TURGUT KALESİ (Turgutköy 9)

Biz Turgut’ta her gün farklı bir parkuru denedik. Bir gün de aşağı yukarı üç yüz metre yüksekliğinde bir tepede Antik Bybassos Krallığı’na ya da Hydas’a ait olduğu söylenen Turgut Kalesi’ne çıktık. Kalenin iki yüz elli-üç yüz metre yakınına kadar toprak bir yoldan istenirse araçla da çıkılabiliyor, oldukça dik olan geri kalan bölümü yürümek gerekiyor. Bizler yürümeyi tercih ettik, yürürken türlü güzellikler gördük.

SAMSUNG

Turgut’un Kırmızı Damlı Evleri ve Eren Dağı

Rengarenk çiçekler, granit heykeller, karabaş otları, ada çayı, kekikler, ağaçlar ve türlü kayalar…

SAMSUNG

Kaleye Giderken Karşımıza Çıkan Kaya Heykeller

SAMSUNG

Kaleye Giderken Gördüğümüz Ağaçlar ve Kayalar

SAMSUNG

Kaleye Giden Toprak Yol, Ağaçlar ve Eren Dağı

Kaleye çıkarken önce patika gibi yol bile olmayan bir yerden tırmandık. Bizden önceki ayak izlerini takip ederek yürüdük. Halil İbrahim Uçurumu’ndan geçerken kırk yıl önce hayvanlarını otlatırken uçuruma yuvarlanıp yaşamını yitiren on üç yaşındaki talihsiz Halil İbrahim’in kaderine isyan ettik. Rehberimizin anlattığına göre -rehberimiz de Turgutlu Erol Kaya idi, aynı zamanda da Halil İbrahim’in kardeşiymiş- otuz yıl(2009 yılına göre) önce bu ormanlık alanlar orman değil, Turgutluların tarlalarıymış. Çamlar yayılarak Turgut’un tepelerini ormanlık bir alana dönüştürmüş. Erol Kaya, annesinin her zaman sorduğu ‘keçi boynuzu ağacı’nı gösterdi bizlere, o tepeler eskiden onların tarlalarıymış. Sonra nasıl olmuşsa her yer çam ormanı olmuş. Araziler orman haline gelince devlet oraları kamulaştırmış….

kamil dürüst 047

Kaleye Giderken Keçilerin Su İçtiği Yalak

Patikadan sonra kırmızı toprak bir yola çıktık, 10 dakika kadar toprak yolda yürüdük yolun kenarında bir kuyu ve kuyunun yanında keçilerin su içmesi için yapılmış bir yalak gördük, orada durduk. Biraz daha ilerleyince sağ tarafta çok büyük kayaların üst üste, yan yana gelmesiyle oluşmuş, çobanların sürülerini barındırdıkları yarı kapalı yarı açık doğal bir ağıl gördük, kayaların üstüne tırmanıp yukardan ağılın içine baktık, içini çeşitli otlar bürümüştü.

Aslında Alman arkeolog Mathias Benter’in söylediğine, Şahin Gümüş’ün Yüksek Lisans Tezi’ne göre kalenin olduğu yere Hydas Akropolü deniyormuş. Öyle diyorlar da burada yüzey araştırmalarının dışında bir inceleme yapılmadığından buranın Hydas Akropolü olduğu kesinlik kazanmamış.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Hydas Akropol Planı- Şahin Gümüş’ün Yüksek Lisans Tezi’nden alınmıştır.

Geniş toprak yolda yürürken yokuş çıkıyorduk, ayak seslerimizden ürken keklikler toplu halde aniden havalanıp bizleri ürkütüyorlardı. Yani ürkmemiz karşılıklıydı. On-on beş dakika inişli çıkışlı yolda ilerledikten sonra küçük bir meydana vardık. Kaleye sağdan mı soldan mı çıkacağız diye düşünmedik bile çünkü…

kaleyi gösteren ok a 099

Turgut Kalesi’ni Gösteren Ok İşareti

Meydanın orta yerinde taşlarla yapılmış kocaman bir ok işareti vardı, tahminen eni bir, boyu altı-yedi metre. Ok kalenin yolunu işaret ediyordu.

kamil dürüst 050

Eski Zamanlardan Kalmış Kaç Ton Olduğu Bilinmeyen Kocaman Bir Taş

Yol lafın gelişi söylenen bir söz, yol yok aslında. Kimi zaman taşlı topraklı bir patikada kimi zaman kayalık alanlarda yürüyerek yukarıya tırmanıyorduk. Yukarılara çıktıkça çevremizi daha iyi görüyorduk.

kamil dürüst 057

Turgut-Hisarönü Körfezi-Çubucak Orman Kampı

kamil dürüst 074

Rehberimiz Erol Kaya ve Kızı Eda

Çam ağaçlarıyla kaplı kaya duvarların gerisinde Turgut Vadisi, sahili, yarımadası, Hisarönü Körfezi’nin bir bölümü, İnbükü ve Çubucak ayaklarımızın altına serildi. Manzaranın güzelliği başımızı döndürdü, başımızın döngüsüyle kafamızı arka tarafa çevirdik ve Selimiye’nin girişindeki ada ve adacıkları gördük.

kamil dürüst 073

Selimiye-Sığ Liman-Yarım ada -Kameriye Adası-Koca Ada

kamil dürüst 090

Selimiye ve Adalar

Adacıklar, yarımadalar turkuaz denizin üzerindeki mücevherler gibiydi.

kamil dürüst 088

Turgut Kalesi’ndeki Taş Duvarlar

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Turgut Kalesi’ndeki Bazı Taş Duvarlar

Yolumuz gittikçe dikleşiyordu, kimi zaman taş basamaklardan çıktık, kimi zaman yığıntı halindeki taş ve toprak üzerinden tırmandık. Bu yığıntılar içinde yığınla kırık amfora parçaları vardı. Bu parçaların oldukça kalın olmasından amforaların çok büyük olduğu anlaşılıyor. Bazı duvarların sapasağlam durmasına karşın pek çok duvar yıkılmış, taş taş üstüne yığılmış. Depremler mi yoksa kaçak kazılar mı kaleyi bu hale getirmiş? Yukarı çıktıkça ayakta kalmayı başarmış duvarları daha iyi görebiliyoruz.

kamil dürüst 067

Turgut Kalesi’nde Küçük Bir Kapı veya Büyük Bir Pencere

Küçük bir kapıdan geçtik, belki de büyükçe bir pencereydi!

kamil dürüst 095

Halkın Kırk Merdivenler dediği yere gelince hayal kırıklığına uğradık, çünkü kırk basamaklı bir merdiven yerine eni elli santim olan on üç basamaklı bir merdiven çıktı karşımıza.

kamil dürüst 094

On Üç Basamaklı Merdivenin İndiği Alan

On-on iki metre derinliğinde yirmi-yirmi beş metre karelik içi taş toprak dolu bir çukura iniyordu on üç basamaklı merdiven. Tahminimize göre duvarlarda freskler varmış, üzerleri sıvanmış. Kırk merdiven gerçekten kırk merdivenken sanırım denize kadar iniyormuş. Acaba kimler, hangi amaçlarla o merdivenleri kullandı? Ancak yüz yıllar denize inen merdivenleri azaltmış ve yolu kapamış.

Kırk merdivenin on üç basamağını geçmişte yaşadıklarıyla baş başa bırakıp tepedeki kaleye bir an önce ulaşmak üzere tırmanışımıza devam ettik.Kaleye tırmanırken yolumuza taştan yapılmış bazı yıkık binalar, ağaç ve taşlarla kaplı yerler çıkıyordu.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Kaleye Çıkarken Yolumuzun Üzerinde Olan Yıkık Bir Yapı

Bu ağaçların bazıları sandal ağaçlarıydı, sandal ağacının gövdesi çok hoş! Ağacın gövdesini okşayıp yolumuza devam ettik. Sandal ağacının gövdesi üzerinde elimiz kayar gibiydi, onun gövdesinde elini dolaştırmak insana büyük bir haz veriyor.

DSC05874 Sandal ağacı a

Sandal Ağacı

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Kaleye Tırmanırken Yolumuza Çıkan Ağaçlar ve Kayalar

DSC03471turgut kalesi a

Yıkıntı Halindeki Kalenin Uzaktan Görünümü

DSC03477Turgut Kalesi Hisarönü Körfezi a

Kaleden Turgut, Orhaniye Martı Marina, Hisarönü Körfezi

Antik Bybassos kentine ya da Hydas’a ait olduğu zannedilen kaleye nefes nefese vardık. Nefesimiz normale dönünce aşağılara bakabildik, bu sefer de gördüğümüz manzara karşısında nefesimiz kesildi.

Bizim Turgut Kale’sine ilk çıkışımız Turgutlu Erol Kaya ve kızı Eda ile oldu, sonra defalarca arkadaşlarımızla kaleye çıktık, onlar da kalenin manzarasını çok beğendiler.

DSC03467Kaleden orhaniye martı marina ve hisarönü kör. a

Orhaniye Martı Marina ve Hisarönü Körfezi

DSC03513kaleden delikli yol a

Kale’den Delikyol’a Bakış

DSC05875delikliyol a

Delikyol ve Selimiye’ye Giden Sahil Yolu

DSC03504kaleden selimiyeye bakış a

Kale’den Selimiye

DSC03516kaleden selimiyeye bakış a

Kaleden Selimiye

Hisarönü Körfezi’nin bir bölümü, Orhaniye Martı Marina’daki tekneler, Delik Yol, Selimiye, adalar,savaşçı Diagoras’ın ve karısı Aristomakha’nın anıt mezarı ya da Turgutluların dediği gibi Çağba Baba Türbesi… tüm Turgut ayaklarımızın altında. Kimi yerde mavi kimi yerde lacivert deniz… Deniz kenarındaki karavanımız ve komşu karavanlar doğru dürüst seçilemiyordu. Yeşilin her tonu Turgut Köy’ü sarıp sarmalamış, yeşil örtünün arasından köyün evlerinin kırmızı damları görülüyordu.

kamil dürüst 057okaliptüslü yol ab

Denize Yürüyen Okaliptüs Ağaçları

Okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu upuzun ağaç yol Turgut Vadisi’ni ortadan ikiye bölerek denize kadar ulaşıyor. Gökyüzündeki bulutlar gölgelerini yeşil denizin üzerine düşürmüşler, bulutlar hareket ettikçe gölgelerin vadideki yerleri de değişiyordu. Turgut’a tepeden bakmak ne hoş! Turgut Köy, güneşin parlak ışıkları altında tatlı tatlı geriniyordu doğaya sevdalı kişilere güzelliğini göstermek istercesine.

Turgut Kalesi’nin duvarları üzerine oturup seyrettik tüm bu güzellikleri. Şu oturduğumuz taşlarda bizden başka kimbilir hangi uygarlıkların insanları oturdu. Onlar da bizim aldığımız hazzı aldılar mı ki? Yoksa burada korku içinde mi yaşadılar? Sürekli aşağılardan gelecek düşmanları mı gözlediler? Neler yaşadılar, neler gördüler, neler düşündüler? Bir yandan geçmişte yaşamış Hydaslıların veya Bybassosluların nasıl yaşadıklarını düşünüyor, diğer yandan muhteşem manzaradan gözlerimizi alamıyor, kaleden ayrılmak istemiyorduk.

Turgut Köy harika doğası, binlerce yıldır çeşitli uygarlıklarla oluşturduğu tarihi; güler yüzlü, canayakın, konuşkan, konuksever halkı; akıllı, sosyal, güzel çocukları, çalışkan gençleri; kışın yağışlı, yazın sıcak, oksijeni bol havası; vadide klima etkisi yapan kuzey ve güney rüzgârlarıyla bambaşka bir dünya!

SAMSUNG

Yeşillikler İçinde Çiçek Açmış Karabaş Otu

Turgut Kalesi’ni binlerce yıllık yalnızlığıyla baş başa bırakarak inişe geçtik, kayalık alanı bitirip toprak yolu bulduk. Kulaklarımızda kuş cıvıltıları, burnumuzda kekik, karabaş, adaçayı kokuları yürüyüşün tadını çıkararak karavanımızın durduğu deniz kenarına indik.

DSC06486turgut koyu a

Turgut Sahili

Karavanımızın önünde duran koltuklarımızda bir müddet dinlenip gördüklerimizi, yaşadıklarımızı içselleştirdik. Yürüyüşümüzün yorgunluğunu Hisarönü Körfezi’nin parlak sularında yüzerek attık.

DSC08173-turgut a

Turgut’ta Gün Batımını Göremezsiniz, ama Doğanın Kızıllığını Yaşarsınız

Güneş Datça Yarımadası’nın arkasında batmış kızıllığını tüm koya yaymıştı.

DSC06491turgutta okaliptüsler arasından parlayan ay a

Ay ise okaliptüs ağaçlarının arasından yükseliyordu, gündüz kırk dereceyi geçen sıcaktan eser yoktu, en sıcak günün gecesinde bile Marmaris akşamlarının tatlı bir serinliği vardı. Sessiz, dingin, ılık; çam ve deniz kokan Marmaris akşamları…

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

Reklamlar

TURGUT (Turgutköy5)

Selimiye, Bozburun, Söğüt’ü dolaştıktan sonra Marmaris’e dönmeyi düşünürken Turgut Şelalesi ve tam karşısında da Turgut levhasını gördük. Gündüz şelaleye gittiğimiz yolu hatırladık, sola sapıp dört buçuk kilometrelik dar yola girdik. Hava neredeyse kararacaktı.

Turgut’a varınca Afrodit Restoran’ın karşısına park ettik karavanımızı, tüm gün o köy senin bu köy benim dolaşmaktan yorulmuşuz, hemen yemek hazırlığına giriştik, yemeğimizi yedik, sonra da -köy ve çevresini yarın dolaşırız deyip- uykunun kollarına bıraktık kendimizi.

Sabah erkenden uyandık, köyü dolaşmaya çıktık. O gün bayramdı, yollarda gördüğümüz herkes birbiriyle bayramlaşıyordu, bu arada bize de selâm verip bayramımızı kutluyorlardı.

turgut-istanbul-martı 013a


turgut 2 057Bu çok hoşumuza gitti. Hele çocuklar! Tertemiz giyinmiş, evlerin kapılarını çalıp el öpüyorlardı.

Bir gün önce görüp üzerinde düşündüğümüz ‘Denize gider’ levhasının işaret ettiği yolu takip ederek deniz kıyısına vardık. Turgut’un meğer denize kıyısı varmış.

kamil dürüst 019-turgut koy sular altında a

Turgut Sahili Yağan Yağmurlardan Sular Altında

Turgut koyu bakımlı bir koy değildi; o bakımsızlığına karşın doğası harikaydı!

kamil dürüst 026-turgut koy dere ile denizin karıştığı yer a

Turgut’ta Dere ve Denizin Birleşme Noktası

Hisarönü Körfezi’nin en doğal, en bakir koylarından birinde olduğumuzu anladık. Koyu, çepeçevre kuşatan tepeler denize kadar çam ormanlarıyla bezeliydi.

DSC06009turgut koy a

Turgut Koy

Denizin rengi kıyılarda ormanların yeşil rengini almış, açıklarsa turkuazdı.

Turgutköy 069koyu ve tekneler a

Turgut’ta Denizdeki Guletler

Bulutlar dingin suya vurmuştu, denizde üç-dört gulet kırık dökük bir iskeleye bağlıydı.

Turgut 061koyu ve tekneler a

Turgut Koy’da Karaya Çekilen Tekneler

Dört-beş gulet de karaya çekilmişti. Guletlerin hemen arkasında kiliseye benzer, tavanı

Turgutköy kilise 062 a

Turgut Koy’daki Küçük Kilise Kalıntısı

olmayan, içini otlar bürümüş tarihi bir yapı ve koyun sol tarafında da kalıntılar vardı.

DSC06468turgut kümes hayvanları ella a

Turgut Koy’daki Kümes Hayvanları Özgürce Dolaşıyorlar

 

DSC06471 turgut a

Turgut Koy’un Sol Tarafı

turgut 3 006a

Turgut Sahili

DSC06456turgut sahili a

Turgut Sahili

Sahildeki restoranın sahibinden kilisenin Bizans Dönemi’nden kaldığını, diğer tarihi alanınsa üç odalı bir hamam kalıntısı olduğunu öğrendik. Koyun sağında uzanan yarımadayla ana karanın tam ortasında sekiz-on katlı yarım kalmış bir hayalet otel inşaatı duruyordu.

Turgut 129 a

Turgut’ta Denizle Birleşen Dere

Çok çirkindi! Tam on sekiz yıldır o haldeymiş. Turgut yolu deniz kenarından geçmediği için Turgut’un sahili pek bilinmiyormuş. Sahilin sağ tarafı deniz börülcelerinin yetiştiği yarı sulu yarı kuru bir alandı.

Turgut 038a

Pembe Renkli Deniz Börülceleri

Turgut 106a

Deniz Börülceleri

Turgut 108 agPembe deniz börülceleri bu alanı bir halı gibi kaplamıştı. Börülcelerin pembesiyle denizin mavisi muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Baharda ve yazın yeşil olan börülcelerin rengi sonbaharda önce pembeye sonra kırmızıya, kışın da kahveye dönermiş.

Denize sırtımızı döndük, karşımızda çamlık yüksek tepelerle çevrilmiş zümrüt gibi bir vadi sere serpe uzanıyordu. Daha sonra köyün doğusundaki tepenin Mermerlik, batısındakinin Ağnak, güneyindekinin de Kuman Tepesi olduğunu öğrendik. Ve vadinin sol tarafında, köye doğru uzanan ağaçlıklı yolu görünce oraya yöneldik.

SAMSUNG

İki  Tarafında Okaliptüs Ağaçları Olan Dere

Yolun kenarına geldiğimizde bir dereyle karşılaştık. Dere denize mi akıyordu, yoksa deniz mi dereye girmişti? Derenin iki yanı toprak yoldu ve derenin iki tarafında ağaçlar yükseliyordu. Okaliptüsler! Yirmi, otuz metre boyundaki okaliptüsler derenin üstünde birleşiyorlardı. Burası, burası…

SAMSUNG

Gökova’ya Yukarıdan Bakınca İki Tarafında Okaliptüs Olan Yol Akçapınar’a Doğru Uzanıyor

Gökova’daki okaliptüs ağaçlı yola benziyordu. Muğla’dan Gökova’ya gelirken Sakar Geçidi’nin en yüksek yerinde aracımızı park edip Gökova’nın muhteşem manzarasını seyrederiz her zaman: ekili araziler, denizi döven dalgalar, ve okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu upuzun ağaç yol. Gökova’ya inince de iki tarafında okaliptüslerin sıralandığı yolda yürümekten hoşlanırdık. Yıllardır hayran olduğumuz yolun bir benzeri buradaydı.Turgut-Bozburun yolundan farklı zamanlarda en az üç-dört kez geçmiş ve bu okaliptüsleri fark etmemiştik!

Okaliptüslü Toprak Yol A

Turgut Okaliptüslü Yol

 

20160104_134436-a.jpg

Turgut Sahilinde Karavanlar

Derenin iki yanında uzanan toprak yollardan denize giderken en sıcak günde bile okaliptüsler sayesinde sıcağı hissetmez insan diye düşündük. Biraz ileride bir köprü vardı, iki yakayı birleştiren.

Derenin sağındaki toprak yolu takip ederek köye doğru yürüdük, derede kurbağalar, su kaplumbağaları yaşıyordu; derenin suyu iki yüz metre sonra kurudu. Artık içi, irili ufaklı taşlarla dolu kuru bir dere uzanıyordu önümüzde. Kuru derenin sağı solu ekili tarlalarla çevriliydi, her yer yemyeşildi. Ağaçlar meyve doluydu. Ne kadar güzel bir köydü burası!

SAMSUNG

Turgut’un Yemyeşil Tarlaları

Burası bizim aradığımız köy müydü yoksa? Tertemiz havası, dinginliği, yeşilliği, turkuaz denizi, yüksek tepeleri, güler yüzlü insanları bizi kendine çekti, oldukça etkilendik.

Turgut Vadisi çoook eski çağlarda denizmiş, zamanla alüvyonlarla dolmuş. Günümüzde, denizden üç kilometre içeride açılan kuyulardan deniz kabukları çıkıyormuş. Turgut Köy denizden iki kilometre içeriye kurulmuş, köye dönünce önce köyle ilgili bilgi aldık, sonra da küçük bir arsa. Derenin yanıbaşında, okaliptüslerin gölgesinde, içinde kocamaaan bir incir ağacı olan bir arsa. Karavanımızı incir ağacının yanına çektik. Masamızı koltuklarımızı karavanımızın önüne attık, hamağımızı kurduk. Köylüler her sabah ineklerini, keçilerini, koyunlarını otlatmak için tarlalarına götürüyorlardı. Karavanımızın önünden geçenler, mutlaka selam verip halimizi hatırımızı soruyorlardı.

SAMSUNG

Tarlaya Giderken Turgutlu Havva Hanımı Taşıyan MERSEDES

SAMSUNG

Tarladan Toplanan Fıstıkları Taşıyan Eşek

Motorsiklete bindirilmiş bir keçi, bisikletle, eşekle ya da modern bir araçla tarlasına giden köylüleri görmek olasıydı. Tavuskuşu 2Bir tavuskuşu kuyruğunu açmış tüm haşmetiyle toprak yolda salınarak yürüyor, dış görünümünün muhteşemliğiyle tezat olan kötü sesiyle şarkılar söylüyordu. .Aralık ayının ortalarında olmamıza rağmen hava günlük güneşlikti.

Kışları ılıman geçen Turgut’un toprakları da çok verimliymiş, Turgutlular yılda üç defa ürün alırlarmış.

SAMSUNG

Dalında Yer Fıstığı

Turgut’ta yetişen yer fıstığı Türkiye’nin en kaliteli fıstığıymış; iç ve dış piyasada fıstığın istenilen fiyata satılamaması fıstık ekimini bitirmiş. Son yıllarda Turgutlular kendilerinin yiyeceği kadar fıstık yetiştiriyorlarmış. Sonbaharda ve kışın Turgut çok yağış alırmış. Yağmur, tropik ülkelerde olduğu gibi günlerce yağarmış. Üç gün, dört gün aralıksız yağan yağmurun ardından bir güneş açarmış, kendinizi ilkbaharda zannedermişsiniz.

ev-dere 079

Yağmur Fazla Yağınca Sonradan Açılan Kanal(Dere) Denize Doğru Hızla Akıyor

Aşırı yağan yağmurlar, altmışlı yılların sonuna kadar çiftçiye çok zarar vermiş. Dağlardan, tepelerden, şelaleden inen sular tüm vadiyi sular altında bırakır, mahsulü mahvedermiş.

DSC06413 kuru dere a

Turgut’ta açılan kanal ve okaliptüs ağaçları

Turgutköy 017a

Turgut’ta açılan kanalın iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden biri

1970’te köy halkı, muhtar ve devlet el ele vermiş, şelaleden gelen derenin devamı olarak vadinin ortasından denize kadar bir kanal açılmış, kanalın her iki tarafına okaliptüs ağaçları dikilmiş. Köylüler kanalın açılabilmesi için topraklarından feragat etmişler, bu kanal sayesinde topraklarını selden kurtarmışlar. Kışın şiddetli yağışlarda kanal bir buçuk-iki metreye kadar su doluyor; gürül gürül akan su, önüne çıkanı da denize sürüklüyormuş. Turgut koyunun sağ tarafı, su altında derenin getirdiği pek çok atıkla doluymuş.

İki gündür Turgut’tayız, bu zamanlarda şiddetli yağışlar olduğu söyleniyor; ama ortalıkta yağmur falan yok, sanki yaz mevsimindeyiz.

DSC08526 karavan arsada a

Karavanımız Yeşillikler İçinde

Karavanda oturduğumuz yok, sürekli dışardayız. Yeşilin her tonuyla gözlerimiz şenleniyor, hava mis gibi, uzun yürüyüşler yapıyor, Turgut halkıyla söyleşiyor; köyü, köylüyü tanımaya çalışıyoruz. Bütün gün dolaşmaktan yorulmuş olmalıyız ki erkenden yattık, uyumuşuz. Gece yarısı büyük bir sarsıntıyla uyandık, ne olduğunu anlayamadık. Büyük bir güç karavanımızı şiddetli bir şekilde sallıyordu, dışarda ne olduğunu anlamak için karavanın kapısını açtık, kapıyı açmamızla o büyük gücün karavanı doldurması bir oldu. O anda karavanımızın uçtuğunu zannettim, o ne şiddetli rüzgârdı! Böylesine rüzgâr denmezdi, büyük bir fırtınaydı. Kaldığımız yer köyün bir kilometre dışındaydı, çevremizde bizden başka kimse yoktu. Okaliptüsler ve biz…

Turgutköy-Köprü ve Okaliptüsler 011a

Okaliptüsler ve Köprü

Okaliptüsler, bataklıkları kurutan, tonlarca suyu çeken nazlılar. İki gündür hafif esen yelde nazlı nazlı salınıp usul usul ezgiler söylüyorlardı. Şimdi fırtınanın uğultusuna okaliptüslerin ince ince haykırışları da karışıyor. İncecik bir ağlama sesi duyuyorum sanki! Bu; bir ağacın dallarının, yapraklarının birbirine sürtünmesinden çıkan bir ses değil de iç çeken, derdini anlatmaya çalışan, hoşnutsuzluğunu belirten bir insanın sesine benziyor; okaliptüslerin adeta rüzgâra direnişi bu. Nazlıların konuştuğunu, dertlerini, kızgınlıklarını dile getirebildiklerini fırtına sayesinde öğrendik.

Yağmur başladı, karavanın üstüne önce ağır aksak sonra hızlı hızlı vurdu. Karavanda yağmurun tıkırtısını dinlemek çok hoştur! Ancak fırtınanın karavanı uçuracak gibi sallaması, her geçen dakika hızını arttıran yağmur, yirmi-otuz metrelik okaliptüslerin üzerimize devrileceği düşüncesi bizi tedirgin etti, geceyi yarı uyur yarı uyanık geçirdik. Sabah olduğunda bütün gece hiç durmadan esen rüzgâr ve aralıksız yağan yağmur hâlâ devam ediyordu. Radyodan öğrendiğimize göre son yılların en büyük fırtınasıymış, saatte 60-70 kilometreyi bulmuş rüzgârın hızı. Bozburun’da, Datça’da şiddetli lodos onlarca tekneyi batırmış. Karavanımızın uçma noktasına gelmesi boşuna değilmiş.

Karavanın penceresinden dışarı bakınca bir kilometre uzaklıktaki yüksek tepeleri göremedim. Gördüğüm gri, oynak bir sis perdesiydi. Aslında sis gibi görünen yağmurdu, öyle şiddetli yağıyordu ki yoğun bir tabaka oluşturmuştu. Şiddetli rüzgâr o yoğun tabakayı denize doğru itiyordu. Yağmurun dalga dalga denize koşturmasını izlemek ilginçti! Yüzlerce metre yükseklikteki dalgalar hızla yol alıyordu. Önümüzdeki derenin iki yanında bulunan okaliptüslerin dalları da bu koşuya katılıyorlardı. Güneyden kuzeye doğru gitmeye çalışsalar da fazla uzağa gidemiyorlardı. Bulundukları yerde delicesine devinip ses çıkarıyorlardı. Yol boyunca uzanan tepeler ortalıkta yok… Sadece dalgalar görünüyor…

Günlerdir yağıyor yağmur. Zaman zaman ara verse de inatla sürdürüyor yağmayı, kimi zaman şiddetli kimi zaman yavaş. Bazen de bir iki atıp geçiyor, ardından güneş yüzünü gösteriyor. Sanki yağmur hiç yağmamış gibi ortalık ışıklar içinde kalıyor. Deniz bir başka parlıyor, ormanlar daha yeşil, gök daha mavi görünüyor. O zaman kendimizi güneşin ve mis gibi toprak kokan ılık havanın şefkatli kollarına bırakıyoruz. Bu arada şiddetli fırtınaya direnemeyen okaliptüslerin kalın dalları kırılmış, kuru derenin içi devrilen ağaçlar, kırılan dallarla dolmuş.

Güneşli, ılık havaya fazla güvenmiyoruz, az sonra yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayabilir. Çok geçmedi dediğim oldu, güneş ışıl ışıl parlarken deli gibi bir yağmur başladı. Eh, yağmur ormanlarında yaşamak böyle olsa gerek! İçimizde bir neşe bir neşe açtık şemsiyelerimizi, yürümeye başladık deli yağmurun altında.

DSC02589turgut köy kahvesi a

Turgut Meydanı’ndaki açık hava kahvesi

Turgut’un meydanına geldik, köyün kalbi bu meydan ve buradaki kahveler. Her şey burada konuşuluyor, kararlar burada alınıyor.

Turgut’un M.Ö. 2000’lerde kurulmuş Antik Hygassos kenti olduğunu, Roma ve Bizans dönemlerinde adının Ella olduğunu öğreniyoruz.

Turgut’ta bir hafta kaldıktan sonra İstanbul’a döndük, döndük de aklımız Turgut’taydı. Sonraki yıl (2009) Turgut’un dört mevsimini de yaşadık, halen de yaşıyoruz.

TURGUTKÖY ŞELALESİ (Turgutköy 4)

Piramidal yapıyı, daha sonra gitmek ve incelemek üzere yol üzerinde bırakıp Turgut Şelalesi’ne gittik. Ve doğaya merhaba dedik. Şelalede dev günlük ağaçları başlarını göğe değdirmek istercesine uzatmış, dev sarmaşıklar da bu ağaçlara sarılarak zirveyi bulmuş.

SAMSUNG

Günlük Ağaçları

Günlük ağaçları, dünyanın en fazla oksijen üreten ağacı olarak biliniyor, yaprakları çınar ağacının yapraklarına çok benziyor; yalnız daha küçük. Günlük ağacından çıkarılan sığla yağı ilaç, kozmetik ve gıda sanayiinde kullanılıyormuş. SAMSUNGEski çağlarda yaşamış olan Mısır Kraliçesi Kleopatra sığla yağını ‘aşk iksiri ve parfüm’ olarak kullanırmış. Kleopatra’nın gitmediği yer, kullanmadığı herhangi bir şey de yok gibi görünüyor. Belki de onun hakkında söylenenler, yazılanlar efsaneden öteye geçmiyordur. Ayrıca bu yağdan Hipokrat döneminden beri ilaç olarak yararlanılmaktaymış.

Halk arasında sığla yağının mide ülserine, on iki parmak bağırsağı rahatsızlıklarına, uyuz, mantar gibi deri hastalıklarına, nefes darlığına, yaralara iyi geldiği söyleniyor. Bu yağı kullananlarla da konuştuk, genellikle çok yararlandıklarını, hastalıklarına iyi geldiğini söylediler.

SAMSUNG

Günlük Ağaçları

Anadolu günlük ağacı Türkiye’de sadece Marmaris-Dalaman arasında yetişmekte olup dünyada sığla yağı üreten iki ülkeden biri Türkiye diğeri de Honduras’mış. Muğla’da yakın geçmişe kadar yirmi ton sığla yağı üretilirken son yıllarda üretim üç tona düşmüş. Bunun nedeni de ormanlık alanların azalmasıymış. Tütsü ve yakı olarak da kullanılan günlük ağacına akamber, günnük ve sığla ağacı da deniyor.

halikarnas balıkçısı bHalikarnas Balıkçısı’nın yıllar önce okuduğum sığla yağının parfümü çoğalttığı ile ilgili bir yazısı geliyor aklıma; ama yazının adını, hangi kitapta olduğunu bir türlü anımsayamadım. Tütsü olarak kullanılır deyince yazıyı anımsadım. Halikarnas Balıkçısı, önce sığla ağacını tanıtıyor, ne yazık ki eskisi kadar sığla(günlük) ağaçlarının olmadığı sığla yağının üretiminin azaldığını sonra da sığla yağının bir hoparlöre benzediğini hoparlör, sesi nasıl duyulur hale getirip çoğaltıyorsa sığlanın da kokuyu o denli büyüttüğünü, çoğalttığını yazıyordu o yazısında.

Şelale-ağaç 2IMG_20180712_181634-EFFECTS

Günlük Ağacı

Günlük ağacı kışın yapraklarını dökmediği ve yirmi metreye kadar boylandığı için

IMG_20180712_183022

Turgut Şelalesi Ağaçlar

 

IMG_20180712_18252şelale

Turgut Şelalesi

Turgut Şelalesi her mevsim yemyeşil. Şelalede göğe bakan gözler, mavi gökyüzünü değil, yemyeşil orman denizini görüyor. Mavi gökyüzü ve gün ışıkları günlük ağaçlarının yıldız şeklindeki yapraklarının arasından göz kırparak merhaba diyorlar.

Turgut Şelalesi a

Turgut Şelalesi

Sular şırıl şırıl akarak tertemiz turkuaz renkli göletler oluşturmuş. Minik şelalecikler tatlı ezgiler mırıldanıyor, ağaç kökleri toprağın üzerini kalın saç örgüleriyle kaplamış. Saç örgülerine basarak dört-beş metreden çağıldayarak bir gölete düşen şelaleye gelince kendimizi suya atmak istedik Aralık ayında olduğumuzu anımsayınca bundan vazgeçtik.

Yaz aylarında safari yapan jipler buraya her gün yüzlerce turist getirir. Rahatça suya girebilmek için safaricilerden önce şelalede olmak gerekir.

Turgut Şelalesi'nde Kayalardan Akan Sular

Turgut Şelalesi’nde Kayadan Akan Sular

Yoksa değil suya girmek çevreyi bile aşırı kalabalıktan yeteri kadar göremez insan. Burada gölete girmek harika bir şeydir! Su önce buz gibi gelir, yüzdükçe alışır kendinizi iyi hissedersiniz. Şelalenin altına kadar yüzüp suyun gücünü duyumsarsınız, akan suyun altında fazla kalamazsınız, yukardan düşen suyun gücü sizi göletin diğer tarafına iter. Göletten çıkıp sol taraftaki merdivenleri takip ederek bir başka gölete çıkar, onu da geçerek bir diğerine ulaşırsınız. Yeni vardığınız gölete on- on beş metre yüksekliğindeki kayalıkların üzerinden şarıl şarıl kayarak akmaktadır sular. Akan sulara meydan okurcasına kayalıkların en üstüne tırmanabilirsiniz. Yok, tırmanmak istemiyorsanız gölete girin kayalıkların üstüne çıkıp oturun, arkanıza yaslanın, yukardan buz gibi, oldukça sert inen sular bırakın bedeninize masaj yapsın, içinizi coştursun. Suyun sesine kendi sesinizi katın, sesiniz çıktığı kadar bağırın, içinizdeki tüm stresi atın. Nefis bir şeydir gürül gürül akan suyun altında durmaya çalışmak!..

SAMSUNG

Delikyol

Şelaleden istemeden ayrılıp Delikyol, Selimiye, Bozburun ve Söğüt’e gittik. Hepsi birbirinden güzel yerler.

SAMSUNG

Selimiye

IMG_20180705_120542temmuz18 söğüt

Söğüt

Dura kalka, gülüşe konuşa güzel yerleri dolaştık. Turistik bir gezi yapmıyoruz, bir amacımız var. Bir köy arıyoruz, yılın yedi-sekiz ayı orada kalıp yaşayabileceğimiz bir köy. O köyü bulabilmiş değiliz henüz. Yıllardır ülkemizin değişik yörelerinde gezdik, gezip dolaştığımız pek çok yeri çok beğendik; ‘tamam burası aradığımız yer’ diyemedik.

IMG_20180507_143451BOZBURUN

Bozburun

Yıllar önce köyden kente göçler oldu, beş-on yıldan beri de kentten köylere göç var. Büyük şehirlerin kalabalığından, kargaşasından, trafiğinden yorulanlar köylere, kasabalara yerleşmeye başladılar. Yazlık evi olanların pek çoğu artık yazlık evlerinde yaşıyor.

Ne Selimiye ne Bozburun ne de Söğüt yerleşebileceğimiz yerler olarak gelmedi bize. Hepsini çok beğenmemize karşın adını tam olarak koyamadığımız eksik bir şeyler vardı. Marmaris’e dönmeye karar verdik, bu arada akşam olmuş hava kararmış, biz de oldukça yorulmuştuk. Yirmi kilometre yol almıştık ki karşımıza Turgut Şelalesi’nin levhası çıktı. Levhayı görünce geceyi Turgut’ta geçirmeye karar verdik. Ne de olsa karavanımız bizim evimizdi, nerede istersek orada kalabilirdik.

076orhaniye-kızkumu a

Orhaniye-Kızkumu

Bir gece önce Marmaris-Kızkumu’nda deniz kenarında konuşlanmış, akşam yemeğimizi deniz kenarında yemiş, sabahleyin kahvaltımızı denize karşı yapmıştık. Orhaniye pazarı arkamızdaydı.Karavanın güzelliği bu işte! İster deniz kenarında ister dağ başında ister ormanlık bir alanda kal. Her yer senin!..

TURGUTKÖY’E İKİNCİ KEZ GELİŞ(Turgutköy 3)

Turgut’a gelmişken halıcılara uğramadan geçmeyelim, dedik ve halı mağazalarının bulunduğu yere geldik. Aaaa! O da ne?

DSC06532 turgut halıcı- ağaç-karavan ab

Turgutköy Halıcıların Eski Yeri

Taş ahırlar yıkılmaya yüz tutmuş; kiminin damı çökmüş, içinden koca bir badem ağacı çıkmış- daha doğrusu o badem ağacı yıllar önce de vardı da ahırın damı çökük değildi- kiminin kapısı kırılmış, ahırların bulunduğu bahçedeki rengârenk çiçeklerden eser kalmamış. Bizim için hayal kırıklığıydı bu görüntü! O zamandan bu zamana on üç yıl geçmişti, bu kadar uzun zaman her şey aynı kalamazdı.

Karavandan inip terk edilmiş, yıkık dökük ahırların avlusunda dolaştık, birini görsek de burada ne olduğunu sorsak diye düşünüyorduk. Ortalıkta kimsecikler yoktu.

DSC06524 turgut-afrodit a

Turgutköy Afrodit Restoran Bahçesi

Ahırların yan tarafında bir restoran vardı, yola çıkıp Afrodit Restoran’ın bahçesine girdik, bahçede genç bir kız ve genç  bir hanım vardı. Halı mağazalarına ne olduğunu sorduk. Güler yüzlü hanım, halıcıların eskiden kiracıları olduklarını, artık ana yolda kendi mağazalarını açtıklarını, çalışmalarına orada devam ettiklerini söyledi.

Halıcıların durumlarını öğrendikten sonra rahatladık, çevremize alıcı gözle bakmaya başladık.

Turgutköy 009

Turgut’un Çam Ormanlarıyla Kaplı Tepeleri

Bulunduğumuz yeri çevreleyen tepeler en üst noktalarına kadar çam ağaçlarıyla donanmıştı.

DSC06530 avokado ağacı a

Avokado Ağacı

Restoranın bahçesinde avokado, gremantin; yolun diğer tarafında da portakal, mandalina, limon ağaçları göze çarpıyordu. ev-dere 084-turgut aAğaçlar meyve yüklüydü, ayrıca yeşil otların üzeri de limon ve mandalina kaplıydı.

SAMSUNG

Portakallar

DSC06349turgut, mandaline ağaçları a

Mandalina Ağaçları

Serbestçe dolaşan tavuklar, horozlar, kazlar meyveleri gagalayıp duruyordu. Yazık oluyor bu meyvelere! Niye toplamıyorsunuz? diye sorunca genç kızdan şöyle bir yanıt aldık:

DSC05616

Muz Ağacı

-Bütün köy portakal, mandalina, limon, avokado, muz, nar, incir, dut, ceviz, badem ağaçlarıyla dolu, yiye yiye bitiremiyoruz, kimse de bu meyveleri satmayı düşünmüyor. Meyveler de çoğunlukla ziyan oluyor.

-Çok yazık! Tüm bunlar değerlendirilse ne iyi olur… Ne kadar güzel bir köyünüz var?

DSC06374avokado-çiçeği a

Avokado Çiçeği

SAMSUNG

Avokado Çiçeği

-Siz bir de köyümüzü bahar da görün!

IMG_20190215_124839badem ağacı ve bulutlar a

Badem Ağaçları

Asıl güzelliği o zaman; erikler, bademler, portakallar, mandalinalar çiçek açar, Turgut yemyeşil ovada bir gelin gibi parlar,

SAMSUNG

Hoş Kokulu Portakal Çiçeği

SAMSUNG

Portakal Çiçeği

portakal çiçeklerinin harika kokusu bütün köyü sarar.

IMG_20190215_125422badem ağacı a

Badem Ağacı

 Doğanın ürettiği doğal parfüm Turgut’u dolaşanların başını döndürür. Ne görüntüye ne de kokuya doyabilirsiniz, diyen genç kadının gözleri ışıl ışıl parlıyordu.

Baharda mı? Zaten baharda değil miyiz? diye düşünürken Aralık ayında olduğumuzu anımsadık.

Hanımlar bizi bir şeyler içmeye davet ettiler, yolumuzun uzun olduğunu; dönüşte uğrayabileceğimizi söyleyip onlara veda ettik. Karavanımıza bindik, elli metre gittik yol sola dönüyordu, sola dönmeden önce sağa giden dar bir yol gördük, küçük bir levhada ‘Denize gider’ yazıyordu. Deniz mi? Turgut Köy’ün denizle ne alâkası var diye düşünüp sola döndük. Sahi Turgut’un denize kıyısı var mıydı? Doğrusu bunu bilmiyorduk! Bildiğimiz Turgut’un şelalesiydi, şimdi de şelale yolundaydık.

SAMSUNG

Turgut Şelalesi’ne Giden Yol

Köyden çıktık, sağlı sollu tarlaların ortasından geçen her iki tarafı da ağaçlık olan daracık bir yoldu bu. Yüksek tepelerle çevrili bir vadideydik.

Sağ tarafımızda yükselen tepeleri ve kayaları incelerken kayaların üzerinde kayaymış izlenimi veren piramit gibi bir yapı gördük.

SAMSUNG

Turgut’tan Turgut Şelalesi’ne Giderken Görünen Piramit Yapı

İlk anda doğal mı yoksa insan eliyle mi yapılmış olduğunu anlayamadık. Karavandan indik, yapıyı uzaktan inceledik, doğal olmadığına karar verdik. Çevredeki ve üzerinde oturduğu kayalıklarla öylesine bütünleşmişti ki kayalarla piramidi birbirinden ayırmak olanaksızdı. Yörenin taşlarından yapıldığı anlaşılıyordu. Piramit yapıyla ilgili bilgilenmeyi daha sonraya bırakıp bir an önce dört buçuk kilometre uzakta olan şelalede olmak için yolumuza devam ettik.

NADİDE BİR BÜK-3/BYBASSOS ADASI

Deniz üstündeki yürüyüşümü bitirip Kızkumu’nun başlangıç noktasına döndüm, karavanımız park yerinde uslu uslu bizi bekliyordu. Burada bir kafe var, Kızkumu’nda yürüyenlerin dinlenip bir şeyler yiyip içtiği… Park yerinde karavanımızdan başka en az yirmi cip park etmişti. Cip safarilerle Bozburun Yarımada’sını gezen turistler deniz okunda yürüdükten sonra kafede ve plajda Kızkumu’nun keyfini çıkarıyorlar. Ciplerin arasından geçip deniz kenarında durdum, çevreme baktım.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Bybassos Adası ve Üzerindeki Kale Kalıntısı

Tam karşımda duran minik ada ve üzerindeki kale kalıntısıyla göz göze geldik. Davetkâr bakışları vardı, sanki ‘şimdi sıra bizde, bize gelin’ diyordu o bakışlar.

Bybassosluların, Kale Adası’na Turgut Şelalesi’nden kemerler ve su altına döşedikleri borular aracılığıyla su getirdiği söyleniyor. Biz bunu görmediğimiz için ne kadar doğru bilemiyorum. Bazı turizm broşürlerinde ve kitapçıklarında yazdığına göre Bybassoslular, adaya su getirmek için bileşik kaplar kuralından yararlanmışlar. Yine pek çok kaynakta adadaki kalenin Bybassoslulara ait olduğu yazıyor ve halk da öyle olduğunu söylüyor; ancak 2005-2011 yılları arasında Marburg Üniversitesiyle Ege Üniversitesinden Alman ve Türk uzmanlar tarafından gerçekleştirilen Bybassos Yüzey Araştırmaları sonucunda adadaki kalenin M.S. 13.-15. yüzyıllara ait olduğu, hem batı hem Arap dünyasının etkilerini gösterdiği, şövalyeler tarafından inşa edilmiş olduğu belirlenmiş. Kim bilir, belki de bu kale 13. yüzyıldan yüzlerce yıl önce (M.Ö. 3. yy) yapılmış olan Bybassos Kalesi’nin yıkıntıları üzerine inşa edilmiştir.

Ülkemizde ve yabancı ülkelerde çok rastlanan bir durum bu. Pek çok eser daha önce yaşamış uygarlıkların yaptıkları eserlerin kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Örneğin Topkapı Sarayı, Bizans Akropolü’nün; Sultanahmet Camii ise Bizanslıların Büyük Sarayı’nın bulunduğu yere yapılmış. Yine Büyük Saray’ın toprak altında kalmış kalıntılarının üzerine mahalleler kurulmuş İstanbul’un fethinden sonra. Bu küçük ada da hem Bybassosluların hem de şövalyelerin kalesini koynunda saklıyor olamaz mı?

Bybassos’ta 2005-2011 yılları arasında yüzey araştırması yapan uzmanlar adadaki kalenin küçük olmasına rağmen çok kaliteli bir mimari eser olduğunu ve detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğini belirtmişler. Bunların yanı sıra, kale surlarının dışındaki sahilin çevresi de araştırılmış, liman olarak tespit edilen taş yığınları ve yığın şeklindeki bir teras ölçülüp fotoğraflanmış. Yüzey keramik buluntuların arasında, yapılara ait birçok çatı kiremiti ve sırlı geç Bizans keramikleri, surların dışında ise bir orta Bizans ve bir geç Roma sikkesi de bulunmuş.

SAMSUNG

Bybassos Adası ve Karşısında Aşağı Keçi Bükünde Martı Marina

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye- Martı Marina

PENTAX Image

Kızkumu Teknelerin Geziye Çıktığı Yer

Bu minik adanın ve kalesinin çağrısına daha fazla dayanamayıp bir tekne kiraladık Keçibükü’ndeki motellerin önünden. Önce adanın etrafını turladık, adanın Martı Marina’ya bakan yüzü kayalık ve dikçeydi, buradan adaya çıkmak zor olacaktı. Adanın arkasından dolaştık ve karaya kolayca çıkacağımız kumsal olmasa da çakıl taşlı bir yer bulduk, tekneyi yanaştırıp adaya ayak bastık. Biz adaya çıkınca çalılıklar arasında bulunan bazı canlıların tepelere doğru koşuşturduklarını gördük. Bunlar bizden korkup kaçan farklı renklerde bir sürü tavşandı. Gri, beyaz, siyah, kahverengi, alacalı, toprak rengi onlarca tavşan bizden kaçıyordu. Deniz kıyısında bir iki hayıt ağacı vardı, ağaçlara yakın düzlükte yiyecek artıkları ve su dolu kaplar bulunuyordu. Buraya birileri tavşanlar için su ve yiyecek getiriyordu anlaşılan. Biz orada dolaşırken tavşanlardan ses seda çıkmıyor, hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Hava çok sıcaktı, bulunduğumuz yerden Kızkumu’nu ve üzerinde yürüyen yüzlerce kişiyi görebiliyorduk.

Kaleye doğru tırmanmaya başladık, oldukça küçük bir ada ve adanın üzerindeki kale de küçüktü. Kaleden ziyade bir gözetleme kulesine benziyordu. Tepeye çıkınca olağanüstü bir manzarayla karşılaştık, bu bizi şaşırtmadı, nasıl bir doğa harikası içinde bulunduğumuzun farkındaydık.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu

PENTAX ImageKarşımızda Kızkumu, arkasında çam ağaçlarıyla kaplı, yüksek tepelerle çevrili yemyeşil bir vadi, bu vadi Orhaniyelilerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Merkez Mahallesi’ni barındırıyor, Köy halkının çoğu Türkmen. Türkmenlerin dışında genellikle turizmle Orhaniye’yi keşfeden, Orhaniye’nin güzelliğinden etkilenen Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelip köye yerleşenlerle dünyanın dört bir yanından gelen ve Orhaniye’de yaşamını sürdüren yabancılar var. Orhaniye’ye yerleşenler köyün sosyal yapısını olumlu yönde etkilemişler.

Türkiye’nin ve dünyanın değişik yerlerinden gelenlerin bir kısmı burada ev sahibi olmuş, bazıları ise kiracı…

Orhaniye-kızkumu 046-a

Orhaniye-Kızkumu

Orhaniye Koyu, çam ormanlarıyla kaplı, tepeleri orman olduğundan deniz burada öylesine sakin ve usludur ki… Yazları hava sıcak olmasına sıcaktır; ama çam ormanları sayesinde Orhaniye’de bu sıcaklık insanı hiç rahatsız etmez, kışlar -tabii buna kış denirse- yağışlı geçse de genellikle ılıktır. Yani Orhaniye’nin sıcağı da yağmuru da güzeldir! Neredeyse tüm yıl denizden faydalanabilir insanlar: yüzebilir, balık tutabilir, kürek çekebilir, yelken yapabilirler… Bunun için de bu koy yaz-kış yerli yabancı tekneleri konuk ediyor. Gerek Martı Marina’da gerekse Kızkumu’ndaki bükte konuşlanan teknelerde yaşayanlar hiç de az değil!

SAMSUNG

Bybassos Adası’ndan Denizin Görünüşü

Kale Adası’ndaki kale kalıntısından etrafı büyük bir zevkle seyrettik, hava çok sıcaktı, deniz Keçibükü tarafında masmavi, adanın kıyıya çıktığımız tarafındaysa yemyeşil parlıyordu.

SAMSUNG

Bybassos Adası’nın Karşısı ve Tekneler

Karşı kıyı tepelere kadar çam ağaçlarıyla örtülüydü, ağaçların rengi suya vurmuş denizi yeşile boyamıştı. Tekneler yeşillikler altında denizin üzerinde kurulmuşlardı.Kendimizi bir an önce yeşilliğin içine bırakmak için patikadan aşağı indik. Hayıt ağaçlarının yanından denize girdik, karşı kıyıya kadar yüzdük, kayalıklara dokunduk ve adamıza geri döndük. Hayıtların gölgesinde dinlenirken küçük bir zodyak bot yanaştı yakınımıza, yaşlı bir adam botun ipini hayıt ağaçlarından birine bağladı, tekneden indi, elinde büyük bir torba ve plastik su kabı vardı. Bize selam verdi, Fransız olduğunu, tavşanlara yiyecek ve su getirdiğini, tavşanların ürkmemesi için sessiz olmamızı ve mümkünse pek fazla hareket etmememizi söyledi. Getirdiği yiyecekleri ve suyu düzlükte bulunan kaplara boşalttı, torbayı ve plastik kabı alarak botunun yanına geldi.

Yiyeceğin kokusunu alan ve etrafta kimseleri göremeyen tavşanlar bir anda meydanı doldurdu, iki dakika sürmedi yığınla tavşanın ortaya çıkması. Onların her hareketini  Orhaniyeli Fransızla keyifle seyrettik çıt çıkarmadan, hareket etmeden. Kendilerini güvende hisseden tavşanlar, büyük bir şölendeymişler gibi önce yemeklerini yediler, sonra da neşeyle düzlükte ve engebeli arazide koşturup oynaştılar, hiçbir şeyden korkmadan özgürce dolaştılar, birbirlerini kovaladılar, koklaştılar. Onları uzun bir süre seyreden Fransız, mutlu bir yüzle botuna bindi, kürek çekerek kıyıdan uzaklaştı, tavşanları rahatsız etmeyeceğine emin olduktan sonra botun motorunu çalıştırdı, Kızkumu Plajı’na doğru gitti. Tavşanlar bir müddet daha oynaştıktan sonra başka bir teknenin gürültüsüyle bir anda dağıldılar, her biri bir çalının, taşın ardında kayboldu. Artık ne tavşanlardan ne de yiyeceklerden eser vardı.

Ayaklarımız denizin içinde, bedenimiz hayıt ağacının gölgesinde güneşten rahatsız olmadan izledik tavşanları, fotoğraflarını çektik. Hayıt ilginç bir bitki, bu yörede sıkça rastlanıyor, daha önce gördüğümüz hayıtlar pek ağaç gibi değildi! Ama Kale Adası’ndaki hayıtlar belli ki çok eskilerden günümüze gelmişlerdi, belki de Bybassoslular dikmiştir bu hayıtları; kökleri derinlerde, gövdeleri kalın, dalları sık ve gür, geniş bir alanı gölgelendiren hayıtlar. 2500 yıl önce şifa için kullanılmaya başlanmış hayıt, Hipokrat hayıtın yaraları iyileştirici özelliğinden söz ettiğinden beri. Homeros ise İlyada destanında namus simgesi olarak bahsetmiş hayıttan. İnsan ‘Ya, bu hayıt da neymiş!’ demeden edemiyor.

IMG_20180610_130143hayıt ağacı

Hayıt Ağacı

Buralarda çalıdan biraz büyükçe olan hayıt bitkisine çok rastlıyoruz, ilk defa bu adada rastladık büyük bir ağaç haline gelmiş hayıtlara. Hayıtların dallarından sepet yapılıyor.

IMG_20180610_130156hayıt çiçeği

Hayıt Çiçeği

Aslında ben hayıtın morlu beyazlı çiçeğini çok beğeniyorum.

Hayıt ağacını araştırdım. Hayıt erkeklerin cinsel gücünü azaltıyor, kadınlarda ise hormon dengesini sağlayan hipofiz bezini düzenleyerek hormon dengesizliğinden kaynaklanan kadın hastalıklarını iyileştiriyormuş. Kadın dostu olan hayıta ‘kadın otu’ da deniyormuş. Erkeklerde cinsel gücü öldürdüğünden olsa gerek Avrupa’da rahipler karabiber yerine hayıtın tohumunun tozunu kullanmışlar yüzyıllarca. Hayıt; rahip biberi, namus ağacı adlarıyla da anılıyormuş. Kimi yerde yapraklarından dolayı ‘beşparmak ağacı’ da deniyormuş hayıta. Hayıtların gölgesi iyiydi; ama artık demir almak zamanı geldi. Tekneye bindik demiri çektik, yeşillikler mavilikler içinde motorun tıkırtısını dinleyerek begonviller arasında gizlenmiş,

PENTAX Image

Kızkumu’nda Begonvil Restoran, Kafe

sahil kafelerinden birinin önünde indik birer kahve içmek için. Kahve keyfinden sonra tekneyi sahibine teslim edip karavanımıza döndük. Kızkumu’nun otoparkından çıktık,

SAMSUNG

Orhaniye’deki Parktan Bük’e Bakış

Orhaniye Vadisi’ne doğru ilerledik, Merkez Mahallesi’ne girmeyip deniz kenarındaki parkın önünde durduk. Bu gece burada kalabilirdik, ne de olsa evimiz altımızdaydı, nerede dursak orası bizimdi. Akşam olmak üzereydi, geceyi burada geçirip ertesi gün Orhaniye’yi daha yakından tanıyabilirdik. Karavanımızı manzarayı en iyi şekilde seyredebileceğimiz bir yere park ettik, artık Orhaniyeliydik.

Orhaniye geceleri, oldukça sakin, Bodrum’daki çılgın eğlence hayatı yok burada. Ertesi sabah teknelerin motorlarının sesiyle uyandık, günlerden cumartesiydi, parkın karşısındaki alana pazar kurulmuştu.

DSC03375Orhaniye-pazarag

Orhaniye Pazarı-Orhaniyeli Bir Kadın

DSC03372kadınlar-gözleme ag

Orhaniyeli Kadınlar ve Gözlemeler

Orhaniyeli kadınlar yaptıkları gözlemeleri, peyniri, zeytini, salçayı, ekmeği; yetiştirdikleri meyve ve sebzeleri pazara getirmiş satıyorlardı. O nefis gözlemelerle, deniz kenarındaki parkta, Kızkumu’nu, Kale Adası’nı, ‘bük’ü, çam ormanlarıyla kaplı tepeleri seyrederek kahvaltı yapmak harikaydı!

Görüntü052

Orhaniyelilerin Topladığı Zeytinler

Orhaniye’de zeytin, yer fıstığı, portakal, mandalina, limon, greyfurt, avokado, incir ve her türlü sebze yetişiyor. Herkes kendi zeytin ve zeytinyağını yapıyor. Hemen hemen her evde büyük ve küçük baş hayvan besleniyor, kümes hayvanları yetiştiriliyor. Bu hayvanlardan elde edilen ürünler de gerek Marmaris gerekse Orhaniye pazarında satışa sunuluyor.

Orhaniye pazarında farklı diller konuşan değişik ülkelerden gelmiş insanlar çoğunlukta, halkla öylesine yakınlar ki, onlar artık Orhaniyeli olmuşlar, gülerek pazarcılarla şakalaşıyor, Orhaniyelilerin yetiştirdikleri ürünleri alıyorlar. Mutlular…

Bir orman köyü olan Orhaniye’de yer fıstığı yetiştiriliyor ve yaygın bir şekilde arıcılık yapılıyor. DSC03367orhaniye bal mumu aBal ve baldan elde edilen ürünler Orhaniye’nin en büyük geçim kaynaklarından.

DSC03377-orhaniye bal ve kültür şenliği a

1. Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği

Üç yıl üst üste Orhaniye’de ‘Bal Festivali’ yapıldı. Bu festivalde Orhaniye’de üretilen bal ürünleri sergilenip satıldı. Bunların yanı sıra da çeşitli sanatsal ve kültürel etkinlikler yapıldı. Şimdilerde Osmaniye’deki Marmaris Bal Evi’nde Bal Festivali yapılıyor.

DSC03390bal ve kültür şenliği ga

1.Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği’nda Orhaniye İlköğretim Öğrencileri

DSC03419bal ve kültür şenliği ag

Yeni Türkü Grubu- 1.Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği’nde

Orhaniye İlköğretim okulu öğrencileri de Bal Festivali’ndeki etkinliklere katılırlar. Veliler de özellikle anneler yaptıkları güzel yiyeceklerle kermes düzenleyip okullarına gelir sağlarlar.

Orhaniye’de eğitime çok önem veriliyor, okuma-yazma oranı yüksek, Orhaniye halkı çocuklarının okumasını istiyor. Her geçen yıl ortaokulu bitiren liseye, üniversiteye gidenler çoğalmakta.

DSC04537 turgut ve orhaniye çocukları a

23 Nisan Etkinliklerinde Orhaniye İlköğretim Okulu Öğrencileri

Orhaniye-Kızkumu çiçeğiyle, böceğiyle, arısıyla, çamlarıyla, deniziyle, adasıyla tam bir doğa harikası, doğayı korumak da burada yaşayanlarla, tatile gelenlere kalıyor. Şayet yolunuz Orhaniye’ye düşerse bir gün, ona sakın zarar vermeyin, çöplerinizi sağa sola saçmayın, gözünüzü dört açıp onun tüm güzelliklerini görmeye çalışın.

NADİDE BİR BÜK-2/ ORHANİYE-KIZILYOL(KIZKUMU)-KIYI OKU SÖYLENCELERİ

 

SAMSUNG CAMERA PICTURESKızıl yol bitti. Su derinleşti. Durdum, burada artık yürünemez, yüzülür. Çevreme bakıyorum, yürüyen yüzlerce kişinin de benimle yolun sonuna vardığını umuyorum. O ne? Benden bir adım önde duran iki genç kızdan başka kimseler yok ortalıkta. İkisine de aynı uzaklıktayım. Duruyoruz. Kısa bir an  dönüp bana bakıyorlar, ikisi de uzun, kızıl saçlı, birinin saçları dalgalı diğerininki düz. Düz saçlının gözleri mavi, dalgalı saçlı kızın gözleriyse yeşil. Doğrusu hoş kızlar! Ama çok dalgın ve düşünceli görünüyorlar. Yoksa dilek mi tutuyorlar? Söylentilere göre bu yolun sonuna kadar gidip dönen kişilerin tuttukları dilekler gerçekleşiyormuş.

My captured picture

Orhaniye-Kızkumu

Ben dilek tutmadım. Kızkumu’yla ilgili değişik söylenceler (efsaneler) dolaşıyor dillerde. O söylenceler belleğimde uçuşuyor. Anadolu söylenceler diyarı, yolumuz nereye düşse orayla ilgili sayısız söylenceyle karşılaşıyoruz.

Dalgın dalgın, karşı büke bakan kızıl saçlı güzeller aniden bana döndüler ve aynı anda:

-Söylence mi dediniz? diye haykırdılar.

– Söylence dedim mi demedim mi? bunu anımsamıyorum da söylenceleri düşündüğümü biliyorum. Ya sizler, duydunuz mu Kızkumu’yla ilgili söylenceleri? diyorum.

-Duymak mı? diyor dalgalı, kızıl saçlı olan. Hayır, duymadım! Anlatılanları yaşadım, yaşadım ve öldüm.

-Aaa! Nasıl olur böyle bir raslantı? Ben de yaşadım, çok korktum; ama deniz yardımıma yetişti, beni korsanlara vermedi, dedi diğer kızıl saçlı.

– Neee? Neyi yaşadınız? Ne diyorsunuz siz? diye şaşkınlıkla sordum. Sahi, ne anlatıyorlar bunlar? Söylenceler söylencedir…

Önce ben anlatayım, dedi dalgalı, kızıl saçlı, yeşil gözlü olan:

“Çok çok eskilerde yaşadım. Size göre binlerce yıl önce. Babam bu yörenin hükümdarıydı. Beni çok sever, gözünden bile sakınırdı. Bu büke her gün küçük bir tekneyle gelen bir balıkçıya âşık oldum, o da bana sevdalandı. Birbirimizi görmeden duramıyorduk. Onunla evlenebilmem olanaksızdı. Ben bir hükümdar kızıydım o ise bir balıkçıydı. Onu küçümsediğimi sanmayın, o benim için çok değerliydi. Ancak o zamanın töresi, bizim evlenmemize izin vermiyordu. Biz bunu bile bile her gece buluşuyorduk. Ah aşk! Töre, kural, hükümdar, prenses, balıkçı tanımaz. Aşk, her zorluğa göğüs gerer, her töreyi alt üst eder, her şeye karşı koyabilir. Aşk korku nedir bilmez. İkimiz de aşkımızla ölüme meydan okuyorduk. Ben her gece kumsalda bulunduğum yeri ışıkla işaret ediyordum, o minik teknesinin küreklerini hızlı hızlı çekerek bana koşuyordu, gün doğana kadar birlikte oluyorduk.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Kızkumu

Sevgili babam bu durumu öğrenmiş, askerlerine -belirlediği bir gece- beni tutmalarını ve sevgilime (balıkçıya) işaret göndermelerini emretmiş. Ve o aysız gecede askerler beni yakalayarak sevgilime işaret gönderdiler. Karanlık, sessiz, sakin bir geceydi. O karanlıkta ve sessizlikte duyduğum tek ses sevgilimin bana bir an önce kavuşmak için çektiği küreklerin suya dalıp çıkma sesiydi. Onlarca asker onun kıyıya çıkmasına izin vermeyecek, onu acımadan öldürecekti, buna izin veremezdim. Beni tutan askerden nasıl kurtulduğumu anımsamıyorum.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu-Kızıl Yol ve Merkez Mahallesi(Turgut Ağnak Tepe’den Kızkumu’na Bakış)

Kendimi denizin içinde koşarken buldum, ben suda koştukça su derinleşeceğine bastığım yer kumdan yol oluyordu. Arkamdan koşan askerler ise denize gömülüyordu. Nefes nefese koşuyordum, çok yorulmuştum, ona çok yaklaştığımı hissettim, onun nefesini duyuyordum. Nefesini yüzümde hissettiğimde büyük bir sevinç ve aynı anda korkunç bir acı duydum. Acımın nedeni sevgilime atılan oktu, o ok beni vurmuştu. Onun kollarında son nefesimi verdim, daha sonra bizi ne gören ne duyan oldu. Söylenceye göre kanım denize karışınca bu kum yol kızıla boyanmış.”

Bitti mi? diye sordu uzun, düz, kızıl saçlı, mavi gözlü genç kız ve devam etti.

-Senin söylencen benimkinden daha anlamlı! Sen aşk için büyük bir aşkla âşığınla yitip gitmişsin. Bu güzel bir son!

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Bybassos Adası
SAMSUNGOrhaniye-Kızkumu

“İki belki de üç bin yıl önceydi. Kentimizin adı Bybassos’tu. Babam Bybassos’un kralıydı. Ben de onun biricik kızıydım. Güzelliğim ve ülkemin güzelliği dillere destandı o zamanlar.Bunun için de sürekli korsanlar saldırır, savaşlar olurdu. Uzuun bir savaş sonrası düşmanlarımız Bybassos’u ele geçirdiler. Babamı ve halkımızın büyük bir bölümünü öldürdüler. Üzüntümü bir az olsun hafifletebilmek için deniz kenarında dolaşıp iri kum tanelerini ve irili ufaklı taşları topluyor, eteğime dolduruyordum. Kıyıya yanaşan korsan teknelerini fark etmedim, korsanların bana doğru geldiğini görünce onlardan kaçmak için denizin içinde koşmaya başladım, yüzme bilmiyordum. Denizde koştukça eteğimdeki kumlar ve taşlar denize dökülüyor, kumların döküldüğü yerler kumdan set oluşturuyordu. Çok korkmuştum, bir an önce karşı kıyıya ulaşmak istiyordum, ama hava karardı, nereye gittiğimi göremiyordum. Eteğimdeki taşlar da tükendi, kum ve taşlardan oluşan yol bitti. Sular derinleşti, ben sularla bütünleştim, deniz beni korsanlara vermedi.”

İşte benimle ilgili anlatılan söylence de bu! İkimiz de karanlıkta denizin koynunda yitip gitmişiz.

DSC06070-mehmet aksoy-deniz kızı heykeli a

Mehmet Aksoy’un Deniz Kızı Heykeli

Kızkumu’nun bittiği yerde Mehmet Aksoy’un Deniz Kızı Heykeli’nin durduğunu hayal ediyordum. Deniz Kızı Heykeli’yle bu olağanüstü güzellikteki doğa parçası hoş bir ikili oluştururlardı. Bu muhteşem doğaya muhteşem bir sanat eseri çoook yakışırdı doğrusu! Ama bu düşüncemden hemen vazgeçtim, Kızkumu’nda yürüyenler Mehmet Aksoy’un yontusunun üzerine olur olmaz sözcükler yazabilirdi, pek çok yerde bunun örnekleri var bildiğiniz, gördüğünüz gibi. Hiç kimse o yontu yapılırken duyulan heyecanı, verilen emeği düşünmüyor sanırım. Düşünseler o güzelim heykelleri kargacık burgacık yazılarla kirletmezlerdi. Evet evet, heykelin buraya konulmasından vazgeçtim. Çok komik, sanki hemen o heykeli oraya koymayı düşünenler var da(!) Ben kendi kendime düşünüp karar veriyorum. Bir yandan Deniz Kızı Heykeli’ni hayal ederken diğer yandan kızıl saçlı güzellerin kendileriyle ilgili anlattıkları söylenceleri dinliyordum. En son denizin koynunda yitip gitmişiz, diyordu biri. Bu doğru değildi, yitip gitseydiler binlerce yıldır söylenceleri söylenegelir miydi? Onların bu söylencelerde sonsuza kadar yaşayacaklarını düşündüm. Bu düşüncemi onlara söylemek için durdukları yere baktığımda ikisini de göremedim. Gitmişlerdi.

Kızkumu’yla ilgili söylenceler, Anadolu’nun birçok bölgesinde olduğu gibi hüzünlü, sonu ölümle biten söylenceler ne yazık ki!

My captured picture

Kızkumu

Kızkumu’nu ilk gördüğümde ona ‘kızıl ok’ demiştim, ok gibi denizin içinde ilerliyordu kızıl renkli kumdan set. Bu çeşit oluşumlara meğer ‘kıyı oku veya kıyı kordonu’ deniyormuş. Dalga ve akıntılar, kıyılardan taşıdıkları maddeleri, küçük koylarda biriktirerek bir ucu karaya bağlı ve denize ok şeklinde uzanan yığıntılar meydana getirerek kıyı okunu oluşturuyormuş, Kızkumu da böyle oluşmuş. O bir kıyı oku! Şayet kıyı oku (kordonu), bir koyun önünü kapatacak şekilde gelişirse kıyı kordonu gerisinde lagün oluşurmuş. Kıyı oku burada koyun önünü kapatmamış; ama Kızkumu’nun sol tarafında yüzmek olası değil, burası sazlık ve bataklık.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu Deniz Börülcelerinin Olduğu Alan

Vadiyi ikiye bölerek denize dökülen dere ağzının etrafı ise deniz börülcelerinin yaşam alanı. Yazın yemyeşil, sonbaharın başlarında pembe daha sonra koyu pembe, kışın kahverengiye boyanan deniz börülceleri… Turkuazla ne hoş bir armoni oluşturuyor.

PENTAX Image

Orhaniye-Kızkumu Sahili’nde Bir Restoran

Kızkumu’nun özellikle yaz aylarında ziyaretçisi çok, bilhassa ‘cip-safari’ye katılan yerli- yabancı turistlerin mutlaka uğradıkları bir yer Kızkumu. Kimi günler aynı anda bin, gün boyunca ise beş bin kişi yürüdüğünden Kızkumu zarar görüyor, köy halkı ve çevreciler Kızkumu’nun girişine turnike kurulmasını ve bu doğal yolda aynı anda en fazla elli kişinin yürümesini istiyor.

Ayrıca Marmaris Çevre ve Turizm Gönüllüleri Derneği Yöneticileri de Kızkumu’nun Orhaniye Koyu’ndaki doğal akıntılar ve su altı florasındaki değişikliklerden dolayı zarar gördüğüne dikkati çekiyor. Sorunun, bölgede deniz dolgularına izin verilmemesiyle ve yatların, teknelerin denize demir atmalarının engellenmesiyle çözülebileceğini, 25 yıl önce yürüyenlerin topuklarını ıslatan suyun, şimdilerde insanların diz kapağına ulaştığını, önlem alınmazsa Kızkumu’nun her geçen yıl daha fazla sulara gömüleceğini söylüyorlar.

Kızkumu gibi harika bir oluşumun yok olup gitmesi korkunç bir durum. Bir an önce önlem alınması gerekiyor.

IMG_20180509_124005kızkumu başlangıcı a

Kızkumu Başlangıç Noktası

Deniz üstündeki yürüyüşümü bitirip Kızkumu’nun başlangıç noktasına döndüm, karavanımız park yerinde uslu uslu bizi bekliyordu. Burada bir kafe var, Kızkumu’nda yürüyenlerin dinlenip bir şeyler yiyip içtiği… Park yerinde karavanımızdan başka en az yirmi cip park etmişti. Cip safarilerle Bozburun Yarımada’sını gezen turistler deniz okunda yürüdükten sonra kafede ve plajda Kızkumu’nun keyfini çıkarıyorlar. Ciplerin arasından geçip deniz kenarında durdum, çevreme baktım. Tam karşımda duran minik ada ve üzerindeki kale kalıntısıyla göz göze geldik. Davetkâr bakışları vardı, sanki ‘şimdi sıra bizde, bize gelin’ diyordu o bakışlar.

NADİDE BİR BÜK-1: ORHANİYE- KIZIL YOL- KIZKUMU

  Marmaris, her geçen gün büyüyor, ormanlar betona yenik düşüyor. Beton büyüdükçe yeşil kaçıyor. Maviyle yeşilin aşkı bitiyor, âşıklar her geçen gün birbirlerinden uzaklaşıyor. Yine de pek çok kıyı kasabamıza göre Marmaris iyi durumda; ama yeşilin her geçen gün daha uzağa daha uzağa gitmesi doğaseverleri kaygılandırıyor. Marmaris ve çevresi eski çağlarda antik kentleri yaşatmış koynunda. Bu antik kentlerin yaşamlarını sürdürdükleri köyler ve koylar günümüz insanının da yaşam alanları. Buralarda yaşayanlar bulundukları yöreden çok hoşnutlar, köylerini çok seviyorlar.

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi

Eski çağlarda antik kentlerin bulunduğu koylar ve köyler bugün de olağanüstü güzellikleriyle yerli ve yabancı turistleri etkiliyor. Biz de olağanüstü güzellikteki köyleri ve koyları görüp bu güzellikleri doyasıya yaşamak için Marmaris’in en nadide koylarının bulunduğu Bozburun Yarımadası’nı keşfe çıktık. Uzun bir keşif yolculuğu olacak bu! Bozburun Yarımadası’nın gözlerden uzak koylarında ve koyların hemen arkasında başlayan tepelerinde, bu tepelerin çevrelediği vadilerinde, bu vadilerde kurulmuş köylerinde neler görüp neler yaşayacağız? Bu köylerde yaşayanları tanıyıp dost olacak, onların yaşamlarına karışacak, yaşam öykülerinin bir parçası olacağız. Onlar da bizim yaşamımıza karışacaklar. Heyecanlanmamak elde değil! Acaba bu heyecan mı insanoğlunu taa eski çağlardan beri keşiflere yönelten?

DSC03085ucba karavan a

Hisarönü Köyünün Sahili Ucba

Bindik atlarımıza, ne atı canım? Eski çağlar deyince en eski ulaşım araçlarından olan at geldi aklıma. At falan yok! Bindik karavanımıza Marmaris’ten çıktık yola Datça’ya doğru. Datça’ya varmak değil amacımız! Datça-Marmaris yolunun aşağı yukarı 20. kilometresinde Bozburun Yarımadası levhasını gördük, yolun sol tarafını işaret eden. Döndük sola, bir levha daha karşıladı bizi üzerinde Orhaniye, Turgut, Selimiye, Bozburun ve en altta -sonradan eklenmiş- Bayır Köy yazan. Günümüzde bu köyler artık mahalle oldu. Hisarönü Mahallesi, Orhaniye Mahallesi, Turgut Mahallesi, Selimiye Mahallesi vb.

SAMSUNG

Bozburun Yolu

Yarımada’ya girdik, yol asfalt, rahat bir yolculuk olacak! Deniz, yolun sağında. ileride; sol taraf ormanlık. Önce bir köprüden geçiyoruz, adı Hisarönü.

Bozburun Yarımadası’yla Datça Yarımada’sının ilişkisi milyon milyon yıl önce başlamış. Bozburun’la Datça Yarımadası önce derin mi derin bir koy oluşturmuş, sonra da her iki yarımada bu deriiin koya girinti-çıkıntılarıyla onlarca büyük, yüzlerce küçük koy doğurmuş.

DSC03190-a

Hisarönü Körfezi

Ve ülkemizin en güzel körfezlerinden biri olan Hisarönü Körfezi ortaya çıkmış.

Asfalt yolda iki-üç kilometre ilerledik, Hisarönü Körfezi’yle aynı adı taşıyan Hisarönü köyünü yolun sol tarafında gördük, köy denizden bir-iki kilometre içeride, sahile yakın yerlerde genellikle oteller, apartlar, pansiyonlar, kampingler ve yazlıkçıların evleri var. Sahile inen yol boyunca bunları görüyoruz.

SAMSUNG

Hisarönü Koyu

SAMSUNG

Hisarönü Köyünün Kumsalı/ Ucba ile Kırmızı Renkli Kumsalı Kayalıklar Birbirinden ayırıyor

IMG_20180101_113004Hisarönü sahili a

Hisarönü Sahili

SAMSUNG

Hisarönü Sahili

Sonunda deniz kenarına ulaştık, yol sola kıvrılıyor, sağ tarafta kırmızı renkli kumsalı olan Hisarönü koyunu görüyoruz, Hisarönü kumsalına bir selam çakıp yola devam ediyoruz.

Hisarönü Körfezi’nin Bozburun ayağını adım adım dolaşacağız. Hisarönü Körfezi’nin yanı sıra ilerliyoruz karavanımızla.

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi’nde Bir Koy

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi’nin Koyları

Deniz mavi, gök mavi arada yemyeşil çam ormanları; yeşille mavi sarmaş dolaş büyük bir aşkla dans ediyor maviliklerde yüzen beyaz bulutlarla. Yoldan geçen onlarca araç, araçların içinden onları seyreden ya da sularında yüzen insanlar hiç ilgilendirmiyor yeşille maviyi. Onlar birlikteliklerinin keyfini sürüyor, aşklarının tadını çıkarıyorlar.(

IMG_20190225_183435erguvan ab

Minik Bir Erguvan Ağacı

Eğer bir bahar günü yolunuz buraya düşerse yol boyunca açmış erguvan ve mimozaların yeşil ve maviye ne kadar yakıştığını görürsünüz.)

DSC05878

Hisarönü Körfezi

Onları seyredenler de maviyle yeşilin olağanüstü güzelliklerinden gözlerini alamayıp Hisarönü Körfezi’nin ışıltılı sularına, masmavi göklere uzanan ve ışıltılı sulara sevgiyle, tutkuyla rengini veren çam ormanlarına sevdalanıyorlar.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye,Aşağı Keçi Bükü Mahallesi, Martı Marina, Bybassos Adası

İrili ufaklı pek çok bük bize olanca çapkınlığıyla göz kırpıyor, hangi bükte denize girsek diye düşünürken bir yokuş çıkıp sola dönüyoruz ve olanca ihtişamıyla karşımızda onu görüyoruz:

Körfezin, büklüm büklüm karaya sokulup önce büyük bir bük, daha sonra da minik bükler oluşturmuş en nadide büklerinden ORHANİYE. Hisarönü Körfezi’nin önemli turizm merkezlerinden biri. Marmaris’e uzaklığı 27.8 kilometre. Eski bir Rum köyü… 12. yüzyıldan itibaren Türkmenler gelip yerleşmeye başlamışlar bu köye  ve yöreye hayvancılığı getirmişler. Rumlar ise genellikle denizcilikle uğraşmışlar. Doğal bir liman olan Orhaniye eski çağlardan beri gemicilik ve balıkçılık için uygun bir mekân olmuş.

Bybassos Antik Kenti’nin yerleşim alanı içerisinde olan köy; Karya, Rodos, Roma, Bizans, Menteşoğulları, Osmanlı yönetimi altında kalmış. Osmanlı zamanında Türkler ve Rumlar bir arada yaşamışlarsa da Türklerin çoğalması ve Osmanlı gücü Rumların yavaş yavaş buralardan göçmesine neden olmuş. Orhaniye’den göç eden Rumlar arazilerini birbirlerine bırakarak gitmişler; yaşlı, kır saçlı, kır sakallı Vasil(Vasri) köyün ağası olmuş ve köyün adı 18. yüzyıldan sonra Kırvasil diye anılmış. Cumhuriyetin ilanından sonra da Kırvasil’in adı Orhaniye olarak değiştirilmiş. Kırvasil, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir-iki yıl İtalyanlar tarafından işgal edilmiş. Mübadeleden sonra Orhaniye’de yaşayan Rumlar Yunanistan’a gitmiş, Yunanistan’da yaşayan Türkler de buraya gelmiş.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye Merkez Mahallesi

Günümüzde Orhaniye’nin Keçibükü ve Merkez adlı iki mahallesi var. Keçibükü de Aşağı(Deniz kenarı) ve Yukarı Keçibükü diye ikiye ayrılıyor.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Yukarı Keçibükü

Yukarı Keçibükü karşımızda olanca güzelliğiyle duruyor! Çevresi çam ormanlarıyla ve yemyeşil tepelerle kaplı. Aşağı Keçibükü’nün denizi kimi yerde yemyeşil, kimi yerde turkuaz, kimi yerde mavi, kimi yerde lacivert… Bükün ortasında küçük bir ada, adanın üzerinde tarihi bir kale kalıntısı… Güneş olanca sıcaklığı ve pırıltısıyla d enizin ve ormanın üstüne yaymış gün ışıklarını. Mavilikler, yeşillikler gün ışığıyla daha neşeli, daha mutlu daha keyifliler. Onların neşesi, mutluluğu herkese yansıyor; asık suratlar gülüyor, insanlar neşeleniyor. Mutlulukla randevuları olduğunu nasıl da unutmuşlar! Bu müthiş ‘an’ı; muhteşem doğayı, neşeyi, mutluluğu önce belleğimize yerleştiriyor sonra da fotoğraf makinemizle geleceğe gönderiyorum.

Orhaniye, Hisarönü Körfezi’nin incisi mi, yeşimi mi, firuzesi mi, mercanı mı?.. Belki de hepsi! Tüm değerli taşların bir bileşimi Orhaniye…

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Aşağı Keçibükü- Martı Marina

Gözlerimizi onun pırıltısından güçlükle ayırırken Aşağı Keçibükü’nde konuşlanmış yüzlerce tekne selamladı bizi. Bembeyaz martılar gibi sıralanmışlar mavi sularda. Burası Martı Marina! Teknelerin denizdeki görüntüsü çok hoş; ancak içimizi bir korku sardı: “Bunca tekne bu güzeller güzeli ‘bük’e zarar vermez mi? Bu pırıl pırıl suları kirletmez mi?” diye düşündük, kaygılandık. Hem Martı Marina’yı hem de marinanın içinde bulunan kilise kalıntısını görmek için marinaya yöneldik, amaaa buraya ha deyince girilemeyeceğini danışmadan öğrendik, danışmadaki arkadaşlar müdürlerinden bizler için izin aldılar, sonra elektrikli bir araç geldi, ona bindik, deniz kenarına indik. Marinayı ve marinanın ortasında yer alan kilise kalıntısını dolaştık, bir iki fotoğraf çekmiştik ki, bizi araçla marinaya indiren görevli, fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi, bu yasak bize çok anlamsız geldi; fakat görevliyi zor durumda bırakmamak için makinemizi kapattık.

IMG_20181215_135614

Martı Marina’daki Kilise ve Kilisenin Arkasındaki Tekneler

IMG_20181215_161158

Martı Marina’daki Kilise ve Ardında Çam Ormanı

DSC03215martı marina içindeki şapel a

Martı Marina’daki Kilise

Marinayı ve marinanın ortasında yer alan kilise kalıntısını dolaştık, bir iki fotoğraf çekmiştik ki, bizi araçla marinaya indiren görevli, fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi, bu yasak bize çok anlamsız geldi; fakat görevliyi zor durumda bırakmamak için makinemizi kapattık.

DSC03217martı marinadaki şapel a

Martı Marina’daki Kilise

2005-2011 yılları arasında Türk ve Alman uzmanlar Bybassos Antik Kenti’yle ilgili yüzey araştırmaları yaparken bu kiliseyi de incelemişler, kilisenin bölgenin en önemli, erken Bizans yapılarından biri olduğunu saptayıp M.S. 5.-6. yüzyıllara tarihlendirmişler.

DSC03219martı marina yıkık şapel a

Martı Marina’daki Yıkık Kilise

Yapının kapsamlı bir restorasyon projesine ihtiyacı olduğunu, yine marina civarında gerçekleştirdikleri çalışmalarda kilisenin yakınında tonozlu, küçük bir yapı daha tespit ettiklerini, duvarların yapısı ve sıvası kiliseninkine çok benzediği için aynı dönemde inşa edildiğini, muhtemelen bir anıt-mezar olabileceğini belirtmişler raporlarında.

Yöreyle ilgili turizm broşürlerinde ve bazı kitapçıklarda buradaki kilise kalıntısıyla ilgili olarak kilisenin tabanındaki mozaiklerin görülmeye değer olduğu yazıyordu; ama biz kilisenin tabanında herhangi bir mozaik göremedik. Toprak altında kalmış olabilir miydi mozaikler? Ya da Kameriye Adası’ndaki kilisenin mozaikleriyle karıştırılmış olabilir.

IMG_20181213_131104

Yelkenliler

Kiliseyi dolaştıktan sonra gözlerimizi yelkenlilerden, motor-yatlardan alamadık, birbirinden pahalı ve lüks yatlar iskelelerde güneşleniyorlardı. Martı Marina’da 300 yatın konuşlanabildiği iskele bağlanma yeri ve 100 teknelik çekek yeri, otel, restoran, bar, market, yüzme havuzu bulunuyor. Ayrıca teknelere bakım-onarım hizmetleri de veriliyor. Marinanın ortasındaki 5.-6. yüzyıldan günümüze ulaşabilen kilise kalıntısına ve iskelelerdeki lüks teknelere-yatlara son kez göz attık. Milyarlık, trilyonluk yatlarla bu kilise kalıntısının büyük bir tezat oluşturduğunu düşünerek Martı Marina’dan ayrıldık.

Karavanımızla yola devam ediyoruz, denizi uzaktan görüyoruz, deniz kıyısıyla yol arasında düzlük alanlar uzanıyor.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu Bungolovlar

Sağa saptık, sağlı sollu tek tük evler, restoranlar var, yolun sol tarafı pembe-beyaz zakkum ağaçlarıyla donanmış, ağaçların arkasında yeşil tepeler yükseliyor. Yola devam ediyoruz, denizle hâlâ buluşamadık, yeni bir dönemece geldik. Aaaa! Deniz karşımızda, hem de çok yakıııın!!! Biraz önce denizden ne kadar uzaktık!..

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Kızkumu-Bybassos Adası

Marinanın üstündeki tepeden gördüğümüz Kale Adası da üzerindeki kale kalıntılarıyla pek yakınımızda duruyor.

IMG_20180509_124005kızkumu başlangıcı a

Orhaniye-Kızkumu’nun Başlangıç Noktası

Orhaniye’de denizin kıvrıla büküle, bükler oluşturup kimi yerde yola yakınlaşması kimi yerde uzaklaşması bize her dönemeçte farklı duygular, hoşluklar yaşatıyor. Yalnız esas sürprizi karavandan inince fark ettik, denizin ortasında ilerleyen kızıl bir ok karşı kıyıya doğru uzanıyordu.

My captured picture

Orhaniye-Kızkumu’nda Yürüyenler

IMG_20180509_121200orhaniye kızkumu a

Orhaniye-Kızkumu(Kızıl Yol)

Bu kızıl yol üzerinde yüzlerce insan yürüyordu. Başkaları yürür de ben yürümez miyim diyerek eni üç-dört, uzunluğu 600-700 metre, iki yanı derin kum sette yürümeye başladım. Su; önce bileklerime geliyordu, yolun ortalarına doğru dizime yükseldi, ince kum gibi görünen zemin aslında minik taşlardan oluşuyordu, taşlar terliklerimin arasına giriyor, ayaklarımı acıtıyordu, terliklerimi çıkarıp yalınayak yürümeye başladım. Taşlar ayaklarımın altına batıyor; ama kararlıyım yolun sonuna kadar gideceğim.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Kızkumu Bük

Kızıl yol bitti, su derinleşti, karşı yakadaki bük gözümün önündeydi. Durdum, burada artık yürünemez, yüzülür. Çevreme bakıyorum, yürüyen yüzlerce kişinin de benimle yolun sonuna vardığını umuyorum. O ne? Benden bir adım önde duran iki genç kızdan başka kimseler yok ortalıkta. İkisine de aynı uzaklıktayım. Duruyoruz. Kısa bir an  dönüp bana bakıyorlar, ikisi de uzun, kızıl saçlı, birinin saçları dalgalı diğerininki düz. Düz saçlının gözleri mavi, dalgalı saçlı kızın gözleriyse yeşil. Doğrusu hoş kızlar! Ama çok dalgın ve düşünceli görünüyorlar. Yoksa dilek mi tutuyorlar? Söylentilere göre bu yolun sonuna kadar gidip dönen kişilerin tuttukları dilekler gerçekleşiyormuş. Ben dilek tutmadım. Kızkumu’yla ilgili değişik söylenceler (efsaneler) dolaşıyor dillerde. O söylenceler belleğimde uçuşuyor. Anadolu söylenceler diyarı, yolumuz nereye düşse orayla ilgili sayısız söylenceyle karşılaşıyoruz. Ve ne yazık ki tüm söylenceler acı üzerine oturuyor.

ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

BOZBURUN YARIMADASI- ORHANİYE’DEN TURGUT’A (Turgutköy2)

Eski çağlarda antik kentlerin bulunduğu koylar ve köyler günümüzde olağanüstü güzellikleriyle görenlerin aklını başından alıyor. Bu güzellikleri görmek ve yaşamak için Marmaris-Datça yolunun 18. kilometresinde gördüğümüz Bozburun-Selimiye-Turgut Şelalesi levhalarının işaret ettiği yöne, sola döndük karavanımızla. Böylelikle Marmaris’in en nadide koylarının bulunduğu Bozburun Yarımadası’nı keşfe çıktık. Tabii günümüzde buraları artık mahalle oldu. Selimiye Mahallesi, Turgut Mahallesi, Hisarönü Mahallesi, Bayır Mahallesi, Söğüt Mahallesi vb.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Hisarönü Körfezi

Hisarönü’nü geçtikten sonra art arda iki üç nefis koyun sıralandığını gördük. Yeşillikler içindeki mavi koylar…

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi-Ucba

Döne kıvrıla virajları geçtik, her viraj bizi bir başka güzellikle karşılaştırıyordu. Maviyle yeşilin buluştuğu, diz dize, göz göze, koyun koyuna, sarmaş dolaş olduğu; büyük aşk yaşadığı koylar.

IMG_20180822_075429-a

Hisarönü Körfezi-İnbükü

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Bozburun Yolu

Sağ tarafımız deniz, sol tarafımız ormanlarla kaplı yükseltilerle çevrili. Keskin bir virajı döner dönmez oldukça aşağıda ışıltılı turkuazın üzerine sıralanmış yüzlerce beyaz tekne karşıladı bizleri, martılar misali salınmaktaydılar Martı Marina’da.

DSC06493-orhaniye a

Orhaniye-Kızkumu

DSC05897orhaniye bük a

Orhaniye-Bük

DSC05899orhaniye bük a

Orhaniye-Bük

DSC05243orhaniye bybasos adası a

Orhaniye-Bybassos Adası, Kızkumu

DSC06009orhaniye bük a

Orhaniye-Bük

Koyun ortasındaki adacıkta antik Bybassos Krallığı’nı anımsatan kale kalıntısı, zamana meydan okurcasına yıkık dökük yükseliyordu. Yola devam edip Orhaniye’nin ünlü Kızkumu’nu geçiyor, denize sıfır yolu bitirip bir yokuşu tırmanıyoruz. Orhaniye bitti. Ancaaak yokuşun en üst noktasında Orhaniye-Kızkumu’nu seyretmek için durduk. Denizin ortasında uzayıp giden ‘kızıl yol’ üzerinde karıncalar gibi yürüyen insanlar; Kızkumu’nu çevreleyen üstü çam ormanlarıyla kaplı yüksek tepeler, yüksek tepelerin her yandan kol kanat gerdiği yemyeşil vadi.

DSC08296orhaniye-kızkumu-deve a

Orhaniye-Kızkumu ve Deve

Orhaniye-Kızkumu 056A

Orhaniye-Kızkumu-Martı Marina

SAMSUNG

Orhaniye

IMG_20180509_123043orhaniye deresi a

Orhaniye Deresi

Vadinin ortalarından kıvrıla kıvrıla denize yürüyen dere, derenin iki yanında boy atmış sazlıklar, denizle derenin birleşim yerinde yaşam alanlarını oluşturmuş deniz börülceleri…

DSC05878

Hisarönü Körfezi

Güneş, ışıklarını denizin üstüne yaymış; denizin üstü pırıl pırıl, şıkır şıkır ışığa kesmiş. Doğa tüm renkleri ve ışıltısıyla görenleri kendine hayran bırakıyor. Denizin rengine, sakinliğine, çevrenin güzelliğine bakmaya doyamıyoruz.

Kızkumu’nun enfes manzarasını bırakmaya gönlümüz razı olmuyor da sonraki köylerde de pek çok güzellik olduğunu düşünerek yola devam ediyoruz.

IMG_20181213_173203

Orhaniye-Turgut Yolu

Tepeden inerken yolun sağ tarafında kayalar, sol tarafındaysa çam ağaçları duvar oluşturmuş, ağaç-duvar aşağıda neler olduğunu bize göstermiyor. Yokuş keskin bir virajla noktalanıyor, sola dönüyoruz.

Orhaniye-Kızkumu 051a

Orhaniye-Kızkumu-Bük

Keskin virajı dönerken, kısa bir an, bir deniz görüntüsü mü çarptı gözümüze? Pek de oralı olmadık, aklımız hâlâ Kızkumu’nun görsel şölenindeydi, bir iki kilometre sonra yol ikiye ayrıldı. Sağ tarafı işaret eden tabelada Turgut, soldakinde Bozburun yazıyordu.

DSC06515 turgut a

Turgutköy

DSC06534turgut a

Turgutköy

Turgutköy’e ilk kez 1995’te gelmiştik, ünlü halı mağazalarını ve şelalesini görmek üzere. Turgut’a girdikten iki yüz metre sonra solda taştan yapılmış eski ahırlar silsilesindeydi halıcılar. halı 1halıBurada Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde dokunmuş halılar satılıyor, dışarıya ihraç ediliyor, aynı zamanda imalat da yapılıyordu. Amacımız halı mağazalarını gezmek, değişik yörelerin halılarını görmekti. Halı almak gibi bir niyetimiz yoktu! Ama burada görev yapan satış elemanları hiç düşünmediğimiz halde bize halı sattılar. O mağaza senin bu mağaza benim diyerek restore edilmiş ahırlara girdik çıktık, çeşit çeşit halı gösterdiler… Biz:

“Halı almayı düşünmüyoruz,” dedikçe onlar:

“Hiç önemi yok, siz şunları da görün,” diyorlar, halıları ayağımızın dibine atıveriyorlardı. Ahırdan ahıra dolaştıkça onlarca halı ayağımızın altına seriliyordu. Öyle böyle derken bir de baktık bir halı almışız.

PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.