NOTA SERGİSİ (Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 4)

Kâmil amcayla tanışmamı, onunla söyleşmemi düşünürken Kâmil amcanın sorusuyla irkildim:

-Sevil kızım nerelere daldın öyle?

-Ah, özür dilerim! Bir an sizinle tanışmamızı anımsadım; Marmaris’teki kampinglerden, Marmaris’in geçmişteki halinden ayrıldım. Eskiden Marmaris’te yaşam daha yalın, daha doğalmış. Doğrusu o günlerde yaşamak isterdim.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris-Gökova

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris_Hisarönü Körfezi

K. Dürüst:-Marmaris her ne kadar kentleşse de çevresindeki köyler hâlâ doğal ve yeşil; turkuaz denizleri temiz. Bu doğallığın bozulmaması lâzım, bunun için de çocuklarımızı, gençlerimizi doğayla barışık yetiştirmemiz, kampçılığı sevdirmemiz gerekir.

S.Okay:-Ama bugünün gençleri genellikle beş yıldızlı otelleri seviyor, oralarda tatil yapmak istiyorlar.

IMGP1528-Marmaris Kalesi-Mar. Müzesi ab.jpg

Marmaris Kalesi’ndeki Marmaris Müzesi’nin Girişi

 

PENTAX Image

Marmaris Müzesi

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris

K.Dürüst:-Olsun olsun; bazıları otelleri, motelleri tercih etse de doğayı seven, karavanlarıyla, çadırlarıyla bir deniz kenarında veya bir ormanda kalan; ören yerlerini, müzeleri dolaşanlar da az değil. Onlar doğayı korumak, başkalarına doğayı sevdirmek için bize yeter. Hiçbir zaman karamsar olmayalım, geleceğe umutla bakalım. Ben gençlerimize güveniyorum, onlar doğaya sahip çıkacak insanımızı aydınlığa ulaştıracaklardır.

S.Okay:-Ne güzel söylediniz! Siz seksen yedi yaşında gencecik bir insansınız, sizinle ne zaman konuşsam geleceğe umutla bakıyorum.

DSC04369

Kâmil Dürüst/ Marmaris Belediyesi Huzur Evi Sergi Salonu’nda Açtığı “Geçmişten Günümüze Türk Musikisi Nota Yazıcılığı ve Yayıncılığı Sergisi’nde”

DSC04377DSC04375Yıl 2012 Kâmil Dürüst, Marmaris Belediyesi Huzur Evi Sergi Salonu’nda ‘Geçmişten Günümüze Türk Musikisi Nota Yazıcılığı ve Yayıncılığı Sergisi’ni açtı. Ayrıca İstanbul’da da açacağı bu serginin kitabını hazırlıyor.

DSC04382Kâmil Dürüst, genç yaşında tanışıp dost olduğu Neyzen Tevfik’e de yer vermiş sergisinde.

PENTAX Image

Kâmil amca, notalar üzerine yaptığı çalışmaları şöyle anlattı: “Yıllarca nota kolleksiyonum üzerinde çalıştım. On bin notanın içinden üç yüz elli tanesi seçildi. Bunların bir kısmı Osmanlıcaydı, onları latin harflerine çevirdim. Avrupa bizden önce matbaaya geçtiği gibi notaya da geçmiş. Avrupa’da nota çıktıktan sonra hemen ülkemize gelmemiş, bazı müzik meraklıları nota yazmayı öğrenmek için Avrupa’ya gitmişler. Bizde notaların bir kısmı orjinal bestekârının elinden çıkmış, bir kısım bestekârlar nota bilmediğinden eserlerini nota bilenlere yazdırmışlar.

Üç yüz elli notanın bestekârlarını, besteyi kimin notaya geçtiğini, notaya geçilen bestelerin hangi matbaalarda basıldığını da belirttim; yani hem müzisyenler hem yazıcılar hem basılan yerler hem de bestekârlarla ilgili bilgi veriliyor sergimizde. Tüm bunları bir kitapta toplama çalışmaları yapıyorum, geniş kapsamlı sergiyi İstanbul’da açmayı düşünüyorum; ama büyük serginin ön hazırlığı olarak Marmaris’te bu sergiyi açmadan edemedim. Marmarisli sanatseverlerin de bu sergiden haberi olmalı diye düşünüyorum.”

Kâmil amcanın yıllardır üzerinde çalıştığı nota yazıcılığı sergisinin ilk önce Marmaris’te açılması sanatseverleri çok mutlu etti. Böyle bir serginin Avrupa’da bile bir örneği yokmuş. Sergiyi gezenler de bunun bilincinde görünüyordu.

Marfod fotoğraf evi

Kâmil Dürüst, 1997 yılında kurduğu Marmaris Fotoğraf Dostları Derneği’nin onursal başkanı olarak Marfod’a gönül verenlerle Marmaris’e bir fotoğraf evi kazandırdı. M.Kâmil Dürüst Fotoğraf Evi’nde fotoğraf sanatçılarının sergilerini izleyebiliyoruz.

Kâmil Dürüst çalışmalarına hiç ara vermedi, bir yandan kitap yazma çalışmalarını sürdürürken diğer yandan Marmaris’e duyduğu sevgiyi anlatan, Marmaris’i dünyaya tanıtacak bir şiir yazdı ve bu şiiri nihavend makamında besteledi. Güftesini yazdığı, bestesini yaptığı Marmaris adlı eserinin seslendirmesini  ‘Yaşamda her şey fani, ama ses ve yazı kalıcı’ diyen sanatçımız “Marmaris Klasik Türk Sanat Müziği Korosu ile birlikte yaptı.

MARMARİS

Marmaris Marmaris ah ah Marmaris

Her yanın yemyeşil yeşil Marmaris

Gökyüzün masmavi deniz masmavi

Koyların bir dantel gibi Marmaris

 

Kıyıda fısıldar dalga sesleri

Ormanda kuşların sevişmeleri

Doğada yaşayan güzellikler

Seninle yaşayan bilir Marmaris

 

Bir yanda Gökova, Datça bir yanda

Sahiller uzanır boylu boyunca

Rüzgârla yelkenler uçarcasına

Seyrine doyulmaz senin Marmaris

 

Tarifi imkânsız güzel yerlerde

Çocuklar kumlarla oynar sahilde

Büyükler coşkuyla yüzer denizde

Doğanın güzeli sensin Marmaris

 

İçmeler bir başka Turunç bir başka

Şelâle bir başka Turgut bir başka

Bozburun koyları Söğüt bir başka

Ege’nin cenneti sensin Marmaris

 

Ormanda çamların girmiş kol kola

Bülbüller ötmede güller açmada

Pınarlar şırıldar kayalıklarda

Her mevsim bir başka güzel Marmaris

 

Marmaris yaşamı tatlı bir roman

Sevgiyle neşeyle geçer zamanlar

Yalnız biz değiliz dünya hep hayran

Doğada benzerin yoktur Marmaris

Kâmil Dürüst, nihavent makamındaki Marmaris adlı eserini Marmaris’e armağan etti.

Nisan 2014 kamil dürüst-a2014 yılının Nisan ayında, Marmaris Belediyesi, Kâmil Dürüst’ün eşi Gönül Dürüst, kızları Beste ve Şiir’in ortak çalışmaları sonunda M.Kâmil Dürüst’ün 90. yaşı dolayısıyla yaşamını anlatan bir sergi açıldı, aynı zamanda Kâmil Dürüst Özdeyişler adlı kitabını imzalayarak hediye etti sergiye gelenlere Marmaris Belediyesi Kültür ve Sanat Evi’nde.

 

Nisan 2014 Turgut-Afrodisyas 305

Kâmil Dürüst, Sergisinde ”Özdeyişler adlı” Kitabını imzalarken/ 29 Nisan 2014

Bizler de Kâmil amcanın sergisini keyifle dolaştık, 90 yılda ortaya çıkardığı eserleri ve onun yaşamını izledik. O, çok mutluydu, büyük bir zevkle bizlere kitabını imzaladı, sohbet ettik, onun gülen gözleri umudumuza umut kattı.

Ne yazık ki 2014 Kasım’ında onu yitirdik, o eserleriyle, kitaplarıyla, resimleriyle, fotoğraflarıyla aslında aramızda yaşıyor. Sanatçılar hiçbir zaman ölmez!!!

MARMARİS’İN ARTIK OLMAYAN KAMPİNGLERİ ( Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 2)

Sayın Kâmil Dürüst’ü Marmaris Huzur Evi’nde kurduğu kütüphanede ziyarete gidip söyleşi yaptım. Doğa dostu olan, yıllarca Marmaris’te eşi ve kızlarıyla kamp yapan Kâmil Dürüst’e Marmaris’teki kampingleri uzun zamandır sormak istiyordum. Karavancılık ve kampçılıkla ilgili kitabımda onun da yerini almasını istiyordum.

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kurduğu Kütüphanede 

O her zamanki gibi kurduğu kütüphanede çalışıyordu. Yeni bir sergi hazırlamış; Muğla’da, Bodrum’da izleyiciye sunmuştu. Marmaris’in kamplarıyla ilgili neler anlatacağını çok merak ediyordum.  Sorumu hemen sordum.

DSC04370M.Kamil Dürüst ab

M. Kâmil Dürüst

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Marmaris

-Kâmil amca, sizin ve ailenizin kültür-sanatla ilgilendiğiniz kadar doğayla da ilgilendiğinizi, doğa dostu olduğunuzu, uzun yıllar özellikle Marmaris’te kampçılık yaptığınızı sizinle yaptığımız sohbetlerden biliyorum. Kampçılıkla ve Marmaris’teki kamplarla ilgili neler anlatabilirsiniz?

PENTAX Image

Marmaris

Kâmil Dürüst: -Kampçılık; doğayı sevmek, doğada yaşamak, betona hapsolmamaktır. Kişinin doğayla bütünleşmesidir; doğayı iyisiyle kötüsüyle, çiçeğiyle böceğiyle, sıcağıyla soğuğuyla, güneşiyle yağmuruyla kabullenmektir.

DSC06976 Marmaris-Çiçek a

SAMSUNG CAMERA PICTURES

DSC08339-Marmarıs-Tur. a

Marmaris

Kampçı doğaya zarar vermez, doğayı korur, doğayla uzlaşır. Ayrıca doğayı seven kişiler kültür ve sanatla yakından ilgilidirler. Kültürü, sanatı doğadan ayrı düşünmek yanlıştır.

Marmaris’te kamp yapmak olağanüstüydü! Kızlarım Beste ve Şiir Marmaris’teki kamplarda büyüdüler, doğayı delicesine sevdiler. Kampinglerde çok mutlu bir çocukluk geçirdiler.

DSC07016Marmaris a

Marmaris

Yeşil Marmaris eşsiz koyları, doğal güzellikleri, sevecen insanları, güzel havasıyla kampçıları, karavancıları geçmiş yıllarda kendine çekti. 1975 sonrası pansiyon ve küçük motel turizmi geçerliyken 1980’li yılların başlarında yatak kapasitesinin azlığı nedeniyle sessiz, sakin bir ortamda özgürce konaklamak isteyenler kampinglere yönelmişlerdi. O yıllarda Marmaris’in içinde ve çevresinde birçok kamp alanı yer alıyordu.

DSC04901 Marmaris a

Marmaris

Aktaş mevkiinde Pekuz Kamping, hemen yanında ziraat mühendislerinin ve yakınlarının kamp yaptığı Ziraatçılar Kampı diye bilinen geniş bir kamp alanı bulunmaktaydı.

Marmaris’in Uzunyalı Mevkii’ne doğru gelindiğinde pansiyonların aralarındaki ufak tefek alanlarda çadırlar kurulurdu. Bu bölgedeki en bilinen yerler; Adalıoğlu,  Acar gibi motellerdi. Eski hapishane yakınlarında ise Apollon Kamping bulunmaktaydı. Yaklaşık yüz-yüz elli çadır kurulabilirdi bu kampinge, aynı zamanda bungalovları da vardı. Özel iskelesi, restoranı, huzurlu ortamı ile üniversite gençliğinin, eğitim görevlilerinin tatil için buluşma yeriydi.

Hatipirimi ile Uzunyalı’nın birleşme yerinde de geniş bir alana yayılan As Kamping yer alıyordu. Burası yerli turistler tarafından çok tanınmış olmasa da yabancı turistlerin gözdesiydi.

Bir başka büyük kamping ise Turban kavşağının girişinde hemen sol tarafta yer alan Osman Berk’e ait Berk Kamping’di. 1984’te hizmet vermeye başlayan bu işletmede yüz çadır ve elli karavanın rahatlıkla konaklayabileceği büyük bir alanın yanı sıra bungalovlar bulunurdu. Yaz mevsiminde Almanlar, Hollandalılar Fransızlar ve İtalyanlar tatillerini geçirmek üzere burayı tercih ederlerdi.

PENTAX Image

Marmaris

Kampingleri tercih edenler taze sebze ve meyveyi, deniz ürünlerini yerli üreticilerden temin ederler, diledikleri şekilde pişirir, yer, içer, eğlenirlerdi. Güneşin, denizin, doğayla iç içe bir tatilin tadını çıkarırlardı. Gençler birbirleriyle kaynaşır, herkes birbirine adresini verir, uzun dostlukların ilk adımını atarlardı. Arkadaş grupları, her yıl aynı dönemlerde tatil yapmaya çalışırdı.

İçmeler Koyu’nun hemen başlangıcında mülkü Eşref Karaca’ya ait olan yerde Kara Mehmet Eren’in işletmeciliğini yaptığı Altın Sahil Kamping yer alıyordu. Muhteşem denizi ile birçok dostu buluşturuyordu. Kısa zamanda ünü yayılmıştı. Zamanla el değiştirerek on yıl kadar hizmet verdi.

1986-87 sonrası Marmaris’e talep arttıkça önlenemez bir hızla boş kamp alanları yerlerini irili ufaklı otel, motel ve apartlara bıraktı. Günümüzde Marmaris içinde hemen hemen hiç kamp alanı kalmadı. En yakın kamping yerleri Marmaris’ten yaklaşık yirmi kilometre uzaklıkta Datça yolu üzerindeki Çubucak ve İnbükü Orman Kamplarıyla, Bördübet’teki Amazon Kamping ve Marmaris’ten aşağı yukarı 40-50 kilometre mesafedeki Aktur Kamping’dir.

Yıl 1978… o zaman Marmaris keşfedilmemiş, doğa tahrip edilmemiş, beton binalar her yeri istila etmemişti. Bugün Laguna Otel’in bulunduğu yerdeydi kampımız. Harika bir yerdi!

DSC07038 Marmaris a

Marmaris

Orman denizle birleşir, denizin akıntısı her zaman suyu temizlerdi.  Ay kampımızın tam karşısından doğardı, ayın on dördünde denizi ışıl ışıl parlatırdı. Kampımızda elli çadır, SAMSUNG CAMERA PICTURESyirmi karavan vardı. Kampçıların çoğu yabancıydı, yerli kampçılar da doğayı hisseden, doğaya önem veren bilinçli insanlardı, has kampçıydılar. Profesörler, sanatçılar, öğretmenlerdi kampçıların çoğu.

Untitled_Panorama12g.jpg

Marmaris

Marmaris’e ulaşım zordu, yollar bozuktu, mahrumiyet vardı. Çadırlarıyla, karavanlarıyla gelenler Marmaris’in sakinliğine, doğasına, bozulmamışlığına sevdalıydı. Buradaki mahrumiyet bizler için önemli değildi, sanırım o mahrumiyet bile güzeldi.

Artık orada bir kamping yok, o kampingin yerinde büyük lüks bir otel var, o otel istediği kadar estetik, şık, lüks olsun, hiçbir zaman o ağaçlık, düz arazinin denizle birlikte oluşturduğu güzelliği yakalayamaz. Ne de olsa o beton! Doğallık bozuldu bir kere…”

Kâmil amcanın anlattığı kamp alanları artık yok, onun da dediği gibi her yer lüks otellerle, motellerle, apartlarla, pansiyonlarla doldu; Marmaris kentleşti.

Her geçen gün Marmaris’in çevresindeki orman alanları beton binalarla doluyor. Marmaris’e tepeden baktığınız zaman bunu daha iyi görebiliyorsunuz. Gelişme dedikleri bu mu? Ormanların yok olması betonun çoğalması mı?

BİR KARAVAN SAHİBİ OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 6)

Biz aile olarak çadırımızla doğanın içinde yaşamayı öyle çok öyle çok seviyorduk ki… Doğasız bir yaşam düşünemiyor, bir yandan da karavan düşleri kuruyorduk. Bir gün gazete ilanlarına bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi. Karavan Ataköy Kamping’deymiş.

sally-karavan-b

Küçük Boy Bir Karavan     Fotoğraf: İnternet’ten

Bize oldukça yakın bir yerde olduğunu görünce gidip görelim, dedik. Yalnız bir sorun vardı, karavan alacak paramız yoktu. Biz yine de Ataköy Kamping’e gittik. Karavanı satan Reha Bey’di. Minik, şirin mi şirin çekme karavana bayıldık, ilk görüşte sevdalanma dedikleri bu olmalıydı. Fiatını sorduk, yirmi bir bin lira olduğunu öğrenince teşekkür edip karavanın yanından istemeden ayrıldık. Reha Bey arkamızdan geldi:

‘Siz bu karavanı çok beğendiniz, hemen alın,’ dedi. Ona karavanı beğendiğimizi, satın alacak paraya sahip olmadığımızı söyledik. Karavan yirmi bir bin liraydı, bizimse sadece bin liramız vardı. Reha Bey:

“Siz ne yapıp edip bu karavanı alacaksınız; çünkü onu çok sevdiniz,” dedi. Bizse bunun mümkün olmadığını söyleyip ona veda ettik. Ona veda ettik de karavanı bir türlü aklımızdan çıkaramadık. O, bizim için imal edilmişti sanki! Ergün’le çok düşündük; fakat bir çıkar yol bulamadık karavana sahip olmak için. On gün karavanla yattık, karavanla kalktık, tüm muhabbetimiz karavan üzerineydi; sonunda çok zor bir karar verdim, hiçbir zaman yapmadığım bir şey yapacaktım. Karavanı alabilmek için ağabeyimden borç isteyecektim. İsteyeceğim para onun için fazla bir şey değildi. Yalnız, ağabeyimden borç istemek çok zoruma gidiyordu. Daha önce hiçbir şey için borç istememiştim. Bu karavan benim aklımı başımdan almış olmalıydı ki böyle bir şey yapıyordum. Ağabeyime durumu, anlattım, en kısa zamanda borcumuzu ödeyeceğimizi söyledim. Ağabeyimin, parayı ödeyip ödememem pek de umurunda değildi; ancak kaygılıydı, karavanı tehlikeli buluyordu, arabamızla onu nasıl çekeceğimize akıl sır erdiremiyordu. Bizim karavan sevdamızı anlayamıyordu. Boş verin karavanı, gelin bizim yazlıkta kalın, tekneyle geziye çıkalım, diyordu. Canım ağabeyim, benden hiçbir şeyini esirgememiştir. Ağabeyimin 35 metre uzunluğunda bir motor-yatı vardı. İçi her türlü konfora haizdi, lüks bir yalı gibiydi. Yine değişik zamanlarda 27 metrelik bir guleti oldu. O harika teknelerle uzun soluklu seyahatlere çıkmıştık; gerçekten çok keyifli, güzel gezilerdi. Ancaaak benim gözüm karavandan başka bir şeyi görmüyordu, ne yatlar ne katlar ne de yazlık ev istiyordum. Tek dileğim, o minik karavandı.

Ağabeyim beni karavan sevdamdan vazgeçirmek için epeyce dil döktü, baktı benim bu sevdadan vazgeçeceğim yok, karavanı almak için gereken parayı verdi. Karavanı almaya gittiğimizde Reha Bey gülerek:

“Bunu alacağınızı biliyordum,” dedi.

My captured picture

Ataköy Kamping-Ataköy/İstanbul   Fotoğraf: Mithat Okay

Karavanımızı kampın sakin bir köşesine çektik, artık tüm boş vakitlerimizi karavanımızda geçiriyorduk. Yemyeşil bir ortamda yaşamak ne güzeldi! Ataköy’de denizin çok kirli olması, Lodos estiğinde denizden gelen kötü kokular dahi keyfimizi kaçıramıyordu.

Ağabeyime olan borcumuzu o kadar kısa sürede ödedik ki buna biz bile inanamadık. Ergün sabahtan akşama kadar gazetede çalışıyor, akşamları evde, hafta sonları da karavanda hobi olarak gemi maketi yapıyordu, yaptığı gemiler o kadar güzel oluyordu ki gören satın almak istiyordu. Bir iki derken Ergün’ün gemileri satıldıkça satıldı ve karavanımızın borcu ödendi.

resim-021-ciroz-kamping-b-m-k-ve-bb

Çiroz Kamping- Florya/İstanbul      Fotoğraf: Mualla Varlıoğlu

Pek çok arkadaşımız, akrabamız bizim karavan almamızı, karavanla geziler yapmamızı, İstanbul’da önce Ataköy Kamping’de sonra da Çiroz Kamp’ta kalmamızı çok yadırgamış, bizi pek anlayamamışlardı. Onların kafasında karavan da neymiş? En iyisi iki-üç katlı bir yazlık evdir düşüncesi vardı. Biz hiçbir zaman bir yazlık ev düşünmedik ve hâlâ da düşünmüyoruz. Yıllar önce sevdalandığımız karavanımızda tatil yapmak bizim için en bü yük mutluluktur.

DOĞANIN İÇİNDE OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 5)

Gönül’le bu ödevi yaptıktan birkaç yıl sonra (1966) Ergün’le nişanlandık. Düğün hazırlıkları esnasında devamlı alışverişe gidiyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Cağaloğlu’nda bir kırtasiyede minicik bir kart gördüm, dikdörtgen şeklindeydi üstünde mini minnacık bir gül vardı, gül kartın dışına taşmıştı. Kart o kadar hoşuma gitti ki hemen aldım. Kartı Ergün’e verecek, bir hediyenin yanına iliştirecektim. Kartın üzerindeki gül bana iki dize çağrıştırdı, bu dizeleri karta yazdım:

ergun-yurdanur-oztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan  Nişan Töreni (Y.E.Öztan fotoğraf albümünden)

“Solmayan bir gül gibi olmalı sonumuz

Demeli ki hayat geçer mi hiç onsuz.”

Evlendik, bir kızımız oldu, kızımız Fulya iki-üç yaşlarındaydı, Gemlik Kumla’ya tatile gitmeye karar verdik.

e-oztan

Ergün Öztan Gazetede Arkadaşlarıyla (E.Öztan Fotoğraf Albümünden)

Ergün, Hürriyet gazetesinde çalışıyordu, gazeteden bir arkadaşı tatile gideceğimizi duyunca Ergün’e çadırını vermiş. Bir otele, pansiyona gideceğinize benim çadırımda kalın, doğayı taa içinizde hissedin, demiş.

My captured pictureDaha önce çadırlı bir tatil yapmamıştık, denemeye karar verdik. Gemlik Kumla’da deniz kıyısına yakın bir zeytin bahçesine kurduk çadırı. Öyle lüks bir çadır değildi, altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında Türkiye’de çadır ve çadır kavramı yok gibiydi.

SAMSUNGGemlik-Kumla hoş bir yerdi, denizi pırıl pırıl, balığı ve midyesi boldu. Çadırımızı kurduğumuz bahçede su ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir kuyu vardı; suyu kuyudan kovayla çekiyorduk. Denizden sonra duşumuzu kuyudan çektiğimiz suyla yapıyorduk, suyun ne kadar soğuk olduğunu anlatacak sözcük bulamıyorum. Kuyu suyunu başımızdan aşağı döktüğümüzde vücudumuzdan buharlar çıkıyordu, bunu hiç unutmuyorum. İşin en zoru orada bir tuvaletin olmamasıydı, kendimize bir tuvalet yapıp tuvalet sorununu çözdük. Çadırımızı kurduğumuz zeytinliğin toprağı sürülmüş olduğundan yumuşacıktı, denize giderken ayak bileklerimize kadar toprağa gömülüyor, zorlukla yürüyebiliyorduk. O yumuşacık, kumlu toprağa basmak, yürüdükçe bileklerimize kadar gömülmek nasıl hoş bir duyguydu. Bütün elektriğimizi, stresimizi alıyordu toprak. Gerçi o yıllarda stres sözcüğü bilinmiyordu.

Bir gece çok yağmur yağdı, arkadaşımızın çadırı çok yıpranmış olduğundan bazı yerlerinden su sızdırıyordu, yağmur damlalarının içeriye konuk olduğunu uykumda hissetmiş olacağım ki konuk damlaları avucumda biriktirip suyu daha ileriye boca ediyordum. Rahatım öyle yerindeydi ki kalkıp yatağımı diğer tarafa çekmek zahmetine girmedim. Avucum defalarca doldu doldu, boşaldı.

dsc07031-deniz-abDüşününce pek kolay bir şey değilmiş çadırla tatil yapmak diyesi geliyor insanın; ancak o tatilin tadı damağımızda kaldı. Zeytin ağaçlarının ve binlerce yıldızın altında yatmak, mis gibi havayı teneffüs etmek, ışıl ışıl parlayan denizde yüzmek, upuzun kumsalda yürümek, balık tutmak, midye çıkarmak, midyeleri kızartıp kimi zaman zeytinyağ-limon-karabiber karışımına kimi zaman da sarımsaklı yoğurda daldırarak yemek nefisti. Minik kızımız Fulya da özgürce kumsalda koşmaktan, istediği zaman denize girmekten, babasıyla kumdan kaleler yapmaktan öyle hoşnuttu ki…

Arkadaşımızın ille de çadırımı alın, çadırla tatil yapın diye bizi neden zorladığını çok iyi anladık. Doğayı öylesine özümsedik ki… pembe-cadir-bgtKampçılığımızı nasıl geliştirebileceğimizi düşündük ve kendimize bir Polonya çadırı aldık. O çadırla yıllarca ülkemizin en güzel köşelerinde tatil yaptık. Almanya’ya gittiğimizde de aldığımız ilk şey; yatak odası, salonu, mutfağı olan güzel bir çadırdı.

Uzun yıllar kullandık bu çadırımızı da; sonra bir gün gazetedeki ilanlara bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi.

KARDA GÖKÇETEPE (Akordiyon 7)

2001 yılı, Aralık ayıydı üç günlük bayram tatili vardı önümüzde. Tatilde Mithatlar, Ergün ağabeyler ve biz Gökçetepe’ye gitmek için sözleştik. Onlar iki karavan sabahtan yola çıktılar, biz gece geç vakit Gökçetepe’de olabilecektik. Hava durumuna baktık, hava soğuyacak belki de kar yağacaktı. Buna pek aldırmadık, pek çok kere Gökçetepe’de karı yaşamıştık. Her zamanki gibi çadırda kalacaktık. Arife gününün akşamı Gökçetepe’ye doğru ilerlerken kar yağışı başladı. Bir ara dönmeyi düşündük, Sevcan’a baktım, halinden hoşnut görünüyordu, yola devam ettik.

Keşan ışıklarını geçtikten beş-altı kilometre sonra Çamlık levhasının gösterdiği sağ taraftaki yola saptık, önce Bahçeköy’ün arkadan Çamlık’ın içinden geçtik. İki tarafı çam ormanıyla kaplı, taşlı topraklı yoldan yirmi kilometre ilerleyerek Gökçetepe köyünün girişine geldik, köye girmedik, köyün dışından geçen yolu takip edip denize doğru yol aldık. Beş kilometre sonra Gökçetepe’nin sahiline vardık. Hava kararmış, kar yağışı hızlanmıştı. Burada yazlıkçıların evleri, bakkalımsı bir kahve, Gökçetepe Orman Kampı’nın kahvesi bulunuyordu. Kampın giriş kapısındaki «Kayıp Cennet» tabelası karşıladı bizi. Kampa girdik, her yer beyaza kesmişti.

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Karın bezediği çam ağaçları, kadınlarımızın ördükleri dantellerle yarışıyorlardı adeta! Kampın içinde iki yüz metre kadar ilerleyince arkadaşlarımızın karavanlarını ve karavanların önünde yanan ateşi, ateşin çevresindeki dört kişiyi gördük. Arabamızı uygun bir yere çektik, hoş beşten sonra çadırımızı kurduk. Biz çadırımızı kurarken kar yağmaya devam ediyordu.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Burada kar yağışı öğleden sonra başlamış, Ergün ağabeyle Mithat İstanbul’a dönmeye karar vermişler, karavanlarını yola hazırlamışlar, tam hareket etmek üzereyken kamptaki bungolovlarda kalan üç genç önlerini kesip:

-Hayrola, gidiyor musunuz?

Gökçetepe Karda Karavanlar

Gökçetepe Karda Karavanlar

-Evet, kar yağışı artarsa yol kapanabilir, buradan çıkamayız.

-Yok canım, ne kadar kar yağarsa yağsın, buranın yolu kapanmaz. Biz geçen hafta da buradaydık, kar yağdı; ama yollar kapanmadı. Kar yolları kapasa bile grayderler gelip anında açıyorlar. Gitmekten vazgeçin.

Bizimkiler gençlere inanıp orada kalmışlar; aslında beyaz cennetten hiç ayrılmak istemiyorlarmış, gençlerin yolun kapanmayacağına teminat vermeleri üzerine Gökçetepe’de kalmışlar.

Gökçetepe-Ateş

Gökçetepe-Ateş

O gece ateşin başında yemeğimizi yedik, sohbet ettik, Sevcan’ın akordiyonla çaldığı ve söylediği şarkıları dinleyip dans ettik. Çok güzel beyaz bir geceydi! Uykumuz gelince çadırımıza girip yattık, arkadaşlar da karavanlarında yattılar.

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Sabah karavancıların, kapımız açılmıyor muhabbetine uyandık. Çadırın fermuarını açmak için epey uğraştım, fermuar aşağıya indikçe içerisi karla doluyordu. Bizim çadırın yarıdan fazlası kara gömülmüştü, zar zor dışarı çıktık. Karavandakiler de kapılarının önüne yığılan kar yüzünden kapılarını güçlükle açabilmişlerdi. Çevremize şaşkın şaşkın bakakaldık. Karın yüksekliği bir metreyi bulmuştu, kasıklarımıza kadar kara gömülmüştük. Yürüyebilmenin olanağı yoktu! İri kar taneleri nazlı nazlı uçuşuyor, nazikçe yere konuyordu. Nazlı kar taneleri, her yeri nasıl böyle beyaza boyayabilmişti? Kar yağışı hiç durmadı, o gece büyük bir fırtına oldu, elektrik telleri koptu, elektriksiz kaldık.

Gökçetepe'deki Bungolovlardan Biri

Gökçetepe’deki Bungolovlardan Biri

Çadırımızı kaldırıp bungolovlardan birini kiraladık. Gece bungolovdaki odun sobasını yakıp çevresinde oturup söyleştik. Türkiye’nin neredeyse tamamı kara teslim olmuştu. Bayram tatili bitmişti; biz Gökçetepe Orman Kampı’nda mahsur kalmıştık. Bizim gibi mahsur kalan başkaları -yazlık evlerine kış tatili yapmaya gelenler- da vardı. Günümüzün büyük bölümü bakkalımsı kahvede geçiyordu. Her yere telefon ediyorduk: Köy Hizmetlerine, Çamlık Belediyesine, Karayollarına… Hepsinin söylediği şuydu:

«Sizin gibi pek çok köy böyle karlar altında, yol ne zaman açılır bilmiyoruz.» Bekliyorduk, beklemek çözüm değildi, bir şeyler yapmalıydık. Yürüyerek Keşan yoluna çıkabileceğimizi oradan da bir otobüsle İstanbul’a gidebileceğimizi düşünüyorduk. Herkesin sorumlulukları, işleri vardı.

Sevcan’ın elinden telefon düşmüyordu, saat başı ilgili yerleri arıyor, yürüyerek ana yola çıkacağımızı söylüyordu. Biz nasıl gitsek, ne yapsak diye aramızda sürekli konuşuyorduk, kahvenin sahibi ve orada yaşayan birkaç köylü bu durumdan hoşnut, bizim durumumuza gülüyor, bizle dalga geçiyorlardı. Onların sakin yaşamına bir renk katmıştık, bir oyunu izler gibi izliyorlardı bizleri.

İstanbul’daki yakınlarımız da bizleri merak edip arıyorlardı, onlara çok iyi olduğumuzu, merak etmemelerini söylüyorduk. Bizimle bu tatile gelecek olan bir aile daha vardı. Selami-Nursel Şahin ve oğulları Deniz, Mertcan da bizlerle birlikte olacaklardı. Selami’nin son anda işi çıkınca Şahin ailesi bu kar tatilinden mahrum kaldı(!) Aslında onlar için seviniyor, iyi ki gelmediler, diyorduk.

Balıkadam Selami Şahin

Balıkadam Selami Şahin

Selami bizim gibi düşünmüyordu, Gökçetepe’de bizlerle olamadığına hayıflanıyor, günde en az üç kere telefon ediyor; halimizi hatırımızı soruyordu. Şahin ailesiyle onlarca kez Gökçetepe’ye gelip kamp yapmıştık, onların karavanları, tekneleri yaz-kış burada duruyordu. Hep birlikte dalıyor, balık avlıyor, uzun yürüyüşler yapıyor, akşamları yemekler hazırlayıp ateş başında sohbet ediyorduk.

Selamilerle yalnız Gökçetepe’de kamp yapmıyor, değişik yerlere de dalışa gidiyorduk. İki hafta görüşmesek üçüncü hafta birbirimizi ve Mithat’ı arayıp Gökçeada’ya, Çanakkale’ye, Asos’a, Eceabat’a kamp yapmak, dalmak, yüzmek için giderdik. Doğada kamp yapmak, çadırlarda kalmak, birlikte doğayı paylaşmak, yemek yapmak, ateş yakmak, söyleşmek güzel oluyordu. Kampçılık ve dalış en büyük hobimizdi! Doğaya yaptığımız yolculuklar, doğanın zorluklarını birlikte aşma, doğal yaşamı paylaşma insanları birbirine daha bir yakınlaştırıyor, dostlukları daha pekiştiriyor. Selami tüm bunları çok iyi bildiği, yaşadığı için bizleri Gökçetepe’de yalnız bırakmadı, telefonla devamlı aradı.

Sevcan sürekli Belediye Başkanı’na telefon ediyordu, adam onun aramalarından bıkmış olacak ki ‘Bu kış kıyamette buralara niçin geldiniz? Evinizde otursaydınız,’ demek gafletinde bulunmuş. Vay, sen misin bunu diyen! Sevcan açtı ağzını, yumdu gözünü, kahvedekiler şaşkınlıkla Sevcan’ı dinliyorlardı. Bu genç kadın, başkanla nasıl böyle rahat konuşabiliyor? diyorlardı. Sevcan’ı sakinleştirmek olanaksızdı. O, bir başkanın hiçbir şey yapmamasını, vatandaşına yardımcı olmamasını, hele ‘Kış günü evinizden neden çıktınız?’ demesini anlayamıyordu.

Bulgaristan’da her kış kar tatiline gittiklerini, kışların buraya oranla daha soğuk olduğunu; kimsenin bir yerlerde mahsur kalmadığını, kendisinin başkanlık görevini hakkıyla yapamıyorsa istifa etmesi gerektiğini söyleyerek telefonu başkanın yüzüne kapattı. Sevcan’ın telefon trafiği günlerce devam etti, bu telefon konuşmaları bize oldukça pahalıya patladı. Bir ay sonra gelen faturalar çok kabarıktı.

İki akşam üst üste kaymakam bizleri aradı, kurtarma çalışmalarının başladığını, yolun açılacağını, kesinlikle ana yola yürümeye teşebbüs etmememizi söyledi.

Gökçetepe-Köylü Kafe

Gökçetepe-Köylü Kafe

Bakkalımsı kahvede bir masanın etrafında oturmuş çay içiyorduk kaymakam aradığında, hepimizle tek tek konuştu, Sevcan’ın telefonu elden ele geziyordu. Kaymakam yürümeyeceğimizden emin olmak istiyordu. O yolun yürünemeyeceğini, çok tehlikeli olduğunu anlattı. Bize acı bir haber verdi: Altı-yedi kilometre ötedeki Pırnar köyünün öğretmeni, okula yürüyerek gitmek için evden çıkmış ve köye ulaşamadan yolda donarak ölmüş. Bu bizi çok çok üzdü, insanın bu durumda çaresiz kalması, bir şeyler yapamaması çok acı! Yirmibirinci yüzyılda, uzay çağında doğayla uzlaşamamak, ona teslim olmak insana ağır geliyor!

Gökçetepe Kar

Gökçetepe Kar

Bizler yine de yürüme düşüncesinden vazgeçmiş değildik. Bir şekilde ana yola ulaşabileceğimizi düşünüyorduk. Yalnız gelen haberler ana yolun da kapandığı ulaşımın yapılamadığı yolundaydı. Bulunduğumuz yerde herkes bir şey söylüyordu, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz olmuştu. Hiçbir şey yapmamak, o durağanlık insanı sıkıyordu. Bu arada kar yağıyor, yağıyor, yağıyordu; karın yüksekliği bazı evlerin ikinci katını bulmuştu. Bir gün sabahtan akşama kadar kampın girişiyle karavanların bulunduğu yer arasındaki yolun karını küredik, grayderler gelirse kampın içine rahat girsin diye. Sonra bir haber geldi; yolu açma çalışması yapan grayderin biri dereye yuvarlanmış, diğeri arızalanmış. Başka bir haber de ertesi sabah bir askeri geminin geleceğiyle ilgiliydi. Ertesi sabah oldu, ne grayder ne de gemi geldi.

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

KUM KAMP-KABATEPE 1 (Akordiyon 6)

Kabatepe kışın en sık gittiğimiz yerlerden biriydi. Mayıs-ekim ayları arasında Kabatepe Orman Kampı’nda kamp yapardık; ancak bizim kampçılığımız beş-altı ayla sınırlı değildi. Ekim-mayıs ayları arasında Kabatepe’ye gitmişsek Kabatepe Orman Kampı kapalı olduğundan, orman kampından dört-beş kilometre mesafede, ormanla denizin buluştuğu bir yerde, Mahir Bey’in işlettiği Kum Kamp vardı. Yıllarca Kum Kamp’ta çadırımızı kurup kamp yaptık. Zaten Sevillerle de tanışmamız  1992 yılında Kum Kamp’ta oldu.

Kum Kamp Kumsalı

Kum Kamp Kumsalı

Kum Kamp’ın  upuzun kumsalları ve pırıl pırıl bir denizi vardı. Kampın arkası çam ormanıydı, ormanların arasındaki düzlüklerde gelincik tarlaları kırmızı kırmızı gülümserdi kendisine bakanlara.

Kabatepe-Gelincik Tarlası ve Kampçılar

Kabatepe-Gelincik Tarlası ve Kampçılar

Kum Kamp

Kum Kamp

Kum Kamp'ta Sevcan

Kum Kamp’ta Sevcan

Burada bir ağacın altına çadırınızı kurabilir, karavanınızı çekebilirdiniz. Çadır veya karavanla tatil yapmak istemeyenler için kiralık bungolovlar vardı. Mahir Bey; Kum Kamp’a gelen tüm müşterilerini  güler yüzle karşılar, onların rahat etmesi için elinden geleni yapardı. Biz de Kum Kamp’ı çok sever sık sık giderdik.

Kabatepe Kum Kamptaki Kum Tepeler

Kabatepe Kum Kamp’taki Kum Tepeler

Kum Kamp’ın kum tepeleri bizi kendine bağlardı. Kumların üzerinde ayak izlerimizden başka bir şey bırakmamaya özen gösterirdik. Bu kum tepelerinin aralarında düzlükler vardı. Gece kampçılar bu düzlüklerde ateş yakıp etrafında oturur, canlı müzik yapanları dinlerlerdi.

Ateş

Ateş başı

Her bir tepe kampçıları birbirinden ayırırdı. Bir gece biz de grubumuzla kum tepelerinin arasındaki düzlüklerden birinde konuşlandık, ateşimizi yaktık, kumların üzerine yayıldık; Nurettin ağabey’in oğulları Aytuğ ve Burak gitar çalıp şarkı söylediler. Ben de akordiyonumla şarkılarımı söyledim. Grubumuzda on yaşından altmış yaşına kadar her yaştan insan vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kendimizi müziğe kaptırmışken, on beş-on altı yaşlarında iki genç geldi karşımızdaki kum tepesini aşarak. “İyi akşamlar!” dediler, bizler de onlara “İyi akşamlar!” dedik.

Gençler: “Biz iki tepe ötedeyiz, müziğinizi duyduk, bizim grupta da müzik yapan arkadaşlar var, sizleri bizim bulunduğumuz yere davet ediyoruz, hep birlikte eğlenelim.” dediler.

Nurettin ağabey: “Sizlerin yaş ortalamanız kaç?” diye sordu.

Gençlerden biri: “Bizim yaş ortalamamız sanırım yirmi civarı,” deyince Nurettin ağabey: “Sizler buraya gelin, bizim misafirimiz olun,” dedi.

Gençler: “Tamam, biz sizin davetinizi arkadaşlarımıza iletelim, kabul ederlerse geliriz.” deyip gittiler.On beş dakika sonra kum tepelerinin üzerinde bir hareketlenme oldu, yedi-sekiz genç yanımıza geldi, ikisinin ellerinde gitarları vardı, az önce gelen iki genç de gruptaydı.

Gençlere “hoş geldiniz” dedik, gençler “hoş bulduk” dedikten sonra ateşin etrafına oturdular, ateş yüzlerine vuruyordu ve gençlerin yüzlerindeki şaşkınlığı görüyorduk; biz onların neden şaşırdıklarını anlamıştık.

Daha sonra itiraf ettiler, bizim çok genç olduğumuzu düşünmüşler, yanımıza gelince grubumuzun yarıdan fazlasının orta yaşın üzerinde olduğunu görüp hayal kırıklığına uğramışlar. Sohbet koyulaştıkça, müzik derinleştikçe aynı kafada olduğumuzu anlayıp hayal kırıklıklarını ateşe fırlatmışlar. Gecenin sonunda herkes hayatından memnundu.

Kum Kamp'ta Atilla ve Burak

Kum Kamp’ta Atilla ve Burak

Bizlerden Burak ve Aytuğ; onlardan da iki genç öylesine güzel, doğal çalıp söylediler ki bizler de onları büyük bir keyifle dinleyip elimizden geldiğince onlara eşlik ettik. Onların grupla bizim grup arasındaki yaş farkının hiçbir önemi kalmadı. Müzik şöleni oldukça uzun sürmüş olmalı ki kampta kalan gençlerin aileleri çocuklarını merak etmiş, onları aramaya çıkmışlar. Bir anda ayakta dikilen orta yaşlı (kadın-erkek) bir grup belirdi karşımızda. Onlar kendilerini tanıttılar, gençlerin aileleri olduklarını söylediler.

Mithat da onlara: “Buyrun altınıza bir kum çekip oturun ve bize katılın.” dedi; ancak onlar gençlerin kendilerinden büyük insanlarla oturduklarını, konuştuklarını, müzik yaptıklarını görünce çok rahatladılar. Hiçbiri oturmadı. Anne-babalar, en fazla beş dakika yanımızda kaldıktan sonra gittiler.

Bizler için çok güzel bir geceydi; ateş başında müzik dinledik, sohbet ettik. İşin en güzel yanı da her yaştan ve cinsten kişinin birlikte sözü, sohbeti, müziği paylaşmasıydı.

KABATEPE ORMAN KAMPI (Akordiyon 5)

Yemyeşil orman deniziyle masmavi denizin güzel bir birliktelik oluşturduğu Kabatepe Orman Kampı; Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda olsa da Eceabat sınırlarındadır. Çok sevdiğimiz ve sık sık gittiğimiz bir kamp alanıydı Kabatepe Orman Kampı. Mayıs-ekim ayları arasında açık olan Kabatepe Orman Kampı’nda açık olduğu zamanlarda sık sık kamp yapardık.

İstanbul’dan yola çıktık mı dört-beş saat sonra Eceabat’ta olurduk. Eceabat’la İstanbul arası aşağı yukarı 330 kilometredir. Kabatepe’ye gitmek için Eceabat’a gelmeden bir-iki kilometre önce sağa sapmak gerekir, iki tarafı çam ağaçlıklı bu yol bizi Kabatepe’ye götürür. Yol boyunca çam ağaçlarının yeşilliği içimizi arındırır, gözlerimizi şenlendirirdi.

Kabatepe Orman Kampı’na girmeden önce Gökçeada feribot iskelesi ve limandaki balıkçıların tekneleri karşılar bizi.

Kabatepe Limanı-Balıkçı Tekneleri, Gökçeada Feribotu

Kabatepe Limanı-Balıkçı Tekneleri, Gökçeada Feribotu

Kabatepe Orman Kampı Yolu

Kabatepe Orman Kampı Yolu

İskeleye girmeyip sola devam edersek Kabatepe Orman Kampı karşımıza çıkar. Deniz kenarında; ama denizden yüksek bir alana kurulmuştur kamp alanı. Ağaçlar nasıl yeşildir, nasıl güzeldir!

Kabatepe Orman Kampı-Gökyüzüne Ulaşmaya Çalışan Ağaçlar

Kabatepe Orman Kampı-Gökyüzüne Ulaşmaya Çalışan Ağaçlar

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı-Orman ve Deniz

Çadırınızla, karavanınızla rahatça kalabileceğiniz, güzel bir kumsalda güneşlenebileceğiniz ve soğuk, parlak, masmavi, temiz bir denizde yüzebileceğiniz; duşları, tuvaletleri, bulaşıkhaneleri, buzdolapları olan bir kamp alanıdır Kabatepe Orman Kampı. Tüm bunları küçük bir ücret karşılığında kullanabilirsiniz. Kabatepe Orman Kampı’nda günübirlik gelen misafirlerin ağırlandıkları ayrı bir yer vardır.

Kabatepe Orman Kampı Kumsalı

Kabatepe Orman Kampı Kumsalı

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı'nın Denize İnen Merdivenleri

Kabatepe Orman Kampı’nın Denize İnen Merdivenleri

Kabatepe Orman Kampı’nın bulunduğu alan denizden daha yüksekte olduğundan denize gitmek için merdivenleri kullanmak gerekiyor, yukardan bakınca denizin büyük bölümü görülüyor. Yeşilin içinden maviye bakmak çok hoş!

Kabatepe Orman Kampı'nın Denizi

Kabatepe Orman Kampı’nın Denizi

Kabatepe Orman Kampı-WC-Duş-Bulaşıkhane Binası

Kabatepe Orman Kampı-WC-Duş-Bulaşıkhane Binası

Kabatepe’de kaldığımız zamanlarda yüzmek, dalmak, kıyı boyunca uzun uzun yürümek dışında çevreyi dolaşıp müzeleri gezmek, feribotla veya Kilitbahir’den kalkan teknelerle Çanakkale’ye geçmek, Kabatepe İskelesi’nden kalkan gemiyle Gökçeada’ya gitmek yaptığımız etkinliklerdi.

Kilitbahir

Kilitbahir

90’lı yılların başında tanıştık Kabatepe’yle, yaz-kış demeden kamp yaptık orada. 1994 yılının temmuz ayının başlarında Kabatepe Orman Kampı’ndaydık. Kampta iki hafta kaldıktan sonra farklı yerlere gittik. Temmuzun son haftasında Kabatepe’de çıkan büyük bir yangın haberiyle içimiz cız etti. Yangın elli yedi saat sürmüş ve dört bin hektardan fazla orman küle dönmüş. Yangını söndürmek için uğraşan Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe ölümün kıyısına gelen beş personelini kurtarırken kendi yaşamını yitirmiş. Bu olay bizleri çok üzdü, görev aşkı, insan aşkı, orman aşkı uğruna Sayın Talat Göktepe yaşamını hiçe saymış. Bir gün Conk bayırına yolunuz düşerse Kabatepe-Conk bayırı yolunun kenarına Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe’nin ağaçları kurtarmak için yangınla yaptığı mücadelenin anlatıldığı, Orman Bakanlığı tarafından dikilen bronz heykelini görmeden geçmeyin.

Talat Göktepe Anıtı

Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe Anıtı

94 yılının son aylarında Kabatepe’ye gittik, her yer kapkaraydı, o güzelim çamlardan eser yoktu. Yangının bu kadar büyük bir alana yayıldığını, yeşil cennetin kapkara bir cehenneme dönüştüğünü görünce gözyaşlarımızı tutamadık, içimiz yandı. Yangını görenler, çam kozalaklarının patlayarak yüzlerce metre öteye düştüklerini ve düştükleri yerleri alev alev yaktıklarını anlattılar. Patlayan çam kozalakları yangını büyüttükçe büyütmüş, uzun süre yangın denetim altına alınamamış.

Ülkemizde her yıl üç-dört bin orman yangını çıkıyor; bunlar genellikle dikkatsizlikten, bilinçsizlikten çıkan yangınlar. Bunlara dur demek; ancak eğitimle olacaktır.

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 3 (Akordiyon 4)

Mart ayının sonları Nisan’ın başında Gökçetepe’ye gitmiştik. Balıkadamlarımız -Atilla, Mithat, Selami, Nurettin ağabey- Saroz Körfezi’ndeki Üç Adalar’a dalışa gitmişlerdi. Saroz (Saros) Körfezi, antik adı Melas Kolpos. Körfezde akıntı öylesine fazla ki sular girdap oluşturuyor değişik yerlerde. Saroz’un denizi kendini temizliyor,suyu tuzlu mu tuzlu; ancak ışıl ışıl, pırıl pırıl sularda dalmak, yüzmek müthiş keyifli.

Gelibolu Yarımadası-Saroz Körfezi

Gelibolu Yarımadası-Saroz Körfezi

Saroz Körfezi’ndeki Üç Adalar, Gökçetepe’ye yakın değil; balık adamlarımız küçük bir zodyak botla bu adalara gidip dalış yaptılar. Üç Adalar’ın bir diğer adı da Eşek Adaları. Üzerinde kimse yaşamayan adaların adları ya Hayırsız Ada ya da Eşek Adası oluyor nedense! Son yıllarda Üç Adalar’a başka bir isim de verilmiş, üzerinde Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin atış yaptığı en büyük adanın, sevimli hayalet Casper’a benzemesinden dolayı bu adalar Hayalet Adalar adıyla da anılır olmuş.

Saroz Körfezi Üç Adalar'ın En Büyüğü

Saroz Körfezi Üç Adalar’ın En Büyüğü

Google Earth’ün haritasına bakınca adaların en büyüğünün hayalet Casper’a benzediği görülüyor.

Eşlerimiz dalışa gidince bizler de-Sevil, Nursel, onların çocukları ve ben- yürüyüşe çıktık. Deniz kenarı boyunca yürürken büyük bir patlama oldu. Başta ne olduğunu anlamadık, sonra denizde bir sandal ve içinde iki adam gördük. Adamların ellerinde uzun bir sopanın ucuna takılı sepetler vardı ve dalgalanan denizden balık topluyorlardı. Dinamiti onlar atmış olmalıydı, dinamitin etkisiyle ölen ve su yüzüne çıkan balıkları topluyorlardı. Suyun yüzeyi balık ölüleriyle doldu, iç organları patlamış yüzlerce balık. Çok sinirlendik, onların fotoğraflarını çektik, hemen jandarmayı aradık. Bu arada balıkların bir kısmını toplayan adamlar gitti. Onlar gitti, jandarma geldi. Durumu anlattık, onlar yazıp çizdiler, gerekeni yapacaklarını söylediler.

Bir yandan da balık adamlarımızı merak ediyorduk, bu patlama onlara zarar vermiş olabilirdi. Gerçi Üç Ada bulunduğumuz yere pek yakın değildi; ama su altında en ufak bir ses bile büyüyordu. Balık adamlar bir  saat sonra geldiler. Balıklara atılan dinamitin sesi onlara büyük bir gürültü olarak gelmiş, çok tedirgin olmuşlar. Daha fazla dalacakken bir an önce dönüp ne olduğunu anlayalım demişler. Dinamitin atıldığı yerle kıyı arasında su altında binlerce iç organları patlamış ölü balık görmüşler. Suyun yüzeyindeki balıklardan çok fazlası suyun altındaymış; üstelik balık yatakları da darmadağın olmuş. Dinamiti atan balıkçılar o günden kâr ettiklerini sansalar da geleceklerini bitirdiklerinin, çevreye, gelecek nesillere ne kadar büyük zarar verdiklerinin ne yazık ki bilincinde değiller. Bu bizim rastladığımız sadece bir olay, ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili; ne yazık ki yeteri kadar bu denizlerden faydalanamıyoruz.

Peki denize dinamit atan adamlar yakalanıp cezalandırıldılar mı? Ne yazık ki öyle bir şey olmadı. Ne sandalı ne de balıkçıları bizden başka gören olmamış(!)

Üç  Adalar’da dalan balık adamlarımız, daldıkları alanın kül renkli, gizemli bir ortam ve bu ortamda yaşayan ahtapotların kollarının neredeyse iki metre, yılan balıklarının bacak kalınlığında bir buçuk metreden uzun olduğunu görünce şaşırdıklarını söylediler. Onların iyi olduklarını görmek bizleri rahatlattı, onlar bota atlayıp kamp yerine gittiler. Biz de yürüyerek kampa geri döndük.

Gökçetepe

Gökçetepe

Akşam yemeğimizi hazırladık, ateşimizi yaktık, ateş etrafında koyu bir sohbete daldık.

Gökçetepe/Atilla-Sevcan-Sezin

Gökçetepe/Atilla-Sevcan-Sezin Güve

DSC02070-Çiçek abGökçetepe-Kayıp Cennet çok sevdiğimiz bir yer; çiçeğiyle, böceğiyle, kuşuyla, ağacıyla, çimiyle, deniziyle öylesine bütünleştik ki, onlara gelen en ufacık bir dert bizim derdimiz oluyordu. Kuşların klasik müziği sevdiğini burada öğrendik, biz müzik dinlerken onlar altında oturduğumuz ağaçların bize en yakın olan dallarında yerlerini alıp bizim müziğimizi dinlerlerdi. Ağaçlar, güzelim çam ağaçları ne yazık ki erozyonun etkisindeydiler.

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Özellikle denize yakın olan ağaçlar erozyondan kaçamamışlar, sürekli denize doğru gidiyorlardı. Ben bu ağaçlara denize yürüyen ağaçlar diyorum. Denize giden ağaçlar sonunda suyla birleşip ölüyor; aynı ateşin etrafında dönen pervaneler gibi…

Gökçetepe Hasta Ağaçlar

Gökçetepe Hasta Çam Ağaçları

Ağaçların sorunu erozyonla bitmedi, Gökçetepe’de 2005-2006’da çam ağaçlarına bir hastalık geldi, çamların yaprakları yandı, böcekler sardı ağaçları.

Gökçetepe

Gökçetepe

Kamp iki yıl boyunca kapatıldı, ağaçların hastalığına çare bulunması nedeniyle. İki yıl orada kamp yapamadık. İki yıl sonra kamp açıldığında ağaçlar nasıl iyileştirildi diye merakla dolaşmaya çıktık; bir de ne görelim, hastalıklı ağaçlar hep kesilmiş, içimiz cız etti.

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe’de, yönetmenliğini Steven Spielberg’ün yaptığı bilim-kurgu film The Extra-Terrestrial(E.T.) in uzaylı kahramanı E.T.’ye benzettiğim bir ağaç vardı, ağaç çeşmenin başındaydı. Ağacın gövdesi kadın bedenine benziyordu.

Gökçetepe'deki ağaç E.T.

Gökçetepe’deki ağaç E.T.

My captured picture

Ağaç E.T. /Gökçetepe-Saroz Körfezi

Dalları, Kolları kırılan E.T.

Dalları, Kolları kırılan E.T.

Ne yazık ki artık Ağaç E.T. yok; rüzgâr, yağmur ağacın dallarını kırmış, sadece gövdesinin bir bölümü kalmış.

Her şey değişiyor, kimi ağaçlar ölüyor, onların yerine yeni fidanlar geliyor; biz Gökçetepe’den hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz, fırsat buldukça oraya gideceğiz. Artık Gökçetepe Orman Kampı, Gökçetepe Nature Park yani Gökçetepe Tabiat Parkı diye anılıyor. Karavanıyla, çadırıyla tatil yapmak isteyenler ne zaman isterlerse gidebiliyorlar. Karavanımız, çadırımız yok diye üzülmeyin, kiralık çadırlar doğayla baş başa kalmak isteyenleri bekliyor. Gökçetepe’de doğayı doyasıya yaşamanız dileğiyle…

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 2 (Akordiyon 3)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet) bizim olmazsa olmazımız olmuştu. Orada kendimizi çok iyi hissediyorduk, doğanın içinde yaşamak olağanüstüydü. Pek çok kampçı arkadaşımızla gittik Gökçetepe’ye. Gökçetepe’nin deniz kıyısı kumsal olmadığı, denizin içi taşlı, kayalı, deniz kestaneli olduğu için kumsaldan denize girmeye alışık olanların pek tercih etmediği bir yerdi.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Bizim için denizin içinin kum, sahilinin kumsal olması veya olmaması fark etmiyordu; yüzerken ayağınızın yere değmesi gerekmiyor. Hele palet, gözlük, şinorkelle dalmak ve su altını seyretmek harikaydı! Kayaların arasında dolaşan balıklar, değişik kaya yapısı, kayaların üstüne tutunan deniz kulakları, deniz kestaneleri, mercanlar, yeşilin çeşitli tonlarındaki yosunları seyretmenin keyfi bir başkaydı.

Şahin Ailesi'nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Şahin Ailesi’nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı’nda karavanlarını sürekli bırakan karavancılar vardı. Bu çekme karavanlardan biri de arkadaşımız Selami Şahin ve kardeşlerine ait olan bir karavandı.

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Şahin ailesi de Gökçetepe’yi çok seviyordu; öyle seviyorlardı ki burada yapılan yazlık evlerden aldılar. Bizler de bir aralık o evlerden almayı düşünmedik değil, bir anlık bir düşünceydi hemen vazgeçtik bu düşünceden.

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Bizim gibi çadırla ya da karavanlarıyla kamp yapmayı seven arkadaşlarımızla defalarca Gökçetepe’de kamp yaptık. Bizler hareketi sevdiğimizden tekneyle pek çok koya gidiyorduk, hangi yıldı anımsamıyorum; ama aylardan hazirandı. Mecidiye yakınlarında bir koya gittik deniz kalkıp kopuyordu, su altında bir mağara vardı, mağaranın bir ucundan bakınca  diğer ucunun turkuaz mavisini görmek içimizi coşturdu, bu arada deniz de coşmuştu, mağarayı görebilmek için kaya duvara sıkı sıkı tutunmak gerekiyordu yoksa bizi bir anda ileriye fırlatıp kaya duvara çarpabilirdi. Sevil’le birlikte kaya duvara çarpmamak için olanca dikkat ve kuvvetimizle kayalara tutunurken Mithat’la Atilla mağaranın içine girdi, yüzerek gidip mağaranın diğer ucundan o olağanüstü turkuazdan çıktılar.

Mığrı (Yılan Balığı)

Mığrı (Yılan Balığı)

Onlar mağaranın içinde yüzerken dar, galeri gibi mağaranın iki tarafında bulunan birçok delikten başlarını çıkarıp etrafı seyreden mığrıları (yılan balıkları) gördük, çok korktuk, heyecanımız doruktaydı.  Mağaranın duvarlarındaki mığrıların Atilla ve Mithat’a zarar vermesinden çekindik; ancak insanlar onların pek de umurlarında değildi, sanırım karınları toktu. Hani evinizin camından dışarıyı seyredersiniz ya, yılan balıkları da aynı camdan bakan insanlara benziyorlardı. Keşke onları fotoğraflayabilseydik, bu her zaman görülebilecek bir şey değildi. Su altındaki o mağarayı ve mağaranın duvarlarındaki pencerelerden etrafı seyreden mığrıları hiç unutmadım, belleğime kaydettim, istediğim zaman onları izleyebiliyorum.

Mığrıların mağarasından sonra bir koya geldik, burası rüzgâr almıyordu, su kıpırtısızdı. Atilla ve Mithat burada dalış yapacaklardı, biz de yüzüp su altını dolaşır seyrederiz diye düşünüyorduk. Tekneyi koya yanaştırıp orada konuşlanırız diye konuştuk, çakıllı sahile yanaşmamıza üç-dört metre vardı, derinlik yarım metreymiş gibi gözüküyordu, ayağımı attım tekneden suya inmek için iki üç saniye öylece kaldım, ayağım yere değmedi bile; çünkü derinlik en az on metreydi. Su öyle parlak öyle parlaktı ki beni yanıltmıştı. On metre derinliği yarım metre olarak görmüştüm. Burada üç saat kaldık; balık adamlarımız dalışa gitti, bizler de ışıl ışıl, parlak sularda yüzdük, kendimize göre daldık, su altını seyrettik. Sudan çıktıktan sonra termoslarımızdaki çaylarımızı içtik, sandviçlerimizi yedik. Rüzgâr almayan koyda bir anda her şey uçuşmaya başladı, kıpırtısız deniz dalgalandı, hava soğudu… Balık adamlarımız ne yapıyorlar, ne zaman dönecekler diye konuşurken onlar da geldi, havanın değiştiğini su altında hissettiklerinden dönmüşlerdi. Hemen eşyalarımızı toplayıp tekneye atladık, kampımızın yakınındaki bir koya gelene kadar ıslanmadık bir şey kalmamıştı, deniz kalkıp kopuyordu, dalgalar şırak şırak tekneyi dövüyor, bizleri ıslatıyordu. Hava bir anda kararmıştı. Kampımızın olduğu yerde tekneyi kıyıya çektik, çadırımıza koşarak geldik. Nasıl mutluyduk nasıl anlatamam!

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz çadırımızı her defasında farklı bir yere kurardık, özellikle manzarayı en iyi şekilde seyredeceğimiz yerlere. Bir keresinde minik bir dere yatağına kurmuşuz çadırı, bütün gece yağmur yağdı, sabahleyin bir uyandık suyun ortasında yatıyoruz. Gün boyu, yataklarımızı, tulumlarımızı kurutmaya çalıştık, mart ayındaydık ıslananların kuruması çok zordu. DSC02227-karavan abMithatların karavanında kalorifer borularının geçtiği gardroba ıslanan tüm eşyamızı astık da akşam kuru bir yatakta, kuru tulumlarla yatabildik. Yaşadığımız hiçbir olumsuzluk bizi kamp yapmaktan alıkoymadı, her zaman, her koşulda çadırda uyumaktan büyük keyif aldık. Nereden geliyordu bu doğa sevgimiz?

Bulgaristan

Bulgaristan

Ben Bulgaristan’da doğdum, on beş yaşıma kadar orada yaşadım. Okulda doğayı korumak, doğaya önem vermek işlenen en önemli konulardı. Yaz ve kış tatillerinde de okul, öğrencileri doğada kamp yapmaya götürür, doğada yaşamayı öğretirdi. Ayrıca annem babam da gezmeyi çok severdi. Küçük bir arabamız vardı. Devlet, ailelerin çadırla tatil yapmaları için kiralık çadır verirdi.

Bulgaristan’da kamp yerleri çoktu, demir perde ülkelerini -Çekoslovakya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Yugoslavya- küçük arabamızla gezmiş, kiraladığımız çadırla bu ülkelerdeki kampinglerde kalmıştık. Bu büyük geziyi iki kez yaptık. Bu ülkelerin hepsinde çadır turizmi çok yaygındı. Bulgaristan’da kiraladığımız çadırlar modern değildi, fazlaca kullanılmıştı; öyle olmasına rağmen temiz ve sağlamdı. Gittiğimiz ülkelerin –Doğu Almanya hariç- kampingleri lüks değildi; lâkin alt yapısı düzgün bir şekilde yapılmış kampinglerdi. Tuvaletleri, duşları, mutfakları her kampçıya rahatlıkla yetiyordu ve her yer tertemizdi.

Gökçetepe Kampı’nda tuvalet, duş, su sorunu olması bana çok garip geldi. İnsanın temel gereksinimlerinin karşılanmadığı bir kamping, kamping olamazdı. Gökçetepe Orman Kampı’nı seviyorduk; ancak alt yapıdaki eksiklikler canımızı çok sıkıyordu, uzun süre kalmak istediğimiz halde orada fazla kalamıyorduk.

Eşim Atilla Almanya’da büyümüş, onun ailesi de doğayı, kampçılığı seven bir aileymiş. Almanya’dan bütün akrabalarına çadır ve kamp malzemeleri taşımışlar yıllarca.

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe’de büyük bir aile olarak kendi kampinglerini oluştururlarmış. Onlar etrafı çevrili alanlarda kalmaktan nefret eder; onun için de doğal kamplarda kalırlarmış.

Biz de ailelerimiz gibi doğayı taa içimizde hissedip doğanın sesleriyle çadırımızda uyumayı ve uyanmayı çok seviyoruz.

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET (Akordiyon 2)

Saroz Körfezi’ndeki Gökçetepe’ye ilk gidişte vurulduk! Keşan ışıklardan beş-altı kilometre sonra Çamlıca levhasını görüp sola saptık, Çamlıca’ya gelmeden önce Bahçeköy’den geçtik, ekili araziler dikkatimizi çekti. Bahçeköy’den bir iki kilometre sonra Çamlıca’ya girdik, burası küçük bir belediyeydi, küçük köy evleri, taş ahırlar, parke taşlı yollar çok hoşumuza gitti, Çamlıca’nın ortasından uzun bir yokuş çıktık, belediye binasını, bir iki bakkal ve manavı geçtik, parke taşlı yol bitti.

Gökçetepe’ye ilk defa 1993 yılının sonbaharında gittik. Taşlı topraklı, eğri büğrü, tozlu bir yoldan ilerledik; yolun iki tarafı çam ormanıydı, görüntü nefisti. Toprak yolun tozu, araçlarımızın taşların üzerinden sarsıla sarsıla gitmesi bile canımızı sıkmadı; ormanın güzelliği tüm zorlukları unutturdu. Gökçetepe sahiline ulaşabilmek için yirmi-yirmi beş kilometre gideceğimizi biliyorduk da o yirmi beş kilometrenin bir saat süreceğini tahmin etmemiştik. Çamlıca’dan sonra sol  tarafta Sazlıdere köyü, daha sonra da sağda Pırnar köyü levhalarını gördük. Ne sağa ne sola sapmadık, yola devam ettik, Gökçetepe köyü levhasını ve aşağılardaki şirin köyü görünce bir oh çektik; ancak gitmek istediğimiz yere daha beş kilometre vardı; Gökçetepe köyüne girmeden yola devam ettik veee denizi gördük. O tozlu topraklı yolu boşuna çekmediğimizi anladık, eski adı Marız olan Gökçetepe sahili bizi çok etkiledi, en fazla on-on beş küçük yazlık ev daha doğrusu derme çatma kulübeler vardı sahilde dağınık halde duran. Bizim kamp yapacağımız yer değildi sahil, araçlarımızla toprak yolda ilerledik ve Gökçetepe Orman Kampı’nı bulduk. Kampın giriş kapısından elli metre önce sağda bakkalımsı bir kahve vardı; adı Köylü Kafe’ydi, sahipleri güleryüzlü insanlardı, onlarla sohbet ettikten sonra alışveriş yapıp kampa girdik.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Kamp alanı olağanüstüydü! Orman ve Ege Denizi nasıl güzel bir birliktelik oluşturmuştu. O çamların canlı yeşili, denizin mavisi, ormandan denize bakınca pırıl pırıl suyun gün ışıklarıyla oynaşması, suyun altında tek tek sayılabilen taşlar, kayalar…

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe’ye aşık olduk, bu aşk yıllarca sürdü ve hâlâ da sürüyor.

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Tam bizim istediğimiz gibi doğal bir yerdi; üstelik kalabalıklar tarafından tüketilmemiş, bozulmamıştı. Kuşlar serbestçe uçuşuyor ve ötüşüyordu. Ayrıca kuşlar klasik müziği çok seviyorlar, müzik çaldıkça bizlerden kaçmıyor hemen başımızın üstündeki dallara konup müzik dinliyor, müzik bitince kendileri müzik yapıyorlardı.

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Doğayı içimizde doyasıya duyumsadığımız, çadırlarımızı kurup rahatlıkla kaldığımız, pırıl pırıl denizine dalıp su altını seyrettiğimiz, rahatça yüzebildiğimiz, tekneyle dalışa gidebildiğimiz, kanoyla kürek çekebildiğimiz,

Gökçetepe-Sörf

Gökçetepe-Sörf

sahildeki çakıllar sörfün finini kırsa da sörf yapabildiğimiz, günün her saatinde ormanda güneşten şikayet etmeden uzun yürüyüşler yapıp bisiklete bindiğimiz, top oynadığımız çok güzel bir orman kampıydı,

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı’nın bir adı da ‘Kayıp Cennet’ti. Cennet sözcüğü Gökçetepe’yi tam olarak anlatan bir sözcük. Yemyeşil Orman, pırıl pırıl bir deniz, bu denizde yüzmek, denizin altını seyretmek olağanüstüydü. Burasının hangi tarihte kamp alanı olarak düzenlendiğini bilmiyorum. Belirli yerlere tuvaletler, bulaşık ve çamaşır yıkama yerleri yapılmış.

Gökçetepe Orman Kampı'nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Gökçetepe Orman Kampı’nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Yalnız bu yapılar tam olarak bitirilmemiş, bulaşıkhane ve çamaşırhane olarak yapılan yerler açılmamıştı. Binalar bakımsızdı.

Kampta özellikle yazın su ve çöp sorunu vardı. Su çok azdı, çöpler de yöre belediyesi tarafından sık toplanmıyordu. Yazın Gökçetepe’ye pek gitmiyorduk, genelde ilkbahar, sonbahar ve kış mevsimlerinde iki haftada bir giderdik. Her mevsim Gökçetepe bir başka güzel olurdu! Orada kamp yapmaya doyamazdık, kimi zaman yağmurda, kimi zaman karda kurardık çadırımızı. İstanbul’dan yola çıktıktan üç saat sonra harika bir doğada olmak olağanüstüydü.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz yazları Gökçetepe’ye hiç gitmiyor değildik, her yaz bir kaç gün de olsa mutlaka uğrardık; ancak uzun süre kalmazdık. Her yaz Gökçetepe’ye Keşan’dan, Edirne’den, İstanbul’dan gelip kamp yapan, aylarca kalan Gökçetepe’ye aşık kampçılar çok fazlaydı. Biz kampçıların çoğuyla arkadaş olmuştuk. Gökçetepe-Kayıp Cennet’in güzellikleri bizleri birbirimize yaklaştırmıştı.

Gökçetepe'de Kamp Ateşi

Gökçetepe’de Kamp Ateşi

Hele kamp ateşinin etrafında oturup sohbet etmek, ateşin oyunlarını seyretmek harikaydı! Biz kampçılığı seviyoruz, yıllardır kampçıyız ve kamp yapmadan yaşayabileceğimizi düşünemiyoruz. Evet, ne zaman kampa gidiyoruz???