AHMET ÜMİT-SULTANI ÖLDÜRMEK

KİTABIN ADI: SULTANI ÖLDÜRMEK

YAZARI: AHMET ÜMİT

YAYINEVİ: EVEREST YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 517 SAYFA

select

Kitabın baş karakteri Müştak Serhazin, kendisi tarih profesörü ve kendisi gibi bir tarih profesörü olan eski sevgilisi Nüzhet’in ölümüne tanık olur. Nüzhet yirmi bir yıl önce Müştak’ı terk edip Amerika’ya gitmiştir. Müştak, Nüzhet’i çok sevmiştir ona yıllarca her ay bir mektup yazar, ama hiçbir zaman bu mektuplara yanıt almaz. Nüzhet’in onu bırakıp gitmesinden sonra Psikolojik füg diye bir hastalığa yakalanır. Bu öyle bir hastalıktır ki geçici olarak hafıza kaybı yaşar Müştak  ve bu zaman zarfında ne yaptığını hatırlamaz. Yirmi bir yıl sonra  eski sevgili Nüzhet Müştak’ı ve hocaları  tarihçi Tahir Hakkı’yı yemeğe davet eder. Yemek gecesi Nüzhet’in evine gelen Müştak onun öldürülmüş olduğunu görür ve onu öldürdüğünden emindir. Başkasını değil, kendisini suçlar.

Kitabı okurken sanki bir tarih kitabı okuyoruz. Fatih Sultan Mehmet’le babası 2. Murat’la, oğlu 2. Bayezid’le, İstanbul’un fethiyle ilgili pek çok şey öğreniyoruz. Ahmet Ümit bayağı araştırma yapmış, kitapta cinayet ve aşk da var. Cinayeti kimin işlediğini merak ediyorsunuz, ancak tarihsel bir yolculuk da yapıyorsunuz. Bu bence cinayeti çözmekten daha hoş! Kitabı okuyabilir ya da bir tiyatro sanatçısından dinleyebilirsiniz. Seçim size kalmış. Ntv radyoda radyo tiyatrosu olarak bu kitabı seslendirme sanatçısı Nisan Kumru’dan dinleyebilirsiniz. Bu bilgiyi de arkadaşım Aysel Karaosmanoğlu’ndan öğrendim. Ben Ntv radyoyu açarak bir bölüm Sultanı Öldürmek adlı oyunu dinledim, çok keyif aldım;  ama ben daha çok okumaktan yana olduğum için kitabı okumayı tercih ettim.

 

NÂZIM HİKMET ve VERA SERGİSİ

Yapı kredi kültür merkezindeki sergilere mümkün olduğunca giderim. Arkadaşım Günfer’le Galatasaray’a çıkmıştık. Yapı Kredi Kültür Merkezinde birden fazla sergi vardı. DSC00077DSC00078İlk önce Sermet Çifter Salonundaki Nazım Hikmet ve eşi Vera’nın Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu…/ Moskova’dan İstanbul’a başlıklı sergiye girdik. DSC00068-a

DSC00066-A

V

Nâzım Hikmet’in hayatının son yıllarını geçirdiği ve Vera ile yaşadığı Moskova’daki Pescannaya sokağındaki evinden getirilmiş olan özel eşyaları edebiyatçılara ve Nâzım severlere sunuluyor.

DSC00079-a

NAZIM HİKMET’İN VALİZİ

DSC00094-a

DSC00095-a

VERA TULYAKOVA

 Nâzım’ın ve eşi Vera’nın yaşadıkları ev, canlandırılıyor. Evlerinden perdeler bile getirilmiş.

DSC00088-a

Şairin Röbdöşambrı

DSC00124-a

VERA ve NÂZIM’IN MOSKOVA’DAKİ EVLERİNDEN BİR GÖRÜNTÜ

DSC00101-a

Tahta Kaşıklar

DSC00091-a

VERA’NIN SÖYLEDİKLERİ

DSC00118-a

Nâzım Hikmet Kitapları

DSC00089-a

Vera’nın Çantası-Nâzım’ın Kitapları ve Şapkası

DSC00092-a

Vera ve Nâzım

DSC00115

DSC00110

Nâzım için Basılan Pullar

DSC00104-a

NAZIM HİKMET VAPURU’NDA AZİZ NESİN-VERA TULYAKOVA

DSC00113-a

NÂZIM HİKMET’İN DAKTİLOSU

DSC00109-a

Nâzım’ın Tespihi ve Şapkası

DSC00108-A

VERA’NIN NÂZIM’IN ÇALIŞMASIYLA İLGİLİ  YAZDIKLARI

DSC00116-a

DSC00105-a

Genelde şairin özel eşyaları; şairin basılmış kitapları, oynanan oyunları, Moskova’da Nâzım Hikmet adına basılmış pullar, şapkası, tespihi, çantası, valizi, daktilosu, giydiği takım elbiseleri, yelekleri, pijaması, cüzdanı, plakları, DSC00120-aDSC00086-a

DSC00122-a

NÂZIM HİKMET EL YAZMALARI

el yazmaları,Moskova’dan getirilmiş. Sadece Nâzım’ın değil Vera’nın da bazı özel eşyaları var; Vera’nın giysileri, şapkaları, işlemeli ayakkabısı, gezi çantası hepsi …

DSC00084-a

Vera’nın ve Nâzın’ın Giysileri

DSC00097-aDSC00098-aHele Vera’nın işlemeli ayakkabıları ve onların alınma öyküsü çok hoştu! Nâzım ve Vera’nın birbirlerine söyledikleri kartonlara yazılmış. DSC00076-aOnları okudukça Nâzım Hikmet’in memleketini nasıl özlediğini, eşi Vera’yı ülkesine getirip pek çok yeri göstermek istediğini anlıyoruz. Yazıları okumak bizlere başka bir dünyanın kapılarını açıyor. Bu dünya Nâzım ‘ın ve eşinin dünyası. Nâzım’ın eşi Vera Tulyakova’nın -Nâzım’ın vefatından sonra- İstanbul’a geldiğini anlıyoruz.DSC00075-a Nâzım’ın onu götürmek istediği yerlere mutlaka gidip gezmiştir.

ALMANYA’DA BİR ORTAÇAĞ KASABASI AHRWEİLER

Köln’den yola çıktık, ilk önce Bonn’a geldik, Köln ile Bonn birbirine çok yakın iki şehir,aralarında 10 ya da 15 kilometre var. Havaalanları bile aynı, Köln-Bonn Havaalanı. Bonn eskiden başşehirmiş. İkinci Dünya Savaşı’nda bütün şehir yerle bir olmuş; ama Bonn’a bakınca sanki savaşta tüm binaları yıkılmış bir şehir gibi değildi, binalar öylesine güzeldi ki hepsi asıllarına uygun olarak yeniden yapılmış. Sanki 2. Dünya Savaşı’nı hiç yaşamamışlar gibi, Bu sadece parayla olacak bir iş değil, vizyonda gerekiyor. Bonn’u geçtik.

Görüntü107-a

Ahrweiler’a Gitmek İçin Roro’ya Bindiğimiz Yerdeki Evler ve Ağaçlar

Görüntü102aGörüntü119-aRhein nehrine gelip bir roro gemisine bindik , karşıya geçip Ahrweiler ‘a geldik Ahrweiler küçük bir kasabaydı;  tam bir ortaçağ kasabasıydı,

Görüntü137

Ahweiler

On üçüncü yüzyılda yapılmış olan kentin surları, kuleleri, kapıları ve hendekleri ile günümüze kadar gelmiş. Biz aracımızı dışarda bir yere park ettik; daracık sokakları olan bir kasabaydı ve araçlar içeri alınmıyordu. Yağmurlu bir hava da olsa keyfimize diyecek yoktu.

Görüntü130

Ahrweiler’ın Şirin Evleri ve Dar Sokakları

Renkli evleri öylesine şirindi ki,,, Tamamı değil, ama her evin yarısı ahşaptı, çok güzel süslenmişti ahşaplarla ve bir çok şarap evi vardı. Zaten ahşap her şeyi daha güzel ve sıcak gösteriyor. Yağmur da yağsa, hava soğuk da olsa her şey güzeldi. Sokaklar oldukça kalabalıktı, bizler de o kalabalığa karıştık, kendimizi farklı hissetmedik ama ben Ahrweiler’a daha sakin bir zamanda gitmek ve daracık sokaklarında kafama göre dolaşmak, şarap evlerine girip oturarak onların ürettiği şarapları tatmak isterim.

Görüntü132

Ahrweiler’da Bir Şarap Evi

Zaten burada 1874 yılından beri şarapcılık yapılıyormuş, 70’den fazla şarap üreticisi bulunuyormuş , şarap evlerinde tadılacak olan şaraplar kendi mahsulleri . İnsanlar karnavala çok değişik kıyafetlerle ve mizansenlerle katılıyorlardı. Daha önce görmediğimiz giysiler üzerlerindeydi, değişiklik hepimizi çok heyecanlandırdı. Bir Ortaçağ kentinde böylesine gösteriler izlemek çok hoştu!

Görüntü131

Ahrweiler’da Karnaval Geçidi

Görüntü123

Ahrweiler-Karnaval

Görüntü124

Ahrweiler

Görüntü126

Ahrweiler

Görüntü129

Ahrweiler, Poposuna  Başka Bir Popo Giyen Bir Kadın

Görüntü125

Ahrweiler

 

Görüntü127

Ahrweiler’ın 13.Yüzyılda Yapılmış Surları ve Karnavala Katılanlar

Görüntü128

Ahrweiler Evleri ve Rengarenk Giysileriyle Karnavala Katılanlar

Biz şarap evlerine giremedik, zira Ahrweiler’da  da karnaval vardı ve geçit töreni gözlerimizin önünde gerçekleşiyordu, herkesin giysileri çok değişik ve ilginçti.

Görüntü134

Ahrweiler Evlerinden Biri

Ahrweiler Sadece günümüzde değil eskiden de çok beğeniliyormuş Keltler, eski Romalılar, Germenler, Fransızlar art arda Ahrweiler’a yerleşip burada yaşamışlar.

Görüntü135

Ahrweiler -Karnaval Geçidinden Sonra Temizlenmeyi Bekleyen Dar Sokaklar

Karnaval geçidinden sonra sokaklar kirlendi, Ahrweiler Belediyesi’nin araçları gelip dar sokakları temizleyecekmiş, günlerce sokaklar kir-pas içinde kalmayacakmış. Bunu öğrenmek bizleri memnun etti. O güzelim kasabaya bu kirlilik yakışmıyordu.

Görüntü133

Ahrweiler

Piskoposlar, Lordlar ve bazı devlet büyükleri Ahrweiler’ı yaşamak için seçmişler. Bu kasaba’nın evlerine, surlarına hiç el değdirilmemiş, yüzlerce yıl önce yapıldığı gibi bırakılmış. Bu kasabaya girince insan kendini rüyada zannediyor. Burası sanki büyülü bir yer. Daha önce de başka bir yazıda yazmıştım, Ortaçağ’da burada yaşamak ister miydim? Hayır! İstemezdim. Oraya gezmek için gitmek en iyisi…

Aradan yıllar geçti; ama Ahrweiler kasabası  belleğimde capcanlı duruyor.  Ahrweiler’ın doğusunda Rhein nehri, batısında Eifel Dağı var. Doğu ile Batı arasındaysa Ahr Vadisi bulunuyor, Ahr Vadisi’nde iyi üzümler yetiştiği için bu yörede şarapçılık ileriymiş. İyi ki Ahrweiler diye bir kasabayı gördüm, bize ders olmalı böyle yerler her şeyi yok etmemeliyiz, yeni bir şeyler yapacağız diye. Eskinin de değeri vardır, İş ki biz ona değer verelim. Bir kent tarihiyle, yeni yapılmış değil eskiden kalmış evleriyle ve müzeleriyle vardır. Biz yeni bir yere niçin gideriz? Otantik yerler görmek, otantik yemekler yemek için değil mi? Özellikle değişik yerler  görmek ve doğanın içinde olmak  en çok istediğimiz şey…  

KÖLN KARNAVALI

Köln’de 11. ayın 11. günü saat 11.11’de başlar bu karnaval, sokaklarda geçitler düzenlenir, karnaval severler farklı, renkli karnaval giysileri giyerlerDSC00722-a DSC00728-aGenelde çok resmi olan Almanlar, sanki o resmiliklerini üstlerinden atıp bambaşka kişiler oluyor, neşeleri Köln sokaklarını dolduruyor. Hep birlikte karnaval şarkıları söyleyip restoranlara, diskolara, barlara gidiyorlar. Köln karnavalı hristiyan geleneklerine dayanıyor, karnavala noelde ara veriliyor. Şubat ayının karnavalın en güzel, en renkli günleri olduğu söyleniyor, bu günlere çılgın günler deniyor. Almanya’da karnaval ve festival zamanlarına 5. mevsim deniyormuş. Köln karnavalı paskalya yortusundan aşağı yukarı kırk  gün  tam olarak kırk iki gün önce başlayıp, hristiyan aleminde et ve et ürünlerinin tüketilmediği kırk gün süren ve paskalya yortusunda sona eren oruç döneminin başlangıcıymış. Karnavalın bitmesiyle oruç dönemi başlıyormuş Paskalya bu yıl nisanın ortasına geldiği için karnaval 2020’de 18 Şubat’ta başlayacakmış. Bir perşembe günü başlayıp çarşamba günü bitiyormuş Köln Karnavalı.

DSC00663-aİlk gün kadınlar günüymüş. Hele çarşambadan önceki pazartesi herkes karnaval için aldığı giysileri giyip maskeleri takıp eğlenmeye gidiyormuş. Köln’e ait Kölsch birasını içip şarkılar söylüyorlarmış.-mış,-miş’le anlatıyorum; ama ben bunları gördüm ve yaşadım. Köln’de anlatılanlara göre Carne Vale; ete veda anlamındaymış. Aynı zamanda da kış mevsiminin gönderilmesi, baharın müjdecisiymiş.

Şimdi Köln karnavalı da nereden aklına geldi diyeceksiniz; yıllar önce 2008 yılında Köln’e gittik ve Köln karnavalını izledik, aradan yıllar geçmiş bu kadar zaman sonra yazmak da neyin nesi diyebilirsiniz. Evet çok zaman geçti; ama  yazmak zamanı şimdiymiş. Şimdi yazıyorsam demek ki zamanı diye düşünüyorum. Bir yazar aklımdakileri zamanı gelince yazarım diyordu, ben de düşündüklerini nasıl karıştırmıyor diye düşünüyordum. Demek ki karıştırılmıyormuş. Önemli olan o zamana yolculuk yapmakmış. Kuzenim, eşi ve çocukları Köln’de yaşıyorlardı, yıllar önce Köln’e gitmiştim, sonra da tekrar oraya gitmek çok cazip gelmedi bana. Bir yere gidip orada yaşamadıkça orayla ilgili herhangi bir şey yazmak ve söylemek çok doğru değil. Hiç beğenmediğimiz bir yerde yaşadıkça orayı sevebiliriz, tam tersi de olabilir çok sevdiğimiz bir yerde yaşamak da o yeri sevmememize neden olabilir. Onun için bir yerle veya bir kişiyle ilgili önyargılı olmamalıyız. Önce o yerde yaşamalı veya hakkında konuşacağımız  kişiyi iyi tanımalıyız. Tüm bunların ışığında kuzenim şubat ayındaki karnavaldan bahsetti ve görmemiz gerektiğini söyledi. Üstelik bizlere de karnaval için kıyafetler hazırlamıştı. Şubat ayının başlarıydı. Pazartesi gecesi, bir alış-veriş merkezine gidip eğlenecektik.

DSC00666-a

Pazartesi Gecesi Gittiğimiz Alış- Veriş Merkezi Merdivenleri

DSC00660-a

Köln/Alış- Veriş Merkezi’ne Gelen Kişiler

DSC00659-a

Köln/Alış-Veriş Merkezinde

 

DSC00665-a

DSC00670-a

DSC00681-a

DSC00680-a

DSC00669-a

Köln/Alış-Veriş Merkezi

Galeria gibi bir alış-veriş merkezini kapatmışlardı, herkes sanki faşingdeymiş gibi değişik makyajlar yapmış, rengarenk giysiler giymişti. Her zamanki gibi değillerdi, resmiyeti bir kenara bırakmış bira içip şarkı söylüyor ve müthiş eğleniyorlardı. Toplu halde eğlenen her yaştan Almanı görmek bizleri şaşırttı. Alış-veriş mağazasının her katında farklı müzikler çalıyordu.Herkes çılgınca eğleniyordu. Merdivenlerden farklı giysili kişiler iniyordu; cadılar, periler, papazlar, korsanlar, soytarılar,palyaçolar…Hepsine bakıyorduk, daha doğrusu gözlerimizi alamıyorduk.

Papaz giysisi giymiş bir kişi elinde bir tepsi ile bira dağıtıyordu, varil giymiş bir adam ortalıkta dolaşıyordu. Normalde o kişileri bu giysilerle görmek olanaksızdı. Bira veren kişiler Türkiye’den Almanya’ya gelmiş Kürt vatandaşlarımızdı, onlarla hemen dost olduk, Türkçe konuştuk, bizler bira istedikçe kuyruğa girmeye gerek kalmadan hemen veriyorlardı. O gece çok eğlendik, ertesi gün Köln’e yakın bir yer olanDSC00716-a

DSC00727-a

Köln

Frechen’de yol kenarında duran yüzlerce kişiye karıştık.

DSC00707

Köln

DSC00703-a

Köln

Her yer değişik kılıklara girmiş insanlarla doluydu.

DSC00743-a

Köln

DSC00740-a

DSC00742-a

Köln

DSC00741-a

Köln

DSC00724-a

Köln

DSC00726-a

Köln

Ve önümüzden çok büyük araçlar geçiyordu; bunlar büyük kamyonlar, kamyonetler, traktörlerdi. Bütün araçlar süslenmiş, üzerindeki kişiler iyi giyinmişlerdi.

DSC00732-a

Köln

DSC00734-a

Köln

DSC00733-a

Önümüzden Geçen Atlılar

DSC00714-a

Köln/Flüt Çalarak Geçit Törenine Katılanlar

DSC00735-a

Köln/Bir At Arabası

DSC00737-a

DSC00704-a

DSC00723-aYolun kenarında geçit törenini seyreden halktan bazı kişiler yine değişik kıyafetler içindeydi. Bazıları şemsiyeleriyle gelmişti, bu kişiler şemsiyelerini ters çevirerek bu büyük araçlardan atılan tonlarca oyuncağı, şekeri, çikolatayı, makyaj malzemelerini tutmaya çalışıyorlardı. Bu bize çok eğlenceli bir oyun gibi geldi. Biz de atılan şekerlemelerden, çikolatalardan, oyuncaklardan yakaladık. 1990’larda Köln’e yakın bir yerde oturan arkadaşlarımızla Alaçatı’daydık, arkadaşlarımızdan biri oğlunun prens seçildiğini, bunun Almanya’da çok önemli olduğunu anlatıyordu. O zaman onun anlattıklarını masal dinler gibi dinliyorduk. Çok haklıymış, insan gözüyle görünce gerçekten önemli olduğunu daha iyi anlıyor. Bizler oradakilere Köln Karnavalı çalışmaları ne zaman başlıyor?, diye sorduk. Aldığımız yanıt; karnaval biter bitmez çalışmalar başlıyor, oldu. Her yıl, Almanya Karnavalı’nın yeni prensi seçiliyormuş.

DSC00739-a

Köln

Bu prens herkese tonlarca hediye atıyordu, kenarlardaki yüz binlerce kişiye. Yolun kenarındaki kişiler de maskalerini takmış ve ilginç giysiler giymişlerdi. Araçlardan atılanları kapıyorlardı. Bizler de kaptığımız hediyeleri alarak akşamüstü eve dindük. Sonraki günler nereye gittiysek karnaval severler bizleri orada karşıladı. Sadece Köln’de değil Almanya’nın pek çok kentinde, kasabasında ve Hollanda’nın Maastriçh kentinde de değişik kıyafetlerle eğlenen insanlara rastladık.,

DSC00763-a

Maastricht/Hollanda

DSC00780-a

Maastricht

DSC00776-a

Maastricht

DSC00762-a

Maastricht/ Hollanda

DSC00813-a

Maastricht/Hollanda

DSC00808-a

Maastricht’te Bir Sokak

Hollanda’nın Maastricht kentinde de insanlar ilginç ve renkli elbiselerini giymiş, kalabalık gruplar halinde eğleniyorlardı, Hele çekiç kıyafeti giymiş insanlar bana çok ilginç geldi.

DSC00772-a

Maastricht

DSC00773-a

Maastricht

DSC00769-a

Maastricht

DSC00771-a

Maastricht

DSC00775-a

Maastricht’te Karnaval Zamanı

DSC00760-a

Maastricht

DSC00755-a

Maastricht’te Bir Grup

Kimi insanlar  beş ya da on kişilik gruplar halindeydi ya da bir veya iki kişiydiler, değişik mizansenler yapanlar da vardı. Sokaklarda o kıyafetlerle dolaşmak kimseye garip gelmiyordu.

DSC00774-karnaval için yapılan tuvaletler-amsterdam a

Maastricht’te Karnaval İçin Kurulan Tuvalet

DSC00784-a

Maastricht/ İki Tuvalet ve Bir Adam

Üstelik karnavala katılan kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak için sokaklara tuvalet bile kurmuşlardı. Tabii bu tuvaletlerde erkekler ihtiyaçlarını görüyorlardı. Peki kadınlar ne yapıyordu, onlar da kapalı yerlerdeki tuvaletlere gidiyorlardı sanırım. Ya da öyle düşünmek istiyorum, sadece erkeklere özgü bir karnaval olmadığına göre kadınların da gittikleri kapalı tuvaletler olmalı.

DSC00809-a

Maastricht /Hollanda’da Karnaval Giysileriyle Bir Aile

Almanya’da ve Hollanda’da sokaklar, metrolar, tramvaylar sabahtan başlayarak   rengarenk kostümlerini giymiş, makyajlarını yapmış  ve maskelerini takmış  dolaşan insanlarla dolu…  Ortaçağ’da Katolik Kilisesi karnavala karşı çıkmış. Halk da değişik kıyafetler ve ilginç maskelerle karnavala karşı olan Katolik Kilisesini alaya alıyormuş. Almanya’ya başka ülkelerden azımsanmayacak kadar çok turist geliyor. Bu da ülke ekonomisine katkı sağlıyor. Halk buna boşuna 5. mevsim demiyor sanırım. Bizler de Köln’e bu karnaval için gitmedik mi? Asıl karnaval 11. ayın, 11.günü, saat 11.11’de başlıyor. Peki bu on bir neyin nesi, on bir Almanca elf demek, elf de Fransızca eşitlik(egalite), özgürlük(liberte), kardeşlik(fraternite) sözcüklerinin baş harflerinden oluşuyor. Yani bu karnaval eşitlik, özgürlük, kardeşlik anlamına geliyor, ne kadar ihtiyacımız var bunlara… Bu karnaval sadece eşitlik, özgürlük, kardeşlik için yapılmıyor bence. Oteller, restoranlar, barlar dışarıdan gelen misafirler ve çılgınca eğlenen Alman halkı sayesinde cirolarını ikiye, üçe belki de beş’e katlıyorlar 

DSC00738-a

Peki Almanlar giydikleri kostümleri kendileri mi yapıyorlaç? Hiç sanmıyorum, Köln’de  o kostümleri satan ve kiralayan pek  çok dükkan varmış. Köln’de yaşayanlar öyle söylediler, bizler de bu dükkanlardan bir ikisini gördük. Köln Karnavalı’nda bu giysilerin yüzde doksanı, kalan yüzde on ise Cadılar Bayramı’nda satılıyormuş. Bu giysileri hazırlayanlar hayal güçlerini çok çalıştırıp tasarımlarını çiziyorlar ve sonra da giysileri dikiyorlar. Eee bu da ekonomiyi canlandırır tabii ki…

DSC00718-a

Köln/Frechen

DSC00725-a

Köln//Büyük Araçlardan Görevli Kişiler Tonlarca Çikolata, Şekerleme ve Oyuncak Atıyorlar

Ayrıca araçlardan atılan tonlarca şekerleme çikolata ile, makyaj malzemeleri ve oyuncakları yapanlar da yaptıklarının karşılığını alıyorlardır. Bir karnaval deyip geçmeyelim, ne kadar çok kişiye iş imkanı sağlıyor ve pek çok insan para kazanıyor tüm bunlardan.

Bir gece diskoya gittik; kırmızı, yeşil, mavi peruklar takmış, değişik giysiler giymiş insanlar çılgınca eğleniyorlardı. Aklıma, perukları görünce, geldi peruklar peynir ekmek gibi satılıyordu, biz bile üç (kırmızı, siyah, sarı) renkli iki peruk aldık.  Gelelim diskoya, disko deyince  aklınıza büyük bir yer gelmesin. Çok  kalabalık bir yerdi, herkes sıkış tıkış olduğu yerde sağa sola ya da öne arkaya sallanıp duruyordu, papaz giysisi giymiş olan DJ de genellikle onların bildiği şarkıları çalıyor, onlar da hep birlikte söylüyorlardı. Onların tüm şarkıları bilmeleri ve  söylemeleri bizleri etkiledi. Bu insanların mutlaka resmi bir işleri vardı, bir haftalığına resmiyetten kurtulup istedikleri gibi yaşıyorlardı. Belki bir gece belki de bir hafta sürecek yeni aşklara yelken açıyorlardı. Bunu nereden mi anladım hem şarkı söyleyip hem de öpüşüyorlardı. Belki de  bir hafta sonra birbirlerini görmeyecekler ya da görmezden geleceklerdi.

Fotoğraflar: Sevil- Mithat Okay

MAYORKA(MALLARCO)DA MANACOR ve PALMA

mallorca DSC05605aSabah gemimiz Aida-Bella Mayorka’ya geldi, kahvaltımızı ettik ve gemiden ayrılmadan Drach Mağaraları’na gideceğimizi öğrendik. Gemiden indik ve bütün mürettabatın bizi yolculamak için sıraya girdiğini gördük, bu bizi çok mutlandırdı yolculuğumuz iki hafta sürmüştü . DSC05590aidabella'dan ayrılış agDSC05588son gün mayorka agOnlara bu güzel gezi için teşekkür ettik ve hoşça kalın dedik. Arkadan valizlerimizi kargo uçağına verdik. Bizler akşam uçağına binecektik. Drach Mağaraları’na gitmek için otobüslere bindik ve yolculuğumuz bir saat sürdü, Monacar’a gidecektik. Drach’tan önce Porto Kristo Limanı’na uğradık, DSC05603-ahediyelik eşya dükkanlarına girip ufak tefek hediyeler aldık.Porto Kristo’da yürüdük, teknelere baktık.DSC05602-a

mayorka-porto kristo-mağara 027-a

Porto Kristo Caddeleri

daracık sokaklardaki evleri ziyaret ettik, DSC05599-aşubat ayı olduğu içine denize giremedik, ama denizin güzel olduğunu gördük. Şayet yazın Mayorka’ya gidersek gönül rahatlığıyla denize girebiliriz.

show5

Drach Mağarası                                                   Fotoğraf: İnternetten

Drach Mağaralarına gittik. Bunu Mayorka Adası’ndaki Drach Mağaraları adıyla yazmıştım, eğer okumak isterseniz oradan okuyabilirsiniz.

Olive -Art Manacor’da,Oliv-art fabrikası satış mağazasında durduk. daha önce bir oliv-art fabrikası görmemiştik.Çok değişik, zeytin ağacından yapılmış hediyelik eşyalar vardı; hepsini almak istedik; ne yazık ki böyle bir olanağımız yoktu.

mayorka-porto kristo-mağara 057-a

mayorka-porto kristo-mağara 060-a

O

Dekoratif ,hoş, güzel olan bu hediyelikler öyle büyük bir yerde sergileniyordu ki…Bu büyük dükkanı çok büyük bir keyifle gezdik.

mayorka-porto kristo-mağara 054-a

Oliv-art önündeki yaşlı zeytin ağacı gövdeleri

mayorka-porto kristo-mağara 053-a

Oliv-art Fabrikası Önündeki Zeytin Ağacı Gövdesi

Dışarıda da çok büyük, budaklı ve oldukça uzun yaşamış zeytin gövdeleri vardı … Onların fotoğrafını çekmeden ve onlarla fotoğraf çektirmeden duramadım.

Amerikan başkanı Thomas Jefferson ‘un zeytin ağacı ile ilgili sözünü çok sevdim:” Zeytin ağacı kesinlikle göklerin en büyük armağanıdır.”demiş Jefferson. Gerçekten Mayorka’da zeytin ağaçları çok fazla.750.000’den fazla zeytin ağacı olduğu söyleniyor Mayorka’da. Üstelik bu ağaçların yüzde doksanının yaşı 500 yaşından fazlaymış.

Oliv-art fabrikasının önündeki bahçede bir Dinozor parkı vardı, bu çocukların çok ilgisini çekiyordu.

mayorka-porto kristo-mağara 032-a

Dinozorlar

mayorka-porto kristo-mağara 033-amayorka-porto kristo-mağara 034-amayorka-porto kristo-mağara 036-amayorka-porto kristo-mağara 037-amayorka-porto kristo-mağara 038-amayorka-porto kristo-mağara 045-amayorka-porto kristo-mağara 051-a

Sadece çocuklar mı biz büyüklerde bu yapma dinozor parkıyla çok ilgilendik. . Çocuklardan daha fazla bizler bu dinozorların fotoğraflarını çektik.

tunus-mayorka-2 114-a

Mayorka Adası-Palma Kenti

DSC05562-a

Palma Kenti

En son Mayorka Adası’nın Palma kentine geldik,

DSC05563-festival-a

Festival’den Görüntüler/ Balonlu Çocuklar

DSC05566-festival a

Piyano Eşliğinde Şarkı Söyleyen Küçük Hanım

DSC05564-a

Çocuklar ve Büyükler Hazırladıkları Bir Oyunda

DSC05565-festival a

Bir Oyun

DSC05568-festival-a

Küçük Hanım

mayorka-2 091 a

Maskeli Ufaklık

tunus-mayorka-2 103-a

Minik Rahibe

iki yıl önce Köln’de gördüğümüz karnaval burada da vardı. Genellikle dini günler ve dans festivalleri kutlanıyor adada. Halk daha çok çocuklarını giydirmiş, orkestralar kurmuş, sokakta eğleniyordu. Bizler de onlara katıldık ve çok eğlendik. Palma halkı güzel gösteriler yaptı, şarkılar söyledi.

Fotoğraflar:Sevil-Mithat Okay, Detlef Bringmann

TUNUS’UN GİULİETTA LİMANI

Akşam üstü Valletta’dan ayrıldık,malta-valetta-mdina 316-a malta-valetta-mdina 317-abütün gece yol yaptıktan sonra Tunus’un Giuletta kentine gidecektik. Valetta’dan ayrıldığımız akşam gemide ertesi gün yanaşacağmız limanla ilgili fotoğraflar, filmler gösterildi. DSC05062-aDSC05203-aNereye gideceğimize karar verip tur satın aldık.

tunus-mayorka-2 006a

Tunus’un Giulietta Limanı’na Uzaktan Bakış

Ertesi günTunus açıklarındaydık, heyecanla limana ne zaman girebileceğimizi bekliyorduk.

DSC05483tunus açıklarında deniz a

Dalgalar

Denizde büyük dalgalar vardı, fırtına kopuyordu. tunus-mayorka-2 029a

DSC05487-tunus açıklarında deniz a

Gemiden Gördüğümüz Dalgalar

Meğer böyle kötü bir havada Giulietta Limanı’na giriş olanaksızmış. Çünkü limanın doğru düzgün büyük gemilere göre yapılması gerekiyormuş. Kuzenimle eşi 3. kez bu limana giremiyorlarmış, hava kötü olunca büyük gemiler limana yanaşamıyorlarmış. Havanın düzelmesini dört-beş saat bekledik, hava düzelmedi ve biz limana giremedik.Tunus açıklarında beklerken, eşimi her zaman aramayan bir arkadaşı aradı, eşim ben yurtdışındayım, sana da bana da telefon ücreti yazar, onnn için az konuşalım, dedi. Karşı taraf, canım Afrika’da değilsin ya demiş, Eşim de evet Tunus’a girebilmek için fırtınanın durmasını bekliyoruz, deyince telefon az sonra kapandı. Bu olaya çok güldük…Fırtına durmayınca yola devam etme kararı aldı kaptan. Yapacak başka bir şey yoktu. Mayorka’nın Palma Kenti’negidecektik

.O gece  devamlı yol yaptık.

DSC05465-a

Aida-Bella Gemisi

AiGemiye Mayorka’dan binmiştik, Mayorka’da gemiden inip uçağa binecek önce Köln’e oradan da Türkiye’ye dönecektik.

DSC05501palma-a

Mayorka

DSC05507-a

Palma Katedrali-Palma/Mayorka Adası

DSC05509-aMayorka’ya vardığımız gün yine Mayorka’yı dolaştık, bu sefer Mayorka’yı bilerek dolaştık. Ertesi gün gemiden ayrılacaktık, eşyalarımızı kargo uçağına verdik, bizleri Drach Mağaralarına götüreceklerini söylediler Tunus’a giremediğimiz için bizleri Drach’a götüreceklermiş. Tunus’a karşılık Drach. Seyahate çıkmadan önce

show1

Drach Mağaraları                            fot. kartpostaldan

Drach Mağaraları’nı araştırmıştım, yol boyunca da eşime ve kuzenime anlatmıştım, Drach’ı görmeyi çok istemiştim. Tunus’u göremedik; ama Drach’ı gördük. Gerçekten görmeye değermiş.

 

Fotoğraflar; Sevil-Mithat Okay, Detlef Bringmann

ALINTILAR-8

Yine bir defter buldum ve defterde yazılı özlü sözleri yazmaya başladım, bütün sözleri yazdıktan sonra defteri atacağım. Yalnız bazı özlü sözleri ve hoşuma giden cümleleri  yazarken hangi kitaptan aldığımı ve yazarını yazmamışım; ama sayfa numaralarını yazmışım. Sanki kitapları ve yazarlarını hiç unutmayacakmışım gibi. Aradan uzun yıllar geçmiş, öyle bir defterim olduğunu bile unutmuşum. Bu kimin yazdığı veya söylediği belli olmayanları yazmadan edemedim.

Sevmek; töresellikten değil gökten inen, insan yaratılışına sinen bir nimetti.

Daktilo kızların ojeli, incecik parmakları örümcek ayakları gibi sekti tuşların üstünde.

Buruş buruş olmuş, bilmeceye dönmüş, ne düşündüğü belirsiz yüzünde, göçer yörüklüğünün yüzlerce yıllık derin kökleri kazınmış gibiydi.

Untitled-15Bir bölük kadın da yaşlı kadının çevresini almış, eski bir ayindelermiş gibi ağır ağır dönerek acı dolu bin ağıta sürüyorlar ağızlarını.

Kat kat kırışıklarla dolu yüzünde yıllar yaşamaktan bıkmış, usanmıştı sanki.

İmgeleme yoluyla insana korkulu düşler üfleyip fısıldayan bir resimdir o.

Osman Şahin’inHikâyelerinden

Çöl yolunu yitirmiş, kuru erkeklerden oluşan bir şey; vaha, kadınlardan kurulu sulak bir kalp.

Hayat bizim nefesimizde!

Çünkü içim güzellikle eziliyor.

Maryam’ın sesi üşüyor kulağıma fısıldarken ölümü…

Sanırım, hepimiz su gibi uyuduk. Arası yok gibiydi. Uykuya dalışımızla gündoğumu bitişikti.

Yırtılmış bir kâğıt fenerdik Maryam ile ikimiz, ışık gitmişti.

Amira’nın  gülümsemesi ağzında donakalmışken, gözleri ihanete uğramış bir kız çocuğuna hızlıca gitti geldi.

Madam Lila tutup kaldırdı düşeni:’Peki’demiş Hiç mi dans etmediniz oralarda? Amira kendini kaldırdı içine düştüğü kız çocuğundan. Sesini toparlayıp çümlenin ortasına kadar düze ve sonra yeniden sahnesine çıktı.

Dua okuyor Amezir dilinde bağırmamak için sesi dişleriyle ısırarak.

Ece Temelkuran-Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Untitled-24Hesaplanmış kusurda aklın izi, kusursuzluktakinden daha derindir.

Hikâye dediğin şey kelime kusarak değil, kelime yutarak yazılır.

Bir kitap ne başlar ne biter; olsa olsa öyle görülür.                  Mallerme

O yürürken aradan geçen yıllar görünüyordu sanki.

Bir zamanlar pek yakınlaşmışlar, sonrasındaysa hayat girmişti araya.

Birikmişlerin fazlalığı insanı kendi geçmişinden bile uzaklaştırır.

Hepsi şimdi solgun sevinç. Çocukluğun büyülenen gözlerinde kalmış nice sızılı resim.

Sezgi, tecrübeden süzülmüş akıldır.

Untitled-67Öğretmenler elmas arayıcılarıdır. Milletin ruhunda gizlenmiş istidatların kâşifleridir.”                                Gospodin D. Bojkoff

“Prof. Raçinsk

Ben sizin zannettiğiniz gibi geniş bilgimi, büyük yeteneğimi uçuruma atmaya gitmiyorum. Ben bu geniş bilgim sayesinde halk kütleleri arasında gizli kalan yeni yetenekleri keşfe gidiyorum. İşte ben bugün milletin ruhunun derinliklerinde binlerce seneden beri gizli kalmış olan büyük yetenekleri meydana çıkarmak için köylere gidiyorum.”

 

“Yüzlerce milyondan ibaret olan milletimizin halini düşünün. Doğa bunlara birçok yetenekler verdiği halde yeteneklerin birçoğu gelişememiştir. Dünyaya büyük edebiyatçılar yetiştirmiş olan yüzlerce milyondan ibaret bir milletin okuyucuları yoktur. Bu milletin yüzde altmışı okumak yazmak nimetinden mahrumdur. “Milletin kafasındaki karanlığı yırtmak için projektörler lâzımdır.” İşte ben, bu kararımla doğduğum ve büyüdüğüm köyde büyük bir irfan meşalesi olmak istiyorum.”

“Bir insan hakiki manasıyla canlı bir mum değil midir? Eğer bu mum yanmazsa, etrafını aydınlatmazsa insan hayatının kıymeti nedir? Bilmiyor musunuz ki, Rusya’da hâlâ yanmayan yüz milyon mum vardır!..

MEFKÛRECİ MUALLİM –GRİGORİ PETROF

Bu köyün Tanrıya ve devlete en uzak köy olduğunu düşünürdü.”

Sy.12/” Sonra kırk iki yıldır yaşadığı bu köyün taşına, toprağına, köpeklerin sesine, gübre kokusuna, hatta rüzgârların keskinliğiyle otların çıtırtısına; ruhu, gözleri, derisi ve kulaklarıyla sımsıkı bağlandığını, artık istese de bir yere gidemeyeceğini anladı Muhtar.”

Sy.18/ Artık köyün gizli bir sayfasında, dedelerinin arasında yaşıyorlardı. Ne var ki uzun kalmadılar orada gevrek ses hepsini toplayıp yeniden odaya getirdi.”

Şafak sökerken sabah ezanından kopmuş heceler gibi yavaş yavaş dağılmıştı toplananlar.

“Sonra devlet her zaman on beş yaşında olurdu, canını sıkıp da bir kere küstürdün mü artık dönüp yüzüne bile bakmazdı.”

“Kimi zaman zamana karışmış tozlu bir ayna gibi parlayıp sönüyordu.” “Kendini inatla kendiyle gizliyordu.”

Sy.24/ “Belki o, sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı.”

25/ Hepsi dönüp dolaşıp kendine çıkıyordu. “Kendini orada burada unuttuğu da oluyordu tabii.”

27/” Herkes her şeyi görmekten körleşmişti.”

31/”Kunduracı, gelişinin nedenini pençeli ayakkabılara benzeyen çok kullanılmış bir gülümseyişin ardına gizleyerek kapıdan girdi.”

33/” Hiçbir iz yok, dedi Reşit

Muhtar her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz hiçbir şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.”

34/”Güvercin, Reşit’in kızı, pencereye yaklaşıp bakışlarını aşağıya sarkıttı.”

“Hiçbir şey bulamayışının kahrını çok şey bilmenin sinsi gülümseyişiyle örterek kapıya yürüdü.”

“Bu kez gizlediği telaş bedeninin dışına taşmıştı.”

Untitled-1645/ Ruhu daralmış bir akşam, içinde biriken uzaklara gidiyormuş.

57/ “Kadınlar, muhtarla bekçi geçerken susuyorlardı nedense, birbirlerini unutup kayalıklara bakıyorlardı.”

61/ “Bekçiye öyle geldi ki köy, karanlığın içinden doğrulup her şeyiyle onlara baktı.”

69/ “Artık gecenin içinde, bekleyen bir geceydiler.”

Gölgesizler-Hasan Ali Toptaş

GOETHE-GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN ADI: GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN YAZARI: JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

KİTABIN TÜRÜ: ROMAN

indir (3)

Genç Werther’in Acılar

YAYINEVİ: CAN

1, BASIM: 2007

ÖZEL BASKI. 1. BASIM: 2018

4. BASIM: EYLÜL 2019

ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: NİHAT ÜLNER

 

indir (2)

Johann Wolfgang von Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, 1749 yılında Frankfurt-Almanya’dadoğmuş, 1832 yılında Weimar- Almanya’da ölmüştür. Goethe hem şair, hem roman ve oyun yazarıdır.Edebiyatçılığının yanı sıra da doğa filozofu, diplomat ve devlet memurudur. Genç Werther’in Acıları adlı eser, Goethe’nin coşkunluk akımı denen Sturm und Drang dönemini bize anlatıyor. Goethe, bu eserini yazdığı dönemde doğa karşısındaki duygulanmalarını, duyduğu coşkuyu, doğaya bakarken dizginleyemediği duygularını dile getiriyor. Aynı zamanda da dostu olan Schiller’le ‘Klasik Dönem’in temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Genç Werther yaşadığı yeri bırakarak, doğanın hakim olduğu bir yere yerleşir. Buradan bir arkadaşına -bu hayali bir arkadaş olabilir- mektuplar yazar. O zamana göre mektuplardan oluşan bir roman yazmak pek görülmüş bir şey değildi. Mektup türü -adı üstünde mektup kime yazılır, çok yakın hissettiğimiz bir kişiye- bundan dolayı içtendir, samimidir, duygusaldır. O zamana kadar özellikle hem doğayı anlatan hem de duygusal tarzda herhangi bir kitap yazılmamış.

Sy. 20/”Bu arada belirtmeliyim ki, burada kendimi oldukça iyi hissediyorum. Yalnızlık, cenneti andıran bu çevrede benim kolayca ürperen yüreğim için tatlı bir deva gençlik mevsimi yüreğimi bütün bereketiyle ısıtıyor. Her ağaç, her fundalık birer çiçek demeti adeta; insan bu misk kokulu denizde yüzüp bütün besinini ondan sağlayabilmek için bir mayısböceği olmak istiyor.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESSy. 21/”O kadar mutluyum ki, dostum, dingin bir varoluş duygusuna öylesine dalıp gittim ki, sanatım bundan zararlı çıkıyor.Resim yapmak benim için olanaksız, şu sıralarda, tek bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anda olduğumdan daha büyük bir ressam da olamamıştım. Sevgili ovamdan buğular yükseldiğinde, tepedeki güneş, ormanımın geçit vermez karanlığının yüzeyine vurduğunda ve ancak tek tek ışınlar bu tapınağın içine gizlice ulaşabildiğinde, ben de derenin aşağıya döküldüğü yerde, yüksek otların arasına uzanmış olarak topraktaki binlerce bitki türünü şaşkınlıkla izleyip otların arasındaki  küçük dünyanın kaynaşmasına,SAMSUNG CAMERA PICTURES küçücük kurtların ve böceklerin sayısız ve anlaşılmaz biçimlerine yürekten yaklaştığımda ve bizi suretine göre yaratmış olan sınırsız sevginin esenliğini duyumsadığımda sonra da dostum, alaca karanlığın gözlerime çökmesiyle, gökyüzü ve beni çevreleyen dünya bir sevgilinin görüntüsü gibi ruhuma çöktüğünde içimdeki bu sıcak ve dolu yaşantıları ruhumun aynası olarak dışa vurup onlara kâğıtta can verebilsem.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESİki parçadan da gördüğümüze göre doğa Goethe için çok önemlidir. l7. yüzyılda doğa sadece yan unsur olarak kullanılıyor, ama bir yüz yıl sonra l8. yüzyılda yazarımızın kahramanı doğanın içindedir ve doğanın içinde olmaktan mutludur. O da doğanın bir parçasıdır. Burada Panteizm felsefesini sanki edebiyatta görüyoruz. Panteizm ne demek? Panteizm, tanrı ile evreni bir kabul eder, bu görüşe göre Tanrı’nın evrenden ayrı bir varlığı yoktur. Tanrı demek evren demek her şey demektir. Panteistlere göre evrende olanlar Tanrı’yı meydana getirir.

Yazarımız eşitliğe de değiniyor, daha doğrusu eşitliğin olmadığını söylüyor, l8. yüzyılda alt ve üst tabakalar oldukça önemliymiş. Günümüzdeki eşitlik düşüncesine pek uymasa da, eseri çağına göre okumak gerekir diye düşünüyorum, yazarımız; her ne kadar alt tabakaya ilgi gösterdiğini söylese  üst tabakayı eleştirse de yazarımızın üst tabakada olmaktan memnun olduğu anlaşılıyor.

Sy.23/”Kentin alt tabakasından olanlar beni şimdiden tanımaya ve sevmeye başladılar, özellikle çocuklar. … Üst tabakadan olanlar kendileriyle sıradan halkın arasında soğuk bir mesafe bırakacaklardır hep, onlara yaklaşmakla bir şey yitireceklerine inanıyor gibiler. … Eşit olmadığımızı ve eşit olamayacağımızı iyi biliyorum; ama saygınlıklarını korumak amacıyla, ayaktakımı dediklerinden uzak durmak gereğini duyanların alt edileceklerini düşündükleri için, düşmanlarından gizlenen korkaklar kadar eleştirmeyi hak ettikleri kanısındayım.

Roman Goethe’nin yaşamına dayanıyor. Goethe çok genç yaşlardayken(22 yaşında) Wetzlar’da 1772 tarihinin 9 Haziranı’nda Charlotte Buff adında biriyle tanışır ve ona aşık olur. Charlotte o yıllarda 19 yaşındadır ve kendisinden oldukça büyük olan biriyle nişanlıdır. 1773 yılında çift evlenir ve   Goethe Wetzler’i terk eder.

Daha sonra 1824’te dostu olan Eckermann’a bir mektup yazar ve romanından bahseder: “Beni çok etkilleyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.”

“Yine Goethe:”Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı, bir imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır, der Kendi Hayatımdan Şiir ve Gercek adlı kitabında.”

Goethe bu romanını, 1774 yılında yazmış, yayımlandığı zaman çok dikkat çekmiş, yazarın kahramanının sonunda intihar etmesi pek çok kişiyi etkilemiş ve intiharlar olmuş. Yazarımız genellikle kendi etkilendiklerinden eserlerinde de bahsediyor; acaba intihar olayı arkadaşı Jerusalem’in aşk yüzünden yaşamına son vermesinden dolayı olabilir mi? Aslında ben bundan bahsetmeyecektim, önsözden etkilendim anlaşılan. 1774’te yazılan bir kitap bizde ancak 1930’da yayımlanabiliyor. Bir edebiyat eserini bile kaç yüzyıl sonra okuyabiliyoruz, 1930’da Genç Werther’in Acıları adlı kitabı Nurullah Ataç çevirmiş. Daha sonra 1940’tan 2000’li yıllara kadar defalarca Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu da kitabın okur tarafından sevildiğini gösteriyor. Yıl 2020 oldu, biz hâlâ Genç Werther’in Acılarını okuyor ve onunla ilgili yazıyoruz. O yıllarda etkilenildiği kadar etkilenilmese de olayın dışında anlatılan düşünceler hâlâ güncelliğini koruyor. İşte klasik olmak böyle bir şey. Defalarca kullansam da Erdal Öz’ün klasiği anlatan özdeyişini bir kere daha yazmak istiyorum “Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”diyor Erdal Öz.

Sy.33/”Kısacası,gönlümü yakından ilgilendiren biriyle tanıştım. Öyle ki… Bilmiyorum.

… Bir melek!-Laf! Sevdiği için herkes böyle demiyor mu?Yine de onun ne kadar kusursuz olduğunu anlatabilecek durumda değilim; kısacası aklımı başımdan aldı.

Sy.37/”Teyze kızı, geçenlerde ona yollamış olduğu kitabı, okuyup okumadığını sordu. -‘Hayır, pek beğenmedim, onu geri verebilirim. Daha önceki kitap da bundan daha iyi değildi,’ dedi. Bunların hangi kitaplar olduğunu sordum, verdiği yanıtlar beni şaşırttı.Söylediği her şey o kadar kişilikliydi ki,ağzından çıkan her sözcükle birlikte ruhunun yeni bir alımlılığı ve yeni bir ışıltısı yüzünde ifadesini buluyordu ve gittikçe serpiliyordu, çünkü Lotte söylediklerini anladığımı duyumsuyordu.

Daha gençken roman kadar sevdiğim hiçbir şey yoktu. Tanrı biliyor ya, pazar günleri bir köşeye çekilip bütün yüreğimle Miss Jenny’nin mutluluğunu ve kederini paylaşmak ne çok hoşuma giderdi .Roman türünün hâlâ bana çekici gelen yönleri olduğunu yadsımıyorum. Ama elime çok seyrek kitap geçtiğine göre, tam zevkime uygun olması gerekir. En çok beğendiğim yazarlar, yazdıklarında kendi dünyamı, benim çevremde olup bitenleri bulduğum yazarlardır, Anlattıkları öykü,doğallıkla bir cennet olmamakla birlikte, yine de anlatılmaz bir mutluluğun kaynağı olan kendi evim kadar ilgimi çekmeli.”

SY.38/”Onu dans ederken görmeliydin! Bütün yüreğiyle, bütün ruhuyla kendini dansa veriyor, dansa bütün bedeniyle uyum sağlıyordu. Öylesine kaygısız, öylesine yapmacıksızdı ki, sanki her şey aslında bir dansmış, danstan başka hiçbir şeyyokmuş, başka bir şey düşünmüyor ve duyumsamıyormuş gibiydi,Dans ettiği anda çevresindeki her şey kesinlikle yitip gidiyordu.”

Sy.39/”Hiç bu denli hoş ve kolay gelmemişti bana dans etmek.Sanki insan değildim artık. Dünyanın en sevimli varlığını kollarımda tutmak ve çevredeki her şey yitip gidene kadar onunla havalarda uçmak! Wilhelm, dürüst olmam gerekirse, sevdiğim ve bir hak iddia edebildiğim bir kızın benden başkasıyla vals yapmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğime dair kendi kendime yemin ettim.”

Lotte’nin evlendiği Albert’in ayakları yere basıyor, intihara karşı olan biri, bunu aşağıdaki sözünden çok iyi anlıyoruz.

Sy.63/ “Albert:’Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesi aklıma sığmıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum, dedi.”

Werther’in düşünceleri ise bambaşka, Werther çok mutsuz ve acı çeken biri.

Werther: “Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?”

Lotte, Albert ile evlenir. Werther onların aile dostlarıdır ve Lotte ile Albert’in evine gider, onlarla sohbet eder. Lotte, Werther’in dediğine göre Werther’i sevmektedir. Biz her şeyi Werther’in ağzından dinliyoruz, daha doğrusu okuyoruz-mektuplar aracılığıyla- acaba Lotte gerçekten Werther’i seviyor muydu? Yoksa her şeyi Werther mi öyle zannediyordu?  Lotte Werther’i seviyorsa neden Albert ile evlendi? Werther’i sevse bile -bunu bizler bilemiyoruz- Albert dürüst, oldukça aklı başında biri , Lotte onu evlenilecek kişi olarak görebilir; Werther’in hayalci olduğunu anlayan Lotte onu sevse de güvenemiyor olabilir.

SAMSUNG CAMERA PICTURESWerther doğaya o kadar hayrandı, doğa ona kendini mutlu hissettiriyordu; Lotte’nin evlenmesiyle doğa artık ona güzel gelmemeye, onu mutlu etmemeye başladı. Werther çelişkili duygulara sahip, gerçekçi olmayan biri. Yaşamına son vermesi ne kadar aciz bir insan olduğunu anlatıyor bize. Belki de yaşadığı çağın üzerinde etkisi vardır. Muhakkak ki doğa aynı doğadır değişen Werther’in dünyaya bakışı yani hayal gücüdür.

Sonuçta Werther Lotte’nin evlenmesine dayanamaz ve intihar eder, o dönemde kitabı okuyanlardan bazıları Werther’in yaptığını yapar. Hayatta kalıp mücadele etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, bir şekilde bu -hayattan kaçış- onlara daha kolay gelmektedir.

ŞİİR- ŞAİR NİETZCHE

Öyle bir hayat yaşadım ki
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan, anladım.    Friedrich NİETZSCHE

IMG_20190920_170613

 

 

 

 

MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.