BİR DİL USTASI HASAN ALİ TOPTAŞ

Roman, öykü, şiirsel metinleriyle tanınan Hasan Ali Toptaş 1958 yılında Denizli’nin Baklan ilçesinde doğmuş. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayımlanmış. O yıldan bu yıla pek çok öykü ve romanı yayımlanan yazar, pek çok ödülün de sahibi.

imagesHasan Ali Toptaş beni çok etkileyen bir yazar, onu okurken Türkçede yolculuk yapıyorum, Türkçenin en gizli köşelerine götürüyor beni. Bir dil bu kadar güzel mi kullanılır, Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri, benzetmeleri nasıl güzel nasıl güzel! Güzel olduğu kadar da ilginç ve şaşırtıcı.

Onun düşlerinde, düşüncelerinde geziyor, yaşıyorum; zaman ne zaman, mekan neresi bir anda her şey yitip gidiyor. Sadece sözcükler kalıyor. Yazarın sözcüklerle kurduğu büyülü, gizemli dünyada doyasıya dolaşıyorum. Sözcüklerle seviniyor, üzülüyor sözcüklerle aşık oluyor, göklerde uçuyorum. Ezilmişliği, suskunluğu, var oluşu, yok oluşu onlarla yaşıyorum. Aman ne güzel bir masalın içindeyim derken o büyülü ortamda gizlerle sarıp sarmalanmış acı gerçekler beni derinden sarsıyor, kendime gelmeye çalışırken bir cümle beni karanlığın dibine çekebiliyor.

Hasan Ali Toptaş’ın ninesinden dinlediği masallar, söylenceler; yaşadığı ortam, köyünün insanları onu nasıl etkileyip onun kitaplarındaki yerlerini almışlarsa ben de onun yazdığı öykülerin, romanların içinde buluyorum kendimi; sanki ben de o öykülerdeki, romanlardaki kahramanlardan biriyim, o düşler benim de düşlerim.

Yazarın kitaplarını okurken pek çok cümleyi not ediyorum, bu cümlelerden bazılarını sizlerle paylaşmak dileğim.

“Eğer Türk Kitaplığı’na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi.” Stefan Weidner

Gölgesizler

Gölgesizler/Roman 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü

“Tadına vişne kokuları düşmüş kopkoyu bir karanlığın ortasına gelip durduklarında, muhtar fısıl fısıl konuşmaya başladı.”

“Ortalık tozlu kahkahalarla çınladı bir zaman. Sonra bir uzaklık çöktü köye, bir uzaklık sokak olup duvar olup kapı, pencere, baca ve ses olup kıpırtılar olup ve bakışlar ve susuşlar olup her yeri doldurdu.”

“Ak sakallı yaşlıların duvar diplerini boşaltarak kekeme birer asa tıkırtısının peşi sıra uykuya doğru yürüdüğü saatlerde kadınlar geliyordu Reşit’in yanına… Sokaklara dağılan ayak sesleri Reşit’in içinde yankılanıyordu o sırada, yavaş yavaş Reşit’in içindeki gecede kayboluyordu. Sonra Reşit kalıyordu içindeki gecenin içinde.”

“Ne istiyorsunuz,” diye bağırdı muhtar. Kimseden çıt çıkmadı. Her şey eli mavzerli bir bekçi gölgesiyle muhtar sesinin altına büzülmüş birbirine bakıyordu.”

“Berber, hiç kuşkusuz ağzına düşsel bir çırak almış hırsla geveliyordu.”

“Fısıltılarla büyüyen bu söylenti, masal tozuna bulanmış upuzun kuyruğuyla kapıya dayandığında kadın donmuş kalmıştı.”

“Kalaycı, ellerinin yarattığı onca ışıltıyı dengelemek istercesine kapkara susmuştu.”

“Muhtar, dört yılda bir hazırlatırdı bu sofrayı, tek başına oturup zaferini kutlardı. Kayalıkların gölgesindeki köye kısık gözlerle bakar, karanlık toprak damları tek tek yutuncaya dek bıyıklarını rakıyla sulardı. Gene de yeşermezdi bıyıkları, yıl geçtikçe ağarırdı.”

“Kunduracı; berberin Nuri olup olamayacağını düşündü bir an, kendi kendine ‘Nuri bildiğimiz yanlarını uzak bir yerlere bırakıp köye bu kılıkta dönmüş olamaz mı?’ diye sordu.”

Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk edebiyatı. Hasan Ali Toptaş, olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır. Türk edebiyatının en güçlü romantık kalemidir.” Yıldız Ecevit

Ölü Zaman Gezginleri

Ölü Zaman Gezginleri/Öykü -1992 Çankaya Belediyesi Öykü Ödülü

“… Ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

“Seslerle birlikte pul pul cadde görüntüleri uçuşmuştu üstümüze, kulaklarımıza doluşarak caddeyi göz kapaklarımızın içinden geçirmişlerdi.”

“Tanklar öldürme, kurtulma, sevme ve ezilme duygularının üzerinden geçmiş, sonra vergi memuruyla polis korkusu yüzünden daralan matbaa kapılarına doğru yürümüş, sonra da kurşun harflerin kanına karışarak kitap sayfalarına girmişlerdi.”

“… Belki, o günden sonra söylenecek her şarkıda birkaç notanın tadını kaçıracaktı gökyüzüne asılıp kalan tank homurtuları.”

“…zamanın tıpkı bir yol ya da gökyüzüne tırmanan masmavi, kocaman bir ağaç gibi kollara ve dallara ayrıldığını düşünmüştüm. Bu varsayıma göre, insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşamadığı ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, ya da ötekini.”

“Ellerim birbirinden habersiz iki yorgun yaratık gibi yan yana duruyorlardı. Buruşuktular. Zaman ellerimdi de, bütün varlığımla onu izliyordum sanki.”

“… Öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”

Sonsuzluğa Nokta’yı bir kara romana çeviren kendine özgü dehşetini yaratan ne kazadır, ne sakatlanma, ne ölüm. 21.yy. arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.” Erendiz Atasü

Sonsuzluğa Nokta

Sonsuzluğa Nokta/Roman-1. Basım 2002-Kültür Bakanlığı Roman Ödülü (Mansiyon)

“Çantamın içinde kitaplarım vardı, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler, kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu. Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum. En önemlisi de içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.”

“…Özlemleri ve tutkuları ayrı; binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran.”

“O geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir.” Yıldız Ecevit

KÖPRÜÇAY’DA RAFTİNG (Gezici Doğa Evim 10)

Köprülü Kanyon’da karavanlarımızda güzel bir uyku çektik ve ertesi sabah nefis bir kahvaltıdan sonra rafting yapmak için botların durduğu iskeleye geldik. Tahta iskelenin üstü ve suyun diğer yakası kafalarında rengârenk kasklar olan yüzlerce kişiyle dolmuştu. Büyük bir karınca kolonisi gibiydiler, şaşırmadık desem yalan olur;  bu kadar insan nereden çıkmıştı? Bir gün önce Köprülü Kanyon’u dolaşmıştık, her yer çok sakindi; akşam desen buralarda bizden başka kimse yok gibiydi. Sabah sabah kafalarında rengârenk kasklar olan karıncalar nereden çıkmıştı.

Soldan sağa: Nesrin-Ergün Aydınlar, Özge-Selçuk-Buket Borak, Mithat-Sevil Okay; ortada rehberimiz Alek

Soldan sağa: Nesrin-Ergün Aydınlar, Özge-Selçuk-Buket Borak, Mithat-Sevil Okay; ortada rehberimiz Alek

Neyse biz de karıncalar olarak önce Köprüçay Göleti’nde fotoğraf çektirdik. Fotoğraf çektirmeden önce botumuzu idare edecek, bizi yönlendirecek rehberimizle tanıştık. Adı Alek olan rehberimiz Ukraynalıydı. Çok az Türkçe biliyordu.

Rafting yapacak olanlar ikişerli, beşerli, altışarlı, sekizerli gruplar halinde, gelen botlara biniyor, anında küreklere asılıp Köprüçay’da yol alıyorlardı. Biz de onlara katıldık, rehberimizle birlikte sekiz kişi botumuza bindik.

Köprüçay

Köprüçay

Köprüçay için  zorlu bir parkur değil deniyor; fakat bazı yerleri bizleri zorladı. Alek bize sürekli komut veriyordu:

-Hadi, sağı ceeek!

-Şimdi solu ceekk!

-Hadi ceeeeekkkkk! İkisini birden ceekkk! Bizler olanca gücümüzle küreklere asılıyoruz, suların çağıl çağıl aktığı yerlerde sular baştan ayağa hepimizi ıslatıyor, ıslanmaya aldırmadan çekiyoruz kürekleri…

Beşkonak-Köprüçay'da Rafting

Beşkonak-Köprüçay’da Rafting

Biz büyük bir ciddiyetle küreklere asılmışken bir bakıyoruz Ergün ağabey elindeki küreği saz yapmış çalıyor. Onun büyük bir gayretle kürek-sazı çalması hepimizi koparıyor, katılıyoruz gülmekten kürek çekmeyi unutuyor, Alek’in ‘hadi ceeeeekkk!’lerini duymaz oluyoruz. O arada botun ani hoplayıp burnunu havaya kaldırmasıyla karşılıklı oturan Nesrin ablayla Ergün ağabey botun ortasına yuvarlanıp kafa kafaya geliyorlar. Botun şiddetli her hoplayışı onları da yerlerinden hoplatıp botun ortasına düşürüyor. Ne güldük, ne eğlendik! Köprülü Kanyon’da rafting yapmak ömre bedeldi!

Köprüçay’ın sesi o günkü gibi kulaklarımda; o şakırtıyı, şırıltıyı, dalgaların sesini şu anda bile duyabiliyorum. Bu ses, bu ses! Köprülü’nün sesi değil, belleğim gözlerimi etkisi altına almış, dışarda olanları göremez olmuşum. Şu anda duyduğum ses Avşa’daki selin oluşturduğu suyun sesi. Sular öylesine azmış ki çağıl çağıl, döne döne, önündekileri yalaya yuta evin önünden akıyor. Hiçbir şey yapamıyorum anılarda gezinmekten başka. Deniz de kalkıp kopuyor, deniz otobüsü nasıl sallanıyordur kim bilir?