İLHAN KOMAN’IN AKDENİZ HEYKELİ

AKDENİZ HEYKELİ

AKDENİZ HEYKELİ

Yıllar yıllar önceydi, Akdeniz Heykeli’ni gördüğüm an İstanbul‘un gürültüsünden, kargaşasından sıyrıldım, kendimi tatlı tatlı esen rüzgâr eşliğinde Akdeniz’in lacivert sularında buldum. Onun şefkatle, sevgiyle açılmış kolları beni sardı, dalga dalga yayılarak benliğime girdi.

Onun kollarını bir anne şefkati ve sıcaklığıyla açması, tüm insanlığı kucaklayacak kadar güçlü ve bir o kadar da kırılgan, kırılgan olduğu kadar da onurlu, gururlu olması, bana her türlü zorluğun altından kalkmasını bilen kadınlarımızı çağrıştırdı.

Ne zaman Zincirlikuyu’dan geçsem onu görmek için sabırsızlanır, onu her gördüğümde aynı heyecanı duyar, Akdeniz havasını içime çekerdim.

İlhan Koman

İlhan Koman

Akdeniz Heykeli’ni yaratan sanatçımız İlhan Koman, onun bir Akdeniz kentinin liman girişine konmasını, gelen geçen gemilerin ona düdük çalmasını, onu selâmlamasını arzu edermiş. Onun bu dileği gerçekleşmedi; ama İlhan Koman Akdeniz Heykeli’yle Akdeniz’i İstanbul’un ortasına getirdi.

AKDENİZ HEYKELİ ABBu heykeli Halk Sigorta (bugünkü Yapı Kredi Sigorta) sanatçıdan talep etmiş. İlhan Koman 4 tonluk 12 mm kalınlığındaki 112 metal levhanın yan yana getirilmesiyle oluşturmuş eserini. Sanatçı Akdeniz Heykeli’ni beş yüz çeşit maviyle boyamak istemişse de olanakları buna izin vermemiş, o da heykeli beyaza boyamış. Ben beyaza boyanmış haliyle sevdim Akdeniz Heykeli’ni.

2005 yılının Mayıs ayında İlhan Koman Retrospektif Sergisi ile bağlantılı olarak Akdeniz Heykeli Galatasaray’a getirildi. Galatasaray’a çok yakışmıştı doğrusu! Ne yazık ki sergi bitmeden oradan kaldırıldı!

Yaz bitti, heykel eski yerine konmuştur diye düşündüm, birkaç kez Zincirlikuyu’dan geçtim; onu göremedim. Sonra bir kış günü İş Sanat’ta bir şiir dinletisine giderken Akdeniz Heykeli’ni Levent’te Yapı Kredi Plaza’nın önünde gördüm. Sanki bir kenara atılmış gibi geldi bana, içim cız etti. Akdeniz Heykeli’nin yeri burası olmamalı, diye düşündüm. Sonra ona uzun uzun baktım, baktıkça duyduğum üzüntü azalmaya başladı; çünkü onun, o yüksek binalara meydan okuduğunu gördüm. İşte ben buradayım, her zamanki gibi güçlüyüm, onurluyum ve tüm insanları sevgiyle kucaklıyorum dercesine kollarını açmış orada duruyordu.

İçim rahatladı, o nerede durursa dursun değerinden hiçbir şey kaybetmeyecekti; ama ben

ilhan koman'ın akdeniz heykeliAkdeniz Heykeli’nin sanata, sanatçıya önem veren bir Akdeniz kentinin liman girişine yerleştirildiğini, gemiyle önünden geçerken uzun yıllara dayanan dostluğumuz adına ona sevgiyle el salladığımı düşlüyorum.

ÖĞRETMEN

ÖĞRETMEN
Öğretmen seven, sayandır; öğrencileriyle bildiklerini, yaşadıklarını, yaşamdan çıkardıklarını paylaşandır. İnsan, yaptıklarını paylaşmak ihtiyacında olan bir varlıktır. Bu paylaşımcılık bizi biz yapan, insan yapan en önemli özelliktir.

ÖĞRETMENHer öğrenci farklı bir kitaptır. Öğretmen onları iyi okuyandır. Öğrencisinin gözünde öğrenme isteğini görmek öğretmene çektiği tüm zorlukları unutturur. ÖĞRETMENOnların gülüşleri, gelişmeleri, kendi ayaklarının üzerinde durmaları, öğretmene en büyük mutluluğu yaşatır. En kızdığı zamanlarda bile öğrencisini sever öğretmen, koşulsuz sevgidir bu.

Her toplumda kurtarıcı bekleyen insanlar vardır, bunlar birinin gelip toplumdaki bütün sorunları kökünden halledeceğine inanırlar. Aslında “kurtarıcı” kişinin kendisidir.

Herkes kendi sorumluluğunu bilip işini iyi yaparsa, diğer insanların haklarına saygı gösterir, başkalarını rahatsız etmezse her şey yolunda gider ve sağlıklı bir toplum olma yoluna girmiş oluruz.

Ülkemizde işine önem veren, insanlarını önemseyen, onların mutlu olmalarını isteyen binlerce öğretmen geçmişte olduğu gibi bugün de köylerde, kasabalarda ve şehirlerde öğrencilerine yol gösteriyor, onlara örnek oluyor.

Bu öğretmenler köyün, kasabanın, şehrin her türlü olumsuzluklarıyla savaşarak umutsuzluğa kapılmadan, kurtarıcı beklemeden kendileri çözüm üreterek öğrencilerini eğitiyorlar. Eğittikleri öğrenciler, daha sonra yurdun dört bir yanına dağılarak öğrendiklerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Bu bir eğitim yarışı elden ele geçiyor ve hep ileriyi, iyiyi, aydınlığı, doğruyu hedefliyor.


Ben şuna yürekten inanıyorum, sınıf hem öğretmenin hem de öğrencinin kendini çok iyi ve mutlu hissettiği bir yerdir. Sınıf, halkı öğrenci ve öğretmen olan bir ülkedir, sınıfa girdikten sonra dışarıyla olan tüm bağınız kesilir. Orada siz, öğrencileriniz ve öğretecekleriniz vardır. Düşünün birinci dereceden bir yakınınızı kaybediyorsunuz; beş gün sonra belki de ertesi gün derse girmek zorundasınız. Bu olay pek çok öğretmenin başına gelmiştir. İçiniz acıyla yanarken, gözünüzden yaşlar akarken sınıfa girersiniz, ilk bir iki dakika size bir asır gibi gelir, karşınızda kıpır kıpır canlılar vardır, onlara hakim olup dersinizi anlatmanız gerekmektedir. Sonra kendinizi toparlayıp konunuzu anlatmaya başlarsınız, anlattıkça değil dışarıyla, beyninizin diğer bölümleriyle bile bağlantınız kesilir, kendinizi yalnız yaptığınız işe verirsiniz. Öğrencilerle konuyla ilgili konuşur, tartışırsınız; onların dersi iyi öğrenebilmeleri için ne gerekiyorsa yaparsınız, kırk dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçer, zil çalar. Ağlayarak girdiğiniz sınıftan gülerek çıkarken gülümsemeniz, kapının dışında sizi bekleyen acıyla dudaklarınızda donup kalır. Yüreğinizi yakıp kavuran acınız gelir baş köşeye oturur…

Tiyatrocuların en acılı günlerinde perde kapatmadığı, oyunlarını oynadıkları gibi biz öğretmenler de sınıflarımızda oynarız oyunlarımızı…

‘Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim’den alınmıştır.

Epsilon Yayınları

 

KARAVAN GEZİLERİ: KARAVANLA YUNANİSTAN ve İTALYA

        

Ayvalık'ın Sokakları

Ayvalık’ın Sokakları

Karavanımızla Türkiye’nin pek çok bölgesini, kentini, kasabasını, köyünü, ören yerini, müzelerini dolaştık. Gittiğimiz her yerde karavan kampı yoktu, biz karavanımızla nerede istiyorsak orada rahatlıkla kaldık. Ülkemizde hiçbir yerde hiç

Afrodisias Antik Kenti Karaca-Aydın

Afrodisias Antik Kenti
Karaca-Aydın

kimse tarafından rahatsız edilmedik. Halkımızın konukseverliğini doya doya yaşadık. Nişanlara, düğünlere davet edildik, değişik kentlerde, kasabalarda, köylerde büyük bir sevecenlikle karşılandık. Her akşam değişik bir yerde uyumak, her sabah farklı bir ortamda uyanmak, yeni arkadaşlar edinmek, dostluklar kurmak sıradışı bir güzellikti!

Afrodisias Müzesi

Afrodisias Müzesi

2000 yılında Yunanistan’a bir gezi yapmayı düşündük. İnsan bir şeyi düşünmeye görsün bir anda konuyla ilgili araştırma yapmaya, düşündüklerini hayata geçirmeye başlıyor. Yunanistan’a gitme fikri hem çok cazipti, hem de tedirgin ediciydi. Orada nasıl karşılanırız? Başımıza ters bir durum gelir mi? diye çok düşündük açıkçası.

Bu düşüncelerimizi karavan komşumuz Ahmet (Şimşir) Bey’e ve eşi Pepa’ya açtık. Ahmet Bey ve Pepa her yıl birkaç kez Yunanistan’a gidiyorlardı. Onlar, bize Yunanistan’la ilgili geniş bilgi, kampinglerin yerini gösteren haritalar verdiler. Yunanistan’a rahatlıkla gitmemizi, tedirgin olmamamızı söylediler. Onlarla uzun sohbetlerimiz bizi rahatlattı, Yunanistan’a gitme düşüncemizi pekiştirdi.

Yunanistan-Alexandropoli

Yunanistan-Alexandropoli

Biz hazırlıklarımızı yaparken Ahmet Beylerin de Yunanistan’a gideceklerini öğrendik, tesadüfe bakın ki Yunanistan’a aynı tarihte birlikte gittik. Daha önce sözleşsek aynı tarihi tutturamayabilirdik.

Ahmet Beyler, uzun yıllar karavan komşuluğu yaptıkları Hüsniye-Ahmet Karahan çiftiyle birlikte yola çıkmışlardı. Biz de (eşim Mithat, oğlumuz Deniz ve ben) onlarla aynı anda İpsala Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a girdik. İki karavan önce Alexandrapolis-Dedeağaç’a arkadan Gümülcine ve İskeçe’ye uğradık. Ahmet Beyler, Thassos Adası’na gideceklerdi, biz de Thassos’a gitmeye karar verdik. Adada bir iki gün kalır Halkidiki Yarımadası’na devam ederiz diye düşündük.

Yunanistan-Keramoti

Yunanistan-Keramoti

Thassos Adası’na giden gemiye binmek için şirin bir kıyı kasabası olan Keramoti’ye geldik. Keramoti’den kalkan arabalı vapurla kırk dakika süren bir yolculuktan sonra Thassos’a vardık. Thassos’u çok beğendik ve adada bir hafta kaldık. Thassos’tan Kavala’ya, Kavala’dan Asprovolta’ya, oradan Halkidiki Yarımadası’na, Selanik’e ve Olimpos’a uzandık.

Keramoti'de gemiye binmek için sıra bekleyen karavanlarımız

Keramoti’de gemiye binmek için sıra bekleyen karavanlarımız

Yunanistan’a daha önce niye gitmediğimize de hayıflandık. Bizim canımızı sıkan tek şey vizeydi, diğer AB ülkelerine vizesiz giriş yapabildiğimiz halde Yunanistan’a vizesiz girmemizin olanağı yoktu. Bu durum tatsızdı!

Yunanistan'da Bir Kamping

Yunanistan’da Bir Kamping

Yunanistan’ın pek çok yerini karavanımızla gide kala dolaştık, güzel dostluklar kurduk, özellikle kampinglerini çok beğendik! Ülkemizde de Yunanistan’daki kampinglerin benzerlerinin olmasını diledik. Yöneticilerimizin bu kampingleri görüp örnek alması gerekiyor. Çadırıyla veya karavanıyla tatile çıkan yöneticilerimiz var mı acaba? Onlar genellikle beş yıldızlı daha da ötesi yedi yıldızlı otelleri tercih ediyorlar. Doğayı sevmek, korumak ve doğa severleri daha iyi anlayabilmek için -yönetici olsun olmasın- herkesin milyon yıldızlı kampinglerde tatil yapması gerektiğini düşünüyorum.

Yunanistan gezimizden büyük bir keyif aldık, en önemlisi boşuna tedirgin olduğumuzu anladık, ön yargılarımızı kırdık. Ege’nin iki yakasında yaşayan toplumların pek çok ortak yönü ve benzerlikleri olduğunu keşfettik.

İtalya

İtalya

2001’in yazında daha uzun bir gezi yapmaya karar verdik. Bu sefer Yunanistan’dan İtalya’ya geçecek çizmeyi bir baştan bir başa dolaşacaktık. Bu geziyi; eşim, ben ve arkadaşlarımız Mualla Varlıoğlu İnce-Yavuz İnce’yle gerçekleştirdik. Bir ay sürecek gezimizle ilgili plânlar yaptık. Karavan komşumuz Ahmet Bey İtalya’daki kampingler hakkında bilgi veren dört yüz sayfalık bir kitap verdi bize. Yol boyunca bu kitap bizim kılavuzumuz oldu.

Bir ay boyunca Yunanistan ve İtalya’da değişik kentlere, kasabalara, köylere gittik, gittiğimiz her yerin müzelerini, ören yerlerini, sanat evlerini dolaştık. Öyle böyle değil, kendimizi daha çok müze, ören yeri görelim diye paraladık, doğru düzgün dinlenemedik. Dinlenmeyi İstanbul’a bıraktık. Çok çok yorucu; ama yorucu olduğu kadar da güzel, hoş bir gezi oldu! Yürümekten bacaklarımız, fotoğraf çekmekten bellerimiz ağrısa da, müzelerdeki yazıları okumaktan gözlerimiz kan çanağına dönse de değişik ülkeler, kentler, kasabalar, köyler görmek ve buralarda yaşayan insanları, kültürleri tanımak heyecan verici ve ilginçti! Bir ay boyunca dört kişinin bir karavanda yaşaması, sürekli değişen ortamlarda farklı insanlarla bir arada olması, türlü sorunlarla baş etmesi de pek kolay değildi! Ancak güzelliklere emek harcanmadan ulaşılamayacağını bildiğimizden her türlü sorunu el birliğiyle çözebildik ve gezimizi başarıyla tamamladık.

Bu gezileri gün be gün anlatmak değil amacım, belleğim beni nereye, kime, nasıl götürürse, hangi anılar beni çağırırsa oraya gideceğim ve yaşadıklarımızı sizlerle paylaşacağım. Kendimi anılar denizine bırakıyorum… Bu denizde birlikte yüzmeye ne dersiniz? Evet mi? Haydi o zaman!

SU ALTINDAKİ GÜZELLİKLERE MERHABA!

Avşa Adası karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası’na kanoyla gidiyoruz. Avşa İskelesi’nden Fener Adası’na gitmek on beş dakikamızı aldı. Önce kanomuzla adanın çevresini dolaşıp martılara ve karabataklara hal hatır sorduk. Adanın çevresi kayalık. Küreklerimizi sakin sakin çekerek adanın etrafını dolaşıp Fener Adası’nın Avşa’ya bakan yüzündeki mini minnacık limana girdik, kanoyu karaya çektik daha sonra da fenerin yanına çıktık.

Avşa Adası'nda Tomonori Fujioka (Japon)nın eseri ve Fener Adası

Avşa Adası’nda
Tomonori Fujioka’nın eseri ve Fener Adası

Fenerin üzerindeki “Ali Ayşeyi seviyo! Zeynep ve Emin, Ben sensiz naparım Sinem! Bu hayat acımasız!” vb. yazıları okuduk. Zavallı Fener! Aşk ve sevgi sözcükleri onu berbat hale getirmiş. Biçare feneri kendi haline bırakıp bu sefer de yürüyerek adayı dolaşıyoruz. Adanın üzerindeki otlar sararmış, kurumuş; rüzgâr estikçe onlar hışırdıyor. Bu hışırtı aklıma yılanları getiriyor, bunu arkadaşıma söylüyorum. O, bana: “Korkacak bir şey yok!” diyor. Bunu o kadar kendine güvenerek söylüyor ki yılan korkum ‘pısss’ diye sönüveriyor. Doğa ve doğadaki canlılar onun yakın dostları.

Her yer börtü böcek dolu… Kertenkeleler kovalamaca oynuyor. Yerlerde kurumuş otlar, gökyüzünde yakıcı güneş, adanın ortasında sıcaktan kavrulmuş iki kadın… Su altındaki güzelliklere merhaba!

Deniz ise pırıl pırıl, şıkır şıkır; sanki bize nispet yapıyor. Yok yok nispet yapmıyor, bizi yüzmeye davet ediyor! Bu davet geri çevrilmez deyip kendimizi kanonun yanında buluyoruz. Apar topar gözlüklerimizi, şinorkellerimizi takıp denize atıyoruz kendimizi. Paletlerimizi denizde giyiyor, adanın çevresini bu kez de su altından dolaşıyoruz.

Su altı fotoğrafları  Kubilay Mayadağlı

Su altı fotoğrafları
Kubilay Mayadağlı

Artık başka bir dünyadayız, su altında yer çekimi olmayan bir ortamda dans ediyoruz. Haaayııır! Dans etmiyor, uçuyoruz; üstelik düşme tehlikesi de yok! Balıklar da bize eşlik ediyor. Yalnız balıklar mı?

Su altındaki güzelliklere merhaba! Ya yosunlar, sessiz müzik eşliğinde nazlı nazlı nasıl da sallanıyorlar! Yeşilin ne kadar çeşitli tonu var; koyu yeşil, açık yeşil, çimen yeşili, zümrüt yeşili, çağla yeşili… yosun yeşili diyeceğim de diyemiyorum; çünkü yosunların hepsinin yeşili aynı değil. Gözlerimiz bayram ediyor, içimiz nasıl yeşilleniyor, şenleniyor…
Su altında dinginliğin sesini dinliyor, denizin parklarında dolaşıyoruz.

Değişik boyutlarda ve şekillerde kayalar, kayaların arasında daracık patikalar, Su altındaki güzelliklere merhaba!geniş yollar, kovuklar, oyuklar var.  Kimi kayaların üzeri yosunlarla, kimisi midyelerle, deniz kestaneleriyle kaplı.

 Su altı fotoğrafları Kubilay Mayadağlı

Çok değişik bitkiler, deniz çiçekleri içimizi coşturuyor.

Deniz kestanelerinin üzerine konuşlanmış sedefler ne güzel parlıyor! Ya midyeler, ağızlarına layık bir yiyecek bulunca kabuklarını aralayıp anında kapıyorlar. Şu pavuryaların yan yan gidişlerine bayılıyorum! Kolları öyle kuvvetli ki birine uzunca bir tahta parçası IMG_3363uzatıyoruz, elimizden çekip alıyor. Deniz yıldızları kollarını açmış, kumlara-kayalara sere serpe yayılmışlar; pinalar onların başlarına dikilmişler sohbet etmek ister gibi bir halleri var.

Lapinler birbirleriyle oynaşıyor, gümüş balıkları gruplar halinde dolaşıyor. Aaa, şuradaki taşın altına bir eşkina saklanmış, çok da büyük! Nasıl da merakla çevresini izliyor. Eşkina’nın kafasında, gözlerinin arkasında bembeyaz, mermer gibi sert, düğme şeklinde iki taş bulunur. Bu taşların böbrek taşlarını erittiği ve böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olduğu söyleniyor.

Su altı güzelliklerine merhaba! IMG_3193




Avşa Adası’nın suları çok zengin, kiklalar, karagözler, kefaller, yılan balıkları, istavritler, adını bilmediğim pek çok balık cirit atıyor. İrili ufaklı tokalaklar, şeytan minareleri, her boyda yengeç, minik ahtapotlar gözümüze çarpıyor. Kocaman bir deniz kulağı gördüm, arkadaşım da onu görmüş, eliyle işaret ediyor.
Denizciler, deniz kulağının sivri ucunu kesiSu altındaki güzelliklere merhaba!p haberleşme aracı olarak kullanırlarmış eski çağlarda. Kesilen uçtan dudaklar titreştirilip üflendiğinde gemilerin düdük sesi gibi bir ses çıkıyor deniz kulağından. Belki de deniz kulağının sesine öykünmüştür gemilerin düdükleri. Şayet deniz kulağının oyuk kısmını kulağımıza dayarsak denizin sesini duyar gibi oluruz. Aslında duyduğumuz denizin sesi değildir, kendi kalp atışımızdır.

DSC01189-aKumun içinde kımıl kımıl bir şey hareket ediyor. Hay Allah, kuma gizlenmiş küçük bir vatozmuş! Çok büyükleri var bu vatozların, o kocamanlar insanı ürkütüyor; ancak suda dans eder gibi tüm vücutlarını yumuşak, kıvrak bir şekilde hareket ettirerek öyle güzel gidiyorlar ki… Onları seyrederken adeta büyüleniyorsunuz! İnanın İspanyol dansçılarıyla yarışabilirler vatozlar…

Su altı güzelliklerine merhaba!Arada başımızı sudan çıkarıyoruz üstümüzde martılar uçuşuyor, karabatakların bazıları suda bazıları da kayalıklarda… Tekrar suya sokuyoruz başlarımızı, dibe dalıp beğendiğimiz kabukları topluyoruz.

Su altındaki güzelliklere merhaba!Dalmak, kendini bambaşka bir dünyada hissetmek, şehrin karmaşasından, gürültüsünden soyutlanmak, doğanın içinde deniz canlılarıyla dostça yaşamak, kendini dalgalara bırakıp ahenkle salınmak, ahh ne güzel! Ne hoş!

Mutluluğumuzu; suyun dibinde gördüğümüz kola, bira şişeleri, petler, naylon torbalar bozuyor.

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Atıklara hüzünle bakarken Avşa İskelesi’nden geminin kalktığını duyuyoruz. Su altındaki canlı, cansız varlıklara istemeden veda ediyoruz, en kısa zamanda onları tekrar ziyaret edeceğiz.

Avşa Adası

Avşa Adası

 

46961_427504099723_2482815_n-can sualtı

60282_427503929723_1038246_n-can sualtı

 

 

 

 

 

Yazı, “Adada Ay Kokusu Var” adlı kitabın ‘Kanoyla Avşa Turu’ bölümünün 129-130. sayfasından alınmıştır.

Su altı fotoğrafları: Kubilay Mayadağlı

Diğer fotoğraflar: Mithat Okay

 

TORUL’DAN SÜMELA MANASTIRI’NA

Torul Karaca Mağarası’ndan çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine baktım, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarıda buluverdim. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış sanki.

Torul Karaca Mağarası  fot. internet

Torul Karaca Mağarası
fot. internet

Hayal dünyasından gerçek dünyaya dönüyoruz, önümüzde ineceğimiz virajlı yollar var. Motorsikletle yukarı çıkarken aşağıya yürüyerek inerim diye düşünmüştüm; ama kendimi kaskımı giyerken buluyorum. Motorun arkasına oturuyorum, aşağıya inmeye başlıyoruz, döne döne çıktığımız yolları döne döne iniyoruz. İniş daha kolay oluyor; ya da mağaranın içinde ve dışarıda gördüğüm güzellikler, beni korkutan yolu güzel gösteriyor.

Karnımız acıktı, dönüş yolunda Zigana Tüneli yakınındaki restoranlardan birine girdik. Yediğimiz her şey güzeldi; ancaaak kuymakla Hamsiköy sütlacı tek kelimeyle harikaydı! Yemekten sonra yola devam etmek için dışarı çıktık; güneşli hava yerini soğuk, yağışlı havaya bırakmıştı. Hemen yağmurluklarımızı giydik, motorlara binmek üzereydik, bir tur otobüsü geldi, otobüsten inen hanımlar motorsikletlere bindiğimizi görünce “Bizler otobüsle buralara zor geldik, siz bu yağmurda motorsikletlerle nasıl gideceksiniz?” dediler. Onlara iyi günler deyip yolumuza devam ettik.

Zigana’dan döne döne aşağılara iniyoruz, aşağı indikçe yağmur kesiliyor, hava ısınıyor. Maçka’ya geldik, buradan Sümela Manastırı’na gitmeye karar verdik. Tekrar dar, virajlı yollardan gidiyoruz, yolun her iki tarafında yüksek dağlar var, her yer yemyeşil… Çıkıyor, çıkıyor, çıkıyoruz… Gittikçe yükseliyoruz, yükselirken daracık yolun aşağılarında akan gürül gürül sular, şelaleler görüyoruz. Yeşillikler içinden akan pırıl pırıl, şırıl şırıl sular; daracık yoldan çıkmaya ve inmeye çalışan araçlar. Yol öyle dar öyle dar ki bir araç geçerken karşıdan gelen başka bir araç geçemiyor. Neyse dura kalka Sümela’ya yakın bir yere kadar geldik, araçlarımızı park ettik. Başladık yukarıya doğru yürümeye, Sümela kaya dağın içine oyulmuş. Niçin ve de nasıl bu kadar yükseğe dağı oyarak böyle bir kilise-manastır yapmışlar? Gerçi Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsane dilden dile dolaşıyormuş. Efsaneye göre iki keşiş (Atinalı Barnabas ile Sophronios) aynı rüyayı görüp birbirlerinden habersiz Trabzon’a gelmiş, Trabzon’da karşılaşmışlar. Keşişler, gördükleri rüyaları birbirlerine anlatıp ilk kilisenin temelini atmışlar.

Karaca'dan Sümela Manastırı'naYukarı çıktıkça nefes nefese kaldık, taşlı yolları geçtik, merdivenleri tırmanarak manastırın kapısına geldik, buradan aşağı ineceğiz. Merdivenlerden inmeye başlamadan önce kapının önünde durdum, başımı arkaya çevirdim, gördüğüm manzara nefesimi kesti, olağanüstü bir güzellikti! Her taraf yüksek, yemyeşil dağlarla çevriliydi. Her yer yeşil, yeşil, yeşil… Karadeniz’in yeşili de bir başka yeşil, hiçbir yerde olmayan, kendine has bir renk. Yeşil dağlar, gökyüzüne uzanıp gökyüzüyle birleşmiş, bulutlar yeşil dağları ve göğü sarıp sarmalamış. Başı dumanlı yeşil dağlar… Aşağıda, taaa aşağılarda bembeyaz köpüklerle akan Meryemana (Panagia) deresini görüyoruz. Bu ne müthiş bir görüntü!!! Nasıl bir güzellik!

torul'dan Sümela Manastırı'naManastıra girdik; odacıklar, odacıklar… Çoğu orman denizine bakıyor, kilisenin duvarlarına ve tavanına çizilmiş freskler hasar görmüş, pek çoğu silinmiş; zamana ve insanların verdiği zarara direnememişler. Manastırın tavanı olmayan bölümünden yukarılara bakıyorum koyu renkli, siyahımsı kaya dağ beni çok etkiliyor. Siyahımsı dağ dedim ya bu dağın adı Mela dağı. Mela Yunanca siyah, karanlık demekmiş. Yeşilliklerle çevrili bu kara dağa bakmaktan kendimi alamıyorum, sanki beni kendine çekiyor. Bu kilise 375-395 yılları arasında 1150 metre yükseklikteki kayalar oyularak ve doğal mağaralardan da faydalanılarak yapılmış. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmiyormuş, Trabzon İmparatoru III. Aleksios (1349-1390)un manastırın kurucusu olduğu sanılıyormuş.Torul'dan Sümela Manastırı'na

Şu anda 1150 metre yükseklikteyiz, bugün sürekli yükseklerde dolaşıyoruz. Önce Karaca Mağarası, arkadan Sümela Manastırı.

Karadenizli Rumlar Mela Dağı’ndaki Panagia (Meryemana) ikonundan bir şey diledikleri zaman Stou Mela derlermiş. Bu sözcük zaman içinde değişerek Sümela olmuş. Sümela Manastırı’na Karadağın Bakiresi de deniyormuş.

Manastırın içindeki odaların demirli pencerelerinden dışarı bakıyorum. Geçmişte burada yaşayanlar bu demirli pencerelerden dışarı bakarken neler düşünüyorlardı, nelerin özlemini çekiyorlardı acaba? Sümela’yı ziyaret eden biri olarak şu an burada olmaktan hoşnutum; ama burada yaşamak zorunda kalsam yine hoşnut olur muyum? Hiç sanmam, burada yaşamak sanırım pek hoşuma gitmez.

Görevlinin sesi beni düşüncelerimden ayırıyor, ne diyor görevli: “Saat altı, manastırın kapanma saati, lütfen burayı boşaltın.” Ehh! İster istemez bu isteğe boyun eğiyor, manastırın merdivenlerini tırmanmaya başlıyoruz. Daha sonra da aşağı ineceğiz. Yüksekteyiz, hava serin, yağmur çiseliyor. Torul'dan Sümela Manastırı'na

Motorsikletlerimizi park ettiğimiz yere doğru yürüyoruz. Yürürken taşlara ve ağaç köklerine dikkat etmek gerekiyor. BMW GS’lerimize binip aşağıya iniyoruz; virajlar, virajlar, virajlar; çiseleyen yağmur, gürül gürül akan dere; yeşillikler, yeşillikler, yeşillikler… Daha ne olsun, her şey çoook güzel! Güzelliklerden başımız dönüyor, önce Maçka’ya gidiyor oradan Trabzon’a devam ediyoruz.

Torul'dan Sümela Manastırı'naSabahın erken saatinde Trabzon’dan başlayan yolculuğumuzu, akşam Trabzon’un Boztepe’sinde semaverde demlenmiş çaylarımızı yudumlayarak noktalıyoruz. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk, ruhumuzda hoş bir doygunluk, beynimizde farklı düşünceler var.

NİKOLA TESLA İLE RÖPORTAJ

Nikola Tesla  Fot. İnternet

Nikola Tesla
Fot. İnternet

“Evrenin ortasındaki dişlilerden başka bir şey değiliz. Şu kaçınılmaz bir sonuçtur ki kendi zamanının ötesinde olan yol gösterici anlaşılamayacak ve hayal kırıklığına uğrayacak, acı çekecektir; gelecek nesillerin daha yüksek takdiri ile memnun olacaktır.”  Nikola Tesla

Nicola Tesla hakkında pek çok bilgi edindim; ama ben onunla konuşmak, ona sorular sormak istiyorum. Acaba sorularımı yanıtlar mı? Bunu denemeden bilemem.

Aaa, Tesla da gözlerini dikmiş bana bakıyor, sanki haydi ne duruyorsun sorsana sorularını der gibi… O gözleri doğru mu okuyorum?

Tüm cesaretimi toplayıp Tesla’ya sorularımı sordum, o da tüm sorularımı yanıtladı.

Sayın Nicola Tesla yaşam öykünüz nasıl başlıyor, nerede doğdunuz?

1856 yılının 10 Temmuzunda Hırvatistan’ın Lika bölgesindeki

Tesla'nın doğduğu ev fot. Tomislav Vukovic

Tesla’nın doğduğu ev
fot. Tomislav Vukovic

Smiljan köyünde doğdum. Etnik geleneklerini güçlü bir biçimde devam ettiren Sırp bir ailenin çocuğuydum. Yaşamımızda Sırp masalları, şiirleri, marşları, dansları önemli yer tutuyordu. Babam din adamı olduğu için dini günleri mutlaka kutlardık. Köyümüzde okuma yazma bilmeyenler çoktu; ancak insanlar hafızalarını olağanüstü bir ustalıkla kullanıyorlardı. Annem de inanılmaz bir hafızaya sahipti.

Siz pek çok kere, yaratıcı dehanızın ve fotoğrafik hafızanızın annenizden miras kaldığını söylemişsiniz, bize annenizden bahseder misiniz?

Annem birinci sınıf bir mucitti, ihtiyaç duyduğu her türlü aleti kendisi tasarlayabiliyor, üretebiliyordu. Kadınların yeteneklerinin adil bir şekilde değerlendirildiği bir ülkede ve zamanda yaşamadığından dolayı hep üzüntü duymuşumdur. Şayet modern yaşamdan ve onun geniş olanaklarından bu denli uzak yaşamasaydı birçok başarının altında onun da imzası bulunurdu.

On iki yaşında ölen ağabeyiniz Daniel çok zeki bir çocukmuş, heyecanlandığında gözünde ışıklar patlarmış, siz de buna benzer bir durumu yaşamınız boyunca yaşamışsınız, bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Evet, bende de ışık patlamaları oluyordu, örneğin bir sözcük duyduğumda bunun bana ifade ettiği nesne gözlerimin önünde bütün canlılığı ile ortaya çıkıyordu, elimi uzattığım takdirde ona dokunup dokunamayacağımdan bir türlü emin olamıyordum. Bu bende büyük bir huzursuzluk ve kaygı yaratıyordu. Gittiğim psikoloji ve fizyoloji uzmanları bu durumu tam anlamıyla açıklayamıyorlardı.

Ancak yaşadığım bu durumlar beni “Bir insanın tasavvur ettiği bir nesnenin imgesini bir perdeye yansıtmak böylece onu görünür kılmak mümkün olabilir” diye düşündürdü. Düşünce gücümün büyük bir oranının bu problemin çözülmesine adadım.

Eğitiminizle ilgili neler anlatacaksınız?

Mühendislik eğitimime Avusturya Graz Teknik Üniversitesinde başladım, Prag Üniversitesinde devam ettim. Gratz’daki Bilim Enstitüsünde dört yıl fizik, matematik, mekanik okudum; ancak benim ilgim elektrikte yoğunlaştı. Elektrik o zamanlar bebekti, yeni bir bilim dalıydı. Elektrikle yakından ilgileniyordum, alternatif akım motorlarının ortaya konulmasını sağlayan dönen manyetik alanı keşfettim.

Sizin için tasarımlarını bir modele, çizime ya da deneye ihtiyaç duymadan zihninde sanki gerçekmiş gibi canlandırabiliyordu,diyorlar; siz bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Aklıma bir fikir geldiğinde bunu ilk önce kafamda şekillendirmeye başlarım. Yapıyı değiştiririm, eklemeler yapar ve aygıtı zihnimde çalıştırırım. Yaptığım bir türbini düşüncelerimde işletmemle atölyemde test etmem arasında benim için fark yoktur.

Yaşamınızı Avrupa’da mı sürdürdünüz? Keşiflerinizi nasıl değerlendirdiniz?

27-28 yıl yaşadığım Avrupa’ya 1884 yılında veda etmek zorunda kaldım, Amerika’ya iltica ettim.

1885’te alternatif akım dinamolarının patent haklarını NİKOLA TESLA İLE RÖPORTAJGeorge Westinghouse’a sattım. Tesla bobinini de 1891 yılında icat ettim.

Sizin alternatif akım dinamolarını George Westinghouse’a sattığınız zamanlarda Thomas Edison’un da doğru akım dinamoları ile elektrik ürettiğini biliyorsunuz, hatta sizin Thomas Edison’la çalıştığınız da söyleniyor, bununla ilgili bizlere neler anlatacaksınız?

Thomas Edison’la kısa bir süre de olsa çalıştım, onun üzerinde çalıştığı doğru akım üreteçleriyle ilgili birtakım sorunları vardı. Edison bana: “Bu işin ucunda elli bin dolar var sana, tabii eğer altından kalkabilirsen,” dedi.

Patenti alınacak orijinal bir sistem geliştirdim. Aylarca her gün sabah 10.30’dan 05.00’a kadar çalıştım. Ben onun sorunlarını çözmesine yardımcı oldum, bazı önemli buluşlarda bulundum. İşimi başarıyla tamamladıktan sonra Edison’a yaptığım işin karşılığı olan 50.000 doları ne zaman alacağımı sordum. Edison’dan şu yanıtı aldım: “Tesla, senin biz Amerikalıların espri anlayışından haberin yok anlaşılan.”

İşten ayrılacağımı söylediğimde 18 dolar olan maaşıma, 10 dolar zam yapmayı teklif etti.

Ne yazık ki Edison benim çalışmalarıma gereken önemi vermedi. O, ürettiği doğru akımı ticari olarak değerlendirmek istiyordu. Bunda da başarılı oldu, çalışmalarının karşılığını fazlasıyla aldı. Düşüncelerimiz paralellik göstermediği için ondan ayrıldım ve çalışmalarımı yalnız sürdürdüm.

Peki, siz Edison’dan ayrıldıktan sonra Edison’un size karşı tutumu ne oldu?

Tesla-Edison  fot. internet

Tesla-Edison
fot. internet

O elektriğin doğru akımla yürütülmesinden yanaydı, çalışmaları da bunun üzerineydi. Oysa ben alternatif akımla elektrik üretmekten yanaydım. Buluşlarım da bu yöndeydi. Edison bana karşı daha doğrusu ‘alternatif akımın tehlikelerine karşı’ kampanyalar düzenledi. Patent hakkını sattığım Westinghouse Electric Company’de üretilen elektriğin zararlarını anlattı. Bütün bunları anlatmakla da kalmadı işi bir gösteriye dönüştürdü.

Gösteri mi? Edison gibi büyük bir mucidin sizinle uğraşması çok şaşırtıcı doğrusu! Kendinden başka bilim adamları olmasına katlanamıyor muydu Edison?

Tesla-Edison  fot. internet

Tesla-Edison
fot. internet

Evet Edison değişik gösteriler düzenledi. New Jersey’de çocuklara para vererek başı boş dolaşan sokak hayvanlarını toplattı. Çocuklara hayvan başına 25 sent veriyormuş. Özel hazırladığı bir sisteme hayvanları koyup alternatif akım verdi, elektrikli infazları gerçekleştirdi. Bütün bunları da halkın ve bürokratların önünde yaptı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi gerçekleştirdiği infazların ve alternatif akımdan ölen kişilerin adlarının yazdığı posterleri her yana astırdı.

Amacı alternatif akımın tehlikelerini herkese anlatmaktı. Tüm bunları kendisinden başka bilim adamlarına katlanamıyor olmasında aramamalı, onun için ticaret yani para çok önemliydi.

Edison ancak yirmi yıl sonra yaptığının büyük bir hata olduğunu kabul etti.

Şu anda kullandığımız elektrik doğru akımla mı alternatif akımla mı üretilmekte? Thomas Edison yaptığı karalama kampanyalarından kazançlı çıktı mı?

Şayet Edison kazançlı çıkmış olsaydı elektriğimiz doğru akım ve çok daha pahalı olacaktı. Bunun nedeni de doğru akım iletiminin kalın çaplı kablolarla iletilebilmesiydi. Ayrıca doğru akımı uzak yerlere iletirken gerilim düşmesi oluyordu. Bu da doğru akımla elektrik iletilmesini güçleştiriyordu.

Ben farklı bir sistem oluşturmuştum. Kaynakta üretilen voltajı bobinler aracılığıyla yükselterek bunları çok ince kablolarla uzak yerlere taşıyan sonra da transformatörlerle gerilim seviyelerini düşüren bir sistemdi bu. Bu sistem alternatif akımın kullanılmasını sağladı.

Siz Thomas Edison’a kızdınız mı? Onu karalayıcı gösteriler yaptınız mı?

Kızmaz mıyım, tabii ki çok kızdım; ama onunla ilgili kötü gösteriler yapmadım. Bazı kötü cümleler de kullandım, bunlar yalnız sözde kaldı.

Benimle ve anlaşma yaptığım Westinghouse şirketiyle uğraşan, karalamalar yapan, hakkımızda onlarca dava açan yalnız Edison değildi, pek çok kişi ve şirket de vardı. Gerek General Elektric gerek diğer şirketler benim patentlerimi saf dışı bırakabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gerçi pek çok bilim adamı ve mühendis benim AC sahasındaki üstünlüğümü kabul ediyordu. Tüm bunlar beni bir ölçüde ilgilendiriyordu; ancak benim dünyam elektrikti, Nikola Tesla ile Röportajlaboratuvarımda elektrikle ilgilenmek, yeni buluşlarda bulunmak beni çok mutlu ediyordu.

Benimle ilgili davalar için Connecticut Çevre Mahkemesi Hakimi Towsend 1900 yılında verdiği kararda şöyle demişti: “Doğa ve bilim sahalarının dizginlenemeyen, sınır tanımayan ve bugüne değin denetim altına alınamama unsurlarına egemen olmak ve bunlara insanın kullanacağı makineler haline dönüştürecek surette gem vurmak Tesla’nın dehasına nasip olmuştur. Başkalarının yıkılmaz duvarlar, aşılmaz akımlar, çelişik güçler olarak algıladıklarını o avucuna almış ve Niagara’nın gücünü uzak şehirlerde kullanışlı motorlar şeklinde değerlendirmiştir.”

Ben Edison’la ilgili değil de kendi çalışmalarımla ilgili pek çok

Elektrik ve Tesla

Elektrik ve Tesla

gösteri yaptım. Kendi laboratuvarımı kurdum, pek çok deney yaptım aydınlatmayla ilgili. Yaptığım gösterilerde kendi bedenimi iletken olarak kullandım, bedenimden yayılan alternatif akım sayesinde bir yere bağlı olmayan lâmbaları yaktım. Bu gösterim Edison’un alternatif akımı karalamasına bir yanıttı. Beni izleyenler çok şaştılar bu duruma.

Sizin gösterileriniz çok ünlüymüş, hem yakın dostlarınıza hem de Amerika ve Avrupa’da kamuoyuna tehlikeli gösteriler, etkileyici konuşmalar yapıp sizi izleyenleri çok etkiliyormuşsunuz, insanların transa girdikleri bile olurmuş.

Bir akşam Pearson’s Magazine’den Chauncey Mc Govern’e, aktör Joseph Jefferson’a ve yakın dostunuz yazar Mark Twain’e yaptığınız gösteriyle ilgili İngiliz gazeteci Mc Govern şunları söylemiş:

“İnsanın Nicola Tesla’nın laboratuarı karşısında afallamaması için sıra dışı bir zihin yapısına sahip olması gerekirdi.

Kendinizi geniş, iyi aydınlatılmış bir odada çevrenizde makinelerin meydana getirdiği sıradağlar arasında otururken hayal edin. Uzun boylu, zayıf bir gen adam size doğru yürüyor, parmağını bir kere şıklatmasıyla aniden parlayan kırmızı bir alev topu yaratıyor ve bunu korkusuzca avuçlarının içerisinde tutuyor. Bunu seyrederken ellerinin nasıl olup da alev almadığına şaşıyorsunuz. Alevi elbiselerinin üzerinde, saçlarında dolaştırıyor, kucağınıza ve en sonunda da tahta bir kutunun içerisine koyuyor. Bu alev topunun hiçbir yerde en ufak bir iz dahi bırakmaması insanı şaşkına çeviriyor ve insan rüya görmediğine emin olmak için gözlerini ovuşturuyor.

Tesla

Tesla

Bu gösterinin ardından yaptığı bir başka gösteride ise bir platformun üzerinde eli cebinde olan Tesla’nın bedeninin içinden iki milyon voltluk bir elektrik akımı geçmeye başladı. Silueti, bedeninin her noktasından fırlayan binlerce alevin yaladığı bir elektrik halesi olarak görünüyordu. Bana elini uzattı,elini sıktığımda güçlü elektrik pillerinin dile değdirildiğinde hissedilen o duyguyu hissettim. O, açık bir elektrik teli gibiydi.”

Arkadaşlarınız yüksek voltaj platformunda size neden elektrik çarpmadığını büyük bir merakla öğrenmek istiyorlardı, açıkçası bunu ben de çok merak ediyorum, bu olayı açıklayabilir misiniz?

Açıklamaz olur muyum? Ben elektriğin, buluşlarımın iyi anlaşılması için her türlü açıklamayı yaparım. Frekans yüksek olduğu müddetçe yüksek voltajlardaki alternatif akımlar, derinin yüzeyinde herhangi bir yaralanmaya neden olmadan salınırlar; ancak bu amatörlerin becerebileceği bir şey değildir. Sinir dokularına nüfuz edebilecek mili amperler öldürücü etki yaratabilir; ama deri üzerindeki amperler kısa süreler için zarar vermez. Derinin altına sızabilecek düşük akımlarsa ister alternatif ister doğru akım olsunlar, ölüme yol açabilir.

Siz 1892 yılı boyunca 40 patent için başvurdunuz, icatlarınız çok orijinal ve çok iyiydi, hiçbir beklemeyle karşılaşmadan hepsinin patentini aldınız. Bu kadar üretken bir mucidi en fazla üzen şey nedir?

Birçok fikir, insanın zihninde birbirini kovalar; kişi ancak bunların pek azını uçup gitmeden yakalayabilir. Bunların içinden de pek azını en mükemmel seviyeye getirecek gücü ve zamanı bulabilir yaşamında. Sonra bir bakarsınız sizin çıkaramadığınız fikirleri, bir başka mucit sizden önce doğuruvermiş. Ah, işte bu durum insanın kalbini gerçekten sızlatır!

Westinhouse’un size 40 patent karşılığı bir milyon dolar ve icatlarınızın telif haklarını teklif ettiği söylentileri yayılmış; ancak siz Westinghouse’dan 40 patent karşılığında 60.000 dolar almışsınız. Üstelik 5.000 doları nakit, kalanı hisse senediymiş. Daha sonra da şirketin batma tehlikesi karşısında tüm telif haklarınızdan vazgeçip yaptığınız anlaşmayı yırtmışsınız. Mahkemeye gidip şirketinizi dava etseydiniz, davayı kazanabilir, dünyanın en zengin adamlarından biri olabilirdiniz, bunu neden yapmadınız?

Westinghouse, her zaman benim dostum oldu, kimsenin bana inanmadığı zamanlarda o bana inandı, benim çalışmalarıma destek verdi, onları uyguladı. Aslında Westinghouse da bir mucitti ve telif haklarına inanıyordu. Ona kalsa benim telif haklarımdan vazgeçmemi istemezdi; ama şirket zor durumdaydı, şirkete yatırım yapan bankerler ona baskı yaptılar.

Ben dediğiniz gibi dava açabilirdim; fakat dava açmam demek onun şirketinin batması demekti. Onun şirketinin batması benim işime gelmezdi. Anlaşmadan vazgeçtim, o şirketini kurtardı. Şirketin kurtulması benim çok fazlı sistemimin dünyaya yayılmasını sağladı. Westinghouse: “Senin çok fazlı sisteminin elektrik alanında dünyanın gelmiş geçmiş en büyük buluşu olduğuna inanıyorum. Şu anki zor duruma neden olan da benim bu sistemi tüm dünyaya yaymak istememdir. Ama her ne olursa olsun, ülkeyi alternatif akımın temelleri üzerinde yükseltmek plânımdan vazgeçmeyeceğim,” dedi ve dediğini yaptı, tüm dünyaya benim çok fazlı sistemimi yayma plânlarını uyguladı.

Benim tüm yaşamım araştırmalarımdı, parayla ilişkim pek sıcak değildi. Para benim için bir araçtı, fazla bir önemi yoktu. Elime geçen paranın miktarını bile tam olarak bilen biri değildim. Para benim için yaradığı iş kadar değerliydi, kendi başına bir değeri yoktu.

Ben de sizinle ilgili okuduğum kitaptan ve yazılardan parayla işinizin olmadığını çıkardım. Keşke yaptığınız icatların karşılığını tam olarak alabilseydiniz de kafanızdaki tüm projeleri hayata geçirebilseydiniz. Pek çok icadınızın mali destek bulamamaktan geliştirilmediğini yazıyor bir sürü kaynak.

13 Mart 1895’te 33-35 South Fifth Avenue’daki laboratuvarınız bir yangınla yerle bir olmuş, hasarınız çok büyükmüş. Yaşamınız boyunca yaptığınız çalışmalar bir anda yok olmuş. Asistanınız Kolman Czita’yla büyük emekler sonucu yaptığınız deney aletleriniz erimiş, bir hurda yığını haline gelmiş.

Hele havayı yeni bir yöntemle sıvılaştırmak için geliştirdiğiniz aleti yitirmeniz sizi çok üzmüş: “Başarının eşiğindeydim…” diye üzüntünüzü belirtmişsiniz.

Tüm birikiminizi araştırma gereçlerine yatırmış olduğunuzdan iflasın eşiğine gelmişsiniz. Amerika’daki alternatif akım patentlerinden telif hakkı almıyordunuz, Westinghouse’dan aldığınız maaş da kesilmişti. Tek gelir kaynağınız Almanya’dan gelen çok fazlı motor ve dinamolar için olan telif hakkınızdı. Bu parayla yeni bir laboratuvar kurmanız olanaksızdı.

Bu kadar büyük üzüntünün ve sorun’un üstesinden nasıl gelebildiniz?

O günlerde o denli kederli ve umutsuzdum ki bir milyon dolar bile deneylerimin sonuçlarını geri getiremezdi, sizin de yukarıda anlattığınız gibi zaten param da yoktu. Gazetelerin yazdığı gibi tam bir trajediydi durumum. Kendi kendime uyguladığım beni yeniden yaşama döndüren elektrik tedavisi olmasaydı bir daha asla ayağa kalkamazdım. Gördüğünüz gibi elektrik yorgun bir bedene tam da gereksinim duyduğu şeyi veriyor; yaşama gücü, dayanma gücü. O büyük bir hekim, belki de hekimlerin en büyüğü.

Nikola Tesla’nın laboratuvarının yangınla kül olması, basında bir sürü haber çıkmasına neden oldu. Gazeteler onun için ‘çok üzgündü, çökmüştü! Bir yaşam boyu süren çalışmalarının meyveleri yok oldu! Dahinin alın teri silindi gitti! Bu bir trajedi! gibi cümlelerle vermişler Tesla’nın haberini.

New York Sun’dan Charles A. Dara, Nikola Tesla için şunları yazmış:

“Nikola Tesla’nın laboratuvarının içindeki harikalarla birlikte meydana gelen yıkımı, kişisel bir felaket olmaktan çok uzaktır. Bu, bütün dünyanın talihsizliğidir. Bu dünya üzerinde yaşayanlar arasında bu genç beyefendi kadar insanlık için önemli olan kişilerin sayısı bir elin parmakları, belki de tek bir parmağı kadar azdır.”

Tesla, sadece yangından dolayı değil her zaman gazetecilerin ilgi odağı olmuştu gerek icatlarıyla gerekse özel yaşamıyla… O her zaman icatlarıyla ilgili çalışmalarla kamuoyunun gözü önündeydi, özel yaşamıyla ilgili kimsenin bilgisi yoktu. Herkes onun yalnız yaşamasına, evlenmemesine bir anlam veremiyor, türlü dedikodular yapıyordu. Ona çok sık sorulan sorulardan biri keyifsiz olup olmadığıyla ilgiliydi, biz de bu soruyu ona sormuş olduğumuzu varsayalım, bakalım neler diyecek Tesla:

Sanata eğilimli insanların şevkleri onları çoğunlukla bir gökyüzüne fırlatır, bir yerin dibine geçirir. Ama özünde çok mutlu bir hayatım olduğunu söyleyebilirim; düşündüğüm ve hayal ettiğim hayatların en mutlusu. Bir mucidin beynindeki bir varlığın bir başarıyı ortaya çıkarmak üzere olduğu sırada hissettiklerini gölgede bırakabilecek boyutlarda bir esrimenin daha olabileceğine inanmıyorum insanın yüreğinde. Böylesi bir duygu insana yemeyi, içmeyi, uyumayı, dostları, aşkı, her şeyi ama her şeyi unutturur.

Nikola Tesla’ya, sanatçı yaradılışına sahip insanlar için evliliğin uygun olup olmadığını sorduğumda sorumu şöyle yanıtladı:

Bir ressam, bir müzisyen, bir yazar için evliliğe evet denebilir; ama bir mucit için hayır! Çünkü bu ilk üçünün ancak bir kadının verebileceği ilhama ihtiyaçları var, aşkları onları daha büyük yapıtlara yöneltir; oysa bir mucidin vahşi arzulu nitelikteki doğası çok yoğundur ve aşkını bir kadına yönelttiği takdirde bilime verebileceği hiçbir şeyi kalmaz. Anabileceğiniz çok sayıda evli barklı mucit olduğunu da sanmıyorum. Bir yandan da üzücü bir durum bu; çünkü zaman zaman kendinizi çok yalnız hissediyorsunuz.

Sayın Tesla, ilk hidroelektrik jeneratörü de Niagara Şelalesi’ne sanırım sizin adınızla kurulmuş, daha sonra da ilginç bir buluşunuz olmuş, bunlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Niagara Şelalesi  fot. internet

Niagara Şelalesi
fot. internet

Çocukluğumda Hırvatistan’da Niagara Çağlayanı hakkında bir yazı okumuştum, bu yazı beni adeta büyülemişti. Hayalimde çağlayan sularının döndürdüğü devasa bir tekerlek canlandı. Bunu amcama anlatıp bir gün Amerika’ya gideceğim ve bu hayalimi gerçekleştireceğim, dedim. Aradan otuz yıl geçti ve benim çocukluk düşlerim gerçek oldu. İlk hidroelektrik jeneratörünü 1896’da Niagara Şelalesi üzerinde Tesla adıyla kurdum ve bu sistemle Buffalo’ya enerji götürdük.

En ilgi çekici buluşlarımdan biri de yeryüzünü iletken olarak kullanabildiğim ve yerin bir diyapazon gibi farklı frekanslarda verilen elektrik akımlarına farklı tepkiler verebildiğini gösteren Karasal Durağan Dalga’dır. Bu buluşumdan yararlanarak 40 km. uzaklıktan teller olmadan 200 elektrik ampulünü yaktım. Yalnız yaptığım bazı denemelerde tatsız olaylar da yaşadım. Büyük hasarlara neden oldu bu denemeler, onun için denemeleri bıraktım.

1885’te Westinghouse ile yaptığınız sözleşmenizi 1900 yılında bozup J.P.Morgan’ın desteğiyle birtakım çalışmalar yapmışsınız, yalnız onunla olan birlikteliğiniz de kısa bir zaman sonra sona ermiş. Size başta 150.000 dolar maddi destek sağlayan yatırımcı Morgan sizi neden yarı yolda bıraktı?

J.P.Morgan  fot.internet

J.P.Morgan
fot.internet

Ben elektrik enerjisinin bedava olmasını istiyordum. Morgan’ın 150.000 dolarıyla Long Island’da “Kablosuz Yayın Sistemi”ni kurdum.


Bu öyle bir tasarımdı ki oluşturduğum yayın kulesi telefon, telgraf hizmeti verecek, dünyaya hava durumu, borsa haberleri vb. yayını yapacaktı.

Bir yatırımcı olan Morgan’ın amacı ise tüm bunlardan maddi kazanç elde etmekti, yaptığı destek katlanarak kendisine dönecekti onun hesaplarına göre.

Morgan, yaptıklarımın bedava enerji olduğunu anlayınca mali desteğini çekti. Sizin anlayacağınız onun istekleriyle benimkiler örtüşmedi. Ben parasal olarak çok zor durumlara düştüm. Bedava enerji üretecek yayın kulem alacaklılara çok ucuz fiata satıldı. Herkes, bana deli gözüyle bakmaya başladı. Eee haksız da değiller!!! Dünyanın parasının kazanılabileceği elektrik enerjisinin bedava olmasını isteyen ve bunu da gerçekleştiren biri deli değildi de neydi onların gözünde?

Siz Marconi’den daha önce radyo dalgaları ile ses iletimini gerçekleştirmiş bir bilim adamısınız; ama Marconi radyonun mucidi olarak biliniyor, bununla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Nikola Tesla ile RöportajÇok doğru! Benden yıllarca sonra Marconi

Marconi

Marconi

radyoyu icat etti, benim ondan önce yaptığım radyo dalgaları ile ses iletimini gerçekleştirmiş olmam göz ardı edildi. Sen misin paraya önem vermeyen, insanların bedava elektrik kullanmaları için çalışan, yaptıkların hiçbir şekilde ortaya çıkarılmaz işte! Ben bilim adamıyım! Hiçbir zaman ticaret adamı olamadım! Yaşlılığımda çok parasızlık çektim, yoksul bir yaşam sürdüm. Neyse sizin sorunuza döneyim.

Mr. Marconi’ye on yedi patentli aletimi ve çizimlerimi kullanmasından dolayı dava açtım. Mr. Pupin bu davada benim lehime tanıklık yapacağını söylemişti; ama sözünden döndü Marconi’nin tarafına geçti. Uzak mesafelere enerji naklinin benim icadım olduğunun kabul edilmesi üç yılımı aldı.

Ben genelde kırıcı konuşmayan, nazik bir adamım; ancak Marconi’ye öyle kızmıştım ki “Mr. Marconi hakkında bir şey söyleyebilir misiniz?” diye bir soru sorulunca nezaketi falan bir yana bırakıp “Mr. Marconi… bir eşektir,” dedim. Daha önceleri böyle soruları “aman boş verin, önemsiz” diye yanıtlardım. Şunu inanarak söylüyorum: Bırakın gerçekleri gelecek ortaya koysun, Marconi’yi ve Pupin’i kendi çalışmaları ve başarıları ile değerlendirsin. Şu an onların zamanı; ama gelecek, gerçekte gelecek için çalışmış olanın, benim olacaktır.”

            Nikola Tesla’nın ölümünden sekiz ay sonra ABD Yüksek Mahkemesi “Radyo”nun mucidinin Tesla olduğu yönünde karar vermiştir.

Westinhouse, General Electrik, Marconi ve yüzlerce küçük şirket sizin patentleriniz ile servetlerini büyütürken siz pek çok kişinin ve kurumun saldırısına uğradınız. 1916 yılında kişisel vergilerinizi ödeyemediğiniz için mahkemeye çağrıldınız, bunlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

            Benim icatlarıma hiçbir zaman hak ettikleri değer verilmedi. Bunu pek çok kere dile getirdim ve yazdım. Ben çağımın ötesinde çalışmalar gerçekleştirdim, sanırım insanlık benim açtığım yolda ilerleyecek kadar gelişmemişti. İnsanlar kimi zaman ticari kaygılarla, bencillikle, ahmaklıkla benim icatlarımı aşağıladılar, hor gördüler.

Özellikle Akademi’deki profesörler benim hiçbir keşifte bulunmadığımı öne sürdüler. Bunlar çok saçmaydı, bana büyük haksızlık yapıldı. Benim kendi adıma icadım olmadığını iddia eden Profesör Ames, 1900 yılından önceki icatlarıma kendisi patent vermişti.

Çok uğraşmama rağmen ne yazık ki çoğu zaman icatlarımı uygulayacak mali desteği bulamadım. Yeni projelerimi büyük gösterilerle tanıtmaya çalıştım; amacım çalışmaları finanse edecek kişiyi ya da kurumu bulmaktı.

Waldorf Astoria Oteli

Waldorf Astoria Oteli

Paraya önem vermiyordum; ama iyi bir yaşam sürmeyi de seviyordum. Waldorf-Astoria gibi lüks bir otelde kalıyordum, çok şık giyiniyordum. Tüm bunlardan da vazgeçmek istemiyordum.

935 dolar olan kişisel borcumu ödeyemediğim için mahkemeye çağrılmıştım. Mahkemede hiç param olmadığını Waldorf-Astor’un açtığı kredilerle yaşamımı sürdürebildiğimi söylemek zorunda kaldım. Herkes benim vergi borcumdan dolayı hapse gireceğimi konuşuyordu. Wardenclyffe’in inşa edildiği arazi elimden alınıp satıldı.

Tesla’nın yaşadığı zorluklar onun çalışmalarına sekte vurmadı, o parasızlık, itibar kaygıları içinde bile ellinci yaşında harika türbininin ilk modelini yaptı. Bu türbin ne çeşit kaynak olursa olsun otuz beygirgücü enerji üretiyordu ve üç kilo kadardı. Ondan sonra da iki yüz beygirgücü olan büyük modeller yaptı. Ve şöyle dedi: “Yaptığım, buharın önünde sağlam bir duvar olması gerektiği fikrini çürütmek ve fizikçilerin her zaman bildikleri; fakat yararlanamadıkları iki ilkenin pratik bir uygulamasını gerçekleştirmektir. Bunlar yapışma ve akışmazlık ilkeleridir. Ayrıca yaptığım türbinin kullanım alanları sınırsızdır.”

Tesla, farklı bir aygıt ve bu aygıtın temel prensiplerini keşfetmiş ve yayımlatmıştı. Tesla’nın buluşundan 30 yıl sonra bu aygıta radar adı verilecekti. Tesla, bu aygıtla ilgili şöyle der:

“Durağan dalgalar, telsiz telgrafın ifade ettiğinin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bunların uygun kullanımı sayesinde, verici istasyonundan yayımlanan dalgalar aracılığı ile dünyanın herhangi bir yerindeki bir nesnenin, örneğin bir geminin, görece konumunu veya seyrini, uzaklığını, hızını tespit etmek mümkün olacaktır.”

Tesla’nın aygıtı 2. Dünya Savaşı’ndan bir iki yıl önce geliştirilen atmosferik atışlı radarın özelliklerini taşıyordu.

Daha sonraları sonar geliştirildiğinde Tesla’nın aygıtının prensiplerine benzer nitelikler taşıdığı görüldü.

Tesla’nın geleceğin radarıyla ilgili fikirlerini hiç kimse önemsemedi. O sıralarda Fransız ve Amerikalı bilim adamlarının birlikte yürüttükleri bir denizaltı dinleme cihazı üzerine yapılan çalışmalar gündemdeydi. Tesla öyle küçük işlerle uğraşmıyordu. Güdümlü füzeler ve kıyamet makineleri üzerine ilgisini yoğunlaştırmıştı.

Tüm dünyaya radar konusunda ilham veren isim Nikola Tesla’ydı; ama genellikle radarla adı anılan İngiliz bilim adamı Robert A.Watson-Watt oldu.

Yaşadığı acı olaylar, her geçen gün parasızlığın yapmak istediklerine engel olması, kendisine yapılan haksız davranışlar onun kişiliğinin zayıf yönlerini ortaya çıkarmıştı. Eskiden çağdaşlarının başarılarını överken artık onları küçük görmeye başlamıştı. Aldatılmalarından dolayı patentleriyle ilgili hiçbir bilgi vermez olmuştu. Ruhen çok büyük ve derin yaralar almıştı.

Gerçek dostlarından ise sevgisini ve yardımını hiçbir zaman esirgemedi, en parasız olduğu zamanlarda bile dostlarına manen ve madden yardımlarda bulundu.

Mark Twain

Mark Twain

1910 yılında en yakın dostu yazar Mark Twain’in, arkadan Morgan’ın ölümü onu çok üzdü, onlarsız yaşam onun için katlanılmaz oldu.

Nikola Tesla’nın yaşamında güvercinler önemli yer tutar. Yıllarca Bryant Parkı’nda güvercinleri besledi. Yaralı ve hasta güvercinleri evine götürüp onları iyileştirmek için uğraştı. Kendisi güvercinleri beslemeye gidemediği zamanlarda mutlaka yardımcılarını gönderirdi. Ona güvercinleri beslemesiyle ilgili soru sorulduğunda şöyle dermiş: “Evet, yıllar boyunca güvercinleri besledim, binlercesini… ve beslemeye de devam edeceğim. KİM BİLİR NE DİYE?”

Ben de Tesla’ya yeni bir soru yöneltiyorum:

Sayın Tesla, siz Edisonla yaşamınız boyunca rakiptiniz, tatsız durumlar yaşadınız. AIEE Edison Madalyası’nın size verilmesini nasıl karşıladınız?

Bu olay, beni her zaman acı acı güldürmüştür. Edison’la ömür boyu çekiştik ve yaşamımın son dönemlerinde bana başarılı çalışmalarımdan dolayı Edison Madalyası verildi. Trajikomik değil mi? Ben bu madalya için seçilmek istemedim; ama kendisi de Edison Madalyası’na aday gösterilen, başarılı bir mühendis olan dostum B.A.Behrend benim bu madalyayı almamı çok istedi.

Ona:”Beni onurlandırdığınızı düşünerek görünümüme bir değişiklik katmış olacaksınız; ama enstitünüzün büyük bir kısmını besleyen yaratıcılığımı hayata geçirebilmek için ihtiyaç duyduğum desteği bulabilmek için çabalamaya, sürünmeye eskisi gibi devam edeceğim,” dedim. Bu kadarla da kalmayıp Edison hakkında o zamana kadar kişisel duygularımı açıklayan hiçbir şey söylememiştim; ancak kendimi tutamayıp: “Bu madalyayı bana vermekle Nikola Tesla’yı onurlandırmış olmayacaksınız, bilakis kendisine ait olmayan zaferler üzerinde yükselen Thomas Edison’u onurlandırmış olacaksınız, diye devam ettim sözlerime. Ancak Behrend beni sürekli ziyarete geldi, madalyayı kabul etmemi rica etti. O benim iyi dostlarımdan biriydi, sonunda madalyayı kabul ettim.

Behrend, Tesla’ya yapılan haksızlıkları biliyor ve bundan büyük üzüntü duyuyordu.

Paraya önem vermeyen Tesla ne yazık ki ömrü boyunca icatlarını, hayata geçirmek için mali destek aramış, lüks yaşamı sevdiği halde yaşlılığını kötü otel odalarında geçirmiş, parasızlıktan son dönemlerinde laboratuar kuramamış, yaşamının anlamı olan deneylerinden uzak kalmış.

Dikey kalkış ve iniş yapabilen hafif uçağının patentleri için 1921 ve 1927 yıllarında başvurmuş. 1928’de 72 yaşındayken bir prototip üretmeden uçağın patent haklarını almış. Tesla’nın dikey kalkış fikri ancak ölümünden on yıl sonra işlerlik kazanmaya başlamış.

Tasarımları arasında jet itişli, dört tekerlekli hem havada hem karada gidecek tarzda bir aeromobil ve gezegenler arası gidebilecek bir gemi de bulunmakta olup bunlar Belgrat’taki Nikola Tesla Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Yıllarca onun ölüm ışınını bulduğu söylenmiş; ancak Tesla bu konuda hiçbir açıklamada bulunmamış. Yine onun ışınlanmayı bulduğu da konuşulan ve yazılan konulardan biriymiş.

Acaba ışınlanmayı bulmuş muydu? Kendisi diğer yıldızlarda da yaşam olduğuna inanıyor ve onlarla iyi komşuluk ilişkileri kurmayı hayal ediyordu. Bugünün teknolojisini oluşturanlardan biri olan Tesla, keşfetmediklerini de hayalinde canlandıran biri…

Yeterli mali desteği ve uygulama alanlarını bulabilseydi bugün belki de gerçekten diğer yıldızlardaki canlılarla dostluğumuzu ilerletebilirdik. Ya da tam tersi olurdu, dünyanın her yerinde savaşları başlatan, dünyayı kan gölüne çeviren kötü güçler diğer gezegenlere de dostluk yerine savaş götürürlerdi.

Tesla, Amerikan vatandaşıydı ve 60 yıl Amerika’da yaşadı; ancak Amerika ona gereken değeri verdi mi?

Okuduklarımdan çıkardığım kadarıyla Amerika’nın ona ne yaşarken ne de ölümünden sonra değer verdiğini düşünüyorum.

Nikola Tesla’ya yaşamının son yıllarında Yugoslav Hükümeti’nin desteği ve soydaşlarının bağışlarıyla bağlanan yıllık 7.200 dolarlık maaş olmasaydı, Tesla o yılları sefalet içinde geçirecekti.

Tesla, Amerika’nın çeşitli yerlerinde ve birçok Avrupa ülkesinde seminerler vermiş. Hem Amerikan üniversitelerinden hem de yabancı üniversitelerden, pek çok akademiden, Avrupa Devletlerinden sayısız ödüller almış.Liberty gemisine Nikola Tesla adı verilmiş, gemi 1943’te denize indirilmiş. Sayısız uluslar arası ödülü olan Nikola Tesla adı 1975 yılına kadar Ulusal Mucitler Onur Salonu’nda yer almamış.

Bilim editörü Hugo Gernsback, Tesla’nın yetmiş beşinci yaşında şunları söylemiş: “Eğer bir mucitten, yani sadece kurulu düzeni geliştiren bir kimseden değil de bir yaratıcıdan ve bir kâşiften söz etmek gerekirse şuna hiç şüphe yok ki sadece içinde bulunduğumuz zamanın değil, tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm dönemlerin en büyük mucidi eşsiz dehası ile Nikola Tesla’dır. Onun devrimci olduğu kadar temel nitelikteki keşiflerinin entelektüel dünyada bir eşine daha rastlanamaz.”

            Tesla’nın ölümünden sonra Tesla’nın çalışmalarına FBI tarafından el konulmuş ve Nikola Tesla’nın kayda değer bir çalışması olmadığı açıklanmış dünyaya(!)

Tesla’nın 1943’te biyografisini yazıp yayımlayan John O’Neill ve Tesla’nın yakınları böyle bir şeyin doğru olmadığını ve Tesla’nın birçok çalışmasının yok olduğunu söylemiş ve yazmışlar.

Nikola Tesla’nın eşyaları Yugoslavya’ya gönderilmiş, Yugoslavya’nın Belgrat şehrinde Nikola Tesla Müzesi kurulmuş.

Nikola Tesla insanla ilgili düşüncelerini şöyle belirtmiş: “İnsan genel anlamıyla bir gücün harekete geçirdiği bir kitledir. Bu nedenle mekaniğe hükmeden kanunlar insan için de geçerlidir.

            İnsanın ilerlemesini kontrol eden enerji üç şekilde arttırılabilir.

Birincisi, yaşam şartlarının, sağlık koşullarının ve insan genetiğinin iyileştirilmesi,

İkincisi cehalet, delilik ve dinsel köktendincilik gibi ilerlemeye engel olan etkilerin ortadan kaldırılması,

üçüncüsü ise güneş, okyanus, rüzgâr, gelgit gibi doğal ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmaya başlanması.”  

Nikola Tesla Müzesi Belgrat-Sırbistan  fot. internet

Nikola Tesla Müzesi
Belgrat-Sırbistan
fot. internet

19. yüzyılın ortasında doğan Tesla, 21. yüzyıl insanının reçetesini ne güzel vermiş! Biz 21. yüzyıl insanları tüm bunları yaşama geçirebilme gücünü kendimizde bulabilecek miyiz? Ben umutluyum…

 

 

 

 

 
 

 

ALTERNATİF AKIMIN BABASI NİKOLA TESLA HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

“Bırakın doğruları gelecek söylesin; herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek benimdir.” Nikola Tesla

“Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi bütün dünyayı aydınlatırdı.” Nikola Tesla 

Nikola Tesla fot. İnternetten

Nikola Tesla
fot. İnternetten

Nikola Tesla hakkında şunları biliyor musunuz?

Tesla’nın özel yaşamına başkalarını karıştırmadığını, yalnızlığı kendisine dost edindiğini

Tek başına çalışmaktan hoşlandığını, kimi zaman basına yaptığı ateşli açıklamalar dışında çalışmalarını çok gizli tuttuğunu

Hiç evlenmediğini

Beş yaşında icatlarına başladığını, gördüklerinden çok farklı, sarsıntısız, akıntıda tıkır tıkır işleyen bir su çarkının ilk icatlarından biri olduğunu

Çocukluğunda doğayla iç içe yaşadığını

Babasının papaz olduğunu, Tesla’nın da papaz olmasını istediğini

Okula gitmemiş annesinin mucit olduğunu, ciltler dolusu yerli ve klasik Avrupa şiirini ezbere okuduğunu

Anadilinin Sırpça olduğunu; Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca bildiğini

Nicola Tesla’nın gençliğinde şiir yazdığını

Kendisinden yedi yaş büyük ağabeyi Daniel’in ölümünden sonra kâbuslar gördüğünü

Ağabeyinin ölümünün onun fobilerinin ve takıntılarının oluşmasına neden olduğunu

Sekiz yaşına kadar zayıf ve çekingen bir kişiliği olduğunu, ölümden ve Tanrı’dan çok korktuğunu

Bir Macar yazarın Aba’nın Oğlu adlı kitabından çok etkilendiğini, o kitabın iradesini geliştirmesine yardımcı olduğunu

Kadınların taktığı küpelerden özellikle incilerden nefret ettiğini

Çorba kâsesinin, kahve fincanının, yemeklerin kübik parçacıklarını hesapladığını, bunu yapamadığı zaman iştahının kaçtığını

Başkalarının saçlarına dokunamadığını

Her zaman üçe bölünebilen rakamları tercih ettiğini

Yeni tanıştığı insanlara, kendi dillerinde-Fransızca, Almanca, İtalyanca, İngilizce- şiirler okuyup onları şaşırtmaktan zevk aldığını

Bir sayfa yazıyı, bu sayfadaki sayısız örneği bir bakışta ezberleyebildiğni

Tasarımlarını bir modele, çizime ya da deneye gereksinim duymadan zihninde gerçekmiş gibi canlandırabildiğini

Yazar Mark Twain’le yakın dost olduğunu

Voltaire’in yüz cilde yakın kitabı olduğunu öğrendiğinde büyük bir dehşete düştüğünü

Voltaire’in yazdığı kitapları okuyabilmek için günde72 fincan koyu kahve içtiğini

John J. O’Neill tarafından yazılan Anlaşılamayan Deha (Prodigal Genius) adlı biyografisinin onun ölümünden (1943) sonra yayımlandığını, uzun yıllar onunla ilgili başka bir kitap yazılmadığını

30 Temmuz 1891’de Amerikan vatandaşlığına kabul edildiğini, Amerika’da 60 yıl yaşadığı halde Amerikalıların onu yabancı olarak gördüklerini

1892 yılında 40 patent için başvurduğunu ve hepsinin patentini hiç beklemeden aldığını

İcatlarının olağanüstü ve çok orijinal olduğunu

Tesla’nın ışığın ve alevlerin dansına aşık olduğunu, ışığı ve alevleri bir ozan gibi anlattığını

Olağanüstü güzel konuştuğunu ve konuşmalarıyla insanları çok etkilediğini

Görselliğe çok önem verdiğini, konuştuğu kürsünün içi gaz dolu tüplerden yayılan ışıkla aydınlatıldığını, bu tüplerin ‘floresan’ın öncüleri olduğunu

1893’te Tesla’nın bu lâmbaları Şikago Dünya Fuarı’nda sergilediğini; ancak patentini almadığını ve piyasaya sürmeyi düşünmediğini

Tesla’nın floresan lâmbalarının öncülerini sergilemesinden elli yıl sonra D.Mc Farian Moore’un floresan lâmbayı geliştirip ticari amaçla piyasaya sürdüğünü

Kozmik ışınlar hakkındaki teorisinin kendisinden sonraki bilim adamlarına ilham verdiğini

Tesla’nın karbon lâmbasının atom parçalayıcısının öncüsü olduğunun düşünüldüğünü

Çağdaşlarının çoğunun Tesla’nın çalışmalarını tam olarak anlayamadıkların; ancak birkaç bilim adamının vizyonunu genişletebildiğini

Onun için zor diye bir şey olmadığını, her türlü güçlüğün aşılabileceğini düşündüğünü

Onun hedeflerinden bazılarının bugün bile hayal dünyasının bir parçası olarak kaldığını

1890’da yüksek frekanslı akımların insan bedeni üzerindeki iyileştirici etkisini keşfettiğini

Yapay küresel yıldırımlar üretebildiğini

Yıldırımlarla yapılan deneyleri onun başlattığını; ama meyvelerini başkalarının topladığını

İlk radyo iletişim gösterisini 1893’te, Marconi’den önce St. Louis’de kamuoyu önünde gerçekleştirdiğini, başarılı denemeler yaptığını, bu denemelerin başarısının yetkili makamlarca kabul edilmediğini

St. Louis’de yaptığı gösterinin çağdaş radyonun temel prensiplerini içerdiğini

Tesla ile Marconi’nin radyo patent hakları için zorlu bir mücadeleye girdiklerini

Tesla’nın soğuk alev dediği elektriğin zihni rahatlatan, cildi tazeleyen bir değeri olduğuna inandığını

Elektrikli anestezinin mümkün olabileceğini düşündüğünü

Dersleri anlamada güçlük çeken öğrencileri etkilemesi için sınıfların altından yüksek voltaj kablolarının geçirilmesini önerdiğini

New York sahnesinde oyuncuların sahneye çıkmadan önce duygularını harekete geçirmek için yüksek gerilimli soyunma odaları hazırladığını

Yüksek frekanslı alternatif akım bombardımanının dokularda yarattığı ısının birçok rahatsızlığı iyileştirdiğini bulan kişi olarak 1891’de tarihe geçtiğini

Ancak Tesla’nın tarihe geçen bu buluşunun tıp literatürüne Tesla adıyla geçmediğini, Tesla’nın yaptığı çalışmaları kullanan D’Arsonval’in adıyla geçtiğini

Tesla adıyla tıp literatürüne geçmeyen bu buluşun X ışınlarının mikro dalgaların ve radyo dalgalarının kullanılmasıyla kanser tedavisinde kullanıldığını, kemik ve doku tedavilerinde de bu yönteme başvurulduğunu

1898’de güdümlü taşıtların radyo dalgalarıyla uzaktan kumanda edilmesi üzerine patent bürosuna başvurduğunu, onay aldığını, onay aldığı konunun içinde telsiz iletisinin de potansiyel ve mükemmel bir uygulamasının olduğunu

Kısa sürede dünya çapında iletişimin kolaylaşacağını ve Mars’la iletişimin kolaylıkla sağlanabileceğini iddia ettiğini

İnsanların açlıktan ve aşırı çalışmaktan kurtulacaklarını, diğer gezegenlerde de insanlara benzer canlıların olduğuna inandığını

1898’de küçük bir elektro mekanik asilatör üzerine çalışırken Manhattan’da deprem oluşturduğunu, titremeyi durdurmak için asilatörü balyozla parçaladığını

Elektrikli asilatör aygıtıyla uygulanan tedavilerin kanser vakalarında olumlu sonuçlar verdiğini

Telejeodinamik adını verdiği yeni bir bilim dalı üzerine çalıştığını, böylece modern yer altı araştırma tekniklerinin temelini attığını

Mürettebatsız bir torpido gemisi planladığını

Gelecek için tasarladığı uçağın mekanik olarak ya da telsiz yoluyla kumanda edilebildiğini

1898’de sanayicilere ‘kendi başına karar verme yeteneğine sahipmiş gibi hareket eden otomobiller üretme teklifi götürdüğünü; ama teklifinin komik bulunduğunu

Zekâsı olan makineler (robotlar) üzerinde çalıştığını, robotların savaştan çok daha önemli alanlarda insanlara yararlı olacaklarına inandığını

20. yüzyılın sonlarına doğru bilgisayar teknolojisi üzerinde çalışmalar yapan mühendislerin patent alma girişiminde bulunduklarında Tesla’nın bu konudaki dosyalarda yer aldığını görüp şaşırdıklarını

Patlayıcılar kullanılarak okyanusta istendiği zaman devasa dalgalar yaratılabileceğinden söz ettiğini

Ölümünden sekiz ay sonra ‘radyo’nun mucidinin Tesla olduğunun mahkeme tarafından onandığını

Göklerin aydınlatılabileceğinden, okyanusların evcilleştirileceğinden, denizlerin sulama, toprağın gübreleme, güneşin enerji elde etmek için kullanılacağından söz ettiğini

İnsanların dünyanın her yeriyle konuşabileceğini, Avrupa’daki savaş manzaralarının beş dakika içerisinde Amerika’dan seyredilebileceği bir teknolojinin geliştirileceğinden bahsettiğini

Deniz suyundan ve jeotermal enerjiden elektrik enerjisi elde etme projelerinin olduğunu, bu projelerle ilgili olarak 1980’lerde ABD Hükümeti’nin ‘Okyanus Termal Enerji Dönüşüm Programı’ adı altında bir araştırma başlattığını, bu araştırmaların halen devam ettiğini

Tesla’nın türbin ve hava taşıtı tekliflerinin federal arşivlerden uçup gittiğini

Tüm maddelerin, tüm uzayı kaplayan ışıksal eterden türediğine inandığını ve cesaretle kozmik ışınların ve radyo dalgalarının zaman zaman ışıktan daha hızlı hareket edebildiğini iddia ettiğini

Kozmik iletişim çalışmaları ile Guzman Ödülü’ne layık görüleceğini söylediğini

Ve daha nicelerini biliyor muydunuz? Doğrusunu söylemek gerekirse ben bilmiyordum, okuduklarımdan öğrendim ve sizlerle paylaşmak istedim.

NİKOLA TESLA’YI TANIMAK

“Para insanların kendine biçtiği kıymete haiz değildir. Benim bütün param deneylere yatırılmıştır. Bunlarla yeni keşiflerde bulunup insanoğlunun yaşamını biraz daha kolaylaştırmasını sağlıyorum.” Nikola Tesla 
My Inventions- Nikola TeslaNikola Tesla/1879 Fot. İnternet

Nikola Tesla'yı Tanımak

“Sanayiden Nikola Tesla’nın icatlarını söküp çıkarsaydık çarklar dönmez olur, elektrikli trenler ve tramvaylar durur, şehirlerimiz karanlığa gömülür, atölyelerimiz işsiz kalırdı. Evet onun çalışmaları endüstrinin kolu bacağı olmuştur… Adı elektrik biliminin gelişiminde bir çağa damgasını vurmuştur. Çalışmaları devrimler yaratmıştır…” bu sözleri önemli bir bilim adamı ve mühendis, aynı zamanda Tesla’nın dostu olan B.A. Behrend söylemiş.

1856-1943 yılları arasında yaşamış olan Nikola Tesla’nın adını geç duyanlardan biriyim. Daha önce bu adı duyup duymadığımı sordum kendime. Ortaokulda veya lisede fen derslerinde onun buluşlarından söz edilip edilmediğini düşündüm; ama bu adı hiç anımsayamadım. Daha önce onunla ilgili bir bilgi edinmiş olsaydım unutmazdım.

Nikola Tesla 9 Ekim 2014 / Fot. Sarony

Nikola Tesla
9 Ekim 2014 / Fot. Sarony

Thomas Edison’u, Marconi’yi, Einstein’ı nasıl biliyorsam Tesla’yı da bilmem gerekirdi. Kafamı bir sürü soru kurcaladı. Behrend’in dediği gibi bir bilim adamıysa Tesla; o zaman neden fen kitapları, fen öğretmenleri, radyolar, daha sonra da televizyonlar bizlere onu tanıtmadı. Bu durumun Tesla’ya yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Onun hakkında bilgi edinmek için internette onun hakkında yazılmış olan yazıları okudum. Bu yazılar beni bilgilendirdi ve bir o kadar da meraklandırdı. Tesla’yla ilgili bir kitap okumak için müthiş bir arzu duydum.

Margaret Cheney’in Tesla’yı anlatan, Okhan Gündüz tarafından dilimize çevrilmiş, 2002 yılında Aykırı Yayıncılık tarafından ülkemizde yayımlanmış olan Anlaşılamamış Dahi” adlı kitabı okudum.

Onu araştırıp yaptıklarını öğrenince çok heyecanlandım, ben daha önce onunla niye tanışmadım diye hayıflandım. Hayıflanmanın bana bir yararı olmayacağını anlayıp Tesla’nın yaptığı çalışmaları düşünmeye başladım. Uzun zamandır düşünüyorum onu. Onun yaptıklarını ve yapmak istediklerini yazmak ve herkese anlatmak istiyorum.

Büyük bir bilim adamı olan Tesla’yı nasıl anlatacağımı açıkçası bilmiyorum. Dağ gibi bir adam ona yaklaştıkça onu göremez oluyorum.

Onunla röportaj yapmayı düşünüyorum. Onunla konuşmak, onun düşüncelerini, yaptıklarını kendi ağzından dinlemek heyecan verici olacak. Çoğu kişi, Tesla’nın 1943 yılında 87 yaşında öldüğünü, bu röportajın yapılamayacağını düşünebilir; ancak bir bilim adamı, bir sanatçı, bir yazar, bir şair gerçekten ölümlü müdür? Yoksa yapıtları o kişileri ölümsüz mü kılar?

Bana göre geleceğe çalışmalarıyla, yazılarıyla, eserleriyle ışık tutanlar hiçbir zaman ölmezler, onlar ölümsüzlük denizinde yerlerini alırlar. Bu kişiler, zaman zaman unutulsalar ya da unutturulsalar da hiçbir zaman yok edilemezler. Birileri çıkar onları gelecek kuşakların yaşamlarına katar, onları yeniden canlandırır.

İşte Tesla da son yıllarda ülkemizde ve başka ülkelerde pek çok kişinin ilgisini çeken bir dahi, zamanının çok ötesinde olan, yaşadığı dönemde tam anlamıyla anlaşılamamış, olağanüstü bir beyne sahip mucit, fizikçi, elektrofizik uzmanı. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyleri ve buluşları var. 26 ülkede kendisine ait 300’e yakın patenti bulunmakta.

Bir kaza sonucu 12 yaşında ölen ağabeyi Daniel’in ölümü o zamanlar 5 yaşında olan Tesla’yı derinden sarsmış ve tüm yaşamında  Daniel’in ölümünün etkileri görülmüş, takıntılı bir kişiliği oluşmuş. Özel yaşamıyla ilgili kimsenin doğru dürüst bildiği bir şey yok. Yaşadığı dönemde onun yaşamı hep merak konusu olmuş.   Bence önemli olan onun özel hayatı değil bilim alanında yaptıkları.

Bir bilim adamını, bir yazarı, bir şairi, bir ressamı özel yaşamıyla mı değerlendiririz yoksa yapıtlarıyla mı? Sanatçının yapıtları bize doğrudan kendisini anlatmaz mı? Nikola Tesla’nın yaşamı, bilime adanmış bir yaşam! Hayatında bilimden daha önemli bir şey yok! Elektrik onun ömrü boyunca taptığı büyük aşkı!

Nikola Tesla Elektrik onun büyük aşkı... Fot. İnternetten

Nikola Tesla
Elektrik onun büyük aşkı…
Fot. İnternetten

Beyni bilimle yatıp bilimle kalkıyor. Sürekli icatlara gebe olan ve doğuran; doğurduklarını büyüten, geliştiren; yeniliklere aç, doymak bilmeyen, yeni buluşlarının daha yenilerini getirdiği olağanüstü bir beyin sahibi Tesla. Keşiflere sonsuz bir açlık duyan, dur durak bilmeyen, sınır tanımayan, sonsuzluğa, geleceğe yolculuk yapan bir beyin.

Zamanında hak ettiği değeri bulamamış; daha doğrusu çağdaşları, iş adamları, kamuoyu tarafından anlaşılamamış bir deha Tesla. Anlaşılamayan düşüncelerden, kişilerden genellikle korkulur, çekinilir. O düşünceler ve düşünce sahibi kişiler çılgın olarak nitelendirilir ve dışlanırlar. Anladığım kadarıyla Tesla da dışlanmış, çoğu icadı göz ardı edilmiş; ama pek çok buluşu da başkaları tarafından kullanılmış ve Tesla’nın buluşları kendisinden çok o kişilere servetler kazandırmış.

Nikola Tesla'yı Tanımak

Zamanının çok ilerisinde olan Tesla 87 yaşında ölmüş, o 140 yıl yaşayacağını düşünürmüş. O düşündüğünden çok daha fazla yaşayacak; zira buluşlarıyla, düşünceleriyle, hayalleriyle sonsuzluğu yakalamış durumda.

Nikola Tesla’yı tanımaya, icatlarını anlamaya çalıştıkça hem çok şaşırıyor hem de büyük bir saygı duyuyor, günümüz teknolojisinin bu derece ilerlemesinde onun büyük emeği olduğunu anlıyor; ancak ona gereken değerin verilmediğini görüp üzülüyor insan.

KARAVANCININ ATEŞ TUTKUSU

Kampçı ve Karavancı Dostumuz Ergün Aydınlar’ın anısına…

Doğada olmayı neden seviyorum? Kendimi doğada iyi, yenilenmiş hissediyorum. Ne zaman başladı doğa sevgim? Sanırım doğduğum gün…

Nesrin-Ergün Aydınlar

Nesrin-Ergün Aydınlar

Bahçeli bir evde doğdum ve büyüdüm İstanbul’da yaşıtlarımın çoğu gibi. Ağaçtan kopardığım meyveyi yemek en sevdiğim şeydi. Mahallemizdeki tüm evler ağaçların arasına gizlenmiş; güllerle, kasımpatılarla, leylaklarla, akşamsefalarıyla bezenmişti.

Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkmak, tertemiz havayı solumak ne güzellikti! Bir de bende bir ateş tutkusu vardı. Erken saatte uyanmamın başlıca nedeniydi bu ateş tutkusu. Annemden önce kalkıp tahtaları, odunları bir araya getirip sobayı yakardım. Sonra sobanın, soğuğu alt etmek için giriştiği mücadeleyi izlemek; önce tahtaların, arkadan odunların tutuşması, alev alev yanması bana türlü düşler kurdururdu. Alevlere bakarak kurulan düşler…

Kamp Ateşi

Kamp Ateşi

Yıllar geçtikçe köyden kente göçün artması, insanların konuta duydukları gereksinim; bahçeli evlerin yıkılıp yerine apartmanların dikilmesine neden oldu. Mahallemizdeki şirin evler, suratsız apartmanlara dönüştü. Suratsız apartmanlarda oturan insanlar da topraktan, yeşilden uzaklaştılar ve bu uzaklaşma onları mutsuz kişiler haline getirdi.

Eşim Nesrin de benim gibi doğanın içinde büyümüştü, birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıyorduk, annelerimiz arkadaştı. Nesrin’le güzel bir birlikteliğimiz oldu her zaman. Birbirimizi çok sevdik, saydık ve iyi dost olduk. İkimiz de doğayı seviyorduk.

Kampta

Kampta

Doğanın içinde yaşayabilmek için bir çadır ve uyku tulumları aldık. Ve tatillerde Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladık. Çocuklarımız Burak ve Bora da kamplarda büyüdüler.

***

Ergün’ün dediği gibi bahçeli bir evde doğdum, büyüdüm. Bizim çocukluğumuzda evlerin hemen hemen hepsi bir ya da iki katlı ve bahçeliydi. Çocukluğumuz apartman dairelerine sıkışmamıştı. Özgürdük, sokaklarda çeşitli oyunlar oynardık. Her yer bizimdi; sokaklar, caddeler araçların malı olmamıştı o zamanlar.

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Her yaz İETT’nin kampına gider, iki-üç ay denizden, güneşten yararlanırdık. İlk kampımız Ataköy’de Ayamama Deresi’nin kıyısındaydı. Çadırda kalıyorduk, o zamana göre oldukça lükstü bu çadırlar. Kimisi yuvarlak, kimisi dikdörtgendi, içinde tahta divanlar vardı. Kızılay’ın çadırlarına benzerdi kampımızın çadırları. Ayamama Deresi şimdiki gibi lağım lağım kokmaz, çamur çamur akmazdı. Suyu gürül gürül, pırıl pırıldı. O zamanlar çevresinde yapılaşma olmadığından yağmurlar çok yağsa da derenin suları kabarsa da hiçbir canlıya zarar vermezdi Ayamama. Kendi yatağında kabarır, coşar, denize bir an önce ulaşmak için çağlayarak akardı.

Yüzmeyi Ayamama Deresi’nde öğrendim, dereyle denizin birleştiği yerde suya girmek harika bir şeydi! Tatlı suyla tuzlu suyun birbirini yadsımadığını, birbirlerini büyük bir sevecenlikle kabullenip ortak yaşam alanı oluşturduklarını görürdük. Yalnız dereyle deniz mi anlaşırdı? Hayır! Toplumumuzu oluşturan; düşünceleri, dilleri, inançları, kökenleri farklı insanlar da büyük bir dostluk içinde yaşardı.

Denize karışan dere uzak diyarlara giderdi, ona çok özenir ben de onunla gitmek isterdim; fakat diğer yandan da korkar pek fazla açılamazdım.

Ayamama’da birkaç yıl üst üste kampa gittik, sonra İETT Ambarlı’da yeni bir kamp alanı oluşturdu. Burada çadırlardan başka tramvaylar da vardı. Tramvay… İstanbul’un ulaşımını uzunca bir süre yüklenmiş olan raylı araç… 1960’larda tramvaylar kaldırılmıştı. Oysa ben tramvaya binmeyi ne çok severdim! Tramvaylar seferden kalkınca biz çocuklar çok üzülmüştük. 

İşte seferden kaldırılan tramvaylar Ambarlı’daki İETT Kampı’na getirilmiş, kamp yapacak kişilere kiralanıyordu. Bize ait iki tramvay vardı. Minik bir ev gibiydiler: yataklarımız, mutfağımız, sandalyelerimiz, masamız tramvaylara yerleştirilmişti… Gece yatınca tramvayın yol aldığını, değişik köylere, kasabalara, kentlere gittiğimizi düşlerdim. Ben o tramvayla geceler boyu ne yolculuklar yaptım, nerelere gittim, ne insanlar tanıdım!

***

Yıllar geçse de ateş tutkum geçmedi, kamplarda en büyük zevkim kamp ateşi yakmaktı, tabii çevreye zarar vermeden. Ateşin kırmızısını, oksijeni bol ortamlarda kırmızıyla mavi alevlerin dansını seyrederdik Nesrin’le; çocukların kuru dalların ucunu ateşe tutup sonra karanlıkta sağa sola, aşağı yukarı sallamaları, daireler çizmeleri, değişik şekiller oluşturup eğlenmeleri bize nasıl keyif verirdi nasıl! Çocukluğumdaki soba yakma merakım, ileri yaşlarımda kamp ateşleriyle devam etti. Ateşle oynamak beni her yaşımda mutlu etmiştir.

Kamp Ateşi

Kamp Ateşi

Gebze-Ballıkayalar

Gebze-Ballıkayalar

Deniz kenarında, ormanda, bir dağ yamacında çadırda kalmak; sabah kuş sesleriyle uyanmak ne mutluluktur!

SAMSUNGÇocuklarımız büyüdükçe çadırımız bize küçük gelmeye başladı. Ne yapsak, çocuklar için ayrı bir çadır mı alsak? diye düşünürken karavan almak geldi aklımıza.

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

1985 yılında bir çekme karavan aldık, arabamızın arkasına çeki demiri taktırdık ve evimizi peşimizden sürüklemeye başladık. Üç-dört yıl karavanımızı, çalıştığım kurum Türk Hava Yolları’nın otoparkında tuttum. Tatile çıkarken karavanımızı otoparktan alır, arabamızın arkasına takardık.

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping-İstanbul

Bu arada Ataköy Kamping’e karavanımızı koyalım, sadece yaz tatillerinde değil, her mevsim karavanımızı kullanalım, diye düşündük. 1990 yılının sonlarında karavanımızı Ataköy’e yerleştirdik, böylece karavanımızda daha çok zaman geçirir olduk.

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping’de çok güzel dostluklar kurduk; karavancı dostlarımızın çocuklarıyla (Hülya-Selçuk Yapraklı, Fatoş-Hayati Kaplan, Meral-Cevdet Çelikörs, Yurdanur-Ergün Öztan) çocuklarımız birlikte büyüdü, güzel arkadaşlıklar kurdular. Şimdi hemen hemen hepsi evli ve çocuklu; arkadaşlıkları hâlâ devam ediyor. Karavan komşuluğu herkesin yaşadığı bir şey değil; doğayı paylaşmak dostlukları daha içten ve sağlam yapıyor.

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping’de uzun yıllar kaldık, daha sonra 1999’daFlorya’daki Çiroz Kamping’e göç ettik yüzlerce karavancıyla birlikte. Kamping’de kalmak keyifliydi! Her ne kadar kampingde kalsak da asıl amacımız karavanla gezmekti. Biz de bunu doyasıya gerçekleştirdik.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Çekme karavanımızla ilk gittiğimiz yer Kastro’ydu. Karavanı Kastro Deresi’nin kenarına çekmiştik. Kastro cennet gibi bir yerdi! Dere kışın denizle birleşiyordu… Derenin iki yanı yemyeşil ormandı, diğer tarafta uzun mu uzun, geniş mi geniş kumsallar ve pırıl pırıl bir deniz bulunuyordu… Kimi zaman azgın dalgaların kumsalı çılgınca kucakladığı, kimi zaman uysal dalgaların büyük bir şefkatle okşadığı uçsuz bucaksız sahiller…

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Kastro kumsal ve deniz

Kastro kumsal ve deniz

Karavanda yatacağımız ilk geceydi, çocuklar heyecandan kıpır kıpırdılar… Nesrin yataklarını hazırladı, çocuklar geç vakte kadar oyun oynadılar, konuştular. Onların konuşmaları bana ninni gibi geldi, uykunun kucağına düştüm.

***

Ergün ve çocuklarla önce çadırla kamp yapmayı, daha sonra karavanla gezip değişik yerlerde kalmayı, her gün farklı bir yerde uyanmayı çok sevdim; bana yabancı değildi kamp yapmak, çocukluğumdan beri alışkındım bu yaşama. Hele karavanla dolaşmak! Çocukluğumda tramvayda kurduğum düşler gerçek oldu. Tramvayla hayalen çıktığım seyahatler karavanla gerçekleşti. Karavanla geziye çıkmak, tatil yapmak nefis bir şeydir! Kastro’da kaldığımız ilk gecenin sabahını hiç unutmuyorum.

Yüzüme bir serinlik çarptı, kokuların en güzelini duydum, gözümü açtım, aydınlık gözümü kamaştırdı, sabah olmuştu, karavanın kapısı açıktı, sanırım Ergün kalkıp dışarı çıkmıştı. Gözümün önünden sular akarak geçiyor, ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyordu. Nerede olduğumu bilemedim bir anda! Akan sudan gözlerimi ayıramıyordum, öylesine güzel akıyordu ki! Karavanımızda olduğumu anladığımda içimi bir coşku sardı. İnsanın Kastro Deresi’nin neredeyse içinde olduğunu duyumsaması karavanın yaşatabileceği bir şeydi.

Doğadaki Sevgi

Doğadaki Sevgi

Karavandan dışarı çıktım, yalınayak çimenlerde yürüyorum. Bahar gelmiş Kastro’ya, yeni adıyla Çamlıkoy’a. Yemyeşil dere, derenin iki yanında yeşil, zümrüt yeşili ağaçlar, ormanlık alanlar… Yemyeşil ağaçların altı çimenlik, çimenlerin üstü sapsarı, bembeyaz papatyalar, pespembe çiçeklerle örtülü.

Kastro çimenler ve çiçekler

Kastro çimenler ve çiçekler

Uzaktan bakınca toplu halde sarıları, beyazları, pembeleri görüyor; gözlerinizle, beyninizle, ruhunuzla renkler içinde yitip gidiyorsunuz. Sanki düşler âlemindesiniz! Hayır, hayır düş değil! Düşler tramvayda kaldı. Rüzgâr hafif hafif iki ağaç arasındaki hamağı sallıyor. Karavandan hafif bir müzik geliyor. Bizlerle birlikte kurbağalar da müziği dinliyor ve parçaya kendi müzikleriyle eşlik ediyorlar.

Vırak, vırak, vırak, vıraaaak… Toplu halde müzik yapıyorlar, bu mevsim üreme zamanıymış, onun için bu kadar vıraklıyorlarmış meğer!

Ergün yanıma geldi, el ele tutuşup kıyıya yürüdük, ayak seslerimizi duyan kurbağalar, olimpiyatlara katılan sporcular gibi hep birden suya atlayıp yüzmeye başladılar. Öyle minikler var ki içlerinde. Aaa, ufaklığın biri baloncuklarını nasıl da şişirerek vıraklıyor, bir diğeri ona karşılık veriyor, bir başkası, bir başkası daha… Ooo, kurbağalar korosu iş başında!

***

Taşlardan yaptığımız ocakta ateşi büyük bir keyifle yaktım, ben ateşi yakarken Nesrin de kahvaltıyı hazırlamıştı. Nesrin:

-Hazır ateş yanmışken güveçte türlü yapalım.

-Çok iyi olur, sen sebzeleri ayıkla, ben de eti keseyim.

Kurbağalar korosuna kuşlar da katıldı; çok sesli koro oluşturdular. Yeşil dünyada doğanın seslerini dinlemek olağanüstü güzel!

Ergün, ateşin üzerine, içine eti ve sebzeleri koyduğumuz güveci oturttu. Dere bizleri çağırıyor, biz de Burak’la Bora’ya sesleniyoruz. Yaşlı sandalların durduğu derenin başına geldik, geniş kumsal Kastro deresiyle Karadeniz’i ayırıyor. Derecik denize ulaşmak istiyor, incecik bir kolu bir kenardan denize gitme telaşında… Yüzlerce, yüzlerce metrelik kumsal uzanıyor önümüzde denizle sevgilerini birbirlerine fısıldayarak. Büyük bir koy burası, dereye yakın olan burun kayalık, kayaların üstü bile yemyeşil, koyun diğer ucu oldukça uzak, orada delikli, kocaman bir kaya var.

Çoğunlukla dalgalı olan Karadeniz bugün öyle sakin ki… Minik dalgalar, incecik kumlu sahile hafif öpücükler konduruyorlar. Bize de davetkâr bir biçimde haydi atın kendinizi uysal sularıma der gibi bakıyor Karadeniz! Aylardan nisan, nisanda denize girmişliğimiz yok değil; fakat daha önce dereye söz verdik, onu bekletmek olmaz! Karadeniz’e

istemeden arkamızı dönüp dereye yöneldik.

Kastro Deresi ve Çiçekler

Kastro Deresi ve Çiçekler

Çocukların beğendiği bir sandala binip küreklere asıldık, cennete yolculuk yapıyoruz! Sağımız, solumuz, önümüz, ardımız yeşilin her tonuyla bezeli. Gök açık mavi, zaman zaman beyaz bulutları konuk ediyor. Derenin iki yanındaki kayalıkların üzerinde güneşlenmeye çıkmış su kaplumbağalarını gören Bora’yla Burak sevinç çığlıkları atıyorlar. Birer kaplumbağa almak istiyorlar. Anne-babalarının sırtlarına çıkmış minik kaplumbağaları görünce bu isteklerinden vazgeçiyorlar. Minikleri. anne- babalarından ayırmanın kötü olacağını düşünüyorlar.

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları

Karavancının Ateş Tutkusu

Küreklerin şıpırtısını duyan kaplumbağalar art arda suya atlıyor. O kadar çok, o kadar çok kaplumbağa var ki… Burak’la Bora, kaplumbağaları korkuttuğumuz için üzülüyorlar.

***

Nesrin büyük bir heyecanla suyun yüzeyini gösteriyor. Suyun yüzeyi durgun, gökteki bulutlar ve derenin içindeki ağaçlar suya yansımış. Görüntü muhteşem! O ne? Nesrin’in gösterdiği yerde suyun yüzeyinde bir hareketlenme var. Minik minik başlar hızla suda yol alıyor. Onlarca minik su yılanı, kafaları suyun dışında hızlı bir şekilde yüzüyor.

Yeşil derenin içine doğru çekiyorum kürekleri; yaşlı, tahta sandal çok hantal; ağır ağır yol alıyoruz. Şelale dedikleri yere bir saatte geldik. Şelale deyince insanın aklına onlarca metrelerden dökülen sular geliyor, buradaki şelaleyse bir metre yükseklikten hafif bir ses çıkararak suya dökülüyor. Şelalede biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik, deredeki nefis yolculuğun sonuna geldiğimizde kurtlar gibi acıkmıştık. Kendimizi ateşin üzerinde demlenen güvecin başında bulduk, güvecin kapağını açtığımızda yemeğin nefis kokusu açlığımızı daha da arttırdı. El birliğiyle masayı hazırlayıp yemeğe oturduk.

Çekme karavanımızla Kastro’dan sonra nerelere gitmedik ki? Oylat’ın dar, virajlı, sürekli tırmanma gerektiren yollarını mı aşmadık? İstanbul’dan Kapadokya’ya, Kapadokya’dan Silifke’ye, Silifke’den Antalya’ya, Antalya’dan Kaş’a, Kaş’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Foça’ya, Foça’dan Altınoluk’a, Altınoluk’tan Çanakkale’ye, Çanakkale’den Saroz’a… Yıllarca karavanımızı, arabamızın arkasında çeke çeke dolaştık.

1995 yılında çekme karavanımızı satıp motokaravan aldık. Motokaravanın çekme karavana göre kullanımı daha kolaydı. Motokaravanımızla da yaz-kış, yağmur-çamur, kar-dolu demeden dolaştık. Bir kış günü dokuz kişi Bursa’ya gittik, Uludağ’a çıktık. Çok şiddetli bir kıştı, ormanda dolaşırken koca koca ağaçların şiddetli fırtınadan devrilmiş olduğunu gördük. Ağaçların devasa kökleri dışardaydı, bir iki ağaç değil onlarca ağaç toprakla bağını koparmıştı. Metrelerce derinlere inen çapı üç dört metrelik kökler topraktan nasıl da ayrılmışlardı!

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Devrilen asırlık ağaçların arasında dolaşırken yön duygumuzu yitirdik, hava kararmaya yüz tutmuştu, dönüş yolunu bulmakta zorlandık. Herkes farklı bir yönü işaret ediyordu geriye dönmek için. Çok ilginç! Bir anda tuzağa düşmüş gibi hissettik kendimizi! Hangi yöne gidecektik, birinin işaret ettiği tarafa yönelip biraz yol aldık, kısa sürede daha derinlere sürüklendiğimizi gördük. Daha sonra bir diğerinin, bir diğerinin gösterdiği yolu denedik, kaygılı anlar yaşadık, sonunda dönüş yolumuzu bulduk.

Bir başka zaman da Bolu’daki Gölcük’e gittik iki karavan. Her yer bembeyazdı… Çamlar bembeyaz parlıyordu… Göl donmuştu… Gölün kenarındaki şirin ev, cam gibi olan göle yansısını düşürmüş ikizleşmişti. Gece olunca günübirlik gelenler gitti. Kala kala iki karavan kaldık, karın üzerinde mangalımızı yakıp etlerimizi pişirdik, yemeğimizi büyük bir keyifle yedik. Üşüdükçe karavanlarımıza girip ısınıyor, biraz ısındıktan sonra kendimizi dışarı atıyorduk.

Bolu-Gölcük İki Karavan

Bolu-Gölcük İki Karavan

Beyaz ne kadar masumdu! İçimiz beyazla yıkandı, arındı. Gölün kıyısına indik, gölün etrafında yürümeye başladık. Gölün etrafını aydınlatan lâmbaların sarı ışığı, karın üstüne yansıyor, geceyi gizemli bir hale getiriyordu. Sonsuz sessizlikte botlarımızın karın üstüne bastıkça çıkardığı gıcırtıdan başka ses duyulmuyordu. Her şey bembeyaz donmuştu. Kar; ağaçların dallarıyla, yapraklarıyla ne danteller örmüş, nakışlar işlemişti! Bakmaya doyamıyorduk!

Bolu-Gölcük

Bolu-Gölcük

Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Kırk yıllık dostum Süleyman Tosun ve ailesiyle yıllarca günübirlik  gezi yaptık. Süleyman’da her zaman karavan alma düşüncesi vardı. Ancak yıllardır düşündüğü halde bir karavan almaya karar verememişti, ta ki l7 Ağustos depremine kadar. Gölcük depremi binlerce kişinin hayatına mal oldu, acısı hepimizi derinden vurdu. İstanbul’da da yıkımlar, yaralanmalar, ölümler yaşandı. Depremde evdeydik ne olduğumuzu anlayamadık, evden nasıl çıktık, nasıl Ataköy Kamping’e vardık hiç anımsamıyorum. Korkunç bir kâbustu! Evimiz kampa on dakikalık mesafedeydi, kampa vardığımızda kamp mahşer yeri gibiydi. Evlerinden fırlayanlar, soluğu kampta almıştı. Yeşilköy’de oturan Süleyman da eşini, kızlarını, torunlarını arabasına attığı gibi kampı bulmuştu. Çok kısa bir zaman sonra da Sally Karavan’da özel bir çekme karavan yaptırdı. O da sonunda karavancı olmuştu.

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul

Karavancılar-Çiroz Kamping

Karavancılar-Çiroz Kamping’de

Onlarla hafta sonlarında, bayram tatillerinde Çanakkale’ye, Ayvalık’a, Bozcaada’ya, Enez’e, Erikli’ye ve daha pek çok yere karavanlarımızla kamp yapmaya gittik. Çok keyifli gezilerdi!

Bozcaada'da Karavanlarla Tatil

Bozcaada’da Karavanlarla Tatil

Düşündükçe yaptığımız pek çok gezi geliyor aklıma, bunlardan biri de 1998 yazında Nesrin-ben, Sevil-Mithat Okay, Buket-Özge-Selçuk Borak bir ay süren bir ralli gerçekleştirdik. İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan Kapadokya’ya, Ürgüp’e, Derinkuyu’ya, Ihlara Vadisi’ne gittik.

Ihlara’dan Konya’ya, Konya’dan güneye indik. Beşkonaklar’dan Köprülü Kanyon’a geçtik. Köprülü Kanyon’da rafting yaptık, çok zevkliydi.

Köprülü Kanyon'da Rafting

Köprülü Kanyon’da Rafting

Köprülü Kanyon’dan Kemer’deki Kındılçeşme Kamping’e geldik. Hava aşırı sıcaktı, Kındılçeşme’de sıcaktan fazla kalamadık.

Kaş’a, Kaş’tan Fethiye Ölüdeniz’e, Ölüdeniz’den tekneyle Kelebekler Vadisi’ne daha sonra Patara’ya, Patara’dan Saklıkent’e geçtik. Saklıkent’te suların içinde yürüdük, altından gürül gürül sular akan yer sofralarında yöresel yemekler yedik. Saklıkent’ten ayrılmak üzereyken dondurmalı kavunu görünce dayanamadım, içine karışık dondurma konmuş buz gibi kavunu yedim. Ve olanlar oldu, o gece ateşlendim. Karavanı kullanabileceğimi düşünemiyordum, ama Nesrin hazırladığı ilaçlarla beni ertesi gün ayağa kaldırdı. Mucize şekilde iyileştim. Geziye kaldığımız yerden devam ettik. Kalkan, Kaputaş Plajı derken Alaçatı’yı bulduk.Karavancının Ateş Tutkusu

Alaçatı sörf cennetiydi. Nesrin’le ben sörf yapmamamıza rağmen Alaçatı’yı çok sevdik. Onlarca sörfün kelebekler gibi suyun üzerinde uçuşması görülmeye değerdi. Saatlerce usanmadan seyrediyorduk dünyanın dört bir yanından gelen usta sörfçüleri. Alaçatı’dan İzmir’e, İzmir’den İstanbul’a geldik. Bir ay süren bir gezi oldu. Değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak, ilginç yaşamlara karışmak insana yaşamın çok değerli ve güzel olduğunu hissettiriyor.

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Tatil bizim için karavanımıza bindiğimiz anda başlar, karavanda geçirdiğimiz her saatin, her günün ayrı bir değeri vardır. Bir an önce bir yerlere ulaşmak değildir amacımız, geldiği gibi yaşarız. Karavanımızla olduktan sonra hiçbir şey sorun değildir. Nerede, ne zaman, nasıl istersek öyle kalabiliriz. Mutluluk; varacağınız istasyon değil, o istasyona varmak için yaptığınız yolculuktur, diye bir özdeyiş var, karavanla seyahat de böyledir. Yaşamın her anından nasıl haz alıyorsak karavanla yaptığımız gezilerden de öyle haz alırız.

Şair, her ne kadar şiirinde:

«Orda bir köy var uzakta / Gitmesek de görmesek de / O köy bizim köyümüzdür» dese de bizler o köylere gitmekten yanayız. Köylerimizi, kasabalarımızı, kentlerimizi, adalarımızı gördükçe, oralarda yaşadıkça ülkemizi tanıyor, anlıyor ve seviyoruz.

 Not: Siyah-beyaz tramvay fotoğrafı internetten alınmıştır.

GÜMÜŞHANE- TORUL KARACA MAĞARASI’NI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Karaca Mağarası

Karaca Mağarası

 

Torul Karaca Mağarası'na Motorsikletlerle GidişGümüşhane’nin Torul ilçesindeki Karaca Mağarası’na Trabzon’dan motorsikletlerle gideceğiz. Temmuz ayının ilk günü, sabahleyin dört motorsikletle yedi kişi yola çıktık. Trabzon-Gümüşhane arası 90 kilometreydi. Bu mesafeyi motorsikletle gitmek gözümü korkutuyordu, aşağı yukarı yirmi yıldan fazla zamandır motorsiklete binmemiştim; üstelik bir BMW 1150 GS’ye ilk defa binecektim. Bir yanda Karaca Mağarası’nı görme heyecanı, diğer yanda büyük bir motorla yolculuk yapma korkusuyla motorsiklete bindim.Motorlar

Yolda giderken önceleri etrafıma bakamıyor, sürekli yolu kontrol ediyordum; gerçi eşim iyi bir sürücüydü, bu da beni rahatlatıyordu. Virajlı yollar, yolun kimi zaman sağından kimi zaman solundan akan dereler, yolun iki tarafından yükselen yemyeşil dağlar, dağların üzerindeki evler, camiler, seranderler… Düzlük alana rastlamak pek olası değil buralarda. Her yer bayır, yokuş…  tepeler, tepeler… Torul’a gelene kadar yirmi Değirmendere Köprüsü, en az yedi sekiz farklı köprü geçtik. Şırıl şırıl dereler akıyor tepelerden aşağılara. Sürekli tünellere giriyoruz, dağları delip tüneller oluşturmuşlar. Coğrafya dersinde okuduğumuz ünlü Zigana Geçidi’nden geçerken yıllar öncesine gittim, karanlık ve soğuk tünel bana öğrencilik yıllarımı anımsattı. Virajlı yollardan tepelere çıkıyoruz, yükseğe çıktıkça hava soğuyor, bizi üşütüyor. Torul Karaca Mağarası

Yola çıktığımızda bu kilometreler nasıl geçilecek diye düşünmüştüm, bir baktım Torul’a gelmişiz. Dağ, dere, ağaç, çiçek, tünel derken Torul’u bulduk. Oh, mağaraya geldik derken, Torul’u geçtik, yola devam ettik. Anlaşılan mağara Torul’un dışında. Yol gittikçe zorlaşmaya başladı; yalçın, genellikle de ağaçsız dağlar her iki yandan yükseliyor biz yukarılara tırmandıkça. Aşağı bakmaya korkuyorum, korkuyorum da yine de bakmaktan kendimi alamıyorum. Şu anda yüzlerce metre yüksekteyiz, ana yol incecik bir çizgi gibi görünüyor aşağılarda; başımı yukarıya kaldırıyorum: O ne? Yüzlerce metre yükseklikte girintili çıkıntılı kayalardan oluşmuş bir dağ bize tepeden bakıyor. Öyle heybetli, kendinden emin, vakur ki… Ona doğru döne dolana çıkıyoruz, her viraj yüreğimi ağzıma getiriyor. Aşırı heyecanlanıyorum, sakin olmaya çalışıyor, derin derin nefes alıp uzun uzun veriyorum. Hele Karaca Mağarası’na yaklaşırken dönülen iki viraj vardı ki dönüşte yürüsem iyi olacak diye düşündürdü beni bu virajlar. Sonunda mağaranın girişine geldik, motorlardan indik. Seyir yerinden aşağıya bakarken  başımın döndüğünü, toprağın ayaklarımın altından kaydığını hissettim ve o anda burnuma çok hoş bir koku geldi, bu kokuyu yayan ne diye etrafıma bakınırken ayaklarımın dibinde açmış olan demet halindeki pembe çiçekleri gördüm. O güzel koku bana heyecanımı ve korkumu unutturdu. Çayımı yudumlarken çevremi keyifle seyretmeye başladım. Dağlar, tepeler, kayalar; her biri farklı şekillerdeydi, aşağıdaki yeşillikler ışıltıyla parlıyordu.

Şimdi Torul Karaca Mağarası’nın kapısındayız. Bize yukarıdan bakan heybetli dağın içine gireceğiz. Dışı gibi içi de bizi heyecanlandıracak mı? Karaca’nın içine giriyoruz, girer girmez çarpılıyoruz. Aman Allahım, bu ne ihtişam! Bir anda milyonlarca yıl öncesinde buluyoruz kendimizi. Deniz seviyesinden 1550 metre yükseklikte yer alan mağara 1500 m2, uzunluğu 105 m, en yüksek yeri 16 metre kadarmış. Karaca Mağarası

Mağaranın içlerine yürüdükçe hayranlığımız kat be kat artıyor. Su damlalarının milyonlarca yılda oluşturduğu sanat eserlerine bakmaya doyamıyoruz. Su damlacıklarının sabrına hayran olmamak elde değil! Yapıtlar harika! Onları anlatmaya sözcük bulamıyorum, su damlaları ne mucizeler yaratmış! Mağaranın neresine bakacağımızı şaşırıyorum. Sarkanlar, dikilenler, kimi yerde birleşenler ne şekillere, görüntülere bürünmüşler. Her birini farklı nesnelere benzetiyorum, benzet benzetebildiğin kadar. Kimi yerler öyle incelikli işlenmiş ki Torullu bir kadının ördüğü dantel zannedersiniz… bazı yerler ise tülden oluşmuş!Karaca Mağarası

Her bölümün fotoğrafını ve filmini çekmek istiyorum, ne yazık ki fotoğraf, film çekmek yasak! Ama ben onların fotoğraflarını, filmlerini çekmek istiyorum, hem de çok istiyorum! Büyük bir hayranlık ve hayretle dolaşıyorum mağarayı! Mağaranın havası hiçbirimizi rahatsız etmiyor, rahatlıkla nefes alıyoruz.  Karaca Mağarası’nın havasının astım hastalığına iyi geldiği söyleniyor. Yollarda çektiğim korku ve heyecanın bu mağarayı görmeye değdiğini düşünüyorum. Kafamdaki her şey uçtu gitti, yalnız Karaca Mağarası’nın sunduğu doğal renklerden oluşan görsel şöleni izliyor, beynime kaydediyorum, daha sonra orayı düşündükçe o gizemli güzellikler içinde duyumsayacağım kendimi. Mağara kendisini sarıp sarmalayan azametli dağdan daha görkemli! Mağarayı gezdikten sonra istemeden dışarı çıkıyoruz, dışarı çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine bakıyorum, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarda buluyorum. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış gibi geliyor.

Torul’daki Karaca Mağarası’nı gördükten üç yıl sonra İspanya’nın Mallorca (Mayorka) Adası’ndaki Drach Mağaralarını gördüm. Drach’ı gezerken Karaca devamlı aklımdaydı. Bir ara Drach’la Karaca iç içe geçti. Hele Drach Mağarası’nın koynunda yatan göle, mağarayı keşfeden mağara bilimcisi E. A. Martel’in adının verilmesi beni Karaca Mağarası’yla ilgili çok düşündürdü.

KARACA MAĞARASINI KİM KEŞFETTİ?

Daha önce hiç aklıma gelmemişti Karaca Mağarası’nın kim ya da kimler tarafından keşfedildiği. Mağaranın herhangi bir yerinde bu konuyla ilgili bir yazı var mıydı? Böyle bir yazı dikkatimi çekmemişti doğrusu! Belki de vardı… Ya da ülkemizdeki pek çok kanyon, ören alanı, mağaranın oralarda dolaşan bir çoban veya sürüden kaçan bir koyun, keçi tarafından bulunduğu  söylentisi yaygın olduğundan mı bu konuyla ilgili düşünceler üretmemiştim?

Karaca’yı kim buldu? sorusunu sık sık kendime sorduğumu fark edince araştırmaya giriştim. Allahtan internet diye bir şey var da aradığınıza çabucak ulaşabiliyorsunuz! Ben de Torul Karaca Mağarası’nın kim tarafından keşfedildiğini daha doğrusu bizim yaşamımıza katıldığını öğrendim. Karaca Mağarası’nı ortaya çıkaran Jeoloji mühendisi Şükrü Erüz’müş.

Aslında Karaca Mağarası, o yörenin insanları tarafından bilinen bir yermiş; daha çok yaşlı insanlar bahsedermiş bu mağaradan. Kimsenin mağaranın ne kadar önemli olduğundan haberi yokmuş. Sanki çağlar öncesinde geçen bir masal anlatıyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse biz tarih öncesini bırakıp yakın geçmişe bakalım! Mağara çocukluğundan beri Şükrü Erüz’ün ilgisini çekermiş. 1983 yılında kendisi gibi meraklı birkaç arkadaşıyla mağarayı keşfe çıkmışlar. O zamanlar mağaranın girişi çok darmış… Şükrü Erüz de jeoloji mühendisi değilmiş henüz. Daracık girişten sürünerek mağaraya girebilmişler. Mağaranın olağanüstü güzelliğinden çok etkilenmişler. Bir iki gün sonra mağaraya tekrar gitmişler. Şükrü Erüz 1984 yılında KTÜ, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne girmiş. Acaba Şükrü Erüz’ün jeolojiyle ilgilenmesinde Karaca Mağarası’nın bir etkisi olmuş mudur?

1985 yılında yurt dışına çıkan Erüz, 1986’da Türkiye’ye dönünce Karaca Mağarası’nı tanıtmaya karar vermiş. Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki hocalarına mağaradan bahsetmiş. Hocaları başlangıçta mağarayla pek ilgilenmemişler. Şükrü Erüz de öğrenci arkadaşlarıyla mağaraya gidip amatör kamerasıyla mağaranın filmlerini çekmiş. Sonra da KTÜ, Paleontoloji Laboratuvarı’nda hocalarına Karaca’da çektiği filmi izletmiş. Herkes filmi çok beğenmiş. Karadeniz Teknik Üniversitesinden bir grup mağarayı görmeye Torul’a gelmiş, mağaraya girenin ağzı bir karış açık kalıyormuş. Mağara herkesi büyülemiş. Üniversite hocalarının mağarayı görmesi mağaranın tanınması anlamına gelmediğinden Şükrü Erüz her gördüğüne çektiği filmi izletip mağarada gördüklerini anlatmış. Tanıdıklarının iş yerlerine mağaranın fotoğraflarını asmış. 1987’de TRT 1’in  Günaydın programında Karaca Mağarası’nı tanıtan bir konuşma yapmış. Bu da yetmemiş 1989-1990’da Karaca Mağarası’nın oluşumunu, yaşını, o yörenin kayaç yapısını, litolojik dizilimini, madenlerini, sularını bilimsel olarak incelemiş.

1966’da Torul’un Karaca köyünde doğan; ilk, orta ve liseyi  Trabzon’da okuyan Şükrü Erüz’ün 1983-1990 yılları arasında yaptığı özverili çalışmalar Karaca Mağarası’nı turizme kazandırmış. Bir mağaranın halkın malı olabilmesi, turizme açılması hiç de kolay olmuyor. Şükrü Erüz’ün Karaca’yı ortaya çıkarma çabasını ve kararlılığını kutluyorum. Milyonlarca yıllık Karaca Mağarası yirmi-yirmi beş yıl önce aramıza katılmış. Milyon yılın yanında on yıllar!!! Kim

bilir ne çok mağara kendilerini günışığına çıkaracak Şükrü Erüz’leri bekliyor?