BURSA-IRGANDI KÖPRÜSÜ

Dünyada sadece dört adet çarşılı köprü varmış. Nereden aklına geldi bu çarşılı köprüler diyebilirsiniz. Aslında yıllardır aklımda. İtalya’da iki çarşılı köprüyü gördükten sonra, bu çarşılı köprüler aklıma düştü. Bir yerde okumuştum,Türkiye köprüde diye, yazar köprünün üzerine bir şey yapıldığını gördünüz mü ? diye yazmıştı. İtalya’daki çarşılı köprüleri görünce o söz aklıma geldi. Sonra da internetten aradım, diğer iki köprü nerede diye. Meğer ikisi de zamanında Osmanlı’nın elindeymiş. Biri Bursa’da Irgandı köprüsü, diğeri de Bulgaristan’ın Lofça kentindeki Osma köprüsüymüş.

. Bunlardan biri, varlığını ve şeklini ancak XIX. yüzyılda yapılmış resimlerinden öğrenebildiğimiz, Bulgaristan’ın
Lovech (Lofça) şehrindeki Ossum (Osma) Nehri köprüsüdür

Osma Köprüsünü göremesem de BURSA’daki Irgandı köprüsünü görebilirim diye düşündüm. Ama ne yazık ki Bursa’daki Irgandı köprüsünü iki kere aradığımız halde göremedik, daha doğrusu bulamadık. Öyle karışık bir trafik vardı ki, ama aklımda üçüncü gittiğimde Irgandı köprüsünü bulacağım.Floransa’daki Vechio Köprüsü ve Venedik’teki Rialto Köprüsü neredeyse ilk günkü gibi duruyor. Bizim Bursa ‘daki köprüyü bizler bulamıyoruz. Ama internette Irgandı ile ilgili bir araştırma yazısı buldum, benim gibi ilgilenenler varmış yerli ve yabancılar. Doç. Dr. Yılmaz Önge’nin Irgandı ile ilgili yazısı ve genelde yabancıların çektiği fotoğraflar bulunuyor bu pdf’de. Daha sonra profesör olan Yılmaz Önge , 1992 yılında aramızdan ayrılmış. 1935’te doğan Yılmaz Önge yüksek mimar ve mühendismiş,

IRGANDI KÖPRÜSÜ

foto; vikipedi

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nin 2. cildinde Irgandı Köprüsü’nden söz etmiş. Ayrıca Bursa’ya gelen yabancı seyyahlar da bu köprüden bahsetmişler.

Onların dediklerini yazmadan önce Irgandı’nın ne zaman yapıldığından bahsedelim.Bu köprü Irgandalı Ali’nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından 1442 yılında yaptırılmış Yılmaz Önge’nin pdf’sinde yazdığına göre. Köprüden bahseden ilk yabancı seyyahlardan biri Reinhold Lubenau’ymuş 16.yy. sonlarında Bursa’dan geçmiş bu şehrin güzel, yüksek taştan yapılmış, sanat içerikli bir köprüsü olduğunu ve tek kemerli olan bu köprünün üzerinde çeşitli dükkanlar bulunduğunu anlatmış. Bu eserin Türklerden önce hıristiyanlar tarafından inşa edildiğini yazmış kitabında. 1836 yılında Miss Pardoe Bursa’yı görmüş, dükkanlarında ipekli dokumalar bulunan köprüyü Roma devri eseri zannetmiş.

Miss Pardoe’nin kalemiyle Irgandı Köprüsü

Miss Pardoe, bu köprüyü dağdan inerek hızla ovaya dökülen bir derenin üstünden geçen bir sokağa benzetir.Köprünün hızla harap olduğunu yazar. Bu hanım The City of the Sultan diye bir skeç yazar. Eseri 1838 yılında Londra’da basılır. Charles Texier ise 1839’da Descriation de la’asie mineure adlı eserinde şöyle der:

Charles Texier’in eserindeki Irgandı Köprüsü

“Tek kavisli, üzerinde isviçre’nin bazı köprüleri gibi çatısı bulunan bir köprü, bu vadide islâmla ermeni mahallelerinin nokta-i ittisâlini teşkil eder….» “Bu eserde,
köprünün dere içinden ve kuzey doğu taraftan görünüşünü veren güzel bir gravürü mevcuttur .
Bu gravürün altında «Bursa’da kapalı köprü» ibaresi yazılıdır

.1855 ‘de Bursa’da büyük bir deprem olur. Irgandı köprüsünün bazı yerlerine bu deprem hasar verir, hatta yıkar. Gökdere üzerindeki Subaşı ve Urganlı köprüleri tamamen yıkılır.Yunanlılar Kurtuluş Savaşı zamanında Bursa’yı işgal ederler ,1922 yılında Yunanlılar ülkemizden çekilirken Irgandı Köprüsü’nü bombalarlar ve köprüyü yakarlar, yıkarlar, köprü iyice harap olur.Köprü tam 27 yıl bakımsız, perişan halde kalır.1949 yılında Bursa Belediyesi köprüyü yeniler, ancak yenilenen köprünün asıl köprüyle bir alakası yoktur. Köprüye kötü bir tamir yapılmıştır. Aşağı yukarı 579 yıl geçmiş olsa da köprüde -yazıldığına göre- eski mimarinin izlerini bulmak ve köprüyü onarmak mümkünmüş. 2004 yılında İrgandı Köprüsü aslına uygun olarak restore edilmiş. Ancak ondan sonra herhangi bir bakım yapılmamış. Tarihi köprü, geleneksel halk sanatları atölyeleriyle yerli ve yabancı turistlerin uğradığı yerler arasındaymış. Bursa’nın merkez Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlayan Gökdere’nin üzerine 1442 yılında inşa edilen Irgandı köprüsü. Ve Bizim belediyeden isteğimiz Bursa’ya gidince, Irgandı Köprüsü tabelalarını görmek, rahatça Osmangazi ile Yıldırım Belediyelerini birleştiren Gökdere üstüne kurulan Irgandı Köprüsünü bulmak. İsteklerimiz daha bitmedi. Irgandı Köprüsü 2004 yılında yenilendikten sonra Vakıflara devredilmiş şu an için Büyük Şehir Belediyesi Irgandı’nın bakım işini üstlenmiyor ondan böyle bir şey istendiğinde isteyenleri vakıflara yönlendiriyormuş belediye. Onun malı bunun malı demeden ,gümüşten çiniciliğe kadar geleneksel el emeğine hizmet eden köprüyü yaşatmak çok önemli.

Bursa’da yüzyıllar boyunca doğal afetler ile savaşlara direnerek şehrin tarihine şahitlik eden 576 yıllık Irgandı Köprüsünün turistler tarafından aynı Floransa ve Venedik’teki gibi gezilmesini ve alış veriş yapılmasını istiyorum. Sanırım, istediğim çok değil…

19.yüzyıl sonunda Irgandı Köprüsü

İNSANSI TAŞLAR SERGİSİ – MARMARİS

İki ya da üç yıl önceydi Edirne Uzunköprülü bir arkadaşım Uzunköprüde bir kilisede Ahmet Aslan’ la belediyenin işbirliği ile İnsansı Taşlar Müzesi kurulduğunu söyledi. Bu çok ilgimi çekti. Hemen Edirne’ye gidip müzeyi görmek istedim. Çünkü ben de görüp bir seylere benzettiğim kayaların fotoğraflarını çekiyordum. Bunların bazıları

İnsan yüzlerine bazıları da bir takım objelerle bazı hayvanlara benziyordu. Doğa:kayalar, bulutlar, ağaçlar aracılığıyla güzellikleri, benzerlikleri bizlere gösteriyordu. Tam bu da olmaz artık derken doğa öyle bir şey oluşturuyordu ki o da olurmuş meğer derken kendinizi buluveriyordunuz.

Ahmet Aslan’ da müze fikri nasıl oluşmuş, koyunları otlatırken koyunlar sanırım onu dinlememişler, koyunlara taş atmak için taşı eline alır ve taşın bir insan yüzüne benzediğini görür, sonra taşı cebine koyar o anda bir müze fikri kafasında oluşmaya başlar. Aklına birkitapta okuduğu bir söz gelir
Walt Disney’ e sormuşlar: Walt Disney’i nasıl yarattınız diye. O da her şey bir fare ile başladı diye yanıtlamış soruyu. Ahmet Aslan da o söz ” Her şey bir taşla başladıya dönmüş.
Doğada insan yüzüne veya bazı hayvanlara benzer taşlar, kayalar var, insandan milyonlarca yıl önce oluşmuş o taşlar. Bizler 60- 70 yıllık ömrümüzde onlara rastlamak şansına erişebiliriz, şayet görmesini bilirsek. Ahmet Aslan daha sonra bilinçli olarak insana benzer taşları arar, bulur. Taşlar birikir, bunları başka insanların da görmesini ister ve müze düşüncesi gelişir. 2016 Yılında Japonya’da İlginç Taşlar Müzesi diye bir müze açılmış 2009’da sen Kültür Bakanlığına müracaat et ,düşüncen kabul edilmesin. İnsan nasıl bozulur böyle bir şeye. Ben her zaman söylerim, Türkiye’de bir ilerleme varsa bu kişilerin gösterdiği gayrettendir, bizde ne yazık ki sistem yok… Örneğin Futbolda bir yıl dünya üçüncüsü oluruz, sonraki yıl UEFA’ya bile giremeyiz, bu bizde sistem olmadığını gösteriyor. Her şey kişisel özveriye bağlı.

Yine bir tanıdığım Edirne’ye gidecekti ona mutlaka insansı taşlar müzesine gidip benim için fotoğraf çekmesini söyledim, o da bana o müzenin artık olmadığını söyledi. Üzüldüm tabii ki, aradan epey zaman geçti, ben yine fotoğraflarımı çekiyordum. Cuma akşamı(2 Temmuz 2021) Belediyeden bir mesaj geldi, o akşam insansı taşlar sergisinin açılışı varmış, nasıl sevindim bilemezsiniz, ben Edirne’ye gitmeyi düşünürken sergi Marmaris’e gelmişti.Cuma akşamı sergiye gidemedim,ama cumartesi sabahı sergiyi gezip fotoğraflarını çektim. Sergi 2 Temmuz 2021’den 31 Ekim 2021’e kadar Marmaris’teymiş . Bu da sergiyi pek çok kişi gezecek demektir. Çektiğim fotoğrafları sizlerle paylaşacağım, kim bilir belki de insansı taşlar müzesi Marmaris’te açılır ve tatile gelenler müzeyi de gezerler. Arkeolog olan Saadet Barutçu’nun bir sözünü paylaşmadan edemeyeceğim, ” Müzeler bir ülkenin nüfus kağıdıdır.”

ŞİİRLER(3)

Son Söz

Boğazından lıkır lıkır geçen

Şu suyun kıymetini bil

Nedir ki bu mavilik deme

Pencereden görebildiğin kadar

Göğün kıymetini bil

Kıymetini bil çiçek açmış bademin

Güneşli odanın çamurlu sokağın

Beyazın siyahın yeşilin

Pembenin kıymetini bil

Dirlik öyle bir şey yürekte

Sevinçle çırpınır

Kavak yelleri eser insanın başında

İnsanoğlu kızar, öfkelenir, savaşır

Halk için girişilen savaşta

O korkulu sevincin

Öfkenin kıymetini bil

Bil ki bu

Budur işte

Güneş yalnız dirileri ısıtır

Güneşin kıymetini bil Oktay Rıfat

Mevsimler

Bu kışı da devirdik,derdi

Şubatta bir gün güneş açacak olsa.

Saçmalama, derdim, kar bile yağar haftaya

Olsun ne önemi var, ne kaldı ki

şunun şurasında ilkbahara?

Telefona sarılırdım kar yağdığında sonra,

Hani derdim, hani bahar, dışarı baksana!

Say bak,derdi,kaç günü kalmış Şubatın

Tartışırken biz böyle, bahar geliverirdi.

Daha kötüsü, Ağustos başlarında,

yeni dönmüşken Londra’dan ben,

Bu yaz da bitti derdi birden. Ağustos’un

kıştır zaten yarısı.Dönüşün yaklaştı.

Hayır, derdim, dışarısı kırk derece

Dört haftası var bu ayın daha;

buna bir de pastırma yazını ekle.

Ne eklersen ekle,derdi,geliyor işte kış yine.

Aceleye getirmeyi sevmem ben mevsimleri.

Zaten geçiyorlar.Zaten geçiyor yıllar.

Beş kış devirmişim işte Fikret gideli.

Roni Margulies-2/10/2003

BİR FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA ŞİİRİ

Burda Hindistan’da, Afrika’da

Her şey birbirine benzemektedir.

Burda, Hindistan’da Afrika’da,

Buğdaya karşı sevgi aynı,

Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,

Anlaşılır gözlerinden dediği.

Nece konuşursa konuşsun,

Benim duyduğum rüzgarlardır,

Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,

Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız.

Gökte kuşların kardeşliği,

Yerde kurtların.

İNSANLARI KUSURLARIYLA SEVMEK

Bence bu hikayeyi bilmeyeniniz yoktur. Kimin yazdığını bilmiyorum. Ama beni çok etkileyen bir hikaye. Beni bu kadar etkilediğine göre keşke yazarını bilseydim diye düşünüyorum.

Bu hikayenin fotokopisini çektirip saklamışım. Onu bilseniz de yeniden okuyup hatırlayın istiyorum.

Vietnam’daki savaştan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır. Asker San Francisco’dan ailesini arar.

-Anne,baba ben eve dönüyorum,ama sizden bir şey rica ediyorum, yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum. Anne babası, memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz diye yanıt verdiler. Oğulları”.”:Bilmeniz gereken bir şey var” diye devam etti. Arkadaşım savaşta ağır yaralandı, bir mayına bastı ve bir kolunu, bir de bacağını kaybetti. Gidecek hiç bir yeri yok, onun da bizimle kalmasını istiyorum.

-Babası “Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum; belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz,

Çocuk: -Hayır, onun bizimle yaşamasını istiyorum, der.

Babası: Oğlum bizden ne istediğini bilmiyorsun,onun gibi biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin, o kendi başının çaresine bakacaktır, dedi. Oğlu o anda telefonu kapatır.

Ailesi ondan bir daha haber alamaz. Birkaç gün sonra San Francisco polisinden bir telefon gelir. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenirler. Polis bunun intihar olduğuna inanmaktadır.

Üzüntü dolu anne ve baba hemen San Fransisco’ya uçarlar, oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürülürler. Onu tanırlar ve bilmedikleri bir şey öğrenip dehşete düşerler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardır.

REYHAN’IN BAHÇESİNDEKİ ÇİÇEKLER ve ÇİÇEK AĞAÇLAR

Çiçek gördüm mü dayanamıyorum, hemen onların fotoğrafını çekiyorum. Onların fotoğrafta olsa bile yaşadıklarını bilmek beni mutlandırıyor. Çiçek bakım ister, onunla konuşmak, su ister. Ben çiçekleri çok seviyorum, ama onlara bakamıyorum, toprakla uğraşmak, toprakla uğraşanların dediğine göre çok güzel ve yararlıymış, ben onun yerine okumayı ve yazmayı seviyorum. Onun için de bende çiçek ya doğadan oluyor, ya da başkasının çiçeklerini doyasıya seyrediyor sonra da fotoğraflıyorum. Bununla da kalmayıp sizlerle paylaşıyorum. Ne demişler: Güzellikler paylaştıkça çoğalır. Ben de güzelliklerin, iyiliklerin çoğalmasını ve her yanımızı sarmasını istiyorum. Evet, artık Reyhan’ın bahçesindeki çiçeklere bakabiliriz. Bir karides çiçeği var ki görülmeye değer. Ben bu çiçeğe başka yerde rastlamadım, görünce çekmeden edemedim. Bakalım sizler de çiçeği karidese benzetecek misiniz? Karides çiçeğinin yanı sıra güller, çiçek ağaçlar, bir de doğal olarak çıkan çiçekler var.

Karides Çiçeği

Sardunya ve Karides Çiçekleri

Reyhan ve Serdar Gürses

Fırça çalısı ağacı

Erguvan Ağacı Foto: REYHAN GÜRSES

ORKİDE AĞACI FOTO:REYHAN GÜRSES

MERCAN

Orkide Ağacıyla daha önce Aysellerin bahçesinde tanışmış, çok beğenmiştim. Aynı ağaçtan Reyhan’ın bahçesinde de varmış.

Sardunya

Orkide Ağacı’nın Çiçekleri

Begonvile

Begonvil
Begonvil (on bir ay çiçeği)
GÜLLER
Güller

Güller

Güller
Çiçekler
Orkide Ağacı

SÜMBÜL

SERÇE LİMANI (KARYA KEÇİLERİ-8)

Taşlıca köyüne yürüyerek gittik, Taşlıca gerçekten Taşlıca’ymış. Adıyla anılan bir yer adıyla bu kadar mı örtüşür. Kimi zaman o taşlar ayağımıza takıldı, kimi zaman taşları koca bir tepe olarak gördük. Taşlıca köyünde bir lokantada karnımızı doyurduk, çayımızı içtik, o arada bizim minibüs de geldi.

Taşlıca Adası

Hazır buraya gelmişken bir de Serçe Limanı’na gitsek iyi olur dedik, gerçi daha önce Serçe Limanı’na gitmiştik; ama bir yere gitmiş olmamız o yere bir daha gitmeyeceğimizi göstermez. Bindik minibüsümüze doğru Serçe Limanı’nda aldık soluğu. Serçe Limanı’na gelmeden önce bir kapı çıkıyor karşımıza, sonra o kapıyı açıyoruz. Buraya bu kapıyı neden yapmışlar ki diye birbirimize soruyoruz, sonradan öğrendik ki, hayvanlar kaçmasın diye bu kapıyı yapmışlar. İlk kez Serçe Limanı yoluna girdiğimizde kapıdan sonra bir sürü manda oraya buraya uzanmış güneşleniyorlardı mandalardan korkmuştuk Serçe Limanı’na gidememiştik. Daha sonra başka arkadaşlarımızla gittik Serçe’ye. Taşlica’ya yürüdüğümüz gün Serçe Limanı’na geldik, araçtan inip iki yüz, üç yüz metre kadar yürüdük, iskeleye geldik ve iskeleye çıktık, yaz olmadığı için iskelenin bazı tahtaları yerinde değildi. Biz rahatça iskeleye çıktık; ama arkadaşlarımızın köpeği Köpük için aynısını düşünemedik. O, iskeleye çıkarken epey zorlansa da sonuçta çıktı. İskelede bir şeyler içtik, kimimiz oturduk, kimimiz iskeleye boylu boyunca uzandık, dinlendik…harika manzarayı doyasıya seyrettik.

SERÇE LİMANI-YÜRÜYÜŞÇÜLER DİNLENİRKEN

Serçe Limanı’na bulunup da Serçe Limanı Batığı’ndan bahsetmemek olmaz. Serçe Limanı’ndan çıkarılan Cam Batığı Bodrum Kalesi Su altı Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. 11.yüzyıldan günümüze bir selam göndermektedir. Aradan 10 yüzyıl geçmiş. 10 yüzyıl önce Orta Doğu ile Avrupa ticaret yapıyormuş, gemiler buradan geçiyormuş, günlerden bir gün fırtınaya tutulan boyu 16 eni 5 metre olan 35 ton yük taşıyabilen bir gemi Serçe Limanı’nda batmış. Bu cam batığı gemisi 1977-1979 yılları arasında George Bass yönetimindeki ekip tarafından çıkarılmış. Serçe Limanı’nda yapılan kazıda aşağı yukarı 80 adet sağlam cam eser çıkarılmış, bunların yanı sıra bir milyondan fazla kırık cam parçası da Doğu Akdeniz’deki bir cam fabrikasının artıkları az yer tutsun diye gemiye kırılarak konmuş.

SERÇE LİMANI-NURHAN MALKOÇ

Rüzgarsız bir gündü, deniz sakin mi sakindi.Serçe Limanı etrafı kayalıklarla çevrili korunaklı bir limandı. Serçe Limanı’nı dolaştık, bizden başka bir tur otobüsü daha gelmişti. O otobüsten inenler hemen oradaki restorana gittiler. Sanırım, karınları açtı, bizler karnımızı Taşlıca’da doyurmuştuk. Yeteri kadar dolaşabilirdik. Deniz nefisti, ayrıca bir insan başı da denize doğru sanki başını uzatmışti. Bu bir kaya parçasıydı ve profilden aynı insan yüzüydü. Önce genel olarak bir fotoğraf çektim, sonra da o başı büyüttüm.

SERÇE LİMANI-İSKELE
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI
SERÇE LİMANI-TEKNELER ve kayadan bir insan profili
SERÇE LİMANI’NDAKİ KAYADAN ADAM.
RAHİME ÇİÇEKLERDEN YAPTIĞI TACIYLA BİRLİKTE

Rahime önce Serçe Limanı’nın tepelerinden çiçek topladı, sonra o çiçeklerden kendine bir taç yaptı. Hepimiz o tacı takıp fotoğraf çektirdik.Tacı takmak çok hoşumuza gitti.

BALIKÇI ve OĞLU

KİTABIN ADI: BALIKÇI ve OĞLU

KİTABIN YAZARI:ZÜLFÜ LİVANELİ

KİTABIN YAYINEVİ:İNKILÂP

KİTABIN YAYIMLANDIĞI YIL: 2021

Kitabın ismini gördüğüm zaman bana Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz kitabını anımsattı. Sanırım, yazara da anımsatmış olacak kitap Hemingway’e ithaf edilmiş.

Ben genellikle tablet veya kindledan kitap okuyorum, komşum Sabiha Hanım yeni çıkan kitaplardan bayağı almış,Zülfü Livaneli’ nin Balıkçı ve Oğlu kitabını kendi okuduktan sonra bana getirmiş, kitabı elinizde tutmak, kokusunu duymak çok başka bir şey. Kitabı hemen okudum, Sabiha Hanım’ın kitabı bana getirmesini de çok iyi anladım. Kitap bizim denizlerimizi, insanımızı anlatıyor.

Güney denizlerimizi, Ege ve Akdeniz’i… Dışardan gelen zehirli balıkları, ülkelerindeki zulumden kaçan Avrupa’ya gıdip oralarda insanca yaşamak isteyen, ama oralara varmadan denizde ölen mültecileri ,denizlerimizi kirleten çiftlikleri – bu çiftlikler balık çiftlikleri- …Mültecileri tekneyle kaçıranlar da bizim insanlarımız…

Biz bunları bire bir yaşıyoruz, gerçi liman polisi ve sahil güvenlik elemanları tüm tekneleri takip ediyor mülteciler kaçmasın diye…Onların sıkı denetimine rağmen mülteciler Yunan adalarına geçebiliyorlarsa bu çok çok kötü. Onları ülkelerinden koparan başka ülkelerde yaşamaya mahkum eden nedir? İnsanı yurdundan uzaklaştıran nedir? Kim ülkesinden ayrılmak ister?

Balon Balığı

Balon balıklarına ve Aslan balıklarına gelince gerçekten denizlerimizde bu balıkların görülmesi kötü bir şey! Kimisi dışarıya giden ve dışarıdan gelen bazı teknelerle geldiğini söylüyor.

Kimisi de Süveyş Kanalı’nın açılması ve Hint okyanusundaki balık çeşitlerinin Akdeniz’e geldiğini ve Ege’ye çıktığını anlatıyor. Kitapta da tüm bunlardan bahsediliyor, ne yazık ki, bunların istilacı balıklar olduğu ve denizlerimizdeki balık türlerini bitireceğinden söz ediliyor.

Aslan balıkları


Bizim de Balon balığıyla ilgili bir anımız var. Datça-Aktur’da karavancı dostumuz Ergün Beylere gitmiştik. Mithat’la Ergün Bey balığa çıktılar, hep oltalarına Balon balıkları gelmiş, çoğunu denize göndermişler, teknede beş-altı tane Balon balığı kalmış. Biz kendi sahilimize gelince ölmüş Balon balıklarını deniz kenarından uzağa fırlattı Mithat, onu gören karavanda yaşayan Orhan Hoca: Ne yapıyorsun diye sordu Mithat’a.Mithat da Balon balıkları oltaya geldi, onları mümkün olduğu kadar uzağa fırlatıyorum. Kimsenin ayağına batmasın diye yanıtladı. Orhan Bey, ben onları yerim, Japonya’da tabağı 300 dolarmış, dedi. Mithat: Zehirli bir balık olduğu söyleniyor, ben şahsen yemem, dedi.

Orhan Bey, biz onun nasıl temizleneceğini biliyoruz, balıkları denizden çıkarırsan yeriz, dedi. Mithat, balıkları denizden çıkardı, Orhan Hoca’ya verdi. Ertesi gün korkarak karavana gittik, İkisi de öğretmen olan Orhan Hoca ve eşi Raziye Hanım, bizleri gülerek karşıladılar, bütün gece uyumamıştık acaba ne oldu diye. Neyse ki bir şey olmamış, Orhan Hoca kendisi nasıl temizlemesi gerektiğini bildiği halde, İstanbul’da yaşayan oğlunu  da aramış, oğlu ona balıkları nasıl temizlemesi gerektiğini bir daha anlatmış. O da balıkları iyice temizledikten sonra pişirmiş ve eşiyle yemişler. Balıkları yedikten sonra Orhan Hoca yıllarca yaşadı. Sonra onu kanser ne yazık ki aramızdan aldı. Şimdi düşününce insan böyle bir şeyi nasıl yapar diye düşünmeden edemiyor. Ne olursa olsun sizler sakın bu balığı yemeğe kalkmayın! 

Başka bir olay da kardeşim Semra’nın başına geldi, torununu deniz kenarına götürmıüş balık tutsun diye torun balık tutuyor, kardeşim de balığı oltadan alırken balık onu sokuyor, elleri kan içinde kalıyor. 1l2’ye telefon ettik, ambulans geldi, ama hiçbir şey yapamadılar, hastaneye götürdüler, orada serum ve ilaç verip göndermişler, günlerce parmağındaki acı geçmedi. Sanırım çocuğun tuttuğu Balon balığıymış, anında kardeşimin parmağını sokmuştu.

Bozburun

Yine kitapta anlatılan Balık Çiftlikleri, denizleri çok kirletiyor. Bozburun ve civarı balık çiftlikleriyle doluymuş o pırıl pırıl mavi sular balık çiftlikleriyle kirlenince balık çiftliklerini Bozburunlular kaldırmışlar.Şimdi denizler yine şıkır şıkır, pırıl pırıl… O mavi sularda yüzmek harika bir şey!

Yunan Adaları’nın Bodrum’a, Marmaris’e yakın olması ne yazık ki mülteci sorununu kitapların ve yaşamımızın baş köşesine oturttu. İnsanlar özgürce yaşayacakları bir ülkeye gitmek icin binlerce dolar veriyorlar, kötü bir tekneye fazla kişi bindirip Yunan adası’na geldik diye ıssız bir adada indirilenler veya denizde çıkan fırtına sırasında ölüp karaya vuranlar vs. Bunları yaptıran hep para ne yazık ki… İşte Zülfü Livaneli’nin kitabı hep bunlardan bahsediyor.