim süreci içerisinde  farklı özellikler kazanan formlarım en son olarak oldukça küçülerek ‘ses’ unsuru yüklendiler. yüzeysel panolar ile ilişkilendirdiğim bu  küçük seramik formlar çok sayıda ve çeşitli şekillerdeki “çanlar” olarak karşımıza çıktılar.

6) Seramik çamurdan oluşuyor, siz de 36 yıldır çamurla haşır neşirsiniz çamur nasıl bir malzeme onunla ne kadar içli dışlı olabiliyorsunuz?

Reyhan Gürses: Seramiğin ana malzemesi olan çamur plastiklik özelliği yüksek bir malzemedir.  Plastik çamura yapılan her dokunuş tıpkı bir ayna, ya da bir fotoğraf gibi iz olarak geri yansır. Ben, duyguların da seramik üzerinde iz bıraktıklarına inanıyorum. Ve bunu fark ettiğimden bu yana çalışmalarımı “duygu “ teması üzerine kuruyorum.

DSCF3192

Reyhan Gürses’in Eserleri

Seramik bir eser, başlangıcından tamamlanana kadar geçen süreçte; sevgi, şefkat, özen, merak, endişe, kızgınlık, kırgınlık, sabır, itaat, didişme, şaşırma, üzülme, sevinç, hayal kırıklığı, hayret gibi pek çok duygu ile birlikte yoğurulur. … Seramik malzemenin yeteneğini göstermek adına bahsettiğim tüm bu duygular, seramiğin oluşum sürecinde doğal olarak zaten vardır.. Tabi ki esas olan; böyle bir yeteneğe sahip bu malzemeye, sanatçının yükleyeceği anlam ve duygulardır.

7) Seramikte duygunun ön planda olduğunu söylüyorsunuz, sanatın her dalı duyguyla yoğurulmuş, sizin duygu formlarınızı gördüm çok etkilendim. Bu duygu formlarına nasıl başladınız ve onları nasıl geliştirdiniz?

P1000689

Reyhan Gürses’in Duygu Formları

Reyhan Gürses: Benim ‘Duygu Formlarım’ın başlangıç noktası 2001 yılında, Bulgaristan’da katıldığım  bir sempozyuma dayanmaktadır. Seramik tornasında yaptığım “kap”ların ağızlarını sıkı sıkıya kapattım ve içlerine sıkıntılarımı hapsettim

P1000679

Reyhan Gürses’in Duygu Formları

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Duygu Formlarından Biri

Başlangıçta “Sıkıntı Kaplarım” diye adlandırdığım işlerim daha sonra sadece sıkıntılarımı değil, farklı duygu ve düşüncelerimi de saklamaya başladı.

Bu dönemden itibaren; duygular hakkında çok az şey bildiğimizi düşünerek okumaya ve araştırmaya başladım. Toplumsal ve bireysel olarak yaşanan her olumsuz ya da depresif duruma, duygularımızı önemsemediğimiz için düştüğümüzü farkettim. Duygusallığın zaaf olarak algılandığı bizi insan yapan en önemli özelliğimizi, duygularımızı hiç dikkate almadan kurulmuş, bu dünya düzeninde, duyguların gücüne biraz olsun dikkat çekebilmek istedim.

8) 2003 yılında Tolga Eti Sanatevi’nde “Tamamen Duygusal- Absolutely Emotional” adlı kişisel bir sergi açmışsınız. Aşağıdaki eserleriniz de orada sergilenmiş. Serginizin adı Tamamen Duygusal olduğuna göre yine duygularınızla seramiği birleştirdiniz sanırım, bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses: Ben aslında büyülü bir oyun oynuyorum, bu oyunda seramiklerimle duygularımı ilişkilendiriyorum. Daha önce de sözünü ettiğim gibi duygularımı sakladığım kaplar yapıyorum ve bu kapların içlerinde gizlenen duyguları yansıtan ipuçları ile onları yeniden şekillendiriyorum. Yaptığım her form uygulaması duygularımla ilişkilendirdiğim yansımalardır.

SAMSUNG CAMERA PICTURESYok sayanlar farketsinler diye duyguları gözle görülür, elle tutulur hale getirmek için “duygu formlarım”ı oluşturdum.

SAM_1609R.G.Seramik Eseri ab.jpgSAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESDuygularla en iyi bildiğim şeyi, yani seramiği ilişkilendirirken, ortaya koyduğum yeni formlar, bir anlamda görünmez olanı görünür kılmak, yani soyutu somutlaştırmak çabamın nesnel sonuçlarıydılar.

9) ”Amigdala” adlı eseriniz İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde. Amigdala beyinde bir bölüm, Yunanca badem sözcüğünden gelmekte olan ‘amigdala’nın şekli ve büyüklüğü bir bademe benziyormuş. Bilim adamları her canlının kulaklarından birkaç santim uzaklıkta iki amigdalaya sahip olduğunu söylüyor. Bu bademler kişinin duygusal ve zihinsel durumu ile ilişkilendirilmiş.

Amigdala beynin çok iyi bilinen bir parçası değil; ancak önemli bir parçası. Bu kadar önemli amigdalanın 19 yüzyıla kadar  varlığı bilinmiyormuş. 1930’larda yapılan araştırmalarda amigdalası hasar gören insanlarda korku duygusu, cinsel davranışlar ve beslenme davranışlarında değişiklikler olduğu saptanmış. Amigdala dendiğinde ilk olarak aklımıza onun korku merkezi olduğu geliyor. Örneğin amigdalası zarar gören bir insanda korku duygusu diye bir şey kalmazmış. Eserinize niçin Amigdala adını verdiniz?

DSCF3828

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses’in İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde Bulunan “Duygusal Yöneticimiz ve Tutkularımızın Deposu Amigdala” Adlı Eseri

Reyhan Gürses: Amigdalanın hem duygusal hem de zihinsel durumumuzla ilişkisi var. Amigdala genellikle korku merkezi olarak bilinse de onda sadece korku duygusu yok, amigdalanın fonksiyonları vücudumuz için son derece önemli, bu fonksiyonlar olmazsa duygularımızı kaybederiz. Onun sayesinde acıyı, sevinci, mutluluğu, huzuru, üzüntüyü yani  duygularımızı hissedebiliyoruz. Yaşamak ve yaşarken duyguları hissedebilmek ve de başka birinin duygularını anlayabilmek için amigdalaya ihtiyacımız bulunmakta. Sizin de söylediğiniz gibi amigdalanın yeri beyindir ve beyindeki bu yapı bizim duygusal-sosyal tepkilerimizden ve anılarımızdan sorumludur.

Ben sanata yaklaşımımı ‘Duygusal Minimalizm’ diye nitelendiriyorum. Eserlerime duygu aktarabilmeyi çok önemsiyorum. Eserlerimle izleyicilerim arasında duygusal bağ kurmam en önemli kriterimdir.

İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde bulunan eserimin adı; ‘Duygusal Yöneticimiz ve Tutkularımızın Deposu Amigdala’dır. Ben şunu anlatmak istiyorum bu eserle, duygularımız kalbimizde değil, düşüncelerimiz gibi beynimizde oluşur.

10) Her sanatçının etkilendiği sanatçılar vardır, sizi etkileyen sanatçılar kimler, onlarla ilgili neler anlatabilirsiniz?

Reyhan Gürses: Öğrencilik yıllarımda -pek çok öğrenci gibi- doğal olarak hocalarımdan etkilendim. Sonrasında “Candeğer Furtun” benim için bir idol olarak ortaya çıktı. Kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum sanatçının eserlerine hayranlık duymamak elde değildi. Candeğer Hanım 1936 yılında doğmuş, yaşına ve yaşadığı döneme rağmen bence pek çok gençten daha genç bir vizyona sahip. O, bana ve seramiğe gönül veren pek çok kişiye öncülük etmiş bir sanatçıdır.

candeğer furtun

Seramik Sanatçısı Candeğer Furtun

Candeğer Furtun1a72e710aedc1a4db6df584c2ba77731

Candeğer Furtun’un Bir Eseri

candeğer furtun01

Candeğer Furtun’un Eserlerinden Biri

Ayrıca Vitra Sanat Atölyesi’ni yönettiğim süreçte pek çok yerli ve yabancı değerli sanatçı ile çalışma fırsatı buldum. Hepsinden mutlaka bir şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim. Sanatsal etkileşimin dışında disiplin, teknik gibi farklı paylaşımlar da yaşadık.

11) Sizin resimlerinizi gördüm, çok beğendim; resim yapmayı seviyorsunuz sanırım. Resim yapmanın sizin yaşamınızdaki yeri nedir?

Reyhan Gürses:  Bazı resimlerim var dönem dönem yaptığım. Genellikle spontane olarak, hiçbir teknik ve tarz kaygısı duymadan, sadece öyle istediğim için yaptığım resimler bunlar. Bu konuda iddialı değilim; ama resimlerimin beğenilmesinden oldukça memnunum. Sanırım insan iddiasız olunca daha rahat resim yapıyor, resim sanatıyla ilgilenen dostlarımın tavsiyelerini dinleyip resme biraz daha fazla zaman ayırmayı düşünüyorum. Güzel Sanatlar fakültelerinde ilk bir yıl bütün bölüm öğrencileri temel sanat eğitimi görür, sonra kendi alanlarına yönelirler. Benim resimle ilgili eğitimim bundan ibaret, gerisi ne düşünüyor ne hissediyorsam onu kağıda çizmek.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Resimlerinden Biri

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Yaptığı Resimlerden Biri

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Bir Resmi

12) Seramik eserlerinizle kişisel sergiler açmışsınız, dünyanın pek çok ülkesinde karma sergilere katılmışsınız. Bir sergiye katılmak veya kişisel sergi açmak bir sanatçı için çok önemli bir şey, insanda değişik duygular uyandırıyor olmalı. Bu sergilerde kim bilir ne heyecanlar yaşadınız, sergilerinizle ilgili neler söylemek istersiniz.

Reyhan Gürses:  Bir sergiye katılmak veya kişisel bir sergi yapmak çok büyük bir sorumluluk aslında. Kendinizi ve sanat anlayışınızı yansıtan eserler ortaya koymak zorundasınız. Bir sergiye hazırlanırken üretim süreci oldukça sancılıdır, söylediğiniz gibi bütün süreç baştan sona heyecan içinde geçer. Sonuçta aldığınız eleştiriler tüm çabaların sonucunu belirler. Her sergiye koştura koştura iş yetiştiririm. Hep daha fazla zamanımın olmasını istemişimdir.

REYHAN GÜRSES’İN SERGİLERİ

2016   “Look 60” OTDÜ Sanat 17,Ankara TR

reyhan gürses 2thumbnail_DSC_0057-b

reyhan gürses yapıtı-kitapçıkta-thumbnail_DSC_0054 b

Reyhan Gürses’in ODTÜ- Look 60 Sergisi’ne Katıldığı RUTİN/ROUTİNE 2016 Adlı Eseri-Tuval Üzerine Seramik Formlar 100x100x10 cm

2015 Bodrum Bianeli Bodrum Mugla

2014 Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi, İstanbul TR

2013-3.Maskabal Odun Pişirimi Sempozyumu Hacettepe Üniversitesi, Ankara TR

2013-Türk Seramik Feserasyonu Sergisi İstanbul TR

2013-Koleksiyon Sergisi, IAP Galeri Nişantaşı TR

2013 “Balace” Anadolu Topraklarından Hikayeler 2, Houston ABD

2012-Füreya Koral Anısına Kuş evleri Sergisi, Maçka Sanat Galerisi İstanbul

2012- Tölerans, Anadolu Topraklarından hikayeler , Seattle ABD

2011 – “Kuzgun Acar anısına Masklar Sergisi” Galeri Bir Nokta.İstanbul TR

2010-“ Ceramİstanbul” Türk Seramikçileri Sergisi. Bolognia, İtalya

2010  Türk-Norveçli Sanatçılar Sergisi, Galeri Bir Nokta, İstanbul TR

2009- Kişisel İzler Seçkisi,Tarihi Havagazı Fabrikası Galerisi, İzmir TR

2008-“ Cevisama 2008Kişisel Sergi Valencia İspanya

2007 Seramik Sanatçıları Sergisi,  Galeri G Art Nişantaşı İstanbul TR

2007- 50 yılın Sanatçıları ve Tasarımcıları Sergisi , MÜGSF İstanbul, TR

 2007-30’lardan günümüze Türk Seramik Sanatı Sergisi, Tophaneyi Amire, İstanbul, TR

2007- Türk Plastik Sanatçıları Sergisi, Riga, Letonya

2007  – ODTÜ “Festival 9 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara

2006- IAC Uluslararası Seramik Akademisi Toplantısı, Riga, Letonya

2006  – ODTÜ “Festival 8 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara

2006- Galeri A ,Yaz Sergisi, Teşvikiye, İstanbul, Turkey

2005 “Çanlar” Kişisel Sergi ,Ömer Sunar Sanat Galerisi ,  Ankara,  TR

2005 İlahi Komedya” Çekirdek Sanatevi, Karma Sergi, Beyoğlu, İstanbul, TR

2005 – Bodrum, Yalıkavak, Sarnıç Sanat Galerisi, Karma Sergi, Muğla TR 

2005- Nazım Hikmet Vakfı, Küba Sergisi,CUBA

2005-  ODTÜ “Festival 7 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara  TR 

2004- Galeri MYRA Koleksiyon Sergisi, Selamiçeşme, İstanbul TR

2004  – Ekim Geçidi lll, Galeri X, Beyoğlu İstanbul TR

2004  – ART-ist, Sanat Fuarı, Lütfü Kırdar Kongre Merkezi, İstanbul TR

2004  –  ODTÜ “Festival 6 Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara TR

2004“Paycheck”, Gallery X., Beyoğlu, İstanbul., TR 

2003-“Tamamen Duygusal” Tolga Eti Sanat Galerisi, İstanbul, TR 

2003-No Emphaty”, Gallery X., Beyoğlu, İstanbul., TR

2003- Interaction-Karşı/laşmak”, Modern Türk ve Japon Sanatçıları Sergisi, Gallery Fleur, Seika  University, Kyoto & Keio Plaza Hotel, Tokyo Shinjuku, JAPONYA

2002- IAC Uluslararası Seramik Akademisi Toplantısı, Modern Balkan Seramikleri Sergisi, Atina, Yunanistan.

2002- 2. Uluslararası  Terra-Cotta Sempozyumu, Eskisehir, TR

2002- 6th International Ceramic Biennale Exhibition, Cairo, MISIR

2002  “Sesav” Seramik Sergisi, Maltepe Sanat Galerisi,İstanbul TR

2002–  “Kişisel İzler 5” Atatürk Kültür Merkezi Istanbul,TR

2001-  4.Türk Yunan Seramik Sempozyumu, Istanbul, TR

2001- “ Art-Ceramica” 2001 Sempozyumu, Trojan, BULGARİSTAN

2000-  3.Türk Yunan Seramik Sempozyumu, Rafina, YUNANİSTAN

1999-  Çanakkale Seramik 42. Seramik Bayramı, Çanakkale, TR

1999-“Kişisel İzler 2”, MSÜ,  Resim Heykel Müzesi, Istanbul,TR

1999– “Seramitek’99” Türk Seramik Derneği Üyeleri Sergisi, TÜYAP Beylikdüzü, İstanbul, TR

1999– “TROYA Festivali” Seramik Sergisi, Arkeoloji Müzesi,  Çanakkale, TR

 

MARMARİS (Bir Marmaris Aşığı- Kâmil Dürüst 1)

Marmaris’i ortadan bölüp denize uzanan caddeyi boydan boya yürüdü, deniz kenarına gelince durdu. Önce sağ tarafa, Uzun Yalı’ya uzun uzun baktı, Marmaris’in İçmeler’le birleştiğini gördü, sol tarafa başını çevirirken tam karşısında bulunan Yalancı Boğaz’a takıldı gözleri. Gerçekten bir boğaza benziyordu, iki kara parçasının arası deniz gibi görünüyordu, Cennet Adası’nı ana karaya bağlayan yol öylesine inceydi ki…

SAMSUNG

Marmaris

Yalancı Boğaz’da konuşlanmış yüzlerce yat olmasa o incecik yol pek de fark edilemezdi. Eski zamanlarda pek çok tekne açık denizden gelirken burayı boğaz zanneder, karaya bindirirmiş. Boğaz az teknenin ve insanın mezarı olmamış! Eskilerde yaşlı bir adam her gece Yalancı Boğaz’da ateş yakarmış, gemiciler Yalancı Boğaz’ın yalanına kanıp da karaya vurmasınlar diye.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris Uzun Yalı Tarafı

Gözlerini ve düşüncelerini Yalancı Boğaz’dan ayırdı, sağa mı sola mı yürüsem diye düşündü bir an.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris’te Bir Yelkenli

Sol tarafa, Kısa Yalı’ya, döndü, deniz kenarındaki gezi-dalış teknelerine baka baka yürümeye başladı. Teknelerin silüeti sakin suya yansımış; deniz, üzerinde rengârenk suluboya resimler olan devasa bir tuvale dönüşmüştü. Teknelerin mavileri, kırmızıları, lacivertleri, kahverengileri, sarıları…

DSC04900-Marmaris teknelerin denize yansıması ab

Marmaris, Bir Teknenin Suya Yansıması

Sağ tarafında birbirinden güzel guletler, trandiller, motor yatlar, gezi tekneleri ve küçük balıkçı kayıkları; solunda ise Marmaris’in eski şirin evleri… Hemen hemen hepsi ya restoran ya bar ya da çeşitli hediyelik eşya satan dükkân olmuş.

PENTAX Image

Marmaris’in Evleri

PENTAX Image

Marmaris’in Kafe Olan Evlerinden Biri

PENTAX ImageKim bilir kimler bu evlerde yaşamış; ne acılar çekmiş ne mutluluklar paylaşmışlardı? Bu ufacık evlerde yaşam pek de kolay olmasa gerekti geçmişte Denize çıkan kocalar, oğullar, kardeşler… Sünger çıkarırken vurgun yiyenler. Geri dönenler, dönemeyenler, sakat kalanlar. Gözleri denizin derinliklerine dalmış eşlerini, çocuklarını bekleyen kadınlar… Çok değil otuz-otuz beş yıl önce bu evlerde yaşayanlar, minik evlerinin gün gelecek milyarlar edeceğini, süngerciliğin biteceğini, Marmaris’in turizm cenneti olacağını düşünebilirler miydi?

PENTAX Image

Marmaris

PENTAX Image

Marmaris’in Dar Sokakları

PENTAX Image

PENTAX Image

Marmaris’in Ev Restoranlarından Biri

PENTAX Image

Marmaris’in Evleri

Deniz kıyısından ayrılıp ara sokaklara dalıyor, dar sokaklarda yürüyor; birbirinden şirin Muğla evleri, her evin önünde tekirler, sarmanlar… Merdivenlerden çıkıyor; begonviller evleri pembeye, beyaza, kırmızıya boyamış. Marmarisliler on bir ay çiçeği diyorlar begonvillere. Dolanıyor ara sokaklarda dünya güzeli, şirinler şirini minik evler arasında.

PENTAX Image

Marmaris Kalesi’nin Giriş Kapısı

PENTAX ImageVe evlerin kapılarından daha büyük bir kapı çıkıyor karşısına: Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Marmaris Kalesi’nin kapısı. Kartını gösterip giriyor kaleye.

IMGP1606 marmaris kale ab.jpg

Marmaris Kalesi

PENTAX Image

Marmaris Kalesi

PENTAX Image

Marmaris Kalesi’nden Teknelere ve Denize Bakış

Kale’deki müzeyi gezmek, kalenin burçlarından denize, teknelere, tarihi evlere bakmak büyük keyif veriyor ona. Marmaris masmavi, şıkır şıkır gün ışığına bulanmış, dağları yemyeşil.

PENTAX Image

Marmaris

Tepelerden bakılınca ormanların içinde bir kent gibi görünse de Marmaris, beton her geçen gün yeşili yemekte…

PENTAX Image

Marmaris Deresi

DSC04903-Marmaris dere ab

Marmaris Deresi

Kaleden çıkıp derenin kenarına iniyor, deredeki balıkçı teknelerini, balıkçıların ağlarını onarışlarını seyrediyor.

PENTAX Image

Marmaris Orhan Aydın Kapalı Spor Salonu

Köprüyü geçip spor salonunun önünden yürüyor. Yol kenarında durup tam karşısında duran binaya bakıyor, binanın üzerinde yazan “Marmaris Huzur Evi-İkinci Bahar Sosyal Tesisleri” yazısını okuyor.

PENTAX Image

Marmaris Belediyesi Dinlenme ve Huzurevi

İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nin merdivenlerini çıkıyor, kapının sol tarafında, açık havada, bir masanın etrafında iki bey, bir hanım oturmuş sohbet ediyorlar. Onlara selâm verip tesisten içeri giriyor. Salona bakıyor, orada da üç-dört kişi televizyon seyrediyor.

PENTAX Image

Marmaris Huzurevi

Her yer tertemiz, huzur evinden ziyade yıldızı yüksek bir oteldeymiş duygusuna kapılıyor. Resepsiyondaki genç bayana, alacağı yanıtı bildiği halde, Kâmil Dürüst’ün nerede olduğunu soruyor.

PENTAX Image

Marmaris Huzurevi Kamil Dürüst Kütüphanesi’nde Kütüphanenin Kurucusu Kamil Dürüst

PENTAX Image

Marmaris Kamil Dürüst Kütüphanesi

‘Kütüphanede’ yanıtını alır almaz koridoru geçip kütüphaneye ulaşıyor. Kapıyı tıklatıp içeri giriyor. Aradığı kişi masasında bir şeyler yazıyor. İçeri giren olduğunu görünce başını kaldırıyor:

-Ooo, Sevil kızım hoş geldin! diyor.

-Hoş bulduk Kâmil amca, nasılsınız?

-İyiyim hem de çok iyi! Çalışıyorum, üretiyorum, çalışmalarımı sürdürüyorum.

Muğla Kültür Müdürlüğünden gelen bir teklif üzerine, Muğla’da belgesel nitelikte bir sergi açtım (2009). Serginin adı: Yurtdışında Osmanlı Mimari Hatıraları Fotoğraf Sergisi.

 

SAMSUNG

Muğla

Muğla ve çevresinde Avrupa’dan göçen çok muhacir var. Muğla ve civarına gelip yerleşenlerin bir kısmının geldikleri yerlerle ilgileri kesilmiş. Bir kısmı oralarda kalan akrabalarıyla görüşüyormuş. Beni de bu hatıralar çok ilgilendiriyor, yıllar önce büyük bir araştırma yapmış, yurt dışındaki Osmanlı eserlerinin belgesel fotoğraflarını çekmiştim. İstek üzerine bir sergi hazırlayıp Muğla’da açtım. Sergim beğenildi, Muğla’nın ilçelerinde dolaştıralım, dedi Muğla Kültür Müdürü. Muğla’dan sonra Bodrum’da sergilendi ‘Yurt dışındaki Osmanlı Mimari Hatıraları Fotoğraf Sergisi’. Sanırım daha sonra da diğer ilçelerde sergilenecek.

DSC04370M.Kamil Dürüst ab

Sanat tarihi araştırmacısı, fotoğraf sanatçısı, bestekâr, müzikolog, yazar, ressam ve koleksiyoncu M.Kâmil Dürüst(2012)

Ne güzel çalışmalar yapıyorsunuz! Sizin çalışmalarınızı takip etmek çok keyifli. Hiç boş durmuyorsunuz, sürekli çalışıyor üretiyorsunuz. Sizi, büyük emek harcayarak yaptığınız çalışmaları, herkese anlatıyorum; herkesin sizi tanımasını, sizden ders almasını istiyorum.

Fotoğraflar: Sevil Okay

KİM DERDİ Kİ SULTANAHMET ESKİ CEZAEVİ LÜKS BİR OTEL OLACAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 10)

Sultanahmet Cezaevi çok ünlüdür. Ünü pek çok önemli şairimiz ve yazarımızdan kaynaklanıyor. Türk Edebiyatı’nın önemli şair ve yazarları; Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Vedat Türkali… Sultanahmet Cezaevi’nde yatmış, orada zor yıllar geçirmiş; hiçbir zaman yazmayı bırakmamış, yeni eserler yaratmışlardı. Orada kim bilir ne acılar çektiler, neler düşündüler!

Sultanahmet Cezaevi

Sultanahmet Cezaevi                       Fotoğraf: İnternet’ten

80’li yıllara kadar cezaevi olan bina artık beş yıldızlı lüks bir otel. Sultanahmet Cezaevi’nin adı: Four Seasons. Sultanahmet Cezaevi’nde hapis yatan şairler, yazarlar, düşünürler yıllar yıllar sonra bu cezaevinin pahalı ve lüks bir otel olacağını akıllarının ucuna dahi getirmemişlerdir. Kimin aklına gelirdi Sultanahmet Cezaevi’nde bir kişinin, gecelik oda ücretinin binlerce lira olacağı, dünyanın dört bir yanından gelen turistleri ağırlayacağı. Bu durum benim içimi çok acıtıyor, o lüks Four Seasons otelini ne görmek ne de oraya gitmek istiyorum.

VEDAT TÜRKALÝ ROP. KENT-YAÞAM. FOTOGRAF:GURCAN OZTURK. BIRGUN-IST. EKÝM-2004

Şair, roman yazarı, senarist Vedat Türkali (1919-2016)

Vedat Türkali ‘Sultanahmet Cezaevi’ adlı bir şiir yazmış. Birlikte okuyalım mı?

Sultanahmet Cezaevi

Sabah serinliği gün ağarıyor

Demir taş küf yosun

Sen böyle gecenin ortasında

Olan bitenden habersiz

Uyuyor musun?

Güvercin sesi çocuk sesi tren sesi

Parmaklıklara yakışmayan ne varsa

Duvarlarında

Güneş bütün gün çağıradursun

Elden ne gelir

Yaşamak böyle kanlı akarsa

Maviliğin dibinde böyle gözyaşları

Kirli ağır durgun

Daha bir süre akıp gidecek duvarlarında

DSC01856.-STL ESKİ CEZAEVİ ESERLERİ Ajpg

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarından Çıkarılan Bir Eserin Parçası

Lüks otelin 17 dönümlük bahçesinden Büyük Bizans Sarayı’nın kalıntıları, Bizans’la birlikte Osmanlı ve Hellenistik döneme ait yüz binlerce eser, 7. ve 10. yüzyıla ait freskler, mozaik döşemeler, hamam kalıntıları, sarnıçlar ve Büyük Saray’ın Halke Kapısı adı verilen giriş kapısı ortaya çıkarılmış. Bu alan arkeolojik park yapılacakmış. Bu arada Four Seasons da 50 odalık bir ek inşaat yapmaya başlamış tarihi alanın üzerine, gerekli yerlerden izin alarak.

DSC01864STL-e.cezaevi hamam ab

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarında Bulunan Hamam

DSC01852stl ESKİ CEZAEVİ ATarihi alana temel atılmamış, 2,5 metre yüksekliğinde çelik ayaklar üzerine inşa etmeye başlamışlar ek otel inşaatını. Nasıl olduysa Unesco’dan bile olur almışlar! Ama bazı yayın organları ve kuruluşlar durumu mahkemeye götürüp otel inşaatını durdurmuşlar, bu arada kazılar da durmuş. Otel yöneticilerinin söylemlerine göre tarihi alanın ortaya çıkarılmasının finansmanını otel üstlenmiş, milyonlarca dolar harcamış.

DSC01867-Sul. eski cezaevi Osmanlı kabı a

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarında Bulunan Osmanlı Kabı

Mahkemenin otel inşaatını durdurma kararını Kültür ve Turizm Bakanlığı, Fatih Belediyesi ve inşaatı yapan firma Sultanahmet Turizm A.Ş. Danıştay’da temyiz etmiş. Danıştay, yerel mahkemenin verdiği kararı doğru bulmuş, itirazı geri çevirmiş. Bakalım bundan sonrası ne olacak? diye sorsak da. Ne olduğu belli, Four Seasons Oteli, günümüzde lüks otellerden biri olarak turizme hizmet ediyor. Oda- restoran fiyatları yüksek olduğu halde müşterisi bol.

DSC01859-a.jpgTarih öğretmenim Nuran Hanım; Sultanahmet’te yürürken bastığınız her taşa dikkat edin, yürüdüğünüz yerin altında başka uygarlıklara ait saraylar, hamamlar, dini mekânlar, dehlizler, kanallar olabilir, derdi. Onun anlattıklarını heyecan, korku ve şaşkınlıkla dinlerdik. Yerin altında başka yerleşimlerin olabileceğini aklımız almazdı. Aradan yıllar geçti, Nuran Öğretmenimin anlattıkları bir bir çıktı! Gazetelerden okuduğuma göre Avrupa’nın ilk üniversitesi sayılan ve Bizans imparatorlarının misafir ağırladığı Magnaura Sarayı, yapılan kazılarla toprağın on üç metre altından tüm ihtişamıyla çıkmış, dört katlı saraydan çıkarılan tarihi eserler Büyük Saray Mozaikler Müzesi’ne teslim edilmiş. Özel mülk olan saray, sahibi tarafından 12 milyon avroya satışa çıkarılmış.  Böyle bir şey nasıl olabilir diye düşünebilirsiniz, şayet siz bir bina almışsanız ve o binanın altında daha sonra eski bir yapı bulursanız bulduğunuz eski yapının mülkü de size geçiyormuş kanunen. Yani bulduğunuz daha önceki uygarlıklara ait bir saray da olsa onu istediğiniz gibi satabiliyormuşsunuz. Bunun bir örneği de Magnaura Sarayı. Sultanahmet’teki restoran ve cafelerden birinin altında da Magnaura Sarayının bazı bölümleri var,  restoranda yemek yedikten sonra altında bulunan sarayı da gezebiliyorsunuz.

Magnaura-Sarayi-1

Sultanahmet’te Bir Restoranın Altında Bulunan Magnaura Sarayı’nın Bir Bölümü   Fot. İnternet

Magnaura Sarayı’nın kayıp olan zevk odası ve hamam bölümü de Sultanahmet’teki Başdoğan Halı Sarayı’nın altında tesadüfen bulunmuş. Halı sarayının sahibi Mehmet Başdoğan Kültür Bakanlığı’na başvurup molozların çıkarılması için gereken izni almış ve iki arkeolog gözetiminde kazı çalışmalarına başlamış, yerin sekiz metre altındaki sarayın odalarından kısa sürede 670 kamyon moloz çıkarılmış. Bu kazının tüm masrafını Mehmet Başdoğan karşılamış.

Tarihe karşı sorumluluğumu yerine getirdim, burası tüm insanlığın ortak malı, Magnaura’yı görmek isteyenlere kapım açık, diyen Mehmet Bey gelen ziyaretçileri genellikle kendisi gezdiriyormuş. Uzun zamandır Mehmet Başdoğan’ın müzesini gezmek istiyordum. Belki müze demem yanlış, zira Devlet özel mülkiyete ait bir yerin müze olamayacağını söylemiş Mehmet Başdoğan’a. O da burayı sanat galerisi ve tiyatro oyunlarının oynanacağı bir sahne yapmak istiyormuş. Yıllar önce İstanbul Tiyatro Festivali’nde burada bir oyun sergilenmiş.

Yurdanur-Ergun Öztan-g ab

Yurdanur-Ergün Öztan ( Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Mehmet Başdoğan’ın halı sarayına gittik, Mehmet Bey mağazada yoktu. Magnaura’yı onunla dolaşamadık. Ergün’le ışıklandırılmış tarihi mekânı gezerken Bizans Dönemi’nde yaşıyor gibi hissettik kendimizi.

Magnaura’yı gezdikten sonra Arkadia Oteli’nin terasına çıktık, dört ay Aktur Kamping’de karavanımızda yaşamış, İstanbul’dan ayrı kalmıştık. İstanbul’u gezip dolaştıkça onu ne kadar çok özlemiş olduğumuzu anladık. Bugün bizim için tarihi yakından soluduğumuz özel bir gün oldu. Kahvelerimizi yudumlayıp Arkadia’dan görünen muhteşem manzarayı seyrettik.

R001-025 a-Arkadia'dan Sultanahmet ve Marmara Denizi

Arkadia Oteli’nin Terasından Sultanahmet’e Bakış  Foto; Sevil Okay

Sultanahmet benim için çok çok önemlidir; uzun yıllar yaşadığım, Ergün’e âşık olduğum yer! Sultanahmet demek annem, babam, ağabeyim demektir! Sultanahmet sevgidir, aşktır benim için!

R001-022.-Arkadia martısı ajpg

Arkadia’nın Martılarından Biri             Foto: Sevil Okay

DSC04890-Arkadia martılar a

Arkadia’nın Martılarından İkisi                  Foto: Sevil Okay

Arkadia Oteli’nin terasındaki martıları çok sevdik, herkes onları besliyordu, biz de onlara yiyecek verdik, nasıl akıllı bakıyorlardı anlatamam.

R001-028-ab Ayasofya-Sultanahmet Camii

Arkadia’dan Sultanahmet Camii ve Aya Sofya’nın Görünüşü        Foto: Sevil Okay

Sultanahmet Camii ile karşılıklı bakışan, söyleşen Aya Sofya, Aya Sofya’nın gerisindeki Topkapı Sarayı, Arkadia’nın karşısındaki Adalet Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı’nın kubbeleri, karşı kıyıda Kadıköy, hayal meyal görünen adalar, sol tarafta Boğaziçi Köprüsü, arkamızda Yedikule, Bakırköy, Yeşilköy sahilleri… İstanbul ayaklarımızın altında, gözlerimiz İstanbul’u içmek istercesine seyrediyor.

R001-026-Arkadia'dan İstanbul'a bakış a

Arkadia’dan İstanbul’a Bakış                       Foto: Sevil Okay

İstanbul dört bir yandan yüksek mi yüksek binalarla kuşatılmış olsa da çok güzel! İstanbul, kendine değer vermeyenlere, onu hor kullananlara rağmen inadına güzel! İnadına çekici!

r001-054-a İstanbul Boğazı motorlarO, gizemli bir şehir! Zaman zaman gizlerini ortaya döküp bizi şaşırtıyor. O hep başrolde; başrolü hak etmek için de elinden geleni yapıyor doğrusu! 8.500 yıl önce tarih sahnesindeki yerini alan İstanbul’da kazılar devam ettikçe İstanbul’un kim bilir daha ne sırları ortaya çıkacak…

turgut-istanbul-martı 035-ag.jpgKültür, sanat kenti, güzeller güzeli İstanbul sen dün olduğu gibi bugün de ‘Kentlerin Kraliçesi’sin!..

GÜNIŞIĞINDA İSTANBUL’UN 8000 YILI(Kentlerin Kraliçesi İstanbul 9)

2008 yılında bir dergide bir sergi haberi gördüm. Serginin adı: GÜNIŞIĞINDA İSTANBUL’UN 8000 YILI / MARMARAY-METRO-SULTANAHMET KAZILARI  Serginin Yeri: İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ- ASSOS SALONU Tarihi: 25 Haziran-31 Aralık 2007”ydi.

Sergi biteli iki ay olmuştu neredeyse, bu sergiyi görmem gerekirdi. Kazıları yakından takip ediyordum güya, bu serginin açılışını nasıl kaçırmıştım! Tarih olmuş haberi Ergün’e gösterdim. Ergün üzüntümü anladı, bana:

Y-E. Öztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan

“Hadi kalk, sergi bitmiş olsa da Arkeoloji Müzelerine gidelim, görevlilerden sergiyle ilgili bilgi alır, müzeyi dolaşırız,” deyince sözünü ikiletmeyip hemen hazırlandım. Bir saat içinde kendimizi müzenin önünde bulduk. DSC01943gün ışığında İstanbul abAaa, o ne? Sergi afişi karşımızdaydı! Afişi kaldırmayı unutmuşlar mı? diye birbirimize sorarken kapıdaki müze görevlisi, sergiye ilginin fazla olduğunu bu yüzden serginin kapanmadığını söyledi. Sevincimiz görülmeye değerdi!

DSC01833-Üsküdar'dan çık. kap kacak a

Üsküdar(İstanbul) Kazılarından Çıkarılan Kap Kacak

DSC01840-Üsküdar'dan çık. eserler a

Üsküdar Kazılarından Çıkarılan Eserler

DSC01847-Sirkeci-Kadın heykel başı taş-Roma 1.2. yy a

Sirkeci(İstanbul) Kazılarından Çıkarılan Roma Dön. Ait Kadın Başı (1.-2. yüzyıl)

DSC01854-Sultanahmet eski cezaevi Azizli Tabak ab

Sultanahmet (İstanbul) Eski Cezaevinde Yapılan Kazılarda Bulunan Azizli Tabak

DSC01860 İznik işi tabaklar ve vazo Osmanlı eserleri 16-17. yy

Osmanlı Eserleri-İznik İşi Tabaklar ve Vazo (16.-17. yüzyıl)

DSC01866-sul. eski cezaeviMozaik döşeme ve iskeletler abSergide beş yüze yakın Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait eser vardı; M.S. 2. yüzyıla ait Apollon heykelciği, 7. Konstantine ve 3. Selim’e ait altın sikkeler, üzerinde aziz resmi olan pişmiş toprak tabaklar, insan yüzlü kaplar, yonca ağızlı testiler, kandiller, rölyefli kaplar, kemikten oyun taşları, cam bardak ve kadehler, Roma dönemine ait mermerden yapılmış bir kadın başı, ayrıca başı olmayan bir heykel, amforalar, Osmanlı dönemine ait İznik işi vazo, tek kulplu testi, yazıtlı tabak, Osmanlı şişe ve cam eserleri camlı dolaplarda sergileniyordu 9.-10. yüzyıla tarihlenen ahşaptan yapılmış bir toka ve bir tarafı ince diğer tarafı kalın dişli bir tarak özel bir suyun içindeydi. Ahşapların havayla temas etmemesi gerekiyormuş, yoksa bozuluyorlarmış. DSC01915 Sandalet 5.-7yy.Sergide Bizanslılara ait bir sandaletin tabanında “Güzellikte ve mutlulukta olup sağlıkta kullanınız hanımefendi,” yazıyormuş. Ne ince bir düşünce, ne hoş bir dilek!

DSC01872-Yenikapı a

Yenikapı Kazılarından Çıkan Kantar Ağırlık Bronz+Kurşun  (6.-7. yüzyıl)

Yenikapı’daki Theodosius Limanı’nda bulunan içleri amforalarla dolu gemi batıklarının posterleri ve kazı yapılan yerlerle ilgili bilgi veren panolar duvarları süslüyordu.

DSC01927-Batık gemi a

Theodosius Limanı’ndan çıkarılan batıklardan biri

DSC01929 Amforalar a

Amforalar

Panoların birinde Theodosius Limanı’nın 4. yüzyılda l. Theodosius tarafından kurulduğu, zamanın en önemli ticaret limanlarından biri olduğu, Lykos (Bayrampaşa) Deresi’nin doğal bir koy olan bu limana alüvyon biriktirdiği, 11. yüzyıl başlarında limanın şiddetli bir fırtına sonucunda kum ve mil ile dolduğu, daha sonra koyun temizlenip derinleştirilmediği, l5. y.y. başlarına kadar sadece balıkçı kayıklarının ve ufak teknelerin barındığı sığ ve küçük bir koy olarak kullanıldığı, 1420 yılında yapılmış gravürlerde limanın faaliyette olduğu; 1470’li yıllarda yapılan gravürlerdeyse aynı yerin bostan olarak görüldüğü yazıyordu.

Tarihini tam olarak hatırlamıyorum, Yenikapı’da yapılan kazılarla ilgili Discovery Channel’da bir belgesel izledim. Buluntuların ışığında Theodosius Limanı ve Bizans yaşamıyla ilgili geniş bilgi veriliyor, Theodosius Limanı’nın yok olmasına, onlarca geminin batmasına büyük bir tsunaminin neden olduğu çizimlerle anlatılıyordu. Çok ilgimi çekmişti bu belgesel. Bizim televizyon kanallarımız kazılarla ilgili bilgi verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Herhangi bir televizyon kanalımız bu kazılarla ilgili bir belgesel yaptı mı? Ben böyle bir belgesele rastlamadım. Belki tüm kazının bir belgeseli yapılmıştır da benim gözümden kaçmıştır.

Günışığında İstanbul’un 8000 Yılı adlı sergide Üsküdar- Sirkeci ve Sultanahmet’te yapılan kazılarla ilgili bilgiler ve bulgular vardı. Bu sergiye gitmeseydik kendimizi eksik hissedecektik. Yaşadığımız kentin geçmişinin 8000 yıl öncesine dayanması, 8000 yılda farklı kültürlerden insanların, değişik uygarlıkların İstanbul’da yaşamış olması, biz İstanbullulara büyük sorumluluk yüklüyor; yaşadığımız kente hak ettiği değeri vermeliyiz.

Biz yaşadığımız kenti seviyoruz.

YENİKAPI’DA THEODOSİUS LİMANI (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 8)

Her yıl ekim ayının sonuna kadar Datça-Aktur Kamping’de kalıyoruz, yani her yıl dört ayımızı karavanımızda geçiriyor sonra da  İstanbul’a dönüyoruz. Ne yazık ki karavanımızı Aktur Kamping’de bırakmak zorundayız.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping Koylarından Biri

Karavanımızdan ve güzel kampingimizden ayrılmak istemiyoruz; ama buna mecburuz. İstanbul’daki kampingler kapanmasaydı onu Aktur Kamping’de bırakmayacaktık. Ah, keşke! İstanbul’da onu koyabileceğimiz bir kamping olsaydı da hafta sonlarımızı karavanımızda geçirseydik. Kışın karavanımızı özlemle anacağız.

İstanbul’a döndük, şaka maka İstanbul’u da çok özlemişiz. Özlem gidermek için neredeyse her gün dolaşıyoruz Ergün’le. Dün Galata Kulesi’ne gittik, kuleden İstanbul’un Haliç’e bakan altı tepesini ve bu tepelerin sembolleri olan tarihi eserleri uzun uzun seyrettik. İstanbul’un tepelerindeki tarihi eserlere baktıkça arkadaşım Gönül’ü hatırladım, onunla ne güzel bir ödev hazırlamıştık! Gönül’cüğüm o ödev sayesinde tarih dersinden yüksek not alıp zayıfını kurtarmıştı. Gönül’ün tarihle ilişkisi şu an ne durumda acaba? Aradan yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Yarım yüzyıl!!! Yıllar nasıl da su gibi akıp gidiyor? Bense kendimi hâlâ genç hissediyorum. Büyüklerimiz, beden yaşlanıyor, ama ruh yaşlanmıyor; gençliğini, tazeliğini her dem koruyor, derlerdi de onların bu sözüne pek inanmaz, güler geçerdik. Demek ki doğru söylüyorlarmış! İnsan yaşadıkça, yaşı ilerledikçe bunu anlıyor ve hissediyor.

Gönül’ün tarihe ilgisi eskiden yoktu, birlikte İstanbul’un yedi tepesiyle ilgili ödevden sonra tarihle ilgilenir olmuştu, şimdilerde tarihe ilgisi var mı acaba? Neyse onun tarihle ilişkisinin ne olduğunu bilmiyorum, yalnız çok iyi bildiğim bir şey var; benim tarihe olan ilgim hâlâ sürüyor. Özellikle İstanbul ve tarihiyle müthiş ilgileniyorum. 2004’ten beri Marmaray-Metro ve Sultanahmet’te yapılan arkeolojik kazıları yakından takip ediyorum. Bu kazılarla ilgili çıkan gazete haberlerini, dergilerdeki araştırma yazılarını topluyor, radyo ve televizyonlardaki programları izliyorum.

İlk çalışmaları 1984’te gerçekleştirilen, inşaatına 2004 yılında başlanan Marmaray Projesi tamamlandı, her gün bir milyon İstanbullu Gebze-Halkalı arasındaki 76 kilometrelik güzergâhta yolculuk yapıyor. Bu büyük bir proje!

Raylı sistemin en büyük aktarma istasyonlarından biri Yenikapı’ydı.

dsc01945

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Burada arkeologların gözetimi altında yapıldı metro kazısı, kazmalar toprağa vuruldukça tarih fışkırmaya başlayıp antik bulgular ortaya çıkınca İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılar da başlatıldı Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’da. dsc01893dsc01917

dsc01936

Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci’de Yapılan Kazılardan Çıkarılan Bazı Eserler

İstanbul kazıldıkça Osmanlı, Bizans, Roma eserleri ortaya çıktı. İstanbul yüzyıllardır bağrında sakladıklarını, gözler önüne seriverdi.

dsc01874-yenikapi-kazilari-ab

Yenikapı’da Bulunan Teknelerdeki Amforalar

Yenikapı’da l. Theodosius’un 4. yüzyılda kurduğu Theodosius Limanı bulundu. Beş yüz yıldan beri İstanbul’un sebze, meyve bahçeleri -Langa Bostanları- meğer yüzeyden 16, deniz seviyesinden 6-7 metre derinlikte Theodosius Limanı’nı barındırıyormuş. 58.000 metre karelik kazı alanında 36 batık gemi kalıntısı demir çapalarıyla, 9 gömü, 30 binden fazla taşınabilir tarihi eser, binlerce kemik, ilk İstanbullulara ait 8.000 yıllık, Cilalı Taş Devri’ne dayanan bir köy ortaya çıkarıldı.

Kazılarda 177 farklı insana ait iskelete rastlanmış, insan iskeletlerinin yanı sıra alageyik, devekuşu, akbaba, Afrika kedi balığı, yeşil kaplumbağa, caretta, dört boynuzlu koyun, en fazla da at, eşek, deve ve terrier iskeleti bulunmuş. Kazı alanında bulunanlar bunlarla sınırlı değilmiş; 12-13.yüzyıla ait bir kilise kalıntısı ve 19. yüzyıla tarihlendirilen Osmanlı Döneminin küçük imalathane ve işliklerine ait mimari kalıntılarla bir sokak dokusu ortaya çıkmış.

PENTAX Image

İstanbul Marmara Denizi

Marmara Denizi’nin de göl olduğu, göllükten deniz olma aşamasında geçirdiği değişiklikler uzmanlar tarafından gözlenebilmiş.

Kazıların başlamasından 6-7 yıl sonra da 8.500 yıl öncesine ait değişik mimarisi olan, siyah kille örtüldüğü için ahşapları olduğu gibi korunan iki mezar bulunmuş. Mezarlardaki iskeletlerin varlıklı kişilere ait olduğu sanılıyormuş. Uzmanların söylediğine göre mimari açıdan ilk kez böyle mezarlarla karşılaşılmış. M.Ö. 6500’e tarihlenen mezarlardaki en yaşlı İstanbullulara DNA testi yapılacakmış ve Cilalı Taş Devri’nde yaşamış insanların kökenleriyle ilgili bilgiler edinilecekmiş.

Arkeolojik kazıları, her biri alanında uzman olan onlarca araştırmacı, arkeolog, akademisyen; iki yüz işçiyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Zeynep Kızıltan başkanlığında gerçekleştiriyor.

osman_hamdi_bey_003

Arkeolog, Müzeci, Ressam Osman Hamdi Bey(1842-1910)   Fotoğraf: İnternet’ten

İlk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in Türk müzeciliğini oluşturmak için yaptığı çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok sevindirici.

Yaşayan bir kentin içinde böylesine büyük bir arkeolojik kazı yapılan başka bir yer yokmuş dünyada. Yani Yenikapı, dünyanın en büyük açık hava kazı alanıymış. 2004’ten beri pek çok yabancı bilim adamı, arkeolog, gazeteci, televizyoncu ziyaret etmiş bu açık hava kazı alanını. Kazılarla ilgili pek çok yazı yazılmış dış basında; uluslararası kanallar, belgeseller çekmiş. Yabancı bilim adamları ve arkeologlar kazı çalışmalarını birlikte yürütmek için onlarca teklif götürmüşler İstanbul Arkeoloji Müzelerine, ancak müze gelen teklifleri reddetmiş.

Arkeologlar toprağı kazdıkça batık gemi sayısı artmış ve toplamda 37 batık çıkarmışlar.Batıklar çıktıkça arkeologlar sevinmiş, raylı sistem projesini yürütenlerinse canları sıkılmış. Batıkların hepsi titizlikle çıkarıldıkları yerden alınarak içleri kimyasal ilaçlı suyla dolu havuzlara alınmış. Yenikapı istasyonunun yanında iki katlı konservasyon laboratuvarı oluşturulmuş. İstanbul Üniversitesi adına Prof. Ufuk Kocabaş belgeleme ve onarım sürecini başlatmış.

İşin güzel tarafı Yenikapı kazı alanının Arkeopark Müzesi olup ziyarete açılacak olmasıydı. İstanbul’da Marmaray-Metro Projeleri’yle hem halkın ulaşım sorunu büyük ölçüde çözülecek hem de İstanbul büyük bir açık hava müzesine kavuşacaktı. Önümüzdeki yıllarda İstanbul’da bir kültür turizmi patlaması olabilir diye düşündük uzun yıllar; ancak yıllar geçti ve Arkeopark Müzesi hâlâ ortada yok.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi-1-1024x771

Yenikapı’dan Çıkarılan Batık   Fotoğraf: İnternet’ten

Gazete ve dergilerdeki araştırmalarıma göre Yenikapı batıklarından biri olan Yenikapı 12 ya da YK12 batığının yapım teknolojisi, inşası, tasarımı hakkında gerekli verilere ulaşılmış ve RMK Marine’de 2015 yılında tam ölçekli replika inşa süreci başlamış.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi

YK12                          Fotoğraf: İnternet’ten

M.S. 9. yüzyılda olduğu gibi kestane ağacından inşa edilmiş Yenikapı 12 batığı. 2017 yılının Nisan ayında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde daha sonra da Fransa Marsilya’da sergilenecekmiş. Ortaçağ denizciliği YK12 sayesinde daha iyi anlaşılacak. Bizler de  Yenikapı 12’yi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde  göreceğiz artık. YK12 hepimizi Arkeoloji Müzeleri’ne davet ediyor. Görüşmek üzere…

Fotoğraflar: Sevil Okay

JAPON YAZAR HARUKİ MURAKAMİ-ZEMBEREKKUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN ADI: ZEMBEREK KUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN YAZARI: HARUKİ MURAKAMİ

AİT OLDUĞU ÜLKE: JAPONYA

KİTABI TÜRKÇEYE ÇEVİREN: NİHAL ÖNOL

YAYINEVİ :DOĞAN KİTAP

SAYFA SAYISI: 738

SAMSUNG CAMERA PICTURESHaruki Murakami’nin Sahilde Kafka adlı kitabıyla ilgili bir yazı okudum, Kafka’yı sevdiğim için ilgimi çekti, kitabı alıp okumayı düşünürken bir arkadaşım kitabın Kafka’yla pek ilgisi olmadığını, önce ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni okumamı söyledi. Ben de öyle yaptım Haruki Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı kitabını okudum, daha sonra da Sahilde Kafka’yı.

1949 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde dünyaya gelen yazarın babası Budist bir din adamıymış. Murakami ‘Sürrealist’ bir yazardır.

Murakami’nin ‘Sürrealist(Gerçeküstücü)’ tarzda kitaplar yazmasını ben babasından etkilenmesine bağladım.

23murakami1_span-jumbo

Haruki Murakami                 Foto: İnternet

Yazarın kitap yazmaya başlaması da ilginç! Haruki Murakami, 1979 yılında tek başına bir beyzbol maçına gidiyor, maçı izlerken birden bire roman yazma isteği duyuyor, maç bittikten sonra eve gidip roman yazmaya başlıyor. “Kaze No Uta Okike” adlı kitabı aynı yıl Japonya’da yayımlanıyor. Ve Gunzou Edebiyat Ödülü’nü (1979) alıyor. Aynı kitap “Hear The Wind Sing” adıyla İngilizce olarak 1987 yılında basılıyor. İçinden geldiği gibi adeta transa girerek yazıyor Murakami, gerçeküstücülüğün en belirgin özelliklerinden biri de budur.

Nedir Gerçeküstücülük?

Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında gelişen resim ve edebiyat akımına gerçeküstücülük ya da sürrealizm deniyor.

Gerçeküstücülük bildirgesini 1924 yılında kaleme alan kişi Andre Breton’dur.

150px-andre_breton

Andre Breton (1896-1966) Fransız Yazar, Şair

Andre Breton’a göre gerçeküstücülük bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı; gerçek dışı anlamında değil, gerçeğin insandaki izdüşümü şeklinde bir yaklaşımdır.

Breton için bilinç dışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğidir.

Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutar, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurgular.

Bilinç ile bilinçdışı, düşsel dünyayla gerçek yaşamın iç içe geçtiği gerçeküstücülük akımında figürler düşsel bir atmosferdeki kompozisyon içinde yer alır.

SAMSUNG CAMERA PICTURES‘Zembereğin Güncesi’ adlı yapıtta sık sık gerçek yaşamla düşsel yaşamın iç içe geçtiğini görürüz, daha doğrusu okuruz. Zaman zaman anlatılanların hangisinin düş, hangisinin gerçek olduğunu karıştırırız. İşin ilginç yanı, kitabın baş kahramanı Toru’nun da özellikle yaşadığı deneyimlerinin gerçek mi düş mü olduğunun pek ayırdında olmadığını algılarız .

sigmund_freud_life

Sigmund Freud (1856-1939) Avusturyalı Nörolog, Psikanalist

Freud’a göre insanın bilinçaltında gizlenmiş kuşkuları, eğilimleri, arzuları rüyalarda bütün çıplaklığı ile kendini gösterir; gerçeküstücüler de bunu düşüncenin gerçek faaliyeti olarak görürler. Onlara göre bilinçaltı sanatın gerçek kaynağıdır, aklın ve mantığın kontrolünde yazılan eserler sahtedir.

‘Gerçeküstücülükte rüyalar çok önemli ve gerçeklerden daha gerçektir. Bilincimizin bilinçaltına ittiği gerçekler düşlerimizde ortaya çıkar, düşlerde çıkarcılık ve iki yüzlülük yoktur. Düşlere sığınma yaşamın çirkinliklerinden bir kaçıştır,’ der sürrealistler.

Zemberek Kuşu’nun Güncesi’nde de kitabın başkarakteri Toru Okada da çeşitli düşler görür, gördüğü düşler genellikle cinsellikle ilgilidir, tanıdığı kadınlardan özellikle biriyle düşlerinde cinsel ilişkiye girer. Toru cinsel ilişki yaşadığı zamanları düş ile gerçek arasında, sisler içinde anımsar, düşte mi gerçekte mi olduğunu bir türlü anlayamaz.

Doğaüstü olaylar olur, duvarın içinden geçer, yüzünde mavi bir leke oluşur, bu leke psikolojik yönden rahatsız olan pek çok kişiyi iyileştirir, bu iyileştirilen kişilerin çoğu kadındır, Toru yaptığı iyileştirmelerin karşılığında büyük paralar alır. Gerçek ve düş her zaman iç içedir.

murakami-new-york-maratonu-1991

Haruki Murakami- New York Maratonu  1991     Foto: İnternet

Haruki Murakimi gençliğinin büyük bölümünü Kobe’de geçirir. Tokyo Waseda Üniversitesinde drama okurken eşi Yoko ile tanışır. Batı müziğine ve edebiyatına yakın ilgi duyan yazar, üniversiteyi bitirdikten sonra eşiyle yedi yıl Tokyo’da bir caz kulübü işletir.

Yazarın müzikle içli dışlı olduğu kitaplarına da yansımıştır. Kitaplarındaki kahramanların dinledikleri müziklerden sıkça bahseder.

1986-1995 yılları arasında Avrupa ve Amerika’da yaşayan yazarın fazlasıyla Batıcı olduğu söylenerek eleştiriliyormuş. Tüm eleştirilere rağmen Japonya’nın XX. yüzyıldaki en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Her ne kadar Murakami, Batıcı olarak eleştirilse de İkinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Japon Ordusu ve halkının yaşadıklarını tüm dünyaya anlatmıştır. Pek çok ülkenin insanı genellikle uzaktır Japonların savaşta yaşadıklarına, Japon toplumunun yaşam biçimi özellikle Batılı ülkelere yabancı gelebilir, yaşananlar tam olarak anlaşılamayabilir.

Haruki Murakami’nin Japonya’da milyonlarca okuyucusu olduğu gibi Amerika ve Avrupa’da da kayda değer okuyucusu vardır.

Haruki Murakami yapıtlarında anlaşılır, sade bir dil kullansa da, oldukça etkileyici cümleler kuruyor.

Sy. 50/ “Evet, sizde bir aile geleneğidir bu, dedim, bir koyun dibindeki akşam esintisi kadar taptaze bir sesle.

Sy. 63/  “Cesaret ile merak, bilinmeyen bir bahçeye girildiğinde birlikte işler. Kimi zaman merak, gizlenmiş cesareti ortaya çıkarabilir, kışkırtır. Ama bana öyle geliyor ki, merak çabucak yok oluverir de cesaret uzun bir yol almak zorundadır. Merak, birlikte iyi olunan ama güvenilemeyen bir arkadaşa benzer. Seni bir şeyler yapmaya kışkırtabilir de gerektiği zaman savuşup gider. İşte o zaman sen de devam etmek için cesaretini toplamak zorunda kalırsın.”

Sy.65/ “Çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. İneceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.

Murakami; hoşlanmadığı, varlığını kabullenmek istemediği kişilerden de eserlerinde bahseder. Bu kitapta (Zemberekkuşu’nun Güncesi) karısının ağabeyi Noboru Vataya’dan hiç hoşlanmaz; ama yine de onun televizyon ekranlarından halkı nasıl etkilediğini anlatır. Ona hiç inanmaz, ona inananlara da çok şaşırır.

Sy.74/   “Noboru Vataya televizyon denen iletişim organının bağrında, kendisine tıpatıp uyan bir yer edinmişti. Medya onu kucaklayıp bağrına basmıştı ve o da medyada suyun içindeki balık kadar rahattı.

Gene de hiçbir zaman ne yazdıklarını okuyabildim ne televizyonda suratına bakabildim. Zekiydi, yetenekliydi, bundan hiç kuşkum yok, kabul ediyorum. Kısa zaman içinde, kısa cümlelerle karşısındakini büyük bir ustalıkla tuşa getiriyordu. Rüzgârın ne yönden estiğini algılamakta da hayvansal bir önsezisi vardı, ama yazdıklarını dikkatle okurken ya da düşüncelerini açıklamasını dinlerken tüm bunların sağlam bir temele dayanmadığını anlamak kolaydı. Yaşam konusunda hiçbir küresel görüşü yoktu ve derin inançlardan yoksundu. Dünyası, yüzeysel sistemlerden kapmaca, o anın gereklerine göre değiştirdiği tutarsız bir öğeler bütününden oluşuyordu. Çeşitli düşüncelerle oynama biçimi öylesine inceydi ki, bu işi bir tür sanat yapmış bile denebilirdi. Ama bana göre tüm bunlar sadece göstermelikti. Görüşlerindeki tek iler tutar taraf, aslında bunların hiçbir iler tutar yanı olmamasıydı ve eğer en ufak bir kişisel dünya görüşü varsa o da, gerçek dünya konusundaki yapıcı öğelerin hiç bulunmaması olarak özetlenebilirdi. Bununla birlikte, bu kusurlarını kendine göre bir tür zekâ zenginliği yapıp çıkmıştı. Zamanı kısa dilimlere bölen medyanın kıvrak zekâ stratejisi, elle tutulur ve sağlam bir felsefe gerektirmiyordu zaten; Noboru Vataya’nın gerçek değeri de işte böyle bir yükü yüklenmemiş olmasındaydı.

Savunması gereken hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden, vargücüyle çok basit bir strateji üstünde yoğunlaştırabiliyordu çabalarını. Sadece saldırması ve rakibini devirmesi gerekiyordu, o kadar. Bir bakıma bir zekâ bukalemunu sayılırdı. Karşısındakinin rengine göre renk değiştiriyordu ve hemen oracıkta, etkili bir mantık kuruyor, bu uğurda akla gelebilecek her türlü konuşma cambazlığını seferber ediyordu. Söylemlerinin çoğu oradan buradan alıntıydı ve çoğunlukla da içerikten yoksun olduğu belliydi, ama onları hiçlikten, bir hokkabaz ustalığı ve çabukluğuyla çıkartıverdiği için, yürüttüğü mantığın boşluklarının o anda ortaya dökülmesi neredeyse olanaksızdı.”

76/  “Kimi durumlarda, karmaşık bilimsel terimleri art arda sıralayabiliyordu ama kimse, bu terimlerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordu ki. Anlamayanların şöyle veya böyle haksız olduğunu ima eden bir hava yaratma ustalığına sahipti. Ya da ardı arkası gelmeyen, beynine kazınmış gibi görünen rakamları liste liste sıralıyor ve bu ona büyük bir inandırma yeteneği kazandırıyordu. Ne var ki sonradan kimse bu rakamlar güvenilir bir kaynaktan mı alınmış, gerçekten resmi rakamlardan mı, arayıp sormuyordu ki. İstatistiklere yalan söyletmenin kolay olduğunu herkes bilir. Ama Noboru Vataya’nın yöntemi öylesine ustacaydı ki, hiç kimse açıkça bir tehlikeyi göze alıp gün ışığına çıkartamıyordu.

İşte Noboru Vataya böylece, çağın en parlak aydınlarından biri sayılmaya başlanmıştı. Düşüncelerinin sağlam bir temele dayanıp dayanmaması kamuoyunun umurunda bile değildi. Halkın ekranda görmek istediği tek şey, bir fikir düellosuydu, sadece kıpkırmızı bir kanın akmasını istiyorlardı. Pazartesi bir fikri savunan kişi, cumartesi bir başkasını savunmuş, onlar için hiç önemi yoktu.”

Murakami; medyayı ve Noboru Vataya’nın temsil ettiği politikacıları ne güzel dile getirmiş. Anlattıkları bana hiç de yabancı gelmiyor ve beni çok düşündürüyor, pek çok ülkenin halkının bu tür insanlara inandığını, güvendiğini okudukça kahroluyorum.

Haruki Murakami’nin kitaplarından bazıları:

Farklı yazarların farklı kitaplarını keyifle okuyup okumanın tadına varmanızı diliyorum.

KARAVANLA DOĞADA YAŞAMAK NE GÜZEL! (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 7)

Karavan yaşamı Ergün ve benim için çok önemlidir. Karavan bizim olmazsa olmazımızdır. Ancak herkes bizim gibi düşünmüyor, düşünmek zorunda da değil. Pek çok arkadaşımıza, akrabamıza, karavan almamız karavanla geziler yapmamız,

SAMSUNG

Ataköy Kamping/İstanbul               Foto: Ergün Aydınlar

İstanbul’da önce Ataköy sonra da Çiroz Kamping’de kalmamız çok tuhaf gelmiş, onlar bizi pek anlayamamışlardı.

SAMSUNG

Karavanlar              Foto: Sevil Okay

Genellikle insanlarımızın düşüncelerine göre ‘karavan yaşamı’ saçma sapan bir şeydir. Onlar lüks bir evi her zaman tercih etmişlerdir. Ama biz kesinlikle onlar gibi düşünmüyorduk, halen de düşünmüyoruz. Ergün ve benim gibi düşünen öyle çok karavancı var ki…

Herkesin merakı, yaşama bakışı farklıdır. Böyle olması da güzeldir, farklılıklar renkliliği getirir. Her şeyin birbirinin aynı olduğu bir dünya ne kadar tatsız olurdu. Ben mütevazı şartları daha çok seviyorum. Karavanım benim için bir saray; hatta espri olsun diye, bakmayın espri dediğime öyle de hissettiğim için minik karavanıma Bizim ‘Topkapı Sarayı’mız diyorum.

SAMSUNG

Güneşle Bulutların Dansı         Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Doğadaki Güzellik              Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Dere ve Ağaçlar               Foto: Sevil Okay

Gerçekten bizim için saraydan daha öte; doğanın içinde, çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, rüzgârın ezgilerinin; denizin, bulutların, güneşin sıcak veya serin, ayın ve yıldızların ışıl ışıl gülüşlerinin bize olağan üstü güzellikleri yaşatması, sevdamıza tanık olmaları ne büyük zenginlik, ne keyif!

İstanbul’daki evimi aramadığım, küçüklüğünden yakınmadığım, aradığım her şeyi rahatlıkla bulabildiğim, istediğim gibi yerleşebildiğim güzel, minik evimiz, yani karavanımız. Onu konforlu bir yazlık eve asla değişmem!

Karavanımıza konuk gelenlerin en merak ettiği şey, karavanımızın dolaplarıdır. Bana:

“Dolaplarını aç, nasıl yerleşmişsin bir bakalım. Tencerelerini, tavalarını, tabaklarını nereye koyuyorsun?” diyen çoktur.

Aslında her eşyanın kendine has dolabı vardır karavanlarda; dışarılara taşmadan karavana en iyi şekilde yerleşilebilir. Fazlalıklara gerek yoktur, her şey ihtiyacınız kadar olmalıdır. Karavan evin küçük bir versiyonudur, evde nasıl bir düzen kuruyorsak karavanda da düzenimizi oluştururuz. Bir zorluğu yok.

Yemeğimi karavanda pişirir, bulaşığımı karavanda yıkarım, en zor işleri karavanda hallederim. Hiç yakınmam yerim dar diye, o küçüklüğe alışmışım.

Çamaşırımı gece ondan sonra asar, sabah erkenden toplarım, hiç kimsenin göz zevkini bozmak istemem. Ayrıca ütü masamı kurup çamaşırları mutlaka ütülerim. Evimdeki düzeni ve rahatı karavanımda da sağlarım.

Kimi dostlarımıza da karavan yaşamı çok güzel ve cazip gelmiş, hemen bir karavan almak istemişlerdir. Biz onlara şunları söylemişizdir:

Tabii karavan sahibi olmanızı biz de isteriz, karavancılığın bazı koşulları vardır, buna uymanız gerekir. Siz eşler aynı düşünceleri ve duyguları paylaşıyor, karavanın meşakkatine de güzelliklerine de aynı ölçüde yakın duruyorsanız, her türlü zorluğu karşılayıp üstesinden gelebilecekseniz; böcekten, şundan bundan korkmuyor, yalnız kaldığınızda karanlıktan, ıssızlıktan bir endişe duymuyorsanız her şey yolunda demektir, karavan yaşamı tam size göre ve gayet güzeldir! Fakaaat, eşlerden biri karavanda yaşamayı sever, diğeri sevmezse ya da birinin elinden hiçbir iş gelmiyorsa o zaman karavan yaşamı zordur, tadından yenmez. Tüm bunları düşünün, sonra karavancı olmaya karar verin!

Bugün bazı dostlarımızla karavan komşusuyuz, doğal güzelliklerin tadını birlikte çıkarıyoruz.

Bir zamanlar –beş-altı yıl önce- İstanbul’da karavan kampingleri vardı, hele Çiroz Kamping evimize on dakika mesafedeydi. Neredeyse her gün karavanımıza uğrar, hafta sonlarımızı kampingde karavanımızda geçirirdik. Arkadaşlarımızla hafta sonları bir araya gelme vesilesiydi karavanlarımız. Yazın da karavanımızı arabamıza taktığımız gibi ver elini Türkiye’nin değişik köşeleri. Yalnız her yaz en son uğrak yerimiz Marmaris-Datça arasında bulunan Aktur Kamping’di. Orada iki ayımızı geçiriyorduk. Sonbahar’da İstanbul’a dönüyor, karavanımızı Yeşilköy Çiroz Kamping’e yerleştiriyorduk. Karavan yaşamımız yaz aylarıyla sınırlı değildi. Her mevsim karavanımızda yaşayabiliyorduk. Bir gün, hiç olmasını istemediğimiz, düşüncesine bile katlanamadığımız bir şey oldu kampingler kapatıldı. Karavancılar darma duman oldular. Çoğunluk karavanlarını otoparklara çekti. Biz de evimize yakın bir otoparka koyduk yaz gelene kadar karavanımızı.

dsc03006-datca-aktur-kamping-ab

Yurdanur-Ergün Öztan/ Datça-Aktur Kamping’de Karavanlarında    Foto: Mithat Okay

Sonra düşündük taşındık, otoparkta duran bir karavanı kullanamayacağımızı anladık, yaz gelince karavanımızla direk Datça-Aktur Kamping’e gittik. Artık karavanımızı tüm yıl boyunca bırakacaktık burada. Ve de bıraktık… Her yıl karavanımızla üç ay birlikte oluyoruz. Ona bir türlü doyamıyoruz. Ondan yalnız yaz döneminde faydalanıyoruz. Aslında onu çok özlüyor, yaz tatilimizi, daha doğrusu karavan yaşamımızı elimizden geldiğince uzatıyoruz.

Ergün hep derdi ki: “Yerinde duran karavan köfteci dükkânı gibidir.” Maalesef bizim karavanımız da artık köfteci dükkânı gibi!!!

aktur-ergun-oztan_n

Ergün Öztan ve Aziz Karahan/Datça-Aktur Kamping’de    Foto: Yurdanur Öztan

Karavanımızı gezdiremiyoruz, ama küçük şişme botumuzla her gün denize çıkıyor, balık tutuyor, farklı koylarda denize girip konuşlandığımız yerde gazetemizi, kitaplarımızı okuyoruz.

dsc08374-ergun-oztan-ab

Ergün Öztan/ Aktur Kamping Sularında                                        Foto: Mithat Okay

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Yurdanur-Ergün Öztan Botlarında        Foto: Sevil Okay

Minik botumuz, bize Datça’nın cennet koylarında harika anlar yaşatıyor.

aktur-yu-er

Aktur Kamping Kumsalı ve Denizi/Datça-Muğla                 Foto: Ergün Öztan

Her yaz Datça-Aktur Kamping’deki karavanımızdan ayrılırken önümüzdeki sene tekrar ona kavuşabilecek miyiz? diye düşündüğümüz, kış boyunca ona kavuşmak için günlerin geçmesini beklediğimiz bir güzellik karavanımız. Barbie’nin evi gibi. Yurdanur’la Ergün Öztan’ın minik, şirin evleri!

Yıllar nasıl da aktı? Düşündükçe, anılara daldıkça neler yaşamış, ne heyecanlı zamanlar geçirmişiz. Anılar; ilintili olduğu diğer anıları hatırlatıyor.

Edip Cansever’in ‘Anısındayım’ adlı şiirinin bir bölümü düşüyor aklıma:

“…….

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan

Düşlerde görünen anlamlardır

Özelliklerdir bir de belli belirsiz / Ve

İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”

Şiir! Ne güzel bir sözcük! İçi öylesine dolu ki… Şiiri sözcüklerle anlatmak zor, zor da… Şiir sözcüklerle söylenir ve yazılır. Yazılmaktan daha çok sözcükler en hoş, en uygun ya da karşıt biçimde dizilir. Ustalık, o sözcüklerin bir araya nasıl getirileceği, içerdiği anlam, tattırdığı kimi zaman hoş kimi zaman zehir zemberek duygular… Şiir, kişiye uçuyormuş hissini yaşatır. İpek bir ibrişimdir sanki, rengârenk ibrişimlerin oluşturduğu bir güzellik. Şair türlü kumaşlar, danteller dokur rengârenk ibrişimlerle.

Dışardan kulağına bazı konuşmalar geldi. Ne zamandan beri karavanda yatıyordu? Düşündü. Belki bir-iki saat belki de onlarca yıl.

-Ergün Bey!

-Buyrun Hüsniye Hanım.

-Yurdanur, Datça pazarına gideceğinizi söylemişti. Pazara gidiyor musunuz? Yurdanur nerede?

-Karavanda. On dakika uzanacağını söylemişti; ama en az bir saattir içerde. Uyumuş olmalı, ben onu kaldırayım da gidelim.

-Tamam, ben karavandayım, çıkarken bana seslenirsiniz.

-Olur.

Ergün Bey, karavana girer, yatmakta olan eşinin gözleriyle karşılaşır, Yurdanur sanki onu görmüyor gibidir, yavaşça eşine sorar.

-Yurdanur canım, gözlerin açık mı uyuyorsun, yoksa hayaller âlemine mi daldın?

dsc08400-yurdanur-oztan-ab

Yurdanur Öztan

-Ergün’cüğüm uyumuyorum, hayal âleminde olduğum doğru, öylesine daldım ki kendimi çekip çıkaramıyorum anılardan. Zamanın içinde kayboldum sanki! Yıllar yıllar öncesine gittim; yaşamımızın bazı bölümleri bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ne güzel zamanlar yaşamışız.

-Evet canım, hâlâ da yaşıyoruz ve yaşayacağız. Hadi kalk da Datça pazarına gidelim, Hüsniye Hanım bizi bekliyor.

BİR KARAVAN SAHİBİ OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 6)

Biz aile olarak çadırımızla doğanın içinde yaşamayı öyle çok öyle çok seviyorduk ki… Doğasız bir yaşam düşünemiyor, bir yandan da karavan düşleri kuruyorduk. Bir gün gazete ilanlarına bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi. Karavan Ataköy Kamping’deymiş.

sally-karavan-b

Küçük Boy Bir Karavan     Fotoğraf: İnternet’ten

Bize oldukça yakın bir yerde olduğunu görünce gidip görelim, dedik. Yalnız bir sorun vardı, karavan alacak paramız yoktu. Biz yine de Ataköy Kamping’e gittik. Karavanı satan Reha Bey’di. Minik, şirin mi şirin çekme karavana bayıldık, ilk görüşte sevdalanma dedikleri bu olmalıydı. Fiatını sorduk, yirmi bir bin lira olduğunu öğrenince teşekkür edip karavanın yanından istemeden ayrıldık. Reha Bey arkamızdan geldi:

‘Siz bu karavanı çok beğendiniz, hemen alın,’ dedi. Ona karavanı beğendiğimizi, satın alacak paraya sahip olmadığımızı söyledik. Karavan yirmi bir bin liraydı, bizimse sadece bin liramız vardı. Reha Bey:

“Siz ne yapıp edip bu karavanı alacaksınız; çünkü onu çok sevdiniz,” dedi. Bizse bunun mümkün olmadığını söyleyip ona veda ettik. Ona veda ettik de karavanı bir türlü aklımızdan çıkaramadık. O, bizim için imal edilmişti sanki! Ergün’le çok düşündük; fakat bir çıkar yol bulamadık karavana sahip olmak için. On gün karavanla yattık, karavanla kalktık, tüm muhabbetimiz karavan üzerineydi; sonunda çok zor bir karar verdim, hiçbir zaman yapmadığım bir şey yapacaktım. Karavanı alabilmek için ağabeyimden borç isteyecektim. İsteyeceğim para onun için fazla bir şey değildi. Yalnız, ağabeyimden borç istemek çok zoruma gidiyordu. Daha önce hiçbir şey için borç istememiştim. Bu karavan benim aklımı başımdan almış olmalıydı ki böyle bir şey yapıyordum. Ağabeyime durumu, anlattım, en kısa zamanda borcumuzu ödeyeceğimizi söyledim. Ağabeyimin, parayı ödeyip ödememem pek de umurunda değildi; ancak kaygılıydı, karavanı tehlikeli buluyordu, arabamızla onu nasıl çekeceğimize akıl sır erdiremiyordu. Bizim karavan sevdamızı anlayamıyordu. Boş verin karavanı, gelin bizim yazlıkta kalın, tekneyle geziye çıkalım, diyordu. Canım ağabeyim, benden hiçbir şeyini esirgememiştir. Ağabeyimin 35 metre uzunluğunda bir motor-yatı vardı. İçi her türlü konfora haizdi, lüks bir yalı gibiydi. Yine değişik zamanlarda 27 metrelik bir guleti oldu. O harika teknelerle uzun soluklu seyahatlere çıkmıştık; gerçekten çok keyifli, güzel gezilerdi. Ancaaak benim gözüm karavandan başka bir şeyi görmüyordu, ne yatlar ne katlar ne de yazlık ev istiyordum. Tek dileğim, o minik karavandı.

Ağabeyim beni karavan sevdamdan vazgeçirmek için epeyce dil döktü, baktı benim bu sevdadan vazgeçeceğim yok, karavanı almak için gereken parayı verdi. Karavanı almaya gittiğimizde Reha Bey gülerek:

“Bunu alacağınızı biliyordum,” dedi.

My captured picture

Ataköy Kamping-Ataköy/İstanbul   Fotoğraf: Mithat Okay

Karavanımızı kampın sakin bir köşesine çektik, artık tüm boş vakitlerimizi karavanımızda geçiriyorduk. Yemyeşil bir ortamda yaşamak ne güzeldi! Ataköy’de denizin çok kirli olması, Lodos estiğinde denizden gelen kötü kokular dahi keyfimizi kaçıramıyordu.

Ağabeyime olan borcumuzu o kadar kısa sürede ödedik ki buna biz bile inanamadık. Ergün sabahtan akşama kadar gazetede çalışıyor, akşamları evde, hafta sonları da karavanda hobi olarak gemi maketi yapıyordu, yaptığı gemiler o kadar güzel oluyordu ki gören satın almak istiyordu. Bir iki derken Ergün’ün gemileri satıldıkça satıldı ve karavanımızın borcu ödendi.

resim-021-ciroz-kamping-b-m-k-ve-bb

Çiroz Kamping- Florya/İstanbul      Fotoğraf: Mualla Varlıoğlu

Pek çok arkadaşımız, akrabamız bizim karavan almamızı, karavanla geziler yapmamızı, İstanbul’da önce Ataköy Kamping’de sonra da Çiroz Kamp’ta kalmamızı çok yadırgamış, bizi pek anlayamamışlardı. Onların kafasında karavan da neymiş? En iyisi iki-üç katlı bir yazlık evdir düşüncesi vardı. Biz hiçbir zaman bir yazlık ev düşünmedik ve hâlâ da düşünmüyoruz. Yıllar önce sevdalandığımız karavanımızda tatil yapmak bizim için en bü yük mutluluktur.

DOĞANIN İÇİNDE OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 5)

Gönül’le bu ödevi yaptıktan birkaç yıl sonra (1966) Ergün’le nişanlandık. Düğün hazırlıkları esnasında devamlı alışverişe gidiyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Cağaloğlu’nda bir kırtasiyede minicik bir kart gördüm, dikdörtgen şeklindeydi üstünde mini minnacık bir gül vardı, gül kartın dışına taşmıştı. Kart o kadar hoşuma gitti ki hemen aldım. Kartı Ergün’e verecek, bir hediyenin yanına iliştirecektim. Kartın üzerindeki gül bana iki dize çağrıştırdı, bu dizeleri karta yazdım:

ergun-yurdanur-oztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan  Nişan Töreni (Y.E.Öztan fotoğraf albümünden)

“Solmayan bir gül gibi olmalı sonumuz

Demeli ki hayat geçer mi hiç onsuz.”

Evlendik, bir kızımız oldu, kızımız Fulya iki-üç yaşlarındaydı, Gemlik Kumla’ya tatile gitmeye karar verdik.

e-oztan

Ergün Öztan Gazetede Arkadaşlarıyla (E.Öztan Fotoğraf Albümünden)

Ergün, Hürriyet gazetesinde çalışıyordu, gazeteden bir arkadaşı tatile gideceğimizi duyunca Ergün’e çadırını vermiş. Bir otele, pansiyona gideceğinize benim çadırımda kalın, doğayı taa içinizde hissedin, demiş.

My captured pictureDaha önce çadırlı bir tatil yapmamıştık, denemeye karar verdik. Gemlik Kumla’da deniz kıyısına yakın bir zeytin bahçesine kurduk çadırı. Öyle lüks bir çadır değildi, altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında Türkiye’de çadır ve çadır kavramı yok gibiydi.

SAMSUNGGemlik-Kumla hoş bir yerdi, denizi pırıl pırıl, balığı ve midyesi boldu. Çadırımızı kurduğumuz bahçede su ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir kuyu vardı; suyu kuyudan kovayla çekiyorduk. Denizden sonra duşumuzu kuyudan çektiğimiz suyla yapıyorduk, suyun ne kadar soğuk olduğunu anlatacak sözcük bulamıyorum. Kuyu suyunu başımızdan aşağı döktüğümüzde vücudumuzdan buharlar çıkıyordu, bunu hiç unutmuyorum. İşin en zoru orada bir tuvaletin olmamasıydı, kendimize bir tuvalet yapıp tuvalet sorununu çözdük. Çadırımızı kurduğumuz zeytinliğin toprağı sürülmüş olduğundan yumuşacıktı, denize giderken ayak bileklerimize kadar toprağa gömülüyor, zorlukla yürüyebiliyorduk. O yumuşacık, kumlu toprağa basmak, yürüdükçe bileklerimize kadar gömülmek nasıl hoş bir duyguydu. Bütün elektriğimizi, stresimizi alıyordu toprak. Gerçi o yıllarda stres sözcüğü bilinmiyordu.

Bir gece çok yağmur yağdı, arkadaşımızın çadırı çok yıpranmış olduğundan bazı yerlerinden su sızdırıyordu, yağmur damlalarının içeriye konuk olduğunu uykumda hissetmiş olacağım ki konuk damlaları avucumda biriktirip suyu daha ileriye boca ediyordum. Rahatım öyle yerindeydi ki kalkıp yatağımı diğer tarafa çekmek zahmetine girmedim. Avucum defalarca doldu doldu, boşaldı.

dsc07031-deniz-abDüşününce pek kolay bir şey değilmiş çadırla tatil yapmak diyesi geliyor insanın; ancak o tatilin tadı damağımızda kaldı. Zeytin ağaçlarının ve binlerce yıldızın altında yatmak, mis gibi havayı teneffüs etmek, ışıl ışıl parlayan denizde yüzmek, upuzun kumsalda yürümek, balık tutmak, midye çıkarmak, midyeleri kızartıp kimi zaman zeytinyağ-limon-karabiber karışımına kimi zaman da sarımsaklı yoğurda daldırarak yemek nefisti. Minik kızımız Fulya da özgürce kumsalda koşmaktan, istediği zaman denize girmekten, babasıyla kumdan kaleler yapmaktan öyle hoşnuttu ki…

Arkadaşımızın ille de çadırımı alın, çadırla tatil yapın diye bizi neden zorladığını çok iyi anladık. Doğayı öylesine özümsedik ki… pembe-cadir-bgtKampçılığımızı nasıl geliştirebileceğimizi düşündük ve kendimize bir Polonya çadırı aldık. O çadırla yıllarca ülkemizin en güzel köşelerinde tatil yaptık. Almanya’ya gittiğimizde de aldığımız ilk şey; yatak odası, salonu, mutfağı olan güzel bir çadırdı.

Uzun yıllar kullandık bu çadırımızı da; sonra bir gün gazetedeki ilanlara bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi.