ÖĞRETMEN

ÖĞRETMEN
Öğretmen seven, sayandır; öğrencileriyle bildiklerini, yaşadıklarını, yaşamdan çıkardıklarını paylaşandır. İnsan, yaptıklarını paylaşmak ihtiyacında olan bir varlıktır. Bu paylaşımcılık bizi biz yapan, insan yapan en önemli özelliktir.

ÖĞRETMENHer öğrenci farklı bir kitaptır. Öğretmen onları iyi okuyandır. Öğrencisinin gözünde öğrenme isteğini görmek öğretmene çektiği tüm zorlukları unutturur. ÖĞRETMENOnların gülüşleri, gelişmeleri, kendi ayaklarının üzerinde durmaları, öğretmene en büyük mutluluğu yaşatır. En kızdığı zamanlarda bile öğrencisini sever öğretmen, koşulsuz sevgidir bu.

Her toplumda kurtarıcı bekleyen insanlar vardır, bunlar birinin gelip toplumdaki bütün sorunları kökünden halledeceğine inanırlar. Aslında “kurtarıcı” kişinin kendisidir.

Herkes kendi sorumluluğunu bilip işini iyi yaparsa, diğer insanların haklarına saygı gösterir, başkalarını rahatsız etmezse her şey yolunda gider ve sağlıklı bir toplum olma yoluna girmiş oluruz.

Ülkemizde işine önem veren, insanlarını önemseyen, onların mutlu olmalarını isteyen binlerce öğretmen geçmişte olduğu gibi bugün de köylerde, kasabalarda ve şehirlerde öğrencilerine yol gösteriyor, onlara örnek oluyor.

Bu öğretmenler köyün, kasabanın, şehrin her türlü olumsuzluklarıyla savaşarak umutsuzluğa kapılmadan, kurtarıcı beklemeden kendileri çözüm üreterek öğrencilerini eğitiyorlar. Eğittikleri öğrenciler, daha sonra yurdun dört bir yanına dağılarak öğrendiklerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Bu bir eğitim yarışı elden ele geçiyor ve hep ileriyi, iyiyi, aydınlığı, doğruyu hedefliyor.


Ben şuna yürekten inanıyorum, sınıf hem öğretmenin hem de öğrencinin kendini çok iyi ve mutlu hissettiği bir yerdir. Sınıf, halkı öğrenci ve öğretmen olan bir ülkedir, sınıfa girdikten sonra dışarıyla olan tüm bağınız kesilir. Orada siz, öğrencileriniz ve öğretecekleriniz vardır. Düşünün birinci dereceden bir yakınınızı kaybediyorsunuz; beş gün sonra belki de ertesi gün derse girmek zorundasınız. Bu olay pek çok öğretmenin başına gelmiştir. İçiniz acıyla yanarken, gözünüzden yaşlar akarken sınıfa girersiniz, ilk bir iki dakika size bir asır gibi gelir, karşınızda kıpır kıpır canlılar vardır, onlara hakim olup dersinizi anlatmanız gerekmektedir. Sonra kendinizi toparlayıp konunuzu anlatmaya başlarsınız, anlattıkça değil dışarıyla, beyninizin diğer bölümleriyle bile bağlantınız kesilir, kendinizi yalnız yaptığınız işe verirsiniz. Öğrencilerle konuyla ilgili konuşur, tartışırsınız; onların dersi iyi öğrenebilmeleri için ne gerekiyorsa yaparsınız, kırk dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçer, zil çalar. Ağlayarak girdiğiniz sınıftan gülerek çıkarken gülümsemeniz, kapının dışında sizi bekleyen acıyla dudaklarınızda donup kalır. Yüreğinizi yakıp kavuran acınız gelir baş köşeye oturur…

Tiyatrocuların en acılı günlerinde perde kapatmadığı, oyunlarını oynadıkları gibi biz öğretmenler de sınıflarımızda oynarız oyunlarımızı…

‘Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim’den alınmıştır.

Epsilon Yayınları