ERDEK 1. KYZİKOS ULUSLARARASI HEYKEL SEMPOZYUMU

Kyzikos Antik Kenti; Marmara Denizi kıyısında, Türkiye’nin ilk sayfiye yerlerinden biri olan Erdek ilçesinin yakınlarında bulunan bir antik çağ kentidir. Bandırma’dan Erdek’e giderken Düzler Mahallesi’nin sağ tarafında zeytin bahçeleri bulunur, bu alanda Kyzikos Antik Kenti ve Hadrianus tapınağı kalıntıları, ziyaretçilerini beklemektedirler. Kyzikos tabelası bErdek’e giden turistlerin kimisi kahverengi Kyzikos tabelasını görüp Kyzikos Antik Kenti’ne girip kalıntılar arasında dolaşarak yüz yıllar öncesini yaşayabilir, kimisi de o kahverengi tabelayı görmeden geçer gider.

SAMSUNG3000 yıllık geçmişi olan Kyzikos Antik Kenti pek çok heykeltraş ve mimar yetiştirmiş, özellikle M.Ö. 334-30 yılları arasında Helenistik Çağda, daha sonra da Roma zamanında sanatta-heykel, mimaride ve ticari alanda en iyi seviyeye ulaşmış.

SAMSUNG
SAMSUNGKyzikoslu mimarlar Milet, Efes, Bergama’daki bazı mabedlerin süslemelerini ve sütun başlıklarını; Kyzikoslu heykeltraşlar da krallara, kraliçelere, imparatorlara saraylar, tapınaklar, saray ve mezar süslemeleri, sütun başlıkları, su kemerleri ve daha nice yapıtlar yapmışlar. Kyzikos’taki dünyaca ünlü -hatta dünyanın sekizinci harikası olmaya aday- Hadrianus Tapınağı da İmparator Hadrianus adına Kyzikoslu mimarların eseridir.

23 Haziran akşam üzeri Erdek’e girdik, Erdek’in girişindeki benzin istasyonundan yakıt alırken, yolun karşısındaki reklam panoları dikkatimizi çekti. Dört-beş pano yan yana Erdek’te 15 Haziran-15 Temmuz 2015 tarihleri arasında 1. Kyzikos Uluslararası Heykel Sempozyumu yapıldığını; Çin, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Türkiye’den heykel sanatçılarının, ayrıca Mimar Sinan Üniversitesinden beş öğrencinin de sempozyuma katıldığını, sanatçıların  Erdek merkezde ve Ocaklar köyünde-Ocaklar Mahallesi – çalışmalarını sürdürdüğünü bildiriyordu.

SAMSUNG

Erdek

Erdek

SAMSUNG

Sempozyumun gerçekleştirildiği alana gittik; deniz kenarında, balıkçı teknelerinin yanı başında genişçe bir alandı, belediye tarafından her sanatçıya bir bölüm ayrılmıştı.

Mert Çıkılmazkaya-Türkiye

Mert Çıkılmazkaya-Türkiye

SAMSUNG

SAMSUNG

İvane Tsiskadze- Gürcistan

SAMSUNG

Petre Petrov-Bulgaristan

Petre Petrov-Bulgaristan

Tonlarca ağırlıktaki mermerler ve granitler büyük bir emekle verilmek istenen şekli alıyordu. Sanatçılar mermer ve granit üzerinde çalışıp heykellerini gerçekleştiriyorlardı. Mermer ve graniti işledikçe her bölümden yoğun bir toz tabakası havaya karışıyor, her yeri sarıyor, rüzgâr eşliğinde oraya buraya savruluyordu. SAMSUNGÇevredeki çam ağaçları ne yazık ki bu toz bulutundan etkilenmiş, ağaçların rengi yeşilden griye dönmüştü. Heykeltraşların taşları kırdıkları, yonttukları el aletleri büyük bir gürültü çıkarıyordu.

Lin Shenghuang-Çin Halk Cumhuriyeti

Lin Shenghuang-Çin Halk Cumhuriyeti

Sanatçılar gürültüden ve tozdan etkilenmemek için kulaklıklarını ve maskelerini takmışlar, hatta bazıları havanın sıcak olmasına aldırmadan uzun muşamba önlükler giymiş öyle çalışıyorlardı. Büyük bir titizlikle ve güçle heykellerini oluşturma çabası içindeydiler.

Biz tozdan ve gürültüden dolayı sempozyum alanında fazla kalamadık, heykeltraşların işleri çok zor! Onları mermer ve granit kayalarla, toz, gürültü ve sıcakla baş başa bıraktık. 15 Temmuz’dan sonra o tonlarca ağırlıktaki kayalardan her biri bir sanat eserine dönüşecek ve Erdek Meydanı, sahilleri bu heykellerle şenlenecek, güzelleşecek. SAMSUNG21. yüzyılın eserleriyle 3000 yıllık Kyzikos eserleri bütünleşecek. Böyle bir heykel sempozyumunun çok daha önce yapılması gerekiyordu Erdek’te; ancak hiç olmamasındansa ilk adımın atılıp 1. Kyzikos Heykel Sempozyumu’nun başlaması çok önemli bir olay. Her yıl bu sempozyumun tekrarlanmasını ve uzun ömürlü olmasını diliyorum. Turizmle, yazlıkçılarıyla tanınan Erdek’in bundan böyle sanat yönüyle de tanınacağını, Erdek halkının sanata sahip çıkacağını umuyorum

 

 

İGOUMENİTSA’DAN PERAMA’YA

İtalya’nın Ancona Limanı’ndan feribota bindik, on beş saati geçen bir yolculuktan sonra İgoumenitsa’ya vardık. Feribottan yaklaştığımız limana bakınca ormanlarla kaplı dağların maviler mavisi denizle bütünleştiğini gördük.

İgoumenitsa

İgoumenitsa

Yunanistan’ın kuzeybatısında bulunan İgoumenitsa, ülkenin önemli limanlarından biri. Eski zamanlarda İgoumenitsa, Titan adıyla anılırmış. 1479 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı yönetimine katılınca adı Reşadiye olmuş, Balkan Savaşlarına kadar Osmanlı idaresinde kalmış. 1930’lu yıllara kadar küçük, şirin bir kasaba olarak yaşamını sürdüren İgoumenitsa ll. Dünya Savaşı’nda büyük hasar almış olsa da İtalya’ya yakın olması onun önemli bir liman kenti olmasını sağlamış. Yunanistan Haritası-igoumenitsaBugün İgoumenitsa’dan İtalya’nın liman kentleri Venedik, Ancona, Brindisi ve Bari’ye düzenli feribot seferleri yapılıyor. Kent, Yunanistan’ın Avrupa’ya açılan önemli bir limanı olduğu kadar Adriyatik’te de deniz ulaşımında önemli bir yere sahip.      
İgoumenitsa’dan Larissa’ya doğru yola çıktık. Masmavi deniz, hemen arkasında yeşil bitki örtüsüyle kaplı yükseltiler, gökyüzünde birbirine çarpmamaya gayret ederek dolaşan kar gibi bulutlar… Igoumenitsa-Larissa arasında kendimizi Karadeniz’deymiş gibi hissettik.

yollar

İgoumenitsa-Larisa arasındaki yollar

İnişli çıkışlı, virajlı yollar, yemyeşil yüksek tepeler, tepelerin üzerlerine serpiştirilmiş şirin evler… Önce yüksek tepelere tırmanıyor, daha sonra iniyor, iniyor; tekrar çıkıyorduk. İçinden geçtiğimiz kentleri tepelerden seyrediyorduk dağlara çıktıkça.

Metsovo

Metsovo

Metsovo’nun tepeden görünüşü çok hoştu. Yemyeşil Pindos Dağları’nın arasındaki bir vadiye kurulmuş bir kent. Yunan çobanlar tarafından kurulduğu söylense de bu bir söylence de olabilir. Gerçek olan kırmızı damlı evleri olan şirin bir dağ kenti olması. Yaz günü bulunduğumuz yükseklikte çelik gibi bir hava var. Serin, insanı hafiften titreten, çevrede sanayi olmadığından tertemiz, mis gibi bir hava. Yaz günü hava böyle olursa kışın kim bilir nasıl soğuktur buralar, Pindos Dağları’ndan kar kolay kolay kalkmaz. Aşağıda Metsovo’nun çevresindeki ovalar ekili, yemyeşil. Dağlar ormanlarla bezeli.

Bu yolun kısa olacağını düşünmüştük de bize böyle bir görsel şölen sunacağını, güzelliklerin yanında yolun aşırı derecede zorlu olacağını düşünmemiştik. Dik yamaçlar, virajlar gideceğimiz yere çabuk varmamızı engelliyordu.

Perama

Perama

Yorulmuştuk; fakat tüm yorgunluğumuz Perama’yı gördüğümüz anda silindi gitti. Mavi mi mavi bir göl, suyun ortasında yemyeşil örtüyle kaplı adacıklar, Gölün kenarındaki sazlıklar ve sazlıklardan hemen sonra başlayan suyun içindeki yeşilliklerden oluşan geniş bantlar. Kırmızı damlı şirin evler, suya burnunu uzatıp güzel koylar oluşturmuş kaya parçaları.

Bir ara İgoumenitsa yolundan dönmekle hata ettiğimizi düşünmüştük, Metsovo’yu, Perama’yı görünce bu düşüncemiz uçtu gitti. Çok çok güzel bir bölge burası! Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde çalışan Türklerin çoğu, arabalarıyla Türkiye’ye gelirken bu yolu tercih ediyorlar. Pek çok vatandaşımızla karşılaştık, sohbet ettik yollarda. Sohbetimizin ana konusu yollara yığın yığın atılmış çöplerdi! Üstelik bu çöpler, ne yazık ki bizim yurttaşlarımız tarafından atılıyordu. Defalarca arabalardan atılan çöp torbalarını, çocuk bezlerini gördük. Gerek Yunanlılar, gerekse çevreye duyarlı yurttaşlarımız bu durumdan yakınıyorlardı. Yıllardır Avrupa’da yaşayan Türklerin çöplerini duyarsızca her yere atmaları hiç hoşumuza gitmedi!

ANCONA’NIN ARA SOKAKLARINDA

Şirin ve antik bir kasaba Senigallia’dan İtalya’daki son durağımız Ancona’ya gitmek için sabahın erken saatlerinde ayrıldık. Ancona, Adriyatik Denizi’nin en büyük ticaret limanlarından biri üstelik tersanelerin bulunduğu bir liman. Ancona İ.Ö. 4. yüzyılda Siracusa Yunan sömürgesi olarak kurulmuş, daha sonra Romalıların eline geçmiş (İ.Ö. 268). Uzun süre Batı Roma İmparatorluğunun egemenliğinde kalmış Ancona. Batı Roma İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla barbar kavimlerden Gotların ve Lombardların hücumuna uğramış; ama Ancona bu kavimleri püskürtmesini bilmiş.

Ancona

Ancona-The Palazzo del Governo (Hükümet Binası)

Senigallia’dan yola çıktıktan 45-50 dakika sonra Ancona’ya vardık; sevimli, güzel bir kentti. Denizle haşır neşir olan kentleri her zaman sevmişimdir. Denizin yanı sıra yeşille ve de tarihle iç içe bir kent olan Ancona’nın bir sürü kardeş kenti var. Bu kentlerden biri de yine bir deniz kenti olan İzmir.

My captured picture

Ancona Katedrali’nden Kente Bakış

Ancona’nın ara sokaklarında dolaşarak tepelere çıkmak, tepelerdeki tarihi yapıları gezmek,

My captured picture

Ancona Limanı

My captured picture

Ancona Limanı

oradan limanı, limandaki çeşitli gemileri izlemek güzeldi!

My captured picture

Ancona Katedrali (Duomo di Ancona)

Özellikle Guasco Tepesi’nde eski Yunan Akropolü’nün kalıntılarının üzerine 11-13.yüzyıllarda inşa edilmiş olan Ancona Katedrali’nin bulunduğu yerden Ancona’yı seyretmek olağanüstü güzeldi. Kent, liman, Adriyatik Denizi harikaydı. Her şey ayaklarımızın altında, gözlerimizin önündeydi. Duomo di Ancona (Ancona Katedrali) her ne kadar romanesk tarzda yapılmış olsa da Bizans ve gotik özellikleriyle de dikkati çekiyordu.

My captured picture

Ancona Sokaklarından Biri

Eski evlerin birbirine yaslandığı dar sokaklardan birinin yokuşunu tırmanıp

My captured picture

Piazza del Plebiscito (Plebiscito Meydanı-Papa Meydanı) Piazza del Papa ve Chiesa di San Domenico (San Domenico Kilisesi)

eski bir kilisenin olduğu meydana gidiyorduk, Mualla’yla neredeyse yokuşun başına gelmiştik, Mithat’la Yavuz bizden elli metre kadar gerideydiler.

Eski bir yapının önünde rahat bir şekilde oturan genç bir adam, rahatsız edici bir ses tonuyla İspanyol musunuz? diye laf attı, adama yanıt vermeden yolumuza devam ettik, bir iki adım atmıştık ki içerden başka bir adam çıktı, o da İtalyanca bir şeyler söyledi, İngilizce İspanyol musunuz? dedi. Çok sırnaşık halleri vardı, ya sarhoştular ya da kafaları dumanlıydı. Biz yanıt vermedikçe onlar seslerini alabildiğine yükseltiyor, saçma sapan gülüyorlardı. Tedirgin olduk, sinirlerimiz bozuldu. Yürüyüşümüzü hızlandırdık, bir an önce o yokuştan kurtulmak istiyorduk, onlarsa arkamızdan hâlâ bağırıyorlardı:

“Are you Spanish? Are you Spanish?” İtalyanların bağırışlarını bir anda tanıdığımız bir ses kesti: “No Spanish, Turco, Turco!”

Mithat’ın sesini duyar duymaz geriye döndük ve ne görelim: sırnaşık, sarhoş, avaz avaz bağıran İtalyanlardan eser yok. Önünde durdukları evin açık olan kapısı bile kapalıydı. Sanki az önce o kapının önünde iki İtalyan bağırıp çağırmıyordu! Bir Turco sözcüğü onları kaçırmaya yetmişti! Boşuna Mamma li Turchi! (Anneciğim Türkler geliyor!) dememiş İtalyanlar!

Türkler, İtalyanların uzun süre korkulu rüyası olmuş. Akdeniz’de sürekli savaşmışlar. Vatikan Müzesi’nde bir kapının arkasında asılı bir harita görmüştüm. İtalya ve çevresindeki adalarda Osmanlı’nın ele geçirdiği pek çok yer vardı. Şaşırmadım desem yalan olur.

Roma Ulusal Modern Sanat Müzesi

Roma Ulusal Modern Sanat Müzesi

Vatikan’da gördüğüm harita karşısındaki şaşkınlığım, Roma Modern Sanat Müzesi’nde sergilenen bir resimle büyük bir üzüntüye dönüştü.

2001 yılında İstanbul’da bir modern sanat müzesi yoktu! Uzun yıllar İstanbul Bienali’ne ev sahipliği yapan Salı Pazarı’ndaki antrepoların müze olması için Oya-Bülent Eczacıbaşı yıllardır uğraşıyorlardı. Roma’daki Modern Sanat Müzesi’ni görünce İstanbul’un böyle bir müzeye en kısa sürede kavuşmasını diledik. Müzeyi büyük bir keyifle gezdik. Bu müzede özel bir bölüm vardı. Yanlış hatırlamıyorsam saat başı bu özel bölüme giriliyor, belli sayıda kişi alınıyor ve görevli içerden kapıyı kilitliyordu. Bu bölümde çok çok değerli eserler bulunmaktaymış onun için kapılar kilitleniyormuş. Burası birkaç salondan oluşuyordu. Tam ortadaki salonun en görünen yerinde bir resim dikkatimizi çekti.

Resmin bulunduğu yere gidip incelemeye başladık. Uzun elbiseli bir kadın kucağında bir bebekle engebeli ve yan tarafı uçurum olan bir tepede yüzünde büyük bir korku ifadesi koşuyordu, daha doğrusu kaçıyordu birinden. Bu biriyse elinde koca bir kılıçla kadını kovalıyordu. Dehşet içinde resme bakakaldık. Resmi kim yapmış, adı ne? derken alt tarafta resme verilen adı okuduk: Turco/ Türk. Dehşetimiz daha da arttı buna bir de duyduğumuz derin üzüntü eklendi.

Bizim tarih kitaplarında her zaman yazılan bir şey vardır: Osmanlılar veya Türkler savaşta kadınları, çocukları öldürmez, onlara zarar vermez. Bizim tarih kitaplarında yazanlarla, Roma Modern Sanat Müzesi’ndeki bu resim birbiriyle öylesine çelişkiliydi ki!.. Resimdeki görüntünün yaşanmamış olmasını dileyerek özel bölümden hüzünlü bir şekilde ayrıldık.

Ancona’da bizi rahatsız eden İtalyanların, Turco sözcüğünü duyar duymaz ortadan kaybolması bana o resmi anımsattı.

My captured picture

Chiesa San Francesco alle Scale (San Francesco alle Scale Kilisesi)

My captured picture

Ancona’daki gezimiz gün boyu sürdü, Ancona’da ayak basmadığımız yer kalmasın diye adım adım gezdik.

My captured picture

Ancona Arco di Porta Pia ( Kemer-Kentin Kutlama Kapısı)

My captured picture

Ancona Tersanesi ve Limana Giren Süperfest Feribotu

Ancona’nın en yüksek yerinden limanı seyrederken , bizi Yunanistan’a götürecek feribotun limana girdiğini gördük.

My captured picture

Süperfest Feribotuna  Yerleştirilmiş Karavanlar

Karavanımızı Süperfest’e yerleştirdik, hava oldukça kapalıydı. Kara bulutlar havada cirit atıyordu. İtalya’dan ayrılma zamanı gelmişti, İtalya’da on beş günü dolu dolu geçirmiştik; sanatla, tarihle yoğrulmuş İtalya’dan ayrılacak olmamız bizi hüzünlendirdi.

My captured picture

Ancona’da Bulutlar

Gökyüzündeki bulutlar da bizim hüznümüze eşlik eder gibiydiler.

Süperfest'ten denize bakış

Süperfest’ten İtalya’ya Veda

Gemimiz hareket etti, Ancona hızla bizden uzaklaşıyor, hava kararıyordu. Süperfest feribotu bir an önce Yunanistan’a varmak için suları yara yara, ardında köpükler bırakarak ilerliyordu.

ANTİK BİR KASABA SENİGALLİA

İtalyanların ünlü sinema yönetmeni Federico Fellini’nin doğduğu şehir Rimini’den Ancona’ya giderken, antik kökenli bir kasaba olan Senigallia’dan  çok etkilendik. Senigallia; İtalya’nın liman kenti Ancona’nın bir kasabası. Adriyatik kıyısında kilometrelerce sahili olan, otelleri-motelleri, barları, restoranları, cafeleriyle özellikle İtalyanların gözde tatil yerlerinden biri.

My captured picture

Senigallia Roca Roveresca Kalesi

Senigalli Misa Nehri

Senigallia Misa Nehri

Bizi etkileyen Senigallia’nın bir tatil kasabası olması değildi; antik bir kent olmasıydı. Kasabanın içinden Misa adlı bir nehir akıyordu, nehrin iki yakası da tarihi binalarla çevriliydi. Senigallia M.Ö. 4.yüzyılda bir Galya kabilesi tarafından Misa nehrinin ağzında kurulmuş bir yerleşim…

My captured picture

SenigalliaForo Annonario – Roma Meydanı’ndaki pazar yeri

My captured picture

Senigallia Foro Annonario

Kalesi, pazar yeri, köprüleri, köprülerin altından akan Misa nehri, tarihi evleri, sanat evleri… Hepsi çok hoştu. Bu küçük kasabaya bayıldık. Orada bir gece kalmaya karar verdik, büyük bir bankanın önüne çektik karavanımızı, rahatlıkla kaldık her yanı tarih kokan Senigallia’da. Oya gibi işlenmiş bir yerdi.

My captured picture

Senigallia’da bir sanat evi

Festivallerin yapıldığı, konferansların verildiği, sergilerin bol olduğu, tarihi kiliseleriyle, müzeleriyle, sanat evleri, sergi salonlarıyla sanat ve kültür kasabasıydı Senigallia. Adım adım dolaştık tarihin içinde, sergi salonlarını gezdik.

Madonna di Senigallia (Senigallialı Madonna) -Piero della Francesca

Madonna di Senigallia (Senigallialı Madonna) -Piero della Francesca

İtalyan ressam Piero  della Francesca’nın 1474 yılında Senigallialı Madonna Tablosu’nu yaptığını ve tablonun Urbino, Galleria Nazionale delle Marche’de sergilendiğini öğrendik.

Senigallia

Senigallia

My captured picture

Porta Fane Senigallia-Lambertina Noktası

My captured picture

Senigallia

My captured picture

Senigallia

Her ne kadar tarihi bir kasaba olsa da Senigallia geniş, temiz caddeleri ve alış-veriş yapabileceğiniz şık dükkanlarıyla modern bir kasaba olduğunu size hissettiriyor.

Senigallia Chiesa della Croce (Croce Kilisesi)

Senigallia Chiesa della Croce (Croce Kilisesi)

Geniş, temiz caddelere; şık, güzel mağazalara, cafelere, restoranlara, barlara, otellere, motellere sahip olan Senigallia’da gezip dolaşırken yirmi birinci yüzyılı değil de on beşinci, on altıncı yüzyılı solur gibi oluyor insan.

Senegallia’nın çok yakınında küçük bir yerleşim daha vardı: fabrikalar kasabasıydı sanki. Senegallia ne kadar otantik, ince, nakış gibi işlenmişse diğeri bir o kadar kaba, sevimsizdi; binalar gelişigüzel yapılmış, her yer fabrikalarla doluydu.  Fabrikalardan çıkan dumanlar kasabayı daha çirkin ve yaşanmaz hale getirmiş görünüyordu. Adını anımsamıyorum bile; sadece çirkinliği, çevreye verdiği zarar aklımda kalan. Birbirine bu kadar yakın olan iki kasaba arasındaki zıtlık, çelişki bizi rahatsız etti doğrusu.

 

RİMİNİ CİVARINDA BİR MAHALLE

Sıradışı bir kent olan Venedik’ten ayrılmak kolay değildi; gezemediğimiz müzelerde, gidemediğimiz yerlerde aklımız kalarak Rimini’ye geçtik.

Venedik

Venedik

İtalya’nın kuzeydoğusunda bulunan Rimini güzel, güzel olduğu kadar da kalabalık bir kentti. Rimini bg-Adriyatik Denizi kıyılarında kilometrelerce uzanan kumsalları olan Rimini’nin olağanüstü güzellikteki kumsalları öyle kalabalık öyle kalabalıktı ki iğne atsan kuma düşmezdi. Bu kumsallar yaz aylarında hem İtalya’dan hem de Avrupa’nın diğer ülkelerinden yüz binlerce turisti kendine çekiyormuş. Kumsalların güzelliğini görünce Adriyatik Denizi’ne girmemek olmaz diye düşündük. Rimini2-btgBir an önce denize girmek için kıyıya gittik; ama tam bir hayal kırıklığıydı bizim için. Adriyatik umduğumuz gibi pırıl pırıl, şıkır şıkır değildi; denizi oldukça sığ ve bulanıktı. Ben denize girmedim, Mithat sörfünü kurdu biraz sörf yaptı, Mualla ve Yavuz denize girdiler; ama hiç kimse denizden keyif almadığı için deniz sefası uzun sürmedi. Kenti dolaştık, kalacağımız bir kamping aradık. Güzel kampingleri vardı doğrusu; hiçbirimiz bu kampinglerde kalma isteği duymadık. Çok kalabalık bir kentti Rimini, bizim ise sakin bir yere ihtiyacımız vardı, on üç-on dört gündür İtalya’yı gide kala, adım adım dolaşmaktan yorgun düşmüştük, dinlenmemiz gerekiyordu. Kalabalık bir şehri kaldıracak halimiz yoktu. Kentin biraz dışına çıkalım, belki beğendiğimiz bir yer bulabiliriz diye düşündük. Düşündüğümüz gibi bir yeri de, çok uzağa gitmeden bulduk. Büyükçe bir park gördük, parkın yakınına park ettik.

Karavanı park eder etmez kendimizi dışarıya attık, bir anda yolun karşısında tahta sıralara oturmuş beş-altı kişi gördük. Hepsi bembeyaz saçlı, yaşlı insanlardı. Kadınlı erkekli oturmuşlar, yüksek sesle konuşuyorlardı. Kendimizi karavandan atmamıza şaşırıp bize baktılar, sonra selamlaştık. Ben onların orada otobüs beklediklerini düşündüm. Niye öyle düşündüm ki? Tahta sıralarda oturdukları içindir belki de.

My captured picture

Rimini’ye yakın bir park

Etrafı dolaştıktan sonra karavanımızın yerini değiştirip on beş- yirmi metre kadar ileriye, bir ağacın altına çektik. Parkta tahta masalar vardı, karavana yakın olan bir masaya yerleştik. O arada otobüs beklediklerini düşündüğüm yaşlılar, birer ikişer oturdukları yerden kalkıp farklı evlere girdiler. Parkın karşısında bahçe içindeydi evler ve de yolun diğer tarafında bostanlar uzanıyordu. Evet evet bostanlar aynı ülkemizde olduğu gibi. Bostanlardaki tulumbalar dikkatimizi çekti.  Yaşlı kadınlar ve adamlar tulumbalarla su çekip bostanları suluyor, evlerine su taşıyorlardı. Bu çok hoşumuza gitti, ülkemizin köylerini anımsattı bize o bostanlar ve tulumbalar.

Rimini'de bir park

Rimini’de bir park

Hava çok sıcaktı. Parkın ağaçlık olmasından aşırı sıcağı hissetmiyorduk. Saat dörtte çayımızı demledik. Yolun karşısındaki bostanda seksenini çoktan aşmış bir adam, yerden bir şeyler topluyordu. Adamın topladığı kabak mı salatalık mı? diye birbirimize sorarken yaşlı adam, eli kolu dolu bostandan çıkıp bizi yanına çağırdı. Parkın çitinden atlayıp yolun karşısına geçtim. Yaşlı adam, gülerek İtalyanca bir şeyler söyleyip elindekileri bana uzattı. Onun verdiklerini alıp teşekkür ettim ve yaşlı adamı yanağından öptüm. Bu, adamın çok hoşuna gitti, elini sallayarak yanımdan ayrıldı. Yaşlı amcanın verdiği kocaman salatalıkları afiyetle yedik.

Yemekten sonra herkes kitabını alıp bir köşeye çekildi. Yarım saat geçti geçmedi, parkın dört bir yanından çocuk sesleri gelmeye başladı. Anaokulu ve ilkokul çocukları anneleriyle parka geldiler, annelerin arasında bir de baba vardı kırıtarak uzun saçlarını sallaya sallaya dolaşan; anlaşılan o da anneliğe soyunmuştu.

Çocukların neşe ve gürültüyle oynamaları bize kitap okutmadı, onları seyretmeye başladık. Çocuklar, parka dağılmışlar, gruplar halinde oynuyorlar, anneler de sanki gece yemeğe çıkmışlar gibi şık şıkırdım, bir iki masaya oturmuş sohbet ediyorlardı.

Biz de çocuklara özendik, Mualla’yla beach-ball oynamaya karar verdik. Beach-ball (plaj topu) genellikle plajda oynanan bir oyun. Tahtadan iki raket ve rüzgârda uçmayan bir topla oynanan plaj topu, hem eğlenceli hem de bedeni iyi çalıştırıyor. Parkta da beach-ball oynanabilir deyip oyunumuza başladık. Mithat’la Yavuz da parktaki beton pinpon masasında pinpon oynuyorlardı.

Biz oyuna öylesine dalmışız ki etrafımızın çocuklarla sarıldığını fark etmedik. Nefeslenmek için durunca çocukları gördük, büyük bir dikkatle bizi izliyorlardı. Bizim durduğumuzu gören çocuklar, yanımıza gelip:

“Biz de oynamak istiyoruz.„ dediler. ‘Tamam’ deyip raketleri onlara verdik. Çocuklar büyük bir gayretle oynamaya çalıştılar, pek başarılı olamadılar. Onlar da bunun farkına varmış olacaklar ki oyunu bıraktılar:

“Biz sizinle oynamak istiyoruz.” diyerek bir sıra oluşturdular. Biz de bütün çocuklarla sırayla beach-ball oynadık. Biraz büyükçe olan çocuklar İngilizce biliyorlardı, onlarla oyun oynarken sohbet de ediyorduk. Bu arada onlar bize İtalyanca sözcükler öğrettiler, birlikte çok eğlendik.

Parkta pinpon oynayan çocuklar

Parkta pinpon oynayan İtalyan çocuklar

Diğer tarafta beton pinpon masasında bir başka sıranın oluştuğunu gördük, çocuklar Yavuz’la pinpon oynamak için yarışıyorlardı. Çocukların anneleri de pek rahattı; çocuklarının eğlenmelerinden, mutlu olmalarından hoşnut oldukları her hallerinden belliydi. Çocukların gitme vaktinin geldiğini annelerin çocuklarını çağırmalarından anladık. Çocuklardan hiçbiri bizden ayrılmak istemiyordu; annelerse gitmekte kararlıydılar. Her çocuk annesinin yanına gitmeden önce bizlere sıkı sıkı sarıldı. Onların içtenliklerine sevgiyle karşılık verdik. Çocuklarla iletişim kurmak ne kadar kolay ve hoş bir şey! Onlar ne kadar saf, temiz ve sevecenler.

Çocuklar gittikten sonra ne yapacağımızı uzun uzun konuştuk; yola devam edip etmemekte kararsızdık. Sonunda geceyi burada geçirmeye karar verdik, buranın havası bizi sardı, bizde hoş duygular yarattı, rahatlattı.

Parkta zemini beton çevresi kumla kaplı bir  saha vardı; sahanın eni aşağı yukarı üç, boyu on beş-yirmi metreydi. Etrafı tellerle çevrili, kapısı da kilitliydi.

Akşam olup hava kararınca ortalıkta kimseler kalmadı, herkes evlerine çekildi. Biz parkta dört başımıza oturuyor, sohbet ediyorduk ki…etrafta bir hareketlenme oldu, evlerinden çıkan kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler, çocuklar parka daha doğrusu etrafı tellerle çevrili sahaya gelmeye başladılar.

Parktaki saha

Parktaki boccia sahası

Sahanın ışıkları yandı, her yer gündüz gibi aydınlandı. Masamız, sahanın hemen önündeydi; onlar mermer toplarla oynanan bir oyun oynayacaklardı anlaşılan.

Bu oyun İtalyanların en eski sporlarından boccia’ydı. Boccia’ya bocce de deniliyor. Bocce MÖ 5000’li yıllarda cilalanmış kaya parçalarıyla Anadolu’da oynanıyormuş, yani kökeni Anadolu’ya dayanıyormuş. Bugünün oyunu bocce kurallarıyla ilk defa Romalılar tarafından oynanmış ve bocce adını Romalılardan almış. Günümüzde bocce paralimpik olimpiyatlarda oynanıyor. Bedensel engelli ve tekerlekli sandalyeye bağlı kişiler bu oyunu severek oynuyorlar.

Sahaya gelen mahalle sakinleri, sahanın kenarlarındaki kumu sahaya yaydılar önce, sonra toplarını hazırladılar. Şeref locasında oturuyorduk, gelenler bize nazikçe selam verip sonra sahanın etrafındaki sıralara oturuyorlardı. Neredeyse bütün mahalle sahaya ve çevresindeki minik tribünlere yerleşmişti.

My captured picture

Boccia oyununun sahası ve mermer topları

O akşam, İtalyan oyuncular oyunlarını bizim için oynadılar. Hiçbiri bizimle konuşmadı, sanırım yabancı dil bilen pek yoktu. Gerçekte konuşmak da gerekmiyordu, öyle hoş bir atmosfer oluşmuştu ki herkes çok neşeliydi, espriler yapılıyor, her yaştan insan keyifle oyun oynuyordu. Biz İtalyanca bilmiyorduk. Yine de her şeyi anlıyorduk.

Onlar, bizim orada bulunmamızdan, onların oyunlarını ilgiyle izlememizden çok memnundular. Biz de böyle sıcak bir ortamın en önemli davetlileri olmamızdan, o insanlarla konuşmadan iletişim kurmaktan çok mutluyduk. İpek gibi bir geceydi; yumuşak, kaygan, insanı sarhoş eden bir gece! Sarhoşluğumuz herhangi bir şey içmemizden değildi, insanlarla kurduğumuz iletişimdendi. Dördümüz ve onlarca İtalyan dil, din, ülke farkı olmadan insan olarak bütünleşmiştik. Saat on ikiye kadar sürdü oyunları, şakalaşmaları; sonra her biri bize tebessüm ederek iyi geceler diledi. Toplar toplandı, sahanın ışıkları kapatıldı, kısa sürede herkes dağıldı.

Evlerdeki ışıklar bir bir söndü, bütün mahalle uykuya teslim oldu. Biz de karavanımıza girdik. Bugün bedenen ve ruhen çok dinlendik ve rahatladık. Karavanımızı ne kadar çok sevdiğimizi bir kere daha anladık; çünkü ancak karavanla başka yaşamlara dokunabiliyor, kısa bir zaman dilimi için de olsa o yaşamların bir parçası olabiliyoruz.

 

VENEDİK YANSIMALARI

Venedik’te kaldığımız süre boyunca gezdik dolaştık; Venedik’in dar sokaklarına, tarihi mekânlarına, cam eşyalarına, daracık kanalların kirli yeşil sularında tenorların söylediği aryalar eşliğinde süzülen Venedik’in simgesi siyah kuğulara, iki kıyıyı birleştiren şirin köprülerine, meydanlarına, kulelerine, suyla iç içe yaşayan evlerine hayran kaldık.

Venedik-Grand Kanal

Venedik-Grand Kanal

My captured picture

My captured picture

Venedik’te Bir Kilise

My captured picture

Venedik

My captured picture

Venedik

My captured picture

My captured picture

Venedik-Gondol Yapım Yeri

My captured picture

Venedik’le Bizans ve Osmanlı Devleti‘nin ilişkisini de Venedik’i gezerken şöyle bir gözden geçirdik. Venedik, Osmanlı Devleti’yle öyle veya böyle yakın olmuş. Kimi zaman savaşmışlar, kimi zaman ateşkes yapıp kısa süreli de olsa barış yapmışlar, ticaret ilişkileriyse hiç kesilmemiş.

Venedik önemli bir ticaret merkezi olan Selanik’in Osmanlıların eline geçmesini engellemeye çalışmışsa da başarısız olmuş (1423-1430).

Daha sonra da ll. Mehmet’in Konstantin’i fethetmesini önlemek için Venedik, Bizans‘a gemiler yollamış. Gerçi Bizans Baselius’u, Papa’nın külahındansa Osmanlının sarığını tercih ettiğini açık açık söylemiş.

Venedik bize çok uzak gibi görünse de Osmanlıların önce Balkanları sonra da Ege adalarını ele geçirmesi Osmanlılarla Venediklileri komşu konumuna getirmiş. Gerek Balkanların gerekse adaların Osmanlıya geçmesi Venediklilerin hoşuna gitmemiş olacak ki savaş çıkmış aralarında. 1479’da aralarında barış anlaşması imzalanmış. Bu anlaşmayla da Venedikliler Osmanlı sularında ticaret yapma hakkı kazanmış. 1489’da Venedik Kıbrıs’ı ilhak etmiş, 1499’da Venedik ile Osmanlı arasında Zanchio Savaşı olmuş.

Savaşlar, barış antlaşmaları art arda gelmiş. 1538’de tarih kitaplarında önemli yer tutan meşhur Preveze Savaşı olmuş, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa donanması Venedik Cumhuriyeti’ni yenmiş.

Ayrıca Venedikli sultanlarımız da olmuş, örneğin ll.Selim’in Hasekisi Nurbanu Sultan, Venedikli soylu bir ailenin kızıymış, adı Cecilia Venier Baffo’ymuş. Barbaros Hayrettin Paşa tarafından esir alınıp Topkapı Sarayı’na getirildiğinde henüz on iki yaşındaymış. Hürrem Sultan’a hediye edilmiş. Hürrem Sultan, Cecilia’ya Nurbanu adını vermiş.

lll.Murat’ın Başhasekisi, Safiye Sultan da Venedik’te doğmuş, çok zengin bir ailenin tek çocuğuymuş, babası Korfu Adası’nın valisiymiş, asıl adı Sofia Baffo’ymuş. Çok iyi eğitim görmüş, Akdeniz’de bir gemi seyahatinde korsanlar tarafından kaçırılmış on dört yaşındayken. Bir yıl sonra İstanbul’da bir köle pazarında satılmış. Sofia’nın güzelliği dillere destanmış, bu destan zamanın Valide Sultanı Nurbanu Sultan’a kadar ulaşmış. Nurbanu Sultan oğlu lll.Murat için Sofia’yı büyük paralar ödeyerek satın almış. Adını Safiye olarak değiştirmiş.

Her ne kadar Venedikli Nurbanu Sultan, yine bir Venedikli olan Safiye Sultanı oğlu için kendi seçmişse de iki kadın hiçbir zaman anlaşamamışlar.

Ayrıca Venedik Dükü Andrea Gritti, gençliğinin büyük bölümünü İstanbul’da geçirmiş. Elçilik görevinde bulunmuş. Elçiliği zamanında Osmanlı Devleti’yle ilgili yazdıkları Venedik Senatosu’nda dört saatte okunmuş. Gritti, Osmanlı Devleti’nde yaptığı görevden sonra dük olmuş. Andrea Gritti’nin İstanbul’da yaşarken üç Rum hanımdan üç gayri meşru oğlu dünyaya gelmiş. Venedik’e dönerken üç oğlunu da yanında götürmüş, daha sonra oğullarından ikisi İstanbul’a geri dönüp Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmişler. Bu durum Venedik’te Andrea Gritti’nin başını çok ağrıtmış.

Osmanlılar, Venedik’in resim ve cam sanatından çok etkilenmişler. Sultan ll.Mehmet, Venedikli sanatçı Gentile Bellini’yi İstanbul’a davet etmiş. Giovanni Bellini’nin kardeşi olan Gentile Bellini padişahın portresi ile madalyonlarını tasarlamış. Fatih Sultan Mehmet’i Batılı bir hükümdar gibi resmetmiş (1479).

Venedik’te hayran kaldığımız cam objelerin imalatına binli yılların başında başlanmış. Osmanlılar Venediklilerden sürekli cam eşyalar ithal ederlermiş. Örneğin Sokollu Mehmet Paşa, 1569 yılında Venedik’ten 9000 kandil sipariş etmiş.

Sokollu, 1578 yılında da Venedik’e önceki padişahların portrelerini sipariş etmiş. Bu portreler Osmanlı soyağaçlarında model olarak kullanılmış.

My captured picture

My captured picture

Cam objeler

My captured picture

 

My captured picture

My captured picture

My captured picture

My captured picture

 Venedik Rialto Köprüsü (Ponte di Rialto)

Venedik Rialto Köprüsü (Ponte di Rialto)

Venedik’te Grand Kanal’ın iki yakasını bağlayan en eski ve tek köprüymüş Rialto. Rialto’nun Grand Kanal (Büyük Kanal) üzerindeki tek köprü olması 19.yüzyıla kadar sürmüş.

Venedik Grand Kanal

Venedik Grand Kanal

Dört kilometre uzunluğunda, kimi yerde 30 metre, kimi yerde 70 metre genişliğinde, 5 metre derinliği olan S şeklinde akan Grand Kanal’ın üzerinde günümüzde dört köprü bulunuyor. Saraylar, Grand Kanal’ın iki yakasına kurulmuş, kanalın iki tarafında iki yüzden fazla saray bulunuyormuş.

Venedik'in kanalları, köprüleri, gondolları

Venedik’in kanalları, köprüleri, gondolları

Ayrıca Grand Kanal’a kırk beş küçük kanal bağlanıyormuş; demek pek çok kanal Grand Kanal’a çıkıyor, hal böyle olunca Grand Kanal’da ulaşım da vaporettolarla (deniz otobüsleri), gondollarla ya da deniz taksileriyle sağlanıyor.

Venedik kanallarından biri

Venedik kanallarından biri

118 adanın üzerinde oturan Venedik kentinde bu adalar 400 köprüyle birbirine bağlanıyor.

Venedik kentinde 400 köprü de olsa Rialto Köprüsü Venedik’in ilk göz ağrısı, en ünlü ve güzel köprüsü. Rialto sadece bir köprü değil, Floransa’daki Vecchio Köprüsü, Bursa’daki Irgandı Köprüsü gibi aynı zamanda bir çarşı;

Rialto Çarşı Köprü

Rialto Çarşı Köprü

hem iki yakayı birbirine bağlıyor, hem de girişindeki çıkışındaki, üzerindeki dükkânlardan alış-veriş edilebiliyor. Bu dükkânlarda neler yok ki;

Cam Objeler

Cam Objeler

My captured picture

Venedik'in ünlü maskeleri

Venedik’in ünlü maskeleri

My captured picture

My captured picture

My captured picture

İtalya’nın ünlü cam eşyaları, maskeleri, kuklaları; ayakkabılar, çantalar; her çeşit meyve, sebze; börek, çörek, tatlı, tuzlu…

My captured pictureÜnlü Rialto Köprüsü’nden Venedik’i uzun uzun seyrettik, tahta olan köprü 1514’te yanınca 1588-1591 yılları arasında Antonio da Ponte, Rialto Köprüsü’nü taştan inşa etmiş. Bir yandan Venedik’i seyredip bir yandan köprünün öyküsünü dinlerken köprünün altından geçen bir tekne dikkatimizi çekti. Aaa, bu tekne bizim komşunun değil mi? diyerek tekneyi takip ettik, tabii ki gözlerimizle. Teknenin sahibi Alba d’oro Kamping’de karavan komşumuz olan Fransızdı, kalabalık bir ailesi vardı. Teknesini karavanın arkasına taktığı çekiciyle getirip kampın denize açılan deresine indirmiş, oradan Venedik’e geçmiş  dolaşıyordu. Biz de kendi teknemizi getirmediğimize çok hayıflandık onların özgürce Venedik sularında dolaştığını görünce.

Ancak bir kenti yürüyerek dolaşırken hoş sürprizlerle de karşılaşıyor insan. My captured pictureBir kiliseden çıkan gelinle damat ve onları takip eden yakınlarını görmek bizi çok eğlendirdi. Hepsi ne kadar da mutluydular! Onların bu mutluluğunu dialarımızda ebedileştirdik. Daracık sokaklarda koşturmak, iki kıyıyı bağlayan minik köprülerden geçmek, karşımıza çıkan türlü tarihi eseri dolaşmak, cam objelerin olağanüstü güzelliklerinde kaybolmak, Venedik Bienali’ni izlemek, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamak; tarihle, kültürle, sanatla iç içe olmak, Venedik’i derinliğine solumak çok hoştu!

Fotoğraflar: Mithat Okay

KANALLAR, KÖPRÜLER KENTİ VENEDİK

Venedik

Venedik

Venedik kenti Venetian Lagoon bataklığında Piave ve Po nehirlerinin deltaları arasına kurulmuş.

 Venedik ve Sayılar

Venedik ve Sayılar

Yüzlerce ada ve bu adaları birbirine bağlayan yüzlerce köprüsü olan kent doğal güzelliği, mimarisi, kanal sokaklarıyla insanı bir anda çarpıyor.

Venedik Sokakları

Venedik’in Kanal Sokakları

Venedik eski evler kirli sular

Venedik- Eski Evler, Kirli Sular

O kanal sokaklar bataklık gibi koksa da

Venedik Köprüleri

Venedik-Köprü ve Gondollar

köprüleriyle, gondollarıyla saraylarıyla, kiliseleriyle,

Venedik

Venedik, Evler-Köprü-Kanal Sokak ve Gondollar

Venedik

Venedik-San Marco Meydanı ve Bazilikası

kuleleriyle insana büyülü bir ortamdaymış hissini yaşatıyor.

Venedik kenti, 7.yy-l8.yy arasında bugünkü Venedik kenti civarında hüküm sürmüş bir kent devletmiş. Ve o zamanlar Serenissima diye anılırmış. Venedik’in Serenissima’dan başka anıldığı pek çok adı var: La Dominante, Adriyatiğin Kraliçesi, Sular Şehri, Maskeler Şehri, Köprüler Şehri, The Floating City, Kanallar Şehri, Avrupa’nın en romantik şehri…

Yüzyıllarca kent-devlet olsa da Venedik, Ortaçağda ve Rönesans döneminde denizlerde oldukça kuvvetliymiş; ayrıca ticaret ve sanatın da merkeziymiş. Özellikle senfonik müzik ve operanın gelişmesinde büyük rol oynamış Barok besteci Antonio Vivaldi’nin doğduğu kent.

Venedik'in kardeş kenti İstanbul

Venedik’in kardeş kenti İstanbul

İstanbul

İstanbul

Günümüzde pek çok kardeş şehri olan Venedik’in bir kardeş şehri de İstanbul.

Gerçi Venedik‘le İstanbul arasındaki ilişki, yüz yıllar öncesine Bizans’a kadar dayanıyormuş.Bizans imparatoru Aleksios 1082’de Venedik’e Doğu’nun kapılarını açan ticaret ayrıcalıklarını bağışlamış.

Konstantinopolis (İstanbul)

Konstantinopolis (İstanbul)

1204 yılında 4. Haçlı Seferi’yle Konstantinopolis’e gelen Latinler, Konstantinopolis’i işgal edip yağmalamışlar.

İstanbul Ayasofya

İstanbul Ayasofya

Bizanslılara kan kusturmuşlar, Ayasofya’yı perişan etmişler. Katolik Hristiyanlar Latin İmparatorluğunu kurup elli yıl Bizans’ı egemenlikleri altında tutmuşlar. Bu arada pek çok eseri de Avrupa’ya taşımışlar.

San Marco Dört Bronz At

San Marco Bazilikası
Dört Bronz At

Bu eserlerden en önemli olan Sultanahmet Meydanı’ndaki -Hipodrom’daki- dört bronz at heykelini Venedik’e götürüp

Venedik San Marco Bazilikası Ön Cephesi San Alipio Kemeri

Venedik San Marco Bazilikası Ön Cephesi San Alipio Kemeri

San Marco Meydanı’ndaki San Marco Bazilikası’nın girişine yerleştirmişler. Daha sonra dört bronz at Napolyon tarafından Paris’e götürülmüş, 18. yüzyılda tekrar Venedik’e getirilmiş.

San Marco Meydanı'nın Sütunları

San Marco Meydanı’nın Sütunları

Aşk kenti Venedik’in aşkı en güzel temsil eden yeri San Marco Meydanı’dır. Venedik’e gelen turistlerin hepsi mutlaka San Marco Meydanı’nı ziyaret eder, kenti tepeden görmek için kuleye çıkar. Biz de San Marco Meydanı’na gittik, çok büyük bir meydandı, uzunluğu l75 metre genişliği 82 metre olan tam 1435 m2 bir yer. Fransız yazar Alfred de Musset San Marco Meydanı’na ‘Avrupa’nın Salonu’, Napolyon ise ‘Avrupa’nın en güzel şenlik alanı’ dermiş.

Venedik-San Marco Bazilikası

Venedik-San Marco Bazilikası

San Marco Meydanı’nda buram buram Bizans mimarisi kokan bazilikada İstanbul’dan götürülen at heykellerini dikkatle inceledik. Giriş kapısının üstündeki atlar kopyaydı, asılları kilisenin içinde muhafaza ediliyordu.

İstanbul SSM (Sabancı Müzesi) bahçesindeki at heykeli

İstanbul SSM (Sabancı Müzesi) bahçesindeki at heykeli

O atları görünce SSM(Sabancı Müzesi)nin bahçesindeki at heykelini anımsadık, çünkü Sultanahmet’ten Venedik’e götürülen atlardan birinin kopyasıydı bu heykel. Boğaza karşı, yüksekçe bir kaidenin üzerine yerleştirilmiş olan at heykeli müzeye gelen ziyaretçileri büyük bir sevinçle karşılıyormuş gibi gelirdi bana.

San Marco Meydanı

San Marco Meydanı -Turistler ve Güvercinler

San Marco büyük ve güzel bir meydandı, güvercinler bu meydanda özgürce dolaşıyor ve uçuyorlardı. Meydanın her tarafında canlı müzik vardı; kimi yerde piyano, kimi yerde kontrbas, kimi yerde gitar, kimi yerde santur… Çok hoş restoranlar ve kafeler bulunuyordu San Marco’da. Kendimizi San Marco’nun havasına kaptırıverdik, müzik eşliğinde güvercinler arasında ayaklarımız yere değmeden dolaştık.

San Marco’nun kafeleri o kadar ünlüymüş ki önemli yazarlar, şairler, müzisyenler sürekli bu kafelerde oturur söyleşirlermiş özellikle 1720’de inşa edilen Caffe Floran’da. Johann Wolfgang von Goethe, Thomas Mann, Marcel Proust, Ernest Hemingway, Mark Twain gibi pek çok ünlü San Marco’daki kafelerin müdavimleriymiş. Birbiriyle anlaşamayan ünlüler karşılaşmamak için farklı kafelere giderlermiş. Yazılanlara göre Richard Wagner, Giuseppe Verdi ile karşılaşmasın diye meydanın farklı bir yerinde olan Caffe Lavena’da içermiş kahvesini.

Venedik San Marco Meydanı ışık oyunları

Venedik San Marco Meydanı-Işık Oyunları

Meydanın, katedralin tam karşısına gelen tarafında rengârenk ışık oyunları, su gibi akıyordu. Meydana gelmeden önce girdiğimiz bir sanat galerisinde bu ışık oyunlarının nasıl yapıldığını, bizlere ayrıntılı olarak göstermişti galerideki görevli.