RESSAM NURİ İYEM ve KOCAMAN YÜREKLİ, KOCA GÖZLÜ ANADOLU KADINLARI

“Karşımda Nuri’nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu… Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimler… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı olur mu sana yüzyıllık bir acı. Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri’nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Onlar bugünde yaşıyorlar Goya’nın, Greco’nun insanları gibi…” Oktay Akbal/ 1980

Nuri İyem'in Bir Portresi

Nuri İyem’in Bir Portresi

Nuri İyem

Nuri İyem

Ressam Nuri İyem-Otoportre

Ressam Nuri İyem-Otoportre

1915 yılında İstanbul’da doğan toplumsal-gerçekçi sanat akımının önemli ressamlarından biri olan Nuri İyem 1950’li yıllarda soyut anlayışta eserler vermiş, 1960’lı yıllarda figüratif resme geri dönmüş;

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya

Nuri İyem, 1948, Tuval üstüne yağlı boya 46x38 cm, Pertev Naili Boratav Kolleksiyonunda

Nuri İyem, 1948, Tuval üstüne yağlı boya 46×38 cm, Pertev Naili Boratav Kolleksiyonunda

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, 38x46 cm, Özel kolleksiyon

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, 38×46 cm, Özel kolleksiyon

Nuri İyem, 1957, Tuval üstüne yağlı boya, 46x36 cm, A. İnge Bütün Kolleksiyonunda

Nuri İyem, 1957, Tuval üstüne yağlı boya, 46×36 cm, A. İnge Bütün Kolleksiyonunda

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, M.Taviloğlu Kolleksiyonunda

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, M.Taviloğlu Kolleksiyonunda

Anadolu insanını-her ne kadar koca gözlü Anadolu kadını resimleriyle tanınsa da-Anadolu insanının yaşamını, iç dünyalarını, göçleri, köyden kente göçenlerin kentteki gecekondu yaşamını resimlerinde canlandırmış.

Nuri İyem,1976, Karton üstüne yağlı boya, 17x22 cm. Necla Mısırlı Kolleksiyonunda

Nuri İyem,1976, Karton üstüne yağlı boya, 17×22 cm. Necla Mısırlı Kolleksiyonunda

Nuri İyem,Aşar gider/ Bir Gözleri Sürmeli/ Gecekondu Güzeli, Yağlı boya, Özel Kolleksiyon

Nuri İyem, Aşar gider/Bir Gözleri Sürmeli/Gecekondu Güzeli, Yağlı boya, Özel Kolleksiyon

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Salim Şengil Kolleksiyonunda

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Salim Şengil Kolleksiyonunda

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Özel Kolleksiyon

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Özel Kolleksiyon

Anadolu’yu topraklarının bereketliliğinden ve uygarlık beşiği olarak gördüğünden bir kadın olarak duyumsamış. Yaptığı kadın portrelerinde gözler; Anadolu kadınlarının çektiği sıkıntıları, acıları, sömürülmelerini anlatır. Genelde kadın portrelerinde kadınların ağızları kapalıdır, ağızları açık olan kadın portreleri de vardır. Kadınların ağızları ister kapalı ister açık olsun onlar acılarını, dertlerini anlatamazlar. Onların konuşması yasaktır.

Yıllar önce bir öğrencim; dedem  yirmi yıldır gelini olan annemin sesini duymamıştır dediğinde çok şaşırmış ve üzülmüş; ona böyle bir şey nasıl olabilir, dedenle annen nasıl anlaşıyorlar o zaman? diye sormuştum. O, bana:

Dedem veya annem birbirine bir şey diyecek olsa bana söylerler ben de bir diğerine iletirim, dedi.

Nuri İyem, 1977, Tuval üstüne yağlı boya, 114x89 cm. Bülent Tanla Kolleksiyonunda

Nuri İyem, 1977, Tuval üstüne yağlı boya, 114×89 cm. Bülent Tanla Kolleksiyonunda

SAMSUNG

Nuri İyem, 1970, Tuval üstüne yağlı boya, 82×66 cm. Ümit İyem Kolleksiyonunda

SAMSUNG

Nuri İyem, 1978, Duralit üstüne yağlı boya,38×46 cm. Özel Kolleksiyon

SAMSUNG

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Özel Kolleksiyon

SAMSUNG

Nuri İyem, Tuval üstüne yağlı boya, Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Kolleksiyonunda

SAMSUNG

Nuri İyem, 1973, Tuval üstüne yağlı boya, 100×200 cm. Bülent Tanla Kolleksiyonunda

SAMSUNG

Nuri İyem, Duralit üstüne yağlı boya, Özel Kolleksiyon

İnsanların birbiriyle konuşamaması, birbirine duygu ve düşüncelerini anlatamaması ne acı! İşte Nuri İyem, devamlı baskı altında tutulan, korkutulan, konuşması yasak olan cefakâr, fedakâr kadınları kocaman gözleriyle konuşturmuş resimlerinde. O gözlerde Anadolu insanının yüreğindeki her şeyi görebiliyor insan.

1918 yılında babasının görevli olduğu Mardin’in Cizre ilçesine annesi ve ablasıyla giden Nuri İyem, çok sevdiği ve onunla yakından ilgilenen ablasını 1922 yılında doğumdan sonra yitirir. Ablasına duyduğu sevgi çok büyüktür, onun ölümü Nuri’yi çok etkiler. Ömrü boyunca onun yokluğunu hisseder ve yaptığı portrelere ablasının gözleri konu olur ve bu portrelerdeki kadın yüzlerinde sürekli ablasını arar.

İlkokula Mardin’de başlar, 1923’te annesi ve teyzesiyle, dedesinden kalan mirasla ilgili olarak İşkodra’ya gider. İşkodra’da (Arnavutluk) önce Mahalle Mektebine ardından İtalyan İlkokuluna devam eder. 1924’te İşkodra’dan dönerler, ilkokulu Mardin’de bitirir. Küçük yaşta resim yapmaya başlar, babasının görevinden dolayı yaşadığı yerler ve Arnavutluk ileriki yıllarda resimlerinde görülecektir.

SAMSUNG

Nuri İyem, Yağlı boya, Özel Kolleksiyon

SAMSUNG

Nuri İyem, Duralit üstüne yağlı boya, Özel Kolleksiyon

SAMSUNG

Nuri İyem, Duralit üstüne yağlı boya, Ümit Yaşar Galerisi, Halil Dostol Kolleksiyonunda

SAMSUNG

Nuri İyem, Yağlı boya, Özel Kolleksiyon

1929’da annesiyle İstanbul’a döner. Gelenbevi Ortaokulundan sonra önce Pertevniyal daha sonra Vefa Lisesine gider. Aklı fikri resimdedir, başka bir şey düşünmez, sürekli resim yapar. Pertevniyal Lisesindeyken, yaptığı resimleri Akademi hocası Nazmi Ziya Güran’a gösterir.

Ressam Nazmi Ziya Güran

Ressam Nazmi Ziya Güran-Otoportre (DT: 1881 İstanbul-ÖT: 1937 İstanbul)

Nazmi Ziya’dan Akademi’ye kabul edilebileceğini öğrenir. 1933 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne girer ve Akademi’deki ilk yılında Nazmi Ziya Güran’ın öğrencisi olur.

Ressam Hikmet Onat

Ressam Hikmet Onat (DT: 1882 İst.-ÖT: 1977 İst.)

Ressam İbrahim Çallı

Ressam İbrahim Çallı (DT:1882 Çal-Denizli-ÖT: 1960 İst.)

Fransız Ressam-Gravürcü Leopold Levy

Fransız Ressam-Gravürcü Leopold Levy (DT: 1882 Paris- ÖT: 1966 Paris)

Ressam Nazmi Ziya Güran’dan sonra Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy ile çalışır.

Sanat Tarihi-Estetik-Mitoloji Hocası Ahmet Hamdi Tanpınar (DT: 1901-İst.-ÖT: 1962 İst.

Sanat Tarihi-Estetik-Mitoloji Hocası Ahmet Hamdi Tanpınar (DT: 1901-İst.-ÖT: 1962)

Akademideki hocalarından en önemlisi, onun aydın kişiliğinin oluşmasında büyük katkısı olan ve yaşamı boyunca yakın dostu olacak Sanat Tarihi, Estetik ve Mitoloji hocası Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

Nuri İyem 1937’de Akademi’yi birincilikle bitirdi; ancak birinciliği arkadaşı Ragıp Gürcan’la paylaştı. 1938 yılında askere gitti, 1939’da terhis oldu. 1940’ta Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüksek bölümüne girdi.

Nuri İyem'in Nalbant adlı çalışması

Nuri İyem’in Nalbant adlı çalışması

1944’te Yüksek Resim Bölümü’nü de ‘Nalbant’ adlı çalışması ile birincilikle bitirdi.

Nasip Özçapan İyem

Nuri İyem-1959- Duralit üstüne yağlı boya-50×40 cm. Nasip Özçapan İyem’in portresi-Ümit İyem Kolleksiyonunda

1943 yılında tanıştığı Akademi öğrencisi Nasip Özçapan’la 1944’te evlendi. Mutlu evlilikleri tam altmış bir yıl sürdü.

Nuri İyem, toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı arkadaşlarıylarıyla (Resim dalında: Turgut Atalay, Avni Arbaş, Abidin Dino, Selim Turan, Nejat Melih Devrim, Agop Arad, Kemal Sönmezler; heykel dalında: Faruk Morel; afiş dalında: Yusuf Karaçay; fotoğraf dalında: İlhan Arakon) “Yeniler Grubu”nu kurdu ve 1940 yılında Yeniler Grubu, Gazeteciler Cemiyeti’nin Beyoğlu Lokali’nde toplumsal içerikli, “Liman Resim Sergisi” adı altında bir sergi açtı.

Nuri İyem, meslek olarak ressamlığı seçmiştir. Yaşamı boyunca başka bir iş yapmamıştır. Askerlikten sonra -bir dönemden bile az bir süre- resim öğretmenliğini denemişse de bundan vazgeçmiştir.Ressamların yaptıkları resimleri sergileyecekleri sanat galerilerinin olmadığı bir ülkede o, ressamlığı hobi olmaktan çıkarmış profesyonel bir meslek haline getirmiş ve ömrü boyunca resmimizin kendi kaynaklarımızdan beslenmesi gerektiğini topluma, sanatçılara anlatmaya çalışmış, çalışmalarını bu yönde yapmıştır.

Nuri İyem, 1963, Duralit üstüne yağlı boya, 55x42 cm. Kızı Müjde Tanla'nın portresi

Nuri İyem, 1963, Duralit üstüne yağlı boya, 55×42 cm. Kızı Müjde Tanla’nın portresi

SAMSUNG

Nuri İyem, Duralit üstüne yağlı boya, 38×32 cm. Oğlu Ümit İyem’in portresi

Türkiye’de ilk özel resim dershanesini de arkadaşları Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte Beyoğlu Asmalımescit S.Önay Apartmanı’nın çatı katında açtı. Buradan yetişen öğrenciler sonraki yıllarda ‘Tavanarası Ressamları’ adlı bir grup kurdular.

Yıllarca ve yıllarca pek çok sergi açtı kimi zaman ressam arkadaşlarıyla, kimi zaman eşi ressam-seramikçi Nasip İyem’le kimi zaman da tek başına… Sergi salonu bile olmayan bir yerde sürekli üretmek, ürettikleriyle yaşamını sürdürmek, defalarca sergi açmak… ancak kendini bu işe adamış, resme aşık biri tarafından yapılabilir. Bunu Fikret Adil ne güzel anlatmış:

“…Nuri İyem bir resim ustasıdır. Ömrü boyunca çeşitli alanlarda karşılaştığı türlü güçlükler onu sanatında bu olgunluğa getirmiş; renklerin, biçimlerin sırrına erdirmiştir. Bu denemelerden edindiklerini Nuri İyem tablolarına aktarınca kendisinin nasıl yumuşak, insancıl ve tatlı bir iç dünyasına sahip olduğunu da açıklamıştır.

…Resim sevgi demektir. Nuri İyem bir büyük ‘aşık’tır. Her tablosu da bir ‘İlan-ı aşk’ niteliğindedir.” Fikret Adil/1966

SAMSUNG

“Resimlerinde baştan başa Anadolu var. Anadolu’nun insanları… Aşık Veysel’i dinliyorsunuz. Dertleriyle, umutlarıyla, içtenliğiyle, çelişkileriyle…

Göç… Anadolu’dan İstanbul’a göç. Yüzlere bakınız. Tiyatro kişileri sanki… Bazısının gözleri yerde, bazısınınki ufukta. Büyüklü, küçüklü… Gökler altın… İstanbul’un taşı toprağı altın ya…

… Kadın, Nuri İyem’de başlıca konu. Sömürüldüğünden ötürü… Necati Cumalı’nın, Cahit Atay’ın, Adalet Ağaoğlu’nun tiyatroda yaptığını Nuri İyem resimde yapmış, resim diliyle…” Nüvit Özdoğru/ 1973

Nuri İyem, 1980, Yağlı boya

Nuri İyem, 1980, Yağlı boya

“Sırtında koca bir ot yığını altında ezilen, ama direnen, soylu gövdesiyle bir köylü kadınımızdan oluşan küçük; fakat anıtsal etkideki tuvalde bu tek figür, tıpkı eski Grek mitolojisindeki Atlas’ın günümüzdeki bir örneği gibi.” Zeki Çakaloz/ 1980

“…Nuri’nin eseri, değişik çeşnileri birbiriyle kenetli bir kitaba benzer.” Ahmet Hamdi Tanpınar/ 1952

“… Bütün resimlerindeki insani duyguya iyice varabilmek için Nuri İyem’in önce insan resimlerine, ondan sonra peyzaj ve natürmortlarına bakmak gerekir.” Bülent Ecevit/ 1953

“… Mavi ne zaman gülümser Nuri Usta

Su yürüyünce çivit badanalı duvara

Nerde geçer yeşilin çocukluğu

Derin sularda güneşin altında

Suskun bir aydın mıdır kahverengi

Sarıyla çocukluğunu anımsamazsa

Nasıl açar bir duvarın çiçeği

Dökülen badanalardan çıkan renk tomurcuklarıyla …  ” Turgay Gönenç/ 1980

“Aynı çağı bölüşmekten ve hele hele dostu olmaktan büyük gurur duyduğum bilge insanlardan biridir Nuri İyem. “Hoca Nasreddin gibi ağlayan/Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Adına yürek denilen, yumruk büyüklüğünde bir uranyum vardır göğsünde, hiç kuşkum yok. Yaşam mı onu zenginleştirmiştir, yoksa o mu yaşamı, kolay kolay yanıtlayamam.” Demirtaş Ceyhun

SAMSUNG

SAMSUNG

SAMSUNG

SAMSUNG

“… Sergideki yine sayıca çok resimlere baktıkça kimileri için esasta kadında var olması istenen Anadolu kadınında büsbütün var olan, içindekini saklamak erdemi ile dopdolu yüzler geçiyor bir bir önümüzden. Yaşını anlayamadığımız, kişiliğini çıkaramadığımız, biraz acı ve biraz da hayretin varlığını ancak bakışlarında sezinleyebildiğimiz kadınlar… İçlerinde doludizgin var olanı kendilerine saklayan, öyle duran kadınlar. Hayatın kaynağı oldukları halde, doğanın içinde her şeyden habersizmiş gibi gösterilmeye çalışılan kadınlar! Sonra bu kadınların da yaşadıkları yerler olabilecek peyzajlar; tüm bir dokusuyla şiir olan çoğu insanlı görünümleriyle gidiliveren yerler, yollar…

Bu sergisinde de ben ‘ressamım’ diyor Nuri İyem, zaman buldukça resim yapmam; resimden zaman kalırsa başka şeyler yaparım. Sanatım benim hayatım; çok resim yapmışsam, daha çok yaşamışım demektir.”Fatma Ekeman/1986

2001 yılında karavanımızla İtalya’ya gitmiştik. İtalya tarih-kültür-sanat ülkesiydi; orada o kadar çok müzeye, sergiye gittik ki; her gittiğimiz müze ve sergiden sonra birbirimize (Mualla, Yavuz, Mithat ve ben) İstanbul’da bir müzeye veya bir sergiye nasıl gideceğiz? diye soruyorduk. Geziden döndükten üç-dört ay sonra 29 Kasım 2001’de İstanbul Tepebaşı Tüyap Sergi Sarayı’nda “Dünden Yarına Nuri İyem Retrospektif Sergisi” Evin Sanat Galerisi tarafından açıldı ve bu sergide Nuri İyem’in 1500 resmi sergilendi.

Nuri İyem, Heykeltraş Şadi Çalık'ın Portresi

Nuri İyem, Heykeltraş Şadi Çalık’ın Portresi

Nuri İyem, Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Portresi

Nuri İyem, Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Portresi

Bu olağanüstü bir sergiydi, biz İtalya’da birbirimize sorduğumuz sorunun yanıtını almış olduk. Türkiye’de de geniş kapsamlı, bir sanatçının kariyeri boyunca yaratmış olduğu eserlerden derlenmiş-retrospektif-bir sergi açılabiliyormuş demek.

Dünden Yarına Nuri İyem Retrospektif Sergisi’nde, Nuri İyem’in gelini Evin İyem’in söylediğine göre 1504 resim sergilenmiş ve Nuri İyem Resimleri Arşiv/Belgeleme Projesi gerçekleştirilmiş. Bunun yanı sıra sergideki tüm yapıtların yer aldığı iki ciltlik kitabı da yayımlanmış. 13 Aralık 2001 tarihinde sergi bittiğinde arşiv kayıtlarındaki resim adedi 1710 olmuş. 2001 yılında 86 yaşında olan Nuri İyem’in tüm bunlara tanık olması onu çok mutlu etmiştir sanırım.

18 Haziran 2005’te doksan yaşında vefat eden ressam Nuri İyem ardında 3500 resim bıraktı, o artık ölümsüz, yapıtlarıyla günümüzde de yaşıyor.

 

 

Kaynakçalar:

Nuri İyem-Vikipedi

Nuri İyem -50. Sanat Yılı Kitabı-(1986) Yazılar ve Resimler

http://www.evin-art.com-exhibitions- Nuri İyem

Fotoğraflar- Vikipedi, Pinterest, 50. Sanat Yılı Kitabı ve nuriiyem.com’dan alınmıştır.

MARMARİS BONCUK KAMP -KUMSAL KÖPEK BALIKLARI (Gezici Doğa Evim 16)

2004 yılında karavanımızla yaptığımız neredeyse bir ay süren geziyi de sık sık anımsarım. İstanbul’dan feribotla İzmir’e gittik. İzmirden de Bodrum’a geçtik. Bodrum’da iki-üç gün kaldıktan sonra Marmaris ve koylarını dolaşmak için Marmaris’in yolunu tuttuk.

Marmaris

Marmaris

Amacımız Marmaris’teki Boncuk Kamp’a gitmekti. Boncuk Kamp yollarına düşmeden önce yakın arkadaşımız Neslihan Ergu’yu aradık. Birlikte tatil yapmayı önerdik. Teklifimizi kabul etti. İki gün sonra bize katılabileceğini söyledi. Buluşacağımız zamanı ve yeri belirledikten sonra Boncuk Kamp’a gitmek üzere yola çıktık.

Çamlı Koyu

Çamlı Koyu

Marmaris’ten Gökova’ya giderken on-on iki kilometre sonra sol tarafta Çamlıköy-Sedir Adası levhalarını görüp bu yola girdik. Önce Çamlıköy’ü, daha sonra da Sedir Adası’na giden gezi teknelerinin kalktığı limanı geçtik.SAMSUNG

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı-Boncuk Koy Arası

Çamlı-Boncuk Koy arası

Boncuk Kamp levhalarını takip ederek birbirinden güzel koyları ve denizin ortasındaki Sedir Adası’nı seyrederek yol aldık. Sonunda asfalt yol bitti. Taşlı, topraklı bir yoldan tozu dumana katarak tangur tungur, çangur çungur devam ettik. Yanlış yola mı girdik? Nerede bu Boncuk Kamp? Bu kadar da kötü yol olmaz ki! diye söylenirken doğa harikası bir koya geldik. Nerede bir kötü yol varsa onun sonunda mutlaka böyle bir güzellik çıkıyordu karşımıza. Kötü yolları aşmadan güzelliklere ulaşılamıyordu. Bu yollar düzeltilse, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği gibi olsa o zaman da bu cennet yerler, çabucak tüketilip betonlaştırılıyor, kirletiliyor. Aman aman buralar betona, çevre kirliliğine yenik düşmesin de biz tozlu, taşlı yollarda seyahat etmeye razıyız!

Boncuk Koy

Boncuk Koy

Boncuk Kamp, maviyle yeşilin karıştığı güzel mi güzel bir koydaydı. Boncuk Kamp adını Boncuk Koy’dan, Boncuk Koy da sahilde ve denizin içinde boncuk gibi görünen çakıl taşlarından alıyormuş. Belki de bir koy efsanesidir bu(!)

Boncuk Koy'a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Boncuk Koy’a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Ben böyle rengarenk çakıl taşlarını çok severim ister Boncuk Koy’a adını versin ister vermesin. Kampa girip karavanımızı uygun bir yere yerleştirdik; masamızı, sandalyelerimizi karavanımızın önüne çıkardık. Masamızın üstüne senede bir gün sadece on sekiz saat açan kaktüsümüzü koyduk. Onu nereye gidersek götürüyor, çiçek açtığı on sekiz saati kaçırmak istemiyorduk. Sağ tarafımızda karavanlarının önünde oturan yabancı bir aileyle selâmlaştık, daha sonra onların İsviçreli olduklarını öğrendik. Onları bir şeyler içmeye davet ettik, arkadaş olduk. Bu ailenin çocuğu yoktu; çocukları gibi baktıkları iri cüsseli, munis üç köpekleri vardı. Köpekler onlarla karavanda yaşıyordu.

Onlar, kampinge gelmemizi, yerleşmemizi ayrıntılı olarak izlemişler. Bizim kaktüsümüzü masamızın üzerine koyduğumuzu görünce bu aileyle arkadaş olabiliriz, onlardan bize zarar gelmez diye düşünmüşler.

Karavanımızın diğer tarafındaysa Çek bir aile vardı. O akşam börek yaptım, hem İsviçreli hem de Çek aileye götürdüm. Çek hanım şaşkınlıkla:

-Nereden çıktı bu, nerede pişirdiniz? diye sordu. Karavanımızda fırın olduğunu öğrenince daha çok şaşırdı, onların karavanında ne fırın ne de bulaşık makinesi varmış.

Yabancılara böyle ikramda bulununca çok garipsiyor, şaşıp şaşıp kalıyorlar. Onlarda yiyecek alışverişi pek yok! Senin ikramına sevgiyle karşılık veriyorlar. O ailelerle güzel dostluklar kurduk, adreslerini verdiler, bizi İsviçre’ye ve Prag’a davet ettiler.

Bir başka kampta da dört-beş kişilik bir grup sıcak bir günde çadırlarını kuruyordu, onlara soğuk içecekler götürdük, akılları oynadı. Çok memnun oldular. Bize, «Siz melek misiniz?» diyerek götürdüğümüz içecekleri içip çadırlarını kurdular.

Karavancı olmak, değişik yerler görmenin yanı sıra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ya da farklı ülkelerden komşular edinmek, güzel dostluklar kurmaktır. Hangi ülkeden olursan ol, hangi dili konuşursan konuş karavancıları birbirine yaklaştıran doğa sevgisidir.

Boncuk Kamp’taki ikinci günün sabahında, kahvaltıdan önce denize girmek için kıyıya gittik. DSC03259DENİZ ABPırıl pırıl bir deniz bize ‘hadi sizi bekliyorum, benim suyumda dinlenin, denizin keyfini çıkarın,’ diyordu sanki. Denize atlamamak için kendimizi zor tuttuk; zira kampın tamamında büyük bir hareketlilik, telaş vardı. Deniz kenarı balık adamlar, kameramanlarla doluydu. Dalış yapmak için hazırlık yapıyorlardı. Almanya’dan leylak rengi köpekbalıklarıyla ilgili bir çekim yapmak için gelmişlerdi. Boncuk Koy, sandbar sharks da denilen leylak rengi köpekbalıklarının Akdeniz’de gözlem yapılabilen tek üreme sahasıymış, bir de bu köpek balıklarının ABD Atlantik kıyılarında Chesapeake Koyu’nda üremeleri gözlenebilmekteymiş. Kum köpek balıklarının boyları iki buçuk, üç metreye ulaşabiliyormuş. Bir gün önce tanıştığımız Lale ve eşi, Alman grupla konuşuyordu. Lale hararetle onlara bir şeyler anlatıyordu. Konuşmaları bitince Lale’nin yanına gidip ne olduğunu sorduk. Lale:

-Ben de onlarla dalıp köpekbalıklarını görmek istiyorum. Onlar bana:

-Bunun şakası yok, her ne kadar saldırgan olmasalar da bunlar yine de köpekbalıkları, korkarsın, diyorlar.

-Ben korkmayacağımı, mutlaka dalacağımı söyleyince ‘Tamam gel; ama köpekbalıkları üstüne bile gelse hiç hareket etmeyecek, öylece hareketsiz duracaksın, onlar su altındaki balkonların altına yavruluyorlar, hiç kıpırdamayacaksın, köpekbalıkları yanından geçer gider,’ dediler. Bir saattir aynı sözcükleri tekrarlayıp duruyorlar. Neden korkacakmışım canım?

Lale’nin anlattıklarını büyük bir coşkuyla dinledik, ne de olsa biz de skin dalışı yapıyorduk. Ben Lale kadar korkusuz değildim, böyle bir deneyimi yaşamayı göze alamazdım doğrusu!

Lale çok cesur, korkusuz; biraz topluca, enerjik, atletik bir tipti. Yarım saat sonra Alman ekiple dalışa gitti. Biz bulunduğumuz cennet koyun, pırıl pırıl denizin keyfini çıkardık. Bu arada Lale’nin dalıştan dönmesini de heyecanla bekliyorduk. Almanya’dan gelen ekibin dalıştan döndüğünü duyunca kıyıya indik, Lale’nin bottan bir an önce inmesini ve yanımıza gelmesini istiyorduk. Beklediğimiz an geldi, Lale heyecanlı olduğu kadar da keyifsizdi. Dalışın nasıl geçtiğini, köpekbalıklarıyla arasının nasıl olduğunu sorduk. Lale:

Kum Köpek Balığı

Kum Köpek Balığı

-Hiç sormayın arkadaşlar, ben kendimi çok cesur ve korkusuz zannerdim. Öyle değilmişim. Arkadaşlarla su altına indik, bir anda köpekbalıklarını görünce neredeyse küçük dilimi yutuyordum korkudan. O ne heybet, ne ihtişam! Onların kimseye zarar vermediklerini bildiğim halde kendime hakim olamadım, su yüzüne nasıl çıkıp bir kayanın üstüne nasıl fırladığımı inanın bilmiyorum! Müthiş bir deneyimdi benim için! İnsan su altında köpekbalıklarını görmeden nasıl davranacağını bilemiyor. Bunu bir daha dener miyim? Sanmıyorum. Bu dalış bana yetti de arttı…

Lale’nin anlattıklarını duyan kamp sakinleri köpekbalıklarıyla ilgili pek çok dalış öyküsü anlatmaya başladılar, baktık öykülerin biteceği yok, Lale’ye geçmiş olsun deyip karavanımızın yolunu tuttuk. Ertesi gün kamptan ayrılıp Marmaris’te Neslihan’la buluşacaktık. Karavanımızı yola hazırlamalıydık.

KARAVANIMIZIN MUTFAĞINDA BİRİ Mİ VAR? (Gezici Doğa Evim 15)

1999 yılında yaptığımız büyük ralliden sonra, 2000 yılında Buket’le ne kadar karavancı olduğumuzu sınamaya karar verdik. Marmara Denizi’nin etrafını yeni aldığımız karavanımızla dolaşacak Çanakkale’ye geçip oradan İstanbul’a dönecektik. Bir yıl önce bize sorun yaratan, yokuşları çıkarken zorlandığımız 1400’lük aracımız Typo’yu elden çıkarıp 2000’lik bir Ford aldık. Artık yokuşlarda sorun yaşamayacaktık. Büyük bir heyecanla karavanımızı geziye hazırladık.

marmara_deniziBuket, Marmara Denizi’nin çevresindeki kampları araştırdı; tek tek adreslerini, telefon numaralarını defterine not etti. Marmara’nın hemen her yerinde onlarca kamping vardı, her gece bir yerde kalır, gündüzleri de gecelediğimiz kentleri, kasabaları, köyleri, bunların ören yerlerini, müzelerini dolaşırız diye düşünüyorduk. Ancak gittiğimiz yerlerin çoğunda -Turizm Bakanlığı’nda halen kamping olarak görünen yerlerin- kamping olmadığını gördük. Pek çok kamping yıllar önce kapanmış, oraların zamanında kamping olduğunu hatırlayanlara bile rastlamadık.

Büyük düş kırıklığına uğradık. Karavancılığın zorluğunu Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi sayılan Marmara’da anladık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor! Bazı  akaryakıt istasyonlarındaki görevliler:

«Benzini öndeki araca mı arkadakine mi koyacağız? diye soruyorlar. Aslında kamp ve karavan yaşamını bilmeyenlere anlatabilsek, onları kampçılığa-karavancılığa özendirsek. Gezici doğa eviyle gezilere çıkıp doğanın içinde yaşasalar, doğayı sevip korusalar fena mı olur?

Buket-Selçuk Borak

Buket-Selçuk Borak Karavanlarında

Bu gezimizde iki-üç yerde rastladığımız kampinglerde kaldık. Yalnız bu kamp alanlarında çadır ve karavanların yerleşimleri, büyük kentlerimizdeki çarpık yapılaşmaya benziyordu. çadırlar-abÇadırlar birbirinin dibine kurulmuş, karavanlar arasındaki uzaklık iki metreyi geçmiyordu. Öyle ki karavanımızın önünde akşam yemeğimizi yerken mutfağımızdan gelen gürültüleri duyunca şaşkınlıkla:

-Karavanımızın mutfağında biri mi var? sorusunu karşılıklı sorarken gürültünün, hemen yanı başımıza park etmiş komşu karavandan geldiğini anlıyorduk. Böyle iç içe yerleşimler bizi çok rahatsız etti. Bizim istediğimiz şey, çadırımızda ya da karavanımızda başkalarıyla belli mesafede ve saygı çerçevesinde yaşamaktı.

BİR OYUN: KONTRABAS-BİR YAZAR: PATRİCK SÜSKIND-BİR OYUNCU: METİN BELGİN

Kontrabas (Der Kontrabass) Alman yazar Patrick Süskınd tarafından 1980 yılında yazılmış tek kişilik bir oyundur. Yazarın ilk oyunu Kontrabas’ı Almanca’dan çeviren Tevfik Turan’dır. Oyun 1989 yılında Kıyı Yayınları, 2010 yılında da Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Kontrabas

Türkçeden başka pek çok dile çevrilen Der Kontrabass; Almanya, İsviçre ve Avusturya’da en çok oynanan oyunlar arasına girdiği gibi  Edinburg Festivali’nde ve Londra National Theatre’da sahnelendi.

Oyunu okuduğunuzda yazarın kontrbas çalmasını bildiğini düşünüyorsunuz, oysa Patrick Süskınd kontrbas çalmayı bilmiyormuş, piyano çalıyormuş. Onun kontrbas çalmasını bilmediğini öğrenmek pek çok okuru şaşırtmış olmalı; bir kontrbasın ve kontrbasçının öyküsü ancak bu kadar gerçek, bu kadar güzel anlatılabilir.

Her ne kadar tek kişilik-monolog biçiminde- bir oyun da olsa; kontrbasçı kadar kontrbas da oyunun önemli bir oyuncusu. Başrol onun aslında…

Oyun karşıtlıklar üzerine kurulmuş; kontrbasçı kitabın başında kontrbasını çok sevdiğini, genç yaşlarda çalmaya başladığı kontrbasın orkestranın ve kendi yaşamının olmazsa olmazı olduğunu anlatırken kitabın ilerleyen sayfalarında kontrbas sanatçısı aynı zamanda memur; kontrbasın iri cüssesiyle yaşamında büyük bir yer işgal ettiğinden ve ona duyduğu nefretten bahseder. Yazar, kitabında kontrbası önce yüceltir sonra yerer:

“Kontrbas ses derinliğinden dolayı yegane temel orkestra çalgısıdır. 1750’den yirminci yüzyıla kadar bütün orkestra müziği, hiç abartısız dört telli kontrbasın omuzları üstündedir. Kontrbas, insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.”

“ Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyurun, bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felaket, fazla yüksek kalıyor, ince de değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar – deli olmak işten değil. Bunun sebebi, kontrbasın melez olması…”

Kontrbas, sanatçının hem sevdiği hem nefret ettiği; dostu ve düşmanı, ne onunla ne onsuz olabiliyor. Arka planda kalmak zorunda olan kontrbas, kontrbasçıyı da arka planda bırakıyor. Yazar kontrbası anlatırken memurlukla yaratıcı sanatçılığı, yaşamdaki çelişkileri ortaya koyuyor. Karşıtlıkları anlattığı kitabın adından da belli “KONTRABAS”…

220px-Kontrabas_afisBir müzisyenin, kontrbas üzerinden müziğe, topluma, bireye, sevgiye, cinselliğe, aileye ve yaşamdaki pek çok soruna değindiği, insanın kendisiyle olan çatışmasını anlattığı Kontrabas adlı oyunla tiyatro oyuncusu Metin Belgin’in yolları yirmi beş yıl önce kesişir. Metin Belgin önceleri bu oyunu sahnelemeyi, oynamayı düşünmez; ama düşüncelerini bir türlü oyundan koparamaz. Sonra bu oyunu İstanbul Devlet Tiyatrolarında sahnelemek için büyük çaba sarfeder. Tiyatro yönetimini ve yönetmenleri bu oyunun sergilenmesi için ikna etmeye çalışır.

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Büyük uğraşlar sonucu yönetmenliğini ve oyunculuğunu kendisinin yaptığı KONTRABAS’ı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 11.Ocak.1992’de sahneler.

Metin Belgin yönetmen olarak Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da oyunu sahneye koyar, yönetmen yardımcısı ve oyuncu Olcay Kavuzlu’dur.

Olcay Kavuzlu/Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu/Kontrabas- Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu’nun oynadığı Kontrabas adlı oyun on dokuz yıldır Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor.

Bu oyunu ilk sahnelendiğinde seyretmiştim Atatürk Kültür Merkezi’nde, tek kişilik oyunları çok severim, Metin Belgin Kontrabas’ta çok başarılıydı.

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Ve başarısı hâlâ devam ediyor; çünkü Metin Belgin Kontrabas’ı yirmi beş yıldır oynuyor. Demek ki iyi bir yazar ve iyi bir oyuncunun buluştuğu bir oyun yirmi beş yıl sürebiliyor.

İstanbullu ve Ankaralı tiyatro severlerin bir perde olan bir saat süren Kontrabas’ı görme şansları var. Onlara “iyi seyirler” diliyorum.

KOKU-PATRİCK SÜSKİND

Kitap: Koku/ Das Parfüm

Yazarı: Patrick Süskind

Can Yayınları

Almanca aslından çeviren: Tevfik Turan

Sayfa: 258

1949’da Almanya’da doğan Patrick Süskind üniversitede tarih eğitimi aldı. Üniversite yıllarında yazmaya başlayan yazarın, o yıllarda yazdığı düz yazılar ve senaryolar bugüne kadar yayımlanmadı.

Yirmiden fazla dile çevrilen Süskind’in kitapları birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmış. Hakkında pek az bilgi olan Süskind’in yazdığı kısa ve alaycı bir biyografisi de varmış. Münih, Paris ve güney Fransa’da yaşayan Süskind insan içine çıkmaktan pek hoşlanmıyormuş.

Koku

Das Parfum (Koku) Patrick Süskind’in 1985 tarihinde yayımlanan ilk romanı, 33 dile çevrilen Das Parfum, dünyada sekiz milyon adet satılmış, Süskind’i dünya çapında şöhrete kavuşturmuş. Das Parfum, Almanya’nın önemli dergilerinden olan Der Spiegel’in çok satanlar listesinde tam dokuz yıl yer almış; yani hem çok satan hem de uzun yıllar satan bir kitap. Kitabı çok satan, dünya çapında ünlü, ayrıca Almanca konuşulan ülkelerin en önemli çağdaş yazarlarından biri olan Patrick Süskind kendisine verilen edebiyat ödüllerini almıyor ve reddediyormuş.

Patrick Süskind

Patrick Süskind

1987 yılında Tevfik Turan, Das Parfum’u Koku adıyla dilimize çevirmiş, kitap Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Alman yönetmen Tom Tykwer kitabı sinemaya uyarlamış. Film, 2006 yılında Almanya’da; 2007’de Türkiye’de  gösterime girmiş.

Kitap, 17 Temmuz 1738’de Paris’te bir çöplükte doğan, koku alma konusunda üstün yetenekli olan Jean Baptiste Grenouille’i anlatır. Çok çok uzaklardan her nesnenin kokusunu alabilen Grenouille’in kendi kokusu yoktur. Grenouille, bunu fark ettiğinde kendinin de başka insanların da yaşamları değişir. Kendini normal insan haline getirmek, doğal insan kokusunu elde etmek için cinayetler işler. Cinayetlerden elde ettiği kokuları biriktirir.

Kitaptan alıntılar:

“İnsan kokusu hep etten kaynaklanan bir kokudur, o halde günaha batmış bir kokudur. Böyleyken nasıl olur da, etin işlediği günahı henüz düşünde bile tanımamış bir bebek kokabilir? Nasıl koksun ki?”

“Paris her yıl on binin üstünde bulunmuş çocuk, piç, yetim üretiyordu.”

“Küçük Grenouille için Madam Gaillard’ın evi nimetti. Herhalde başka hiçbir yerde hayatta kalmayı başaramazdı. Oysa burada, bu ruh yoksulu kadının yanında serpildi. Dirençli bir bünyesi vardı. Nasıl çöplükte doğduktan sonra hayatta kalabildiyse, şimdi de kendini öyle kolay kolay bu dünyanın dışına ittireceğe benzemiyordu.”

“Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce, bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkârdı.

Bedeni için gereksindiği en az ölçüde besinle giysiydi. Ruhu içinse hiçbir gereksinimi yoktu.”

“Odun/ Grenouille bacaklarını uzatmış, sırtını odunluk duvarına vermiş, gözlerini kapamış kıpırdamadan oturuyordu. Bir şey görmüyor, bir şey hissetmiyordu. Sadece çevresinden yükselip sundurmanın kuytusunda biriken odun kokusunu duyuyordu. Bu güzel kokuyu içiyor, onun içinde boğuluyor, bu kokuyla en içindeki en son gözeneği tıkıyor, kendi de oduna dönüşüyor, ağaçtan bir kukla gibi, bir Pinokyo gibi, ölü gibi yatıyordu odun yığınının üstünde; neden sonra belki bir yarım saat sonra “odun” sözcüğünü çıkardı ağzından. Tepeden tırnağa odunla dolmuş, gırtlağına kadar odunla dolmuşçasına, odun karnından, boğazından, burnundan taşıyormuşçasına kustu, attı sözcüğü. Kustu da kendine geldi, odunun ezici varlığının, kokusunun altında ezilip boğulmaktan kurtuldu. Günlerce bu yoğun koku yaşantısının sersemliği içinde gezdi.

Böyle öğrendi konuşmayı. Soyut kavramlar, özellikle töresel ve ahlaki cinsten olanlar ona zor mu zor geliyordu. Aklında tutamıyor, karıştırıyordu, yetişkin bir insan olduğunda bile istemeye istemeye ve çoğu zaman yanlış kullanacaktı hak, vicdan, tanrı, sevinç, sorumluluk, alçakgönüllülük, şükran vb. sözleri; her birinin neye karşılık olduğu karanlıktı ona ve de hep karanlık kaldı.”

“Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş; şişkin bir yelken gibi kokuyordu.”

“Bu parfümler ona bütün olarak daha çok kaba, hantal; beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu. Ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu.”

“Şimdilik yalnız iğreti olarak da olsa kendisinde olmayan insan kokusunu edinmek istiyordu. Elbet insanların belli bir kokusu var değildi. Her insan başka türlü kokardı, bunu binlerce kokuyu tek tek ayırdedebilen ve insanları doğduğundan beri koklayarak birbirinden ayıran Grenouille’den iyi kim bilebilirdi. Gene de parfümsel yönden ele alındığında insan kokusu diye bir ana tema vardı, pek de bayağı bir koku. Bütün insanların, çevrelerini birer hale gibi, ince farklar gösteren bireysel kokulardan oluşan bulutlar sarsa da aynı biçimde taşıyadurduğu, terli-yağlı, genelde oldukça iğrenç bir ana tema.”

“Onun istediği, belirli insanların kokusuydu; o çok seyrek olan, aşk uyandıran insanların kokusu. Böyleleriydi onun kurbanları.”

“Mayıs’tan eylül sonuna kadar her halk kesiminden, en güzellerinden yirmi dördün üstünde genç kız öldürüldü.”

“Grenouille’in o gün yarattığı garip bir parfüm oldu. O zamana kadar dünyada bundan daha garip bir parfüm yapılmamıştı: bir güzel koku gibi değil, güzel koku yayan bir insan gibi kokuyordu. Bu parfüm karanlık bir odada koklansa, odada ikinci bir insan daha duruyor sanılırdı.”

“Kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu, şimdi gerçek insanlar üzerinde kurmalıydı egemenliğini.”

“Kokulara egemen olan insanın kalbine egemen olurdu.”

“Çiçekler, ölüm korkusu içindeki gözler gibi bir saniye yüzeyde kalıyor, spatulanın gelip yağa gömdüğü anda bembeyaz kesiliyorlar, sıcak yağ çevrelerini sarıveriyordu.

Hemen hemen aynı anda da pörsümüş, solmuş oluyorlardı; anlaşılan ölüm o kadar apansız yakalıyordu ki çiçekleri, son kokulu iç çekişlerini kendilerini boğan o sıvıya teslim etmekten başka seçenekleri kalmıyordu. Ölü çiçekler kokmaya devam ediyor değildi, hayır kokan çiçeklerin kokusunu içmiş olan yağın kendisiydi.”

 

 

ALAÇATI ve SÖRF (Gezici Doğa Evim 14)

Alaçatı çok şirin bir köy; tarihi yel değirmenleri, eski taş evleri, bu evlerden  sarkan begonvilleri, rengârenk çiçekleri, daracık taş döşeli yolları, meydandaki karabiber ağaçları, nefis börekler-çörekler yapan fırınları, sevimli dükkanları, hoş insanlarıyla, insanın kendini huzurlu, mutlu hissettiği bir yer. O karabiber ağaçlarının altında, aşırı sıcağı duymadan fırından yeni çıkmış böreklerle ve güzel demlenmiş bir fincan çayla kahvaltı etmek hoşumuza gidiyordu!

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı Evlerinden Biri

Alaçatı Sokakları

Alaçatı Sokakları

Alaçatı Sokakları, Evleri

Alaçatı Sokakları, Evleri

Alaçatı, Karabiber Ağaçlarının Olduğu Meydan

Alaçatı, Karabiber Ağaçlarının Olduğu Meydan

Alaçatı, ünlü olmasını sörfçülere borçlu. Sürekli rüzgâr alan ve dalga tutmayan sığ bir denize sahip olan Alaçatı, dünyanın dört bir yanından gelen sörfçülerin cenneti.  Alaçatı’da dünyanın her köşesinden gelen sörfçüler rüzgârın keyfini çılgınca sürerler. My captured picture

My captured picture

My captured pictureKadınlar, erkekler, çocuklar, gençler; yediden seksene sörf yapar. Sörf yapan yetmişlik, seksenlik gençler izleyenleri şaşkına çevirir. Nasıl ya! Bu yaşta bu eforu nereden bulup sörf yapabiliyorlar? Nasıl bu kadar güçlü ve dinçler? Ve daha bir sürü soruyu kendinize sorup durursunuz.My captured picture Sonra iyi ki ben de onlar kadar olmasa da sörf yapabiliyorum diyerek avunursunuz. Kızımız Özge Avşa’da sörfe başlamıştı; Alaçatı’da sörf yapmayı geliştirdi.

Selçuk’la Mithat her gün sörf yapmaktan ölesiye yorulsalar da çok mutluydular.

Sörf yapmadıkları zamanlarda da Türkiye’nin ve dünyanın en ünlü sörfçülerini gözlerini kırpmadan, büyük bir zevkle izliyorlardı. Devamlı yeni bir şeyler öğreniyor, kendilerini geliştiriyorlardı.

Alaçatı

Alaçatı

My captured pictureAlaçatı’da rüzgâr ne kadar şiddetliyse kumsallar ve denizin üstü o kadar kalabalık ve şenlikli olur.

Alaçatı

Alaçatı

Rüzgâr kesilmeye görsün ortalıkta kimsecikler kalmaz. Orası adeta ölü bir yer haline gelir. Ne bir ses ne bir hareket vardır. Onca insanın ne olduğunu, nerelerde saklandıklarını anlayamazsınız.

Alaçatı/Selçuk-Mithat

Alaçatı/Selçuk-Mithat

Rüzgârsız günlerde Mithat’la Selçuk dalış yapıp balık avlıyorlardı. Alaçatı’da müren balığıyla tanıştık; derisi olağanüstü güzellikte, eti de çok lezzetliydi!

Alaçatı-Müren Balığı

Alaçatı-Müren Balığı

Alaçatı-Selçuk

Alaçatı-Selçuk

Rüzgâr esmeye başladı mı her yer insanla dolar, sanki rüzgâr yeraltında yaşayan insanları canlandırıp yeryüzüne çıkarır.

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Kumsallardan neşeli konuşmalar, şen kahkahalar yükselir.

Alaçatı-Sörf

Alaçatı-Sörf

Denizde rengârenk sörfler en güzel devinimlerini gerçekleştirerek karşı sahile gidip gelirler.

O yıl, Almanya’da yaşayan arkadaşlarımız Gerda-Cemil ve oğulları Cem Koyun Çeşme’de Altın Yunus Oteli’ne tatile gelmişlerdi. Cemil de sörf yapıyordu, Alaçatı’ya da geldiler, birlikte yüzdük, güneşlendik, sörf yaptık, güldük söyledik.

Çeşme-Altın Yunus

Çeşme-Altın Yunus’ta Sol taraftakiler: Cemil-Cem-Gerda Koyun, Sevil-Mithat Okay; Sağ taraftakiler: Özge-Buket-Selçuk Borak, Nesrin-Ergün Aydınlar

Onlar da bizi Altın Yunus’a davet ettiler. İki akşam üst üste biz de onların oteline konuk olduk.

Türkiye ve dünya sörf  şampiyonalarının yapıldığı, yerli ve yabancı sörfçülerin buluşma yeri Alaçatı bizim de olmazsa olmazımız oldu. En az dört-beş yıl üst üste gezilerimizin son durağıydı.

ALAÇATI SÖRFÇÜLERİN CENNETİ (Gezici Doğa Evim 13)

Kaş’ı, Kalkan’ı, Fethiye’yi, Köyceğiz’i, Göcek’i geze dolaşa Gökova’ya geldik. Marmaris’e girsek mi girmesek mi diye düşündük taşındık, konuştuk; Marmaris’e uğramadık. Selçuk’la Mithat bir aydır Alaçatı’da sörf yapma hayalini kuruyorlardı. Bir an önce hayallerinin gerçekleşmesi için Alaçatı’nın yollarına düştük.

Alaçatı Sörf Merkezi'ne Giderken

Alaçatı Sörf Merkezi’ne Giderken

Son durağımız Alaçatı olacaktı. Sonunda beklenen gün geldi, Alaçatı’dan sörf merkezine  giderken heyecanımız doruktaydı. Hele tepeden aşağı inerken sörflerin rengârenk kelebekler gibi uçuşması görülmeye değerdi.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Onlarca sörfçü karşılıklı, yan yana sörflerini ustalıkla kullanıyordu. İçimizi büyük bir coşku kapladı!

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Nihayet Alaçatı’mıza kavuşmuştuk. Kendimizi deniz kenarında buluverdik. Karavanlarımızı alelacele park ettik.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Rüzgâr olanca şiddetiyle esiyor, o estikçe sörfçüler havalara uçuyor, rüzgâr şiddetini arttırdıkça sörfçüler çıldırıyor, sörflerini çılgınca dansettiriyor, türlü atraksiyonlar yapıyorlardı.

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Bizler oturmayı bile akıl edemeden büyülenmişçesine onları izliyorduk. Ne muhteşem bir gösteriydi!

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Bu sörf gösterisini izlerken aklımıza bir yıl öncesi geldi; bir yıl önce de Alaçatı’daydık. Aylardan yine temmuzdu. Avşa’dan arkadaşlarımız Selda ve Uluç’la sözleşmiştik, onlar da geleceklerdi Alaçatı’ya. Uluç tam bir sörf delisiydi. Çadırımızı alır geliriz demişlerdi. Biz onların çadırını aramaya çıktık; fakat bulamadık.

Teknoloji ne güne duruyor deyip Uluç’a telefon açtık:

«Biz Alaçatı’dayız, sizler neredesiniz?» dedik. Uluç:

«Biz dün akşam Alaçatı’dan Avşa’ya döndük,» deyip başlarına geleni anlattı.

İki gün önce Selda’yla Alaçatı’ya gelmişler, rüzgâr çok fazlaymış, çadırlarını güçlükle kurmuşlar. Uluç sörf yaptıktan sonra köfte ve makarna pişirip akşam yemeği için masalarını hazırlamışlar. Onlar bu hazırlıkları yaparken rüzgâr da şiddetini arttırdıkça arttırmış. Minik masalarına oturup tabaklarına mis gibi kokan köfteleri ve makarnayı koyup yemeğe başlamışlar, daha tek köfteyi bitiremeden yaramaz rüzgâr, tabakları yüzlerine yapıştırmış. Yüzleri, üstleri başları köfteli makarna olmuş. Kendilerini köfteli makarnadan arındırıp çadırlarına atmışlar, sinirleri bozulmuş, çadır rüzgârın şiddetiyle sağa sola yattıkça Selda’yla Uluç da bütün gece gözlerini kırpmamışlar ve ertesi sabah rüzgârın hiddetini, şiddetini devam ettirdiğini görünce Alaçatı’dan ayrılalım ayrılmayalım tartışmasına başlamışlar, tartışa tartışa Avşa’ya dönmüşler.

Bizim Alaçatı’da olduğumuzu duyar duymaz «Tamam, biz hemen yola çıkıyoruz,» dediler. Ertesi gün Alaçatı’ya geldiler. Ama bu sefer çadırlarını getirmemiş, sörf merkezine yakın bir pansiyonda yer ayırtmışlardı. Gündüz hep birlikteydik, akşamları pansiyonlarına gidiyorlardı. Uluç kendini sörfe vurmuştu, hiç dinlenmeden bütün gün sörf yapıyordu. Bir akşam üzeri topallayarak yanımıza geldi. Hayrola ne oldu demeye kalmadan Selda: “Uluç ayağını denizde bir kayaya vurmuş, baş parmağı morardı ve şişti, yürümekte zorlanıyor,” dedi. Selçuk: “Biz, Buket’le sana bir ilaç yaparız, ayağın kısa zamanda iyileşir,” deyince hemen ilacı hazırlamaya giriştik.

Selçuk ve Buket, Uluç'a ilaç hazırlarken

Selçuk ve Buket Borak, Uluç’a ilaç hazırlarken

Uluç’un ayağı için yedi zeytini çekirdeğiyle havanda ezdik, özellikle çekirdeklerin kırılması gerekiyor, ezilen zeytin ve çekirdeklerle yine ezdiğimiz bir baş soğanı karıştırdık. Uluç’un ayağına malzemeyi koyduk, naylonla sardık. Uluç ve Selda pansiyonlarına gittiler, ertesi gün merakla onların gelmesini bekledik. Neredeyse öğlen olmuştu, gelen giden yoktu. Bizler herhalde ayağı iyi değil ki hâlâ gelmediler, derken karavanın yanında bir araba durdu, arabayı Selda kullanıyordu, yazık Uluç çok kötü diye düşünürken arabanın diğer kapısından Uluç indi, şakır şakır oynuyordu. “Ayağımda ağrı yok, rahatça yürüyebiliyorum ve hemen sörf yapmaya gidiyorum,” dedi ve gitti. O gün akşama kadar hiç dinlenmeden sörf yaptı. Bizim ilaç işe yaramıştı.

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Yine aynı yıl Mithat’ın yıllarca birlikte kamp  ve dalış yaptığı arkadaşı Selami, eşi Nursel, oğulları Mertcan ve Deniz Şahin de Alaçatı’ya tatile gelmişler, Alaçatı’da bir otelde kalıyorlarmış, iki-üç gün bize de uğradılar. Bir seferinde Selami avladığı balıkları getirdi, Nursel’le birlikte balığı bir güzel pişirdiler, güle söyleye afiyetle yedik. Sabahleyin İstanbul’a hareket edeceklerini söylediler, vedalaştık. Ertesi gün akşam üzerine doğru Selamilerin arabasını gördük yolun başında, bize doğru geliyordu. Şaşırdık, onların İstanbul yolunda olmaları gerekmiyor mu diye birbirimize sorarken arabaları karavanlarımızın yanında durdu. Arabadan önce Selami arkadan Nursel indi, betleri benizleri atmıştı. Çok meraklandık. Hayrola, ne oldu? demeye fırsat bulamadan Nursel olanları anlattı.

Selami, yola çıkmadan önce bir dalış daha yapmak istemiş; sessiz, sakin bir koya gitmişler, arabayı deniz kenarına sokamamışlar, sahilden kolayca görebilecekleri yüksekçe bir yere park edip denize gitmişler. Kendilerini bir an önce Ege’nin ışıl ışıl sularına atmak için acele ettiklerinden arabanın camlarından birini açık unutmuşlar. Yüzdükten, daldıktan, güneşlendikten sonra yola çıkmak için arabalarına geldiklerinde cüzdanlarının ve kıymetli eşyalarının çalındığını görüp büyük bir şok yaşamışlar. İstanbul’a dönüşlerini bir gün ertelemişler.

My captured pictureBu tatsız olay canımızı sıktı; ama Şahin ailesi bu durumu çabuk kabullenip canımıza bir şey olmadı ya deyip kendilerini teselli ettiler ve günün kalanını neşe içinde geçirdik. Alaçatı’nın soğuk, parlak sularına bıraktık kendimizi.

MİNİK RESSAM: DORUK DİNÇBİLEK

Doruk Dinçbilek henüz altı yaşında, ana okuluna gidiyor. “Resim yaparken kendimi mutlu hissediyorum .Resim yapmadan önce hayal kuruyorum, ne yapacağımı düşünüp aklımda tutuyorum. Sonra çiziyorum arkasından boyuyorum. Sulu boya resim yaparken çizmiyorum, resmi fırça ve boyayla yapıyorum.” diyen Doruk ilk resimlerini yapmaya Semra teyzesiyle başlamış, ondaki yeteneği Semra teyzesi keşfetmiş. Doruk’u resim kursuna yazdırmış. Her hafta birlikte kursa gidiyorlar; Doruk önce kuru ve pastel boyalarla resimler yaparken kursta sulu boya tekniğini öğrenip resimlerinin bazılarını sulu boya yapmış.

Doruk, Atölye Asuman'da, Resim Öğretmeni Asuman Erdiliballı Batur ile

Doruk, Atölye Asuman’da, Resim Öğretmeni Asuman Erdiliballı Batur ile

Geçtiğimiz hafta öğretmeni Doruk’a resimde Lavi tekniğini araştırmasını, Lavi tekniğine başlayacaklarını söylemiş, Doruk resimde yeni bir teknik öğrenip bunu kullanacağı için çok heyecanlı.

Lavi tekniğini ben de araştırdım: Sulandırılmış tek renkle veya mürekkeple yapılan suluboya tekniğine yakın bir çalışma olduğunu öğrendim. Temel maddesi çini, is mürekkebi, sepya (mürekkep balığından alınan koyu siyah boya) veya su katılmış boyaymış. Lavi tekniğinde kullanılan boya genellikle siyahmış; ancak mavi ve yeşil de kullanılabiliyormuş. Doruk’un öğretmeni Asuman Hanım, Doruk’a tek renk suluboya ile Lavi tekniğinde resim yaptırmış.

Doruk ve Lavi Tekniğine Göre Yaptığı Suluboya Çalışması

Doruk ve Lavi Tekniğine Göre Yaptığı Suluboya Çalışması

Lavi Tekniğiyle Suluboya Çalışması

Lavi Tekniğiyle Suluboya Çalışması

Kız kardeşim Funda’nın torunu olan Doruk’un yaptığı resimler, bizleri de çok heyecanlandırıyor, resimlerini çok beğeniyoruz.

SAMSUNG

Doruk

Doruk

Flamingolar-Suluboya

Flamingolar-Suluboya

Doruk Dinçbilek

Doruk Dinçbilek Resim Kursunda

Kartal ve Yavrusu-Suluboya

Kartal ve Yavrusu-Suluboya

Cadı

Cadı

Picasso'nun bir çalışmasına bakarak

Picasso’nun bir çalışmasına bakarak yaptığı resim

Doruk; bazı resimleri başka resimlere bakarak bazılarını ise kendi düşünceleri ve düş gücüyle yapıyor .

Sevimli Maymunlar

Sevimli Maymunlar-Pastel

Ben ‘Sevimli Maymunlar’ resmini görünce Doruk kardeşlerini resmetmiş herhalde dedim; ancak Doruk bunu kabul etmiyor, yaptığı resmin maymunlar olduğunu söylüyor. Maymunlarla ilgili çok hayal kurdum, diyor. Ne diyelim ressamımız ne derse doğrudur.

Ağaçlar ve Maymun

Ağaçlar ve Maymun

Doruk

Uçan Balık

Doruk

Deniz Aracı

Doruk

Kravatlı Kedi

Kuşlar

Kuşlar

Kuşlar-detay

Kuşlar-detay

Atlar

Atlar

Su altı-Balıklar

Su altı-Balıklar

Denizdeki Gemiler

Denizdeki Gemiler

Yelkenliler

Yelkenliler

Çiçekler

Çiçekler

Çiftlik

Çiftlik

Kedi

Kedi

Kuş

Kuş

Sevgili Doruk’a çıktığı resim yolculuğunda başarılar diliyorum, çok başarılı olacağına yürekten inanıyorum.

SAKLIKENT’TEN ÖLÜDENİZ’E (Gezici Doğa Evim 12)

Saklıkent’ten karavanlarımızın burnunu Ölüdeniz’e çevirdik. Tepelerden aşağı inerken masmavi denizdeki dalgaların kıyılara çarparak köpük köpük beyazlık oluşturduğu Belcekız (Belceğiz) karşımıza çıktı. Belcekız’ı geçince mavilik yerini yeşile bıraktı, tepelerden kıyılara inen orman, denizi de yeşile boyamıştı. Belcekız’daki dalgalardan, oynak denizden Ölüdeniz’de eser yoktu. Aynı yerde iki farklı deniz iç içe yaşıyordu. Biri alabildiğine mavi, durduğu yerde duramayan, kollarını açıp koşarak kıyıyı kucaklayan; diğeri yeşil, sakin mi sakin…

Ölüdeniz

Ölüdeniz

Türkiye’deki deniz kulağı oluşumlarından biri olan Ölüdeniz içimizi dışımızı yeşille arındırdı. Deniz kulağına lagün de deniyor. Dalgalar ve akıntılar denizin sığ olduğu yerlere çeşitli maddeler taşıyarak yığıyor. Bu yığıntılar kıyıdan denize doğru bir ok oluşturuyor. Bunlara kıyı oku deniyor ve bu kıyı okları bir koyun önünü kapatınca kıyı okunun gerisinde deniz kulağı yani lagün oluşuyor. Adana’daki Akyatan Gölü, Karasu’daki Küçükboğaz Gölü de aynı Ölüdeniz gibi oluşmuş lagünler.

Deniz kulağı, aynı zamanda kayalara tutunarak yaşayan kulağa benzeyen bir deniz kabuklusu.

İç Tarafı Sedefli Deniz Kulağı

İç Tarafı Sedefli Deniz Kulağı

Ben bu kabukları kıyılardan toplamayı çok severim; özellikle Saroz Körfezi kıyılarında bu kabuklara çok rastlanır.

Deniz Kulağı

Deniz Kulağı

Su altının güzelliklerini keşfederken kayalara tutunmuş, neredeyse kayalarla aynı renkteki kabukları seyreder, onları yerlerinden koparmaya kıyamam. Bizim denizlerimizde en büyüğü beş santim olan deniz kulağı dünyanın bazı denizlerinde otuz santimetreyi buluyor.

Ölüdeniz’in nasıl oluştuğunu anlatan bir de efsanesi var. Bildiğimiz bütün efsanelerde olduğu gibi bu da birbirine kavuşamayan iki aşığın ölümüne dayanıyor. Efsaneler de doğa harikası olan yerlerin oluşumu da hep mutsuzluğa, acıya dayanıyor. Son yıllarda çekilen filmlere, dizilere bakın konu hep aşk, birbirine kavuşamayan aşıklar, çektikleri acılar. Aşksız bir toplumda aşk filmleri, dizileri çok izleniyor; aşıklar kavuşamadıkları için çekilen acıları toplum da çekiyor. Demek ki bizim toplumumuz acıyı, karmaşayı seviyor. Adam öyle aşık öyle aşık ki aşkından aşık olduğu kadını öldürüyor! Buna öldüren aşk denir! Nasıl iyi, güzel, insanca yaşarım diye düşünmüyor; öldürüyor. Korkunç bir şey!!!

Likyalıların ışık ve güneş diyarı dediği Ölüdeniz; kıpırtısız, durgun bir göl gibi olmasına rağmen suyu pırıl pırıl, denizin en derin yerinden bile suyun dibi görülebiliyor. Böyle durgun bir denizin bu kadar temiz olması şaşılacak şey doğrusu! Araştırınca öğrendik, meğer Ölüdeniz; kendisini her gün temizleyip yenileniyormuş. Kaynaklardan öğrendiğimize göre Ölüdeniz’de yoğun kaynak suyu çıkışları varmış, bunlar denizin dibinden açık denize doğru bir akıntı oluşturuyormuş,kaynak sularıyla deniz suyu arasındaki tuz farkından açık denizden içeriye ve dışarıya sürekli bir sirkülasyon oluyormuş, bir de denizin sık sık yükselip alçalması yani gel-git etkisi deniz suyunun giriş ve çıkışını sağlıyormuş. Ve böylece 2006 yılında Dünya’nın en güzel kumsalı seçilen Ölüdeniz’in suyu kirlenmiyormuş. Adı Ölüdeniz de olsa adına inat temiz, güzel, canlı bir yaşam sürme gayretinde Muhteşem Ölüdeniz.

Karavanlarımızı Belcekız’da uygun bir yere park ettik, geceyi orada geçirdik. Sabah tekne turuna çıktık; Fethiye’nin pırıl pırıl denizinde seyretmek olağanüstüydü. Teknenin uğradığı koylarda yüzmeye doyamadık, suya girince insan dışarı çıkmak istemiyor, suyla bütünleşiyor.

Kelebekler Vadisi

Kelebekler Vadisi

Kelebekler Vadisi, 1995 yılında 1. derece doğal SİT ilan edilmiş ve her türlü yapılaşmaya kapatılmış. Vadi; yüksek kayalıklardan ve çam ormanlarından oluşmuş. Bu vadide söylendiğine göre milyonlarca hatta milyarlarca kelebek olduğundan Kelebekler Vadisi adını almış. Kelebekler Vadisi’nin kıyısına yanaşan tekneden inip kelebekleri görmek için epey yol yürüdük, şelaleye vardık. Kelebekler daha çok şelalede konuşlanıyormuş, rehberimiz bizlere sessiz olmamızı, kelebekleri rahatsız etmememizi söylese de kendisi herkesten daha çok gürültü yapıyordu. Ne yazık ki değil milyarlarca onlarca kelebek bile göremedik Kelebekler Vadisi’nde. Sadece bir iki siyah kelebek çevremizde uçuştu. Ya kelebeklerin zamanı değildi ya da insanların seslerinden bıkmış olan kelebekler bir yerlere saklanmıştı. Kelebekleri göremesek de vadide, doğada olmak güzeldi. Deniz harikaydı!

Fethiye St. Nicolaus Adası

Fethiye St. Nicholas Adası (Gemiler Adası)

Kelebekler Vadisi’nden sonra teknemiz Roma ve Bizans’a ait kilise, ev, sarnıç kalıntılarının bulunduğu Gemiler Adası’nda indirdi bizi. Kendimizi önce Akdeniz’in parlak sularına bıraktık; sonra da adaya çıktık, kalıntıların arasında dolaştık, geçmişin izlerini sürdük.

St.Nic. Adası

St.Nicholas  Adası’ndan Gemiler Koyu’na Bakış

Adanın en yüksek yerine çıkıp Gemiler Koyu’nu seyrettik. Bu adanın bir diğer adı da St. Nicholas Adası’dır. Yapılan kazılardan çıkarılanlara göre denizler azizi Nicholas’ın bu adada yaşadığı ve erken Hristiyanlık Döneminde buranın önemli bir ziyaret merkezi olduğu anlaşılmış.

Yamaç Paraşütçüleri

Yamaç Paraşütçüleri

Tekne turumuzun son durağı, tekneye bindiğimiz Belcekız’dı. Tekneden inip sahilde yürümeye başlayınca gökten hızla inen yamaç paraşütlerini gördük. Gökyüzü rengârenkti. Babadağ’dan yamaç paraşütüyle atlamayı düşünmedik değil, çok heyecanlı olmalıydı, o kadar heyecanı kaldırabilir miydik bilmiyorum.