İSTANBUL’UN KALBİ SULTANAHMET (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 1)

-Yurdanur! Yurdanur! Kızım uyan artık!

-…………

-Yavrum, kalkman gerekiyor.

-Ihhh! Anneciğim bugün tatil, n’olur biraz daha uyuyayım.

-Canım kızım benim, istediğin kadar uyu, bana göre bir şey yok; lâkin arkadaşın aşağıda seni bekliyor.

-Arkadaşım mı? Kim?

-Gönül canım! Her gün okula beraber gittiğin arkadaşın.

-Ne olmuş, günleri mi şaşırmış yoksa?

-Günleri şaşırmış ya da karıştırmış gibi görünmüyor. Bir ödev mi yapacakmışsınız ne? Öyle bir şeyler söyledi.

-Ödev mi? Tabii ya ödev! Hemen giyinip geliyorum, Gönül’ü içeri alır mısın?

-Tamam kızım, tamam!

Annesinin terliklerinin topuklarıyla tahta merdivenlerin dansından çıkan tıkırtıyı dinlerken alelacele giyiniyor, yapacakları ödevle ilgili düşünüyordu.

Hay Allah, o kadar geç yatarsan olacağı bu işte!

Tarih öğretmeni ödevin konusunu söylediğinde heyecanla nasıl da atlamıştı ben yaparım diye.

Her şey öğretmenlerinin sorduğu bir soruyla başlamıştı.

“İstanbul’un, üzerlerine kurulduğu söylenen yedi tepesini kim söyleyecek?”

Sınıfa önce bir sessizlik hâkim oldu, sonra fısıltıyla bir iki isim söylendi: Tepebaşı, Çamlıca Tepesi…

Öğretmenlerinden bu tepelerin doğru olduğuna dair olumlu bir yanıt gelmedi.

Öğretmenleri, herkese bu konuyu araştırmasını söyledi ve konuyla ilgili ödev hazırlamak isteyen olup olmadığını sordu.

yurdanur-oztan-b

Yurdanur Öztan (Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Yurdanur ilk parmak kaldıran kişiydi, onun parmak kaldırdığını gören, Yurdanur’la aynı mahallede oturan, her gün okul yolunu birlikte arşınladıkları, sıra arkadaşı Gönül de ödev yapmak için istekli olduğunu belirtti. Tarih öğretmenleri Nuran Hanım, ikisine de yedi tepenin nereler olduğunu öğrendikten sonra birinci tepeyi özellikle incelemelerini söyledi.

Yurdanur aşağı indi, ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra iki arkadaş evden çıktılar, yokuşun başına geldiklerinde denize döndüler, bugün güneşin doğuşunu görememişlerdi, her sabah erkenden evden çıktıklarında güneş de ufuktan olanca kızıllığıyla yükselir, denizin üzerinde kızıl bir yol oluştururdu.

untitled-73-sultanahmet-b

Sultanahmet            Fotoğraf: Serpil Bakır

Gün boyu o muhteşem görüntü gözlerinin önünden gitmez, onları mutlu ederdi. İki genç kız denizden bulundukları yokuşun başına kadar yaşadıkları sokağa alıcı gözlerle baktılar. Sokaklarında beton binalara rastlanmıyordu, genellikle tek ve iki katlı ahşap evlerin birbirine yaslanarak zamana direndiği; içinde yaşayanların birbirlerinin acılarına, sevinçlerine, heyecanlarına ortak olduğu, büyük bir dayanışma gösterdiği yaşlı tahta evler.

untitled40-sultanahmet

   Fotoğraf: Sevil Okay

untitled-56

Sultanahmet                Fotoğraf: Sevil Okay

Her sokağı, her taşı buram buram tarih ve deniz kokan, tarihi eserlerinin, asırlık ağaçlarının gönüllere taht kurduğu, üç imparatorluğa kucak açmış tarihi yarımadadaydı semtleri Sultanahmet. O, İstanbul’un kalbiydi.

-Yurdanur, benim bu ödevi niçin aldığımı merak ediyorsundur. Tarihe merakım olmadığını biliyorsun; bundan dolayı da tarih dersim zayıf. Belki bu ödevle hocanın gözüne girip notumu yükseltirim diye düşündüm.

– Ben de öyle tahmin ettim canım. İyi ki sen de bu ödeve talip oldun. Birlikte güzel bir ödev hazırlarız, dediğin gibi olur da zayıfını kurtarırsın.

Sultanahmet Meydanı’na yürürken Yurdanur anlatmaya devam ediyordu.

-Haydi başlayalım ! Ben akşam biraz ansiklopedi karıştırdım. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelerin üzerlerindeki tarihi eserleri öğrendim.

-Deme yaaa! Hafta içi Beyazıt Kütüphanesi’ne gidip orada araştırırız diye düşündüm, bugün öylesine bir gezinti yapacağımızı düşünerek herhangi bir çalışma yapmadım.

-Tamam, kütüphaneye de gider, araştırma yaparız. Şimdi bak şu meydanda ne görüyorsun?

-İki dikilitaş görüyorum; biri Örme, diğeri alt tarafında kabartmalar, üzerinde yazılar olan Mısır’dan getirildiği söylenen dikilitaş, daha ilerde Alman Çeşmesi var.

-Bu dikilitaşlara obelisk deniyor. Mısır Obeliski’nin yakınında bir de Yılanlı Sütun bulunuyor, bu sütun Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirilmiş.

untitled-43-sultanahmet-camii-b

Sultanahmet Camii         Fotoğraf: Sevil Okay 

Sağ tarafta asırlık ağaçların arkasına gizlenmiş Sultanahmet Camii, sol tarafta da İbrahim Paşa Sarayı bulunuyor.

buyuk-saray-roma-imparatorlugu

Sultanahmet Hipodrom ve Büyük Saray  /Fotoğraf: İnternet’ten

Biliyor musun Roma İmparatoru Septimius Severus M.S. 2. yüzyılın sonlarında bu meydanda bir hipodrom inşa ettirmiş. Hipodromun çevresinde de önemli yapılar ve abideler yerlerini almış. Önce Roma İmparatorluğu sonra Bizans İmparatorluğu döneminde burada araba yarışları düzenlenirmiş. Tabii o zamanlar motorlu araçlar olmadığından at arabaları pek revaçtaymış. Araba yarışlarının yanı sıra burası şehrin toplanma, eğlence ve spor merkeziymiş. Müzisyenler, dansçılar, akrobatlar burada yaparlarmış gösterilerini. Dev bir U harfi biçimindeymiş hipodrom. Tahminime göre şu an durduğumuz yerin sağ tarafında -Sultanahmet Camii’nin önü- balkon şeklinde imparator locası yer alırmış, locanın damında da dört bronz at bulunurmuş. Hipodromun 10. yüzyıla kadar önemi büyükmüş Konstantinopoli’de.

İmparatorluğun Büyük Saray’ı hipodromun yanından başlayıp taa deniz kenarına kadar uzanırmış. Sarayla hipodrom arasında bir geçit olduğu söyleniyor,  zamanın imparator ve imparatoriçeleri saraylarından hipodroma geçiverirlermiş yarışları, eğlenceleri ya da vahşi hayvanlarla insanların hayatta kalma mücadelesini seyretmek için. 11. yy.dan sonra Büyük Saray, dışardan gelecek düşman korkusuyla terk edilmiş; Haliç kıyısında inşa edilen, daha korunaklı olduğu düşünülen Blakhemai Sarayı’na taşınmış İmparatorluk.

-Eee, Büyük Saray’a ne olmuş?

000035

Sultanahmet-Ayasofya          Fotoğraf: Sevil Okay

-Neler olmamış ki Gönül’cüğüm? 1204 yılında Latin işgaline uğramış. Başta Ayasofya ve Büyük Saray bu işgal sırasında yağmalanmış. Büyük Saray yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Latinler tam elli yıl Bizans’a egemen olmuşlar ve ülkeyi çok kötü idare etmişler. İstanbul’a, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında yapılan, değişik yerlerden getirilen sanat eserlerini yağmalayıp büyük zarar vermişler. Tüm bunların yanı sıra hava şartları; yağmur, kar, rüzgâr… doğa olayları, büyük zelzeleler… Büyük Saray’ın yeryüzünden yer altına inmesine neden olmuş. Saray’ın kalıntıları toprak altında kalmış.

VİŞNELİ UN HELVASI

Un helvasının vişnelisini sever misiniz? Ben çok severim. İlk vişneli un helvasını yıllar yıllar önce Avşa’da komşumuz olan Leman teyze yapmıştı. O yıl bu yıldır vişneli un helvasını ben de yaparım. Bunu sizlerle de paylaşmak istedim, sizler de vişneli un helvası yapın ve afiyetle yiyin.

Gerekli Malzemeler:

250 gr. tereyağı

500 gr. vişne

3 su bardağı un

2.5 su bardağı toz şeker

2.5 su bardağı su

Un helvası tariflerine baktığınızda genellikle tereyağını eritin, sonra unu koyun ve kısık ateşte karıştırın diye yazar. Ben elektrikli ocakta dibi kolay tutmayan bir tencerede önce unu kavuruyorum, öyle saatlerce unu karıştırmıyorum. Elektrikli ocağın avantajı bu. Unun rengi değişince tereyağını katıp unla birlikte kavurmaya devam ediyorum. Saplarını ve çekirdeklerini ayıkladığım 500 gr. vişneyi kavrulmuş tereyağlı una katıyorum. Başka bir tencerede 2.5 su bardağı şekeri  2.5 su bardağı suda eritiyor; onu da tereyağlı, vişneli, kavrulmuş unun üzerine döküp tencerenin kapağını kapatıp on dakika kısık ateşte suyunu çektiriyor, ocağı kapatıyorum. Vişneli un helvası ılınınca kaşıkla helvayı şekillendirip servis ediyorum. SAMSUNG CAMERA PICTURES

FRİGLERİN GİZEMLİ UYGARLIĞI SERGİSİ (Kibele’nin Gözleri 8)

2008 yılını İstanbul’da çocuklarımızla karşıladık, İstanbul’a gitmişken İstanbul’u doyasıya gezdik dolaştık. Bir öğleden sonra Karaköy’den tünele binip Beyoğlu’na çıktık. Galatasaray’daki Yapı Kredi’nin önünden geçerken bir sergi ilanı gözümüze çarptı:‘Friglerin Gizemli Uygarlığı 26 Aralık 2007-13 Nisan 2008 ‚

000009-istanbul-istiklal-caddesi-b

Beyoğlu-İstiklal Caddesi/İstanbul

dsc00130-f-gizemli-uyg-b

Frig Sergisi-Yapı Kredi/Vedat Nedim Tör Müzesi

Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’ndeki sergiye girdik. İnsan uzun zamandır görmediği bir dostuyla karşılaştığında nasıl mutlu olursa biz de öyle mutlu olduk. Otuz üç yıl önce Frigya’ya öğrencilerimizle yaptığımız geziyi anımsadık. Frigya’yla başlayan tarihe yolculuğumuz otuz yıldan fazladır Hattuşaş, Hitit, Urartu, Lidya, Likya, Karya ve daha nice Antik Çağ uygarlıklarıyla devam etti. Ülkemizin neresine gitsek geçmiş uygarlıkların izini sürdük. Antik kentlerdeki yaşamları inceledik. Antik kentlerde yaşayan insanlarla ortak noktalarımızın çok fazla olduğunu gördük. İlk çağdan günümüze bin yıllar geçmiş olsa da teknoloji kişileri, toplumları şaşırtacak şekilde ilerlese de, insanoğlu aya, uzaya yolculuklar yapsa da hırsın, tutkunun, düşmanlığın, acımasızlığın, aşkın, nefretin, sevginin, dostluğun her çağda insanın değişmeyen duyguları olduğunu öğrendik. İnsan ancak bu duygularla var olabiliyor demek ki…

dsc00195-frigya-abg

Frig Sergisi’nden

Frig Sergisi, bizi heyecanlandırdığı, mutlandırdığı kadar da kaygılandırdı. Friglerin kültürel mirasının doğanın olumsuz koşulları ve cahil insanlar tarafından tahrip edilmesi, özellikle definecilerin yakın geçmişte pek çok anıtı dinamitle patlatarak define aramaları ve tahribatın büyük olması bizi üzdü ve çok endişelendirdi. Ülkemizin her köşesi kültürel miraslarla dolu, her birey bu miraslara sahip çıkmalı, yok etmemeli. Sahip çıkmak da öğrenilebilir,öğretilebilir, biz yıllarca öğrencilerimizi bilinçlendirmeye çalıştık Orhan’la… Olumsuzluklar ancak ve ancak eğitimle giderilebilir.

dsc00161-suzgecli-kap-ab

Frig Sergisi’nden

Frig Sergisi, yıllardır kafamı kurcalayan bir olayı yeniden canlandırdı. 33 yıl önce ben Midas Kenti’nde Tanrıça Kibele ile karşılaşıp konuştum mu? Mantığım böyle bir şey olamayacağını söylüyor. Yüreğimse Kibele’yi gördüğünden, onunla konuştuğundan öylesine emin ki… Bense tüm bunların gerçek olmasını istiyorum; fakat tam olarak gerçeğin ne olduğunu bilemiyorum. Çok iyi bildiğim ve hiç unutamayacağım Kibele’nin ışıl ışıl bakan gözleriydi. O gözler hayal olamaz!!!

Ben o gözleri yıllarca pek çok öğrencimde de gördüm; aydınlık, umut dolu, capcanlı bakan, ışıl ışıl parlayan gözleri…

06-gozler-b054-gozler-b059-gozler-bNe dersiniz Tanrıça Kibele’yle karşılaşmış olabilir miyim???

NEMRUT’TA GÜNEŞİN DOĞUŞUNU İZLEMEK (Kibele’nin Gözleri 7)

Zaman zaman belleğimde dolaşır, yaptığımız gezilerin kapılarını çalar, onları yeniden canlandırır yaşatırım. Her gezimiz, belleğimizde hoş anılar olarak yerini almıştır. Beni en heyecanlandıran, adrenalime tavan yaptıran Nemrut’a çıkışımız olmuştur. Çok bozuk ve dik bir yoldu; yol bile denemezdi ya! O kadar yaylaya çıktım, hiçbirinde Nemrut’a çıkış gibi bir heyecan, kaygı duymadım. Dik yolu çıktıkça bir elim debriyajda diğer elim direksiyonda, gözüm yoldayken bacaklarım istem dışı titriyordu, bacaklarımın titremesini engellemek için kendimi aşırı sıkıyordum, daha önce bacaklarımın böyle titrediğini anımsamıyorum. Arkadaşlarımız, Nemrut’a turla gitmemiz gerektiğini söylediklerinde onlara kızmıştım. Meğer onlar haklıymışlar, buraya bir tur şirketiyle gelmeliymişiz diye düşündüm.

adiyaman-nemrut-dagi-heykelleri-b

Nihayet araçların çıkabildikleri son noktaya gelince karavanı eğri büğrü bir yere park ettim. Aracımızın böyle bir yerde durabilmesi mucize derken esas mucizeyi gördük.

Biz nereye gelmiştik? Sanki dünyanın tavanındaydık! Kırma taşlardan oluşmuş piramide benzer bir tepe ve tepenin üç tarafını çevreleyen alanlara sıralanmış en az 8-10 metre yüksekliğindeki devasa heykeller, kabartmalar, yüzlerce metrelik yazıtlar. 2150 metre yükseklikte bir açık hava müzesindeydik.

adiyaman-nemrut-dagi-b

Nemrut

 

adiyaman-nemrut-dagi-bg

Dünyanın tavanında, devasa heykeller arasında dolaşmak, bin yıllar öncesini duyumsamak bizi yükseklik sarhoşu yaptı, hani su altında derinlik sarhoşu olur ya insan, burada tam tersi oluyor. Herkes ne olduğunu anlayamadan başı boş dolaşıyordu. Aşağıya bakınca insanın içi bir hoş oluyor, barajın kolları kıvrım kıvrım, mavi-yeşil insanın aklını başından alıyordu. Nemrut bir hazine! Ne yazık ki değerini kavrayamadığımız bir hazine! Her şey ortada! Zamana ve tüm dünyaya meydan okurcasına duruyordu yapıtlar. İki bin yıldır acımasız doğa koşulları onları yıpratmış olsa da hâlâ ayaktalar. Bu değerli yapıtlar hiçbir şekilde korunmuyor, kendi haline terk edilmiş sanki! Üstelik bu müthiş eserlerle ilgili yazılı bir bilgi de görünmüyordu ortalarda! Gerçi yüzlerce metrelik yazıtlar var, sanırım onlar da Grekçe!

Raziye nefesini tutmuş, açık hava müzesini dolaşıyor, tüm gördüklerini belleğine eksiksiz yerleştiriyordu, Nemrut’la ilgili geniş bir araştırma yapmıştı, yol boyunca araştırdıklarını paylaşmıştı benimle. Nemrut’un haşmeti bir anda Raziye’nin anlattıklarını unutturuverdi.

dsc03667-gun-batimi-bgGün batımını 2150 metrede, iki bin yaşını çoktan aşmış heykellerle birlikte izledik, o zamana kadar seyrettiğimiz gün batımlarının en göz alıcısıydı. Gece ürkütücüydü, gökte ay yoktu, yıldızlar nasıl parlaktı nasıl!!! O geceyi antik çağın tanrılarıyla geçirecektik. Bizim orada kaldığımızı gören bir öğrenci grubu da geceyi Nemrut’ta geçirip sabah gündoğumunu izlemeye karar verdi. Hep birlikte oturduk, çiğ köfteler yapıldı, yedik içtik, halay çektik, gençlerden ikisi bağlamalarını, biri de gitarını çıkardı. Doğu ve Batının ezgileri bizi bulunduğumuz düşler ülkesinde ağırladı. Ne de olsa burası Doğuyla Batının kesişme, uzlaşma noktasıydı.

Baba tarafı Pers kralı Darius’a, anne tarafı Makedonyalı Büyük İskender’e dayanan bir prensin oğlu olan Mithradates Kalinikos İ.Ö. 109 yılında bağımsız bir krallık kurmuş Orta Anadolu’nun güneyinde bugünkü Adıyaman-Gaziantep-Kahramanmaraş’ın olduğu bölgede. Krallığına “Genler Topluluğu” anlamına gelen Kommagene adını vermiş. Ataları olan Persleri, Makedonları ve bölgedeki diğer toplulukları bir araya getirerek, tüm uygarlıkların inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallık oluşturmak istemiş bunda da başarılı olmuş. Mithradates’ten sonra Kommagene’nin başına Kral l. Antiochos geçmiş ve Kommagene’nin en önemli kralı olmuş (M.Ö. 69-36). Kommagene en parlak dönemini onun zamanında yaşamış. Antiochos adını yaşatmak için Nemrut Dağı’nın tepesine genişliği yüz elli, yüksekliği elli metre olan bir tümülüs yaptırmış. Tümülüs’ün çevresini de devasa tanrı heykelleriyle donattırmış. Burası Anadolu’daki antik döneme ait en görkemli ibadet yeriymiş.

Doğuyla Batının kesişme noktasında geçirdik geceyi ve gün doğmadan önce uyanıp gündoğumunu seyrettik. Gece birde yatmış olmamıza rağmen dörtte rahatlıkla uyandık, Jandarma komutanının eşliğinde yarım saat yürüyerek gün doğumunu seyredeceğimiz yere geldik. Burada hava en sıcak aylarda dahi soğuk olurmuş. dsc03649gun-dogumu-bg

Şansımıza o gece hava ılıktı, gündoğumunu büyük bir zevkle izledik. Muhteşemdi! Gündoğumunu pek çok yerde izledim; böylesini görmedim. Muhteşem, muhteşem! Herkesin hayatında en az bir kere yapması gereken bir şey Nemrut Dağı’na gelmek, burada doğayı, tarihi doyasıya yaşamak.

Yıllarca Raziye de ben de öğrencilerimize ülkemizin tarihini, coğrafyasını, iklimini, insanını, o insanların kültürlerini, adetlerini, gelenek-göreneklerini öğrettik. Bilgileri kitaplarla sınırlı kalmasın diye onları gezilere, ören yerlerine, müzelere götürdük.

Öğrencilerimize anlattığımız gölleri, nehirleri, dağları, denizleri, kentleri, kasabaları, köyleri karavanımızla gezerek yakından gördük, içlerine girdik, insanımızın sıcaklığını yaşadık. Emeklilik bizim için tam bir ikinci bahar oldu ve olmaya da devam ediyor. Tarih, coğrafya, hayat bilgisi, müzik, resim kitaplardan çıktı, onlar günlük yaşamımızın parçası artık. Somut olan bilgilerimiz aynı zamanda soyut anlamlar da yüklendi. Gezdiğimiz yerlerle ve oralarda tanıştığımız insanlarla aramızda kopmaz bağlar oluştu, birlikte anılar derledik. Kendimizi yeniledik, bilgilerimizi tazeledik gezerek dolaşarak. Araştırmacı yönümüzü geliştirdik, gittiğimiz yerlerin fotoğraflarını çektik, duygularımızı, düşüncelerimizi kâğıtlara aktardık. Kim bilir, belki bir gün hepsini bir araya getirebiliriz.

Aslında Afyonluyuz. On iki yıldır, yılın beş- altı ayını Afyon da geçiriyor, Mayıs-Haziran aylarında ülkemizin daha önce görmediğimiz yerlerine gidiyor, Temmuz-Kasım arasında da

13902542_1213535618677133_5120638685037339552_n

Raziye-Orhan Arslan/Marmaris-Turgut

14895455_1287647864599241_186785078_o

Raziye Arslan (Fotoğraf Orhan Arslan)

Marmaris’in Turgut köyünde karavanımızda yaşıyoruz. Turgut’un sahilinde Doğa Restoran’ın yanına konuşlanıyoruz. Sabah yüzümüzü denizde yıkıyor, akşam dalgaların sesiyle uyuyoruz. Doğa Restoran’ın sahipleriyle akraba gibiyiz, dile kolay on iki yıldır birlikteyiz. Marmaris ve çevresi Karya Uygarlığı’nın mekânı. Karya bizi öylesine etkiledi ki onsuz bir yaşam düşünemiyoruz