BURGAZ-NECEBAR (NESEBAR) (Akordiyon 16)

Bulgaristan’ın Kırın köyü Kazanlık’a çok yakındı. Arabayla en fazla on dakikada Kırın’dan Kazanlık’a gidiliyordu. Önce Burgaz’a oradan da antik bir kent olan Necebar’a (Nesebar) gitmeye karar verdik. Kazanlık ile Burgaz arası 185 kilometreydi. bulgaristan-burgaz-bAşağı yukarı iki buçuk-üç saatte,  Karadeniz kıyı şeridinin güneyinde bulunan, Kırklareli’nin komşusu Burgaz’a vardık.

Bulgaristan’ın Varna kentine 100-120 kilometre mesafede olan Burgaz, Varna’dan sonra Bulgaristan’ın ikinci büyük sahil kenti, ülke genelinde ise dördüncü büyük kent; alabildiğine uzun kumsalları ve plajlarıyla turistleri çok olan bir yer. Tam bir sahil kenti, kumsalları ve plajları için gelen turistler fazla olsa da ben Burgaz’ın denizinde yüzmek istemem, bizim ülkemizde şıkır şıkır, pırıl pırıl sular varken Burgaz’ın denizine girmek pek de cazip değil; ama ortam güzel!

Burgaz Sahili

Burgaz Sahili

Burgaz Tren Garı

Burgaz Tren Garı

Burgaz

Burgaz

Burgaz’da gezip dolaştıktan sonra Burgaz’a 30 kilometre mesafedeki antik kent Necebar’a geçtik. Necebar (Nesebar-Nessebar) kenti Yeni Necebar ve Eski Necebar olmak üzere iki bölümden oluşuyor. datarfcsdfnz0lfprhsm0ublxdzhdrdfhtmhhn1u-gmclkjjl93ggqnl-qqmvl7drp9gvdmn6u0wt-hmrmh9nwxvtgky3krmffthy-rmtprfxjm8anzkimx4ussqilb5cpbf6vx8ckuthsnzv0cvkm5yalfj-j9pptuaknf4lvvvg3dxeep5itit4eiswtttks_3neÜç bin yıldan fazla yaşı olan Necebar Karadeniz’de kayalık bir yarımadanın üzerinde oturmakta. Buraya ilk olarak Menebria denilen Traklar yerleşmiş. Daha sonra 6. yüzyılın başlarında kent Yunanlıların kolonisi olmuş.

Necebar

Necebar

Yunanlılardan sonra Bizanslılar, Bizanslılardan sonra da Osmanlılar Necebar’a egemen olmuş. Yeni Necebar’dan 300 metre uzunluğundaki köprüyü geçtik, Eski Necebar’a girmeden aracımızı otoparka bıraktık; çünkü Eski Necebar’a araçlar giremiyor, iyi ki de giremiyor, insanlar rahatça antik kenttin sokaklarında dolaşıp tarihi eserleri gezebiliyorlar.

Necebar

Necebar (Nesebar-Nessebar)-Aracımızı park ettiğimiz otoparktan Necebar’ın görünümü

Necebar

Necebar

Necebar surlarla çevrili bir kent, biz de bu tarihi surlardan girdik içeri. Üç tarafı denizlerle çevrili kent bu kadar mı şirin olur! Nereye baksan tarih seni çağırıyor, söylendiğine göre tarihi kalıntıların pek çoğu sular altındaymış; yani kentin üstü de altı da buram buram tarih kokuyor…

Necebar'da Sevcan ve minik Sezin

Necebar’da Sevcan ve minik Sezin

Necebar

Necebar

Necebar'da Bir Restoran ve Müşterileri(!)

Necebar’da Bir Restoran ve Denizci Müşterileri(!)

Necebar

Necebar

Necebar Sevcan, Sezin ve Atilla

Necebar /Sevcan, Sezin ve Atilla

Necebar

Necebar-Karadeniz’de Bir Gemi

Necebar

Necebar-Deniz, Tekneler, Eski Bir Ev ve Antik Kent’te Deniz Kenarına Yapılan Özelliği Olmayan Yüksek Bir Bina

Necebar

Necebar’daki Kafelerden Biri

Necebar

Eski Necebar’ı Yeni Necebar’a Bağlayan 300 metrelik köprü

Öyle hoş bir kent ki Necebar Bulgaristan’a giden herkes bu kenti görmeli, burada tatil yapmalı diye düşündük Necebar’da dolaşırken. Necebar’a ‘Kırk Kiliseli Kent’ de deniyormuş. Gerçekten pek çok kilise var burada.

Necebar-Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church)

Necebar-Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church)

Necebar’ın en önemli kiliselerinden biri olan Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church) M.S. 6. yy.da yapılmış Bizans eserlerindenmiş. Antik zamanlarda da bu kilisenin bulunduğu yerin, kentin agorası olduğu pek çok kaynakta yazılıymış.

Necebar

Necebar-Christ Pantokrator Kilisesi

13.-14. yüzyıla tarihlenen bir başka Bizans Kilisesi de Christ Pantokrator, sanat galerisi olmuş artık. Bizler hiç durur muyuz hemen sanat galerisinde aldık soluğu. Kilisenin içi de dışı gibi gösterişliydi!

Necebar

Necebar’ın Tarihi Evleri ve Çeşmesi

Necebar’ın Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve tarihi evleri çok hoşumuza gitti; 18.-19. yüzyılın iki katlı ahşap, cumbalı evleri… Necebar’da bu tarihi evleri çok güzel korumuşlar, sanki İstanbul’un eski semtlerinden birinde dolaşıyormuşuz gibi geldi bize. Burayı Beypazarı’na, Safranbolu’ya da benzetmedik değil.

Necebar

Necebar’ın Sokakları, Evler ve Dükkânlar

Necebar’ın tarihi evleri artık dükkân olmuş, her dükkân rengârenk, bu renklilik turistleri cezbediyor…

Necebar’da her ne kadar tarihle iç içe olsanız da deniz ve güneşten de fazlasıyla yararlanabilirsiniz. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, geçmişi ve bugünü aynı anda yaşamak, geleceğe güzel anılar biriktirmek ne güzel! Ne güzel!!!

Fotoğraflar: Mithat Okay

AÇIK HAVA ETNOĞRAFYA MÜZESİ ETAR ve SOKOLSKY MANASTIRI (Akordiyon 14)

Sabah erken kalktık, kahvaltı ettikten sonra Bulgaristan’ın Kırın köyünden yola çıktık Gabrovo’ya gitmek için. Gabrovo Bulgaristan’ın mizah ve espri merkeziymiş. Güzel, temiz bir kentti ormanlık bir alanın ortasında bir kent. Gabrovo’dan çıktıktan sonra kentin sekiz kilometre güneyinde bulunan Bulgaristan’ın ilk ve tek ‘ Açık Hava Etnoğrafya Müzesi Etar’ a geldik. Bu müze 1964 yılında açılmış. Bu müzenin fikir babası Lazar Donkov’muş. Etar’da insan geçmişte yaşıyormuş gibi hissediyor kendini. Etar Müzesi’ni kurma düşüncesinin hayata geçirilmesini sağlayan Lazar Donkov’un da isteği burayı gezenlerin gördüklerini kolayca anlayıp algılaması ve geçmişteki ulusal zenginliğe günümüzde de önem vermesi.

Etar Bilet Gişesi

Etar Bilet Gişesi

Etar Açık Hava Etnoğrafya Müzesi Girişi

Etar Açık Hava Etnoğrafya Müzesi Girişi

Etar

Etar

Etar

Etar

Etar

Etar

Etar yeşillikler içinde minik bir köy, biletinizi alıp giriyorsunuz ve 100-150 yıl öncesini yaşamaya başlıyorsunuz.

Etar

Etar

İki katlı şirin mi şirin evler, genellikle damları taş kaplı; her evde farklı bir sanat sergileniyor ve ustalar turistlerin gözü önünde üretiyorlar, buradaki ustaları izleyebiliyor, onlarla sohbet edebiliyorsunuz.

Etar

Etar

Daracık Arnavut kaldırımlı yollarda yürümek, her dükkândaki  sanatsal objelerin yapılışlarını izlemek, istediğinizi satın almak öylesine keyifli ki… On altı farklı sanat dalı sergileniyor buradaki dükkânlarda; ben minik at arabalarına, onların rengârenk boyanmasına bayıldım. Sanki Bulgaristan’ın Etar Müzesi’nde değil de Sultanahmet’in Arastası’ndayız, oradan da Soğuk Çeşme Sokağı’na geçmişiz gibi hissediyor ve hiç yabancılık çekmiyoruz.

Etar

Etar

Etar

Etar

Yüzlerce yıl önce kadınlar su gücüyle çalışan çamaşır makinelerinde çamaşırlarını yıkıyorlarmış. Şimdi bile sular gürül gürül akıyor.

Etar

Etar

Etar

Etar

Eski değirmen restorasyona girmiş, zamanında buğdaylar burada öğütülüp un haline getiriliyormuş. Değirmenin restorasyonu bitince buğday öğütecekler mi acaba? Bana buğdaylar öğütülecekmiş gibi geliyor.

Gabrovo

Gabrovo

Geçmişte onlarca zanaat geliştirilmiş, elde edilen ürünler Viyana, Marsilya, Anadolu ve Bükreş’te satılıyormuş; bu dönemde Gabrovo  önemli bir ticaret, kültür, eğitim merkeziymiş.

Gabrovo

Gabrovo

Gabrovo, bizim Karadeniz’imiz gibi fıkralarıyla ünlüymüş. Yani espri ve mizah bölgesiymiş.Her yıl mayıs ayında Gabrovo’da bir mizah festivali düzenleniyormuş. Ne güzel bir etkinlik! Aslında dünyanın pek çok kentinde bu tür festivaller düzenlenmeli.

Etar

Etar

Etar

Etar

Etar

Etar

Neyse biz Etar’a dönelim, 1990’da Açık Hava Müzesi Etar’da ‘halkın zanaatları panayırı’ yapma düşüncesi ortaya çıkmış ve ülkenin her yanından gelen zanaatçıların buluşma noktası olmuş. Bu panayır Etar’da oluşturulan ürünlerin tanıtılması ve satılmasının yanı sıra, buraya uzak kentlerden gelen usta zanaatçıların sergileri açılıyor, folklor gösterileri yapılıyor ve buraya gelen ziyaretçiler tüm bu etkinliklere katılabiliyor, yüz-yüz elli yıl öncesinin havasını, geleneğini, töresini hissederek yaşıyor.

r001-127etar-sokolsky-semaharitasiabEtar’dan çıktıktan sonra Sokolsky Manastırı’na geldik. Sokolsky bir Bulgar Ortadoks manastırı. 1833 yılında Yosif Sokolsky tarafından kurulmuş. Gabrovo’ya 15 km. uzaklıkta, Etar Açık Hava Müzesi’ne uzaklığı ise birkaç kilometre.

Sokolsky Manastırı'nın Girişi

Sokolsky Manastırı’nın Girişi

Sokolsky Manastırı

Sokolsky Manastırı

Sokolsky Manastırı

Sokolsky Manastırı

Doğa’nın içinde, güzel bir bahçede bulunan tarihi ve oldukça bakımlı binalar çok hoşumuza gitti. Bahçenin ortasında bir çeşme karşıladı bizi. Etrafa bakınca manastırın yemyeşil dağlarla çevrili olduğunu gördük. Manastırın bahçesi bizi öylesine rahatlattı ki… Huzurlu bir bahçe; ancak çevresindeki dağlarla bir o kadar da vahşi.

Sokolsky Manastırı'nın Kilisesi

Sokolsky Manastırı’nın Kilisesi

Zıtlıkların ortasında dağlara karşı bir de küçük ve freskleri capcanlı olan şirin bir kilise vardı, arkasındaki yeşil dağlarla hoş bir görüntü oluşturuyordu. Sokolsky Manastırı Türk-Rus Savaşı’nda (1877-78) kısa bir süre için hastane olarak kullanılmış. Fotoğraf makinemize ve belleğimize kaydettik gördüklerimizi. Akşam olmak üzereydi, karnımız acıkmıştı, kendimizi yemek yiyebileceğimiz bir yere attık.

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

İKİNCİ KEZ ŞİPKA’DAYIZ (Akordiyon 13)

O geceden iki gün sonra Şipka’ya arabayla gittik. Bir buçuk kilometrelik asfalt, virajlı yolu yukarıya doğru döne dolaşa çıktık.

r002-004sipka-levhasi-ag

Aracımızı park ettik. Önce kabartma betimlemelerin olduğu yere daha sonra da anıta çıktık. Sadece 200 basamak…

Kabartmalarda Osmanlı-Rus Savaşıyla ilgili betimlemeler var. Daha önce de söz ettiğim gibi Osmanlı Ordusu’nun yenildiği yer burası. Osmanlı Ordusu’nun savaşı kaybetmesi ve daha sonra Bulgarların kendi devletlerini kurmaları,

Anıt

Şipka Tepesi’ndeki  Aslanlı Anıt

Beş asır süren Osmanlı egemenliğinden kurtulmalarının simgesiymiş bu anıt. Bu anıta ‘Özgürlük Anıtı’ deniyor. Anıtın ön cephesinde yan duran büyük bir arslan heykeli var.

Şipka Tepesi'ndeki Anıtın Çevresi

Şipka Tepesi’ndeki Anıtın Çevresi

Kimilerini mutlu eden olaylar kimilerini mutsuz eder. Biz de içimiz burkularak bilet aldık, anıta girdik.

Anıt

Anıttaki lahit

Anıtın girişinde bir lahit vardı, dar bir merdivenden yukarı katlara çıktık, her kat taş çatlasa on metre kare kadardı, belki de daha küçük…

Şipka Tepesi'ndeki Anıtın ikinci katı/Atilla-Sevcan-Sezin-Sevil

Şipka Tepesi’ndeki Anıtın ikinci katı/Atilla-Sevcan-Sezin-Sevil

Her katta savaşı anlatan yağlı boya tablolar, komutanların, halkın fotoğrafları, kazanılan nişanlar, silahlar, çerçevelenmiş yazılar, resmi kağıtlar bulunmaktaydı.

Şipka-Savaş Resmi

Şipka-Savaş Resmi

r002-016-savas-resmi-abgResmedilenler Türk askerinin perişan bir şekilde savaşmaya çalışması, Şipka’yı almak için kayalıklara tırmanma uğraşısı vermesi, Rus ve Bulgar askerlerinin onları engellemeleri, karşılıklı patlayan silahlar; karlar üzerinde yaralı veya ölü onlarca kişinin yatması… çekilen acılar, iç paralayıcı durumlar…

Şipka'daki Anıtın terasından çevrenin görünüşü

Şipka’daki Anıtın terasından çevrenin görünüşü

Anıtın dört katında sergilenenleri üzüntüyle inceledikten sonra terasa çıktık, kare şeklindeydi teras, buradan dört bir tarafı görebiliyorduk. Bulunduğumuz tepe bu yörenin en yüksek tepesi, bu tepenin etrafında onlarca çeşitli yükseltide tepe bulunuyor.

Şipka'daki Anıtın terasından çevrenin görünümü

Şipka’daki Anıtın terasından çevrenin görünümü

Her taraf yemyeşil, gözünüzün görebildiği kadar yeşil, aşağılarda bir iki evin ve tesisin dışında bina yok. O gece bizi korkutan karanlıklar aslında bu yeşillik tepeler, düzlüklermiş.

Plevne ve Şipka’da savaşın kaybedilmesi buralarda yaşayan Türkleri göçe zorlamış. Pek çok kişinin Doksanüç Harbi sonrasında Türkiye’ye göçtüğünü biliyoruz. Bu göç ve kaybedilen topraklar, henüz 1877’de doğmamış olan; ama daha sonraki zamanlardaki kayıpları ve göçleri yakından görüp yaşayan Mustafa Kemal’in bir sözünü getiriyor aklıma:

“Muhacirler, kaybedilmiş toprakların hatıralarıdır. „

Şipka'daki kayalıklar

Şipka’daki kayalıklar

Evet, ben Şipka Anıtı’nın terasından kaybedilmiş topraklara bakıyorum. Zümrütle kaplı topraklara… Birden gözüm aşağılarda bir yere takılıyor, başımı başka tarafa çeviremiyorum. Alt katlardan birinde gördüğüm bir tablo canlanıyor gözümün önünde, şu kayalıklarda evet evet şu kayalıkların orada yapılıyor savaş. Askerlerimizin resimde çıkmaya çalıştığı kayalar, orada sessizce duruyor; yaşanan acıları, duyulan kinleri, yapılan zulümleri unutmaya çalışıyorlar sanki…

İçimin titrediğini, elimin ayağımın o sıcak günde buz kestiğini duyumsuyorum. 100-130 yıl önce hem bizim askerlerimizin hem de karşı tarafın askerlerinin ne sıkıntılar, acılar çektiklerini, aç susuz kaldıklarını, yaraladıklarını, yaralandıklarını, öldürdüklerini, öldüklerini düşünüyorum.

Savaş ne kötü bir şey! Savaşlardan geriye ölüm, acı, yoksulluk, gözyaşı kalıyor. Savaşlardan çıkarı olan kişiler, şirketler ya da devletler dünyanın her yerinde savaş olmasını istiyorlar. Birilerinin savaşması, acı çekmesi, her geçen gün yoksullaşması başka birilerinin zengin olmasını, lüks içinde yaşamasını sağlıyor. Ne acımasızlık!!!

Kaybedilmiş topraklardan ayrılırken çevrenin güzelliğini göremez olduk, yüreğimize acı bir ağırlık çöktü, gözlerimizin önüne sulu bir sis yerleşti; bastığımız yeri görmeden, karmakarışık duygularla indik aşağı…

Fotoğraflar: Mithat Okay