GÜNIŞIĞINDA İSTANBUL’UN 8000 YILI(Kentlerin Kraliçesi İstanbul 9)

2008 yılında bir dergide bir sergi haberi gördüm. Serginin adı: GÜNIŞIĞINDA İSTANBUL’UN 8000 YILI / MARMARAY-METRO-SULTANAHMET KAZILARI  Serginin Yeri: İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ- ASSOS SALONU Tarihi: 25 Haziran-31 Aralık 2007”ydi.

Sergi biteli iki ay olmuştu neredeyse, bu sergiyi görmem gerekirdi. Kazıları yakından takip ediyordum güya, bu serginin açılışını nasıl kaçırmıştım! Tarih olmuş haberi Ergün’e gösterdim. Ergün üzüntümü anladı, bana:

Y-E. Öztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan

“Hadi kalk, sergi bitmiş olsa da Arkeoloji Müzelerine gidelim, görevlilerden sergiyle ilgili bilgi alır, müzeyi dolaşırız,” deyince sözünü ikiletmeyip hemen hazırlandım. Bir saat içinde kendimizi müzenin önünde bulduk. DSC01943gün ışığında İstanbul abAaa, o ne? Sergi afişi karşımızdaydı! Afişi kaldırmayı unutmuşlar mı? diye birbirimize sorarken kapıdaki müze görevlisi, sergiye ilginin fazla olduğunu bu yüzden serginin kapanmadığını söyledi. Sevincimiz görülmeye değerdi!

DSC01833-Üsküdar'dan çık. kap kacak a

Üsküdar(İstanbul) Kazılarından Çıkarılan Kap Kacak

DSC01840-Üsküdar'dan çık. eserler a

Üsküdar Kazılarından Çıkarılan Eserler

DSC01847-Sirkeci-Kadın heykel başı taş-Roma 1.2. yy a

Sirkeci(İstanbul) Kazılarından Çıkarılan Roma Dön. Ait Kadın Başı (1.-2. yüzyıl)

DSC01854-Sultanahmet eski cezaevi Azizli Tabak ab

Sultanahmet (İstanbul) Eski Cezaevinde Yapılan Kazılarda Bulunan Azizli Tabak

DSC01860 İznik işi tabaklar ve vazo Osmanlı eserleri 16-17. yy

Osmanlı Eserleri-İznik İşi Tabaklar ve Vazo (16.-17. yüzyıl)

DSC01866-sul. eski cezaeviMozaik döşeme ve iskeletler abSergide beş yüze yakın Roma, Bizans, Osmanlı dönemlerine ait eser vardı; M.S. 2. yüzyıla ait Apollon heykelciği, 7. Konstantine ve 3. Selim’e ait altın sikkeler, üzerinde aziz resmi olan pişmiş toprak tabaklar, insan yüzlü kaplar, yonca ağızlı testiler, kandiller, rölyefli kaplar, kemikten oyun taşları, cam bardak ve kadehler, Roma dönemine ait mermerden yapılmış bir kadın başı, ayrıca başı olmayan bir heykel, amforalar, Osmanlı dönemine ait İznik işi vazo, tek kulplu testi, yazıtlı tabak, Osmanlı şişe ve cam eserleri camlı dolaplarda sergileniyordu 9.-10. yüzyıla tarihlenen ahşaptan yapılmış bir toka ve bir tarafı ince diğer tarafı kalın dişli bir tarak özel bir suyun içindeydi. Ahşapların havayla temas etmemesi gerekiyormuş, yoksa bozuluyorlarmış. DSC01915 Sandalet 5.-7yy.Sergide Bizanslılara ait bir sandaletin tabanında “Güzellikte ve mutlulukta olup sağlıkta kullanınız hanımefendi,” yazıyormuş. Ne ince bir düşünce, ne hoş bir dilek!

DSC01872-Yenikapı a

Yenikapı Kazılarından Çıkan Kantar Ağırlık Bronz+Kurşun  (6.-7. yüzyıl)

Yenikapı’daki Theodosius Limanı’nda bulunan içleri amforalarla dolu gemi batıklarının posterleri ve kazı yapılan yerlerle ilgili bilgi veren panolar duvarları süslüyordu.

DSC01927-Batık gemi a

Theodosius Limanı’ndan çıkarılan batıklardan biri

DSC01929 Amforalar a

Amforalar

Panoların birinde Theodosius Limanı’nın 4. yüzyılda l. Theodosius tarafından kurulduğu, zamanın en önemli ticaret limanlarından biri olduğu, Lykos (Bayrampaşa) Deresi’nin doğal bir koy olan bu limana alüvyon biriktirdiği, 11. yüzyıl başlarında limanın şiddetli bir fırtına sonucunda kum ve mil ile dolduğu, daha sonra koyun temizlenip derinleştirilmediği, l5. y.y. başlarına kadar sadece balıkçı kayıklarının ve ufak teknelerin barındığı sığ ve küçük bir koy olarak kullanıldığı, 1420 yılında yapılmış gravürlerde limanın faaliyette olduğu; 1470’li yıllarda yapılan gravürlerdeyse aynı yerin bostan olarak görüldüğü yazıyordu.

Tarihini tam olarak hatırlamıyorum, Yenikapı’da yapılan kazılarla ilgili Discovery Channel’da bir belgesel izledim. Buluntuların ışığında Theodosius Limanı ve Bizans yaşamıyla ilgili geniş bilgi veriliyor, Theodosius Limanı’nın yok olmasına, onlarca geminin batmasına büyük bir tsunaminin neden olduğu çizimlerle anlatılıyordu. Çok ilgimi çekmişti bu belgesel. Bizim televizyon kanallarımız kazılarla ilgili bilgi verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Herhangi bir televizyon kanalımız bu kazılarla ilgili bir belgesel yaptı mı? Ben böyle bir belgesele rastlamadım. Belki tüm kazının bir belgeseli yapılmıştır da benim gözümden kaçmıştır.

Günışığında İstanbul’un 8000 Yılı adlı sergide Üsküdar- Sirkeci ve Sultanahmet’te yapılan kazılarla ilgili bilgiler ve bulgular vardı. Bu sergiye gitmeseydik kendimizi eksik hissedecektik. Yaşadığımız kentin geçmişinin 8000 yıl öncesine dayanması, 8000 yılda farklı kültürlerden insanların, değişik uygarlıkların İstanbul’da yaşamış olması, biz İstanbullulara büyük sorumluluk yüklüyor; yaşadığımız kente hak ettiği değeri vermeliyiz.

Biz yaşadığımız kenti seviyoruz.

YENİKAPI’DA THEODOSİUS LİMANI (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 8)

Her yıl ekim ayının sonuna kadar Datça-Aktur Kamping’de kalıyoruz, yani her yıl dört ayımızı karavanımızda geçiriyor sonra da  İstanbul’a dönüyoruz. Ne yazık ki karavanımızı Aktur Kamping’de bırakmak zorundayız.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping Koylarından Biri

Karavanımızdan ve güzel kampingimizden ayrılmak istemiyoruz; ama buna mecburuz. İstanbul’daki kampingler kapanmasaydı onu Aktur Kamping’de bırakmayacaktık. Ah, keşke! İstanbul’da onu koyabileceğimiz bir kamping olsaydı da hafta sonlarımızı karavanımızda geçirseydik. Kışın karavanımızı özlemle anacağız.

İstanbul’a döndük, şaka maka İstanbul’u da çok özlemişiz. Özlem gidermek için neredeyse her gün dolaşıyoruz Ergün’le. Dün Galata Kulesi’ne gittik, kuleden İstanbul’un Haliç’e bakan altı tepesini ve bu tepelerin sembolleri olan tarihi eserleri uzun uzun seyrettik. İstanbul’un tepelerindeki tarihi eserlere baktıkça arkadaşım Gönül’ü hatırladım, onunla ne güzel bir ödev hazırlamıştık! Gönül’cüğüm o ödev sayesinde tarih dersinden yüksek not alıp zayıfını kurtarmıştı. Gönül’ün tarihle ilişkisi şu an ne durumda acaba? Aradan yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Yarım yüzyıl!!! Yıllar nasıl da su gibi akıp gidiyor? Bense kendimi hâlâ genç hissediyorum. Büyüklerimiz, beden yaşlanıyor, ama ruh yaşlanmıyor; gençliğini, tazeliğini her dem koruyor, derlerdi de onların bu sözüne pek inanmaz, güler geçerdik. Demek ki doğru söylüyorlarmış! İnsan yaşadıkça, yaşı ilerledikçe bunu anlıyor ve hissediyor.

Gönül’ün tarihe ilgisi eskiden yoktu, birlikte İstanbul’un yedi tepesiyle ilgili ödevden sonra tarihle ilgilenir olmuştu, şimdilerde tarihe ilgisi var mı acaba? Neyse onun tarihle ilişkisinin ne olduğunu bilmiyorum, yalnız çok iyi bildiğim bir şey var; benim tarihe olan ilgim hâlâ sürüyor. Özellikle İstanbul ve tarihiyle müthiş ilgileniyorum. 2004’ten beri Marmaray-Metro ve Sultanahmet’te yapılan arkeolojik kazıları yakından takip ediyorum. Bu kazılarla ilgili çıkan gazete haberlerini, dergilerdeki araştırma yazılarını topluyor, radyo ve televizyonlardaki programları izliyorum.

İlk çalışmaları 1984’te gerçekleştirilen, inşaatına 2004 yılında başlanan Marmaray Projesi tamamlandı, her gün bir milyon İstanbullu Gebze-Halkalı arasındaki 76 kilometrelik güzergâhta yolculuk yapıyor. Bu büyük bir proje!

Raylı sistemin en büyük aktarma istasyonlarından biri Yenikapı’ydı.

dsc01945

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Burada arkeologların gözetimi altında yapıldı metro kazısı, kazmalar toprağa vuruldukça tarih fışkırmaya başlayıp antik bulgular ortaya çıkınca İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılar da başlatıldı Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’da. dsc01893dsc01917

dsc01936

Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci’de Yapılan Kazılardan Çıkarılan Bazı Eserler

İstanbul kazıldıkça Osmanlı, Bizans, Roma eserleri ortaya çıktı. İstanbul yüzyıllardır bağrında sakladıklarını, gözler önüne seriverdi.

dsc01874-yenikapi-kazilari-ab

Yenikapı’da Bulunan Teknelerdeki Amforalar

Yenikapı’da l. Theodosius’un 4. yüzyılda kurduğu Theodosius Limanı bulundu. Beş yüz yıldan beri İstanbul’un sebze, meyve bahçeleri -Langa Bostanları- meğer yüzeyden 16, deniz seviyesinden 6-7 metre derinlikte Theodosius Limanı’nı barındırıyormuş. 58.000 metre karelik kazı alanında 36 batık gemi kalıntısı demir çapalarıyla, 9 gömü, 30 binden fazla taşınabilir tarihi eser, binlerce kemik, ilk İstanbullulara ait 8.000 yıllık, Cilalı Taş Devri’ne dayanan bir köy ortaya çıkarıldı.

Kazılarda 177 farklı insana ait iskelete rastlanmış, insan iskeletlerinin yanı sıra alageyik, devekuşu, akbaba, Afrika kedi balığı, yeşil kaplumbağa, caretta, dört boynuzlu koyun, en fazla da at, eşek, deve ve terrier iskeleti bulunmuş. Kazı alanında bulunanlar bunlarla sınırlı değilmiş; 12-13.yüzyıla ait bir kilise kalıntısı ve 19. yüzyıla tarihlendirilen Osmanlı Döneminin küçük imalathane ve işliklerine ait mimari kalıntılarla bir sokak dokusu ortaya çıkmış.

PENTAX Image

İstanbul Marmara Denizi

Marmara Denizi’nin de göl olduğu, göllükten deniz olma aşamasında geçirdiği değişiklikler uzmanlar tarafından gözlenebilmiş.

Kazıların başlamasından 6-7 yıl sonra da 8.500 yıl öncesine ait değişik mimarisi olan, siyah kille örtüldüğü için ahşapları olduğu gibi korunan iki mezar bulunmuş. Mezarlardaki iskeletlerin varlıklı kişilere ait olduğu sanılıyormuş. Uzmanların söylediğine göre mimari açıdan ilk kez böyle mezarlarla karşılaşılmış. M.Ö. 6500’e tarihlenen mezarlardaki en yaşlı İstanbullulara DNA testi yapılacakmış ve Cilalı Taş Devri’nde yaşamış insanların kökenleriyle ilgili bilgiler edinilecekmiş.

Arkeolojik kazıları, her biri alanında uzman olan onlarca araştırmacı, arkeolog, akademisyen; iki yüz işçiyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Zeynep Kızıltan başkanlığında gerçekleştiriyor.

osman_hamdi_bey_003

Arkeolog, Müzeci, Ressam Osman Hamdi Bey(1842-1910)   Fotoğraf: İnternet’ten

İlk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in Türk müzeciliğini oluşturmak için yaptığı çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok sevindirici.

Yaşayan bir kentin içinde böylesine büyük bir arkeolojik kazı yapılan başka bir yer yokmuş dünyada. Yani Yenikapı, dünyanın en büyük açık hava kazı alanıymış. 2004’ten beri pek çok yabancı bilim adamı, arkeolog, gazeteci, televizyoncu ziyaret etmiş bu açık hava kazı alanını. Kazılarla ilgili pek çok yazı yazılmış dış basında; uluslararası kanallar, belgeseller çekmiş. Yabancı bilim adamları ve arkeologlar kazı çalışmalarını birlikte yürütmek için onlarca teklif götürmüşler İstanbul Arkeoloji Müzelerine, ancak müze gelen teklifleri reddetmiş.

Arkeologlar toprağı kazdıkça batık gemi sayısı artmış ve toplamda 37 batık çıkarmışlar.Batıklar çıktıkça arkeologlar sevinmiş, raylı sistem projesini yürütenlerinse canları sıkılmış. Batıkların hepsi titizlikle çıkarıldıkları yerden alınarak içleri kimyasal ilaçlı suyla dolu havuzlara alınmış. Yenikapı istasyonunun yanında iki katlı konservasyon laboratuvarı oluşturulmuş. İstanbul Üniversitesi adına Prof. Ufuk Kocabaş belgeleme ve onarım sürecini başlatmış.

İşin güzel tarafı Yenikapı kazı alanının Arkeopark Müzesi olup ziyarete açılacak olmasıydı. İstanbul’da Marmaray-Metro Projeleri’yle hem halkın ulaşım sorunu büyük ölçüde çözülecek hem de İstanbul büyük bir açık hava müzesine kavuşacaktı. Önümüzdeki yıllarda İstanbul’da bir kültür turizmi patlaması olabilir diye düşündük uzun yıllar; ancak yıllar geçti ve Arkeopark Müzesi hâlâ ortada yok.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi-1-1024x771

Yenikapı’dan Çıkarılan Batık   Fotoğraf: İnternet’ten

Gazete ve dergilerdeki araştırmalarıma göre Yenikapı batıklarından biri olan Yenikapı 12 ya da YK12 batığının yapım teknolojisi, inşası, tasarımı hakkında gerekli verilere ulaşılmış ve RMK Marine’de 2015 yılında tam ölçekli replika inşa süreci başlamış.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi

YK12                          Fotoğraf: İnternet’ten

M.S. 9. yüzyılda olduğu gibi kestane ağacından inşa edilmiş Yenikapı 12 batığı. 2017 yılının Nisan ayında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde daha sonra da Fransa Marsilya’da sergilenecekmiş. Ortaçağ denizciliği YK12 sayesinde daha iyi anlaşılacak. Bizler de  Yenikapı 12’yi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde  göreceğiz artık. YK12 hepimizi Arkeoloji Müzeleri’ne davet ediyor. Görüşmek üzere…

Fotoğraflar: Sevil Okay

JAPON YAZAR HARUKİ MURAKAMİ-ZEMBEREKKUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN ADI: ZEMBEREK KUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN YAZARI: HARUKİ MURAKAMİ

AİT OLDUĞU ÜLKE: JAPONYA

KİTABI TÜRKÇEYE ÇEVİREN: NİHAL ÖNOL

YAYINEVİ :DOĞAN KİTAP

SAYFA SAYISI: 738

SAMSUNG CAMERA PICTURESHaruki Murakami’nin Sahilde Kafka adlı kitabıyla ilgili bir yazı okudum, Kafka’yı sevdiğim için ilgimi çekti, kitabı alıp okumayı düşünürken bir arkadaşım kitabın Kafka’yla pek ilgisi olmadığını, önce ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni okumamı söyledi. Ben de öyle yaptım Haruki Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı kitabını okudum, daha sonra da Sahilde Kafka’yı.

1949 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde dünyaya gelen yazarın babası Budist bir din adamıymış. Murakami ‘Sürrealist’ bir yazardır.

Murakami’nin ‘Sürrealist(Gerçeküstücü)’ tarzda kitaplar yazmasını ben babasından etkilenmesine bağladım.

23murakami1_span-jumbo

Haruki Murakami                 Foto: İnternet

Yazarın kitap yazmaya başlaması da ilginç! Haruki Murakami, 1979 yılında tek başına bir beyzbol maçına gidiyor, maçı izlerken birden bire roman yazma isteği duyuyor, maç bittikten sonra eve gidip roman yazmaya başlıyor. “Kaze No Uta Okike” adlı kitabı aynı yıl Japonya’da yayımlanıyor. Ve Gunzou Edebiyat Ödülü’nü (1979) alıyor. Aynı kitap “Hear The Wind Sing” adıyla İngilizce olarak 1987 yılında basılıyor. İçinden geldiği gibi adeta transa girerek yazıyor Murakami, gerçeküstücülüğün en belirgin özelliklerinden biri de budur.

Nedir Gerçeküstücülük?

Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında gelişen resim ve edebiyat akımına gerçeküstücülük ya da sürrealizm deniyor.

Gerçeküstücülük bildirgesini 1924 yılında kaleme alan kişi Andre Breton’dur.

150px-andre_breton

Andre Breton (1896-1966) Fransız Yazar, Şair

Andre Breton’a göre gerçeküstücülük bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı; gerçek dışı anlamında değil, gerçeğin insandaki izdüşümü şeklinde bir yaklaşımdır.

Breton için bilinç dışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğidir.

Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutar, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurgular.

Bilinç ile bilinçdışı, düşsel dünyayla gerçek yaşamın iç içe geçtiği gerçeküstücülük akımında figürler düşsel bir atmosferdeki kompozisyon içinde yer alır.

SAMSUNG CAMERA PICTURES‘Zembereğin Güncesi’ adlı yapıtta sık sık gerçek yaşamla düşsel yaşamın iç içe geçtiğini görürüz, daha doğrusu okuruz. Zaman zaman anlatılanların hangisinin düş, hangisinin gerçek olduğunu karıştırırız. İşin ilginç yanı, kitabın baş kahramanı Toru’nun da özellikle yaşadığı deneyimlerinin gerçek mi düş mü olduğunun pek ayırdında olmadığını algılarız .

sigmund_freud_life

Sigmund Freud (1856-1939) Avusturyalı Nörolog, Psikanalist

Freud’a göre insanın bilinçaltında gizlenmiş kuşkuları, eğilimleri, arzuları rüyalarda bütün çıplaklığı ile kendini gösterir; gerçeküstücüler de bunu düşüncenin gerçek faaliyeti olarak görürler. Onlara göre bilinçaltı sanatın gerçek kaynağıdır, aklın ve mantığın kontrolünde yazılan eserler sahtedir.

‘Gerçeküstücülükte rüyalar çok önemli ve gerçeklerden daha gerçektir. Bilincimizin bilinçaltına ittiği gerçekler düşlerimizde ortaya çıkar, düşlerde çıkarcılık ve iki yüzlülük yoktur. Düşlere sığınma yaşamın çirkinliklerinden bir kaçıştır,’ der sürrealistler.

Zemberek Kuşu’nun Güncesi’nde de kitabın başkarakteri Toru Okada da çeşitli düşler görür, gördüğü düşler genellikle cinsellikle ilgilidir, tanıdığı kadınlardan özellikle biriyle düşlerinde cinsel ilişkiye girer. Toru cinsel ilişki yaşadığı zamanları düş ile gerçek arasında, sisler içinde anımsar, düşte mi gerçekte mi olduğunu bir türlü anlayamaz.

Doğaüstü olaylar olur, duvarın içinden geçer, yüzünde mavi bir leke oluşur, bu leke psikolojik yönden rahatsız olan pek çok kişiyi iyileştirir, bu iyileştirilen kişilerin çoğu kadındır, Toru yaptığı iyileştirmelerin karşılığında büyük paralar alır. Gerçek ve düş her zaman iç içedir.

murakami-new-york-maratonu-1991

Haruki Murakami- New York Maratonu  1991     Foto: İnternet

Haruki Murakimi gençliğinin büyük bölümünü Kobe’de geçirir. Tokyo Waseda Üniversitesinde drama okurken eşi Yoko ile tanışır. Batı müziğine ve edebiyatına yakın ilgi duyan yazar, üniversiteyi bitirdikten sonra eşiyle yedi yıl Tokyo’da bir caz kulübü işletir.

Yazarın müzikle içli dışlı olduğu kitaplarına da yansımıştır. Kitaplarındaki kahramanların dinledikleri müziklerden sıkça bahseder.

1986-1995 yılları arasında Avrupa ve Amerika’da yaşayan yazarın fazlasıyla Batıcı olduğu söylenerek eleştiriliyormuş. Tüm eleştirilere rağmen Japonya’nın XX. yüzyıldaki en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Her ne kadar Murakami, Batıcı olarak eleştirilse de İkinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Japon Ordusu ve halkının yaşadıklarını tüm dünyaya anlatmıştır. Pek çok ülkenin insanı genellikle uzaktır Japonların savaşta yaşadıklarına, Japon toplumunun yaşam biçimi özellikle Batılı ülkelere yabancı gelebilir, yaşananlar tam olarak anlaşılamayabilir.

Haruki Murakami’nin Japonya’da milyonlarca okuyucusu olduğu gibi Amerika ve Avrupa’da da kayda değer okuyucusu vardır.

Haruki Murakami yapıtlarında anlaşılır, sade bir dil kullansa da, oldukça etkileyici cümleler kuruyor.

“Evet, sizde bir aile geleneğidir bu, dedim, bir koyun dibindeki akşam esintisi kadar taptaze bir sesle.

Sy. 63/  “Cesaret ile merak, bilinmeyen bir bahçeye girildiğinde birlikte işler. Kimi zaman merak, gizlenmiş cesareti ortaya çıkarabilir, kışkırtır. Ama bana öyle geliyor ki, merak çabucak yok oluverir de cesaret uzun bir yol almak zorundadır. Merak, birlikte iyi olunan ama güvenilemeyen bir arkadaşa benzer. Seni bir şeyler yapmaya kışkırtabilir de gerektiği zaman savuşup gider. İşte o zaman sen de devam etmek için cesaretini toplamak zorunda kalırsın.”

Sy.65/ “Çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. İneceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.

Murakami; hoşlanmadığı, varlığını kabullenmek istemediği kişilerden de eserlerinde bahseder. Bu kitapta (Zemberekkuşu’nun Güncesi) karısının ağabeyi Noboru Vataya’dan hiç hoşlanmaz; ama yine de onun televizyon ekranlarından halkı nasıl etkilediğini anlatır. Ona hiç inanmaz, ona inananlara da çok şaşırır.

Sy.74/  , Noboru Vataya televizyon denen iletişim organının bağrında, kendisine tıpatıp uyan bir yer edinmişti. Medya onu kucaklayıp bağrına basmıştı ve o da medyada suyun içindeki balık kadar rahattı.

Gene de hiçbir zaman ne yazdıklarını okuyabildim ne televizyonda suratına bakabildim. Zekiydi, yetenekliydi, bundan hiç kuşkum yok, kabul ediyorum. Kısa zaman içinde, kısa cümlelerle karşısındakini büyük bir ustalıkla tuşa getiriyordu. Rüzgârın ne yönden estiğini algılamakta da hayvansal bir önsezisi vardı, ama yazdıklarını dikkatle okurken ya da düşüncelerini açıklamasını dinlerken tüm bunların sağlam bir temele dayanmadığını anlamak kolaydı. Yaşam konusunda hiçbir küresel görüşü yoktu ve derin inançlardan yoksundu. Dünyası, yüzeysel sistemlerden kapmaca, o anın gereklerine göre değiştirdiği tutarsız bir öğeler bütününden oluşuyordu. Çeşitli düşüncelerle oynama biçimi öylesine inceydi ki, bu işi bir tür sanat yapmış bile denebilirdi. Ama bana göre tüm bunlar sadece göstermelikti. Görüşlerindeki tek iler tutar taraf, aslında bunların hiçbir iler tutar yanı olmamasıydı ve eğer en ufak bir kişisel dünya görüşü varsa o da, gerçek dünya konusundaki yapıcı öğelerin hiç bulunmaması olarak özetlenebilirdi. Bununla birlikte, bu kusurlarını kendine göre bir tür zekâ zenginliği yapıp çıkmıştı. Zamanı kısa dilimlere bölen medyanın kıvrak zekâ stratejisi, elle tutulur ve sağlam bir felsefe gerektirmiyordu zaten; Noboru Vataya’nın gerçek değeri de işte böyle bir yükü yüklenmemiş olmasındaydı.

Savunması gereken hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden, vargücüyle çok basit bir strateji üstünde yoğunlaştırabiliyordu çabalarını. Sadece saldırması ve rakibini devirmesi gerekiyordu, o kadar. Bir bakıma bir zekâ bukalemunu sayılırdı. Karşısındakinin rengine göre renk değiştiriyordu ve hemen oracıkta, etkili bir mantık kuruyor, bu uğurda akla gelebilecek her türlü konuşma cambazlığını seferber ediyordu. Söylemlerinin çoğu oradan buradan alıntıydı ve çoğunlukla da içerikten yoksun olduğu belliydi, ama onları hiçlikten, bir hokkabaz ustalığı ve çabukluğuyla çıkartıverdiği için, yürüttüğü mantığın boşluklarının o anda ortaya dökülmesi neredeyse olanaksızdı.

76/  Kimi durumlarda, karmaşık bilimsel terimleri art arda sıralayabiliyordu ama kimse, bu terimlerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordu ki. Anlamayanların şöyle veya böyle haksız olduğunu ima eden bir hava yaratma ustalığına sahipti. Ya da ardı arkası gelmeyen, beynine kazınmış gibi görünen rakamları liste liste sıralıyor ve bu ona büyük bir inandırma yeteneği kazandırıyordu. Ne var ki sonradan kimse bu rakamlar güvenilir bir kaynaktan mı alınmış, gerçekten resmi rakamlardan mı, arayıp sormuyordu ki. İstatistiklere yalan söyletmenin kolay olduğunu herkes bilir. Ama Noboru Vataya’nın yöntemi öylesine ustacaydı ki, hiç kimse açıkça bir tehlikeyi göze alıp gün ışığına çıkartamıyordu.

İşte Noboru Vataya böylece, çağın en parlak aydınlarından biri sayılmaya başlamıştı. Düşüncelerinin sağlam bir temele dayanıp dayanmaması kamuoyunun umurunda bile değildi. Halkın ekranda görmek istediği tek şey, bir fikir düellosuydu, sadece kıpkırmızı bir kanın akmasını istiyorlardı. Pazartesi bir fikri savunan kişi, cumartesi bir başkasını savunmuş, onlar için hiç önemi yoktu.

Murakami; medyayı ve Noboru Vataya’nın temsil ettiği politikacıları ne güzel dile getirmiş. Anlattıkları bana hiç de yabancı gelmiyor ve beni çok düşündürüyor, pek çok ülkenin halkının bu tür insanlara inandığını, güvendiğini okudukça kahroluyorum.

Haruki Murakami’nin kitaplarından bazıları:

Okumanın tadına varmanızı, farklı yazarların farklı kitaplarını keyifle okumanızı diliyorum.

KARAVANLA DOĞADA YAŞAMAK NE GÜZEL! (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 7)

Karavan yaşamı Ergün ve benim için çok önemlidir. Karavan bizim olmazsa olmazımızdır. Ancak herkes bizim gibi düşünmüyor, düşünmek zorunda da değil. Pek çok arkadaşımıza, akrabamıza, karavan almamız karavanla geziler yapmamız,

SAMSUNG

Ataköy Kamping/İstanbul               Foto: Ergün Aydınlar

İstanbul’da önce Ataköy sonra da Çiroz Kamping’de kalmamız çok tuhaf gelmiş, onlar bizi pek anlayamamışlardı.

SAMSUNG

Karavanlar              Foto: Sevil Okay

Genellikle insanlarımızın düşüncelerine göre ‘karavan yaşamı’ saçma sapan bir şeydir. Onlar lüks bir evi her zaman tercih etmişlerdir. Ama biz kesinlikle onlar gibi düşünmüyorduk, halen de düşünmüyoruz. Ergün ve benim gibi düşünen öyle çok karavancı var ki…

Herkesin merakı, yaşama bakışı farklıdır. Böyle olması da güzeldir, farklılıklar renkliliği getirir. Her şeyin birbirinin aynı olduğu bir dünya ne kadar tatsız olurdu. Ben mütevazı şartları daha çok seviyorum. Karavanım benim için bir saray; hatta espri olsun diye, bakmayın espri dediğime öyle de hissettiğim için minik karavanıma Bizim ‘Topkapı Sarayı’mız diyorum.

SAMSUNG

Güneşle Bulutların Dansı         Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Doğadaki Güzellik              Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Dere ve Ağaçlar               Foto: Sevil Okay

Gerçekten bizim için saraydan daha öte; doğanın içinde, çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, rüzgârın ezgilerinin; denizin, bulutların, güneşin sıcak veya serin, ayın ve yıldızların ışıl ışıl gülüşlerinin bize olağan üstü güzellikleri yaşatması, sevdamıza tanık olmaları ne büyük zenginlik, ne keyif!

İstanbul’daki evimi aramadığım, küçüklüğünden yakınmadığım, aradığım her şeyi rahatlıkla bulabildiğim, istediğim gibi yerleşebildiğim güzel, minik evimiz, yani karavanımız. Onu konforlu bir yazlık eve asla değişmem!

Karavanımıza konuk gelenlerin en merak ettiği şey, karavanımızın dolaplarıdır. Bana:

“Dolaplarını aç, nasıl yerleşmişsin bir bakalım. Tencerelerini, tavalarını, tabaklarını nereye koyuyorsun?” diyen çoktur.

Aslında her eşyanın kendine has dolabı vardır karavanlarda; dışarılara taşmadan karavana en iyi şekilde yerleşilebilir. Fazlalıklara gerek yoktur, her şey ihtiyacınız kadar olmalıdır. Karavan evin küçük bir versiyonudur, evde nasıl bir düzen kuruyorsak karavanda da düzenimizi oluştururuz. Bir zorluğu yok.

Yemeğimi karavanda pişirir, bulaşığımı karavanda yıkarım, en zor işleri karavanda hallederim. Hiç yakınmam yerim dar diye, o küçüklüğe alışmışım.

Çamaşırımı gece ondan sonra asar, sabah erkenden toplarım, hiç kimsenin göz zevkini bozmak istemem. Ayrıca ütü masamı kurup çamaşırları mutlaka ütülerim. Evimdeki düzeni ve rahatı karavanımda da sağlarım.

Kimi dostlarımıza da karavan yaşamı çok güzel ve cazip gelmiş, hemen bir karavan almak istemişlerdir. Biz onlara şunları söylemişizdir:

Tabii karavan sahibi olmanızı biz de isteriz, karavancılığın bazı koşulları vardır, buna uymanız gerekir. Siz eşler aynı düşünceleri ve duyguları paylaşıyor, karavanın meşakkatine de güzelliklerine de aynı ölçüde yakın duruyorsanız, her türlü zorluğu karşılayıp üstesinden gelebilecekseniz; böcekten, şundan bundan korkmuyor, yalnız kaldığınızda karanlıktan, ıssızlıktan bir endişe duymuyorsanız her şey yolunda demektir, karavan yaşamı tam size göre ve gayet güzeldir! Fakaaat, eşlerden biri karavanda yaşamayı sever, diğeri sevmezse ya da birinin elinden hiçbir iş gelmiyorsa o zaman karavan yaşamı zordur, tadından yenmez. Tüm bunları düşünün, sonra karavancı olmaya karar verin!

Bugün bazı dostlarımızla karavan komşusuyuz, doğal güzelliklerin tadını birlikte çıkarıyoruz.

Bir zamanlar –beş-altı yıl önce- İstanbul’da karavan kampingleri vardı, hele Çiroz Kamping evimize on dakika mesafedeydi. Neredeyse her gün karavanımıza uğrar, hafta sonlarımızı kampingde karavanımızda geçirirdik. Arkadaşlarımızla hafta sonları bir araya gelme vesilesiydi karavanlarımız. Yazın da karavanımızı arabamıza taktığımız gibi ver elini Türkiye’nin değişik köşeleri. Yalnız her yaz en son uğrak yerimiz Marmaris-Datça arasında bulunan Aktur Kamping’di. Orada iki ayımızı geçiriyorduk. Sonbahar’da İstanbul’a dönüyor, karavanımızı Yeşilköy Çiroz Kamping’e yerleştiriyorduk. Karavan yaşamımız yaz aylarıyla sınırlı değildi. Her mevsim karavanımızda yaşayabiliyorduk. Bir gün, hiç olmasını istemediğimiz, düşüncesine bile katlanamadığımız bir şey oldu kampingler kapatıldı. Karavancılar darma duman oldular. Çoğunluk karavanlarını otoparklara çekti. Biz de evimize yakın bir otoparka koyduk yaz gelene kadar karavanımızı.

dsc03006-datca-aktur-kamping-ab

Yurdanur-Ergün Öztan/ Datça-Aktur Kamping’de Karavanlarında    Foto: Mithat Okay

Sonra düşündük taşındık, otoparkta duran bir karavanı kullanamayacağımızı anladık, yaz gelince karavanımızla direk Datça-Aktur Kamping’e gittik. Artık karavanımızı tüm yıl boyunca bırakacaktık burada. Ve de bıraktık… Her yıl karavanımızla üç ay birlikte oluyoruz. Ona bir türlü doyamıyoruz. Ondan yalnız yaz döneminde faydalanıyoruz. Aslında onu çok özlüyor, yaz tatilimizi, daha doğrusu karavan yaşamımızı elimizden geldiğince uzatıyoruz.

Ergün hep derdi ki: “Yerinde duran karavan köfteci dükkânı gibidir.” Maalesef bizim karavanımız da artık köfteci dükkânı gibi!!!

aktur-ergun-oztan_n

Ergün Öztan ve Aziz Karahan/Datça-Aktur Kamping’de    Foto: Yurdanur Öztan

Karavanımızı gezdiremiyoruz, ama küçük şişme botumuzla her gün denize çıkıyor, balık tutuyor, farklı koylarda denize girip konuşlandığımız yerde gazetemizi, kitaplarımızı okuyoruz.

dsc08374-ergun-oztan-ab

Ergün Öztan/ Aktur Kamping Sularında                                        Foto: Mithat Okay

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Yurdanur-Ergün Öztan Botlarında        Foto: Sevil Okay

Minik botumuz, bize Datça’nın cennet koylarında harika anlar yaşatıyor.

aktur-yu-er

Aktur Kamping Kumsalı ve Denizi/Datça-Muğla                 Foto: Ergün Öztan

Her yaz Datça-Aktur Kamping’deki karavanımızdan ayrılırken önümüzdeki sene tekrar ona kavuşabilecek miyiz? diye düşündüğümüz, kış boyunca ona kavuşmak için günlerin geçmesini beklediğimiz bir güzellik karavanımız. Barbie’nin evi gibi. Yurdanur’la Ergün Öztan’ın minik, şirin evleri!

Yıllar nasıl da aktı? Düşündükçe, anılara daldıkça neler yaşamış, ne heyecanlı zamanlar geçirmişiz. Anılar; ilintili olduğu diğer anıları hatırlatıyor.

Edip Cansever’in ‘Anısındayım’ adlı şiirinin bir bölümü düşüyor aklıma:

“…….

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan

Düşlerde görünen anlamlardır

Özelliklerdir bir de belli belirsiz / Ve

İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”

Şiir! Ne güzel bir sözcük! İçi öylesine dolu ki… Şiiri sözcüklerle anlatmak zor, zor da… Şiir sözcüklerle söylenir ve yazılır. Yazılmaktan daha çok sözcükler en hoş, en uygun ya da karşıt biçimde dizilir. Ustalık, o sözcüklerin bir araya nasıl getirileceği, içerdiği anlam, tattırdığı kimi zaman hoş kimi zaman zehir zemberek duygular… Şiir, kişiye uçuyormuş hissini yaşatır. İpek bir ibrişimdir sanki, rengârenk ibrişimlerin oluşturduğu bir güzellik. Şair türlü kumaşlar, danteller dokur rengârenk ibrişimlerle.

Dışardan kulağına bazı konuşmalar geldi. Ne zamandan beri karavanda yatıyordu? Düşündü. Belki bir-iki saat belki de onlarca yıl.

-Ergün Bey!

-Buyrun Hüsniye Hanım.

-Yurdanur, Datça pazarına gideceğinizi söylemişti. Pazara gidiyor musunuz? Yurdanur nerede?

-Karavanda. On dakika uzanacağını söylemişti; ama en az bir saattir içerde. Uyumuş olmalı, ben onu kaldırayım da gidelim.

-Tamam, ben karavandayım, çıkarken bana seslenirsiniz.

-Olur.

Ergün Bey, karavana girer, yatmakta olan eşinin gözleriyle karşılaşır, Yurdanur sanki onu görmüyor gibidir, yavaşça eşine sorar.

-Yurdanur canım, gözlerin açık mı uyuyorsun, yoksa hayaller âlemine mi daldın?

dsc08400-yurdanur-oztan-ab

Yurdanur Öztan

-Ergün’cüğüm uyumuyorum, hayal âleminde olduğum doğru, öylesine daldım ki kendimi çekip çıkaramıyorum anılardan. Zamanın içinde kayboldum sanki! Yıllar yıllar öncesine gittim; yaşamımızın bazı bölümleri bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ne güzel zamanlar yaşamışız.

-Evet canım, hâlâ da yaşıyoruz ve yaşayacağız. Hadi kalk da Datça pazarına gidelim, Hüsniye Hanım bizi bekliyor.

BİR KARAVAN SAHİBİ OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 6)

Biz aile olarak çadırımızla doğanın içinde yaşamayı öyle çok öyle çok seviyorduk ki… Doğasız bir yaşam düşünemiyor, bir yandan da karavan düşleri kuruyorduk. Bir gün gazete ilanlarına bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi. Karavan Ataköy Kamping’deymiş.

sally-karavan-b

Küçük Boy Bir Karavan     Fotoğraf: İnternet’ten

Bize oldukça yakın bir yerde olduğunu görünce gidip görelim, dedik. Yalnız bir sorun vardı, karavan alacak paramız yoktu. Biz yine de Ataköy Kamping’e gittik. Karavanı satan Reha Bey’di. Minik, şirin mi şirin çekme karavana bayıldık, ilk görüşte sevdalanma dedikleri bu olmalıydı. Fiatını sorduk, yirmi bir bin lira olduğunu öğrenince teşekkür edip karavanın yanından istemeden ayrıldık. Reha Bey arkamızdan geldi:

‘Siz bu karavanı çok beğendiniz, hemen alın,’ dedi. Ona karavanı beğendiğimizi, satın alacak paraya sahip olmadığımızı söyledik. Karavan yirmi bir bin liraydı, bizimse sadece bin liramız vardı. Reha Bey:

“Siz ne yapıp edip bu karavanı alacaksınız; çünkü onu çok sevdiniz,” dedi. Bizse bunun mümkün olmadığını söyleyip ona veda ettik. Ona veda ettik de karavanı bir türlü aklımızdan çıkaramadık. O, bizim için imal edilmişti sanki! Ergün’le çok düşündük; fakat bir çıkar yol bulamadık karavana sahip olmak için. On gün karavanla yattık, karavanla kalktık, tüm muhabbetimiz karavan üzerineydi; sonunda çok zor bir karar verdim, hiçbir zaman yapmadığım bir şey yapacaktım. Karavanı alabilmek için ağabeyimden borç isteyecektim. İsteyeceğim para onun için fazla bir şey değildi. Yalnız, ağabeyimden borç istemek çok zoruma gidiyordu. Daha önce hiçbir şey için borç istememiştim. Bu karavan benim aklımı başımdan almış olmalıydı ki böyle bir şey yapıyordum. Ağabeyime durumu, anlattım, en kısa zamanda borcumuzu ödeyeceğimizi söyledim. Ağabeyimin, parayı ödeyip ödememem pek de umurunda değildi; ancak kaygılıydı, karavanı tehlikeli buluyordu, arabamızla onu nasıl çekeceğimize akıl sır erdiremiyordu. Bizim karavan sevdamızı anlayamıyordu. Boş verin karavanı, gelin bizim yazlıkta kalın, tekneyle geziye çıkalım, diyordu. Canım ağabeyim, benden hiçbir şeyini esirgememiştir. Ağabeyimin 35 metre uzunluğunda bir motor-yatı vardı. İçi her türlü konfora haizdi, lüks bir yalı gibiydi. Yine değişik zamanlarda 27 metrelik bir guleti oldu. O harika teknelerle uzun soluklu seyahatlere çıkmıştık; gerçekten çok keyifli, güzel gezilerdi. Ancaaak benim gözüm karavandan başka bir şeyi görmüyordu, ne yatlar ne katlar ne de yazlık ev istiyordum. Tek dileğim, o minik karavandı.

Ağabeyim beni karavan sevdamdan vazgeçirmek için epeyce dil döktü, baktı benim bu sevdadan vazgeçeceğim yok, karavanı almak için gereken parayı verdi. Karavanı almaya gittiğimizde Reha Bey gülerek:

“Bunu alacağınızı biliyordum,” dedi.

My captured picture

Ataköy Kamping-Ataköy/İstanbul   Fotoğraf: Mithat Okay

Karavanımızı kampın sakin bir köşesine çektik, artık tüm boş vakitlerimizi karavanımızda geçiriyorduk. Yemyeşil bir ortamda yaşamak ne güzeldi! Ataköy’de denizin çok kirli olması, Lodos estiğinde denizden gelen kötü kokular dahi keyfimizi kaçıramıyordu.

Ağabeyime olan borcumuzu o kadar kısa sürede ödedik ki buna biz bile inanamadık. Ergün sabahtan akşama kadar gazetede çalışıyor, akşamları evde, hafta sonları da karavanda hobi olarak gemi maketi yapıyordu, yaptığı gemiler o kadar güzel oluyordu ki gören satın almak istiyordu. Bir iki derken Ergün’ün gemileri satıldıkça satıldı ve karavanımızın borcu ödendi.

resim-021-ciroz-kamping-b-m-k-ve-bb

Çiroz Kamping- Florya/İstanbul      Fotoğraf: Mualla Varlıoğlu

Pek çok arkadaşımız, akrabamız bizim karavan almamızı, karavanla geziler yapmamızı, İstanbul’da önce Ataköy Kamping’de sonra da Çiroz Kamp’ta kalmamızı çok yadırgamış, bizi pek anlayamamışlardı. Onların kafasında karavan da neymiş? En iyisi iki-üç katlı bir yazlık evdir düşüncesi vardı. Biz hiçbir zaman bir yazlık ev düşünmedik ve hâlâ da düşünmüyoruz. Yıllar önce sevdalandığımız karavanımızda tatil yapmak bizim için en bü yük mutluluktur.

DOĞANIN İÇİNDE OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 5)

Gönül’le bu ödevi yaptıktan birkaç yıl sonra (1966) Ergün’le nişanlandık. Düğün hazırlıkları esnasında devamlı alışverişe gidiyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Cağaloğlu’nda bir kırtasiyede minicik bir kart gördüm, dikdörtgen şeklindeydi üstünde mini minnacık bir gül vardı, gül kartın dışına taşmıştı. Kart o kadar hoşuma gitti ki hemen aldım. Kartı Ergün’e verecek, bir hediyenin yanına iliştirecektim. Kartın üzerindeki gül bana iki dize çağrıştırdı, bu dizeleri karta yazdım:

ergun-yurdanur-oztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan  Nişan Töreni (Y.E.Öztan fotoğraf albümünden)

“Solmayan bir gül gibi olmalı sonumuz

Demeli ki hayat geçer mi hiç onsuz.”

Evlendik, bir kızımız oldu, kızımız Fulya iki-üç yaşlarındaydı, Gemlik Kumla’ya tatile gitmeye karar verdik.

e-oztan

Ergün Öztan Gazetede Arkadaşlarıyla (E.Öztan Fotoğraf Albümünden)

Ergün, Hürriyet gazetesinde çalışıyordu, gazeteden bir arkadaşı tatile gideceğimizi duyunca Ergün’e çadırını vermiş. Bir otele, pansiyona gideceğinize benim çadırımda kalın, doğayı taa içinizde hissedin, demiş.

My captured pictureDaha önce çadırlı bir tatil yapmamıştık, denemeye karar verdik. Gemlik Kumla’da deniz kıyısına yakın bir zeytin bahçesine kurduk çadırı. Öyle lüks bir çadır değildi, altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında Türkiye’de çadır ve çadır kavramı yok gibiydi.

SAMSUNGGemlik-Kumla hoş bir yerdi, denizi pırıl pırıl, balığı ve midyesi boldu. Çadırımızı kurduğumuz bahçede su ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir kuyu vardı; suyu kuyudan kovayla çekiyorduk. Denizden sonra duşumuzu kuyudan çektiğimiz suyla yapıyorduk, suyun ne kadar soğuk olduğunu anlatacak sözcük bulamıyorum. Kuyu suyunu başımızdan aşağı döktüğümüzde vücudumuzdan buharlar çıkıyordu, bunu hiç unutmuyorum. İşin en zoru orada bir tuvaletin olmamasıydı, kendimize bir tuvalet yapıp tuvalet sorununu çözdük. Çadırımızı kurduğumuz zeytinliğin toprağı sürülmüş olduğundan yumuşacıktı, denize giderken ayak bileklerimize kadar toprağa gömülüyor, zorlukla yürüyebiliyorduk. O yumuşacık, kumlu toprağa basmak, yürüdükçe bileklerimize kadar gömülmek nasıl hoş bir duyguydu. Bütün elektriğimizi, stresimizi alıyordu toprak. Gerçi o yıllarda stres sözcüğü bilinmiyordu.

Bir gece çok yağmur yağdı, arkadaşımızın çadırı çok yıpranmış olduğundan bazı yerlerinden su sızdırıyordu, yağmur damlalarının içeriye konuk olduğunu uykumda hissetmiş olacağım ki konuk damlaları avucumda biriktirip suyu daha ileriye boca ediyordum. Rahatım öyle yerindeydi ki kalkıp yatağımı diğer tarafa çekmek zahmetine girmedim. Avucum defalarca doldu doldu, boşaldı.

dsc07031-deniz-abDüşününce pek kolay bir şey değilmiş çadırla tatil yapmak diyesi geliyor insanın; ancak o tatilin tadı damağımızda kaldı. Zeytin ağaçlarının ve binlerce yıldızın altında yatmak, mis gibi havayı teneffüs etmek, ışıl ışıl parlayan denizde yüzmek, upuzun kumsalda yürümek, balık tutmak, midye çıkarmak, midyeleri kızartıp kimi zaman zeytinyağ-limon-karabiber karışımına kimi zaman da sarımsaklı yoğurda daldırarak yemek nefisti. Minik kızımız Fulya da özgürce kumsalda koşmaktan, istediği zaman denize girmekten, babasıyla kumdan kaleler yapmaktan öyle hoşnuttu ki…

Arkadaşımızın ille de çadırımı alın, çadırla tatil yapın diye bizi neden zorladığını çok iyi anladık. Doğayı öylesine özümsedik ki… pembe-cadir-bgtKampçılığımızı nasıl geliştirebileceğimizi düşündük ve kendimize bir Polonya çadırı aldık. O çadırla yıllarca ülkemizin en güzel köşelerinde tatil yaptık. Almanya’ya gittiğimizde de aldığımız ilk şey; yatak odası, salonu, mutfağı olan güzel bir çadırdı.

Uzun yıllar kullandık bu çadırımızı da; sonra bir gün gazetedeki ilanlara bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi.

İSTANBUL’UN DİĞER TEPELERİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 4)

İstanbul’un tepelerini sayacaktın Yurdanur, unuttuğumu sanma, seni merakla dinleyeceğimi biliyorsun.

-Kesinlikle unutmadım, İstanbul’un tepelerini sayıyorum. İstanbul’un birinci tepesinin Sarayburnu Tepesi olduğunu öğrenmiştik, ikinci tepesi de Çemberlitaş Tepesi.

-Aaa, Çemberlitaş da mı tepeymiş? Hiç aklıma gelmezdi Çemberlitaş’ın bulunduğu yerin bir tepe olduğu. Beni yine şaşırttın arkadaşım. Çemberlitaş’ı kimin ne zaman diktirdiğini biliyor musun Yurdanur?

forum-konstantini-ve-sutunu

Forum Konstantin ve Apollon Sütunu      Fotoğraf: İnternet’ten

-Biliyorum Gönül biliyorum. Önce Çemberlitaş’ın bulunduğu yere Roma İmparatoru l. Konstantin bir forum yaptırmış. Buraya Konstantin Forumu deniyormuş, oval biçimli, etrafı revaklarla (sundurmalarla) çevrili, zemini geniş mermerlerle kaplıymış.

150px-gurlitt_constantine_column_with_statue

– Gurlitt tarafından 1912 yılında yapılmış Çemberlitaş(Konstantin) sütununun gravürü/ İnternet’ten

Çemberlitaş dediğimiz sütun Roma’daki Apollon tapınağından getirilmiş, 57 metre uzunluğu olan Çemberlitaş’ın gövdesi imparator taşı olarak bilinen erguvan renkli porfir taşından yapılmış. M.S. 328 yılında dikilmiş. İlk yapıldığında sütun üzerinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varmış. Roma İmparatoru Konstantin, Apollon heykelini söktürüp yerine kendi heykelini koydurmuş.

-Ah, Yurdanur, ahhh! Beni yine mahvettin. Peki niye o sütuna Konstantin veya Apollon Sütunu değil de Çemberlitaş diyoruz?

cemberlitas

Çemberlitaş/İstanbul              Fotoğraf: İnternet’ten

-Ben de bunu çok merak ettiğim için araştırdım. Osmanlı Döneminde Apollon Sütunu büyük bir yangında hasar almış. Sütunun mermerleri zedelenmiş. Zamanın hükümdarı Sultan ll. Mustafa sütunun altına duvar ördürmüş, sütunu da demir çemberlerle sardırmış, sağlamlaştırmış. Ondan sonra herkes bu sütuna Çemberlitaş demiş, bu ad günümüze kadar gelmiş.

dsc04928-ba

Yerebatan Sarnıcı/ İstanbul      Fotoğraf:Sevil Okay

bin-birdirek-sarnici-istanbul-gb

Bin bir Direk Sarnıcı          Fotoğraf: İnternet’ten

Yerebatan Sarnıcı ve Bin bir Direk Sarnıcı da ikinci tepede bulunmaktadır.

Osmanlı Döneminde Konstantin Forumu’nun yerini Mimar Sinan’ın eseri olan Nuruosmaniye Camii ve Külliyesi almış.

-Yıllardır burada yaşıyor, her gün bu yolları arşınlıyoruz; ama çevremize doğru dürüst baktığımız yok! Bu ödevi iyi ki almışım. Üçüncü tepemiz hangisi?

-Üçüncü tepe Beyazıt Tepesi’ymiş. Bu tepede İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı, Beyazıt Camii, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii bulunuyor. Bugünkü Beyazıt Meydanı, Roma İmparatorluğu zamanında Teodosius Forumu’ymuş. Forumun ortasında İmparator l. Teodosius onuruna dikilmiş bir sütun ve sütunun tepesinde Teodosius’un heykeli bulunmaktaymış.

fatih-camii

Fatih Camii          Fotoğraf: İnternet’ten

Dördüncü tepe Fatih Tepesi; bu tepede Bizans Döneminde Havariyun Kilisesi varmış. Osmanlı zamanında da Fatih Camii inşa edilmiş.

Beşinci tepe Yavuz Selim Tepesi; adından anlaşılacağı gibi Yavuz Selim Camii bulunmakta.

fener-rum-lisesi-b

Fener Rum Erkek Lisesi      Fotoğraf: İnternet’ten

Ayrıca 550 yıllık geçmişi olan Fransa’dan getirtilen kırmızı tuğlalarla yaptırılan, kubbeli mimarisiyle göze çarpan halkın ‘Büyük Kırmızı Okul’ diye andığı Fener Rum Erkek Lisesi de bu tepede.

bizans-tekfur-sarayi

Bizans Tekfur Sarayı       Fotoğraf: İnternet’ten

 

kariye-muzesi-istanbul

Kariye (Chora) Kilisesi 1900’lerde çekilen bir fotoğraf    İnternet

mihrimah-sultan-camii

Mihrimah Sultan Camii        Fotoğraf: İnternet’ten

Altıncı tepe Edirnekapı Tepesi; Bizans Tekfur Sarayı, bugün müze bir dönem kilise daha sonra cami olan Kariye, Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yaptığı Mihrimah Camii, Edirnekapı Tepesi’nden selamlıyor Haliç’i.

Dördüncü, beşinci, altıncı tepeler Haliç’e bakıyor. Yedinci tepeyse Marmara’ya dönmüş yüzünü. Aksaray’dan başlayıp Yedikule’ye kadar devam ediyor yedinci tepe. Cerrahpaşa-Çapa-Kocamustafa Paşa Tepesi. Tepeden daha çok bir sırt özelliği taşıdığı yazıyor ansiklopedilerde. Ve bu sırtın en yüksek noktasında Cerrahpaşa Camii bulunuyor. 17. yüzyılın erken dönemlerinde yapılmış olan bu caminin mimarı Sinan’ın kalfası Davut Ağa’ymış. Az daha unutuyordum Arkadius Forumu da burada.

-Oh, sonunda yedi tepeyi öğrenebildim! Bir de forumlardan bahsettin, başka forumlar var mı?

-Olmaz mı? Var tabii… ben adlarını söyleyeyim, sen istediğini araştır. Bovis Forumu Aksaray Meydanı’nda; Filadelfion Forumu Şehzadebaşı Direkler arasında; Amasterionan Forumu Şehzade Camii’nin kapladığı alan üzerindeymiş. Önemli başka bir nokta da İstanbul’un kurulduğundan beri tehdit altında olup kuşatılması. Bu kuşatmalar esnasında halkın susuz kalmaması için Roma ve Bizans zamanında sarnıçlar yapılmış. Kapalı sarnıçların yanı sıra açık sarnıçlar da önemli yer tutmuş İstanbul’da. En önemli açık sarnıçlardan Aspar beşinci tepede Yavuz Selim Camii’nin yanındaki park; Aetius Açık Sarnıcı altıncı tepede Karagümrük’te Vefa Stadı; Mocius Açık Sarnıcı da yedinci tepede Fındıkzade’de Fatih Spor Tesisleri’nin bulunduğu yerdeymiş.

-Yurdanur, sen bu konuyla ilgili fazlasıyla bilgi edinmişsin inan çok etkilendim. Beni biraz da utandırdın. Bana iyi bir ders verdin, artık bundan sonrasını ben araştırıp sana anlatacağım, sonra da hepsini kâğıda dökeriz. Biliyor musun sayende tarih dersini  sevmeye başladım, ödevimiz harika olacak, bir de buraların resim veya fotoğraflarını bulsak ne iyi olur. Şu turistik eşya satan dükkânlara gidip anlattığın yerlerle ilgili kartpostallar varsa alalım. Ne dersin?

-Çok iyi olur! Haydi ne duruyoruz!

ESKİ ROMA’DAN YENİ ROMA’YA (Kentlerin Kraliçesi İstanbul- 3)

Eski Roma şehrine öykündüğü için Yeni Roma’yı yani İstanbul’u yedi tepe üzerine kurmuş Roma İmparatoru l. Konstantin (324-337). Bu şehrin eski Roma kadar kutsal olmasını istemiş.

istanbulun-duvarlari-ab

İstanbul’un Tarihi Duvarları

 

l. Konstantin, İstanbul’u ele geçirdikten sonra şehri; Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak görmüş, yoğun imar çalışmaları yapmış; kenti büyütmüş, yeni yollar, saraylar yaptırmış; imparatorluğunun her yanından antik sanat eserleri getirterek Yeni Roma’yı süslemiş. Kuruluşundan başlayarak yüz-yüz elli yıl içinde yedi tepenin her birine forumlar inşa edilmiş.

-Forum mu? Eski çağlarda halkın sorunlarını konuşup tartıştığı alanlara forum denmiyor muydu Yurdanur?

-Evet canııım!. Bu yedi tepeye forumlar yani meydanlar yapılmış. Bu meydanların etrafı sıra sıra sütunlu pasajlarla çevrilmiş ve çevresine dini, politik, ticari binalar yerleştirilmiş. Her forumun ortasına da imparatora ithaf edilen sütunlar dikilmiş.

turgut-istanbul-marti-033-Anlattıklarından çıkarabildiğim; tarihi yarımadada belirlenen yedi tepe ya da bölgede yerleşim alanları oluşturulmuş. Kent böylece büyümüş, genişlemiş.

-Öyle! O tepeler kentin merkezleri olmuş, bu merkezler genişledikçe kent de büyümüş. Merkezlerdeki forumlar ve çevresindeki anıtlar zamanla doğal afetler, iç savaşlar, ekonominin kötüye gidişiyle özellikle de Latin İmparatorluğu (1204-1261) zamanında yakılıp yıkılmış, büyük zarar görmüş. Roma ve Bizans’tan günümüze gelen eserler var, var da; ben tüm eserlerin günümüze kalmasını isterdim.

onufrio_panavinio_hippodrome_constantinople-900x578

İtalyan Tarihçi Onofrio Panvinio’nun İstanbul-Sultanahmet Hipodrom Gravürü (16. yy.)

İşin ilginci İstanbul’un fethiyle yedi tepe, Osmanlı Devleti zamanında da önemini yitirmemiş. Bizans’ın düşüş döneminde yedi tepede bulunan Bizans eserleri yeniden yapılandırılmak istense de Bizans ekonomisinin kötüye gitmesi buna olanak vermemiş.

istanbul-ag022

İstanbul

Yükseliş dönemindeki Osmanlı Devleti, İstanbul’un yedi tepesini camilerle donatmış, çevrelerini yaşanası yerler haline getirmiş. Roma ve Bizans’ın sütunlarının yerini minareler ve kubbeler almış.

-Yurdanur sen bu kadar bilgiyi ne zaman, nereden edindin? Dün gece ansiklopedi karıştırdığını söyledin de bir gece de bu bilgiyi edinmek biraz zor!

-Haklısın valla! Doğduğumdan beri burada yaşıyorum, geziyorum, dolaşıyorum. İstanbul’un diğer tepelerinde yani semtlerinde oturan akrabalarımız, ahbaplarımız var. İstanbul’un neresine gitsek annem, babam şehirle ilgili bildiklerini anlatırlar.

istanbul-bogazi-a-011

İstanbul

Bir de İstanbul-Sultanahmet-Boğaz’a âşık bir ağabeyim ve kütüphaneler dolusu kitapları var. Yıllardır İstanbul’la ilgili anlatılanları, yazılanları okudum. Dün akşam karıştırdığım ansiklopedilerdeki bilgilerle öncekileri cilâladım. Hepsi bu!

Yurdanur’cuğum sende, bende olmayan tarih merakı, bilinci; okuma sevgisi, gözlem yapabilme yetisi var. Araştırarak, inceleyerek nerelere varıyorsun. Ama en önemlisi konuya ilgi duymak ve öğrenmek istemek. Başlangıçta anlattıkların aklımı karıştırdı; neyin ne olduğunu kavrayınca konuya ilgim arttı. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelere yapılan eserlerin neler olduğunu çok merak ediyorum.

-Birinci tepe Sarayburnu Tepesi! Bu tepede bulunan eserleri saymadan önce Augusteion Forumu’na gidelim, etrafı inceleyelim.

-Çok uzakta mı bu forum? Bu adı daha önce duymamıştım.

-Yok, yok! Yüz-yüz elli metre sonra oradayız. Bak geldik bile!

-Eee, burası Sultanahmet Meydanı!

istanbul-ag024

İstanbul

-Evet canım! Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde Bizantion Akropolü varmış. Akropolün agorasıymış burası. Doğu Roma zamanında bu meydan düzenlenmiş. Augusteion Forumu, Roma İmparatoru Konstantinus’un annesi Augusta Helena’nın anısına yapılmış. Meydanın merkezinde Helena’nın sütun üzerinde heykeli bulunuyormuş. Augusteion Forumu; dini yapı Ayasofya, iktidar yapısı Büyük Saray, su yapısı Yerebatan Sarnıcı, sosyal yapı Hipodrom ve imparatorluğun tüm ülkeye yayılan yollarının başlangıç noktası olan Milion Taşı gibi önemli yapılarla çevrilmiş. İşte bu ana kent meydanına Augusteion deniyormuş o zamanlar.

My captured picture-Yani bu meydan Megaralılardan günümüze kadar önemini yitirmemiş. Dünyanın en eski katedrali, büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin simgesi  Ayasofya’nın bulunduğu meydan.

000035-ayasofya-a

İstanbul-Sultanahmet/ Ayasofya

-Ayasofya, dünyanın en hızlı inşa edilmiş katedraliymiş, beş yılda (M.S. 532-537) yapılmış. Aslında bu 3. Ayasofya’ymış! Daha önce aynı yerde yapılmış olan iki kilise isyanlarda yıkılmış. Gerçi 3. Ayasofya’nın da kubbesi çok geniş olduğundan Bizans Döneminde birçok kez çökmüş. Osmanlı Döneminde Mimar Sinan Ayasofya’ya istinat duvarları yapmış, ondan sonra herhangi bir çökme olmamış.

-Desene Mimar Sinan’ın eli Ayasofya’ya da değmiş. Bir yerde okumuştum, Ayasofya on beş yüzyıl ibadet yeri olmuş, bu da dünyadaki en uzun süreymiş. Çok kısa sürede inşa edilen en uzun süre ibadet yeri olan Ayasofya Katedrali, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş.

-Dediğin gibi  Ayasofya yüzyıllarca cami olarak kullanılmış canım Gönül’üm, 1935’te de müze olarak hizmete girmiş. Tüm konuştuklarımızdan çıkardığım Osmanlılar da Roma İmparatoru Konstantin gibi Sultanahmet’e çok değer vermiş, burayı yönetim merkezi yapmışlar. Eskiden Bizantion Akropolü’nün olduğu yere Topkapı Sarayı’nı inşa ettirmişler.

Birinci tepenin en önemli yapıları Ayasofya, Sultanahmet Camii ve Topkapı Sarayı’dır.

-Kaç saattir birinci tepedeyiz, haydi diğer tepelerin hangileri olduğunu söyle artık.

-Haklısın da burada araştıracak pek çok yapı var. Örneğin Büyük Saray’ın içinde olan Magnaura Sarayı, M.S. 425 yılında Avrupa’nın ilk üniversitesi olarak kabul edilmiş. Konstantinopolis Üniversitesi, Magnaura Sarayı Üniversitesi adıyla üniversiteler tarihine geçmiş.

-Nerden nereye geldik. Bu ödevi aldığımda böyle bir şeyle karşılaşacağım aklımın ucundan geçmezdi. Ben yine de diğer tepelere bakalım diyorum, yoksa bu işin içinden çıkamayacağız.

dsc08026-a-istanbul-Bak arkadaşım, bizim asıl ödevimiz birinci tepe; şimdi bu konuyu kapatıyorum;  hafta içi kütüphaneye gidip etraflıca araştıracağız. Anlaştık mı?

-Anlaşmaz mıyız? Tabii ki anlaştık Yurdanur’cuğum. Sen diğer tepelerin adlarını say bakalım.

 

YEDİ TEPELİ ŞEHİR İSTANBUL ve BİRİNCİ TEPESİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 2)

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Anadolu’dan göçler olmuş. Sultanahmet de bu göçlerden nasibini almış, gelenler Sultanahmet’te yerleşmişler, yeni mahalleler kurmuşlar. Ve çoğu ev Büyük Saray’ın üzerine yapılmış, bu evlerde yaşayanlar Bizans Sarayı’nın üzerinde yaşadıklarını bilmeden yüzlerce yıl yaşamışlar.

Osmanlı Dönemi’ne hipodromun pek fazla kalıntısı kalmamışsa da Osmanlılar hipodromun olduğu meydana At Meydanı derlermiş.

-Yurdanur! Ben tarihten hiç hoşlanmam, ama anlattıkların ilgimi çekti, büyük bir zevkle dinliyorum. Peki sarayın üstündeki evlerde yaşayanlar ne zaman öğrenmişler bu durumu?

SAMSUNG-Aslında hiçbir zaman öğrenmeyebilirlerdi. Ancaaak 1912’de büyük bir yangın çıkmış Sultanahmet’te. Birçok tahta ev yanmış yıkılmış. O yangından sonra bu evlerin Büyük Saray’ın yıkıntılarının üzerine yapıldığı anlaşılmış.

dsc02189

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02184

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02172

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

Bir de Büyük Saray’ın mozaiklerinin olduğu bir yer bulunmuş, buranın sarayın salonlarından biri olduğu tahmin ediliyormuş. İlerde burası müze olabilirmiş.

-Yani 50 yıl önce çıkmış yangın ve sarayın mozaikleri bulunmuş.

-Yurdanur, dediğin gibi orası müze yapılır mı?

-Belki yapılır yapılır da kim bilir ne zamaaan? Peki, Gönül sen Sultanahmet Camii’nin yapıldığı tarihi biliyor musun?

-Hah, tam adamına sordun. Sultan l. Ahmet’in yaptırdığını  biliyorum da zamanını ve yapan mimarı bilmiyorum.

dsc04889

Sultanahmet Camii

-Doğru! Sultan l. Ahmet, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya (l609-l6l6) Ayasofya’nın tam karşısına yaptırmış Sultanahmet Camii’ni. Avrupalılar bu camiye ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Cami’ diyorlar. Caminin içi 20.000’den fazla mavi, yeşil, beyaz İznik çinileriyle bezeli olduğu ve kubbelerinin içi mavi kalem işi ile süslendiği için. Ayrıca Türkiye’nin altı minareli ilk camisiymiş.

-Yurdanur, Büyük Saray’ı anlatırken Sultanahmet Camii’ne geldin. Bunun altından bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

-Çıktı bile canım… Ansiklopedilerin yazdığına göre Sultanahmet Camii de Büyük Saray’ın kalıntıları üzerinde oturmaktaymış.

-Deme yaaaa! Bu iş gittikçe ilginçleşiyor.Sen Sultanahmet Camii’nden konuyu Ayasofya’ya da getirirsin… arkadan Aya İrini, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet Ceza Evi, Gülhane Parkı, Binbir Direk ve Yerebatan Sarnıcı dersen yandık valla.

-Evet canım, iyi tahmin ettin, onlardan da söz edecektim, sen benden önce davrandın.

-Ben şunu anlayamıyorum, bizim bunlarla ne işimiz var? Bizim ödevimiz İstanbul’un tepeleri özellikle birinci tepesi değil miydi? Haydi birinci tepe neredeyse oraya gidelim. Bırakalım sarayları, camileri, müzeleri…

-Bırakamayız! Zira İstanbul’un birinci tepesi burası!

-Neeee? Sultanahmet mi?

SAMSUNG

Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada           Sarayburnu/İstanbul

-Bir bakıma öyle sayılır. İstanbul’un birinci tepesi Sarayburnu Tepesi’ymiş. Bu tepede Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii bulunuyor.

-Aaaa! Şaştım buna! Yani biz birinci tepede yaşıyoruz desene. Tepe deyince insanın aklına yüksek bir yer geliyor. Sarayburnu Tepesi bana çok yüksekmiş gibi gelmiyor.

-Bulunduğumuz yerden bakarsan düz bir yermiş gibi görünüyor. Deniz kenarından baktığında 40-45 metrelik yükseltiyi rahatlıkla fark ediyorsun. İstanbul’un tepeleri zaten öyle çok yüksek tepeler değil; bir tepesi yetmiş metrenin üzerinde, diğerleri kırk metre civarındaymış.

-İstanbul, daha doğrusu eski İstanbul niçin yedi tepe üzerine kurulmuş, altı, sekiz veya on tepe üzerine kurulamaz mıydı?

-Kimi dini inanışlarda yedi sayısı kutsal sayılıyormuş. Yedi sayısına yüklenmiş olan bu kutsallıktan dolayı Roma yedi tepe üzerine kurulmuş.

-Yurdanur, ne yaptın sen? Konumuz İstanbul, Roma ne alâka şimdi?

-Canım Gönül’üm! M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’ın Megara Bölgesi’nden gelen bir koloni şimdi İstanbul dediğimiz yere gelmiş, burayı öyle beğenmişler ki yurt edinip küçük bir koloni halinde yaşamlarını beş-altı yüz yıl sürdürmüşler. Kolonilerine, ilk gelen Megaralıların lideri Byzas’ın adını vermişler.

M.S. 195’te Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u ele geçirmek için saldırınca, Bizantionlular olanca güçleriyle direnmişler Roma’ya. Severus, Bizantion’u yerle bir etmiş; Roma imparatoru daha sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayıp kenti imar etmiş; yeniden surlarla çevirmiş.

-Offf! Kafam karıştı yine! Tarihi bunun için sevmiyorum işte! Günümüzden Osmanlıya, oradan Bizans’a, Bizans’tan Roma’ya gittik. O da yetmedi Megaralılara kadar indik.

-Canım, sana sıkıcı gelen bana çok enteresan geliyor, tarih beni içine çekiyor. Düşünsene doğup büyüdüğümüz yerde bizden önce ne kadar farklı koloniler, devletler, uygarlıklar ve tüm bunları oluşturan insanlar yaşamış. Değişik diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmışlar. Ortak noktamız Sultanahmet ve geçmişin, geleceğin altın anahtarının sahibi İstanbul. Üç imparatorluğa başkentlik etmiş, kentlerin kraliçesi İstanbul’un kalbindeyiz.

Hangi sokağına dalsan, hangi taşa bassan tarih fışkırıyor; uygarlık, yaşanmışlık kokuyor. Ben bu güzelliklerin tadına doyamıyorum!

dsc04915-sultanahmet-yerebatan-sarnici-ab

Yerebatan Sarnıcı- Sultanahmet

Saraylar, müzeler, camiler, hamamlar, kiliseler, türbeler, medreseler, sarnıçlar, dikilitaşlar, tarihi evler, çeşmeler, asırlık ağaçlar… Üzerinde gün ışıklarının oynaştığı masmavi, güneşin doğumuyla kıpkırmızı, ayın on dördüyle önce altın sonra da gümüş renge bürünen Marmara Denizi.

Her gün turist otobüsleriyle karşılaşıyoruz Sultanahmet’te. Yabancılar dünyanın dört bir yanından geliyorlar ‘Kentlerin Kraliçesi’ni görmek için.

-Sanırım haklısın. Yedi tepeli şehrimizin kuruluşuna devam edelim, karşı çıkmadan anlattıklarını dinleyeceğim.

-Şairlerimiz, yazarlarımız yedi tepeli şehrimiz İstanbul için şiirler, yazılar yazmışlar.

Ne demiş şair: ‘Yedi tepeli şehrimde / Bıraktım gonca gülümü…’

Fotoğraflar: Sevil Okay

İSTANBUL’UN KALBİ SULTANAHMET (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 1)

-Yurdanur! Yurdanur! Kızım uyan artık!

-…………

-Yavrum, kalkman gerekiyor.

-Ihhh! Anneciğim bugün tatil, n’olur biraz daha uyuyayım.

-Canım kızım benim, istediğin kadar uyu, bana göre bir şey yok; lâkin arkadaşın aşağıda seni bekliyor.

-Arkadaşım mı? Kim?

-Gönül canım! Her gün okula beraber gittiğin arkadaşın.

-Ne olmuş, günleri mi şaşırmış yoksa?

-Günleri şaşırmış ya da karıştırmış gibi görünmüyor. Bir ödev mi yapacakmışsınız ne? Öyle bir şeyler söyledi.

-Ödev mi? Tabii ya ödev! Hemen giyinip geliyorum, Gönül’ü içeri alır mısın?

-Tamam kızım, tamam!

Annesinin terliklerinin topuklarıyla tahta merdivenlerin dansından çıkan tıkırtıyı dinlerken alelacele giyiniyor, yapacakları ödevle ilgili düşünüyordu.

Hay Allah, o kadar geç yatarsan olacağı bu işte!

Tarih öğretmeni ödevin konusunu söylediğinde heyecanla nasıl da atlamıştı ben yaparım diye.

Her şey öğretmenlerinin sorduğu bir soruyla başlamıştı.

“İstanbul’un, üzerlerine kurulduğu söylenen yedi tepesini kim söyleyecek?”

Sınıfa önce bir sessizlik hâkim oldu, sonra fısıltıyla bir iki isim söylendi: Tepebaşı, Çamlıca Tepesi…

Öğretmenlerinden bu tepelerin doğru olduğuna dair olumlu bir yanıt gelmedi.

Öğretmenleri, herkese bu konuyu araştırmasını söyledi ve konuyla ilgili ödev hazırlamak isteyen olup olmadığını sordu.

yurdanur-oztan-b

Yurdanur Öztan (Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Yurdanur ilk parmak kaldıran kişiydi, onun parmak kaldırdığını gören, Yurdanur’la aynı mahallede oturan, her gün okul yolunu birlikte arşınladıkları, sıra arkadaşı Gönül de ödev yapmak için istekli olduğunu belirtti. Tarih öğretmenleri Nuran Hanım, ikisine de yedi tepenin nereler olduğunu öğrendikten sonra birinci tepeyi özellikle incelemelerini söyledi.

Yurdanur aşağı indi, ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra iki arkadaş evden çıktılar, yokuşun başına geldiklerinde denize döndüler, bugün güneşin doğuşunu görememişlerdi, her sabah erkenden evden çıktıklarında güneş de ufuktan olanca kızıllığıyla yükselir, denizin üzerinde kızıl bir yol oluştururdu.

untitled-73-sultanahmet-b

Sultanahmet            Fotoğraf: Serpil Bakır

Gün boyu o muhteşem görüntü gözlerinin önünden gitmez, onları mutlu ederdi. İki genç kız denizden bulundukları yokuşun başına kadar yaşadıkları sokağa alıcı gözlerle baktılar. Sokaklarında beton binalara rastlanmıyordu, genellikle tek ve iki katlı ahşap evlerin birbirine yaslanarak zamana direndiği; içinde yaşayanların birbirlerinin acılarına, sevinçlerine, heyecanlarına ortak olduğu, büyük bir dayanışma gösterdiği yaşlı tahta evler.

untitled40-sultanahmet

   Fotoğraf: Sevil Okay

untitled-56

Sultanahmet                Fotoğraf: Sevil Okay

Her sokağı, her taşı buram buram tarih ve deniz kokan, tarihi eserlerinin, asırlık ağaçlarının gönüllere taht kurduğu, üç imparatorluğa kucak açmış tarihi yarımadadaydı semtleri Sultanahmet. O, İstanbul’un kalbiydi.

-Yurdanur, benim bu ödevi niçin aldığımı merak ediyorsundur. Tarihe merakım olmadığını biliyorsun; bundan dolayı da tarih dersim zayıf. Belki bu ödevle hocanın gözüne girip notumu yükseltirim diye düşündüm.

– Ben de öyle tahmin ettim canım. İyi ki sen de bu ödeve talip oldun. Birlikte güzel bir ödev hazırlarız, dediğin gibi olur da zayıfını kurtarırsın.

Sultanahmet Meydanı’na yürürken Yurdanur anlatmaya devam ediyordu.

-Haydi başlayalım ! Ben akşam biraz ansiklopedi karıştırdım. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelerin üzerlerindeki tarihi eserleri öğrendim.

-Deme yaaa! Hafta içi Beyazıt Kütüphanesi’ne gidip orada araştırırız diye düşündüm, bugün öylesine bir gezinti yapacağımızı düşünerek herhangi bir çalışma yapmadım.

-Tamam, kütüphaneye de gider, araştırma yaparız. Şimdi bak şu meydanda ne görüyorsun?

-İki dikilitaş görüyorum; biri Örme, diğeri alt tarafında kabartmalar, üzerinde yazılar olan Mısır’dan getirildiği söylenen dikilitaş, daha ilerde Alman Çeşmesi var.

-Bu dikilitaşlara obelisk deniyor. Mısır Obeliski’nin yakınında bir de Yılanlı Sütun bulunuyor, bu sütun Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirilmiş.

untitled-43-sultanahmet-camii-b

Sultanahmet Camii         Fotoğraf: Sevil Okay 

Sağ tarafta asırlık ağaçların arkasına gizlenmiş Sultanahmet Camii, sol tarafta da İbrahim Paşa Sarayı bulunuyor.

buyuk-saray-roma-imparatorlugu

Sultanahmet Hipodrom ve Büyük Saray  /Fotoğraf: İnternet’ten

Biliyor musun Roma İmparatoru Septimius Severus M.S. 2. yüzyılın sonlarında bu meydanda bir hipodrom inşa ettirmiş. Hipodromun çevresinde de önemli yapılar ve abideler yerlerini almış. Önce Roma İmparatorluğu sonra Bizans İmparatorluğu döneminde burada araba yarışları düzenlenirmiş. Tabii o zamanlar motorlu araçlar olmadığından at arabaları pek revaçtaymış. Araba yarışlarının yanı sıra burası şehrin toplanma, eğlence ve spor merkeziymiş. Müzisyenler, dansçılar, akrobatlar burada yaparlarmış gösterilerini. Dev bir U harfi biçimindeymiş hipodrom. Tahminime göre şu an durduğumuz yerin sağ tarafında -Sultanahmet Camii’nin önü- balkon şeklinde imparator locası yer alırmış, locanın damında da dört bronz at bulunurmuş. Hipodromun 10. yüzyıla kadar önemi büyükmüş Konstantinopoli’de.

İmparatorluğun Büyük Saray’ı hipodromun yanından başlayıp taa deniz kenarına kadar uzanırmış. Sarayla hipodrom arasında bir geçit olduğu söyleniyor,  zamanın imparator ve imparatoriçeleri saraylarından hipodroma geçiverirlermiş yarışları, eğlenceleri ya da vahşi hayvanlarla insanların hayatta kalma mücadelesini seyretmek için. 11. yy.dan sonra Büyük Saray, dışardan gelecek düşman korkusuyla terk edilmiş; Haliç kıyısında inşa edilen, daha korunaklı olduğu düşünülen Blakhemai Sarayı’na taşınmış İmparatorluk.

-Eee, Büyük Saray’a ne olmuş?

000035

Sultanahmet-Ayasofya          Fotoğraf: Sevil Okay

-Neler olmamış ki Gönül’cüğüm? 1204 yılında Latin işgaline uğramış. Başta Ayasofya ve Büyük Saray bu işgal sırasında yağmalanmış. Büyük Saray yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Latinler tam elli yıl Bizans’a egemen olmuşlar ve ülkeyi çok kötü idare etmişler. İstanbul’a, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında yapılan, değişik yerlerden getirilen sanat eserlerini yağmalayıp büyük zarar vermişler. Tüm bunların yanı sıra hava şartları; yağmur, kar, rüzgâr… doğa olayları, büyük zelzeleler… Büyük Saray’ın yeryüzünden yer altına inmesine neden olmuş. Saray’ın kalıntıları toprak altında kalmış.