MARMARA ADASI’NDAN NEOS MARMARAS’A

Halkidiki Yarımada’sının ikinci ayağı Sithonia Yarımada’sında karavanımızla neredeyse adım adım dolaştık. Porto Koufo’dan sonra pek çok yer gördük, istediğimiz yerde kaldık, tertemiz denizlerde yüzdük, altın kumsallarda güneşlendik, en son Porto Carras’taydık, oradan Neos Marmaras’a geldik.

Neos Marmaras Plajı

Neos Marmaras Plajı

Neos Marmaras canlı, cıvıl cıvıl bir kasaba; uzun kumsalları yerli ve yabancı turistlerle şenlenmiş. Neos Marmaras’ta temmuzun aşırı sıcağından rahatsız olmuyorsunuz; zira tüm kasaba yemyeşil.

Neos Marmaras

Neos Marmaras (Yunanistan)

Marmara Adası (Türkiye)

Marmara Adası (Türkiye)

Neos Marmaras’a Marmara Adası’ndan göç eden Rumlar yerleşmiş ve doğdukları, büyüdükleri Marmara Adası’nın adını yeni yerleştikleri yere vermişler. Neos Marmaras’ı da Marmara Adası gibi yeşillendirmişler. Burada yaşayanlar

Marmara Adası'nda bir ev

Marmara Adası’nda eski bir ev

göç ettikleri toprakları hiç unutmamışlar, çocuklarına da anlatmışlar adalarını. Adadan göç edenlerin çocuklarından bazıları Marmara Adası’nı görmeye gitmişler. Konuştuğumuz kişilere Marmara Adası’nı çok iyi bildiğimizi söyleyince çok heyecanlandılar. Biz de onlara Marmara Adası’nın çok özel bir ada olduğunu anlattık.

Marmara Adası’yla Neos Marmaras’ın benzer yönleri çok: denizleri, kumsalları, alabildiğine yükselen ve yayılan ağaçları, nefis deniz ürünleri, içten insanları…

Neos Marmaras

Neos Marmaras

Neos Marmaras’la Marmara Adası’nın benzerlikleri olduğu kadar benzemeyen yönleri de bulunuyor. Örneğin; Marmara Adası sakin bir yer olmasıyla ünlüdür, adaya gelenler onun sakinliğine, huzuruna sevdalıdır. Neos Marmaras ise eğlence yerleriyle, gece hayatıyla herkesin gönlünde taht kurmuş bir yer.

Ege’den, Marmara’dan, Trakya’dan Yunanistan’a gelen Rumlar en fazla Halkidiki yarımadasına yerleşmişler ve nereden gelmişlerse oraların adlarının önüne ‘yeni-nea, neos’ sözcüğünü getirerek yerleştikleri yerlere bu adları vermişler. Neos Marmaras, Nea Efessos, Nea Mudania, Nea Fokea, Nea Triglia…

Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenlerin doğdukları toprakları unutmamaları, yaşadıkları yerlerin adını yeni ülkelerinde yaşatmaları bizi çok duygulandırdı. Aynı duruma Türkiye’de de çokça rastlanıyor, Yunanistan’dan, Makedonya’dan, Yugoslavya’dan, Arnavutluk’tan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Orta Asya’dan… göç edip Türkiye’ye gelenler de yaşadıkları yerlere, kurdukları firmalara, oturdukları apartmanlara doğdukları yerlerin adlarını vermişlerdir: Üsküp köyü, Belgrat köyü, Selanik Apartmanı, Kayı köyü, Kazan köyü vb.

İnsanların doğdukları toprakları değiş-tokuş etmeleri iç acıtıcı bir şey; geride bırakılanlar sürekli özlenen, kavuşulmak istenen yerler olarak kalıyor belleklerde.

Neos Marmaras’ı ve halkını kendimize çok yakın hissettik;çünkü

Marmara Adası

Marmara Adası

Marmara Adası’nın hemen hemen her köyünü ve koyunu çok iyi biliyorduk, yıllarca denizinde yıkanmış, su altına dalmış, zeytinyağını, her türlü baharatını, otunu kullanmış; balığını, tuzlu balığını, midyesini, ahtapotunu, pavuryasını, karidesini yemiştik. Marmara Adası’nın kardeş kenti Neos Marmaras’ta kalmadan Neos Marmaras’ın balığını, ahtapotunu yemeden gitmek olmazdı. Yunanlılar deniz ürünlerini nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Özellikle ahtapotu!

Güneşte Kurutulan Bir Ahtapot

Güneşte Kurutulan Bir Ahtapot

Yunanistan’ın pek çok yerinde ahtapotların, tele gerilerek güneşe karşı asılmış olduklarını gördük. Güneşte kuruyan ahtapotların tadı da bir başka güzel oluyor.

Önce bir restorana uğrayıp nefis deniz ürünlerinin tadına baktık, arkadan kamping arayışına girdik.

Camping Castello-Neos Marmaras

Kamping Castello-Neos Marmaras

Fazla aramamıza gerek kalmadan ikinci ayağın en güzel kampinglerinden birini bulduk: Camping Castello.

Kamping Castello (Camping Castello)

Kamping Castello (Camping Castello)

Camping Castello’nun ilk dikkatimizi çeken yeri; deniz kenarındaki, çevresi palmiye ağaçlarıyla donatılmış basket sahası oldu. Daha sonra tüm kampın çamlık olduğunu, karavanların çamların altına saklanmış olduğunu fark ettik.

Kamping Castello

Kamping Castello

Çamlar, öyle yayılmış öyle yayılmışlar ki karavanlar çamlarla bütünleşmiş. Camping Castello’ya bayıldık! Kampın yönetim binasına gidip kampta kalmak istediğimizi söyledik. Kamp yöneticisi kampta boş yer olmadığını söyledi.

Nasıl olur? Mutlaka karavanımızı yerleştirebileceğimiz bir yer vardır, dedik. Yönetici, kampta çoğunluğun Yunanlı karavancılar olduğunu, onların tüm sezon kampta kaldıklarını; iki gün içinde kamptan ayrılacak turist karavanı olmadığını, bizi kampında konuk edemediği için üzgün olduğunu söyledi. O ne kadar üzgündü bilmiyorum da biz Camping Castello’da kalamadığımıza çok üzüldük. Üzüntümüzü hafifletmek için de kampın kumsalına indik, biraz

Kamping Castello-Neos Marmaras

Kamping Castello-Neos Marmaras

güneşlendikten sonra Ege’nin maviliklerine bıraktık kendimizi. Hafif hafif esen rüzgârda palmiyeler ve çamlar dans ediyorlardı.

Neos Marmaras’tan sonra Parthenonas’ı, Paradissos’u Tripotamos’u Elia’yı, Akti Kalogrias’ı Agios Ioanis’i geze dolaşa geçtik, yine güzel plajlar, yeşil bitki örtüsüyle kaplı düzlükler, tepeler; özenli, temiz, şirin oteller, pansiyonlar ve kampingler gördük. İkinci ayağın tüm kıyılarını dolaşıp büyük bir yerleşim yeri ve tarihi alanı olan Nikitas’a

Nikitas Uluslararası Çocuk Kampı

Nikitas Uluslararası Çocuk Kampı

geldik. Ayrıca Nikitas’ta Uluslararası Çocuk Kampı vardı. Nikitas’ı gezip dolaştıktan sonra Metamorfossi’deki bir kampingde geceledik.

Halkidiki yarımadasının ikinci ayağının çevresi aşağı yukarı yüz elli kilometreydi, bu yüz elli kilometrede onlarca yerleşim yeri, yazlık kent, plaj ve kampingler; her plajı, kenti, köyü, kampingi işaret eden levhalar vardı. Halkidiki yarımadası ve Triapodi bizim Ege ve Akdeniz kıyılarına çok benziyor. Halkidiki’nin ikinci ayağı Sithonia Yarımadası’nda yeşil alanların taşlaşmamış olması ve olağanüstü güzellikte kampinglerin bulunması; halkın doğaya, kampçılığa, karavancılığa verdiği önem, kamp yaşamını bu kadar özümsemeleri biz doğaseverleri nasıl hoşnut etti anlatamam!

 

SİTHONİA YARIMADASI’NDA PORTO KOUFO

My captured picturePORTO KOUFO’DA KÜÇÜK BİR HORTUM

Halkidiki Triapodi'nin 2. Ayağı

Halkidiki Triapodi’nin 2. Ayağı

 

Porto Koufo Yolu

Porto Koufo Yolu

Cape Drepano’dan sonra Porto Koufo’ya geldik, buraya Koufos da deniyor.Bütün gün dolaşmış, yüzmüş, yürümüş, çok yorulmuştuk. My captured pictureTek isteğimiz bir kamp yeri bulup geceyi geçirmekti. Koufos’un girişinde kamping olduğunu gösteren bir levhaya rastlamamıştık. Kasabanın dışında kumsalın kenarına park ettik karavanımızı. Uzun mu uzun, altın

Porto Koufo sahili

Porto Koufo sahili

kumsallar bomboştu, deniz hafif hafif kumsalı yalıyordu.

Bulunduğumuz yer üç tarafı çok yüksek olmayan yeşil tepelerle çevrili, birbirine oldukça yakın iki burun arasından açık denize çıkılan büyükçe, korunaklı, doğal bir limandı.

Marmaris-Söğüt'ün büklerinden biri (Türkiye)

Marmaris-Söğüt’ün büklerinden biri (Türkiye)

Marmaris’in Söğüt köyüne benziyordu. Söğüt’e göre daha geniş bir alana sahipti. Kumsalı daha uzundu. Bir sürü yelkenli, motorlu tekne denize demir atmıştı. Porto Koufo’nun çevresi de inanılmaz yoğunlukta ve güzellikte olan bitki örtüsüyle kaplıydı.

Porto Koufo

Porto Koufo Limanı

Karavanımızı park ettiğimiz yerde bırakıp alışveriş yapmak için kasabaya yürüdük, bir markete girdik, dükkânda birkaç kişi vardı. Onlara Türk olduğumuzu söyleyince nedense soğuk bir hava esti dükkânda. Gerçi kimse ters bir şey ,söylemedi; lâkin içimizi üşütmüştü buz gibi hava! Günlerdir Yunanistan’da dolanıp duruyorduk böyle bir duygu hissetmemiştik daha önce. Marketten aldığımız ürünlerin ambalajlarına dikkatli bakınca çoğunun Türk malı olduğunu gördük.

Karavanımıza doğru yürürken yaşlı bir İtalyan çiftin karavanlarını yol kenarına park ettiğini gördük, anlaşılan onlar da geceyi burada geçireceklerdi. İtalyan karavancıların en önemli özelliği, kampingleri tercih etmemeleri. Onlar her yerde rahatlıkla kalıyorlar. Acaba biz de karavanımızı buraya mı çeksek? diye düşündük, sonra bu düşünceden vazgeçtik.

Karavana geldiğimizde saat sekiz olmuştu, çok acıkmıştık, hemen yemek hazırlığına giriştik. Kumsala masamızı kurduk, yemeğe yeni başlamıştık ki bir kamyonet geldi, karavanın beş-altı metre önüne park etti. Kamyonetten 50-55 yaşlarında bir kadın indi. Deniz kenarına geldi, soyundu, denize girdi. Sanırım mayosunu evde unutmuştu, kadınla ilgilenmiyorduk; ama bize o kadar yakındı ki ister istemez onu görüyorduk. Kumsalda bizden başka kimse yoktu. Kadın on dakika kadar yüzdükten sonra kamyonetine bindi gitti.

Hava henüz kararmamıştı, bir anda denizin üzerinde bir hareketlenme oldu, rüzgâr suyu döndürerek yukarıya çekiyordu. Bunun küçük bir hortum olduğunu anladık, o arada bizim tabak, kaşık ve çatallar uçtu, her biri bir tarafa gitti. Karavanın açık olan penceresi kopma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, koşarak karavana attık kendimizi, pencereyi nasıl kapattığımızı bilemedik. Hortumun şakası yoktu, tabaklarımız gibi bizi de değişik yönlere fırlatabilirdi. Fırtınayı karavandan seyrettik; kumlar uçuşuyor, masamız, sandalyelerimiz devrilmiş, deniz kabarmış kıyıya vurup duruyordu.

Öyle sakin bir akşamdı ki bir anda ne olduğunu anlayamamıştık, fırtına bir saat sürdü. Bir saat sonra her şey eski haline döndü, ne denizin yaramazlığı ne de rüzgârın şiddeti kaldı. Fırtınanın çekip gittiğini görünce dışarı çıktık. Sandalyelerimizi, masamızı karavanın önüne yerleştirip yemeğimize kaldığımız yerden devam ettik. Güneş; en güzel sarıları, turuncuları, kırmızıları denizin üstüne yayarak Koufos’tan ayrıldı, yalnız ertesi gün tekrar geleceğine dair söz vermeyi de unutmadı. Dingin havayı içimizde duyumsayarak geç saatlere kadar deniz kenarında oturduk.

Ertesi sabah, dışardan gelen gürültüyle uyandık. Ne oluyor? diye Karavanın üst bölmesindeki pencereden baktığımızda gördüklerimize inanamadık. Kumsal insan kaynıyordu; çadırını, teknesini alan gelmişti. Bir gün önce in cin top oynuyordu, sahil bomboştu. Yoldan tek tük araba geçiyordu. Bugün bu kalabalık ne? derken günlerden pazar olduğunu anladık. Herkes hafta sonu tatili için kendini deniz kenarına atmıştı. Yüzenler, güneşlenenler, çekicilerle getirdikleri teknelerini denize atmaya çalışanlar, kanoyla dolaşanlar, kumdan kaleler yapanlar, voleybol, beach ball oynayanlar…

İnsanların neşesini görünce onlara katılalım deyip kahvaltıdan önce denize girdik, kahvaltıdan sonra da kasabayı keşfe çıktık. Kasabada dolaşırken bir büfenin önünde, bir gün önce karavanımızın önünde denize çıplak giren kadını gördük, dantel örüyordu. Büfeye müşteri gelince de satış yapıyordu.

Porto Koufo

Porto Koufo

Kasabanın marinasında  çok güzel yelkenli tekneler vardı, onları inceleyerek dolaştık. Öğlen oldu, yola çıkmak için hazırlık yaptık. Her gün başka bir yere konmak, farklı bir köyde, kasabada kalmak ne güzel!

Karavana bindik, bindik de aracımız çalışmadı. «Aaa, buna da ne oldu!» derken durumu anladık, buzdolabımız karavanın aküsünü bitirmişti. Karavanı itmeye çalıştık. Nereye itiyorsun en az üç ton gelen aracı? Yerinden kıpırdamadı bile! Birkaç kişiden yardım istedik, kimse yardımımıza gelmedi.

Hey, benim güzel ülkemin fedakâr insanları! Şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerinde olsaydık, onlarca kişi yardımımıza koşardı. Ama burada öyle bir şey yok! Ne yapalım bir şekilde başımızın çaresine bakacağız.

Yoldan geçen arabaları durdurmaya çalışıyoruz, duran yok. Toyota marka kamyonetiyle karpuz satan çingeneye işaret ettik, bakmadı bile. Aradan yarım saat geçti, baktık çingene yine geliyor, Mithat avazı çıktığı kadar ‘drahmi, drahmi’ diye bağırdı. Çingenenin drahmi sözcüğünü duymasıyla arabasını «zınk!» diye durdurması bir oldu. Anında yanımızda bitti. Ona durumu anlatmaya çalışıyoruz İngilizce, Almanca. Bir türlü anlaşamıyoruz. O arada aramızda «Ne yapacağız, bizi anlamıyor,» diye konuştuğumuzu duyan çingene dile geldi. Bülbül gibi Türkçe konuşmaya başladı.

-Siz Türkçe biliyorsunuz!

-Evet, biz Türk’üz.

Bizim Türk olduğumuzu öğrenen çingene bir memnun bir memnun! Siz merak etmeyin, ben sizin sorununuzu hemen hallederim, dedi. Onun yardımıyla karavanımızı çalıştırdık, ona vadettiğimiz drahmileri verip yola koyulduk. Yunanistan’ın neresinde çingenelere rastlasak plakamızı görünce pek seviniyor, yanımıza gelip bizimle konuşuyor, herhangi bir araçtalarsa mutlaka el sallıyorlardı. Onların bizleri bu kadar çok sevmesi, hoşumuza gitmedi değil!

My captured pictureKoufos’tan ayrılıp Toroni’yi, Drestenika’yı, Tristinika’yı, Agia Kris’i, Porto Carras’ı dolaştık. Harika kumsallar, özel plajlar, muhteşem koylar, tarihi alanlar, kumsaldan başlayan tepelere ulaşan ormanlar, yeşil bir örtüyle kaplı My captured pictureadacıklar, kimi yerde tepelere kadar işlenmiş topraklar, düzenli bağlar bizi öyle güzel ağırladılar ki…

 

HALKİDİKİ YARIMADASI TRİAPODİ’NİN İKİNCİ AYAĞI SİTHONİA

                                                                  Sithonia Yarımadası 

Pirgadikia

Pirgadikia (Yunanistan)

İkinci ayak Sithonia’yı dolaşmaya Pirgadikia’dan başladık. Salonikias, Agios Nikolaos, Ormos Panagias’ı dolaştık. My captured pictureMy captured pictureSithonia kamping cenneti! Köylerde, plajlarda durup çevreyi dolaşıp alışveriş yapıyor, yöre halkıyla sohbet ediyor, mavi bayraklı kıyılarda denize giriyor, güneşleniyor, akşam olunca da bir kampingde konaklıyoruz.

Kristal gibi parlak denizi olan Ormos Panagias’ı üç dört kilometre geçmiştik ki ‘Kamping Rea’nın levhasını gördük, nasıl bir yer olduğunu görmek için levhanın işaret ettiği yola girdik. Kırk elli metre yükseklikteki ağaçların altına, pek çok çekme karavan; rengârenk, irili ufaklı çadır keyifle yayılmıştı. Beş altı tane de motokaravan vardı. Motokaravanlar genellikle yabancılara ait; Yunanistan’da motokaravanlardan alınan vergi yüksek olduğundan halk çekme karavanları tercih ediyormuş. Hükümet çekme karavanın yayılmasına katkıda bulunuyormuş.

My captured picture

Rea Kamping (Camping Rea)

Karavanlarının, çadırlarının önlerinde yemek yiyen, güneşlenen, sohbet eden kampçıları seyrederek deniz kenarına geldik. Kampın sınırı toprak yolun başladığı yerde bitiyor. Kampın bulunduğu koyun kumsalı ve denizi kampa ait değil. Kampın dışından gelen bir yol, kampingde kalmayanların da kumsaldan ve denizden yararlanmasını sağlıyor. Pek çok özel araba yol kenarına park etmiş.

Kamp Rea teknelerOnlarca, onlarca tekne konuşlanıyor bu koyda. Teknelerin bazıları tahta bazıları polyester. İskeleye bağlananlar, açığa demir atmış olanlar, her yer tekne… Deniz, burada tekne bahçesi olmuş.

Kamping Rea-Vour Vourou

Kamping Rea-Vour Vourou

Kamping Rea (Camping Rea)’nın bulunduğu koyun sağında, kumsal daralarak ileriye doğru uzatmış minik burnunu.

Kamping Rea’yı ve denizini çok beğendik, burada gecelemek istedikse de saatin erken olduğunu görünce yola devam etme kararı aldık. Ne kadar çok kamping ve yer görürsek o kadar iyi olur, diye düşündük. Kamptan çıktık yüz metre gittik gitmedik… sol tarafımızda gördüğümüz manzara bizi durdurdu. Karavanı yolun kenarına park ettik, attık kendimizi

Vour-Vourou

Vour-Vourou

dışarı. Yolun aşağısında kıpırtısız bir göl vardı. Ve kıpırtısız suda onlarca insan -kadın, erkek, çocuk- ağır ağır yürüyor, arada bir eğilip ellerini suya daldırıyor sonra da yürüyüşlerine devam ediyordu.

Vour-Vourou

Vour-Vourou

Su kimi yerde bileklerine, kimi yerde de dizlerine geliyordu. Hava öylesine dingindi ki… Suda yürüyenler sanki bir ritüeli gerçekleştiriyorlardı. Hiç kimsenin acelesi yoktu, koca gölün her tarafında aynı hareketler tekrarlanıyordu.

Vour Vourou-Mavi yengeçlerin bulunduğu sığ alan

Vour Vourou-Mavi yengeçlerin bulunduğu sığ alan

Onların devinimleri, kıpırtısız suda yuvarlak halkalar oluşturuyordu. Minik halkalar giderek büyüyor, büyüyordu, gözlerimizle halkaları takip ederek kıyıları bulduk.

İnsanların yaptığı hareketlere odaklanmaktan çevreyi fark etmemişiz. Sol tarafta biraz önce ayrıldığımız Kamping Rea’nın bulunduğu koy… Koyun ileriyi hedefleyen, dar, minik burnu. Sağ taraf ise ormandı, tepelerden göle kadar orman… Yeşil tepelerden düzlüğe inen ve denizin içine bir ok gibi giren ağaçlarla kaplı bir dil, kıpırtısız suyu çevreliyordu. Dilin üzerindeki ağaçlar durgun suya yansımıştı. Dilin sağı, solu, önü kumsal ve deniz; arkası ormandı.

Vour Vourou karşılıklı iki burun

Vour Vourou karşılıklı iki burun

Dağlardan denize inen dil gittikçe daralarak Kamp Rea’dan uzayan minik kum burna ulaşmaya çalışıyordu sanki! Birbirlerine kavuşamayan iki sevgili gibiydiler. İki uzantı el ele tutuşamıyor, öpüşemiyor. Biraz daha gayret etseler, yirmi metre daha uzayabilseler birleşecekler. Ancak buluşamıyorlar, onları tuzlu sular ayırmakta. İşte bu kavuşamayan uzantılar, bir iç deniz oluşturmuş. Göl zannettiğimiz durgun su denizmiş meğer! Sığ bir deniz! En derin yeri elli santimetre olan bir deniz. Dibi kum… Deniz pırıl pırıl…

Mavi yengeç

Mavi yengeç

Burası ‘Vour Vourou’, sularında mavi yengeçlerin doğup büyüdüğü, yaşadığı ve çeşitli balığın olduğu bir kıyı kasabası. Suda yürüyen insanların ne yaptığını da öğrendik. Mavi yengeç topluyorlarmış!

My captured picture

Demre (Türkiye)

My captured picture

Demre (Türkiye)


My captured picture                        Demre- Beymelek Gölü (Türkiye)
Mavi yengeçler, bizlere Demre’deki Beymelek gölünü çağrıştırdı. Üzerinde gün ışıkları oynaşan masmavi deniz, Demre boyunca uzanan kanal, kanalın üzerindeki tekneler, sazlıklar arasında kıvrıla kıvrıla akan dereler. Ve bir lagün gölü olan Beymelek. Beymelek’le denizin kucaklaşması, boydan boya uzanan altın kumsallar. Çevreyi yemyeşil kaplayan ormanlar. Yol boyunca sıralanan, nefis deniz ürünlerinin bulunduğu restoranlar. Her restoranın önünde bulunan ‘mavi yengeç’ levhaları. DSC07306.jpg-a-mavi yengeçMavi yengeçleriyle ünlü Beymelek Gölü.

Vour Vouru’yla Beymelek’i benzer kılan mavi yengeçleri, ışıltılı denizleri, altın kumsalları, ormanları ve canayakın insanları.

 

Vour Vourou

Vour Vourou

Vour Vouru’ya girdik, tepelerden kopup denize ok gibi giren dilin üzerindeki toprak yola soktuk karavanımızı, yolun sağ tarafı büyük bir koyun devamı, boydan boya kumsal. Karşıda bir ada. Yolun sol tarafı ağaçlık, ağaçların altında değişik ülkelerden gelmiş karavancılar ve kampçılar yerlerini almışlar. Her dilden, her renkten insan var. Özellikle İtalyan karavancıların gözdesi buralar. Karavanımızı Yunanlı ve İtalyan karavancıların arasındaki boş alana yerleştirdik. Kendimizi Agion Oros Körfezi’nin ışıltılı sularına bıraktık.

Akşam Vour Vourou’nun nefis balıklarının yanında uzo değil de kendi rakımızı içtik. Vour Vourou, adı gibi ilginç bir yer!

Lacara Kamping Kumsalı

Lacara Kamping Kumsalı


Ertesi gün Vour Vourou’dan ayrılıp Sarti’ye devam ettik. Sarti ve çevresindeki koylar görülmeye değer! Akşamüstü Lacara Kamping’deydik… boydan boya geniş kumsalı olan, kumsalın bitiminden başlayıp dağlara yükselen ormanlarla kuşatılmış bir koydaydı Lacara.

Lacara Kamping Girişi

Lacara Kamping Girişi

Karavanlar, çadırlar birbirine yakın durmakla birlikte kimse kimsenin alanına girmiyor. Kalabalık olmasına karşın gürültüsüz sakin bir ortam.

Lacara Kamping

Lacara Kamping

Kampta yaşlısı, genci, çocuğu; yani her yaştan insan var. Ne gençler ne çocuklar gürültü patırtı yapıyor. O küçücük çocuklar ağlamıyor bile. Hele annesinin eteğine asılıp onu isterim bunu isterim diye şımaranlara hiç rastlamadık. Bir sürü çocuk var; çocuk sesi yok! Çadırını, uyku tulumunu sırt çantasına atan gençler çoğunlukta; ancak taşkınlık yok! Yaşlısı, genci, kadını, çocuğu, İngiliz’i, Fransız’ı, Türk’ü, Alman’ı herkes rahat, huzurlu ve birbirine saygılı.

Lacara Kamping

Lacara Kamping oyun alanı

Kampın karavan bakım yeri, restoranı, kafesi, duşları, tuvaletleri, çamaşırhanesi, bulaşıkhanesi çok düzenli ve tertemiz. Kampçılar her türlü ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayabiliyorlar. Ayrıca ağaçların gölgesinde kalan park ve oyun alanları, çevresi ağaçlık tenis ve basket sahaları herkese hizmet veriyor. Herkes kendi ilgi alanına göre bu

Lacara Kamping

Lacara Kamping tenis sahası

tesislerden yararlanıyor.

Lacara Kamp’ta bir gece kaldıktan sonra Armenistis Plajı’ndaki Armenistis Kamping’e gidiyoruz. Armenistis Plajı altın kumsalları olan, çam ormanlarıyla çevrilmiş doğa harikası bir yer. Burada plaj voleybolü gözde bir spor.

Armenistis Kamping (Camping Armenistis)

Armenistis Kamping (Camping Armenistis)

Armenistis Kamping’de turistlerin isteyebileceği her şey var. Sağlık yardımı, taverna, kafe, süpermarket, spor sahaları. Kampingde kalmak istemeyenler için de çevrede oteller, pansiyonlar, apartlar mevcut. İlle de kampinglerde kalmak şart değil.

Armenistis Plajı (Armenistis Beach-Camping

Armenistis Plajı (Armenistis Beach-Camping)

Armenistis’in harika plajından ayrılmak zor oldu, her kampingde kalmak istiyoruz aslında. Armenistis’ten Kalamitsi’ye doğru yola çıktık. Sarti-Kalamitsi arası yaklaşık yirmi kilometre. Kalamitsi’ye yaklaşırken çam ağaçlarının oluşturduğu ormanda
Sarti'deki yangınçıkan yangını gördük. Çamlar cayır cayır yanıyordu Marmaris’in, Gelibolu’nun ormanlarının yandığı gibi. İçimiz cız etti! O çamlar nasıl, ne güç koşullarda yetişiyor? Onlarca yılda büyüyen ağaçları, yangın kısa bir sürede yok ediyor. Neyse itfaiye geldi, yangını en kısa sürede söndürmelerini dileyerek yolumuza devam ettik.

 Kalamitsi Kamping (Camping Kalamitsi)

Kalamitsi Kamping (Camping Kalamitsi)

Kalamitsi Kamping’e yangının hüznüyle ulaştık. Gezginlerin en gözde yerlerinden biri Kalamitsi Kamping. Bir orman denizinin ortasında, turkuaz renkli, mavi bayraklı suların kıyısında harika bir kamping! Ege’nin parlak, mavi suları; altın kumsalları beyaz köpükler oluşturarak yıkıyordu.

Camping Kalamitsi Kumsalı ve karavanlar

Camping Kalamitsi Kumsalı ve karavanlar

Bu kampingde bir şey dikkatimizi çekti. Yüzlerce metrelik kumsalda, güneşin altında onlarca karavan dip dibe, yan yana sıralanmıştı. Gökyüzüne uzanan, çeşitli ağaçların dostça sarmaş dolaş olup gölge oluşturduğu, yemyeşil çimlerin bir halı gibi döşediği alanlar dururken yüzlerce karavanın güneş altında konuşlanmasına bir anlam veremedik.

Kamping fiatlarını inceleyince bu duruma daha da şaşırdık. Cennet gibi ormanlık alanda karavanla kalmak, güneşin altında kalmaktan daha ucuzdu. Kumsaldaki karavan yerleri neredeyse iki misli pahalıydı. Yazın, 40-45 derece sıcağın altında yanmak için daha fazla para ödüyordu bazı karavancılar. Ne diyelim herkesin düşüncesi, zevki farklı! Kalamitsi’de hoşça vakit geçirdik, doyasıya yüzdük, ağaçların altında keyifle dinlendik.

Kalamitsi’den sonra ikinci ayağın burnu Cape Drepano’yu döndük, Agion Oros Körfezi’ne veda edip Kassandra Körfezi’ne merhaba dedik. Sonsuz mavilikler; mavi mavi, ışıl ışıl gülümsüyordu bizlere.

 

 

HALKİDİKİ YARIMADASI TRİAPODİ’NİN BİRİNCİ AYAĞI

Asprovalta’da iki gün kaldıktan sonra düştük Halkidiki Yarımadası’nın yollarına, Halkidiki yeşil giysisiyle çok göz alıcıydı! Deniz kenarından dağların tepelerine kadar yeşilin her tonunu üzerinde barındırıyordu. Dağ köyleriyle balıkçı köyleri arasında doğal güzellik, yaşayan insanların kültürü, temizlik yönünden fark yoktu. Halkidiki’de yaşayanlar temiz, titiz, kültürlü… Halkidiki’de huzur hakim… Yaşam kalitesi yüksek… Halkın yaşadığı evlerden, otellerden, motellerden, pansiyonlardan, kampinglerden, restoranlardan, marketlerden belli oluyor bu. Gözle görülür bir incelik var tüm köylerinde, kasabalarında, kentlerinde. Halkidiki’de yaşayan nüfusun çoğunluğu mübadele yıllarında Türkiye’den gelip yerleşmiş buralara.

Halkidiki Yarımadası  Triapodi (Üç Ayak)

Halkidiki Yarımadası
Triapodi (Üç Ayak)

Halkidiki Yarımadası’nın kendisi gibi yarımada özelliği taşıyan üç ayağı var, Yunanlılar bu üç yarımadaya ‘Triapodi-Üç ayak’ diyorlar. Kimileri de bu yarımadaları üç parmaklı bir ele benzetiyor, haritaya bakınca gerçekten de üç parmaklı bir ele benzediğini görüyorsunuz Halkidiki’nin.

Olimpiade (Yunanistan)

Olimpiade (Olympiada-Yunanistan)

Asprovalta’dan Halkidiki’nin en doğudaki ayağına ya da parmağına gitmek için sahil yolunu takip ediyoruz. Deniz, kumsal ve ormanın uyumlu bir birliktelik oluşturduğu Stavros’tan sonra Olimpiade’ye varıyoruz.

Olimpiade plajlarla, ormanlarla, üzerleri türlü ağaçlarla kaplı dağlarla çevrilmiş büyüleyici bir yer. Deniz kenarındaki yirmi, otuz metrelik ağaçların altına kurulmuş kampingi, gazinoları, parkları, restoranları, tertemiz giyimli halkıyla bizi kendine hayran bırakıyor.

Olimpiade

Olimpiade (Olympiada)

Deniz kenarında karavanımızı park edip kahvelerimizi içiyor, Olimpiade’nin havasını içimize çekiyoruz. Koyda balıkçı teknelerinin yanı sıra lüks yatlar ve lastik botlar yan gelmiş yatıyor. Olimpiade’yi kuşatan tepelere bakıp yeşille yıkanıyoruz. Takip edeceğimiz yol da tepelerden birine uzanıyor, yola koyulup tepeyi buluyoruz. Tepeden Olimpiade’yi seyretmeye doyamıyoruz. Liman, limanın karşısında boydan boya uzanan kumsal, kumsalın bitiminde başlayan dağların tepelerine kadar uzanan ormanlar, koyu mavi bir deniz. Buradan istemeden ayrılıyoruz.

Olimpiade’nin tepelerini aşıp diğer tarafa baktığımızda tepelerden denize inen antik bir kent çıkıyor karşımıza. Antik

Antik Stagira kentinin bulunduğu yer

Antik Stagira kentinin bulunduğu yer

kent, orman, kumsal, kayalar, koylar! Bu kent Antik Stagira kenti. 1990’da başlatılan kazılar, eski bir Bizans şehrini çıkarmış ortaya. Buradan çıkarılan eserler Olimpiade Müzesi’nde sergilenmekteymiş. Artık müzeyi bir dahaki sefere gezeceğiz.

Halkidiki YarımadasıStagira aynı zamanda Aristoteles’in İ.Ö. 384 yılında doğduğu, on yedi yıl yaşadığı kent. Ünlü düşünür, felsefeci, bilim adamı Aristo on yedi yaşında Atina’ya gidip yirmi yıl boyunca Akademia’da öğrenci yaşamı sürmüş.

Platon

Platon

Platon’un en başarılı öğrencisiymiş. Bilgiyle derin düşünceyi kaynaştırarak çeşitli alanlarda olağanüstü, ilginç yapıtlar ortaya koyan Aristo, Platon’un yerine geçmek için büyük çaba harcamış. Ancak bu yere Speusippos atanınca, yapılan haksızlığa kızmış ve büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Atina’dan ayrılarak Asos’a gitmiş.

“Felsefe, kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar, yaşamı en çok merak eden çocuklardır,” diyen Aristo, Makedonya kralının davetlisi olarak Pella

Büyük İskender (Alexander)

Büyük İskender (Alexander)

Sarayı’na gidip on üç yaşındaki İskender’in eğitmeni olmuş,  iktidara geçmesinden sonra da Atina’ya dönüp Akademia’ya rakip olarak Lykeion (lise)’u kurmuş, derslerini çevresi sütunlarla çevrili avluda öğrencileriyle dolaşarak veriyormuş.

Atina LYKEİON (Lise)

Atina LYKEİON (Lise)

Genellikle Stagiroslu diye anılan Aristo “Dostlarınla öyle yaşa ki düşman olduğunda hakkında söyleyecek sözleri olmasın. Düşmanlarınla öyle yaşa ki dost olduğunda yüzün kızarmasın.” demiş ve dostlarına çok değer vermiş, düşmanlarından çok kötülük görmüş.

Stagira Antik Kenti’nden sonra Stratoni’yi, İerissos’u, Nea Roda’yı geçtik. Yol kimi zaman kıyı boyunca, kimi zaman da kıyıdan uzak gidiyor.Halkidiki Yolları Hiç beklemediğiniz bir anda da yolun her iki tarafı deniz oluveriyor. Çok geniş olmayan bu asfalt yolun iki yanı pembe-beyaz zakkumlarla sarılmış. Çok keyifli bir yol! Zakkumlu yol bitince yolun iki yanında düzenli bir şekilde ekilmiş tarlalar, düzlük alanlar, denizde art arda sıralanmış adacıklar çıkıyor karşınıza.

Ouranoupoli

Ouranoupoli

Halkidiki Yarımadası-Triapodi'nin doğudaki (1.) ve ortadaki (2.) ayağı

Halkidiki Yarımadası-Triapodi’nin doğudaki (1.) ve ortadaki (2.) ayağı

Bu ayağın son kasabası Ouranoupoli. Deniz oldukça sakin; ağaçlar, çiçekler, el değmemiş kumsallar, tertemiz bir hava.

Ouranopoli

Ouranoupoli

Hava çok sıcak,  ancak ağaçların altında sıcaktan bunalmıyor insan.

Ouranoupoli-Tekne Yapım Atölyesi

Ouranoupoli-Tekne Yapım Atölyesi

Ouranoupoli’de pek çok tekne yapım yeri var. Bize Bozburun’u, Kurucaşile’yi anımsatıyor burası.

Deniz kenarında bir manastır, manastırın bahçesinde bir papaz oturuyor. Manastırın bahçesini dolaşıyor, içeri

Ouranoupoli'de bir manastır

Ouranoupoli’de bir manastır

giremiyoruz. İskelede minik bir feribot üç mil ötedeki Amoliani Adası’na gidecek yolcuları bekliyor. Amoliani yemyeşil bir ada, adanın üstündeki yeşillik suyun altında da devam ediyor. Küçücük adada bile iki kamping var.

Ouranoupoli İskelesi

Ouranoupoli İskelesi

Yunan trandilleri iskelenin yan tarafına sıralanmışlar. Aghion Oros’u görmek isteyenleri oraya götürmek için sakin bir şekilde yatıyorlar parlak sularında Ouranoupoli’nin.

Aghion Oros-Manastırlar Beşiği Kutsal Athos Dağı

 

Müsahipzade Celal

Müsahipzade Celal

Aghion Oros… Aghion Oros… Aghion Oros yani Aynaroz! Müsahipzade Celal’in “Aynaroz Kadısı” adlı oyunu geliyor aklıma. Müsahipzade Celal, eserlerinde devlet yönetimini ve kurumlarını yozlaştıran çıkarcı, işbirlikçi tipleri, dini kötüye kullanan, kendi amaçlarına alet eden din sömürücülerini konu etmiş. Hem Osmanlı adalet sistemini hem de Aynaroz’daki keşişleri hicvetmiş 1927 yılında yazdığı oyununda.

 

Aynaroz Kadısı Oyunu  İstanbul Şehir Tiyatrosu

Aynaroz Kadısı Oyunu
İstanbul Şehir Tiyatrosu

Aynaroz Manastırları

Aynaroz Manastırları

Aynaroz, manastırlarıyla ünlü bir yarımada. Bu yarımada Kutsal Athos Dağı’nı barındırıyor. Bu dağın en yüksek yeri, 2033 metre yükseklikteki Aynaroz Tepesi’ymiş. Aynaroz Yarımadası, Yunanistan toprakları içinde; ama Yunanistan’dan bağımsız, başlı başına bir devlet! Yunanistan’ın bayrağının dalgalanmasına bile izin verilmiyormuş 390 kilometre karelik Aynaroz Ortodoks Özerk Cumhuriyeti’nde. Aşağı yukarı on birinci yüz yıldan beri özerkmiş.

Agio Oros Manastır Bölgesi

Aghion Oros (Agio Oros) Manastır Bölgesi

Bizans ve Osmanlının bu topraklara hâkim olduğu zamanlarda dahi Aynaroz bağımsızlığını sürdürmüş

Agion Oros'taki manastırlardan biri Fot. internetten

Aghion Oros’taki manastırlardan biri
Fot. internetten

Yalçın kayalar üzerine kurulmuş yirmi manastırda, günümüzde iki binden fazla din adamı yaşıyormuş. Eskiden tüm  manastırlarda da yaşam varmış ve her manastır en az bin kişiyi barındırıyormuş.

Çeşitli dillerin konuşulduğu Aynaroz Devleti’nin ruhani lideri, İstanbul Fener Patriği l. Barthelomeos, devlet başkanı ise Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı’ymış.

Aynaroz’a ‘Bakire Meryem Bahçesi’ de diyorlar, diyorlar da Aynaroz’a kadınların girmesi yasak!!! Evet, kadınlar giremiyor!!! Bırakın kadınları, dişi hayvanları bile almıyorlarmış bu bölgeye! Erkekseniz Aynaroz’a gitmek için denizde bekleyen trandillere binip Athos’a gidebilirsiniz. Erkekseniz!!! Bin yıldır Aynaroz’a kadınlar girememiş, hâlâ da giremiyorlar.

Tüm Avrupa’nın, uygarlığın beşiği saydığı Yunanistan’da kadınların girmesinin yasak olduğu bir bölge olması insanı çileden çıkarıyor.

Yunanistan AB’ye üye olunca AB, Aynaroz’u da özel bir statüyle kabul etmiş üyeliğe. Eşitlikten, doğruluktan, haktan, hukuktan yana olan AB, Aynaroz’u üye olarak kabul etmekle kalmamış bir de her manastıra iki buçuk milyon avroluk yardım yapmış. Erkek egemenliğini kutsamış sayın AB(!?) Nerede insan hakları, kadın- erkek eşitliği?!!

Manastırları görme şansına erişmiş erkeklerin anlattıklarına göre manastırlarda her türlü teknoloji varmış, buradaki din adamları teknolojinin nimetlerinden yararlanıyorlarmış. Valla ben bir kadınım, sadece duyduklarımı yazıyorum, söylenenlerin ne kadarı doğru bilemem!

Pek çok keşişin yıllardır hücrelerinden dışarı çıkmadığı da söyleniyor. On yıl, yirmi yıl hücrelerinde çile dolduran keşişler varmış.

İznik Çini Örneği

İznik Çini Örneği

Ayrıca Aynaroz’daki birçok manastırda Osmanlı Dönemi’nden kalma İznik çinilerinin bulunduğu da söylenmekte.

Umberto Eco  D.T. 1932  D.Yeri: Alessandria-İtalya

Umberto Eco
D.T. 1932
D.Yeri: Alessandria-İtalya

Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ adlı romanını anımsadım. Umberto Eco da buradaki manastırları dolaşmış, kitabını yazarken Aynaroz’daki manastırlardan da etkilenmiş olamaz mı?gülün adı kitabı

Ouranoupoli’de Aghion Oros hakkında pek çok şey anlatılıyor: Güya bu manastırlarda değişik ilişkiler yaşanıyormuş, ayrıca dünyanın dört bir yanından yanlış işler yapan, yanlış ilişkiler yaşayan din adamları ceza olarak buraya sürülüyormuş. Ne ilginç! Orta çağda da, işledikleri suçlardan dolayı hüküm giyen Hristiyan din adamlarının sürgün yeri Marmara Denizi’ndeki adalarmış.

Özellikle de Avşa Adası’na sürülürlermiş… Ayrıca Avşa Adası’nda 1638 yılında yapılan -şu anda kalıntı halinde olan- Hagios Georgias (Aya Yorgi) Manastırı’nın kütüphanesi o zamanlar çok önemliymiş. 1789 yılında bu kütüphane yanmış ve manastırın tümü harap olmuş. Manastır, yangından sonra Aynaroz’daki Batopedion Manastırı’na devredilmiş. Batopedion Manastırı, 1834-1847 yılları arasında Avşa’daki Aya Yorgi Manastırı’nı tamir ettirmiş ve Aya Yorgi 19. yüzyılda en iyi dönemini yaşamış.

Aynaroz’da kadınlara konulan yasak beni çok rahatsız etti, manastırlar bölgesine doğru yürümeye başladık, ancak yüz metre gidebildik ve asfalt yol bitti. Ve yasak bölge karşımızda! Önümüzde toprak bir yol uzanmakta… Asfaltın bitip toprak yolun başladığı yerde bir ölüm anıtı var. Oldukça süslü ve gördüğümüz halk tipi anıtlara göre daha görkemli!

Yunanistan'daki ölüm anıtları

Yunanistan’daki ölüm anıtları

Ölüm anıtı!!! Yunanistan’da motorsiklet çok yaygın ve gençler motorsikletleri olanca hızıyla kullanıyorlar. Özellikle virajlı yollarda çok kaza oluyormuş. Gerek motorsiklet gerekse diğer araçlarla yapılan kazalarda yaşamını yitiren insanların anısına; yarım ya da bir metrelik dört metal ayak üzerine yerleştirilmiş çeşitli boyutlarda, çatısına haç yerleştirilmiş, ön tarafı camlı, değişik renklere boyanmış, içinde dinsel objeler, mumlar olan kutucuklar konmuş kazaların yapıldığı yerlere. O minik ölüm anıtları insanı hüzünlendiriyor.

Toprak yola, denize inen yalçın kayalara uzun uzun baktıktan sonra geri dönüp küçük bir restorana girdik, acıkmıştık. Deniz ürünlerine çok düşkündük ve burada denizle ilgili ne istersek vardı. Yemekler harikaydı!

My captured pictureGeceyi Ouranoupoli Camping’de geçirdik. Ertesi gün, Halkidiki’nin ikinci ayağına gitmek için hazırlandık. İkinci ayağın başlangıç noktası Pirgadikia’ydı, birinci ayakla ikincisi arasında kıyıdan bir yol görünmüyordu haritada. Zorunlu olarak geldiğimiz yolu geri dönecektik.

Ouranoupoli’den geri döndük, önce Nea Roda’ya oradan Stratoniki’ye geçip dağ yoluna vurduk. Stagira, Paleohori,

Panagia

Panagia

Megala Panagia dağ köylerinden Pirgadikia’ya indik. Dağ köylerine hayran olduk,her yer çiçekler içindeydi. Köylerde yaşayan insanların yüzleri gülüyor, turistlere sıcak davranıyorlardı. Kahvelerde genellikle yaşlı insanlar birbirleriyle sohbet ediyor, domino oynuyorlardı. Onları büyük bir keyifle izleyip birer kahve içtikten sonra yolumuza devam ettik .

 

ŞİRİN ASPROVALTA

Asprovalta

Asprovalta (Yunanistan)

Yunanistan’da Thassos Adası’nda bir hafta kaldıktan sonra yeni yerler görme tutkumuzun peşine düşüp yola çıkma hazırlıklarımızı tamamladık, Thassos’tan Keramoti’ye geçip Kavala’nın yolunu tuttuk. Kavala’dan sonra Halkidiki’ye doğrulttuk karavanımızın burnunu. Karavanımız Halkidiki’den önce bizi Asprovalta’ya getirdi. Yol burada ikiye ayrılıyordu. Sol taraf, kıyı boyunca devam edip Halkidiki Yarımada’sının Triapodisi’ne, Triapodi’yi dolaştıktan sonra Selanik’e çıkıyor; diğeri ise doğru Selanik’e gidiyordu.

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

Yola devam etmeyip Asprovolta’daki EOT Kampı’na girdik. Kamping idaresinden, kalacağımız bölümün işaretli olduğu kamping planını aldık.

Kamping’de kalacağımız yeri bulup karavanımızı park ettik.

Karavandan inince karşımızdaki bölümde araçlarını hazırlamış gitmek üzere olan genç bir çiftin gülerek bize baktığını görüp onlara selam verdik. Küçük bir çocukları vardı. Onlar ısrarla bize bakıyor, içtenlikle tebessüm ediyorlardı. Onları daha önceden tanıyormuş hissine kapıldık. Karavanın dış dolaplarından birini açıp orada konuşlanabilmek için gerekli aletleri çıkarmaya başladık

Dolapta bir de basket topu vardı, topu gören çocuk, koşarak yanımıza geldi. O minicik bedeninden beklenmeyen bir güçle topu dolaptan çıkarmaya çalıştı uzun süre. Basket topu büyük, çocuğun elleri küçücüktü.

Bu küçük eller, çocuğun güçlü isteğine uyarak topu dolaptan almayı başardı. Çocuk öyle rahattı ki sanki kendi topuydu aldığı, topun büyüklüğüne aldırmadan, büyük bir coşkuyla oynamaya başladı. Çocuğun samimiyeti hoşumuza gitti!

Çocuğu sevdik, o arada çocuğun annesi de yanımıza geldi.

-İstanbul’dan mı geliyorsunuz? diye sordu.

-Evet! İstanbulluyuz, dedik.

İstanbul

İstanbul (Türkiye)

-Biliyor musunuz benim büyükannem de İstanbullu. Yıllar önce İstanbul’dan Yunanistan‘a gelmiş; bana İstanbul’u öyle çok anlattı ki…

Onların bize dostça gülümsemelerinin nedenini anladık. Genç kadına, İstanbul’a gelip gelmediğini sordum. Aldığım yanıt:

İstanbul

İstanbul (Sol tarafta Ayasofya Müzesi, sağ tarafta Sultanahmet Camii)

“Gelmedim; ama İstanbul çocukluğumun masal kenti. Büyükannemin İstanbul öyküleriyle uyudum her gece, onun sevgiyle, özlemle titreyen sesi hâlâ kulaklarımdadır. Sizin anlayacağınız çocukluk düşlerimin baş kahramanı İstanbul’du. İstanbul‘a gitmek, büyükannemin doğduğu yerleri görmek, onun anlattıklarını yerinde yaşamak istiyorum. „ oldu.

İstanbul

İstanbul

Onları, İstanbul’a davet ettik.

Genç kadın, bir gün mutlaka İstanbul’a geleceğini söyledi. Bizlerden ayrılırken bana sarıldı.

“Ne kadar parlak gözleriniz var, insanın içini ısıtıyor! „ dedi. Utanıp ne diyeceğimi bilemedim, sadece gülümsedim. Genç çift ve minik oğulları arabalarına bindi, bize el sallayarak uzaklaştılar.

On, on beş dakikada yoğun duygular yaşadık. Ne tuhaf! Yaşamlarımız bazı insanlarla bir yerde kesişiyor, o kesişmede ortak noktalar buluyor, birbirimize yakınlaşıyoruz. Sonra, yıllar sonra o an; insanın aklına düşüyor ve dışarıya çıkmak istiyor, o isteğe karşı çıkamıyor, o an’ı işaretler aracılığıyla beyaz kâğıtlar üzerinde görünür kılıyoruz.

Çok sevdiğim bir kasabadır Asprovalta, demeseydi karavan komşumuz Ahmet Bey, dikkatimizi çeker miydi burası? Kasabaya girmeden iki üç kilometre önce başlayan orman kampına bakıp ‘ne güzel bir kamp alanı’ deyip kasabayı ortadan ikiye bölen her iki tarafı yeşilliklerle bezeli caddeden, Asprovalta’nın sakladığı güzellikleri yaşamadan geçer gider miydik? Doğayla iç içe olan bu kent; belki de bizi kendine çeker, bir iki gün kalırdık burada.

İşi belkilere bırakmamak, Ahmet Bey’in bu kasabaya dikkatimizi çekmesi iyi oldu. Biz de en az onun kadar sevdik Asprovalta’yı!

Asprovalta’ya girmeden başlıyor devlete ait olan EOT Kampı. EOT, Yunanistan’ın Ulusal Turizm Örgütü’ymüş. Bu turizm örgütü 1950’den 2004’e kadar hükümetin turizmle ilgili politikalarını ve stratejilerini önermek, uygulamak ve tanıtımını yapmak, organize etmekle görevli en üst devlet kuruluşu durumundaymış.

Giriş-çıkış kapılarının ortasında EOT Kampı’nın yönetim binası bulunuyor. Çok geniş bir alana yayılmış kamping. Kampın içindeki yollar oldukça geniş ve sağlı sollu kırmızı-beyaz zakkumlarla donatılmış. Öyle büyük çınar ağaçları var ki bu çınarların gövdesini beş altı kişi ancak sarar.

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

Karavan ve çadırlar için özel bölümler hazırlanmış, üç tarafı ağaçlarla çevrili bahçeler. Kıpkırmızı, bembeyaz, pespembe açmış zakkumlarla şenlendirilmiş karavanların duracakları yerler. Karavanımızın durduğu alan

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

küçümsenmeyecek ölçüde geniş. Bahçemizde oturuyoruz, dört tarafımız çeşitli ağaçlarla sarılmış. İki ağacı hamağımızla birleştiriyoruz. Taa ileriye bakınca ağaçların gökyüzüne ulaşma çabasıyla yükseldiğini görüyoruz. Ağaç korosunun gün ışıklarıyla parlamasını ve hafif hafif esen rüzgârla oynaşmasını seyrederken Yunanistan’da kamp alanlarına bu kadar önem

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

verilmesine, bu kamp alanlarının büyük bir özenle yapılmış olmasına hayret ediyor, hayret ettiğimiz kadar da hayran oluyoruz.

EOT’nin turizmi doğru algılamasının ve uygulamasının sonucunda bu kampinglerin hayata geçirildiğini düşünüyor; doğayı korudukları, bu kadar büyük, güzel, düzenli kamp alanları oluşturdukları için onları kutluyoruz.

Yunanlı karavancıların bahçeleri

Yunanlı karavancıların bahçeleri (Asprovalta EOT Kamping)

Yunanlı karavancılar, karavanlarına ait bahçeleri çitlerle çevirmiş, rengârenk çiçekler ve meyve ağaçları yetiştirmişler bu bahçelerde. Ağaçların arasında kaybolmuş karavanların çoğunda mavi-beyaz Yunan bayrağı asılı.

Kampta düzenli aralıklarla tuvaletler, mutfaklar var. Tuvaletlerin yarısı alafranga, yarısı alaturka… Tuvaletlerde su yok; ama hepsi tertemiz. Ne çöp, ne pislik, ne kullanılmış tuvalet kâğıtları, ne  pedler, ne bebek bezleri ortada.

Mutfaklar, mutfaklarda bulunan buzdolapları pırıl pırıl. Her karavana ait çöp kutusu var. Etrafta çöp ve çöp kokusu diye bir şey yok! Hava çok sıcak; ama yemyeşil ağaçların kat kat dalları ve yaprakları güneşin ısısını geçirmiyor. Tatlı, yumuşak bir hava bizi dinlendirip rahatlatıyor.

Asprovalta EOT Kamping Kumsalı

Asprovalta EOT Kamping Kumsalı

Ağaçların bittiği yerde kumsal başlıyor. Kumsalın eni denize kadar kimi yerde otuz, kimi yerde kırk-elli hatta yüz metreyi buluyor. Kilometrelerce uzayıp giden bir kumsal. Kumsalda bir park var. Kumun bitim noktasında ağaçlık alan başlıyor,

Asprovalta

Asprovalta

bu bölgede ağaçların altı temizlenmiş, banklar konmuş, ortak kullanım alanı olarak düzenlenmiş.

Kumsaldan yürüyerek Asprovalta’ya gidilebiliyor. EOT Kamping’de başlayan kumsal kentin sonuna kadar devam ediyor.

Mavi Bayraklı Asprovalta

Mavi Bayraklı Asprovalta

Ve denizin temiz olduğunu belirten mavi bayrak kilometrelerce uzayan kumsalın ortasında, kavakların sallanışına eşlik ederek dalgalanıyor. Sahil yolu da anayol kadar güzel! Asprovalta’nın sahili de kampingin sahili gibi geniş kumsallardan oluşuyor, kızlı erkekli bir grup genç plaj voleybolu oynuyor. Kumsalla yol arasında yeşil alanlar, parklar var; buradaki palmiyeler, kavaklar, çınarlar, çamlar parktaki insanları güneşten koruyor.

Asprovalta

Asprovalta

Bir çamın gölgesindeki banka oturmuş etrafı seyrederken yolun karşısındaki bir kahve dikkatimizi çekti, Ayvalık Cunda Adası‘ndaki kahveleri anımsatan. Kahvenin önünde oturan, tavla oynayan yaşlı adamlar, kadınlar. Kahvenin karşısında, yolun ortasında duran bir çeşme ve biraz ileride küçük bir binadaki etnoğrafya müzesi; içindeki eşyalar; kap kacak, giysiler, örtüler… bize hiç yabancı değil! Sanki Amasra’da, Edremit’te, Safranbolu’daki bir etnoğrafya müzesindeyiz!

Sahildeki restoranlarda bizim yemeklerimiz, bize ‘kalimera (merhaba)’ diyor. Neler yok ki: Musakka, karnıyariki, fasuli.

Karşı yakanın insanıyla ortak yönlerimiz çok; aynı denizi, iklimi, yemekleri, müziği, dansları paylaşıyoruz. Uzun süre aynı topraklarda yaşamış, komşu olmuşuz. Daha sonra da her iki toplumda derin izler bırakan bir değiş tokuş olmuş; insan ve yer-yurt değişimi. Kimileri oralardan Türkiye’ye; kimileri de Türkiye’den Yunanistan’a göç etmiş…

İki yıl üst üste uğradık Asprovalta’ya. İkinci gidişimizdi (2001). Bir sabah bahçemizde kahvaltı hazırlıyorduk ki birinin değişik bir şiveyle ‘Bütün İnsanlar Kardeştir’ türküsünü söylediğini duyar gibi olduk. Bahçemizin etrafını çeviren ağaçların arkasından bir gölgenin geçtiğini gördük. Kahvaltımızı bitirmek üzereyken aynı türküyü bir daha duyduk. Dikkatimizi çekmek isteyen ve bize yan yan bakan, otuz yaşlarında, kumral, zayıf birinin türküyle ve küçük bir köpekle geçmekte olduğunu fark ettik. Ona selam verip masamıza buyur ettik.

Türküyü söyleyen kişi Alman’mış, iki yıl Türkiye’de yaşamış, Türkçe öğrenmiş. Bir yıldır da Yunanistan’da yaşıyor ve Yunanca öğreniyormuş. Yunanca öğrenirken Türkçe’yi unutmaya başlamış. Karavanımızı görünce bizimle arkadaş olmak için Türkiye’deyken öğrendiği türküyü söylemesinin iyi olacağını düşünmüş. Markos çok samimi, konuşkan biriydi, uzun süre sohbet ettik. Markos:

-Sizi Yani Amca’yla tanıştırmak istiyor ben, dedi ve gitti. On dakika geçti geçmedi altmış yaşlarında, esmer, bıyıklı bir adamla geldi.

-İşte, Yani Amca!

Biz, adama ‘kalimera’ dedik. O:

-Merhabaaa, hoş gelmişsiniz! dedi ağız dolusu gülerek.

-Aaa, Türkçe biliyorsunuz!

-Biliyorum ya! Otuz sene Almanya’da işçi olarak çalıştım. En iyi arkadaşlarım Türklerdi. Ben onlarla bir ömür paylaştım; acı, tatlı pek çok anımız var .

-Türklerle dost olmanız ne iyi!

-İyi tabii! Biz Yunan ve Türk halkları birbirimize çok benzeriz. Müzik, yemek zevkimiz, yaşam biçimimiz birbirine çok yakın. Bizim birbirimizle bir alıp veremediğimiz yok, bu başımızdakiler aramızı bozuyor, hep onların yanlış politikaları yüzünden çıkıyor tatsızlıklar.

-Valla haklısın Yani Amca! İki yıldır Yunanistan’a geliyoruz, benzer noktalarımızın çok fazla olduğunu gördük. Ve pek çok dost edindik, ayrıca seni tanıdığımıza da çok memnun olduk.

Uzun bir sohbetten sonra Yani Amca‘yla Markos kalktılar. Yani Amca:

-Sizi karavanıma bekliyorum, mutlaka gelin! dedi.

Dördümüz (Mualla, Yavuz, Mithat ve ben) birden:

-Tamam, geliriz, dedik.

Ertesi sabah erkenden denize girdik, karavana geldiğimizde Yani Amca‘nın Markos‘la bahçemizde oturduğunu gördük. Hep birlikte kahvaltı ettik. Kahvaltıdan sonra Yani Amca:

“Haydi yürüyün bakalım benim karavanıma gidiyoruz! „ dedi.

Asprovalta kumsal, deniz, karavan

Asprovalta EOT Kamping

Başka zaman geliriz, dediysek de dinletemedik. Yani Amca‘nın kumsalın başlangıcında, çeşitli ağaçlar ve rengârenk çiçeklerin ortasında duran karavanına gittik. Yani Amca önce karavanını gezdirdi.

Biz karavancılar, karavan gezmeyi pek severiz. Karavanların içi her ne kadar birbirine benzese de karavanlardaki minik farklılıkları keşfetmek çok hoşumuza gider. Bir konağı, köşkü gezme zevkini yaşarız bir karavanı gezerken. Yani Amca, karavanının öyküsünü, kendi karavan tutkusunu, karavanda yaptığı değişiklikleri, yetiştirdiği bitkileri uzun uzun anlattı.

Karavancı olmayan, bir karavancının karavan tutkusunu pek anlayamaz. Biz onun karavanında yaptığı değişikliklerden, yeniliklerden ne büyük keyif aldığını anlıyorduk. Bir başkasına önemsiz, saçma gelen karavanla ilgili öyküler bizim ilgimizi çekiyordu, onu dikkatle dinliyorduk.

Karavanı dolaşmamız bittikten sonra karavanın önündeki gölgeliğin altına oturduk. Yani Amca kahve yaptı, karşılıklı kahvelerimizi içtik. Tabii kahve bahaneydi, önemli olan kahve eşliğinde yapılan sohbetti.

Yani Amca‘nın tek kusuru, argo bir dil kullanmasıydı. Türkçedeki bütün küfürleri biliyordu.

-Yani Amca, biz seni çok sevdik. Yalnız küfürlü konuşmana bir anlam veremedik. Neden bu kadar küfürlü konuşuyorsun?

-Ne yapabilirim ki Almanya’da çalıştığım yerdeki Türk arkadaşlarımdan öğrendim, onlar nasıl konuşuyorlarsa ben de öyle konuşuyorum. Özel olarak bir kursa gitmedim, Almanya’da çalışan Türkler ve Yunanlılar hayatın içinden gelen, zor şartların insanlarıdır, bir o kadar da duygusal ve içtendirler. Onlarda yalan dolan yoktur! Hissettiklerini içlerinden geldiği gibi, anında dile getirirler. Küfürü de bolca kullanırlar.

Yabancı bir ülkede işçi olarak çalışmanın, ikinci sınıf vatandaş olmanın, horlanmanın ne demek olduğunu, oralarda çalışmayan bilemez. Zorluklara, haksızlıklara dayanmak, derdini resmi ya da gayriresmi yerlere anlatamamak, sorunlarını çözememek insanları küfürlü konuşmaya itiyor. Acizliklerinden kurtulmak ve akıl sağlıklarını korumak için insanlar küfürlere sığınıyor işte!

Yani Amca‘nın anlattıkları karşısında diyecek bir söz bulamadık.

Onu İstanbul’a davet ettik. Çiroz Kamping’in, üzerinde adres ve telefon numarası yazılı, çıkartmalarını verdik ona. Yani amca, çadırını alıp İstanbul’a geleceğini, özellikle Ayasofya’yı ziyaret edeceğini ve de Boğaz’da rakı içeceğini söyledi. Almanya’daki Türk arkadaşlarından Boğaz’ın dillere destan güzelliğini çok dinlemiş.

İstanbul Boğazı

İstanbul Boğazı

İki yıl Türkiye’de yaşayan Markos da, başladı Boğaz’ı, vapurlarımızı, mezelerimizi anlatmaya. Asprovalta’da değişik ülkelerin insanları bir arada, sevgiyle, dostlukla sohbetimizi sürdürdük, birlikte olmaktan keyif aldık, başka bir zamanda başka bir ülkede tekrar bir araya gelme arzumuzu dile getirdik.

Biz Yani Amca‘yı ve Markos’u büyük bir içtenlikle ülkemize, kampımıza- Çiroz Kamping’e- davet ettik.

Kamplarımızın kapanacağını nereden bilebilirdik ki? Onlar belki de İstanbul’a geldiler… Çiroz ve Ataköy Kamping kapatıldığı için çadırlarını kuracak bir yer bulamamış olabilirler… Kim bilir?