BULUTLARIN DANSI-2

Genellikle havada dolaşıp duran, dans eden bulutları doyulmaz bir keyifle seyrederim. Onları türlü şekillere, kişilere, objelere benzetirim. Kimi bulutlar kendilerini görmek için yansılarını suya düşürürler. Nergis gibi bulutların kendilerine aşık olduklarını sanmıyorum, denize yansılarını düşürmeleri meraktandır diye düşünüyorum. Bulutlar her zaman bembeyaz değildirler, bazı zamanlar renkleri karadır, gridir… Kimi zaman güneşin rengini giyinirler pembe ya da kırmızı oluverirler. Hepsi maviliklerde biçim değiştirerek ağır ağır seyrediyor, dans ediyorlar.

Maviliklerde yol alan beyaz, gri, pembe, kırmızı, kara yelkenliler misali…

SAMSUNG CAMERA PICTURES

DSC03799bulut a

SAMSUNG

DSC03872.-bulut ajpg

IMG_20180107_171649

DSC04325-a

SAMSUNG

SAMSUNG

DSC03505kale a

DSC03867bulut a

 

Reklamlar

AĞAÇ KÖK ve GÖVDELERİ-8

Onlarca ağaç iç içe, sarmaş dolaş; dallarını, yapraklarını sallıyor. Sabah yağmuruyla yıkanıp paklanmışlar. Yaprakları ışıl ışıl parlıyor… Doğa insanın kendini bulmasına büyük yardımcı. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

Karavanla Milyon Yıldızlı Yaşamlar’dan

IMG_20180705_133038söğüt ağaçgövde

IMG_20180712_182640

IMG_20180712_182338

IMG_20180712_182454

IMG_20180705_133128söğüt ağaç gövde

IMG_20180712_182744

IMG_20180712_182845

IMG_20180712_182911

IMG_20180712_183425

IMG_20180705_133050söğüt ağaç gövde                               

BULUTLARIN DANSI-1

“Kulaklarında suyun çıtırtısı, gözlerinde bulutlar, dudaklarında kocaman bir tebessüm…”

Adada Ay Kokusu Var/ Sayfa 18

SAMSUNG

BULUTLAR-1

SAMSUNG

BULUTLAR 2

SAMSUNG

BULUTLAR 3

SAMSUNG

BULUTLAR 4

SAMSUNG

BULUTLAR 5

SAMSUNG

BULUTLAR 6

SAMSUNG

BULUTLAR 7

DSC03403bulut a

BULUTLAR 8

DSC03750 deniz ekinlik abtg

BULUTLAR 9

DSC03817.bulut ajpg

BULUTLAR 10

ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

AĞAÇ KÖK ve GÖVDELERİ-6

Uzun zamandır bilgisayarımda daha önce çektiğim bir fotoğrafı arıyordum. Neredeyse bilgisayarımdaki tüm klasörleri gözden geçirdim; ama bir türlü aradığım fotoğrafı bulamadım. Bu arada yine daha önceden çekmiş olduğum pek çok ağaç kök ve gövdesiyle karşılaştım. Bu fotoğrafları sizlerle paylaşmadan olmaz diye düşünüyorum. Bu arada aradığım fotoğrafı zor da olsa buldum, farklı bir klasöre koymuşum onu, aramadığım klasörlere bakınca ona da rastladım.

dsc04156dsc04493dsc04963dsc05688datça-ağaç adsc05750datça-ağaç adsc05749datça- ağaç adsc05758 datça-ağaç adsc06108-ağaç adsc06109ağaç gövdesi aSAMSUNG CAMERA PICTURES

 

 

 

 

 

 

 

 

ALINTILAR-7

Alıntılar, bilgisayara yazdıkça bitecek sanıyordum; ama yaz yaz bitmiyor. Pek çok alıntıyı yazmışım defterlerime, bazı alıntıların kime ait olduğunu, hangi kitaptan alındığını ne yazık ki yazmamışım. Bu alıntıların yazarları belli olmadığı için onları yazmadım. İyi ki bazı kitaplardan ve yazarlardan alıntılar yapmışım, onları yine yeniden okumak ve sizlerle paylaşmak bana iyi geliyor.

ismail_hakki_tonguc1

İsmail Hakkı Tonguç ( 1893 Bulgaristan- 1960 Ankara) Eğitim Bilimci

“Tonguç’un eğitime getirdiği çağcıl görüşlerin değeri geçmişte bilinmedi ne yazık. Ama bugün bozuk eğitimden canı yanan herkes gözünü onun sağlam ilkelerine dikiyor. Eğitim satın alan bir öğrenci kendi penceresinden baktığında öylesine donanımlı ve güvenceli bir eğitim ortamının ederinin yüksek olacağını düşünüyor; kesenin ağzını açıp kendini o güzel eğitimin kucağına atmak istiyor. Dahası, işe el sürmeyen ezberci eğitime sırtını dönerek, ‘Ben de iş yapabilirim,’ diyor. Yeter ki okul ona acı vermesin, öğrenciliği örselemesin.”

“Paraya vurulduğunda bu kurumların ederi elbet yüksekti. Ama bu eder, devlete fazla yük olmadan; yönetici, öğretmen ve öğrenciler, ortak akıl ve ortak emekle iş içinde eğitim görürken sağlanıyordu.”

Köy-Enstitüleri

Köy Enstitüleri Öğrencileri Öğretmenleriyle

“Köy Enstitüleri Uygulaması yeni insanı yetiştirmeye ve ülkenin kalkınmasını desteklemeye yönelik büyük bir eğitim patlaması yaratıyordu.”

“1924’te danışman olarak ülkemize gelen ama çok da yararlı olamayan Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey,’Türkiye’nin Köy Enstitüleri hayalimdeki okullardır ’demekten kendini alamıyor.”

“Avrupalı eğitimciler de övgüyle söz ediyor bu ilginç başarıdan. Tonguç ve enstitüleri İsviçre’de yayımlanan ‘Pedagoji Ansiklopedisi’nde yer alıyor. UNESCO konuya sahip çıkarak gelişmekte olan ülkelere öneriyor Köy Enstitülerini. Bu alanda Türkiye’den uzman isteniyor.”

“Tonguç’a göre çağdaş eğitim bir kalıp değil, ‘çağın gereklerine uygun sağlıklı çözüm üretebilen, düşünen, gören gelişmelere uyum sağlayabilen’ eğitimdir.”

pakize türkoğlu

Pakize Türkoğlu /Yazar-Aksu Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Mezun Öğrencisi (DT. 1927 Antalya-Gazipaşa 91 Yaşında

tonguc_6-270x389

Pakize Türkoğlu’nun Kitabı

“Tonguç, aydınlığın çakmağını çakan, gözlerdeki perdeyi kaldıran kişidir. Onun için çoğu enstitülünün bilincinde, gönlünde o vardır. Bu yüzden onu aydınlık dağıtan bir ‘PROMETEUS’ olarak görüyorlar.” Pakize Türkoğlu/ Tonguç ve Enstitüleri-Yapı Kredi Yayınları

“Nüfus kağıtlarımıza ‘kazara’ düşürülen tarihlere bakmayın siz. Gözümüzü o doğurgan nisanlarda(17 Nisan 1940/ Köy Enstitülerinin Kuruluşu) açtık biz.” Mehmet Cimi

“Odlar böcekler gibiydik bozkırda

Acılarda gökyüzü kadardık

Bizden geçerdi zamanın karanlığı

Yorgun öküzler kara sabanlarla

Unutulmuş, unutulmuş, unutulmuş köylerdik.” Mehmet Başaran

“Her şey akar.” Herakleitos

“İki günü birbirine benzeyen ziyandadır.” Japon Sözü

“Mutluluk, varılacak bir istasyon değil de bir yolculuk biçimidir.” Montesquieu

“Sanatçı için sanat bir çiledir; öyle bir çile ki onu diğer çilelerden kurtarır.” Franz Kafka

“İşaret olsa yol şaşırılmaz, bilgi olsa söz saptırılmaz.” Kaşgarlı Mahmut

“Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazılardan hoşlanırım.” Memduh Şevket Esendal

“Edebiyat’ın anlaması kolay, yazması zor olmalıdır. Anlaması zor, yazması kolay değil.” Wang Chung

Sanatın düşmanı bilgisizliktir.” Ben Johnson

Albrecht Dürer(1471-1528) Almanya-3

Albrecht Dürer (1471-1528) Almanya/Tarihteki İlk Logo ve Telif Hakları Sahibi Ressam

“Sanat doğanın içindedir, sanatçı bunu oradan çıkarabilendir.” Albrecht Dürer

albrecht dürer eller tablosu

Albrecht Dürer’in Eller Tablosu

“Hiçbir insan kendi başına bir ada değildir, her insan anakaranın bir parçasıdır.” John Donne

bir-dinozorun-anilari

Mina Urgan (1915-2000) İngiliz Edebiyatı Profesörü, Yazar, Filolog, Çevirmen

“Sırası gelmişken şu dostluk sorununa değinmek istiyorum. Ancak aşk ilişkilerinin çapraşık olduğu sanılır. Oysa bütün insan ilişkileri, aile içi ilişkiler de, dostluk ilişkileri de aynı derecede çapraşıktır. Dostlar birbirlerine karşı çok özen göstermezlerse aşk gibi, dostluk da kolayca yara alır. 18.yüzyılda yaşayan Dr. Samuel Johnson,’Sir’der ‘Bir insan, dostluklarını sürekli onarım halinde tutmalı.’

Virginia Woolf da, bazen ölüm yüzünden bazen de bir kaldırımdan karşı kaldırıma geçmeye üşendiği için nice dostlar yitirdiğini söyler. Çünkü dostluk hiç ihmale gelmez. Uzun süren mutlu bir dostluk kurmak, uzun süren mutlu bir aşk kurmak kadar güçtür.” Mina Urgan / Bir Dinozorun Anıları

DSC07247-ab kitap-güneş“KİTAPLAR

Hem gençlik,

Hem yaşlılık,

Hem hastalık,

Hem açlık,

Hem yol,

Hem yağmur,

Hem de

Soğuk içindir.” Yuan Meı

“OKUMAK

Okumak, belleğimizin içinde küçük bir bahçe yaratmaktan başka bir şey değildir. Her güzel kitap bu bahçeye yeni bir nesne, bir çiçek tarhı, bir minik yol veya yorulduğumuzda dinlenebileceğimiz bir bank ekler. Yıllar yılları, okumalar okumaları kovaladıkça bahçe bir parka dönüşür ve parkta bir başkasıyla karşılaşıveririz. Aynı bizimki gibi bir arkadaş keşfederiz, ya da bir aşkla burun buruna geliriz, ya da en azından özellikle karanlık ve sıkıntılı bir günde biraz soluk alabileceğimiz bir yer olur burası. Okumak, bir görev değildir, sonunda kim bilir hangi şifayı bulacağımızı umut ederek başımıza diktiğimiz bir kadehtir. Okumak, kendimize anılardan ve heyecanlardan oluşan küçük bir hazine yaratmaktır ve bu hazine aslında hiç kimseninkiyle aynı olmasa da buşkalarıyla ortak noktalar bulmamıza yarar.” Susanno Tamaro / Sevgili Mathilde

maksim gorki

Maksim Gorki (1868-1936) Rus Yazar

“KİTAP

Her kitap, önümde yepyeni ve yabancısı olduğum bir dünyaya açılan bir pencereymiş gibi geldi bana. Daha önce hiç tanımadığım, bilip görmediğim ilişkilerden, düşüncelerden, duygulardan ve insanlardan söz ediyordu kitaplar. Çevremdeki yaşam, her gün olup biten kaba, acımasız ve erinçli şeyler… Sanki bütün bunlar gerçek değilmiş ya da gereksizmiş gibi geldi bana. Gerçek ve gerekli olanlar; içinde her şeyin daha mantıklı, daha güzel ve insancıl olduğu kitaplarda bulunabilirdi yalnızca.” Gorki / Edebiyat Yaşamım

Amin Maalof

Amin Maalouf (1949 Lübnan) Yazar

“Gözlerine, kulaklarına, diline sahip olmak istiyorsan gözlerin, kulakların, dilin  olduğunu unut.” Amin Maalouf / Semerkant

a.maalouf kitapları

Amin Maalouf Kitaplarından Birkaçı

“Hiç şaşma! Gerçek iki yüzlüdür, insanlar da öyle…” Amin Maalouf/Semerkant

“Her şeyi okumak asla olası değildir; her gün öğrenilecek nice yeni şeyler vardır.” Ömer Hayyam

“Acın sonsuz olduğunda, dünyanın kararmasını isteyecek olduğun zaman; yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği, bir çocuğun uykudan uyanışını düşün.” Ömer Hayyam

Dave adında bir adam_2“Affettiğimiz takdirde, kendimizi, bizi yaralayan kişiye bağlayan acı veren bağlardan kurtarabiliriz.” Dave Pelzer /Dave Adında Bir Adam

ahmet say

Ahmet Say ( 1935 İstanbul 83 yaşında) Müzik Eğitimcisi, Müzik Yazarı,  Piyanist-besteci Fazıl Say’ın Babası

“Müzik, insana duyup düşündüklerini seslerle anlatma olanakları veren bir ‘dil’dir. Bu dilin anlaşılır olması için, birbirini izleyerek akıp giden seslerin anlam taşıması gerekir. Müziğin anlamı, insanın hayat karşısındaki davranışlarıdır. Öyleyse ’müziksel anlatım’ insanın seslerle duygu ve düşüncelerini, izlenim, tasarım ve dileklerini anlatmasıdır, içini dökmesidir.

müziğin kitabı

Ahmet Say’ın Kitabı

Müzik işte bundan dolayı ortak bir dil özelliği kazanmıştır. Değişik kıtalardaki değişik toplumların insanları, bu nedenle müzik dilinde buluşabilmiş, müzikle anlaşabilmiştir.” Ahmet Say / Müziğin Kitabı

“Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan; ne görebiliyorsun ne duyabiliyorsun.” Halil Cibran

“Acele, bir ağaçtır; meyvesi pişmanlıktır.” Türk Atasözü

“Hava karardı, barbarlar gelmedi

Ve sınır boyundan dönen habercilere göre

Barbarlar diye kimseler yokmuş artık

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.” Kavafis

“Cahillikle yan yana yaşayan insanın köle olmaktan başka kaderi yoktur.” Buket Uzuner/ Gelibolu

“Özgürlük temiz hava gibidir, herkese her zaman gereklidir.”Buket Uzuner / Gelibolu

“Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelincik halılarla döşenmiş durumda.” Buket Uzuner / Gelibolu-Uzun Beyaz Bulut

mehmet aksoy

Mehmet Aksoy (1939 Hatay-Yayladağı 79 yaşında) Heykeltraş

“El yüreği, yürek gözü, göz aklı etkiler. Ya da tersi akıl gözü, göz yüreği, yürek eli etkiler. Bu etkileşim sürer gider. O yüzden de hiçbir teknoloji harikası makine sanat yapamaz. Araç, bilgisayar, robot yapabilir; ama sanat yapamaz. Bütün o harika makineler, ancak insan elinin emrinde, o elin uzantısı, fişe takılmış hali olduğunda sanat olur.”

“Çatlak taştan tok ses çıkar.”

DSC06067

Mehmet Aksoy Heykelleri

“Taş damlaya damlaya, heykel yontula yontula oluşur.”

DSC06088

Mehmet Aksoy’un Anlamak Adlı Eseri

“Taşı okşa, bakan gözün görmediğini elin gözü görür.”

Heykel Oburu

Nehir Söyleşi-Yazarı Aydın Engin(1941 77 yaşında) Gazeteci, Yazar, Oyun Yazarı, Senarist, Politikacı

“Sanatta tek gibi ‘Ben Gibi’dir.” Mehmet Aksoy/ Heykel Oburu

DSC06340“İlkbaharda usul usul yürü; çünkü toprak ana hamiledir.” Kızılderili Sözü

“Şiir havalı bir tabancadır

Kimseyi öldürmez

Zehirli havayı arıtır

Dünyayı değiştirme pahasına da olsa,

Çünkü ozon tabakası delinmişse eğer

Önce ozan tabakası delinmiştir.” Can Yücel

“Hayattan ne istediğini bilmeyen insan, sonsuza dek sürecek bir başka hayatı olsun ister.” Anatole France

fazıl hüsnü dağlarca

Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914-2008 İstanbul) Şair

İLK YEMEK

“Uçarken sığmamış mutfağa

Annem yemekleri sofrada

Yapmış

Etli patates, börek, kavun

Dizmiş masaya

Yiyebildim azıcık

Ne yalan söyliyeyim

Eve inmişim ya

İçim gözyüzünde sanki.” Fazıl Hüsnü Dağlarca/ Arkaüstü’den

“Çocuk masalları dünyanın en yaşlı anlatılarıydı aslında. Onlar aracılığıyla seslenirdi çoktan yok olmuş nesillerin aç hayaletleri şimdiki zamana. Bu sebeptendi en sıradanlarında bile bir bilgelik, en neşelilerinde dahi bir elem bulunması.” Elif Şafak / Baba ve Piç

friedrich dürrenmatt

Friedrich Dürrenmatt(1921-1990 İsviçre) Yazar, Oyun Yazarı, Ressam

“Hiçbir şey şüphe kadar zor yok edilemez; çünkü hiçbir şey böylesine kolayca, tekrar tekrar ortaya çıkmaz.”

“Özgürlük herkes için eşit olsun, kimse özgürlüğünden ötürü karşısındakinden utanmasın.”

şüphe-dürrenmatt_1

Friedrich Dürrenmatt Eseri

“Adalet her zaman anlamlıdır.” Friedrich Dürrenmatt / Şüphe

Gök gürültüsü iyidir, etkileyicidir; ama asıl iş gören şimşektir.” Mark Twain

“İnsanın Nikola Tesla’nın laboratuarı karşısında afallamaması için sıra dışı bir zihin yapısına sahip olması gerekirdi.” Chouncey Mc Govern

tesla, anlaşılamamış dahi

Nikola Tesla( 1856 Hırvatistan-1943 Newyork) Sırp Kökenli Amerikalı Mucit, Fizikçi, Elektrofizik Uzmanı

“Tesla her zaman fotoğrafik hafızasının ve yaratıcı dehasının kendisine annesinden miras kaldığını söylerdi. O, annesi hakkında şunları yazmıştı: Annem birinci sınıf bir mucitti, inanıyorum ki modern hayattan ve onun geniş olanaklarından bu denli uzak yaşamasaydı birçok büyük başarının altında onun da imzası bulunurdu. İhtiyaç duyduğu her türlü aleti kendisi tasarlayabiliyor, üretebiliyordu. Kendi eğirdiği iplikten harika desenlerle kumaşlar dokuyabiliyordu. Tohumları ekme, büyütme, bitkiyi liflerine ayırma işini de kendi hallediyordu. Ev halkının giysilerinin ve ev eşyalarının çoğu onun hünerli ellerinden çıkmaydı.”

“Nikola Tesla’nın annesi okuma yazma bilmiyor; ama yığınla yerli ve klasik Avrupa şiirini ezbere biliyordu.”

“Tesla daha çocukken icatlarına başlamıştı. 5 yaşında köyde gördüklerinden çok farklı bir su çarkı icat etmişti.” Margaret Cheney / TESLA- Anlaşılamamış Dahi

“Bazen yıldızları süpürürsün farkında olmadan

Güneş kucağındadır, bilemezsin

Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür

Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın

Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın

Uçar gider, koşsan da tutamazsın.” William Shakespeare

ahmet-cemal-

Ahmet Cemal (1942 İzmir- 2017 İstanbul)  Yazar, Çevirmen

“Mumların alevlerini bile koruyamadık

En büyük yangınları beklerken.” / Ahmet Cemal

 

georg christoph lichtenberg

Georg Christoph Lichtenberg ( 1742-1799 Almanya)  Alman Doğa Bilimleri, Astronomi, Matematik Profesörü, Yazar, Eleştirmen

“Dünyada kitaplardan daha tuhaf satış metalarına rastlamak galiba imkânsızdır: Anlamayan kimseler tarafından basılır, anlamayan kimseler tarafından satılır, anlamayan kimseler tarafından okunur hatta tetkik ve tenkit edilir; ve şimdilerde artık onları anlamayan kimseler tarafından kaleme alınmaktadır.” G.C.Lichtenberg

ALINTILAR-6

“Kitap; dost olabildiğin kadar dost, sevebildiğin kadar sevgidir.”

“Meyveler giderek yeşilden sarıya dönüyor.

Yapraklar da öyle…

Meyvenin sararması, yaşam sevincinden başlayıp onlarca olumluluğu, yaprağın sararması düşüşten başlayıp onlarca ölümlülüğü çağrıştırıyor.

Duygular karışık, renk aynı sarı…

İlahi doğa, bu nasıl tasarı!”  Mustafa Balbay 

mustafa-balbay6

MustafaBalbay(1960-)Gazeteci, Siyasetçi, Yazar

“Ayrılacağını açıklayan tüm liderlerin ardından partiyi toparlayacak ikinci kişi çıkmıyor.

Neden? Çünkü gelen lider partisini kısırlaştırıp siyasi doğumu yasaklıyor. “ Mustafa Balbay 

250px-Sait_Faik_Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) Öykü ve Roman Yazarı, Şair

“Sait Faik en büyük yalnız adamdı.” Hüsamettin Bozok

“Sait Faik kendini yoktan var etmiş bir öykücüdür, çöpsüz üzümdür.” Fethi Naci

sait faik abasiyanik eserleri

Manşet girin

“Sait Faik, gerçekleri kendi açısından adeta bir rüya gibi verir.” Vedat Günyol

NERMİ Uygur

Nermi Uygur(1925-2005) Felsefe Profesörü, Yazar

“Bir kitapsa elindeki

Sen sen değilsin artık” Nermi Uygur

“Her sevdiğim kitap bir dağ ışığı, ovadan vadiye, yayladan doruğa.”

Öyle çok şeye bağımlı ki kitabın iyisi; okuyan kişiye, araca, konuya, okuma zamanına, yazara, dile, yazıya, okuyuşa, kültüre, topluma bağımlı ki, bir çırpıda saymakla bitesi şeyler değil:”

“Kitaplar ülkem benim; kırı ovasıyla, gölü denizi, yılanı çıyanı, çirkini pisiyle, güzeli güzellikleriyle, görünür görünmez sevgiler, alışkanlıklarla bağlıyım bu ülkeye…”

“Hiç kitap okumamayı ”mutluluk” diye bilmek, benim hiçbir zaman bilemeyeceğim bir “mutluluk” türü.

“Az kişinin okuduğu, çok kişinin okuyup anlamadığı kitaplar beni özellikle çekiyor.”

“Gönlümün çektiği kitaba atlayıp açılmak için göze alamayacağım sıkıntı yok.”

“Gönlüme göre kitaplar konuk ettim, diyene ne mutlu!”

“Daha önce okuduklarımı çağıran, onlarla hesaplaşan, onları yenileyen, onları unutturan kitaplara çok şey borçluyum.”

“Kitaplar, çok basılmış, az basılmış ne çıkar bundan. Önemli olan; İyi kitapların basılıp engelsiz yayılması, bol bol okunması, yeterince anlaşılması; kişide, toplumda, kültürde güzel etkiler yaratması, şimdinin ve geleceğin insanlarına verimli olanaklar sağlaması.”

“Kendime yetmiyorum, öyleyse okuyorum.”

“Bazen bir kitaptan öbürüne geçince yalnızca iklim değiştirmiş olmuyorum, evren değiştiriyorum.”

“İyi ki, temelden temelden düşünüp eleştiren, düşünce yaratan, içten içten duygu arıtan, duyarlık arttıran kitaplar var!”

“Okuduğum bazı kitaplar, kendimi kurmak için kurduğum iskeleler.”

“Hiçbir kitap, tepeden tırnağa alçak gönüllü olamaz. Çünkü kitap; yazı, yani; umut, sav, coşku, deney, akıl yürütme…”

“Her okurla hep yeniden doğan kitap, büyük kitaptır.”

“İstekle içtikçe kaynar kaynak.” Nermi Uygur

“Türküler unutulsa da seslerden izler hâlâ büyülüyor bizi. Nice güzel kadınlar, erkekler çürüyüp gitti; ama heykellerine hayranız hep. Yitip gitmiş bazı kültürler, olsa olsa, kimi eski kimi yeni bazı kitaplarla ayakta.”

tadı damağımda“Her okuyuşumda kendi içime daldığım kitaplar var. Ben’imde yitip gidiyorum her okuyuşumda kendi içime dalıp gittiğim kitaplarla. Ne güzel şey, kendine kavuşması insanın! Böylesi özlenen bir kavuşmayı ise başkalarına borçluyuz. Nitekim beni bana götürdü bu kitaplar. Sözgelimi: Yunus Emre Divanı ile Lao Çe’nin Tao Te King’i.

Yunus’la Lao Çe ile ben ben oldum. Olup bitme diye bir şey iç gerçekliğime aykırı düştüğüne göre, şöyle diyorum, Yunuslar’la, Lao Çe’lerle kendimi okuyorum yavaş yavaş.

Başkalarının açtığı yollardan kendime doğru gidiyorum. Zaman zaman bir araya geldiğim, konuşup görüştüğüm nice insanlardan çok daha önemli benim için bu türden , başkaları. Bu senler olmasaydı, benim ben’im olmayacaktı; olsa bile, nasıl bir ben olurdu, bilemem. Yalnızca belleğimde değil, bilincime yaygın, bilincimi oluşturan kitaplar bunlar.” Nermi Uygur/Tadı Damağımda

“Sözün en güzeli; söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.” Aristoteles

Shakespeare

William Shakespeare(1564-1616) İngiliz şair, oyun yazarı, oyuncu

ışıl kasapoğlu

Işıl Kasapoğlu ( 1957- ) Tiyatrocu, Yönetmen

“Shakespeare için İngiliz derler… Oysa hepimiz biliyoruz ki Shakespeare sadece İngiltere’de oturanlar için İngiliz, Fransız insanı için Shakespeare Fransız bir yazar, Ugandalı seyirciler için Ugandalı, Cezayirliler için Cezayirli, Kolombiyalılar için Kolombiyalı. Ya da Nijeryalı, Pakistanlı, Koreli…

Bizim için de Türk. Shakespeare bizim yazarımız  Hamlet de kahramanımız.” Işıl Kasapoğlu

“Bazen küçük şeylerden ne müthiş sonuçlar alındığını gördükçe, içimden küçük şey diye bir kavram olmadığını düşünüyorum.” Bruce Barton

Hasan Ali Yücel

(1897-1961) Eğitimci, Kültür ve Siyaset Adamı, Milli Eğitim Eski Bakanı, Köy Enstitüleri Kurucusu, Yabancı Klasikleri Türkçeye Kazandıran Kişi

“Tarih insanlığın hafızasıdır.” Hasan Âli Yücel

“Medeniyet bir bütündür. Batı ve Doğu ne kadar farklı olursa olsun bir bütünün parçalarıdır.”

Hasan Âli Yücel

Nilgun Marmara-

Nilgün Marmara(1958-1987) Şair

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde

Akışa bırakması ne

Güzeldi. Yiten bu işte!”  Nilgün Marmara

“Beş yüz yıldan beri, ülkenin hiçbir yanında kimsenin sevinçten ölmediği ileri sürülüyordu.”

G.C.Lichtenberg

iki yeşil su samuru-buket uzuner“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün…” Buket Uzuner/ İki Yeşil Susamuru

“ Problemler; bizim cesaret ve aklımızı uyarırlar, onları ortaya çıkartır, cesur ve akıllı olmaya zorlarlar bizi. Çünkü duygusal ve zihni gelişmemizi yalnızca sıkıntılar ve sorunlar yaratırlar.” Dr. Scott Peck/En Az Gidilen Yol

platonjpg

Platon(Eflatun) M.Ö. 427-347  Antik Klasik Yunan Filozofu, Matematikçi, Atina Akademisi Kurucusu

“Doğruluk, her insanın kendi işini yapmasıdır.” Platon

“Asıl yalnızken yalnız değilim.” Schiller

“Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle yürü.” Amerikan Kızılderililerinin Deyişi.

Afşar Timuçin

Afşar Timuçin(1939- ) Felsefeci, Şair, Yazar, Çevirmen

 

“Yaşatırım sende kendimi

Yaşamak diye umut diye

Ne olursa dönemem geriye

Ben kavgaları yaşatmış biriyim

Denizler deniz olsun diye

 

Korku gibi girip akşamlarıma

Bana sorarsan kimsin diye

Bütün savaşlarda vuruşmuş biriyim

Ben umutları yaşatmış biriyim

Yarınlar yarın olsun diye.” Afşar Timuçin

Goethe

Johann Wolfgang Von Goethe(1749-1832) Alman Edebiyatçı, Politikacı, Ressam, Doğa Bilimcisi

“Neyi  yapabiliyorsan  ya da yapabileceğini hayal ediyorsan başla; cesarette deha, güç ve büyü de vardır.” Goethe

DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ

Düşünen Adam Heykeli-Auguste Rodin(Fransız Heykeltraş1840-1917)

“Düşünen Adam; Cehennem Kapısı’nın en önemli kişisi. Rodin onu o kadar sevmiş ki, tutmuş onun bağımsız bir yontusunu yapmış. Sürekli düşünmeye, insan gibi düşünmeye, içlenmeye götürüyor sizi.” Mücap Ofluoğlu / Aynada

“Son demlerinde pek çok insanla birlikte oldum… O anda ne kazandıkları parayı, ne elde ettikleri mevkileri düşünüyorlar. Akıllarında tek kalan hayatları boyunca sevmiş oldukları ve onları sevmiş olan insanlar…

Hayatta tek gerçek bu; “SEVGİ ÇEMBERİ… “  Dr.B.Healey

 

 

ALINTILAR-5

Okumak, çok önemli bir şey! Her okuma bizi başka bir insanın yüreğine ve beynine götürüyor. O kitabı yazan kişiyi tanıyor, onunla dost oluyoruz yazı aracılığıyla… Bir insanı tanımanın en iyi yoludur okumak. Konuşarak da bir kişiyi tanıyabiliriz diyebilirsiniz; evet  konuşma da kişiyi tanıma aracı. Ama ne olursa olsun yazının kişiyi tanıttığı kadar hiçbir şey bize onu tanıtamaz. Ne yazık ki yazı yazma, hayatımıza geç girmiş, yaşamımızda gerekli yeri alamamış. Ve sadece yakın çevremizdekileri konuşarak tanıma olanağı bulmuşuz. Peki hiç tanımadıklarımız, görmediklerimiz, başka şehirlerde, başka ülkelerde yaşayanlar, aynı dili konuşmadığımız kişiler…. Onları nasıl tanıyıp benzer düşünceleri paylaşacaktık? Yazı iyi ki var ve bizler de iyi ki okumayı seviyoruz; yüzünü görmediğimiz, sesini duymadığımız insanlarla yakınlaşıyor, aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Yine okuduklarımdan yaptığım alıntılar size merhaba demek için bekliyorlar. Ve biz o yazıları yazanları sadece yapıtlarından tanıyoruz. Zaman zaman onlarla her gün gördüğümüz, konuştuğumuz kişilerden daha yakın olabiliyoruz.

417-leo-buscaglia

Leo Buscaglia( 1924-1998) Amerikalı Yazar

“Çocukluğumun en mutlu anılarından biri Perşembe öğleden sonraları “hikâye saati” için mahallenin kütüphanesine gitmekti. Kütüphanemizin küçük bir bahçesi vardı. Biz çocuklar oraya, çimenlerin üzerine, yarım daire olur, otururduk. Saat  üç buçuk olduğu zaman çocuklar kısmına bakan kütüphaneci, bir kucak dolusu kitapla çıkagelirdi. Küçük bir sandalyeye oturur, bizi sevinçle selâmlar, okumaya başlardı. Ne sihirli dakikalar geçirirdik! Hans Christian Andersen’le, Grimm Kardeşlerle, Lambler’in Shakespeare’den Hikâyeleriyle, Swift’in Gulliver’iyle ve tabii Lewis Carrol’un Alice’iyle hep orada tanışmıştım.

Bayan L. Olmasa, bu büyük eserleri hiç bilmeyecektim. Kendisi eğitilmiş, profesyonel bir kütüphaneciydi. Kitapları çok seviyor, onları hazine gibi paylaşıyordu. 9 no.lu otobüsleLeo Buscaglia-9 Numaralı Otobüsle Cennete Bir Sevgi Yolculuğu/ İnkılâp Yayınevi

Bir bugün, iki yarına bedeldir. Benjamin Franklin

“Brecht, sahnede hayatın kusursuz bir görüntüsünü veren bir tiyatro anlayışına karşı çıkar.”

sekizinci renk“Ben gökkuşağının sekizinci rengini görmeyi düşlüyorum. Başka bir deyişle yaşamın yepyeni  renklerinin peşindeyim. Bu düşün en önemli özelliği, tüm dünyayı ve tüm insanları kapsıyor olması. Düşüm gerçekleşirse, insanlar çıkarlara dayalı katı ve kokuşmuş değer yargılarından oluşan, kölelik zincirini kıracaklar. Tam anlamıyla özgürlüğe kavuşacaklar. İşte o zaman insan olmanın bilincine varıp yaşamın yepyeni renklerini görebilecek düzeye gelecekler. Gülten Dayıoğlu/ Sekizinci Renk

“Şimdi köyde böyle üzüntülerden habersiz, rahat rahat oturan kardeşlerimi düşünüyorum da acaba şu kültür dedikleri şey dertsiz başa dert midir, diyorum kendi kendime. Tevekkeli , Tarancı boşuna dememiş;“Bilmek yanmakmış büsbütün.” Mahmut Makal/Bizim Köy

“Bugün pek çok köye elektrik gitti, köylülerin gözlerinin önü çok şükür aydınlandı. Ama beni bir eğitimci ve yazar olarak ilgilendiren gözlerin arkasındaki karanlıktır. Bu karanlık ne yazık ki olduğu gibi duruyor; hatta büyütüldü.” Fakir Baykurt

“Ezberci eğitim bir ulusu çağcıl yapamaz. Yapacağı işi önce kafadan sonra elden çıkarmayı yöntem olarak benimsemiş bir eğitim lazım. Zorlukları gördüğü zaman, ‘ne yapalım yazgı böyleymiş’ demeyip de çözüm arayan yaratıcı eğitim.” Fakir Baykurt

önce sevgi vardı“Varsın karanlık olsun geceler… Yüreğinizin sesini dinlerseniz, soğuk da sıcak da olsa yanınız, yöreniz, gökyüzünden yıldız yağar sanırsınız… Düşler de gerçekler de bu yıldızlardadır. Bulup yakaladınızsa o yıldızı, sıkı sıkı tutun yüreğinizde… Sakının yüceltin… Yaşamak, belki de bu demektir… “ Suna Tanaltay/Önce Sevgi Vardı

Bir Güzel İnsan

“Kimi insan birdenbire etkiler, çarpar sizi… Bir de bakarsınız boşlukları, yetersizlikleri açığa çıkar, bir bir… Yakından tanıdıkça söner,küçülür sanki… “Yanılmışım, dersiniz; acele değer vermişim…”

Oysa bazıları (ve çok az bazıları) baştan sona aynı değeri taşırlar.Tanıdıkça daha bir seversiniz. Yitirseniz bile, sizden ve iç dünyanızdan uzaklaşmaz.” Suna Tanaltay

“Gözlerimi seviyorum, güzeli görebildikleri için… Kulaklarımı seviyorum, doğanın tüm türkülerini dinleyebildikleri için. Dokunmak, duymak, tatmak ne güzel… Yalnızca beş duyumu değil, duyu ötesi diyebileceğim bu sevecen yüreği seviyorum, içine alıp da sığdıramadığı güzellikler için…”

Gönül gözüyle bakarsa insan, güzelden, duygudan, sevgiden bir parça olur… Arınır, yıkanır, güzelleşir sanki… Korku, pişmanlık, umutsuzluk değildir artık hissedilen…” Suna Tanaltay

“Okullar arası denge kurulmalıdır. Öbür ülkelerde de eğitim açısından okullar arasında farklar var, ama bizdeki gibi uçurumlar yok.” Altan Günalp( ÖSYM Kurucusu ve İlk Başkanı)

gökbel 1

Gökbel

Kitap mavi sürgün_2“Sonradan öğrendiğime göre Gökbel’deki köylüler başka yerlere kıyas hurafe ve boş şeylere daha fazla inanırlarmış, mangalın etrafında üç kere dolaşmadan ateş söndürmezlermiş; çünkü bunu yapmazlarsa ocakları sönermiş. Gece sandık açmazlarmış, insanın mezarı açılırmış. Gece folluktan yumurta almazlarmış; çünkü evi uğursuzluk basarmış.

gökbel 2

Gökbel

Daha bunun gibi neler de neler! Anadolu halkı yüz yıllar süresince hiç akıl ve mantığa uymayan nice felaketlere uğradığı için, felaketlere akıl ve mantık dışında nedenler arayıp bulmak zorunda kalmıştır.” Cevat Şakir/Mavi Sürgün

“Hayatımızdaki gölgelerin çoğu kendi güneş ışınlarımızın önüne dikilmekten doğar.”Ralph Waldo Emerson(1803-1882)

“Serçeleme

Çok oldunuz be serçeler

Kapatırım şimdi kapıyı

Dedim

Dinlemediler beni

Ben de kapatmadım kapıyı

Varsın dinlemesinler”          Can YÜCEL

 

“Yapraklar gibidir insan soyu

Bir yandan rüzgâr bakarsın onları döker yere,

Bir yandan bakarsın bahar gelir,

Yenilerini yetiştirir, yeşertir orman

Böylece soyların biri göçer, biri doğar”   Homeros

“Başka insanların hayatlarını aydınlatanların kendileri de bu ışıktan uzakta duramazlar.” James M.Barrie

“İstemediğini yapmama özgürlüğümüz vardır ki istediğini yapma özgürlüğünden daha önemlidir.” Lale Manço

“Barış Manço, asık yüzlü laubalilerin toplumunda güler yüzlü ciddi bir adamdı.” Ali Sirmen

“Gerçek arkadaş kış ortasında çiçek açtırandır. Gerçek dost çöl ortasında suyunu paylaşabilendir.” Leonardo da Vinci

“İnsanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse, insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.” Bernard Shaw

“Üç çeşit arkadaşlık vardır: Birincisi ekmek gibidir, her zaman ihtiyacımız vardır.

İkincisi ilaç gibidir, lazım olursa ararsınız.

Üçüncüsü mikrop gibidir, o gelir sizi bulur.”

“Düşümde aşk ile karşılaştım…

İnsanı arıyordu.

Uyandım, insan ile karşılaştım

Aşkı arıyordu.”     Özdemir Asaf

“Bizler mutlu olduğumuz için gülümsemiyoruz, gülümsediğimiz için mutlu oluyoruz.” William James

“En güçlü bellek bile en zayıf mürekkepten solgundur.” Uzak Doğu Atasözü

“ Yarın kıyamet kopacağını kesinlikle bilsem bile, bugün yine bir elma ağacı dikerdim.” Muhsin Ertuğrul/Gerçeklerin Düşleri

gerceklerin_dusleri_width300_1“Tiyatro, bizim gibi karanlığın dalgaları içinde bocalayan milletlere yol gösteren bir gece feneridir ve biz senelerdir ki, bu fırtına içinde hep o fenere hasret çektik.” Muhsin Ertuğrul/ Gerçeklerin Düşleri

“Tiyatronun başlıca çabası seyircileri sağlam düşünmeye zorlamaktır.” M. Ertuğrul

“Yaşam kısa, sanat uzundur.” Hipokrat

“Ölümün ulaşamadığı tek şey sanattır.” Oscar Wilde

“Sanat , doğanın bir başka açıdan görünüşüdür.” Emile Zola

“Sanat, doğaya eklenmiş insandır.” Bacon

“Sanatın görevi; kopya etmek değil, doğayı anlatmaktır.” Balzac

“Her büyük sanatçı, sanata kendi damgasını vurur.” Victor Hugo

“Sanatçıya iki göz az gelir.”Lamartine

“Sanatın gizemi, doğayı düzene sokmasındadır.” Voltaire

“Şiir, ruhun müziğidir.” Voltaire

“Bir yapıtın kalbinde, orası karanlık bile olsa sönmeyen bir güneş parlar.” Camus

“Sanatçı, hayatı kendi süzgecinden geçiren, olayların özünü çıkaran, gerçeği güzelleştiren adamdır.” Sabahattin Eyuboğlu

“Sanat, taklidin bittiği yerde başlar.” Oscar Wilde

“Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir.” John Christian

“Bazı insanlar, her şeyi olduğu gibi görürler ve “neden” diye sorarlar. Ben ise her şeyi olmadığı biçimde hayal ederim ve “neden olmasın” diye sorarım.” Bernard Shaw

“Şu olan biten var ya

Boş ver onu

Taş yağsın isterse

Çok sürmez

Dakka şaşmaz Dakka

Yaşamaya bak

Ne geçmişi düşün

Ne gelecekten kork.”   Ömer Hayyam

“Güçlü bir ateş, küçük bir kıvılcımdan sonra gelir.” Dante

“Hümanist psikoloji: İnsan potansiyelinin sınırsızlığını araştırıyor, normal insanı sağlıklı insana dönüştürmeye odaklanıyordu.”Abraham Maslow/İnsan Olmanın Psikolojisi

“Geleneksel psikoloji: Freudyan yaklaşımla hasta insanı normal insan haline getirmek üzerine kurulmuştur.”

“Kaygı, yarının faresinin bugünün peynirini yemesidir.”

“Kullanılmayan enerji azalmaya mahkûmdur. İşleyen demirin ışıldadığı gibi enerji kullanıldıkça artar.”

“Kötü şeyler anlatıyorum bir daha yaşanmasın diye; iyi şeyler anlatıyorum herkes yaşasın, çok yaşansın diye.” Nebil Özgentürk
“Tüm yaşam; öğrenmek, sorunlar, öğrenme yetmezlikleridir.” Beyaz Nokta Vakfı

“Gerçek yıldızlar kendileriyle en kolay çalışılan kişilerdir.”Mustafa Altıoklar

Aydın Köksal

Elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dilbilimci /Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanı(D.T. 1940-)

.Aydın Köksal; 20 yıl içinde bilişimle ilgili 2.500 Türkçe sözcüğü dilimize kazandırmış. Bilişim sözcüğü de onun bulduğu bir sözcükmüş.

“İnsanın süsü yüz

Yüzün süsü göz

Aklın süsü dil

Dilin süsü sözdür.” Yusuf Has Hacib

SERAMİK SANATÇISI CANDEĞER FURTUN

Seramik sanatçısı hocam Reyhan Gürses, bir başka seramik sanatçısını yazıp yazmayacağımı sordu. Ben çok net yanıtladım: “Hayır, başka bir seramik sanatçısını yazmayacağım.” Ama o anda gözlerinde Candeğer Furtun adını gördüm sanki. Ona bir başka seramik sanatçısı derken Candeğer Furtun’u mu kasdettin diye sordum. Evet, dedi. Neyse aradan on- on beş gün geçti, belleğim beni Candeğer Furtun’la ilgili düşüncelere yöneltti. Beyine tohum attınız mı siz düşünmeseniz bile o arka planda bazı konuları düşünüp atılan tohumları büyütüp geliştiriyor. Reyhan Gürses beynime Candeğer Furtun ile ilgili tohumları attı, beynim onları geliştirdi. Bana da araştırıp yazmak kaldı.

Ve Bertolt Brecht’in bir şiiri geldi aklıma.

“Yaşıyorsan hâlâ, deme hiçbir zaman:asla!

    Kesin değildir, kesin olan

   Bu olanlar sürüp gitmez böyle.

    Gün bitmeden var olacak olmaz dediklerin.”(Cesaret Ana) Bertolt Brecht

Bu şiirde söylenenler benim durumuma çok uydu. Hiçbir şey için kesin diye bir şey olmadığını pek güzel anladım.

Candeğer Furtun ile ilgili araştırmalar yaptım, bazı eserlerinin fotoğraflarını buldum internetten, hiç aklımda olmayan bir sanatçıyla ilgili yaptığım araştırmaları düzenleyip sizlere sunacağım. Reyhan Gürses gibi pek çok seramik sanatçısını etkilemiş Candeğer Furtun. 1936 doğumlu bir sanatçı, onu araştırdıkça hakkında yeni bilgiler ediniyorum. Ve iyi ki Reyhan Gürses söyledi de onu yazmaya karar verdim, diyorum. Gerçi ben onunla ilgili pek çok bilgiyi yeni öğreniyorum, onu yazanların yazılarından faydalanacağım, seramik sanatıyla ilgilenenler onu yakından tanıyabilir, ancak ilgilenmeyenler de onu tanıyacak, bu beni mutlandırıyor. Aslında fotoğraflarına baktığımız zaman sıradan bir kadın görüyoruz; eserlerine bakınca seramik sanatına yeni bir bakış açısı getirdiğini ve sıra dışı eserlere imza attığını fark ediyoruz. Fark edince de onu daha yakından tanımak istiyoruz. Kendisini  İlk seramik Sanatçısı Füreya Koral’ın mirasçısı olarak görüyormuş, acaba öyle gördüğü için mi  Füreya Koral yaşarken onun ellerinin kalıbını alıp- pek çok sanat eseri oluşturan o elleri -sanat eserine dönüştürmüş Candeğer Furtun?

ilk kadın seramik san. füreyanın elleri c.f. 13

İlk Seramik Sanatçımız Füreya Koral’ın, Candeğer Furtun Tarafından Kalıbı Alınarak Yapılan Elleri

Belki de insan bedenini bir bütün halinde değil de parça parça uzuvlar şeklinde ele aldığı için  Füreya Koral’ın ellerini yapmıştır.

Furtun sırt, el, bacak gibi bedenin parçalarını yapıyor. İnsan vücudunu bütün olarak değil de parça parça oluşturuyor. İnsan gözünün parçadan bütüne gideceğini, vücudun bir parçasını gören insanın geri kalan parçaları tamamlayacağını düşünüyor. Candeğer Furtun’un  ilgi alanı felsefe ve psikolojiymiş, felsefede parçadan bütüne gitmeye tümevarım deniyor. Yani Candeğer hanım eserlerini oluştururken tümevarım uyguluyor.

Candeğer Furtun kendini Füreya Koral’ın mirasçısı olarak görmekte haklı; çünkü çağdaş seramik tarihinin Füreya’dan sonra en önemli ismi olarak kabul ediliyor önemli sanatçılar tarafından.

 

c.furtun9

Candeğer Furtun

İşlevsel seramikten figürü çağrıştıran organik biçimlere uzanan çalışmalarıyla tanınan Seramik Sanatçısı Candeğer Furtun 1954-1957 yılları arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde, 1957-1959 yılları arasında da seramik bölümünde öğrenim görmüş. Aslında üniversiteye girmeden önce resim ve seramikle ilgili eserleri yokmuş, resim ve seramik ilgi alanında değilmiş. Asıl ilgi alanı daha önce söylediğim gibi felsefe ve psikolojiymiş. Kendisinin söylediğine göre insanın varlığı, nedenleri, niçinleri, ölüm ve yaşam sorunları… Çok genç yaşlarda insan niçin bu konularla ilgilenir. Her sanatçıyı etkileyen birtakım olaylar vardır, Furtun da küçük yaşlardan itibaren ailesinde kayıplar yaşıyor ve kaybettikleri onu çok etkiliyor ve “vardı yok oldu” diyerek kayıplarını anlatıyor. İnsana olan ilgisi de küçük yaşlarında başlıyor… dünyayı kavraması ve kavradıklarını aktarabilme dürtüsü onu Akademi’ye getirmiş. Bir anlamda felsefe-psikoloji-resim-seramik iç içe geçmiş. Özellikle de Seramik…Felsefenin sorduğu soruları sorarak seramikle düşündüklerini somut hale getirebilmiş ve kendisini izleyenlere düşündüklerini aktarabilmiş. Resim ve seramik bölümünde öğrenim görmesinin yanı sıra 1959-1960 yıllarında  İ.Ü. Kimya Fakültesi’nde kil araştırmaları yapmış bir sanatçı. 1960’larda Türkiye’de seramik yapım malzemelerinin ve değirmenlerin olmadığını, killeri tuğla fabrikalarından edindiklerini söylüyor. Toprakla öylesine haşır neşir ve toprağı öylesine seviyor ki yüzünü gözünü sarıp tavanda taş öğütüyor, boyasını hammaddeden karıştırarak kendi yapıyor. Kesinlikle hazır boya kullanmıyor. Kimya fakültesinde boşuna araştırma yapmamış, yaptığı çalışmaları yaşamına katmış. Kendi kilini kendisi yoğuran, kendi boyasını yapan usta bir sanatçı o.

1960-1961’de Eczacıbaşı Seramik Fabrikası’nda pek çok çalışmaya imza atan Candeğer Furtun 1961 yılında ABD’ye gider, Rochester Teknoloji Enstitüsünde öğrenim görür; 1963 yılında da Amerikan El Sanatları Okulu Seramik Bölümünde lisansüstü çalışmasını tamamlar. Aynı yıl Worcester El Sanatları Merkezi’nde ders verir.

B & W

Seramik Sanatçısı Candeğer Furtun

1965 yılından beri İstanbul’da bulunan özel atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor.

Önce Akademinin resim bölümüne giren Furtun bu bölümde okurken modlaj derslerinde elleriyle bir şeyler oluşturmanın kendisine haz verdiğinin  farkına varıyor,  1957’de seramiğe geçerek 1959’da seramikten mezun oluyor.

c.furtun 7

Candeğer Furtun’un Elleri

Candeğer Furtun’un seramikle ilgili söylediklerine kulak verelim: “Toprağı sevdim. Elini toprağa süren bir insanın kolay kolay topraktan ayrılabileceğini düşünmüyorum. Toprak hem çok yumuşak hem de çok inatçı, kişilikli bir malzeme.Düşüncelerimi olabildiğince toprakla gerçekleştirmeye çalışıyorum.”

c.furtun eseri 5

Candeğer Hanım gibi İstanbullu bir Seramik Sanatçısı olan Reyhan Gürses, Furtun ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Candeğer Furtun” benim için bir idoldür. Kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum sanatçının eserlerine hayranlık duymamak elde değildi. Candeğer Hanım 1936 yılında doğmuş, yaşına ve yaşadığı döneme rağmen bence pek çok gençten daha genç bir vizyona sahip. O, bana ve seramiğe gönül veren pek çok kişiye öncülük etmiş bir sanatçıdır.

c,furtun 6

Candeğer Furtun’un Bir Eseri

Bir başka seramikçi Sevim Çizer de Candeğer Furtun’dan etkilenmesini şöyle anlatıyor: Seramik başlangıçta bilgi sahibi olduğum bir alan değildi, doğal olarak zaman içinde bilgilendikçe ilgim de arttı. Ancak seramiği öğrenmeye başladıktan sonra şüphesiz beni etkileyen sanatçılar oldu. O dönemlerde  Candeğer Furtun’un İstanbul’da bir sergisi olmuştu, ben müthiş etkilenmiştim.

c.furtun8--ceramic-art

Candeğer Furtun’un Bir Eseri

Seramik çamurunu plastik malzeme olarak kullanırken son derece rahat, doğal, yumuşak ve inanılmaz bir hüner ile biçimlendirmesi ve adeta ruhunu çamura aktarması beni çok etkilemişti.

3e67d52e3e05ba39b7958a78d8521716

178c95ea1840593014dd86b8f2059138--ceramic-art

Candeğer Furtun Eserleri

c.furtun 10f8ea9626e0a6f3545beb6d82faa66e84c.furtun 11

Candeğer Furtun pek çok sergiye katılmış. 2017 yılında en son katıldığı sergi olan15.İstanbul Bienali’nin sürpriz isimlerinden biriymiş.

c.furtun --ceramic-art-more

Candeğer Furtun Eserleri

Candeğer Furtun'un Bir Figür adlı eseri

Candeğer Furtun’un Bir Figür Adlı Eseri

candeğer furtun eseri 4candeğer furtun eseri 1

40598458_298797330713070_8822066532255507048_n

Rabia Çapa, Candeğer Furtun tarafından tasarlanan açılış kıyafeti ile

maxresdefault1950’li yılların sonundan itibaren seramikle uğraşıyor.  Bütün bir üretimi, seramiği kullanarak nasıl çağdaş olunacağını anlamak için iyi bir kaynak.

15. İstanbul Bienali konusuyla ilgili şöyle bir soru soruyor bize: İyi bir komşu kimdir?

candeger-furtun-12017 yılının Eylül ayında başlayan  15.İstanbul Bienali’nin ilginç konuğu Candeğer Furtun…   İstanbul Modern’de İyi Bir Komşu Bienali’ne dokuz çift bacakla katılmış Candeğer Furtun, dokuz çift bacak diz dize, yan yana oturuyor. Bu bacaklar Türkiye ve sekiz komşusunu anlatıyor. İlk bakışta dokuz çift bacağı eşit görüyoruz. Ama yakından bakınca bir çift bacağın-soldan üçüncü- farklı olduğunu fark ediyoruz. Bir bacağın üzerinde seramik bir el var. Elin bacağın üzerinde duruşu kendine güvenen bir erkeğin oturuşu gibi. O bacaklar, elin varlığı ile daha erkeksi duruyor. Sanatçı dokuz çift arasında Türkiye’nin o olduğunu bize duyumsatıyor. ‘Bu oturuşun bizim kültürümüze dair bir şeyler söylediği kesin’ diyor. Bu oturuşun maço bir hali var. Trende, otobüste büyük bir rahatlıkla oturan erkekleri hatırlatıyor bizlere.

page_15-istanbul-bienalinin-kuratorlugunu-elmgreen-dragset-ikilisi-ustlenecek_138430394

15. İstanbul Bienali’nin Kuratörleri Michael Elmgreen ve İngar Dragset İkilisi

Daha önce üç kez İstanbul Bienali’ne sanatçı olarak katılan Michael Elmgreen ve Ingar Dragset1995 yılından beri birlikte çalışıyorlar. İkili; yerleştirme, heykel, performans ve tiyatro dâhil pek çok sanat türünde faaliyet gösteriyor. 15. İstanbul Bienali’nin kuratörlüğünü üstlenen “Bir bienal, pekâlâ bir diyalog platformu olabilir ve farklı fikirlerin, bakış açılarının ve toplulukların birlikte var olabileceği bir biçimde yapılabilir” diyen Elmgreen & Dragset ikilisi Bacaklar’ı gördüklerinde akıllarına dünyanın pek çok yerindeki metrolarda erkeklerin oturma tarzlarına ilişkin eleştiriler ve tartışmalar geldiğinden bahsediyorlar. Bacaklar; böylece değişmeyen erkeklik sorunlarının evrenselliğini hatırlatıyor .

37079f199142ef0d045a2bee62d057e8Bu bacaklar yıllar önce yapılmış, 1992’de, bunlar kaslarıyla, oturuşlarıyla erkek bacakları. Candeğer Furtun o yıllarda atölyesinde çalışan 20’li yaşlarda bir erkeğin bacaklarını model olarak alıyor. Bacaklara göre ayaklar küçük… Furtun bunu şöyle açıklıyor: “Seramiğin doğasında var bu; fırınlandıktan sonra çeker, hacmi küçülür.” Sanatçımız, bacaklara anatomik yaklaşmıyor, o anatomiden çok bir tavrın, duygunun arayışında. Yirmi beş yıl olmuş bacaklar yapılalı, farklı yıllarda farklı yerlerde defalarca sergilenmişler.

Bacaklar15. İstanbul Bienali’nde içleri dolu değil, yalnızca birer kabuktan ibaret. Bu da masifliklerini azaltırken kırılganlıklarını güçlendiriyor.Bacaklar bütün kırılganlıklarıyla yokluğu bünyelerinde taşırken varlığı da duyumsatıyorlar. Öylesine canlılar ki sanki bir işaretle ayağa kalkıp hareket edecek gibi görünüyorlar. Komşumuzun en ufak ihtiyacında hemen harekete geçmez miyiz?  Komşular arasında dayanışma, umut ne kadar önemlidir. Biz de bacaklara baktığımızda onların yan yana diz dize büyük bir dayanışma içinde umutla durduklarını görüyoruz.