MAYORKA ADASI’NDAKİ DRACH MAĞARALARI

Mayorrka (Mallorca) Adası

Mayorka (Mallorca) Adası


Mayorka(Mallorca), İspanya’nın bir adası. Baş kenti Palma. Yüzölçümü 3640 kilometre kare. Dünyaca ünlü Drach Mağaraları(Cuevas Drach) Mayorka’nın Manacor kentinde, Porto Kristo sahil kasabasına bir buçuk kilometre uzaklıkta. 

Palma kentinden Manacor’a gitmek için otobüse bindik, Palma’yla Manacor arası altmış beş kilometreydi. Yol boyunca ekili araziler, basit köyler; küçük, şirin bağ evleri, büyük taş evler, onlarca değirmen gördük. Filmlerde gördüğümüz klasik İspanyol köyleri bizlere hoş geldiniz dercesine bakıyordu.

Yolculuğumuz bir saatten fazla sürdü, önce Manacor’a, Manacor’dan on beş dakika sonra da Porto Kristo Limanı ve şirin sahil kasabasına 

vardık.

Porto Kristo Limanı

Porto Kristo Limanı

Porto Kristo

Porto Kristo



mayorka-porto kristo-mağara 028

Drach Mağarası'na Giriş

Drach Mağarası’na Giriş

Sonunda ‘Cuevas del Drach’ levhasını gördük ve ormanlık bir alana girdik, otobüsten inip çevreyi dolaştık; güzel bir piknik alanı, hediyelik eşyalar satan bir mağaza, cafe, bar ve tuvaletler gözümüze ilk çarpanlardı. Rehberimiz herkese mağaraya giriş biletlerini verdi. Biletlerimizi alıp mağaranın giriş kapısına ulaşmak için merdivenleri inmeye başladık.

Grup halinde mağaraya girdik, yerler ıslaktı. Çok yavaş yürüyorduk kaymamak için. Ancak mağaranın sarkıt dikitlerinin oluşturduğu muhteşem görsellik bizi büyüledi. Artık yürümüyor neredeyse santim santim ilerliyorduk. İnsan nereye bakacağını bilemiyor. Gözlerimiz mağaranın tavanından bastığımız yere, bastığımız yerin altında duran cam gibi suya, suyun etrafındaki mermer dantellerden, şelalelerden, işlemelere ışık hızıyla gidip geliyordu. Ne güzellik, ne güzellik! Anlatılır gibi değil! Drach Mağarası bana Gümüşhane Torul’daki Karaca Mağarası’nı anımsattı. Yalnız Drach, Karaca’ya göre daha büyük bir mağaraydı. Yaklaşık olarak 2400 metre uzunluğunda bir mağara! Görenleri büyülüyor…

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası’nda üç bölüm var; Cueva Negra (Siyah Mağara), Cueva Blanca (Beyaz Mağara), Cueva Luis Salvator (Luis Salvator Mağarası).

Aşağı yukarı 1000-1200 metre yürüdük, 60 metre kadar derine indik; karşıdan gelen kimse yoktu. Ben çıkışı başka bir kapıdan yapacağımızı düşündüm. Mağaranın olağanüstü güzelliği, turistleri etkilemişti. Herkesten hayranlık bildiren sesler yükseliyordu. Bizden de önleyemediğimiz sesler çıkıyordu. Etkilenmemek olanaksızdı. Altımızda duran su kimi yerde masmavi, kimi yerde yemyeşil, kimi yerde cam gibiydi. Hiç kıpırdamadan öylece duruyordu, su değilmiş gibi…

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Ah ne güzellik, ne olağanüstülük! Boşuna İspanya’nın en ünlü mağarası unvanını almamış Drach…

Sürekli yürüdük baktık, baktık yürüdük, durduk seyrettik. Bu güzelliklerin fotoğraflarını nasıl hem de nasıl çekmek istedik. Ne yazık ki çekemedik, fotoğraf çekmek yasaktı. Suyun milyonlarca yılda oluşturduğu harikaların zarar görmemesi için buna katlandık. O muhteşem sarkıt ve dikitler, rengarenk İspanyol etekleri!

Aaa, o ne? Nereye geldik? Büyük bir alandayız, amfi-tiyatro gibi bir yer. Tahta sıralar yarım daire şeklinde yerleştirilmiş, sıraların yarısı turistlerle dolmuştu. İki görevli bizi de tahta sıralara oturmaya davet etti. Boş sıralardan birine oturduk, buranın tavanı çok yüksekti, sanırım yirmi beş metre kadardı. Oturduktan sonra çevremizi incelemeye başladık, oturma alanının ötesini göremiyorduk, büyük bir karanlığın ortasındaydık. İnsanlar sürekli geliyordu, iki görevli de onları tahta sıralara oturtuyordu. Sıralar hızla doluyordu. Yeni gelenler de otursun diye herkes yanındakine daha bir yaklaştı. O alaca karanlıkta en az yedi yüz kişiydik, belki de bin.

Bir anda içime bir fenalık çöktü, kendimi orada kıstırılmış hissettim. Gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İnsanlar art arda geliyor, bir yerlere oturuyorlardı. Pek az boş yer kalmıştı. Benim, başka bir çıkış kapısı umudum, boş bir hayalden başka bir şey değilmiş meğer. Buradan nasıl çıkacaktı bu kadar kişi? Pek çok mağaraya girmiştim, hiç böyle bir sıkıntı yaşamamıştım. Sanki boğuluyordum. Mağaradan çıkmaya karar verdim; ancak düşündüğümü anında yapamadım, az sonra, az sonra derken artık bulunduğumuz yere gelen kimse olmadığını, herkesin neredeyse sıkış tıkış oturduğunu fark ettim alacakaranlıkta.

Drach Mağaraları

Drach Mağaraları

Ve o anda ilerdeki karanlık aydınlandı. O aydınlık ortaya turkuaz renkli bir göl çıkardı, turkuaz gölün etrafı suyun milyonlarca yılda oluşturduğu birbirinden güzel desenlerle, resimlerle, ince heykellerle donatılmıştı. Sarkıtlar dikitler, birbirleriyle kesişenler, sarmaş dolaş olanlar, incecik ipliklerle örülmüş danteller, usta yontucuların elinden çıkmış heykeller, iğnedenlikler, sivriler, yuvarlaklar, rengârenk İspanyol etekler… Bu görsel şölen karşısında büyülendik. Ne sıkıntım, ne kıstırılmışlık duygum kaldı. İyi ki dışarı çıkmamışım diye düşünürken ışıklar söndü, ortalık siyaha kesti. Harika mavilik, olağanüstü dikitler-sarkıtlar belleğimizi etkisi altına almıştı, o karanlıkta bile onları görebiliyorduk.

Yüzlerce kişide tıs yoktu, sanırım herkes gördüklerinden çok fazla etkilenmişti! Kendimizi cazibesine kaptırdığımız gölün uzak bir köşesinde cılız bir ışık göründü, ışıkla birlikte mağarayı klasik müzik doldurdu. Cılız ışık çoğaldı, çoğaldı, çoğaldı… Mağaranın derinliklerinden küpeşteleri boydan boya lambalarla donatılmış üç tekne ağır ağır bize doğru geliyordu.

Caballero’nun ‘Gallician-Gündoğumu’ eşliğinde güneş doğdu. Güneşin müzikle gölün üzerine doğması, güneşin göle düşürdüğü altın rengi yansısının oluşturduğu harika ötesi görüntü bizi kendimizden geçirdi. Güneşin yükselmesiyle  mağaranın eşsiz duvarları ortaya çıktı. Mağara tüm güzelliğini, gizemini, ulaşılmazlığını bizlere yansıtıyor, bizi kendine hayran bırakmak için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ve müzik olanca haşmetiyle bizi sarıp sarmalıyordu, güneşin doğumu muhteşemdi!

Müzik, ışıklar içinde olan teknelerin birinden geliyordu;  iki viyola, bir çello ve orgdan oluşan dörtlü müzik grubu Caballero’nun Gallician-Gündoğumu’ndan sonra Martini’nin Plaisir D’amour, Chopin’in Tristesse Studio 3 opus 10 ve Offenbach’ın Barcarola-Hoffmann’ın Masalları’nı çaldı. Klasik müzik eşliğinde, küpeştedeki lambaların suya yansıması, suyun çevresindeki dantellerin, resimlerin gözler önüne serilmesi müthiş, müthişti!!! Mağaraya büyük bir sessizlik hâkimdi, herkes müziğe ve mağaradaki gün doğumuna kendini kaptırmıştı. Hiç kimse bu şölenin bitmesini istemiyordu. Birden küçük bir çocuk avaz avaz bağırmaya başladı. Ön sıralardan çocuğa ‘şışşşşt!’ diyenler oldu. Çocuk, ‘şışşşt!’ diyenlere pabuç bırakmayıp karşılık verdi. Bir anda yüzlerce kişi gülmeye başladı. Neyse gülme pek uzun sürmedi de müziğin kalan kısmını rahatlıkla dinleyip teknelerin dolaştığı alanları büyük bir keyifle seyrettik.

1935 yılından beri yapılan müzikli gösteri on-on beş dakika sürdü.  Müzik bitince tekneler ışıklarını söndürüp kıyıya yanaştı, gölü dolaşmak isteyen turistleri almak için. Bu gölün adı Martel, 177 metre uzunluğunda, 230 metre genişliğinde. Burayı araştıran, inceleyen, 1896 yılında haritasını çıkaran Fransız mağara bilimcisi E.A. Martel’in adı verilmiş dünyanın en büyük yeraltı göllerinden biri olan, Drach’ın koynunda barındırdığı bu göle.

Drach Mağaraları, yılın on iki ayı açık, en ölü mevsimde bile her gün binlerce turisti ağırlıyor. Mağaranın dünyaca ünlü olmasında, doğal güzelliğinin yanı sıra müzik-ışık gösterisinin ve de ülke içinde-dışında tanıtımının en iyi şekilde yapılmasının büyük payı var.

Ülkemizde de pek çok mağara var ve her geçen yıl da bu mağaralara yenileri ekleniyor; örneğin Torul’daki Karaca Mağarası, Demirköy’deki Dupnisa Mağarası… Bu mağaralar, Drach Mağaraları’yla yarışabilecek güzellikteler. Bu yeraltı harikalarının hem Türkiye’de hem de yabancı ülkelerde tanıtımlarının en iyi şekilde yapılması turizmimize büyük ölçüde katkı sağlayacaktır.

 

Not: Mağara içi fotoğrafları İnternetten alınmıştır.

DOSTLARI YİTİRMENİN HÜZNÜ

Son beş-altı yıl içinde belli aralıklarla kaybettiğimiz doğasever, karavancı dostlarımız; Selami Şahin, Ahmet Karahan, Pepa (Despina) Şimşir, Leyla Tosun ve Ergün Aydınlar’ı yitirmek bizleri çok üzdü. Dostları yitirmek, insanın içini çok acıtıyor!

Biz kampçılığı ve birlikte kamp yaptığımız, yaşamımızın en güzel anlarını paylaştığımız dostlarımızı çok sevdik; onları her zaman sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (2)

DSC04930Avrupa Kültür Kenti İstanbul’da Ataköy ve Çiroz Kamping’in kapatılması, İstanbul’a hiç ama hiç yakışmadı! Yabancı ülkelerden her yıl binlerce karavancı-kampçı geliyordu, yıllar boyu binlerce, milyonlarca turisti ağırladı bu kampingler.

Karavancılık ve KampinglerKaravanlarını, çadırlarını kamplara bırakan karavancılar ve kampçılar; otobüse, trene binip günlerce İstanbul’un tarihi yerlerini, çarşılarını, pazarlarını dolaşıyorlardı.

Turizm demek sadece beş yıldızlı oteller demek, denize girmek, güneşlenmek demek değildir. Kültür turizmi diye bir şey vardır. Avrupalı karavancıların-kampçıların İstanbul’a gelmeleri kültür turizmidir. Karavan ve Kampingler (2)Karavancılık ve Kampingler

Karavancılık ve kampçılık Avrupa’da öyle yaygın ki yaz aylarında yoldan geçen on araçtan sekizi karavandır. Karavanı veya herhangi bir aracı olmayanlar ise çadırlarını, kamp malzemelerini koydukları sırt çantalarını sırtlarına vurup yollara düşerler. Avrupalı artık yazlık ev düşüncesini bir kenara atmış. Onlar gezerek, görerek, dokunarak tatil yapmayı yeğlemekteler. Bu da ancak bir karavanla ve çadırla olabilir.

Yunanistan'da bir kamping

Yunanistan’da bir kamping

Temmuz, ağustos aylarında Avrupa’daki kamplarda yer bulmak zordur, gideceğiniz kamplarda yer ayırtmamışsanız başınız dertte demektir, kalacak bir yer bulamayabilirsiniz.

1933 yılında kurulan Uluslararası Kampçılık ve Karavancılık Federasyonu (FICC)’nun verilerine göre Avrupa’da her beş aileden üçünde çekme karavan, her beş aileden birinde ise motokaravan varmış. Ve her yıl üç milyon karavancı, karavanlarıyla tatile çıkıyormuş. Avrupalılar genellikle Akdeniz ülkelerinin sahillerini tercih ediyorlarmış: İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye…

Kampingler, çağdaş bir ülkede mutlaka olması gereken alanlardır. Onlar, lüks oteller ya da pansiyonlar kadar gereklidir. Çünkü kampçılık-karavancılık büyük bir sektördür. Karavan ve kamp turizmi Avrupa’da çok önemlidir. Birçok Avrupa ülkesinde karavan sanayii oldukça gelişmiş, çok çeşitli karavanlar üretiliyor..

Avrupa’nın pek çok ülkesinde karavan fuarları yapılmaktadır. Bu fuarlarda aklınıza gelebilecek veya gelemeyecek karavan ve karavanla ilgili her türlü donanım satılmaktadır. Bu fuarlarda, karavanla ilgili yan sanayinin ne kadar gelişmiş olduğu kolayca görülür.

Karavancılık farklı bir şeydir, bir hobi değildir, yaşamın ta kendisidir! İnsanın kendini huzurlu hissettiği, mutlu olduğu bir yaşam biçimidir. Bunu anlatabilmek kolay değil, karavancılık yaşayarak öğrenilir ve karavancılığın keyfine varılır. Keyif dedim ama keyfi kadar cefası da vardır. Öyle sanıldığı gibi kolay bir şey değildir karavancılık, emek harcanması gerekir karavan yaşamı için. Emek harcandığı için de çok değerlidir. Kızılderililerin şöyle bir atasözü var:

“Bir insanı anlayabilmek için onun makosenlerini giyip onlarla üç ay dolaşmak gerekir.„

Ben de; “Karavan yaşamını anlayabilmek; karavanda yaşamakla anlaşılabilir, diyorum.

İstanbul’da önce Yeşilköy’deki Çiroz Kamping’in üç beş ay sonra da Ataköy Kamping’in kapanması, her şeyin yerle bir edilmesi içimizi acıttı, tüm kampçı ve karavancıları çok üzdü.

Üzüntümüz hem kendimiz hem ülkemiz, hem de ülkemize gelen yabancı kampçı ve karavancılar için. Her yıl Avrupa’da tatile çıkan üç milyon karavancının ve milyonlarca kampçının büyük bir bölümünü ülkemize çekmemiz o kadar zor mu? Bundan sonra oldukça zor görünüyor; zira İstanbul gibi bir kente gelen karavancılar-kampçılar artık nerede konaklayacak? Her yıl yüzlerce karavan, binlerce kampçı Ataköy ve Çiroz’da konaklıyordu. Bundan sonra İstanbul’a hangi karavancı-kampçı gelecek? Binlerce hatta milyonlarca turiste kapılarımızı kapadık kampinglerimizi kapatarak.

Kovanlık Aktur Kamping Datça

Kovanlık Aktur Kamping Datça (Türkiye’de alt yapısı eksiksiz olan kampinglerden biri)

Marmara’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de çok güzel kamp alanları var. Bu kampların bulunduğu yerler müthiş güzellikte, hani cennet gibi derler ya, öyle… Ne yazık ki pek çok kampingin alt yapısı tam olarak düzenlenmemiş ve bu kampinglere gereken bakım gösterilmiyor. Bu da kampinglerin niteliğini yitirmesine, kampçıların en zaruri ihtiyaçlarını dahi göremedikleri kampinglere gitmemesine neden oluyor. Böyle olunca da olağanüstü güzellikteki kamp alanları satılıyor,kampinglerin yerini lüks oteller, moteller, yazlık siteler alıyor. Kamp alanlarımıza gereken önemi verelim, doğal alanları betonlaştırmayalım, doğayı koruyalım.

DSC08447

Doğanın korunması, insanlarımıza doğada yaşamayı sevdirerek olacaktır. Doğayı seven insan, ona zarar vermeyecek, betonlaşmaya karşı çıkacak, çöplerini gelişigüzel her yere atmayacak, sigara izmaritlerini söndürecek, yaktığı ateşin söndüğünden emin olmadan bulunduğu yerden ayrılmayacak, doğaya zarar verecek hiçbir şey yapmayacaktır. Çocuklarımıza, gençlerimize, orta yaşlılarımıza ve yaşlılarımıza kampçılığı ve karavancılığı sevdirirsek, doğanın düzenini bozmadan kamp alanları oluşturursak inanın herkesin daha mutlu olduğu, çok daha güzel bir yer olacak ülkemiz.

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (1)

karavanlar1

karavanlar 6Nedir insanı evinden çıkarıp on metre karelik bir alanda yaşamaya iten? Doğayı seven insanlar; oturma odası, yemek odası, yatak odası, mutfak ve banyonun on metre kareye sığdırıldığı karavanlarda yaşamayı seçiyorlar. Karavancılık nasıl bir şey? İnsanlar karavanlarına nasıl aşkla bağlanıyorlar?

Karavan onlara özgürlük veriyor, onlar doğanın içinde, milyonlarca yıldız altında yaşamak istiyorlar.

Şehir ışıklarından ya da kirli havadan göremediğimiz milyonlarca yıldız altında olmak, samanyolunu görmek harika bir şey! Evet, karavancıların istediği yeşille mavinin iç içe olduğu yerlerde yaşamak.

Ne yazık ki ülkemizdeki kamp alanları her geçen gün azalıyor, hatta yok oluyor. Şu anda İstanbul’da; yerli-yabancı kampçıların, karavancıların kalabilecekleri bir karavan kampı yok. Semizkum’da, Kilyos’ta kampingler var; ancak Semizkum ve Kilyos’taki kamplar şehir merkezine çok uzak.

İstanbul’da uzun yıllar hizmet veren tek karavan kampı Ataköy Kamping’di. 1990’dan önce yerli karavancılar Ataköy Kamping’den faydalanamıyorlardı, bunun nedeni Avrupa’dan Türkiye’ye yoğun şekilde kampçı ve karavancı gelmesiydi. İstanbul’da tek olan Ataköy Kamping sadece yabancılara hizmet verebiliyordu. Yazın kampa gelen karavan ve kampçı sayısı arttığından çoğu Avrupalı karavancı da Ataköy Kamping’de yer bulamıyordu.

1980’lerin sonunda Yugoslavya’da başlayan etnik çekişmeler, anlaşmazlıklar , ekonomik bunalımlar korkunç bir savaşa dönüştü. Bu savaş, yıllardır aynı toprakları paylaşan komşuları, evliliklerle akraba olan milletleri birbirine kırdırdı. Milyonlarca insan işkence gördü, yaşamını yitirdi, kadınlar tecavüze uğradı. Onulmaz acılar yaşandı. Avrupa’nın ortasında yaşanan katliamlar nedense zengin Avrupa ülkeleri tarafından anında engellenmedi. Savaşın acımasızlığı, insanların çektiği acılar, bir ülkenin paramparça olması görmezden gelindi.

Savaş, Türkiye-Avrupa karayolunun kapanmasına neden oldu. Avrupalı kampçıların ve karavancıların Türkiye’ye gelmesi zorlaştı. Bu da Ataköy Kamping’in gelirini düşürdü. Bunun üzerine Ataköy Kamping yerli karavancılara kapılarını açtı. Bizim gibi pek çok yerli karavancı Ataköy Kamping’e yerleşti ve her geçen gün karavancı sayısı arttı.

İstanbul-Ataköy Kamping, karavana gönül verenlerin yılın en az dört-beş ayını geçirdikleri, pek çok ailenin de devamlı yaşadıkları bir yaşam alanı haline geldi. Özellikle kış aylarında -haftasonları- karavancıların buluşma yeriydi Ataköy Kamping. Karavancılar, kampingde kalabilmek için her ay kamp yönetimine kira ödüyorlardı. Her yıl kira bedeli bir miktar artıyordu, bu artışlar büyük oranlarda değildi.

Herkes mutlu, her yer güllük gülistanlıkken kamp yönetimi 1999’da kamp ücretine büyük bir zam yaptı, bu artış pek çok karavancının hoşuna gitmedi. İst. Kamp ve Karavancılar Derneği yöneticileri, kampingin idarecileriyle defalarca görüşmeler yaptılarsa da uzlaşma sağlanamadı. Bunun üzerine yeni bir kamp alanı arayışına girildi, uzun uğraşlar sonucunda Yeşilköy’de, Çiroz Kamping bulundu. Ataköy’den Yeşilköy’e büyük bir göç başladı, iki yüzden fazla karavan Çiroz’a yerleşti.

Ataköy Kamping’den ayrılmak istemeyenler, karavan yaşamlarına Ataköy’de devam ettiler. İstanbul’un artık iki kamp alanı vardı.

İlk günler Çiroz bize çöl gibi görünüyordu, Ataköy’deki büyük ağaçlardan sonra, buranın ağaçları çok cılız geliyordu hepimize. Bütün yeşillikler, susuzluktan sararıp solmuştu. Bakımsız bir yerdi Çiroz! Yapacak bir şey yoktu, burayı bulduğumuza şükrediyorduk.

Çiroz Kamp’taki ilk gecemizi anımsıyorum, şakır şakır yağmur yağıyordu, taşlardan bir ocak yapıp ateş yakmıştık. Sandalyelerimizi ateşe yaklaştırmış, karavan komşularımız olan ablamız ve eniştemizle iki kişilik şemsiyelerimizi açıp karşılıklı oturmuştuk. Yağmur durmadan yağıyordu, bizler şemsiyelerimizin altında söyleşiyorduk. Ne kadar keyifliydi anlatamam! Her on beş, yirmi dakikada bir yeni bir karavan geliyordu Çiroz’a. Herkes yeni kampa bir an önce yerleşme derdindeydi. Çiroz’a yerleştik, her karavancı çevresini temizledi, ağaçları suladı, yeni ağaçlar dikti. Çiroz iki üç senede Ataköy Kamping’den daha güzel bir kamp alanı oldu.

Her yıl binlerce turisti ağırladı Çiroz Kamping.

Biz doğaseverlerse karavan kampta kalıyor, Yeşilköy’den işlerimize rahatlıkla gidiyorduk. İş dönüşü bir iki saat bahçede oturmak, şehrin içinde şehir dışında olmak harikaydı! Ne diyordu Falih Rıfkı Atay:

“İstanbul, zevksizlik ve fensizlik eline sonradan düştü. Biz, dağları yeşil kabuğundan soyup kayalaştıranlar, bahçeli evlerde doğduk ve iki ağaç arasında sallandık. … Bir gün Bebek kıyılarında mavi suyu

görmek için, asansörle beşinci kata çıkacağız. „

Evet, ne yazık ki  Falih Rıfkı haklı çıktı; biz yeşile hasret, denize hasret… İstanbul bir deniz kenti; ne yazık ki artık denizinden faydalanamadığımız bir büyük kent!

Karavanda yaşamak, bizi geçmişe götürüyor, yeşilin bol olduğu, denizin masmavi, tertemiz olduğu günlere… Kampta günün her saatinde yürüyüş, koşu yapabiliyor, basket, voleybol oynayabiliyor, bisiklete binebiliyoruz.

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Ya karavan komşuluğu!.. Şehrin gürültüsü içinde unuttuğumuz komşuluk ilişkileri yeniden canlandı kampta. Sevgili komşularımız; karavanlarımız, sevgili evlerimiz!..

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

İnsanın mutlu olması için çok şeye ihtiyacı yok; sevdiklerinin yanında, yeşillikler içinde, yıldızlar altında olması yeterli.DSC02630.jpg-çiçek ab

Her geçen gün yeşillikler azalıyor, denizler kirleniyor…

Yılda üç-dört bin yangın çıkıyor, ormanlık alanlarımız her geçen yıl azalıyor ülkemizde. Yangınla yok edemediğimiz yerleriyse taş binalarla yok ediyoruz. Hiçbir alan kalmayana kadar gökdelenleri dikeceğiz, sonra insanlar birbirinden uzak, ilişkiler kopuk diye yakınacağız. Her geçen gün toprakla ilişkimiz kesiliyor, sürekli daha yükseğe daha yükseğe tırmandırılıyoruz. Beşinci kattan onuncu kata, onuncu kattan on beşinci kata çıkarıldık. Şimdi daha da yükseğe çıkarılmak isteniyoruz.

Biz karavancılar, kampçılar yükseklere çıkmak istemiyor; toprağa yakın olmak, yalınayak dolaşmak, çimene, ağaca, çiçeğe dokunmak istiyoruz. Sadece yaz mevsiminde değil, dört mevsim doğanın içinde yaşamak dileğimiz. Türkiye’nin her kentinde, kasabasında, köyünde karavan kampları kurulmalı. Yeni kamplar kurulmalı diyoruz da yeni kamplar kurulacağına yıllardan beri var olan kamplar kapatılıyor.  İstanbul’daki Ataköy Kamping ve Çiroz Kamping artık yok! Yüzlerce karavancının ve kampçının yaşam alanı olan kamplar kapandı. Bu kampların kapatılması, hem yerli karavancılar-kampçılar hem de yabancı karavancılar ve kampçılar açısından çok kötü oldu. Karavancılık-kampçılık laf olsun diye yapılan bir şey değildir! Bu bir yaşam biçimidir!

GÖRME ENGELLİ RESSAM EŞREF ARMAĞAN

Eşref Armağan

Eşref Armağan

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

 

            Yaşamak… Nedir yaşamak? Yemek, içmek, uyumaktan mı ibarettir? Gördüklerimizi, duyduklarımızı, hissettiklerimizi nasıl algılarız? Ne kadarını algılarız? Algıladıklarımızdan kaçta kaçını dışa vurabiliriz? Onları başkalarına nasıl iletebiliriz?

Konuşarak, yazarak, resim-heykel-karikatür yaparak, fotoğraf-film çekerek diğer insanlara düşüncelerimizi anlatabiliriz. Toplumumuzda düşüncelerini bu araçlarla dışa vuranlar çoğunlukta mı? Çoğunluk konuşur. Bu konuşmalar ne kadar doyurucudur? İnsanlar birbirlerini olumlu yönde etkileyip üretici hale getirebilirler mi?

Siz, siz! Hangi yolu kullanıyorsunuz? Yazıyor musunuz?

Hayır mı? Neden yazmıyorsunuz? Yeteneğiniz yok, öyle mi?

Peki, siz resim yapar mısınız?

Öyle şeylerle işiniz olmaz mı?

Fotoğraf ya da film çeker misiniz? Evet mi?

Çalışan beş duyu organımız var, onların algıladıklarının beyinde işlem görmesi gerekir başkalarına iletilebilmesi için. Beyin o işlemi yapmazsa görülenlerden, işitilenlerden, tadılanlardan, hissedilenlerden kuru birkaç sözcükten başka bir şey kalmaz geriye.

Kimi zaman -aslında genellikle demek daha doğru olur- bizi çok etkileyen bir kitap, kişi, film, oyun, yapıtla ilgili bir iki cümle etmekten bile kaçınırız. Beş duyu organından biri eksik olan kişiler ne yapıyorlar acaba? Duymuyorlarsa konuşamayacak, müzik dinleyemeyecek, dans edemeyecek, şarkı söyleyemeyecekler mi?

Duyma sorunu olmayan herkesin konuştuğunu, şarkı söylediğini, müzik dinleyip dans ettiğini mi düşünüyorsunuz? İşitebildiği halde bunlardan hiçbirini yapmayan dünya kadar insan var.

Görmeyen kişiler, kendilerini bir karanlığa mı hapsetmişlerdir? Görmedikleri için kitap okuyamaz, televizyon seyredemez, bilgisayar kullanamazlar mı?

Gören kişiler çok okurlar mı? Ya da bilgisayar kullanırlar mı?

Görme sorunu olmayan milyonlarca kişi kitap okumaktan hoşlanmamakta, onların yaşamlarında kitap yer almamaktadır toplumumuzda veya başka toplumlarda. Televizyonsa toplumun büyük çoğunluğunun yaşamının her saatini ele geçirmiş durumdadır.

Toplumda görebilen insanların çoğunluğu böyleyse görme engellilere ne diyebiliriz ki? Aslında onlar yapmak istediklerini yapabiliyorlar.

Kitap okuyabiliyor, bilgisayar kullanabiliyor, fotoğraf çekebiliyor, resim-heykel yapabiliyor, yabancı dil öğrenebiliyor, öğretebiliyor ve daha pek çok etkinliğe katılabiliyorlar. Onlar okudukları kitapları, yazarlarıyla tartışıp beyin fırtınası yaratıyorlar. Okudukları, dinledikleri kitapları öylesine derinden duyumsayıp algılıyorlar ki… O kitaplarla ilgili gözlemlerine, eleştirilerine, ilgilerine, dikkatlerine, en küçük ayrıntıları yakalamalarına, okudukları kitabı taa içlerinde yaşamalarına, zekâlarına hayran kalıyor insan. İçlerindeki coşku, öğrenme isteği, düşünce güçleri onları dinleyenleri de coşturuyor. Ve görme sorunu olmadığı halde okumayan; beynini, yüreğini karanlıklara zincirleyenlere “Uyanın, uyanın artık, kurtarın kendinizi bu karanlığın zincirlerinden„ diye bağırmak istiyorsunuz. Zaman zaman da bağırıyorsunuz.

Bazıları derin uykularından başlarını kaldırıp:

-Ne oluyor sana, ne karışıyorsun? Bozma rahatımızı! diye söyleniyor.

Kimisi:

-Sahi, doğru söylüyorsun, ben de bir şeyler yapmalıyım, diyor.

Onlar kendileri ve toplumları için ne yaparlar veya yapmazlar, bunu bilemeyeceğim. Ancak görme engelli ressam Eşref Armağan’ın bakmaya doyamadığım, bir renk ve düşünce cümbüşü olan resimler yaptığını biliyorum.

Doğuştan görme engelli olan Eşref Armağan hiçbir eğitim almamış. Kendi çabasıyla yazmayı öğrenmiş. Altı yaşında resim yapmaya başlamış. Resim ya! Resim! Yazı değil resim!

Eşref Armağan’ın yaptığı resimlerde; düşüncesinin derinliğini, ufkunun genişliğini, hayal gücünün sonsuzluğunu görüyorsunuz. O, mitolojiden uzay çağına, su altından dağlara, nehirlere, ormanlardan düşlere, camilerden ren geyiklerine, notalardan müziğe, müzikten dansa, siyahtan beyaza, kırmızıdan yeşile, böcekten çiçeğe, korkudan aşka, sevgiden tutkuya, kederden mizaha, insandan canavara, melekten şeytana, düşten gerçeğe, soyuttan somuta… yani yaşama, insana dair ne varsa tuvaline yansıtmış.

Eşref Armağan ne güneşin doğuşunu ne de batışını görmüş. Denizin mavisini, laciverdini; dağların kahvesini, bozunu, karlısını, dumanlısını; göğün açığını, bulutlusunu; arının, kelebeğin, çiçeğin, böceğin çeşitli renklisini de görmemiş. Görmemiş de bunların tümünü hatta fazlasını çizmiş ve hepsini doğadaki renkleriyle boyamış. Resimlerindeki kompozisyon bütünlüğü, renk uyumu, perspektif müthiş!

Yunusu nerede gördü de çizdi. Sadece yunusu çizmekle kalmamış resmine mizah da katmış. Bir yunus kemençe çalıyor, üç yunus onun karşısında yan yana dizilmiş horon tepiyor su altında. Nasıl oluyor bu? Olağanüstü bir durum!

Eşref Armağan bizlerden daha çok yabancı bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmüş. Amerika’da beyni incelemeye alınmış. Ve de İtalya’da…

Eşref Armağan görmediği varlıkları, yerleri, olayları, özellikle de renkleri nasıl biliyor? Ve onları tuvale yansıtabiliyor!

Görmeden mi? Kim görmüyor? Eşref Armağan mı, yoksa bizler mi?

Bizler gören körleriz! Gördüklerimizi dışa vuramayan, donmuş, kalıplaşmış kişiler! Kim bilir, belki önce içimize düşürmemiz gerekir gördüklerimizi. Görülenler içselleşmeyince dışarıya da çıkamıyorlar anlaşılan.

Eşref Armağan o renkleri, canlıları, nesneleri nasıl gördü beyniyle? Gözler görüp beyne bir takım dalgalar göndermese de beyinde tüm evren var gibi görünüyor Eşref Armağan’ın resimlerine baktığımızda. Beyin görüyor demek ki! Tüm dünyanın sandığı gibi görme engellilerin dünyası kapkara değil!

Doğa, doğadaki renkler beynin bir bölümünde saklı duruyor da onu kullanmak için gayret gösterenlere gizini açıyor mu uçsuz bucaksız insan beyni?

BLOG OLUŞTURMA DÜŞÜNCESİ

Merhaba!

İki hafta öncesine kadar bir blog oluşturmayı düşünmemiştim. Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim adlı kitabımın editörü Nihal Kuşhan’ın bir iletisiyle başladı her şey. Bir blog açmamı ve yazılarımı yayımlamamı önerdi. Konuyu düşündüm, araştırdım. Neden olmasın? dedim ve bloğumu oluşturdum. Yazılarımı sizlerle paylaşacak olmam beni heyecanlandırıyor. Her şey gönlünüzce olsun…