ÇEVİRİNİN ÖNEMİ

Çeviri yapmak özellikle edebi metinleri çevirmek kolay bir iş değildir, hangi dilden çeviri yapıyorsanız, o dili çok iyi bilmeniz gerekir; ancak dili iyi bilmek yeterli değildir. Çeviri yaptığınız eserin yazarını iyi tanımak, onun düşüncelerini anlamak, hissettiklerini hissetmek, onunla tam anlamıyla bütünleşmek çok önemlidir. Tüm bunların yanı sıra çevirmen kendi dilinin de bütün inceliklerini bilmelidir.

Pek çok yazar da, çeviri yapmanın zor bir iş olduğunu düşünür. Hatta şiirin kendi dilinde bile başka sözcüklerle anlatılamayacağını söyler. Bu düşünce doğru olabilir, çeviri aslından farklı olabilir, yazının aslından alacağımız tadı alamayabiliriz. Ama her şeye rağmen iyi ki çeviriler yapılmış ve hâlâ da yapılıyor! O çeviriler olmasaydı, Montaigne’i, Shakespeare’i, Eflâtun’u, Sokrates’i, Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Victor Hugo’yu, Goethe’yi ve daha birçok yazarı nasıl tanıyacak, onların eserlerini okuyup  düşüncelerimizi nasıl geliştirecektik? Çevirilerin yapılamama olasılığını düşünmek bile istemiyorum.

Ve bizim sanatçılarımızın çoğu yaptıkları çevirilerde başarılı olmuştur. Öyle olmasaydı bizler, yapıtları dilimize çevrilen yazarları sevebilir, onların yazdıklarını anlayabilir miydik? Hamlet’in yazarı Shakespeare’i ele alalım. DSC07327HAMLET ABShakespeare’in eserlerini büyük bir keyifle okudum ve okuyorum. Shakespeare’in eserleri bir kere okunup bir kenara atılacak eserler değil, defalarca okuyabilirsiniz, her seferinde bir öncekinden daha fazla tat alabilirsiniz onlardan. Düşünceler, sözcüklerin şiirsel bir dille sıralanmasıyla anlatılmaktadır, siz sözcüklere tutunup kanatlanarak düşüncelere ulaşırsınız. Dört yüz yıldan fazla zaman geçmiş; ama anlatılanlar sanki bugünü anlatmakta, düşünceler eskimemiş. İnsan her zaman aynı: aşklarıyla, tutkularıyla, öfkeleriyle, iyilikleriyle, kötülükleriyle… Shakespeare kendi çağını aşarak şimdiye ulaşıyor, bizi anlattıklarıyla sarıp sarmalıyor, düşündürüyor; çağımızı, kendimizi sorgulamamızı sağlıyor. Böyle eserlere klâsik diyoruz. Erdal Öz, “klâsik”in tanımını şöyle yapıyor: Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”

Hamlet 16. yüzyıldan 21. yüzyıla neler iletiyor: Shakespeare’in yüzlerce yıl önce yazdığı dizelere bakın nasıl bugünü anlatıyor, nasıl her şey güncel ve de evrensel… Değişik ülkelerde yaşayan değişik diller konuşan insanların her birine ne kadar yakın Shakespeare! Ne kadar bizden biri! Neden bize bu kadar yakın Shakespeare? O, bizi anlatıyor her yönümüzle, her düşüncemizle de ondan… 

Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel,

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,

Yoksa diretip belâ denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,

Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!

Çünkü o ölüm uykularında,

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.

Kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,

Sevgisinin kepaze edilmesine,

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belâlara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanı.

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:

Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

Yürekten gelenin doğal rengini.

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

Yollarını değiştirip bu yüzden,

Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.” W. Shakespeare / Hamlet’ten

 

DOSTLUK KÖPRÜSÜ DENEME

Edebiyatın bir türü olan ‘deneme’yi her zaman çok sevmişimdir. Yazarın tüm içtenliğiyle kendi kendine iç dökmesine ortak olmak hoş bir duygudur. Denemeci kendisiyle baş başadır; ama sizin de orada olduğunuzu bilir, onun düşüncelerini, duygularını paylaşmanıza sesini çıkarmaz; hatta bundan hoşlanır da… Böylece denemeciyle okur arasında yazı aracılığıyla bir dostluk kurulur.

Hepimizin etkilendiği pek çok denemeci vardır; ama bir ikisi bizim için daha önemlidir, onların yeri bizde bambaşkadır. Benim sevdiğim deneme yazarlarının en önemlilerinden biri Oktay Akbal’dır. O, benim için bir dosttur, aileden biridir. Yazar, okuyucularının hepsini tanımaz; fakat onlardan aldığı güçle yazar, bilir ki bir yığın dostu var. Onlarla söyleşmek, sorunları paylaşmak ister. Yazı ne kadar önemli bir şey; yazıyla birbirimizi tanır, ortak paydalarda buluşur, aynı heyecanları çeker, yalnız olmadığımızı duyumsar, paylaşmanın mutluluğunu yaşarız.

Denemeci her konuda yazar; sevdiği yemekten ülkede yaşanan sosyal, siyasal olaylara, sanatın her dalından okuduğu kitaplara kadar… O, düşüncelerini bize zorla kabul ettirmeye çalışmaz, üzerimizde bir baskı kurmaya kalkmaz, onu okurken kendimizi özgür hissederiz. Denemeci bizi yazdığı konuda düşündürür, anlatılanları değişik yönlerden görmemizi sağlar, bizde yeni ufuklar açar.

Deneme yazarları iyi ki okudukları kitaplarla ilgili düşüncelerini bizlerle paylaşır, o kitapları bize tanıtırlar. Yazarların kitap eleştirilerini okuyarak almışımdır pek çok kitabımı.

Oktay Akbal da okuduğu kitapları ve o kitapların yazarlarını tanıtır, kendi izlenimlerini aktarır. Ve bunu  okurda okuma isteği uyandırarak yapar.

Ben Milena’yla Kafka’nın aşkını ilk ondan duydum; sonra Milena’ya Mektupları alıp okudum. Yine Kafka’nın Dava’sını, Şato’sunu, Amerika’sını önce Oktay Akbal’ın kitap tanıtımlarından okudum, sonra kitapları aldım, Kafka’nın müdavimi oldum. Unomuno’nun Sis’ini, Elia Kazan’ın Uzlaşma’sını, Herman Wouk’un Savaşın Soluğu’nu, Heinrich Böll’ün Fotoğrafta Kadın da Var’ını, Oğuz Atay’ın Tehlikeli İlişkiler’ini, Fletcher Knebel’in Aday’ını, Jorge Amado’nun Sonsuz Topraklar’ını, Oscar Lewis’in İşte Hayat’ını, Max Gallo’nun İktidar Çarkı’nı, Nurer Uğurlu’nun İkbal Kahvesi’ni, Mehmet Seyda’nın Edebiyat Dostları’nı, Sadun Tanju’nun Daha Güzel Bir Dünya’sını… Ve daha nicelerini önce onun eleştirilerinden tanıdım.

Okuduğum edebiyatçılar beni başkalarına götürdü, o başkaları diğerlerine ulaştırdı. Her yazar insana farklı düşünceler, davranışlar katıyor, değişik duygular yaşatıyor. Ve sizi farklı edebiyatçılarla tanıştıran deneme yazarıyla aranızdaki görünmez bağlar, her geçen gün güçleniyor.

Oktay Akbal,sadece edebiyatçıları değil ressamları, heykeltıraşları, müzisyenleri de anlatır yazılarında. Akbal, “Sanat Çevresi”nde Ressam Nuri İyem’le ilgili şöyle yazmış:

“Nuri somuttan soyuta, soyuttan somuta geçen; ama her durumda da ‘kendi olan’ yapıtlar veren bir sanatçı olduysa, yapısındaki ‘mucize’ye benzer cevherlerdendir… Hem yaşamını sanatıyla kazanmak, hem de sanatını yeni yeni doruklara çıkarmak gibi güç; ama onur verici bir savaşımdan yüzünün akıyla çıkmak da bu ‘cevher’in güçlü oluşundan doğmuyor mu?

Karşımda Nuri’nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu… Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimler… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı, olur mu sana yüzyıllık bir acı… Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri’nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Bugün de yaşıyorlar, Goya’nın, Greco’nun insanları gibi… Miro’nun bir sözü var, İyem’e çok yakışıyor diye düşündüm birden… “Şiir ya da resim, bunları aşk yapar gibi yaratmak gerekir.” Aşk yapar gibi!.. Sanat en büyük sevi değil mi? Günleri, yılları, çağları aşan, eskimeyen, bitmeyen bir sevi…”

Akbal’ın İyem’le ilgili yazısını okuyan okur Nuri İyem’in peşine düşmez mi? Onu ve yapıtlarını araştırıp öğrenmez mi? Sergilerine gitmez mi? Goya’yı, Greco’yu, Miro’yu tanımak istemez mi?

 

 

 

 

OKUMAK KENDİNİ YENİDEN YARATMAKTIR

“Okumak düşünmeyi, düşünmek üretmeyi, üretmek de mutluluğu getirir.” 

DSC07245-ab-kitap-güneş
Okuduğunuz her kitap size bir şeyler katar, yavaş yavaş düşüncelerinizin değiştiğini, geliştiğini hissedersiniz. Okuduklarınızı hayata geçirmeye başlarsınız, yaşamınız da değişmeye başlar. Her okuma sizi yeni insanlarla, düşüncelerle karşılaştırır, o insanları anlamaya çalışırsınız, kendinizi onların yerine koyup onlar gibi düşünür, hissedersiniz. Bu, empati yapmayı öğreniyorsunuz demektir. Günlük yaşamınızda empatiyi uygular, çevrenizdeki kişileri içinde bulundukları koşullara göre değerlendirebilir, onlara daha anlayışlı olabilir, sorunlarına çözümler bulabilirsiniz.

Her kitap ve yazarı başka bir dünyaya götürür sizi.Yazarlar, bir anda sizin en yakın dostlarınız olur. Bir şairin şiirini yüreğinizde duyar, bir denemeciyle yakın bir ruh alışverişine girersiniz. Okuduğunuz her yazarla daha güçlenirsiniz. Çok sıkıldığınız, üzüldüğünüz, sevindiğiniz anlarda bir bakarsınız onlar sizi anlatıyor. “Aman ne güzel, benim gibi düşünen, beni anlayan kişiler var!” dersiniz. Üzüntülerinizi, sevinçlerinizi onlarla paylaşırsınız. Bir anda bulunduğunuz ortamdan ve düşüncelerden ayrılır, başka bir ortamda ve düşünceler içinde bulursunuz kendinizi. Düşünceleriniz sürekli hareket halinde, arayış içindedir. Tam aradığımı buldum derken bir başka düşüncenin peşinden koşmaya başlarsınız. İnsanı geliştiren, değiştiren bu devinimdir. Okumak düşünmeyi, düşünmek üretmeyi, üretmek de mutluluğu getirir.

Felsefe profesörü, yazar Nermi Uygur,Tadı Damağımda” adlı kitabında kitaplarla ilişkisini şöyle anlatıyor:

“Her okuyuşumda kendi içime daldığım kitaplar var. Ben’imde yitip gidiyorum her okuyuşumda kendi içime dalıp gittiğim kitaplarla. Ne güzel şey, kendine kavuşması insanın! öylesi özlenen bir kavuşmayı ise başkalarına borçluyuz. Nitekim beni bana götürdü bu kitaplar. Söz gelimi: Yunus Emre Divanı ile Lao Çe’nin Tao Te King’i.

Yunus’la Lao Çe ile ben ben oldum. Olup bitme diye bir şey iç gerçekliğime aykırı düştüğüne göre, şöyle diyorum; Yunus’larla Lao Çe’lerle kendimi okuyorum yavaş yavaş. Başkalarının açtığı yollardan kendime doğru gidiyorum. Zaman zaman bir araya geldiğim, konuşup görüştüğüm nice insanlardan çok daha önemli benim için bu türden başkaları. Bu sen’ler olmasaydı, benim ben’im olmayacaktı; olsa bile nasıl bir ben olurdu, bilemem. Yalnızca belleğimde değil, bilincime yaygın, bilincimi oluşturan kitaplar bunlar.”

Farklı her kitap ve yazar kişiyi zenginleştirir, kendini bulmasını sağlar; ancak sadece okuduğunuz kitap ve yazarıyla sınırlı değildir ilişkiniz. Aynı kitabı okuduğunuz kişilerle de iletişim kurup dost olabilirsiniz, bir kitap arkadaşlarınızı daha yakından tanımanızı ve arkadaşlığınızın güçlenmesini sağlayabilir.

Kitapla dostluk kurmak; kendini tanımak, başkalarını anlamak, mutsuzluğu mutlulukla değiştirmektir

Okumak kendini yeniden yaratmaktır.

ÖĞRETMEN

ÖĞRETMEN
Öğretmen seven, sayandır; öğrencileriyle bildiklerini, yaşadıklarını, yaşamdan çıkardıklarını paylaşandır. İnsan, yaptıklarını paylaşmak ihtiyacında olan bir varlıktır. Bu paylaşımcılık bizi biz yapan, insan yapan en önemli özelliktir.

ÖĞRETMENHer öğrenci farklı bir kitaptır. Öğretmen onları iyi okuyandır. Öğrencisinin gözünde öğrenme isteğini görmek öğretmene çektiği tüm zorlukları unutturur. ÖĞRETMENOnların gülüşleri, gelişmeleri, kendi ayaklarının üzerinde durmaları, öğretmene en büyük mutluluğu yaşatır. En kızdığı zamanlarda bile öğrencisini sever öğretmen, koşulsuz sevgidir bu.

Her toplumda kurtarıcı bekleyen insanlar vardır, bunlar birinin gelip toplumdaki bütün sorunları kökünden halledeceğine inanırlar. Aslında “kurtarıcı” kişinin kendisidir.

Herkes kendi sorumluluğunu bilip işini iyi yaparsa, diğer insanların haklarına saygı gösterir, başkalarını rahatsız etmezse her şey yolunda gider ve sağlıklı bir toplum olma yoluna girmiş oluruz.

Ülkemizde işine önem veren, insanlarını önemseyen, onların mutlu olmalarını isteyen binlerce öğretmen geçmişte olduğu gibi bugün de köylerde, kasabalarda ve şehirlerde öğrencilerine yol gösteriyor, onlara örnek oluyor.

Bu öğretmenler köyün, kasabanın, şehrin her türlü olumsuzluklarıyla savaşarak umutsuzluğa kapılmadan, kurtarıcı beklemeden kendileri çözüm üreterek öğrencilerini eğitiyorlar. Eğittikleri öğrenciler, daha sonra yurdun dört bir yanına dağılarak öğrendiklerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Bu bir eğitim yarışı elden ele geçiyor ve hep ileriyi, iyiyi, aydınlığı, doğruyu hedefliyor.


Ben şuna yürekten inanıyorum, sınıf hem öğretmenin hem de öğrencinin kendini çok iyi ve mutlu hissettiği bir yerdir. Sınıf, halkı öğrenci ve öğretmen olan bir ülkedir, sınıfa girdikten sonra dışarıyla olan tüm bağınız kesilir. Orada siz, öğrencileriniz ve öğretecekleriniz vardır. Düşünün birinci dereceden bir yakınınızı kaybediyorsunuz; beş gün sonra belki de ertesi gün derse girmek zorundasınız. Bu olay pek çok öğretmenin başına gelmiştir. İçiniz acıyla yanarken, gözünüzden yaşlar akarken sınıfa girersiniz, ilk bir iki dakika size bir asır gibi gelir, karşınızda kıpır kıpır canlılar vardır, onlara hakim olup dersinizi anlatmanız gerekmektedir. Sonra kendinizi toparlayıp konunuzu anlatmaya başlarsınız, anlattıkça değil dışarıyla, beyninizin diğer bölümleriyle bile bağlantınız kesilir, kendinizi yalnız yaptığınız işe verirsiniz. Öğrencilerle konuyla ilgili konuşur, tartışırsınız; onların dersi iyi öğrenebilmeleri için ne gerekiyorsa yaparsınız, kırk dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçer, zil çalar. Ağlayarak girdiğiniz sınıftan gülerek çıkarken gülümsemeniz, kapının dışında sizi bekleyen acıyla dudaklarınızda donup kalır. Yüreğinizi yakıp kavuran acınız gelir baş köşeye oturur…

Tiyatrocuların en acılı günlerinde perde kapatmadığı, oyunlarını oynadıkları gibi biz öğretmenler de sınıflarımızda oynarız oyunlarımızı…

‘Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim’den alınmıştır.

Epsilon Yayınları

 

NİKOLA TESLA’YI TANIMAK

“Para insanların kendine biçtiği kıymete haiz değildir. Benim bütün param deneylere yatırılmıştır. Bunlarla yeni keşiflerde bulunup insanoğlunun yaşamını biraz daha kolaylaştırmasını sağlıyorum.” Nikola Tesla 
My Inventions- Nikola TeslaNikola Tesla/1879 Fot. İnternet

Nikola Tesla'yı Tanımak

“Sanayiden Nikola Tesla’nın icatlarını söküp çıkarsaydık çarklar dönmez olur, elektrikli trenler ve tramvaylar durur, şehirlerimiz karanlığa gömülür, atölyelerimiz işsiz kalırdı. Evet onun çalışmaları endüstrinin kolu bacağı olmuştur… Adı elektrik biliminin gelişiminde bir çağa damgasını vurmuştur. Çalışmaları devrimler yaratmıştır…” bu sözleri önemli bir bilim adamı ve mühendis, aynı zamanda Tesla’nın dostu olan B.A. Behrend söylemiş.

1856-1943 yılları arasında yaşamış olan Nikola Tesla’nın adını geç duyanlardan biriyim. Daha önce bu adı duyup duymadığımı sordum kendime. Ortaokulda veya lisede fen derslerinde onun buluşlarından söz edilip edilmediğini düşündüm; ama bu adı hiç anımsayamadım. Daha önce onunla ilgili bir bilgi edinmiş olsaydım unutmazdım.

Nikola Tesla 9 Ekim 2014 / Fot. Sarony

Nikola Tesla
9 Ekim 2014 / Fot. Sarony

Thomas Edison’u, Marconi’yi, Einstein’ı nasıl biliyorsam Tesla’yı da bilmem gerekirdi. Kafamı bir sürü soru kurcaladı. Behrend’in dediği gibi bir bilim adamıysa Tesla; o zaman neden fen kitapları, fen öğretmenleri, radyolar, daha sonra da televizyonlar bizlere onu tanıtmadı. Bu durumun Tesla’ya yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Onun hakkında bilgi edinmek için internette onun hakkında yazılmış olan yazıları okudum. Bu yazılar beni bilgilendirdi ve bir o kadar da meraklandırdı. Tesla’yla ilgili bir kitap okumak için müthiş bir arzu duydum.

Margaret Cheney’in Tesla’yı anlatan, Okhan Gündüz tarafından dilimize çevrilmiş, 2002 yılında Aykırı Yayıncılık tarafından ülkemizde yayımlanmış olan Anlaşılamamış Dahi” adlı kitabı okudum.

Onu araştırıp yaptıklarını öğrenince çok heyecanlandım, ben daha önce onunla niye tanışmadım diye hayıflandım. Hayıflanmanın bana bir yararı olmayacağını anlayıp Tesla’nın yaptığı çalışmaları düşünmeye başladım. Uzun zamandır düşünüyorum onu. Onun yaptıklarını ve yapmak istediklerini yazmak ve herkese anlatmak istiyorum.

Büyük bir bilim adamı olan Tesla’yı nasıl anlatacağımı açıkçası bilmiyorum. Dağ gibi bir adam ona yaklaştıkça onu göremez oluyorum.

Onunla röportaj yapmayı düşünüyorum. Onunla konuşmak, onun düşüncelerini, yaptıklarını kendi ağzından dinlemek heyecan verici olacak. Çoğu kişi, Tesla’nın 1943 yılında 87 yaşında öldüğünü, bu röportajın yapılamayacağını düşünebilir; ancak bir bilim adamı, bir sanatçı, bir yazar, bir şair gerçekten ölümlü müdür? Yoksa yapıtları o kişileri ölümsüz mü kılar?

Bana göre geleceğe çalışmalarıyla, yazılarıyla, eserleriyle ışık tutanlar hiçbir zaman ölmezler, onlar ölümsüzlük denizinde yerlerini alırlar. Bu kişiler, zaman zaman unutulsalar ya da unutturulsalar da hiçbir zaman yok edilemezler. Birileri çıkar onları gelecek kuşakların yaşamlarına katar, onları yeniden canlandırır.

İşte Tesla da son yıllarda ülkemizde ve başka ülkelerde pek çok kişinin ilgisini çeken bir dahi, zamanının çok ötesinde olan, yaşadığı dönemde tam anlamıyla anlaşılamamış, olağanüstü bir beyne sahip mucit, fizikçi, elektrofizik uzmanı. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyleri ve buluşları var. 26 ülkede kendisine ait 300’e yakın patenti bulunmakta.

Bir kaza sonucu 12 yaşında ölen ağabeyi Daniel’in ölümü o zamanlar 5 yaşında olan Tesla’yı derinden sarsmış ve tüm yaşamında  Daniel’in ölümünün etkileri görülmüş, takıntılı bir kişiliği oluşmuş. Özel yaşamıyla ilgili kimsenin doğru dürüst bildiği bir şey yok. Yaşadığı dönemde onun yaşamı hep merak konusu olmuş.   Bence önemli olan onun özel hayatı değil bilim alanında yaptıkları.

Bir bilim adamını, bir yazarı, bir şairi, bir ressamı özel yaşamıyla mı değerlendiririz yoksa yapıtlarıyla mı? Sanatçının yapıtları bize doğrudan kendisini anlatmaz mı? Nikola Tesla’nın yaşamı, bilime adanmış bir yaşam! Hayatında bilimden daha önemli bir şey yok! Elektrik onun ömrü boyunca taptığı büyük aşkı!

Nikola Tesla Elektrik onun büyük aşkı... Fot. İnternetten

Nikola Tesla
Elektrik onun büyük aşkı…
Fot. İnternetten

Beyni bilimle yatıp bilimle kalkıyor. Sürekli icatlara gebe olan ve doğuran; doğurduklarını büyüten, geliştiren; yeniliklere aç, doymak bilmeyen, yeni buluşlarının daha yenilerini getirdiği olağanüstü bir beyin sahibi Tesla. Keşiflere sonsuz bir açlık duyan, dur durak bilmeyen, sınır tanımayan, sonsuzluğa, geleceğe yolculuk yapan bir beyin.

Zamanında hak ettiği değeri bulamamış; daha doğrusu çağdaşları, iş adamları, kamuoyu tarafından anlaşılamamış bir deha Tesla. Anlaşılamayan düşüncelerden, kişilerden genellikle korkulur, çekinilir. O düşünceler ve düşünce sahibi kişiler çılgın olarak nitelendirilir ve dışlanırlar. Anladığım kadarıyla Tesla da dışlanmış, çoğu icadı göz ardı edilmiş; ama pek çok buluşu da başkaları tarafından kullanılmış ve Tesla’nın buluşları kendisinden çok o kişilere servetler kazandırmış.

Nikola Tesla'yı Tanımak

Zamanının çok ilerisinde olan Tesla 87 yaşında ölmüş, o 140 yıl yaşayacağını düşünürmüş. O düşündüğünden çok daha fazla yaşayacak; zira buluşlarıyla, düşünceleriyle, hayalleriyle sonsuzluğu yakalamış durumda.

Nikola Tesla’yı tanımaya, icatlarını anlamaya çalıştıkça hem çok şaşırıyor hem de büyük bir saygı duyuyor, günümüz teknolojisinin bu derece ilerlemesinde onun büyük emeği olduğunu anlıyor; ancak ona gereken değerin verilmediğini görüp üzülüyor insan.