GÖKBEL: GÖKTEN BİR METEOR DÜŞMÜŞ

Yunanistan Meteora’daki kayalar ve manastırlar gerçekten çok ilginç ve etkileyici; fakat Meteoralıların dedikleri gibi dünyada tek değil Meteora. Meteora’ya çok benzeyen ve Meteora’nın söylencelerinden biriyle tıpatıp aynı olan bir yer var bizim ülkemizde de. Gökten bir meteor düşmüş… diye başlayan iki farklı ülkenin farklı yerlerinde anlatılan benzer söylenceler…

Gökbel-Çine (Türkiye)

Gökbel-Çine (Türkiye)

Bizim meteor bölgemiz Gökbel! Mitolojideki adı Marsiyas Vadisi. Mitolojik efsaneleri, şifalı suları, 2400 yıllık İncekemer Köprüsü, çeşitli bitki örtüsü ve dev kayalardan oluşan doğal heykelleri olan bir vadi Gökbel. Mitolojik efsaneleri günümüzde de söylenegeliyor; ancak Roma Döneminin önemli sanat eserlerinden 2400 yıllık İnce Kemer Köprüsü, antik su yolları, Gerga’nın bazı bölümleri ne yazık ki yeni yapılan barajın suları altında kaldı. En fazla yüz yıl ömrü olduğu söylenen baraja iki bin yıldan daha yaşlı olan İnce Kemer Köprüsü feda edildi. Artık İncekemer Köprüsü yok; ancak onun benzeri olan Kargı Kemeri- İncekemer Köprüsü’nün 15 kilometre batısında- Kargı çayı üzerinde keşfedilmek için meraklılarını bekliyor.  Untitled-20.-gökbel bÇine ile Yatağan arasında bulunan Gökbel’in kayalarının oluşumu altmış milyon yıl öncesine dayanıyor…

Halikarnas balıkçısı-Cevat Şakir Kabaağaçlı

Halikarnas Balıkçısı- Cevat Şakir Kabaağaçlı

Halikarnas Balıkçısı, 1925 yılında Bodrum’a sürgüne giderken görüyor Gökbel’i ve çok etkileniyor. Tabii o zamanlar Halikarnas Balıkçısı olacağını, Bodrum’a tutulacağını, onu güzelleştirmek için yabancı ülkelerden çiçek tohumları getireceğini, Mavi Yolculuklar yapacağını, Bodrum ve Bodrum insanıyla ilgili türlü öyküler yazacağını bilmiyor Cevat Şakir. Yazarımız Gökbel’den etkilenmesine etkileniyor da pek de sevecen bahsetmiyor buralardan. Bu civardaki köylerde yaşayanların geceleri evlerinden pek çıkmadıklarını, batıl inançlarının çok olduğunu anlatıyor. mavi sürgün-t  Cevat Şakir’in Mavi Sürgün adlı kitabında Gökbel bölümünü okuduğumda çok etkilendim, bu dev kayalara ilgi duydum. Nedense kayalara, taşlara, mermerlere, değişik yapıdaki topraklara aşırı ilgim var. Onlara değişik anlamlar yükler, onları türlü şekillere benzetirim. Bu da beni coşturur, heyecanlandırır. Nereden geliyor bu ilgi? Nereden gelirse gelsin onlara duyduğum ilgi, merak, sempati beni mutlu ediyor. Taşlara, kayalara olan ilgim onların sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gitmelerinden mi kaynaklanıyor?

Gökbel(Çine-Aydın/Türkiye)

Gökbel (Çine-Aydın/Türkiye)

Meteora (Kalambaka,Kastraki/Yunanistan)

Meteora (Kalambaka,Kastraki/Yunanistan)

Gerek Gökbel gerekse Meteora’daki dev kayalar zamanın tanıkları. Bizden önce de vardılar, bizden sonra da var olacaklar. Bizler gibi kaç kuşak, ulus, uygarlık gördü onlar. Biz onlara kendi küçük penceremizden bakıyoruz. Tüm bilgimiz kısa bir zaman dilimiyle sınırlı. Onlar; milyon yıl önceden geldikleri, farklı canlılar, insanlar, uluslar, dinler gördükleri; öteki kavramını içlerine sindirdikleri için mi o kadar azametli, vakur, hoşgörülüler? Dimdik, ayakta kalabilmişler bugünlere… İnsanın dünya sahnesine çıkışından milyonlarca yıl önce oradaydılar. Hâlâ oradalar.  Zamanın tanıkları olmaya devam ediyorlar…

Gökbel Kayaları

Gökbel, Doğanın Heykelleri

Gökbel’den geçerken bin bir çeşit ve değişik şekilli kayalara bakmaktan kendimi alamıyorum. Hepsini tek tek fotoğraflamak, üzerlerinde yürümek, bir kayadan diğerine atlamak, kimisine tırmanmak istiyorum. 2008 yılının Ekim’inde otobüsle Marmaris’e gidiyordum. Eski Çine tabelasını görünce kalp atışlarım hızlandı. Ne de olsa eski dostlarımı görüp onlara kocaman bir merhaba gönderecektim. Fotoğraf makinemi de hazırladım. Otobüsün durmayacağını bildiğim halde muavine: Yolda durabilir miyiz? Fotoğraf çekmek istiyorum, dedim. Muavin gülerek: ‘Durmamız olanaksız!’ dedi. Bu yanıtı alacağımı biliyordum da ne olur ne olmaz diye şansımı denemiştim. Olur ya benim gibi bu kayalara meraklı bir muavin ve sürücüye denk gelmiş olabilirdim. Eh, ne yapalım ben de otobüs giderken çekerim fotoğraflarımı, diye düşündüm. Meteor bölgesine gelince fotoğraf çekmeye başladım. Tabii buna fotoğraf çekmek denebilirse. Körlemesine deklanşöre basıyordum. Yanımdaki ve koridorun diğer yanındaki iki koltuk boştu. Onun için boş olan koltuklarla kendi koltuğum arasında gidip gelip fotoğraf çekiyordum; lakin gördüğüm kayayı anında kaydedebilmem olanaksızdı. Hem otobüs belli bir hızla yol alıyor hem de deklanşöre basma zamanından bir iki saniye sonra digital makine pozu yakalayabiliyordu. Ben yine de sekiz-on poz çektim. Otobüste bir sağa bir sola koşup fotoğraf çekmeye çalışmam muavini pek eğlendirdi. -Abla, bak arkada kocaman bir kaya var. Sağdaki daha büyük! Sola bak ne ilginç! deyip durdu on beş-yirmi kilometrelik yol boyunca. Gökbel’i büyük bir keyifle geçtik. Doğanın heykelleri görünmez olunca kalp atışlarım yavaşladı, gözlerimi kapadım, az önce gördüğüm kayaları ve Yunanistan’daki Meteora’yı hayalimde canlandırdım, karşılaştırdım. Kayaların hayalleriyle Marmaris’i buldum. İnsan, digital makineyle hesapsızca fotoğraf çekiyor. Film bitti derdi yok! Yeter ki makinenin pili bitmesin ya da hafıza kartı dolmasın. Ancak eski fotoğraf makinemle fotoğraf çekmek daha keyifliydi; filmler banyodan çıkıncaya kadar çekilen fotoğraf karelerini zihinde defalarca tekrarlamanın, filmlerin nasıl çıktığını merakla beklemenin tadı, tatlı-tatsız sürprizlerle karşılaşma olasılığı bambaşka bir heyecandı! Digital makinede çektiğini anında görüyorsun, herhangi bir sürprizle karşılaşmak pek olası değil! Üç gündür çektiğim fotoğraflara bakmamıştım, neler çektiğime bakmak için makineyi elime aldım, beğenmediklerimi sile sile Gökbel fotoğraflarına geldim. Doğru düzgün bir kaya çekemediğimi gördüm; kimi çok uzaktı, kiminde kaya, taş diye bir şey yoktu!

Gökbel Vadisi Kayaları

Gökbel Vadisi Kayaları

Ah, sonunda bir tane kaya fotoğrafı buldum, neyse on tanede bir kaya yakalamışım derken son kareye de geldim. Şöyle bir göz attım, evet bir kaya görünüyordu. Off, gözlerim yorulmuştu yüzlerce fotoğrafa bakmaktan! Makineyi kapadım, kapadım da son fotoğrafa aklım takıldı. O fotoğrafta bir şey vardı. Bir daha baktım, yanlış mı görüyorum diye bu sefer daha dikkatlice baktım.

Gökbel

Gökbel

Kayalık bir alan vardı ekranda ve kayalık alanın sol tarafından bir çift göz bana bakıyordu gür kaşların altından. Kayanın yüzeyinde bir portre vardı. Bir erkek yüzü! Bu nasıl olmuştu, o yüz kaya duvarın üzerine nasıl oturmuştu? Belki de kaya güneş ışınlarıyla bir yüz şeklini almıştı, ya da otobüsteki yolculardan birinin yansısıydı. Bilinçli bir çekim yapmadım, o kayayı ve kayanın yüzeyindeki portreyi makinem nasıl yakaladı şaştım kaldım! Binde bir olasılığı olan bir görüntü makineme nasıl düşmüştü? Digital makinelerde sürprizlerin olmadığını düşünürken makinem beni şaşırttı! Yunanistan’ın Meteora’sından Gökbel’imize geldik. Gökbel’in de Meteora gibi tanınmasını istiyorum yıllardır.

Gökbel

Gökbel

Sanırım bu dileğim gerçekleşecek. Eni dokuz kilometre, uzunluğu 26 kilometre olan Gökbel Vadisi jeopark yapılacakmış ve dünyadaki emsallerinin en büyüğü olacakmış. Dünyada sadece 27 ülkede jeopark uygulaması varmış. Türkiye’de ise ilk kez Muğla bölgesinde bulunan Gökbel Vadisi jeopark olacakmış.Unesco da Gökbel’in jeopark yapılmasına destek veriyormuş. Gökbel’in jeopark yapılma çalışmalarına başlanmasının üzerinden en az yedi-sekiz yıl geçti. Ben bu konuda umudumu yitirmedim, dört gözle bekliyorum.

Gökbel

Gökbel

Gökbel Vadisi Kayaları

Gökbel Vadisi Kayaları

DSC02239-gökbel-abGökbel’in jeopark olması yerli-yabancı pek çok kişinin ilgisini çekecek, milyonlarca yıllık Gökbel Vadisi sonunda dünya sahnesindeki yerini alacak. Gökbel’de dolaşmak, en genci 15 milyon yaşında en yaşlısı bir milyar yaşındaki doğanın heykellerini, Paleolitik ve Neolitik çağlara ait resimleri, Helenistik ve Bizans çağı yerleşimlerini, Bizans Dönemi duvar resimlerini  sizlerle keşfetmek güzel olacak! İnsan, yazarken anlattığı yerde uzun süre kalamıyor, bir yer başka bir yeri, bir olay başka bir olayı çağrıştırıyor. O çağrılara kulak verilince de bir yerden diğerine beyin hızıyla gidilebiliyor. Beynimizde bir yığın odacık ve bu odacıkların kapıları var, tesadüfen bile olsa herhangi birini tıklattığımızda kapı açılarak bizi odacıkların gizlerine çekiyor. Önümüzde türlü yollar açılıyor, o yollar bizi bambaşka yerlere, olaylara, kişilere götürüyor. Farkında olmadığımız yetilerimizi, düşüncelerimizi, biriktirdiklerimizi açığa çıkarıyor. Sadece açığa çıkarmakla kalmıyor, onları geliştiriyor, büyütüyor. Beyin, gelişmeye açık, biz onun kapılarından girince değişiyor, gelişiyoruz. Başladığımız, yaptığımız iş, her ne ise, katlanarak çoğalıyor. Açılmadığından menteşeleri pas tutmuş kapıları açmaya çalışalım, açılan kapılardan dalalım içeriye, beynimizin serüven dolu yolculuğuna çıkalım. Heyecan, tutku, sıradışılık, güzellik, mutluluk hepsi onda. Tüm bunları açığa çıkarmanın anahtarı da bizde…    

METEORA

Meteora, Yunanistan’ın çok özel bir bölgesi, mutlaka görülmesi gereken bir yer! Biz, Meteora’yı tesadüfen bulduk. İgoumenitsa’dan Larissa’ya giderken iki tarafı ağaçlık olan yoldan döne kıvrıla ilerliyorduk ki Kalambaka’ya girdik, bu kasabaya girmemizle dev kayalarla karşılaşmamız bir oldu. Nasıl heyecanlandık nasıl!!!

Meteora

Meteora

Evlerin yanında, arkasında, dibinde bitmiş dev, kaya heykeller başlarını bulutlarla yüklü gökyüzüne uzatmışlar. Yüzlerce metre yükseklikteki kayaların üzerine binalar kondurulmuş.

Karavanı park ettiğimiz gibi fırladık dışarı. Kayaların şekilleri çok ilginçti! Kayalara doğru yürürken yolun karşı tarafında bir kamping gördük adı Meteora olan.

DSC07218-camping meteora-abKamping Meteora’ya girdik ve Meteora’nın öyküsünü, daha doğrusu çeşitli söylencelerini öğrendik.

Yüz yıllar önce mi desem, bin yıllar ya da milyon yıllar önce mi desem, buraya gökten bir meteor düşmüş ve bu çeşitli biçimlerdeki kayaları oluşturmuş.

Meteora

Meteora

Kasabaya, düşen meteordan dolayı bu yöreye Meteora adı verilmiş.

Meteora Kamping’in fiatlarını öğrenince dudaklarımız uçuklayacaktı neredeyse! Yunanistan’daki diğer kampinglere göre çok pahalıydı. “Burası neden bu kadar pahalı?„ diye sorunca aldığımız yanıt şu oldu:

“Böyle bir yer gördünüz mü daha önce? Burası dünyada tektir, tabii ki pahalı olacak.

Meteora

Meteora

Şu devasa kayalara bakın, hepsi farklı bir nesneye ya da canlıya benziyor; üstelik üç yüz, beş yüz metre yükseklikteki kayaların üzerindeki düzlük alanlara yüzlerce yıl önce manastırlar inşa edilmiş.„

Evet, gerçekten çok heybetli, gizemli, olağanüstüydü Meteora!

Meteora’nın oluşumuyla ilgili başka söylenceler de var:

Milyonlarca, milyonlarca yıl önce bu dev kayaların bulunduğu bölge denizmiş, bir çok doğa olayı yaşanmış. Sular çekilmiş, deniz altındaki kayalar yeryüzüne yükselmiş.

Meteora’yla ilgili olarak söylenen başka bir şey de:

Sıcaklıkların ani değişikliği, yüksekliği üç yüz, dört yüz metreyi bulan dev kayaları oluşturmuş.

Doğa; bu olağanüstü, devasa kayaları oluşturmuş, insanlar da bu kaya-kulelerin üzerindeki düzlüklere, akıl almaz bir şekilde, manastırlar inşa etmişler.

Meteora

Meteora

En az üç yüz metre yükseklikteki kaya-kulelere bu manastırların yapılmış olması insana inanılmaz geliyor. Ve insanın isterse en inanılmazı gerçekleştirebileceğinin kanıtı olarak halen ayakta bu manastırlardan bazıları.

Birbirinden ayrı yirmi dört manastır inşa edilmiş kaya-kulelere. Manastırların en büyüğü bugün müze olan Megalo Meteora Manastırı, Halkidiki’deki manastırlar yarımadasındaki Athos Dağı’ndan gelen Saint Atanasios adlı keşiş tarafından yaptırılmış.

Söylenceye göre Saint Atanasios, Megalo Manastırı’nın bulunduğu kayanın üzerine bir kartalın sırtında çıkmış. Kartal, onu kayanın tepesindeki düzlüğe indirince Saint Atanasios çevresine bakmış, devasa kayaların olağanüstülükleri karşısında nefesi kesilmiş. Bu kayaların cennetle dünya arasında asılıymış gibi durduğunu söylemiş. Buraya göklerde duran anlamına gelen “Meteora” adını vermiş.

Meteora

Meteora

İki dünya arasındaki Meteora’ya yerleşen keşişler; tüm dünya nimetlerinden ellerini, eteklerini çekip alçakgönüllü ve bilge olmayı öğrenmek için kendilerini Tanrı’ya adamışlar.

Bir söylenti de, güya bu manastırlar Ortodoksluğu Osmanlı baskısından korumak amacıyla bu dev kayaların üstüne yapılmış. Bu bana pek mantıklı gelmedi; çünkü bazı keşişler Athos Dağı’ndan buralara 11. yüzyılda gelmişler. Keşişler önce kayaların içindeki mağaralarda yaşamışlar. Kayaların tepesine yapılan ilk manastırın 11.yy.da başladığı 1356’da bittiği söyleniyor.

Ayrıca Osmanlılar, Athos Dağı’ndaki Ortodokslara da herhangi bir baskı yapmamışlar. Agion Oros (Aynaroz) özerk devlet yapısını Osmanlı zamanında da korumuş.

Söylenceler, söylentiler diyarı Meteora’daki 300-400 metre yükseklikteki manastırları değil yapmak, bugünkü koşullarda bile çıkmak çok zor!

Keşişler yüzyıllarca, manastırlarına ulaşmak için file şeklinde büyük ağlar kullanmışlar. Manastıra çıkacak keşiş ağın içine oturuyor, yukarıdan halatla çekiliyormuş. Manuel asansör oluşturmuşlar. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar kullanılmış file asansör. Günümüzdeyse gösteri amaçlı kullanılmaktaymış.

My captured picture1960’lardan sonra Meteora dünyanın ilgisini çekmiş, her geçen sene Meteora’ya gelen turist sayısı artmış, manastıra gelen yabancılar çoğaldıkça manastırlarda yaşayan keşişler azalmış. Keşişler, özel yaşam alanlarına binlerce, on binlerce yabancının gelmesinden çok rahatsız olmuşlar. Kendilerini Tanrı’ya yakın hissettikleri, yüzyıllardır yaşadıkları, artık sakinliğini, sessizliğini yitirmiş dev kayaların üzerindeki manastırlarından kopmuşlar. Terk edilen manastırlar, milyonlarca turist tarafından ziyaret edilse de kendi yalnızlıklarında çürüyüp yok olma noktasına gelmişler. Yirmi dört manastırın ancak altısı ayakta kalabilmiş.

Meteora, Athos Dağı’ndan sonra Ortodoksların ikinci büyük yerleşim yeri olmuş. Athos’tan farkı buradaki manastırlardan birinde rahibelerin yaşıyor olması, ayrıca kadınlar da buradaki manastırları gezebiliyorlar etek giymeleri koşuluyla.

Meteora 1988 yılından beri Dünya Kültür Mirası’na kayıtlıymış. Her yıl, manastırlara ulaşmak için kayalara oyulmuş binlerce basamağı tırmanmayı göze olan bir milyon turisti ağırlıyormuş Meteora.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN DOĞDUĞU EVE İKİNCİ ZİYARET

Selanik’te Mustafa Kemal Atatürk’ün evini ziyaret edemeyince, Selanik’ten Variko’ya gittik, Variko’da Stani Kamping’de üç gün kaldıktan sonra Selanik’e döndük.

Variko-Selanik arası

Variko-Selanik arası

Yol boyunca doğa çok güzeldi. Etrafı ormanlık dereler, masmavi gökyüzü, mavi gökyüzünde dolaşan bembeyaz bulutlar, gün boyu bize sıcacık gülümseyen güneş… Keyifli bir yolculuk yaptık.

Variko’dan Selânik’e dönünce karavanımızı Selanik’in sahiline park ettik ve sabah saat onda Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu eve gittik. Büyükelçiliğin gri, metal kapısını çaldık ikinci kez, aynı görevli kapıyı açtı.

My captured picturePasaportlarımızı aldı, evin arka bahçesindeki bankta oturabileceğimizi, evi gezdirecek olan rehberin birazdan geleceğini söyledi.

Türlü ağacın, rengârenk çiçeklerin olduğu bir bahçeydi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Doğduğu Evin Arka Bahçesi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Doğduğu Evin Arka Bahçesi

Banka oturduk, eve ve bahçeye bakarken içimiz bir hoş oldu!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu bu evde doğmuş, bu bahçede oynamış. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Bey burada dolaşmış, oturmuş, sohbet etmişlerdi.

Değişik bir ruh hali içindeydik; aşırı duygusal, kırılgan…

Biz geçmişi hayal ederken rehber geldi, bizi içeri buyur etti. İçeri girince duygularımız daha yoğunlaştı. Untitled-18Görevli hanımın anlattıkları, bizim okuduklarımız, izlediğimiz filmler, gördüğümüz fotoğraflar iç içe geçti. Untitled-85Onun vatanı için verdiği mücadele, savaşlar… Ömrü savaş alanlarında geçmiş, savaşın acılarını, yıkımını çok iyi bilen, yakından yaşayan biri olarak barış için yaptığı çalışmalar…

Atatürk 7-bAtatürk foto 5-bÜlkesinin ve halkının kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, çocuğuyla geri bırakılmışlığını uzun yıllar gözlemlemiş, halkın kaderini değiştirmiş, onlara gereken değeri vermiş bir lider Mustafa Kemal. Ülkesine ve halkına sevdalı, bu sevdayı emek harcayarak sürekli büyütüyor. Halkına güveniyor, o halka doğru eğitim verildiğinde onların büyük gelişmeler göstereceğine, halkının çağdaş bir toplum olacağına inanıyor. Kendine güveni olan, çalışkan, kendini geliştiren, okuyan, düşünen, çözüm üreten, dürüst, onurlu bireylerin oluşturduğu bir toplumu; kimsenin yenemeyeceğini, boyunduruğu altına alamayacağını çok iyi biliyor.Untitled-34-b

Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi

Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün özel eşyaları

Mustafa Kemal Atatürk’ün özel eşyaları

Bu evde yakın tarihimizi yaşadık, defalarca odaları dolaştık; evin ruhunu ruhumuza kattık. Mustafa Kemal Atatürk’le dolduk. Onun ileri görüşlülüğü, askeri ve siyasi dehası, devrimleri sayesinde neler kazandığımızın bilincinde yüreğimizi dolduran sevgiyle ve hüzünle ayrıldık Mustafa Kemal Atatürk’ün evinden…

Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evin Selânik’te olması, bu kenti bizim bir parçamız haline getirmiş. Bu şehirde kendimizi yabancı bir ülkedeymiş gibi hissetmedik. İstanbul, İzmir, Ankara gibi bizim kentlerimizden biriydi sanki! Bu şehir bize çok yakın. Nasıl yakın olmasın ki! Beş yüz yıla yakın bir zaman Osmanlının idaresinde kalan şehir, Osmanlının Batı’ya bakan yüzü olmuş. En yeni fikirler ve modalar önce Selanik’e gelir, oradan bütün imparatorluğa yayılırmış. Ayrıca Refet Bele, Nazım Hikmet, Afet İnan, Hasan Tahsin, Cahit Arf, Zekeriya Sertel, Macit Gökberk, Ahmet Emin Yalman, Cahit Uçuk da Selanik’te doğmuş.

Selanik Arkeoloji Müzesi

Selanik Arkeoloji Müzesi

Üç gün önce Selanik Arkeoloji Müzesi’ne bir söz vermiştik, sözümüzü tutup müzeye girdik.

Makedonya Altınları Sergisi Afişi

Makedonya Altınları Sergisi Afişi

Müzenin dışında ‘Makedonya Altınları’yla ilgili büyük bir afiş vardı. Arkeoloji Müzesi’nin farklı bir bölümünde sergileniyordu Makedonya Altınları.

Selanik Arkeoloji Müzesi

Selanik Arkeoloji Müzesi

Selanik Arkeoloji Müzesi Eseri

Selanik Arkeoloji Müzesi Eseri

Selanik Arkeoloji Müzesi Eseri

Selanik Arkeoloji Müzesi Eseri

Önce Arkeoloji Müzesi’ni dolaştık, İstanbul’daki Arkeoloji Müzeleri’yle karşılaştırdık. 19. yüzyıl sonlarında ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey’in kurduğu İstanbul Arkeoloji Müzeleri gerek tarihi binalarıyla gerek sergilenen eserleriyle çok daha güzel ve büyük!

Makedonya altınları

Makedonya altınları

Makedonya altınları

Makedonya altınları

Arkeoloji Bölümü’nü bitirip Makedonya Altınları’nın sergilendiği bölüme geldik. Deniz bizden önce girdi salona, iki üç adım atıp geriye döndü; kendine göre kapının sol tarafındaki bir yere bakıp kollarını açtı:

“İşte bu! İşte bu!„ diye heyecanla bağırdı.

Deniz’i bu kadar çok heyecanlandıranın ne olduğunu çok merak ettik. İçeri girdik, çocuğun heyecanla baktığı tarafa bakınca büyük bir harita gördük. Alexandra İskender harita agBüyük İskender’in fetihleri esnasında izlediği yolları, yerleri gösteren Makedonya’dan Mısır’a uzanan bir haritaydı bu… Ve bu haritanın tam ortasında yer alan Anadolu. Çocuk, haritada Anadolu’yu görünce heyecanlanmıştı. Anlaşılan ülkesini çok özlemiş!

Büyük İskender Heykeli (İstanbul Arkeoloji Müzesi)

Büyük İskender Heykeli (İstanbul Arkeoloji Müzesi)

Büyük İskender'in 3. Darius'la yaptığı savaştan bir kesit (Pompei)

Büyük İskender’in 3. Darius’la yaptığı savaştan bir kesit (Pompei)

Sergide altın taçlar, süs eşyaları, kraliçelerin, prenseslerin takılarını gördük camlı dolaplar içinde. Neredeyse dünyanın sahibi olmuş Büyük İskender’in altınları gözümüze çok az göründü. O kadar zenginlikten kala kala bunlar mı kalmış? diye düşünmeden edemedik. Kim bilir daha hangi ülkelerde ya da kişilerde onun altınları bulunmakta? Tüm altınların sergideki kadar olduğu bize pek inandırıcı gelmedi.

Selanik

Selanik

Selanik, sahilde bir kilise

Selanik, sahilde bir kilise

Arkeoloji Müzesi’ndeki gezimizi bitirdikten sonra Selânik’in sahilini, caddelerini, sokaklarını, çarşılarını dolaştık. Bizim Mısır Çarşısı’na benzer bir çarşıya girdik. Oh, oh rengârenk kavanozlar! İçlerinde her türlü meyveden yapılmış reçeller.

Ceviz reçeli

Ceviz reçeli

Ceviz reçellerini görünce sevindik. Yeşil kabuklu ceviz reçeli! Harika bir şey! Renk cümbüşünün yaşandığı çarşıyı keyifle dolaştık.

Selanik'te bir laternacı

Selanik’te bir laternacı

Bir başka caddede, gölge bir yere laternasını yerleştirmiş yaşlı laternacının, sıcaktan kendini uykunun kollarına bırakmış olduğunu görüp bir müddet onu seyrettik. Nasıl da huzurlu uyuyordu!

Hediyelik eşya satan dükkânlara girip ufak tefek bir şeyler aldık. Yunanistan’ın gezip dolaştığımız her kentinde iş yerleri, alışveriş merkezleri, müzeler vb. yerler saat ikide veya üçte kapanıyor. Üçten sonra açık bir yer bulamıyorsunuz. Yunanlıların bu kadar az çalışmasına bir anlam veremedik. Yalnız bizim çok hoşumuza giden bir şey: Alışveriş yapacağınız bir mağazada kimse sizi rahatsız etmiyor. Hemen başınıza dikilip ne alacaksınız? diye sormuyor. Siz istediğiniz gibi dolaşıp ürünleri inceleyebiliyor, fiatlarını öğrenebiliyorsunuz. Bir şey almaya karar verdiğinizde görevli kişi yanınıza geliyor. Aldığınız ürünün parasını ödüyorsunuz. Bir de pazarlık yapmak istediğinizde çok şaşırıyorlar. Neden böyle bir şey istiyorsunuz? Ürünün fiatı bu! diyorlar. Belki her yerde böyle değildir; ama biz pek çok yerde bu duruma şahit olduk.

ATEŞ BÖCEKLERİNİN AŞK DANSI

ateş böceği-abSiz hiç ateş böceklerinin aşklarına tanık oldunuz mu? En son ne zaman ateş böceği gördünüz?

Haziran ayının son haftasıydı, Çatalca’nın köylerinden biri olan Karacaköy’deydik. Köyün merkezine beş yüz metre uzaklıkta yeşillikler içinde bir arazideyiz. Arazi arkadaşlarımız Mehpare-Münir Tecimen’in. Sık sık karavanla geliriz buraya. Karacaköy ve çevresindeki köyler çok güzeldir! Doğayı doya doya yaşayabilirsiniz burada. Karavanımızı ağaçların hemen önüne park ettik, çevrede kayda değer bir yapı yok. Yerleştikten sonra Karacaköy’ün güneyinde bulunan Belgratköy’e yürüdük. Yürüyüşten döndükten sonra yemek hazırlığı yaptık, yeşillikler içinde yemeğimizi yedik.

Karavan

Karacaköy

Her taraf yemyeşil, kuşlar nasıl ötüyor, nasıl ötüyor! Sağ tarafta, ağaçların arasında küçük bir dere var herhangi bir yere akmayan. DSC02819-minik dere-ab

Hava kararmaya başladı ve bir anda dere tarafında bir şeyler yanıp sönmeye başladı, ‘Bunlar da ne?’ derken onların ateşböcekleri olduğunu anladık. Hava karardıkça onların ışıkları parlıyor, belirginleşiyordu. O akşam köyde de düğün vardı. Davul zurna en oynak oyun havalarını çalıyordu. Kuşlar sustu. Davula olanca gücüyle vuruyordu davulcu.

Ateş böcekleri ışıklarını yakıp söndürüyor. Dört bir yanımız ateş böcekleriyle doldu. Öyle onlarca, yüzlerce değil, binlerce belki de milyonlarca ateş böceği uçuşuyor, dans ediyor, aşklarını dünyaya ilan ediyorlar. Arada sırada yoldan geçen araçların farları, onları görünmez kılsa da araçlar geçtikten sonra karanlık; ağaçları, çayırı, çimeni kaplıyor. Bu karanlık kötülükleri, çirkinlikleri barındıran bir karanlık değil. Bu karanlık güzelliği, aydınlığı, aşkı gösteren bir karanlık. Karanlığın her noktası ışıl ışıl. Hülyalı, karanlık bir gece. Karanlığın içinden binlerce pırıltı çıkıyor; aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya hareket ediyor pırıltılar…

Ateş böceği

Ateş böceği

Her yeri ateş böcekleri kapladı, nasıl ışıyorlar!.. Işık yakmıyoruz, karanlıkta ateş böceklerinin ışıltıları içimizi ışıtıyor. Gökte yıldızlar, yerde ateş böcekleri. Her yönden umut ışıkları fışkırıyor. Ülkemizin de buradaki gibi ateş böcekleri tarafından aydınlatılmasını; cahilliğin, geriliğin, akla dayanmayan törelerin yok olmasını… herkesin aydınlanmasını, beyinlerin, gönüllerin ışımasını diliyoruz.

Milyonlarca ışık göz kırparak uçuşuyor, davul eşliğinde halay çekiyor, misket, çiftetelli, zeybek, İzmir karşılaması oynuyor. Uçan ışıklar bize doğru geliyor, bulunduğumuz yer ateş böcekleriyle dolu. Burnumuzun ucunda, ayağımızın dibinde, omuzlarımızın üstündeler… Bu gece ateş böceklerinin baskınına uğradık. Ne güzel bir baskın bu! Gerçi bir yıl önce yine haziran ayında Abana-Şenyuva Orman Kampı’nda kamp yaparken onlarca ateş böceğinin uçuştuğunu görmüştük, çam ağaçlarının arasında uçuşuyorlardı. Ne kadar hoşumuza gitmişti onları seyretmek!..Ancak bu akşam Karacaköy’deki gibi milyonlarca ateş böceğini bir arada hiç görmedik. İnsan ömrü boyunca böyle bir şölenle kaç kez karşılaşabilir? Bu sorunun yanıtını veriyorum: bizim için bu bir ilk ve tek!  İçimiz içimize sığmıyor! Kalbimiz yerinden çıkacak sanki! İşte mutluluk bu! Milyon yıldızlı göğün altında milyonlarca ateş böceğiyle birlikteyiz. Ateş böceklerinin de düğünü var, köydeki düğünle aynı anda.

Ağaçların, otların arasının bıcır bıcır ateş böcekleriyle dolu olması inanılmaz bir şey! Sanki yıldız yağmuru… gökyüzünde değil yeryüzünde. Her taraf yanıp sönen ateş böcekleriyle aydınlanmış. Karanlığın her noktasından adeta fışkırıyorlar, dünyaya aşklarını kanıtlamak için.

Muhteşem, harika, olağanüstü… Türkçe sözcükler yetmiyor, aklıma gelen değişik dillerdeki en güzel sözcükleri art arda sıralıyorum; sözcükler ateş böceklerinin aşkını, düğününü, dansını, zarifliklerini, ışıltılarını, aynı anda binlercesinin ışıklarını saçmasını anlatamıyor. Sözcükler yetersiz, daha çok sözcük üretmeliyiz… Güzel anlamlar yüklü sözcükler… Dilimize girecek güzel anlamlı, yeni sözcükler; yaşamımızı daha anlamlı yapacak, onu renklendirecek; düşüncelerimiz, duygularımız olumlu yönde gelişecek. Çirkinlikler, haksızlıklar, eşitsizlikler yok olacak. Tüm kötülüklerin; iyinin, doğrunun, güzelin karşısında bir değeri kalmayacak, eriyip gidecekler. Ah, keşke! Keşke! Keşke!

Davul aynı ritimleri çalmaya devam ediyor, biz davul sesine doyduk. Ateş böceklerimizi bırakmak istemiyoruz da davulu daha fazla dinleyemeyeceğiz. Karavana girip pencereden ateş böceklerini seyretmeye karar veriyoruz. Davulun sesi, karavanın kapısını kapadığımız halde duyuluyor. En iyisi bir cd çalalım deyip cd’lerin durduğu raflardan sağdakine uzanıyorum, üst üste duran elli cd arasından rasgele bir cd çekiyorum. Merakla cd’nin üzerindeki yazıyı okuyorum: “Edirne Romanları”. Olamaaaaz!!! Şansa bak, iki saattir Roman havalarının en âlâsını dinledik!.. Onu cd çalara koymuyorum. Bir kez daha şansımı denemek istiyorum. Ortalardan bir cd çekiyorum. Çaykovski’nin Fındıkkıran ve Kuğu Gölü Balesi Suitleri.

Devlet Opera ve Balesi tarafından defalarca sahnelenen, keyifle izlediğimiz bale eserleri. Müzik bizi AKM’ye götürüyor.

Fındıkkıran balesi

Fındıkkıran Balesi

Koltuklarımıza oturmuş önce Fındıkkıran’ı sonra  Kuğu Gölü’nü izliyoruz, uzun yıllar orada oyun izleyemeyeceğimizin hüznüyle. Atatürk Kültür Merkezi’nin restore edilip bir an önce açılması en büyük dileğimiz. AKM’de tiyatro, bale, opera izlemeyi çok özledik, İstanbul gibi bir kültür kentine AKM çok gerekli! Karavanın perdelerini ve müziğin sesini sonuna kadar açıp dışarıdaki ateş böceklerini seyrediyoruz. Ateş böcekleri baleden hoşlanırlar mı? Bir balerin gibi dans edebilirler mi? Göreceğiz bakalım Çaykovski’nin Fındıkkıranı’yla nasıl dans edecekler. Aaa, valla bunlar bale eğitimi almışlar! Ateş böceklerinin bilmediği dans yok. Davulla halay çekenler şimdi de Fındıkkıran’la bale yapıyorlar. Müziğe nasıl da uyum sağladılar.

Ateş böceklerinin anında uyum sağladığı bale sanatı, ne yazık ki toplumumuzda hak ettiği yerde değil!.

Kuğu Gölü Balesi

Kuğu Gölü Balesi

Müzik değişti ateş böceklerimiz Kuğu Gölü’yle dans ediyor  şimdi. İnanılacak gibi değil! Ateş böcekleri hiç yorulmaz mı? Işık oluşturan güç kaynakları tükenmez mi? Onlarla biz de coşuyor, dans ediyoruz.

Gözlerimi ateş böceklerinin dansından güçlükle ayırıyor, dere kenarında yükselen ağaçlara bakıyorum. On metre yüksekliğindeki ıhlamurla arkasındaki akça ağaç, tek ağaç izlenimi veriyor ve değişik bir görüntü oluşturuyor. Sanki dikenlerini çıkarmış bir kirpinin üzerinde oturan, kirpiye rahatsızlık vermek istemeyen, başını ve sırtını dimdik tutan, saçları dikelmiş bir çocuk. Kirpi ve çocuk. Niye kirpiye benzetiyorum akça ağacı?

Akşamüstü yürüyüş yaparken  Belgratköy’e giden yolda gördüğümüz kirpiden etkilenmiş olabilir miyim? Kirpi yolun karşısına geçmeye çalışırken bize takılıp peşimizden gelen, gövdesi beyaz, sağrısı dar, kafası kahveyle kızıl arası bir renk olan, güzel gözlü av köpeği yanımızdan ayrıldı. Hızla kirpinin yanına gitti, yürümekte olan kirpi durdu, dikenlerini çıkardı, kafasını saklamaya çalıştı. Köpek onu koklarken o sessiz, sakin duruyordu. Köpeğin burnu kirpinin dikenlerine değdi, köpek bunun ne olduğunu anlayamadı, kirpinin etrafında dolaşıp bir daha koklamaya çalıştı. Kirpinin dikenleri burnuna batınca onun yanından koşarak ayrıldı. DSC03472 kirpi-aKöpek gidince kirpi başını kaldırdı, kalkık burnu kirpiye öyle şeker bir hava veriyordu ki… Şirin bir hayvandı! Evet, evet kirpiden etkilenmişim, ağacı kirpiye benzetmem bundan.

Kirpi ve çocuğun yan tarafında ellerini yana açmış, kafasını gökyüzüne kaldırmış devasa bir adam var. Adamın yanındaysa iki kadın bu adam ne yapıyor der gibi kafalarını birleştirmiş duruyorlar. Gün ışığında bunların hiçbiri yoktu, sadece on-on beş ağaç vardı. Gece ağaçlar değişik kimliklere bürünüyor anlaşılan.

Kadınların merak ettikleri gibi ben de merak ediyorum adamın baktığı yeri. Onun bakışını takip ediyorum. Sola doğru! İlerde, epey ilerde kavak dallarının göğe ulaşmaya çalıştığı yerde, kavağın dalları arasında parça parça altın gibi ışıklar görüyorum. En az iki yüz metre uzaklıktaki ağacın kavak ağacı olduğunu karanlıkta nasıl bilebiliyorum? Şu anda sadece ağacın dallarını ve dalların arasından vuran parça parça aydınlığı görüyorum. Ağaçların kavak olduğunu önceden biliyordum. Dalların ardında sokak lambası mı var? diye soruyorum, sonra köyün dışında olan bu yerin ana yolunda sokak lâmbaları yok, tarlalarda mı olacak diye düşünüyorum.

Untitled-100.ay-ab jpgBen düşünürken sarı aydınlık artıyor; parlıyor, parlıyor sarı bir yuvarlak çıkıyor ortaya. Tepede duran yıldıza yaklaşmaya çalışıyor.
Ay yine bizi şaşırtmayı başardı; sapsarı, parlak bir çiçek gibi gökyüzünde açtı.

Baharda doğaya sarının hakim olduğunun farkında mısınız? DSC02319-sarı çiçek-abBen mayıs ve haziran aylarında Karacaköy’de sarının egemenliğini gördüm. DSC02290-sarı çiçek 2 abAğaçların arasında, yol kenarlarında, tarlalarda onlarca değişik çiçeğe rastladım; bunların ortak özellikleri: renklerinin sarı olmasıydı. DSC02588-sarı çiçek 3-abÇeşitli boyutlarda çiçeklerdi bunlar, daha önce hiç dikkatimi çekmemişti onlarca farklı sarı çiçek. Baharın gelişini sarılar müjdeliyor.

 

 

 

 

DSC03176-b DSC03945sarı çiçek 8 ab

DSC03946-sarı çiçek 7 ab

DSC03144-sarı çiçek 6 ab

DSC07091-sarı çiçek 9 a

DSC02661 sarı çiçekler kanola ab

r003-034

Untitled-25b

Untitled-49 Çaykovski’nin valsleri eşliğinde ay yükseliyor. Ayın büyüsü bir an için ateş böceklerini unutturdu. Ateş böcekleri vals yapıyor şimdi de. Ay sarıdan gümüşe dönünce onların ışıltılarını seçemez olacağız. Ne güzel bir gece! Ömrümüz boyunca görmediğimiz bir şeye, sayılamayacak kadar çok olan, binlerce yok yok milyonlarca ateşböceğinin aşklarının dansına tanık olduk. Ne olur, ne olur betona yenik düşmeyelim!.. Ateş böcekleri hâlâ yaşıyorken onları öldürmeyelim, kendi ruhumuzu yok etmeyelim. Çocuklarımız da onların aşk danslarını görsün, onlarla dans etsin. Bırakalım gecelerimizi ateş böcekleri ışıtsın.

Ay ortalığı aydınlatınca ateş böceklerini göremez olduk. Biz de gönül sarhoşluğuyla daldık uykuya. Düşümde ateş böcekleri, ay, yıldızlar, köy düğünü, davul-zurna, Çaykovski, kirpi, köpek, Bizans’ın Basileus’u İrene, tasvirleri, hipodrom, Büyük Saray, Yeni Saray, Konstantinopolis: Işık Şehir, Ebedi Şehir İstanbul… hepsi birbirine geçti… Gerçekler, düşler, kitaplar, yazarlar, kitapların kahramanları, doğa…

Sabah, güzel sesli kuşlar korosunun eşsiz müziğiyle gözümüzü açtık: doğanın sesleri, güneşin pırıltısı, ağaçların hışırtısı, çimenlerin, çiçeklerin salınışı… Kalkıp dışarıya çıkayım diye düşünürken uykunun tatlı koynuna düştüm yeniden. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Karavanın tavanına vuran tıp… tıp… tıp… tıp sesleriyle düşlerimden ayrılırken tıp, tıp, tıp, tıp, tıp… Tıp’lar kalınlaştı, kalınlaştı. Bardaktan boşanır gibi değil kovadan boşanırcasına yağmaya başladı yağmur. Karavanda uyumak harika bir şey! Yağmurun, hangi hızda olursa olsun, karavanın tavanına vurması çok çok hoş! Doğanın bir parçası gibi duyumsuyor insan kendini.

Yağmur damlaları sertleşerek biçim değiştirdi. Karavanın tavanı doluları karşılıyor hiç yakınmadan. Sesler artık takır takır, takır takır, takır takır! Doluların takırtısı keyfimize keyif kattı. Bir anda Münir ağabeyin bir gün önce çapaladığı fasulyeler, kabaklar geldi aklımıza:

“Eyvah sebzeler zarar görmese bari!” diye fısıldaşıyoruz. Dolular fısıldaşmamızı duymuş olacak ki hızlarını yavaşlatıyor, sakinleşiyor, uysal bir yağmura dönüşüyor. Yağmur damlaları hafif tınılar çıkarıyor artık. Dingin damlalar. Güneş ışımaya başlıyor, güneşe eşlik eden kuşların ötüşleri müziğimiz oluyor. Ötenler bülbül değil! Bülbüller, bahçedeki yedi veren güllerine bütün gece aşklarını ilan etmişlerdi.

karavan 5-bÜst kattaki yatağımızdan oturma odamıza indik, iki adımda kendimizi mutfakta bulduk, çay suyunu ocağa koyduk. Yağmur karavanın sağ tarafındaki cama vuruyor hafiften. Sol tarafın penceresini açıp kahvaltımızı hazırlıyoruz. Demlenen çayın kokusuyla; yağmurun, çimlerin, toprağın, ağaçların kokusu karıştı. Rüzgârın hareketlendirdiği ağaçların fısıldadığı sevgi sözcükleriyle kuşların nağmeleri birbirini tamamlıyor.

Gecenin karanlığındaki kirpiyi, çocuğu, adamı, kadınları görmek için ağaçlara bakıyorum. Hiçbiri yok!.. Hepsi gecenin gizinin konukları olmuş anlaşılan. Onlarca ağaç iç içe, sarmaş dolaş; dallarını, yapraklarını sallıyor. Sabah yağmuruyla yıkanıp paklanmışlar. Yaprakları ışıl ışıl parlıyor…

DSC02114bulut abAğaçların üstünden, gözümüzün önünden beyaz, bembeyaz bulutlar geçiyor.DSC02851-bulut ab Bulutları yakalıyorum fotoğraf makinemle. Türlü şekiller, kişiler, nesneler…

 

 

SARAYLI KAMPÇI

Saray’dan çıkan 14-15 yaşlarında on beş genç, yoldan kendilerini alacak bir araç geçer umuduyla hem yürüyor hem de yolu kolluyordu. Öyle sık araç geçmezdi buralardan. Ara sıra Kıyıköy’e ya da Kırklareli’ne giden kamyonlara rastlanırdı.

Şöyle büyük bir kamyon geçse de arkasına doluşsak diye konuşurlarken bir homurtu duyuldu, ses homur homur homurdanarak git gide yükseliyor, yer zangır zangır titriyordu. On beş yürek, on beş çift göz heyecanla köşeyi dönecek olan homurtunun sahibini bekliyordu. Siyah dumanlar çıkartarak, tozu dumana katarak, sallana titreye gelen eski mi eski model kamyonu gören gençler zıplamaya, el sallamaya başladılar. Çocukların hoplamalarını, zıplamalarını gören yaşlı aracın yaşlı sürücüsü durup çocuklara gidecekleri yeri sordu. Çığlık çığlığa ‘Bahçeköy’e Bahçeköy’e!’ yanıtını alınca atlayın arkaya, dedi.

Üç dakika içinde on beş genç, yaşamlarını sürdürmek için yanlarında bulunan eşyalarıyla attılar kendilerini kamyonun arkasına. Neşeyle türkü söyleyip el çırpıyorlardı, en az on kilometre yürümekten kurtulmuşlardı.

Bahçeköy’ün çıkışında ‘zınk!’ diye duran kamyonu çarçabuk boşaltan gençler, yaşlı sürücüye neşeyle teşekkür ettiler. Adam, ‘gençlik ne güzel şey!’ dercesine gülümsedi onlara.

Gençler, Bahçeköy yolundan ayrılıp bir patikaya girdiler. Hepsinin ellerinde birer nacak, sırtlarında çuval, iki kişinin taşıdığı tahta kasalarda su, soğan, patates, domates, biber ve içecekler… vardı. Sırtlardaki çuvalların biri tıka basa ekmekle, diğerleriyse gençlerin çadırları, battaniyeleri, giysileriyle doluydu.

Kastro Ormanı

Kastro- Orman

Yörelerinin türkülerini söylemekteydiler. Yürüdükleri yol, yol değildi! Bir cangılın içinde nacaklarının yardımıyla zorlukla yol alabiliyorlardı. Ormanda domuz ve yılan çoktu… Her an yanlarında bir domuz bitebilir, önlerine bir-bir buçuk metre boyunda yılan çıkabilirdi. Onlar 14-15 yaşın verdiği coşkuyla, cesaretle ne yılanları ne domuzları akıllarına getiriyorlardı.

Kastro-Orman

Kastro-Orman

Onları yıldıran, ağaçlara sarılarak yükselmiş olan dikenli sarmaşıklardı. O sarmaşıklara dokunmayagör canın yanar, kendini dikenlerinden kurtaramazsın. Yaşam alanına giren insanlardan nefret eden dikenli sarmaşığın eline düştün mü bittin demektir. Öl daha iyi! İşte, nacaklar tam burada işlerine yarayacaktı!

Gençler, ellerindeki nacaklarla dikenli bitkiyi bir tarafından kesip alaşağı edip sonra da üstüne basıp geçtiler. Güçlü bir ağaç olmadan yukarılara çıkamayacak olan sarmaşık, böylece lâyığını buldu.

Yedi kilometrelik orman yolunu dikenli sarmaşıklarla mücadele ederek yürümeleri üç dört saatlerini aldı, yolun sonunda çevresi meşe ormanlarıyla kaplı bir alana geldiler. Bu alanın zemini çevredeki ağaçlara inat kapkaraydı. Eskiden bu alanda odun kömürü yapılır, bu doğa harikası yer torluk olarak kullanılırmış. Ağaçların arasından bir dere görülmekte, çok yakından gelen dalgaların sesleri işitilmekte. Dalganın sesi var da denizin görüntüsü yok! Sık meşe ormanı denizi saklamakta…

Gençler dere kenarında ağaçların elverdiği yerlere çadırlarını kurmaya başladılar. Pratik kurulan çadırlardan değildi bu çadırlar. Eski, hantal çadırları kurmak, yataklarını hazırlamak epey zamanlarını aldı. Bir şeyler atıştırıp soluğu kömür tozuna bulanmış sahada aldılar. Kıyasıya bir maç yaptılar. Sanki onca yoldan gelmemiş gibi! Maçın sonunda herkes zenci oldu. turgut 2 054gözler-DSC05285gözlerKapkara suratlarda parlayan kahverengi, ela, mavi, yeşil gözler. Onların delifişek gözlerini, kıyasıya yaptıkları mücadeleyi bugünkü büyük takımlar görseydi 00410009gözler hepsini takımlarına transfer eder, turgut 2 059-gözler
r003-013-gözler

dışarıdan zenci futbolcu ithal etmezlerdi.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Yapılan kıyasıya maçtan sonra hepsi kendini dereye atıp yıkandı, gencecik çocuklar anında kömürün isinden pisinden arındılar. Derede yıkandıkları yetmezmiş gibi yüze yüze denize ulaştılar.

Kastro deniz-kumsal

Kastro deniz-kumsal

Karadeniz’in bir günü bir gününe uymaz; bazı günler sakin olan deniz bazı günler azgın, acımasız dalgalarla kıyıyı döver. Karadeniz insanı şaşırtır, dalga bir anda ayağınızın altındaki kumu çeker, sizi boşlukta bırakır. İyi yüzme bilenler, dalganın oyununa ayak uydururlar; fakat ayak uyduramayıp oyuna gelen de çok olur Karadeniz’de.

Gençler Karadeniz’de yüzdükten sonra kamp alanına geldiler, akşam olmak üzereydi, yanlarında bir şeyler getirmişlerdi; burada ana gıdaları balık ve pavurya olacaktı. Ağlarını henüz hazırlamamışlardı. Hazırlamış olsalardı bile ağları Elmalı Deresi’ne atacaklardı, Elmalı bulundukları yerden iki üç kilometre ötedeydi. Gençlerden biri o zaman iş bizim eski tüfeğe kaldı diyerek çadırından bir çakar almaz çıkardı. Bir başkası da ben de şu akıllı kefallara bakayım, belki şu iki küçük ağla bir iki kefal yakalarım deyip bir arkadaşını da yanına alarak dereyle denizin birleşme yerine doğru yolu tuttu.

Kastro deresinde sazanlar az sonra başlarına geleceklerin bilincinde olmadan oynaşıyor, atlıyor zıplıyorlardı. Koca koca sazanlar nasıl da yukarıya fırlayıp ‘paaat!’ diye suya düşüyorlardı. İnsan sazanların oyunlarını seyretmeye doyamıyordu, gençler de onların oynaşmalarına bayılıyorlardı, on beş aç karın daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, tüfekli arkadaşlarını tempoyla balıkları vurmaya teşvik etti. Hep bir ağızdan haydi en büyüğünü ‘Vur! Vur! Vur!’ diye bağırıp el çırpıyorlardı.

Tüfeğini büyük bir havayla eline alan genç, kendinden emin ilk atışını yaptı. Havaya sıçrayan bir sazanı ıskaladı; ikinci, üçüncü, dördüncü atışında da herhangi bir şey vuramadı. Arkadaşlarına ; çok şamata yapıyor, dikkatimi dağıtıyorsunuz, sessiz olun, dedi. Kastro’ya bir anda bir sessizlik hakim oldu, kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnız balıkların sıçramalarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Kocaman bir sazan neşeyle suyun yüzeyine fırladı, onun fırlamasıyla tüfeğin ‘çıtoov!’ diye patlaması bir oldu. Neşeli fırlayış ölümle noktalandı. Derenin üzeri kana bulandı. Arkadan gelen iki patlama, iki sazanı daha cansız düşürdü suya.

Gençler, akşam yemeklerini kaçırmamak için atladılar suya, vurulan sazanları kaptılar. Sazanların biri dört, diğerleri ikişer kilo kadardı.

Diğer yandan derenin ağzına ağlarla gelen iki genç, kefalların sığ suda cirit attıklarını gördü. Önce bir ağı gerdiler, ağların uçlarını taşlara bağladılar. Kefalleri tek ağla yakalayamayacaklarını biliyorlardı; ancak bir deneyelim, dediler. Kefaller ağı fark eder etmez ağın üstünden diğer tarafa atlıyorlardı. Hiç niyetleri yoktu ağa yakalanmaya. Eee, boşuna kefal için akıllıdır, dememişler. Amaaa, gençler bu konuda deneyim sahibi olduklarından ikinci bir ağ daha getirmişlerdi. Elli santim arayla ikinci ağı da kurdular. Birinci ağı aşan hayvanlar ikinci ağa takılıyordu. Bir saat içinde ağa altı-yedi kefal takıldı, ağa takılan kefalleri bir bezin içine koyan gençler, arkadaşlarının yanına gidince sazanları gördüler. Sazanın yanında kefalin lafı olmazdı; ama hiç yoktan iyiydi.

Gençler hemen iş bölümü yaptılar; kimi balıkları temizliyor, kimi salata yapıyordu. Dört-beş genç de nacaklarını, iplerini alarak ormana daldı. Gece yakacakları ateş için odun toplayacaklardı. Yaş ağaçlara ellerini sürmezlerdi, onlar ayakta duran kuruları şöyle bir sallar, yere yıkar iplerle bağlayarak sırtlarına vurup kampa getirirler, önceden yaptıkları ocağa odunları yerleştirip ateşi yakarlardı. Bütün yemekleri bu ateşte pişerdi. Ateş yakarken çok dikkat eder, ateşin çevreye yayılmaması için büyük özen gösterirlerdi. Orman onlarındı, mallarına zarar gelmesini istemezlerdi. Gece en büyük ışık kaynakları kuru meşe dallarının yanarken yaydığı kırmızı-mavi alevlerdi. Kamp ateşi etrafındaki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Her biri gözlerini alevlerden alamayarak türlü düşler kurardı.

O gece de nefis balık ziyafetinden sonra iş bölümü yaptılar, nöbet günlerini ayarladılar, her gün iki kişinin nöbetçi olması gerekiyordu. Nöbetçiler yemekten, bulaşıktan, çevre temizliğinden sorumlu olacaklardı.

Ateşin çevresinde neşeyle günün olaylarını konuştular, ateş kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyordu. Kastro aslında vahşi bir yerdi, insan yoktu; domuz, yılan, çakal çoktu.

DSC02345-Münir Tecimen ateş-abKalın meşeler gürül gürül yanarken alevlere mavi gözlerini dikmiş ak saçlı adamın belleğinden tüm bunlar film şeridi gibi geçiyordu. Gözlük camlarının buğulandığını anlayınca gözlüğünü çıkarıp tişörtünün kenarıyla sildi. Ne kadar zaman geçti o günlerden bu yana? diye düşündü.Şöyle bir geçen yılları hesapladı,DSC02109-Münir Tecimen kırk yedi-kırk sekiz yıl olmuş. Nasıl, ne zaman geçti gitti onca yıl? dedi kendi kendine.

Müzik öğretmeni İsmail Bey’i anımsadı, onu hiçbir zaman unutmamıştı zaten. Nasıl unutabilirdi ki?

Hayatımda kullandığım ilk ve tek tüfeği İsmail Bey vermişti bana, diye düşündü. On ikilik bir çifte…

«Münir oğlum, Kastro gibi insan elinin değmediği bir yerde kamp yapıyorsunuz, orada çok yılan olur, al bu tüfeği yanında bulunsun,» demişti müzik öğretmenim.

Müzik öğretmenim tüfeği vermekte ve beni uyarmakta haksız da değildi! O zamanlar her gün bir-bir buçuk metre boyunda en az on-on beş yılanla boğuşurduk. Biz onlara zarar vermek istemezdik; çünkü onların yaşam alanıydı Kastro. Denize giderken çadırlarımızı bazen kapatır, bazen kapatmazdık. Bu yılanlar için fark etmezdi, denizden gelince bir bakardık koca bir yılan sarım sarım sarılmış yatağımızın ortasına çöreklenmiş…

Ulan burası benim yatağım, ne işin var burda, çek git, dersin; hiç oralı olmaz yatar dururdu. Haydi, sonra bir kavga çıkardı aramızda, ister istemez onlara zarar verirdik, kimi zaman öldürürdük onları.

Bir gün bir öğle vakti, güneş tüm kızgınlığıyla tepemizdeydi… Hava da bu kadar mı sıcak olur! Kamp ateşimizi yaktığımız yere yakın bir yerde, altmış-yetmiş santim boyunda, ince bir su yılanı gördük.

Kastro-kumsal

Kastro-kumsal

Kamp ateşini genellikle kumsalda yakardık. Garibim yılan dereden kumsala nasıl gelmişse gelmiş… Kâmil arkadaşımız iyi darbuka çalardı, su yılanını görünce Hint fakirlerine öykünüp eline bir teneke parçası aldı, başladı düm teka, düm tek diye çalmaya… Yılanı oynatacak sözüm ona(!) Kâmil büyük bir hevesle tenekeye vuruyor, yılanın oralı olduğu yok.

Hayvan canını kurtarma derdinde. Kumlar, cam gibi. Yine de hayvan zor da olsa sürünerek Kâmil’in kötü müziğinden kurtulmak istiyor. Sağa gidiyor Yoğurtçu Arif’in oğlu İhsan kesiyor önünü, hayvan sola dönüyor Karamahmut’un İlker geçmesine izin vermiyor, diğer tarafta Kâmil’le ben yılanı engelliyoruz. Bizler çok eğleniyoruz, elimizdeki sopalarla hayvanı dürtüklüyor, onu ileri geri oynatıyoruz.

Biz geleceğin öğretmenleri o yılanla en az kırk beş dakika uğraştık. Hayvan bir ara kafasını kaldırdı, onunla göz göze geldim, yorulmuş, umutsuz bir hali vardı. Bizlerden kurtulamayacağını anlamış olacak ki kafasını arkaya doğru attı, belinde bir yere dokundu dokunmadı… o anda öldü hayvan. Şaşılacak şey dokundu dokunmadı… Onun zehirli bir yılan olduğunu sanmıyorum; ama yılan kendini zehirleyip intihar etti diye düşünüyorum. Artık bu durumu gururuna mı yediremedi, ne bileyim neye yediremedi de gözümüzün önünde intihar etti. Aradan elli yıla yakın zaman geçti, böyle bir olayı bir daha ne gördüm ne duydum. Müthiş bir şeydi benim için! Yılanın çaresizliği bende derin izler bıraktı. Onun çektiği acıyı ben de çektim. Çocuklukta insan bazen acımasız oluyor, karşı tarafa verdiği, vereceği zararı düşünemiyor. Yılanın umutsuz bakışı, sonra da intiharı oynadığımız oyunun yanlış olduğunu gösterdi bana.

Acaba yılanın intiharını diğer arkadaşlarım da hatırlıyorlar mı? Onlar da benim gibi yılanın çektiği acıyı duydular mı? Yoksa sadece ben mi etkilendim bu olaydan? Kimi zaman birden fazla kişi bir olaya tanık oluruz, aradan yıllar geçer, o olayla ilgili yaşananları karşılıklı anlatırız. Anlatılanlar bizleri şaşırtır, zira herkesin anımsadığı farklıdır. Herkes olayı kendine göre yorumlamış, değişik durumlardan etkilenmiştir; üstüne üstlük bir de zaman, örtüsünü örtmüştür geçmişin üzerine.

İlker’e, İhsan’a, Kâmil’e sorsam benim hissettiklerimi onlar da hissettiler mi diye? Belki de hiçbiri anımsamayacaktır!

Yılanlardan başka bir de domuzlar vardı. Gece oldu mu yemek kokusu onları cezbeder, yiyeceklerin olduğu bölüme uğrarlardı. Yemeğin kokusuna gelen domuzları bizim kokumuz kaçırtırdı. Çakallardan söz etmeden geçmek olmaz.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Hiç unutmuyorum bir gece derenin dibinde yatıyorduk, gündüz yılanlar basmış çadırlarımızı, güç bela onlardan kurtulmuşuz, arkadan domuzları kovalamışız. Derken derenin karşısında ‘çav, çav, çav!’ diye bağıran çakalların sesiyle ayağa dikildik. Yataklarımızı çadırlardan çıkardık, derenin yarım metre yukarısına yaydık. Onlarca çakal karşı kıyıda çakal çakal uluyordu, bir ara bağırmaları kesildi, suya şapır şupur atlayıp yüzmeye başladılar, bize doğru geliyorlar, biz de tıs yok, ellerimizde fenerler bekliyoruz.

Bunlar ne menem hayvandır bilmiyoruz, karaya çıkan çakallar köpekler gibi silkelendiler, onların silkelenmelerini duyar duymaz hepimiz aynı anda ‘şak!’ diye fenerlerimizi yaktık. Ortada çakal makal yok, çakal olmadığı gibi tık yok tık!.. Ne şıpırtı, ne tıkırtı, ne bir ağacın yaprağının sallanması… Hiçbir şey! Çakal nasıl bir hayvansa yanıbaşınızda nefesini hissediyorsunuz, göremiyorsunuz. Her gece çakallarla uğraşırdık, bu yaşa geldim kendime soruyorum: «Çakal gördüm mü?» Görmedim. Ama elimle dokunacak kadar yaklaştım. Bazı insanları çakala benzetirler, işte o tip insanlardan çok çekinirim.

Hayvanların bütün derdi karınlarını doyurmaktır. Bütün gün ve gece yiyecek peşinde dolaşır dururlar. Yiyecek ve korunma temel gereksinimleridir. Gerçi bizim Kastro’daki yaşamımız hayvanlarınkine paraleldi. Korunuyor ve karnımızı doyurmak için avlanıyorduk. Karnımız toksa eğleniyor, söyleşiyor, oyunlar oynayıp yüzüyorduk. Açsak tek amacımız karnımızı doyurmanın bir yolunu bulmaktı…

Sabah kahvaltılarımızı hiç unutmuyorum, kahvaltıda pavurya ve bal yerdik. Ekmeğimize balı boca eder üstüne pavuryanın bacaklarının kalın kısmından çıkardığımız eti koyar afiyetle mideye indirirdik. Ondan sonra bizleri tutana aşk olsun, ne enerji verirdi balla, pavurya. Yalnız pavuryayı canlı canlı kaynar suya atmak hiçbirimizin hoşuna gitmezdi, onun sıcak suya atıldığında çıkardığı incecik ciyak sesi tüylerimizi ürpertirdi.

Öğlen ve akşam yemeğimiz balıktı. O zamanlar derelerde, denizde balık boldu. Kimyasal atık derdi, çevre kirliliği yoktu, her şey doğaldı. Saray pazarından aldığımız domates, biber, patates, soğan, sarımsak hep yöremizde yetişirdi. Öyle Çin’den sarımsak, İsrail’den domates tohumu gelmezdi. Yerli malı kullanırdık yerli! Her çarşamba Saray pazarına gider, alışveriş yapardık…

Balıklarımızı da dereden ve denizden tutardık. Sadece benim dört ağım vardı, bir tanesini kimi zaman hırçın, kimileyin uysal olan Karadeniz’e; diğer üçünü de Elmalı Deresi’ne atardım.

O derede en çok sazan tutardık, bir de bıyıklı bir alabalık vardı, çok lezzetliydi. O bıyıklılar ağımıza gelmişse çok sevinirdik. Istranca’dan İstanbul’a su götürebilmek için pek çok irili ufaklı derenin üzerine minik barajlar yapıldı; Elmalı da bu derelerden biri.

Sadece derede değil, denizde de balık tutardım. Tekir ağı denilen ince gözlü ağımın ucunu önce kıyıda bir taşa bağlar, yüze yüze Kastro’nun açıklarındaki kayalıklara gider ağı dört beş metre derinliğe bırakırdım. Ağla gidebileceğim yerin derinliği en fazla dört-beş metreydi. Sabah erkenden önce denizdeki ağı toplardım. Denizden çıkardığım ağın renkliliğini hiç unutmadım, unutamam da… Deniz yaşamının küçük bir tablosu gibi olurdu ince gözlü ağım. Yalnız uykunun esiri olduğumda ağlar güneşi görür ve olanlar olurdu. O çağnozlar ağa doluşur önüne çıkan canlıyı ya da cansızı biçerlerdi. Ağın kurşunlarla bağlı olan alttaki ipini keserlerdi, bir keresinde baş parmağımın ucunu götürüyorlardı da zor kurtardım parmağımı. Tüm bunlar bana iyi ders oldu, her zaman vakitli kalkmaya çalışıp ağı ve balıkları çağnozlara kaptırmamaya  çalıştım.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Ah Kastro! Bana doğayı öğreten, sevdiren yer… Deniziyle, ormanıyla, deresiyle… Evet deresiyle… ille de dere… DSC02244.-orman-dere-abDoğada benim olayım dere… temiz, şırıl şırıl akan bir dere… DSC02249-Dere-orman-abOnun sesini, şırıltısını duyacağım bir yere çadırımı kuracağım. Ve dereye yakın bir yerde kamp ateşimi yakacağım; oldukça özenli, çevreye en küçücük bir zarar vermeden… DSC_0913-ateşSımsıkı kontrol altında yaktığımız ateşler… Yağmurla, karla sönmeyen, rüzgârla çevreye yayılmayan, keyif  ve ısı veren ateşler…

Kastro Dere-Orman

Kastro Dere-Orman

Kastro’da bakmaya doyamadığımız, kıyamadığımız zümrüt yeşili ormanın yanmasına tanık oldum ne yazık ki! Kısa sürede yemyeşil ormanın yerini kapkara bir toprak parçası aldı. Aslında doğada yabancı olmayacak. Yabancı kim? İnsan! İnsandan başka her şey doğaya ait, doğaya zarar vermez. Doğa yapmacık olmadığı gibi  doğada yaşayan canlılar da yapmacık değildir, hepsi doğaldır. Onlar oldukları gibidir; sertlikleriyle, zorluklarıyla, acımasızlıklarıyla, hırçınlıklarıyla, uysallıklarıyla, vahşi güzellikleriyle… Doğadaki canlılar, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, insanın doğaya verdiği zararı kesinlikle vermemişlerdir.

Ben; doğaya zarar vermeyen, doğada yaşamak isteyen bir insanım. Çok gençken arkadaşlarımla Kastro’da kamp yapmaktan, doğanın içinde olmaktan, derenin kenarına çadırımızı kurmaktan ne büyük haz alırdık.

 

Münir Tecimen

Münir Tecimen

Bir gece ateşimizi söndürdükten sonra çadırlarımızda Karadeniz’in çılgın dalgalarını dinleye dinleye uykuya daldık. Fethi’nin Münir, Münir diye seslenişiyle uyandım: «Hayrola, ne var?» derken altımdaki ıslaklığı hissettim. Durumu anında kavradım, dalgalar sahili döve döve derenin ağzına kum yığmış, o kum yığınları da derenin denizle birleşmesini engellemişti. Denize sularını akıtamayan dere de şiştikçe şişmiş çadırlarımızın bulunduğu alan sular altında kalmıştı.

DSC08173-gün doğumuApar topar dışarı çıktık, güneş henüz doğmak üzereydi, gökyüzü kızarmıştı, çevremizi tam anlamıyla göremiyorduk, el yordamıyla eşyalarımızı toplayıp derenin ulaşamayacağı yüksekçe yerlere taşınmaya başladık, eşyalarımız sular altındaydı. Güneşin doğmasıyla işlerimizi daha kolay hallettik; çadırları, yatakları, battaniyeleri ağaçların dallarına astık, bıraktık doğaya kurumaları için. Bu durum ilk kez başımıza gelmiyordu, bir keresinde üç kere çadırımızın yerini değiştirdiğimizi anımsıyorum. Dere buraya kadar gelemez deyip çadırları kurduk, sen misin dereye gelemez diyen, dere bize kadar ulaştı, arkadan daha yükseklere çıktık, namussuz oraya da geldi. Dere bu, ne yapacağı belli olmaz! Burnunun dibine gidip çadırını kurmayacaksın, oysa biz her seferinde dereyi daha yakından duyumsamak için ıslanmayı göze alarak derenin yakıncığına kurardık çadırlarımızı.

Bu kamplar bizi büyüttü, geliştirdi, sağlam arkadaşlıklar kurduk; hepimiz liseyi bitirdik, büyük kentlerdeki okullara dağıldık. Yaz tatillerinde uzun süreli kamplar kurmaya devam ettik. Bir iki arkadaşımızın dışında hepimiz öğretmen olduk.

Münir-Mehpare Tecimen

Münir-Mehpare Tecimen

Okulu bitirdikten sonra aynı okuldan mezun olan Mehpare’yle yaşamımızı paylaşmaya karar verdik. O da bir doğa severdi.

Eğitim fakültesinden çıkan her öğretmen doğal olarak TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üyesi oluyordu. Her birimiz TÖS’ün birer üyesi olarak önce insan dedik. Öğrencilerimizi ve çocuklarımızı eşit koşullarda, özgür; bilime, bilgiye, aydınlığa, insana önem veren çağdaş bireyler olarak yetiştirmeye çalıştık.

Aydın insanlardan oluşan bir toplumda insanlar birbirine, adalete, hukuka, doğaya saygılı olur; çağdaş, uygar bir dünya kurarız diye düşündük.

Kırk beş-elli yıl sonra bile Kastro çok güzel! Yaz mevsiminde gelmemek koşuluyla diye düşünüyor.

Yıllar önce Kastro’daki kamp yaşamımızı sonlandırdık, ailecek yaz aylarında Kastro’ya gitmeme kararı aldık.

Kastro Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. İnsanlar Kastro’yu keşfettikçe, Kastro’daki doğal yaşam bozuldu. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, Edirne’den… otobüslerle, özel araçlarla akın akın geldi insanlar buraya. Akın akın geldikçe kalabalıklar, kirlilik had safhayı buldu: gürültü, çevre kirliliği… her türlü çöp…

DSC02422Kastro dere kenarı nylon torbalarGelenler yiyor, içiyor, yüzüyor, güneşleniyordu… bunlar herkesin hakkı, çok da güzel! Her şey iyi güzel de o insanlar giderken tüm pisliğini bırakıp gidiyordu. Kastro’da devamlı kalanlar, kalabalıkların bıraktıkları çöpleri çoluk çocuk toplayıp yakardık… Şişeleri, özellikle kırık şişeleri çocukların gidemeyecekleri yerlerde toplardık. Ne yazık ki insanlarımızda getirdikleri yiyeceklerin, içeceklerin çöplerini geri götürme alışkanlığı yok! Onların karnı doyduktan sonra çöpler ne olursa olsun fark etmiyor. DSC02654-çöpler-aOnun için de Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, en ücra köşeler bile çöplüktür. O çöpler oraya insanlar tarafından götürülmüştür. İnsanlarımız çocukluklarından beri doğayı her zaman yararlanılacak bir şey olarak görürler; ağaçları diledikleri gibi kesip yakar, taşından kumundan ev yapıp tüm bunları satıp para kazanmayı düşünürler. Böyle insanlardan doğayı korumalarını beklemek hata olur.Pek çok insanın doğayı sömürmesi, onu yok edip yozlaştırması beni bu tip insanlardan uzaklaştırdı. Ben kendisine, başkalarına, doğaya saygısı olmayan insanlarla yan yana olacağıma gider domuzun, yılanın yanında kalırım daha iyi! O hayvanlardan güçlü olmasam bile onlar bana bir şey yapmaz diye düşünürüm. Biz -ailecek- doğayı, doğallığı, sakin yaşamı severiz; doğanın katledilmesi bizleri her zaman çok üzer. Doğa bizim için çok önemlidir, ona değer verir, zarar vermemeye çalışırız.

Doğaya değer vermek, onu korumak, geliştirmek sevgiyle olur. Doğa sevgisini de çocuklara küçük yaşta vermek gerekir. Önce aile sonra da okul bu görevi yerine getirmelidir. Çocuklara küçük yaşta doğada yaşamayı öğretmek, börtü böceği, çeşitli ağaçları, çiçekleri tanıtmak gerekir. Tüm bunları tanıyan çocuk doğayı sever ve ona zarar veremez. Ne yazık ki ülkemizde okula gidemeyen 8-10 yaşında işbaşı yapan çocuk-adamlar, küçücük yaşta evlendirilen çocuk-kadınlar öyle çok ki! Onlar nasıl daha iyi bir hayat yaşayacaklar? Onlara doğayı kim sevdirecek? Doğruyu yanlışı kim öğretecek?

Çocuğa ne gösterirsen onu sever. Küçük yaşta kampçılığa başlayan çocukların doğayı sevmemesi düşünülebilir mi?

Ben şanslı bir çocuktum, benim çocukluğumda tarım dersi diye bir ders ve Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş bir öğretmenim vardı. Öğretmenim müzik dersine girer bize mandolin çalmasını öğretir, resim dersinde resim yaptırır, yazı dersinde güzel yazı yazmayı, Türkçe dersinde okumayı, okuduğumuzu anlamayı, anlatmayı kısacası düşünmeyi öğretirdi. O öğretmenimiz tarım dersimizde de tarımla, doğayla ilgili tüm bildiklerini bize sevgiyle aktarırdı. Doğa aşkım onunla gelişti, güçlendi diyebilirim. Ailem de doğada kamp yapmama karşı çıkmadı, destek verdi. Sevgili babam, dükkânda bana ihtiyacı olmasına rağmen beni hiç engellemedi. Annem zaman zaman: Derenin kenarında yatma çarpılırsın, derdi ama inandığından mı yoksa etrafında çokça duyduğundan mı böyle söylerdi? Bu beni pek de ilgilendirmezdi, ben doğada nefes alır, kendimi çok iyi hissederdim, hele de ormanın içinde şırıl şırıl akan bir dere kenarındaysam, benden mutlusu yoktu!

Kastro

Kastro

Yaz aylarında Kastro’da kamp yapmaya uzun yıllar ara verdik; ama eşim ve çocuklarımla kampçılığı hiç bırakmadık. Türkiye’nin pek çok yerinde kampçılık yaptık. İstanbul’a yakın olmasından dolayı Karacaköy, Yalıköy, Çilingoz, Kıyıköy, Serves, Ormanlı DSC00204-çadırlar abher hafta sonu kamp yaptığımız yerlerin başında geldi. Hepsinin Karadeniz’e kıyısı, geniş-uzun kumsalları, denizle birleşen çevresi ormanlarla kaplı dereleri var.

Kilometrelerce kilometrelerce uzanan incecik kumlu kumsallar, Karadeniz’in dalgalarını büyük bir sevecenlikle karşılar. Kimi zaman mavi, kimi zaman lacivert Karadeniz, kumsallarda bembeyaz köpüklere dönüşür. Denizle kumsalın aşkının tanığı, tepeleri yemyeşil saran ormanlardır. Ormanlarımız, kumsallarımız, denizlerimiz, derelerimiz büyük bir ailedir. Ve bizler de bu ailenin en değerli bireyleriyiz. Ailemizi çok seviyor, onsuz bir hiç olduğumuzu biliyoruz. Biz doğayız, doğaysa biz…

SELANİK’TEN OLİMPOS’A

My captured pictureSelânik’te dolaşırken tarihi eserlerin cazibesine kapılıp zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Mustafa Kemal Atatürk’ün evini gezmek için Türk Konsolosluğunun kapısını çaldık; ancak kapıyı açan görevli saat beşi geçtiği için bizi içeri almadı, ‘yarın gelin’ dedi. Canımız çok sıkıldı, Selanik’ten çıkıp geceyi bir kampingde geçirmeye ertesi gün de Selanik’e dönmeye karar verdik. Selanik’ten çıktıktan yirmi kilometre sonra kampingler başladı. Birçok kampingin önünden geçtik. Öyle sinirliydik ki kimse şuraya veya buraya girelim, demedi. Aşağı yukarı seksen kilometre gittik. Yolun sağında tepesi bulutlarla çevrili bir dağ belirdi. Kahverengi tabelada Olimpos Dağı yazıyordu. Meşhur Olimpos!

Olimpos Dağı-Katerini

Olimpos Dağı-Katerini

Hava kararmak üzereydi. Yolun sol tarafında birçok kamping levhası gözümüze çarptı. Ve Variko… Saptık Variko

Variko'ya giderken

Variko

yoluna; ağaçlık, geniş bir alan uzanıyordu sahile doğru. Yolun iki yanında kivi bahçeleri sıralanmıştı.

Çevrede köyler ve kampingler vardı. Bu köylerde bu kadar çok kamping olması şaşılacak şeydi! Birçok kamping arasından Stani Kamping’i seçtik. Girdik Stani’nin yoluna. My captured pictureKamping Stani bir köy kampıydı; pek lüks olmamasına karşın tuvaletleri, duşları, çamaşırhanesi, tenis sahası, restoranı, bakkalı vardı. Temiz bir kampingdi.

Kampın yöneticisiyle konuştuk, istediğimiz yere yerleşebileceğimizi söyledi yönetici. Temmuz ayı olmasına rağmen kampta bir iki karavan ve çadır vardı. Halkidiki’deki lüks ve pahalı kampinglerde bu mevsimde yer bulmak olanaksızdı.

Stani Kamping-Variko

Stani Kamping-Variko

Kampa yerleşene kadar hava karardı; duş, yemek derken saat on biri buldu. Kendimizi yataklarımıza zor attık.

My captured picture

Variko

Oksijeni bol, upuzun ağaçları, yumuşacık çimenleri olan Kamping Stani’de derin bir uyku çektik. Sabah kuş cıvıltılarıydı bizi uyandıran. Bir sabah yürüyüşü yapıp çevreyi tanıyalım, dedik. Ormanın içinden yürüyerek bir dere

Stani Kamping-Variko

Stani Kamping-Variko

kenarına vardık, oldukça geniş olan derenin etrafı değişik bitkiler ve renkli çiçeklerle bezenmişti. Derenin ortalarında adacıklar oluşmuştu, adacıkların üzeri yemyeşildi. Bembeyaz ördekler ve kazlar ordusu suda; gökyüzünde ise aynı beyazlıktaki bulut öbekleri yüzüyordu.

Yeşille beyaz, beyazla mavi nasıl da uyumluydu! Dereyi takip edip derenin iki kıyısını birleştiren köprüden karşıya geçtik. Kilometrelerce uzayıp giden geniş bir kumsaldaydık artık. Oh, yolumuzun denizle kesişmesi ne güzel! Deniz ve derenin birleşmesi, göz alabildiğine uzanan kumsalın bitiminden başlayıp Olimpos’a kadar uzanan ormanlar…

Ormanlı-Batı Karadeniz (Türkiye)

Ormanlı-Batı Karadeniz (Türkiye)

Burası, bize Batı Karadeniz’i anımsattı; Kıyıköy’ü, Kastro’yu, Karacaköy’ün Evincik Plajı’nı, Çilingoz’u, Serves’i, Ormanlı’yı, İğneada‘yı…

Variko Sahili

Variko Sahili

Kahvaltıdan sonra yüzmeye karar verdik; incecik kumu olan bir kumsal ve masmavi deniz. İçimizi coşturan, yüzme isteği veren denizin yakınına gelince coşkumuz ve sevincimiz kursağımızda kaldı. Deniz uzaktan göründüğü gibi değildi!

Kastro-Batı Karadeniz (Türkiye)

Kastro-Batı Karadeniz (Türkiye)

Biz Türkiye’nin en temiz sahillerinde denize girmeye alışkındık; bu alışkanlığımız Yunanistan’da da sürmüştü. Thassos Adası’nda, Halkidiki Yarımadası’nın mavi bayraklı sularında yüzmüştük. On beş gündür yüzmeye doyamadığımız temiz mi temiz, parlak mı parlak sulardan sonra burada denize giremezdik. Ve de girmedik, duşla idare ettik. Gerçi herkes yüzüp duruyordu.

Olimpos Dağı

Olimpos Dağı

Deniz temiz değildi; ama çevre olağanüstü güzeldi! Olimpos Dağı olanca haşmetiyle arkamızda yükseliyordu. Başı yine dumanlıydı. Eee, kolay mı Olimpos Dağı olmak? Mitolojideki onca tanrıya ev sahipliği yapmış Olimpos, elbette dünyanın gidişatına bakıp dertlenecek.

Yürüyüşümüzü bitirip kampa döndük. Kampın bakkalına uğradık. Şişman, orta boylu, saçları dökülmüş, kıpkırmızı yanaklı, güler yüzlü, yetmiş yaşlarında bir adam yanımıza sokuldu. Merakla nereden geldiğimizi sordu. Türkiye’den geldiğimizi söyledik.

DSC07221-camping stani stikırı-abO, Almanya’da çalışmış uzun yıllar; bakkal, restoran, Stani Kamping onunmuş. Kampın yöneticisi de yeğeniymiş.

Kırmızı yanaklı yaşlı adam, sabahın dokuzunda plastik bardaklara koyduğu uzoları ikram etti. Ona, kahvaltı etmediğimizi, sabah sabah uzo içemeyeceğimizi söylediysek de adamın aşırı ısrarı üzerine birer yudum aldık; ağzımız buruldu. Teşekkür edip plastik bardakları bıraktık tezgâha. Yaşlı adamın yanaklarının kırmızılığının nedenini de anlamış olduk.

Alışveriş yaptık, bakkaldan çıkarken yaşlı adam plastik bardakları elimize zorla tutuşturdu. Elimizde uzolarla karavanımıza gittik. Güzel bir kahvaltıdan sonra kitaplarımızı alıp hamağa ve koltuklarımıza kurulduk.

Kampın bakımını yapan bir adam vardı, yanımıza gelip bir şeyler anlatmaya başladı. Onunla konuşabileceğimiz ortak bir dil bulamadık; yine de onun anlattıklarını anladık. İnsanlar ortak bir dil konuşmasalar da istiyorlarsa bir şekilde birbirlerini anlayabiliyorlar.

Kampın görevlisi, iki yıl önce çalışmak için Arnavutluktan gelmiş Yunanistan’a. Türkiye’de pek çok akrabası varmış. İki kez Türkiye’ye gitmiş, bu yüzden de bizleri kendine yakın hissetmiş.

Yunanistan’da çok fazla Arnavut var. Yunanlıların pek çoğu bu durumdan hoşnut değil. Nerede kötü bir şey olsa Yunanlıların söylediği ortak cümle şu oluyor: ”Aaaa, o işi Arnavutlar yapmıştır.” Hırsızlık mı oldu? Kavga mı çıktı? Ters giden bir şey mi var? altında mutlaka Arnavutlar var deniyor.

DSC07220-camping stani stikır-abcStani Kamp’ın sahibi ve yöneticisi sık sık kampı dolaşıp halimizi hatırımızı soruyordu. Yöneticiye bu bölgede pek çok kamping olduğunu; fakat bunların boş olmasına bir anlam veremediğimizi söyleyince bize:

“Sormayın, bu bizim büyük sorunumuz, ne yazık ki Yugoslavya’daki savaş kampinglerimizi bitme noktasına getirdi. Savaştan önce kampımızda boş yer bulmak olanaksızdı. Yugoslavya’nın, Avusturya’nın, Almanya’nın ve İskandinav ülkelerinin karavancıları ve kampçıları buralara akardı, her yer cıvıl cıvıldı. Bu bölgede onlarca kamping olmasına rağmen bu kamplar gelen turistlere yetmezdi.

Kilometrelerce uzanan kumsalımız insandan geçilmezdi. Kazancımız çok iyiydi. Altın çağımızı yaşadık savaştan önce, buralar karavan ve kampçılar için bir turizm cennetiydi. Savaş Yugoslavya’yı parça parça ettiği gibi bizim kamp ve karavan turizmimizi de yerle bir etti.

Savaşın sona erip yaraların sarılması kamp ve karavan turizmini canlandırdı. Sanırım birkaç yıl içinde, kamp turizmi çok daha iyi olacak,„ dedi.

Stani Kamping

Stani Kamping

Stani Kamping’de üç gün kaldık, denizini beğenmesek de bize zorla uzo ikram eden yaşlı kamp sahibi; ekmeği normal fiatından pahalı satsa da Stani’yi sevdik ve oradan memnun ayrıldık.

TARİHLE İÇ İÇE BİR KENT: SELANİK

My captured picture

Selanik Arkeoloji Müzesi

Elimizde Selânik kentinin krokisi yola düştük. Yolumuzun üzerinde Arkeoloji Müzesi vardı. Onun davetini geri çevirdik; ancak dönüşte uğrayacağımıza dair söz verdik.

Karavanımız ne yapıyor? Siyah sütyenli adam ona zarar vermemiş olsa bari! diyerek takılıyoruz birbirimize. Aaa, o da ne? Arkeoloji Müzesi’nin teklifini geri çevirdik, şimdi de kentin orta yerinde karşımıza tarihi bir alan çıktı.

Selanik-Galerious Sarayı'nın kazı alanı

Selanik-Galerious Sarayı’nın kazı alanı

Sekiz dokuz katlı binaların ortasında kalmış Eski Roma’ya ait kalıntılar! Kendimizi arkeolojik alanda bulduk. Burası Galerious Sarayı’nın kazılardan sonra ortaya çıkan bazı bölümleriymiş. Roma İmparatorluğunun dört büyük liderinden biri olan Sezar Galerious aynı zamanda Balkan Yarımadası’nın da yöneticisiymiş, M.S. 299 yılında Perslere karşı büyük bir zafer kazanmış, o savaştan sonra yerleşmek için Selanik’i seçmiş ve 150.000 metre karelik bir alana gösterişli bir saray yaptırmış. Sarayın kalıntılarına önce yukarıdan baktık, daha sonra tarihin içine girdik. Tarihi alan zarar görmesin, aynı zamanda da gezilip görülebilsin diye özel yollar yapılmış. Bu yollar sayesinde eski kenti incitmeden tarihin içinde yürüyebildik.

Oradan ayrıldık, çok fazla yürümemiştik ki bir anda Antik dönemden kalma zafer tâkı yolumuzu kesti. Apartmanların ortasında böyle bir yapıta rastlamak hoşumuza gitti. Selanik’te tarihle günlük yaşam iç içe; bir yanda
My captured picturebirbirinden şık, modern kafeler, bu kafelerde oturan Yunanlılar, değişik ülkelerden gelmiş turistler, diğer yanda Romalılardan, Bizanslılardan, Osmanlılardan kalmış eserler… 1988 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş Selanik, Hristiyanlık öncesi eserler ve Bizans Anıtlarıyla…

Selanik Galerious Zafer Takı (Galerious Kemeri)

Selanik Galerious Zafer Takı (Galerious Kemeri)

My captured picture

Selanik Yeni Meryem Kutsal Tapınağı

My captured picture

Selanik Thessaloniki Kilisesi

303 yılında Pers zaferi anısına, Sezar Galerious’u onurlandırmak  için yapılan, üzerinde savaş sahnelerinin yer aldığı Galerius Zafer Tâkı’nı iyice inceledikten sonra
Thessalonike Kilisesi’ne girdik. Oradan çıktık ve yine yüksek binaların arasında kalmış Meryem Ana’nın ruhuna adanmış olan Yeni Meryem Kutsal Tapınağı’na uğradık. Bu tapınağın yerinde daha önce, 12. yüzyılda inşaa edilmiş olan Meryem Ana Manastırı varmış, 1690’da çıkan yangında yıkılmış, 1721 yılında da yeniden yapılmış.

My captured picture

Selanik-Rotonda

Aslında amacımız Atatürk’ün doğduğu ve yedi yaşına kadar yaşadığı evine gitmek, yürüyerek gidiyoruz, yürürken de karşımıza çıkan tarihi eserlere merhaba demeden, onları incelemeden geçemiyoruz. Ve şimdi de geç antik çağ eserlerinden biri Rotonda karşımızda.  
Rotonda da Sezar Galerious tarafından yaptırılmış. Bina dini inanca hizmet etmesi için yapılmış ve Zeus’a adanmış, gerçi Rotonda’nın Galerious’un mezarı olması için yaptırıldığına dair bir inanış da varmış; ancak Galerious Selanik’ten uzakta ölmüş ve öldüğü yerde toprağa verilmiş. Zeus’a adanan Rotonda Eski Hristiyanlık döneminde, Theodosios (379-395) zamanında Hristiyan kilisesine dönüştürülmüş ve Baş Meleklere adanmış. 1591 yılına kadar Rotonda Selanik’in katedraliymiş. 1591’de Osmanlı Devletinin şehri almasından sonra camiye dönüştürülmüş ve Rotonda’ya bir minare eklenmiş. Batı tarafında bulunan minaresi hâlâ ayakta. Rotonda’nın dönüşümü bununla bitmemiş. 1912’de Selanik’in Yunanistan idaresine geçmesinden sonra Rotonda tekrar kilise olmuş. Sonuna 1917’de Venizelous’un çıkarttığı bir kararnameyle Makedon Müzesi olmuş.

Selanik yüksek binalar ve anıtlar iç içe

Selanik yüksek binalar ve anıtlar iç içe

Hava çok sıcak epey yol yürüdük ve Rotonda’nın öyküsüyle başımız döndü, yolumuza devam ediyoruz bir yokuşu tırmanmaya başladık, yokuşun ortasına gelmiştik ki ne olur ne olmaz, yanlış bir şey yapmayalım deyip yol kenarındaki büfeye sorduk Mustafa Kemal’in evini. Büfedeki görevli:

“Yolunuz doğru; ama epeyce yürüyeceksiniz, yokuşu bitirince sola dönüp devam edin,” dedi.

Selanik

Selanik

Adamın dediği gibi epeyce yürüdük, sola döndük; ancak çocukluğumuzdan beri gördüğümüz fotoğraflarından çok iyi bildiğimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün evine benzer bir yapı göremedik. Binalar genellikle çok katlı ve yeniydi. Uzun bir yoldan gelmiş, Selânik’i dolaşmış, epey yol yürümüştük. Sıcaktan ve yorgunluktan evi göremiyor muyuz acaba? diyerek önümüzde uzanan caddeyi bir daha gözden geçirdik. Aradığımızı bulamamanın verdiği sıkıntıyla yolun solundaki bir dükkâna girdik, tezgâhın arkasında oturan yaşlı adama Atatürk’ün evinin nerede olduğunu sorduk. Adam asık suratlı biriydi, sertçe:

‘Bilmiyorum,’ dedi.

Teşekkür ettik, dükkândan çıkarken:

“Yan taraftaki restorana sorun,” diye arkamızdan seslendi. Yan yolun karşısına geçtik, restorana girdik, yirmili yaşların başında olan güler yüzlü garsona sorduk aradığımız evi. Garson gülerek:

“Bakın tam şurası! „ diyerek parmağıyla işaret etti. Tam şurası dediği yer, biraz önce Atatürk’ün evini sorduğumuz yaşlı adamın dükkânının karşısıydı. Garsona ‘Öyle miiiii?’ deyip teşekkür ettik. Öyle mi dedik de gencin işaret ettiği yerde herhangi bir bina göremedik. Gördüğümüz, küçük bir koruydu.

Yolun karşısına geçtik, ağaçlar çok sıktı… arkasındaki gri, iki metre yükseklikteki metal kapıyı, yüksek duvarları, duvarların ötesindeki Büyükelçilik binasını göstermiyordu. Yeşilliklerin örttüğü yüksek duvarı takip edip yan sokağa girdik ve Atamızın doğduğu evle yüz yüze geldik. İnsan bir dostuyla karşılaşınca nasıl sevinir, nasıl mutlu olur, bilirsiniz! Biz işte öyle sevindik, mutlu olduk!

Selanik Atatürk'ün Doğduğu Ev

Selanik Atatürk’ün Doğduğu Ev

Evin ön yüzünde,Türkçe ve Yunanca, şöyle yazıyordu:

“Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan İttihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir.” İşbu levha Türkiye Cumhuriyetinin Onuncu Yıldönümü Münasebetile konulmuştur. Selanik 29 Birinciteşrin 1933/ 29 Octobre 1933.

Evin kapısına dokunduk, kapıyı çaldık. Açan olmadı.

Selanik-Konsolosluğun Kapısı

Selanik-Konsolosluğun Kapısı

Ana caddeye çıkıp konsolosluğun gri, metal kapısının ziline bastık. Kapının açılmasını beklerken yolun karşısına gözümüz takıldı, asık suratlı, yaşlı adamın dükkânı tam karşımızdaydı. Biz yaşlı adamı düşünürken arkamızdaki kapı açıldı, bir görevli ne istediğimizi sordu. Görevliye Atatürk’ün evini gezmek istediğimizi söyledik. Görevli:

“Sizi içeri alamam, ziyaret saat beşte bitti,” dedi. Biz görevlinin söylediğini duyduk da bir türlü algılayamadık. Ya da algılamak istemedik. Saatin kaç olduğunu sorduk. O:

“Beşi yirmi geçiyor,” dedi. Görevliye, karavanla geldiğimizi, kentte karavan kamping olmadığını, Mustafa Kemal’in evini de mutlaka görmek istediğimizi, Selânik’e ha deyince gelinemeyeceğini söyledik. Adam:

“Bu sizin sorununuz, benim yapacağım bir şey yok! Selânik’in girişine otuz kilometre kala bir kamping var, oraya gidin, ertesi gün gelin!” dedi. Ona Selânik’e girmeden önce o kampinge uğradığımızı, kampın kapalı olduğunu anlattık. İstediğin kadar anlat, o:

“Hiç bir şey yapamam, yarın gelin!„ diyerek kapıyı kapattı. Öylece donduk kaldık! Yolun karşısındaki dükkânın sahibi yaşlı adama ne kadar içerleyip kızdıysak, büyükelçilikteki görevliye de o kadar kızdık. Ne yapabilirdik ki, adam kapıyı kapatmıştı işte! Büyük bir öfkeyle ayrıldık yüzümüze kapanan gri, metal kapının önünden. Sanki Bakırköy’den Sultanahmet’e gelmiştik de bugün gidin, yarın gelin deniyordu. Kötü bir şaka gibi!!!

Bizde de kabahat vardı, Selanik’te tarihin içinde dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık, saatle de hiç işimiz olmamıştı. Binlerce yıl öncesindeydik, bugünün zamanıyla ilgimiz kesilmişti.

Gerçek ise Atatürk’ün evini ziyaret edememizdi, gelirken yokuş çıkmıştık karavanımızın olduğu yere yürürken yokuşu iniyor ve ne yapacağımızı konuşuyorduk. Buraya kadar gelip de Atatürk’ün evini ziyaret edememek olacak şey değildi! Selânik’ten çıkıp en yakın kampingde gecelemeye, ertesi gün de Selânik’e dönmeye karar verdik. Canımız çok sıkkındı, bindik karavanımıza düştük yollara…

 

 

 

DOSTLUK KÖPRÜSÜ DENEME

Edebiyatın bir türü olan ‘deneme’yi her zaman çok sevmişimdir. Yazarın tüm içtenliğiyle kendi kendine iç dökmesine ortak olmak hoş bir duygudur. Denemeci kendisiyle baş başadır; ama sizin de orada olduğunuzu bilir, onun düşüncelerini, duygularını paylaşmanıza sesini çıkarmaz; hatta bundan hoşlanır da… Böylece denemeciyle okur arasında yazı aracılığıyla bir dostluk kurulur.

Hepimizin etkilendiği pek çok denemeci vardır; ama bir ikisi bizim için daha önemlidir, onların yeri bizde bambaşkadır. Benim sevdiğim deneme yazarlarının en önemlilerinden biri Oktay Akbal’dır. O, benim için bir dosttur, aileden biridir. Yazar, okuyucularının hepsini tanımaz; fakat onlardan aldığı güçle yazar, bilir ki bir yığın dostu var. Onlarla söyleşmek, sorunları paylaşmak ister. Yazı ne kadar önemli bir şey; yazıyla birbirimizi tanır, ortak paydalarda buluşur, aynı heyecanları çeker, yalnız olmadığımızı duyumsar, paylaşmanın mutluluğunu yaşarız.

Denemeci her konuda yazar; sevdiği yemekten ülkede yaşanan sosyal, siyasal olaylara, sanatın her dalından okuduğu kitaplara kadar… O, düşüncelerini bize zorla kabul ettirmeye çalışmaz, üzerimizde bir baskı kurmaya kalkmaz, onu okurken kendimizi özgür hissederiz. Denemeci bizi yazdığı konuda düşündürür, anlatılanları değişik yönlerden görmemizi sağlar, bizde yeni ufuklar açar.

Deneme yazarları iyi ki okudukları kitaplarla ilgili düşüncelerini bizlerle paylaşır, o kitapları bize tanıtırlar. Yazarların kitap eleştirilerini okuyarak almışımdır pek çok kitabımı.

Oktay Akbal da okuduğu kitapları ve o kitapların yazarlarını tanıtır, kendi izlenimlerini aktarır. Ve bunu  okurda okuma isteği uyandırarak yapar.

Ben Milena’yla Kafka’nın aşkını ilk ondan duydum; sonra Milena’ya Mektupları alıp okudum. Yine Kafka’nın Dava’sını, Şato’sunu, Amerika’sını önce Oktay Akbal’ın kitap tanıtımlarından okudum, sonra kitapları aldım, Kafka’nın müdavimi oldum. Unomuno’nun Sis’ini, Elia Kazan’ın Uzlaşma’sını, Herman Wouk’un Savaşın Soluğu’nu, Heinrich Böll’ün Fotoğrafta Kadın da Var’ını, Oğuz Atay’ın Tehlikeli İlişkiler’ini, Fletcher Knebel’in Aday’ını, Jorge Amado’nun Sonsuz Topraklar’ını, Oscar Lewis’in İşte Hayat’ını, Max Gallo’nun İktidar Çarkı’nı, Nurer Uğurlu’nun İkbal Kahvesi’ni, Mehmet Seyda’nın Edebiyat Dostları’nı, Sadun Tanju’nun Daha Güzel Bir Dünya’sını… Ve daha nicelerini önce onun eleştirilerinden tanıdım.

Okuduğum edebiyatçılar beni başkalarına götürdü, o başkaları diğerlerine ulaştırdı. Her yazar insana farklı düşünceler, davranışlar katıyor, değişik duygular yaşatıyor. Ve sizi farklı edebiyatçılarla tanıştıran deneme yazarıyla aranızdaki görünmez bağlar, her geçen gün güçleniyor.

Oktay Akbal,sadece edebiyatçıları değil ressamları, heykeltıraşları, müzisyenleri de anlatır yazılarında. Akbal, “Sanat Çevresi”nde Ressam Nuri İyem’le ilgili şöyle yazmış:

“Nuri somuttan soyuta, soyuttan somuta geçen; ama her durumda da ‘kendi olan’ yapıtlar veren bir sanatçı olduysa, yapısındaki ‘mucize’ye benzer cevherlerdendir… Hem yaşamını sanatıyla kazanmak, hem de sanatını yeni yeni doruklara çıkarmak gibi güç; ama onur verici bir savaşımdan yüzünün akıyla çıkmak da bu ‘cevher’in güçlü oluşundan doğmuyor mu?

Karşımda Nuri’nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu… Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimler… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı, olur mu sana yüzyıllık bir acı… Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri’nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Bugün de yaşıyorlar, Goya’nın, Greco’nun insanları gibi… Miro’nun bir sözü var, İyem’e çok yakışıyor diye düşündüm birden… “Şiir ya da resim, bunları aşk yapar gibi yaratmak gerekir.” Aşk yapar gibi!.. Sanat en büyük sevi değil mi? Günleri, yılları, çağları aşan, eskimeyen, bitmeyen bir sevi…”

Akbal’ın İyem’le ilgili yazısını okuyan okur Nuri İyem’in peşine düşmez mi? Onu ve yapıtlarını araştırıp öğrenmez mi? Sergilerine gitmez mi? Goya’yı, Greco’yu, Miro’yu tanımak istemez mi?