KARAVANLA DOĞADA YAŞAMAK NE GÜZEL! (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 7)

Karavan yaşamı Ergün ve benim için çok önemlidir. Karavan bizim olmazsa olmazımızdır. Ancak herkes bizim gibi düşünmüyor, düşünmek zorunda da değil. Pek çok arkadaşımıza, akrabamıza, karavan almamız karavanla geziler yapmamız,

SAMSUNG

Ataköy Kamping/İstanbul               Foto: Ergün Aydınlar

İstanbul’da önce Ataköy sonra da Çiroz Kamping’de kalmamız çok tuhaf gelmiş, onlar bizi pek anlayamamışlardı.

SAMSUNG

Karavanlar              Foto: Sevil Okay

Genellikle insanlarımızın düşüncelerine göre ‘karavan yaşamı’ saçma sapan bir şeydir. Onlar lüks bir evi her zaman tercih etmişlerdir. Ama biz kesinlikle onlar gibi düşünmüyorduk, halen de düşünmüyoruz. Ergün ve benim gibi düşünen öyle çok karavancı var ki…

Herkesin merakı, yaşama bakışı farklıdır. Böyle olması da güzeldir, farklılıklar renkliliği getirir. Her şeyin birbirinin aynı olduğu bir dünya ne kadar tatsız olurdu. Ben mütevazı şartları daha çok seviyorum. Karavanım benim için bir saray; hatta espri olsun diye, bakmayın espri dediğime öyle de hissettiğim için minik karavanıma Bizim ‘Topkapı Sarayı’mız diyorum.

SAMSUNG

Güneşle Bulutların Dansı         Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Doğadaki Güzellik              Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Dere ve Ağaçlar               Foto: Sevil Okay

Gerçekten bizim için saraydan daha öte; doğanın içinde, çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, rüzgârın ezgilerinin; denizin, bulutların, güneşin sıcak veya serin, ayın ve yıldızların ışıl ışıl gülüşlerinin bize olağan üstü güzellikleri yaşatması, sevdamıza tanık olmaları ne büyük zenginlik, ne keyif!

İstanbul’daki evimi aramadığım, küçüklüğünden yakınmadığım, aradığım her şeyi rahatlıkla bulabildiğim, istediğim gibi yerleşebildiğim güzel, minik evimiz, yani karavanımız. Onu konforlu bir yazlık eve asla değişmem!

Karavanımıza konuk gelenlerin en merak ettiği şey, karavanımızın dolaplarıdır. Bana:

“Dolaplarını aç, nasıl yerleşmişsin bir bakalım. Tencerelerini, tavalarını, tabaklarını nereye koyuyorsun?” diyen çoktur.

Aslında her eşyanın kendine has dolabı vardır karavanlarda; dışarılara taşmadan karavana en iyi şekilde yerleşilebilir. Fazlalıklara gerek yoktur, her şey ihtiyacınız kadar olmalıdır. Karavan evin küçük bir versiyonudur, evde nasıl bir düzen kuruyorsak karavanda da düzenimizi oluştururuz. Bir zorluğu yok.

Yemeğimi karavanda pişirir, bulaşığımı karavanda yıkarım, en zor işleri karavanda hallederim. Hiç yakınmam yerim dar diye, o küçüklüğe alışmışım.

Çamaşırımı gece ondan sonra asar, sabah erkenden toplarım, hiç kimsenin göz zevkini bozmak istemem. Ayrıca ütü masamı kurup çamaşırları mutlaka ütülerim. Evimdeki düzeni ve rahatı karavanımda da sağlarım.

Kimi dostlarımıza da karavan yaşamı çok güzel ve cazip gelmiş, hemen bir karavan almak istemişlerdir. Biz onlara şunları söylemişizdir:

Tabii karavan sahibi olmanızı biz de isteriz, karavancılığın bazı koşulları vardır, buna uymanız gerekir. Siz eşler aynı düşünceleri ve duyguları paylaşıyor, karavanın meşakkatine de güzelliklerine de aynı ölçüde yakın duruyorsanız, her türlü zorluğu karşılayıp üstesinden gelebilecekseniz; böcekten, şundan bundan korkmuyor, yalnız kaldığınızda karanlıktan, ıssızlıktan bir endişe duymuyorsanız her şey yolunda demektir, karavan yaşamı tam size göre ve gayet güzeldir! Fakaaat, eşlerden biri karavanda yaşamayı sever, diğeri sevmezse ya da birinin elinden hiçbir iş gelmiyorsa o zaman karavan yaşamı zordur, tadından yenmez. Tüm bunları düşünün, sonra karavancı olmaya karar verin!

Bugün bazı dostlarımızla karavan komşusuyuz, doğal güzelliklerin tadını birlikte çıkarıyoruz.

Bir zamanlar –beş-altı yıl önce- İstanbul’da karavan kampingleri vardı, hele Çiroz Kamping evimize on dakika mesafedeydi. Neredeyse her gün karavanımıza uğrar, hafta sonlarımızı kampingde karavanımızda geçirirdik. Arkadaşlarımızla hafta sonları bir araya gelme vesilesiydi karavanlarımız. Yazın da karavanımızı arabamıza taktığımız gibi ver elini Türkiye’nin değişik köşeleri. Yalnız her yaz en son uğrak yerimiz Marmaris-Datça arasında bulunan Aktur Kamping’di. Orada iki ayımızı geçiriyorduk. Sonbahar’da İstanbul’a dönüyor, karavanımızı Yeşilköy Çiroz Kamping’e yerleştiriyorduk. Karavan yaşamımız yaz aylarıyla sınırlı değildi. Her mevsim karavanımızda yaşayabiliyorduk. Bir gün, hiç olmasını istemediğimiz, düşüncesine bile katlanamadığımız bir şey oldu kampingler kapatıldı. Karavancılar darma duman oldular. Çoğunluk karavanlarını otoparklara çekti. Biz de evimize yakın bir otoparka koyduk yaz gelene kadar karavanımızı.

dsc03006-datca-aktur-kamping-ab

Yurdanur-Ergün Öztan/ Datça-Aktur Kamping’de Karavanlarında    Foto: Mithat Okay

Sonra düşündük taşındık, otoparkta duran bir karavanı kullanamayacağımızı anladık, yaz gelince karavanımızla direk Datça-Aktur Kamping’e gittik. Artık karavanımızı tüm yıl boyunca bırakacaktık burada. Ve de bıraktık… Her yıl karavanımızla üç ay birlikte oluyoruz. Ona bir türlü doyamıyoruz. Ondan yalnız yaz döneminde faydalanıyoruz. Aslında onu çok özlüyor, yaz tatilimizi, daha doğrusu karavan yaşamımızı elimizden geldiğince uzatıyoruz.

Ergün hep derdi ki: “Yerinde duran karavan köfteci dükkânı gibidir.” Maalesef bizim karavanımız da artık köfteci dükkânı gibi!!!

aktur-ergun-oztan_n

Ergün Öztan ve Aziz Karahan/Datça-Aktur Kamping’de    Foto: Yurdanur Öztan

Karavanımızı gezdiremiyoruz, ama küçük şişme botumuzla her gün denize çıkıyor, balık tutuyor, farklı koylarda denize girip konuşlandığımız yerde gazetemizi, kitaplarımızı okuyoruz.

dsc08374-ergun-oztan-ab

Ergün Öztan/ Aktur Kamping Sularında                                        Foto: Mithat Okay

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Yurdanur-Ergün Öztan Botlarında        Foto: Sevil Okay

Minik botumuz, bize Datça’nın cennet koylarında harika anlar yaşatıyor.

aktur-yu-er

Aktur Kamping Kumsalı ve Denizi/Datça-Muğla                 Foto: Ergün Öztan

Her yaz Datça-Aktur Kamping’deki karavanımızdan ayrılırken önümüzdeki sene tekrar ona kavuşabilecek miyiz? diye düşündüğümüz, kış boyunca ona kavuşmak için günlerin geçmesini beklediğimiz bir güzellik karavanımız. Barbie’nin evi gibi. Yurdanur’la Ergün Öztan’ın minik, şirin evleri!

Yıllar nasıl da aktı? Düşündükçe, anılara daldıkça neler yaşamış, ne heyecanlı zamanlar geçirmişiz. Anılar; ilintili olduğu diğer anıları hatırlatıyor.

Edip Cansever’in ‘Anısındayım’ adlı şiirinin bir bölümü düşüyor aklıma:

“…….

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan

Düşlerde görünen anlamlardır

Özelliklerdir bir de belli belirsiz / Ve

İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”

Şiir! Ne güzel bir sözcük! İçi öylesine dolu ki… Şiiri sözcüklerle anlatmak zor, zor da… Şiir sözcüklerle söylenir ve yazılır. Yazılmaktan daha çok sözcükler en hoş, en uygun ya da karşıt biçimde dizilir. Ustalık, o sözcüklerin bir araya nasıl getirileceği, içerdiği anlam, tattırdığı kimi zaman hoş kimi zaman zehir zemberek duygular… Şiir, kişiye uçuyormuş hissini yaşatır. İpek bir ibrişimdir sanki, rengârenk ibrişimlerin oluşturduğu bir güzellik. Şair türlü kumaşlar, danteller dokur rengârenk ibrişimlerle.

Dışardan kulağına bazı konuşmalar geldi. Ne zamandan beri karavanda yatıyordu? Düşündü. Belki bir-iki saat belki de onlarca yıl.

-Ergün Bey!

-Buyrun Hüsniye Hanım.

-Yurdanur, Datça pazarına gideceğinizi söylemişti. Pazara gidiyor musunuz? Yurdanur nerede?

-Karavanda. On dakika uzanacağını söylemişti; ama en az bir saattir içerde. Uyumuş olmalı, ben onu kaldırayım da gidelim.

-Tamam, ben karavandayım, çıkarken bana seslenirsiniz.

-Olur.

Ergün Bey, karavana girer, yatmakta olan eşinin gözleriyle karşılaşır, Yurdanur sanki onu görmüyor gibidir, yavaşça eşine sorar.

-Yurdanur canım, gözlerin açık mı uyuyorsun, yoksa hayaller âlemine mi daldın?

dsc08400-yurdanur-oztan-ab

Yurdanur Öztan

-Ergün’cüğüm uyumuyorum, hayal âleminde olduğum doğru, öylesine daldım ki kendimi çekip çıkaramıyorum anılardan. Zamanın içinde kayboldum sanki! Yıllar yıllar öncesine gittim; yaşamımızın bazı bölümleri bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ne güzel zamanlar yaşamışız.

-Evet canım, hâlâ da yaşıyoruz ve yaşayacağız. Hadi kalk da Datça pazarına gidelim, Hüsniye Hanım bizi bekliyor.

BİR KARAVAN SAHİBİ OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 6)

Biz aile olarak çadırımızla doğanın içinde yaşamayı öyle çok öyle çok seviyorduk ki… Doğasız bir yaşam düşünemiyor, bir yandan da karavan düşleri kuruyorduk. Bir gün gazete ilanlarına bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi. Karavan Ataköy Kamping’deymiş.

sally-karavan-b

Küçük Boy Bir Karavan     Fotoğraf: İnternet’ten

Bize oldukça yakın bir yerde olduğunu görünce gidip görelim, dedik. Yalnız bir sorun vardı, karavan alacak paramız yoktu. Biz yine de Ataköy Kamping’e gittik. Karavanı satan Reha Bey’di. Minik, şirin mi şirin çekme karavana bayıldık, ilk görüşte sevdalanma dedikleri bu olmalıydı. Fiatını sorduk, yirmi bir bin lira olduğunu öğrenince teşekkür edip karavanın yanından istemeden ayrıldık. Reha Bey arkamızdan geldi:

‘Siz bu karavanı çok beğendiniz, hemen alın,’ dedi. Ona karavanı beğendiğimizi, satın alacak paraya sahip olmadığımızı söyledik. Karavan yirmi bir bin liraydı, bizimse sadece bin liramız vardı. Reha Bey:

“Siz ne yapıp edip bu karavanı alacaksınız; çünkü onu çok sevdiniz,” dedi. Bizse bunun mümkün olmadığını söyleyip ona veda ettik. Ona veda ettik de karavanı bir türlü aklımızdan çıkaramadık. O, bizim için imal edilmişti sanki! Ergün’le çok düşündük; fakat bir çıkar yol bulamadık karavana sahip olmak için. On gün karavanla yattık, karavanla kalktık, tüm muhabbetimiz karavan üzerineydi; sonunda çok zor bir karar verdim, hiçbir zaman yapmadığım bir şey yapacaktım. Karavanı alabilmek için ağabeyimden borç isteyecektim. İsteyeceğim para onun için fazla bir şey değildi. Yalnız, ağabeyimden borç istemek çok zoruma gidiyordu. Daha önce hiçbir şey için borç istememiştim. Bu karavan benim aklımı başımdan almış olmalıydı ki böyle bir şey yapıyordum. Ağabeyime durumu, anlattım, en kısa zamanda borcumuzu ödeyeceğimizi söyledim. Ağabeyimin, parayı ödeyip ödememem pek de umurunda değildi; ancak kaygılıydı, karavanı tehlikeli buluyordu, arabamızla onu nasıl çekeceğimize akıl sır erdiremiyordu. Bizim karavan sevdamızı anlayamıyordu. Boş verin karavanı, gelin bizim yazlıkta kalın, tekneyle geziye çıkalım, diyordu. Canım ağabeyim, benden hiçbir şeyini esirgememiştir. Ağabeyimin 35 metre uzunluğunda bir motor-yatı vardı. İçi her türlü konfora haizdi, lüks bir yalı gibiydi. Yine değişik zamanlarda 27 metrelik bir guleti oldu. O harika teknelerle uzun soluklu seyahatlere çıkmıştık; gerçekten çok keyifli, güzel gezilerdi. Ancaaak benim gözüm karavandan başka bir şeyi görmüyordu, ne yatlar ne katlar ne de yazlık ev istiyordum. Tek dileğim, o minik karavandı.

Ağabeyim beni karavan sevdamdan vazgeçirmek için epeyce dil döktü, baktı benim bu sevdadan vazgeçeceğim yok, karavanı almak için gereken parayı verdi. Karavanı almaya gittiğimizde Reha Bey gülerek:

“Bunu alacağınızı biliyordum,” dedi.

My captured picture

Ataköy Kamping-Ataköy/İstanbul   Fotoğraf: Mithat Okay

Karavanımızı kampın sakin bir köşesine çektik, artık tüm boş vakitlerimizi karavanımızda geçiriyorduk. Yemyeşil bir ortamda yaşamak ne güzeldi! Ataköy’de denizin çok kirli olması, Lodos estiğinde denizden gelen kötü kokular dahi keyfimizi kaçıramıyordu.

Ağabeyime olan borcumuzu o kadar kısa sürede ödedik ki buna biz bile inanamadık. Ergün sabahtan akşama kadar gazetede çalışıyor, akşamları evde, hafta sonları da karavanda hobi olarak gemi maketi yapıyordu, yaptığı gemiler o kadar güzel oluyordu ki gören satın almak istiyordu. Bir iki derken Ergün’ün gemileri satıldıkça satıldı ve karavanımızın borcu ödendi.

resim-021-ciroz-kamping-b-m-k-ve-bb

Çiroz Kamping- Florya/İstanbul      Fotoğraf: Mualla Varlıoğlu

Pek çok arkadaşımız, akrabamız bizim karavan almamızı, karavanla geziler yapmamızı, İstanbul’da önce Ataköy Kamping’de sonra da Çiroz Kamp’ta kalmamızı çok yadırgamış, bizi pek anlayamamışlardı. Onların kafasında karavan da neymiş? En iyisi iki-üç katlı bir yazlık evdir düşüncesi vardı. Biz hiçbir zaman bir yazlık ev düşünmedik ve hâlâ da düşünmüyoruz. Yıllar önce sevdalandığımız karavanımızda tatil yapmak bizim için en bü yük mutluluktur.

MOTOKARAVAN BİR BAŞKA GÜZELLİK (Kibele’nin Gözleri 6)

1995 yılında emekli olduk, çekme karavanımızı değiştirip motokaravan alma zamanı gelmişti. Ancak 2000 yılında çekme karavanımızı sattık, motokaravan aldık. Artık daha uzun gezilere çıkabilirdik. Karavan demek yaşam demekti bizim için. Uzun soluklu geziler yaptık. Türkiye’nin dörtte üçünü gezdik, hâlâ da geziyoruz. Bizim gezilerimiz sadece yer görmek değildir, kültürel gezilerdir. Gittiğimiz yerlerdeki müzeleri, tarihi alanları, ören yerlerini mutlaka dolaşır, yöre insanıyla dostluklar kurar, yaşamlarıyla, adet ve gelenek görenekleriyle ilgili bilgi ediniriz. Her kent, kasaba, köy farklı bir renktir. Her rengin kendine özgü hoş bir lezzeti vardır. O lezzetlerin tadına varmaktır önemli olan.

Motokaravan bizi çekme karavana göre daha özgür kıldı, motokaravanı çalıştırdığımız gibi kendimizi yollarda buluyorduk. Türkiye’yi neredeyse adım adım gezdik, istediğimiz yerlerde konakladık.

14914719_1287647031265991_153725378_n

Orhan-Raziye Arslan (Raziye-Orhan Arslan Fotoğraf Albümünden)

Doğu ve Güneydoğu gezimiz tam iki ay sürdü, 7.500 km yol yaptık. Konakladığımız yerler çok çeşitliydi; öyle olmasına rağmen hiç kimseden rahatsız edici bir davranış görmedik, kötü bir söz duymadık. Bizlere çok yardımcı oldular. Nereye gitsek içtiğimiz çayın parasını ödetmediler bize. ‘Misafirden çay parası mı alınır?’ dediler. Nereye varsak evlerine davet ettiler, ekmek, yoğurt, soğan verdiler. Onların dostane davranışları, konukseverlikleri bizi çok duygulandırdı. Büyük şehirlerde kaybettiğimiz değerleri oralarda yaşadık.

Maddiyat, çıkar ilişkisi yok; bir şeyler sorup öğrenme isteği var çoğu insanda. Diyarbakır Müzesi’nde bir bekçiyle tanıştık. Onunla konuşurken oğlum aradı. Telefonla konuştuk. Oğlumla konuşmamız bitince bekçiyle sohbet ettik:

-Ağbi kaç çocuğun var?

-İki, bir kız bir oğlan…

-Aman ağbi, nasıl olur iki çocuk, çok az değil mi?

-Senin kaç tane?

-Yedi.

-Çok gençsin! Ne olacak şimdi? Bu çocukları nasıl büyütüp iş güç sahibi yapacaksın? Tarlan, bağın, bahçen de yoktur senin.

-Yok ya, ben de çocuklarımı nasıl büyüteceğimi düşünüyorum zaten. Bu maaşla onları nasıl okutacağım? Ağbi, sen hanımınla kavga eder misin?

-Yoo!

-Hanımını dövmez misin?

-Sen ne diyorsun oğlum, insan eşini döver mi hiç? Ne biçim soru bu?

-Peki, sen eşini dövüyor musun?

-Şeyyy! Bazen dövüyorum ağbi.

-Bak, bu hiç olmadı. İyi yapmıyorsun!

-Ne yapacağız ağbi?

-Sen akşam eve gidince hanımına şöyle diyeceksin:

«Ben eşşeklik etmişim şimdiye kadar seni dövmekle, bir daha yaparsam ellerim kırılsın!» Ve bir daha da hanımını dövmeyeceksin.

-Tamam ağbi, dediklerini aynen yapacağım, uyarıların için çok teşekkür ederim.

O bekçinin benimle konuştuktan sonra bir daha eşini dövmediğini çok iyi biliyorum.

14858531_1287647091265985_985093949_o

Raziye-Orhan Arslan Fotoğraf Albümünden

Başka bir yıl da Karadeniz gezisine çıktık, Giresun Gümbet Yaylası’nda yolumuzu kaybettik. Bunun karşılığında çok sevdiğimiz dostlar edindik.

Resim 404-karadeniz ag.jpg

Karadeniz

Karadeniz, yeşilin anayurdu; o sizi yeşille yıkar, yeşille okşar. Ormansız tek karış toprak yoktur Karadeniz’de; ekinler, çimenler, çiçekler, ağaçlar toprağı büyük bir aşkla sarıp sarmalamıştır. O büyük aşk sizi de içine alır; aşkı doyasıya yaşarsınız. Sanmayın ki orada yeşile doyacaksınız, o yeşile bir türlü doyamazsınız; ama ruhunuz arınır, kafanız rahatlar Karadeniz’de.

resim-414-ba

Karadeniz

Daha çok, daha çok ormanların içinde, dağların tepesinde olmak istersiniz, vurursunuz kendinizi incecik, yılan gibi kıvrılarak giden dağ yollarına. Yaylalar diyarı Karadeniz’in tüm yaylalarına ayak basmak; bulutlarla dans eden tepelerine çıkmak; konuksever, çalışkan halkıyla söyleşmek; delicesine akan, buz gibi sularında yıkanmak;

resim-360-karadeniz-kopru-ab

Karadeniz

rüyalarınızı süsleyen kemerli, taş köprülerinde yürüyerek karşı kıyıyı bulmak; hamsili pilavını, tereyağlı mıhlamasını, baklavalı sütlacını yemek için deli olursunuz. Karadeniz’den büyülenmemek elde değildir.

14876275_1287648841265810_341821843_o

Fotoğraf Orhan Arslan

Karavan nasıl bir güzelliktir! Onunla her yerde her havada, her koşulda kalabiliriz. Karavan başka bir şeyyy! O, yürüyen özgürlük!

KARAVAN TUTKUSU ( Kibele’nin Gözleri 5)

Raziye ile başta mesleğimiz olmak üzere pek çok ortak noktamız vardı. Bizi birbirimize yaklaştıran en önemli etkenlerden biriydi doğa. Çadırımızla doğanın bir parçası olabiliyorduk, bu bizi çok mutlu ediyordu. İkimizin de hayali; bir karavan almaktı. Kamp eşyalarımızın çoğu karavanda durur, arabamızın arkasına karavanı taktığımız gibi istediğimiz anda ülkemizin cennet köşelerinden birinde buluverirdik kendimizi.

r-o-arslan

Orhan Arslan-Raziye Arslan Folklor Çalıştırdıkları Öğrencileri ile (Raziye-Orhan Arslan fotoğraf albümünden)

Biz karavan hayali kurarken, şöyle yaparız böyle ederiz derken. Kalbim bir azizlik etti, 1994 yılında kalp krizi geçirdim.

orhan-arslan

Orhan Arslan (Orhan Arslan fotoğraf albümünden)

Doktorum:“Anjiyo yapılması gerekiyor, Afyon’da da yapılabilir; ama Ankara’ya gidersen iyi olur,” dedi. Doktorumun tavsiyesine uyup Ankara’daki Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine yattım. Anjiyo yapıldı, bir damarım tıkalıymış, damarı balonla açtılar.

O gece uyku tutmadı, hiç uyuyamadım. Zaman geçmek bilmiyordu, baş ucumdaki komodinin üzerinde duran Hürriyet gazetesini aldım, gazetenin her tarafını okudum, okumadığım tek ilanlar kalmış hâlâ sabah olmamıştı. İlanları da okumaya başladım. Satılık evler, arabalar, arsalar derken o ilanı gördüm.

dsc04661-karavan-ab

Fotoğraf Sevil Okay

Satılık karavan! Çok temiz çekme karavan satılık!

Bir anda kalbim hızla atmaya başladı. Bu ilan bana bir şey mi demek istiyordu? Karavan Maltepe / Ankara’daydı. Eee, ben de Ankara’daydım. Onu mutlaka görmeliydim, mutlaka! İlanı kesip ilaçlarımın arasına koydum. Ertesi gün doktor geldi, kontrollerim yapıldı. Doktora:

-Aşağıda çay içmek istiyorum, izin verir misiniz? diye sordum, doktorun yanıtı

-Tabii, oldu.

-Yalnız pijamalarla gezmeye alışık değilim, giysilerimi giyebilir miyim?

-Olur.

Sargılarımı açmışlar, üzerimdeki ağırlıkları-kum torbalarını almışlardı. Bir görevli yarım saat sonra giysilerimi getirdi. Giyindim.

Niyetim çay içmek değil, hastaneden kaçmaktı. Aslında öğleden sonra taburcu olacaktım, lâkin benim öğleden sonrayı bekleyecek halim yoktu. Satılık karavanı hemen görmeliydim. Karavanı görme heyecanıyla yola koyuldum. Yüksek İhtisas- İbni Sina Hastanesi’nden Maltepe’ye yürüdüm. Karavanın hatırına bir saat yürümüşümdür, taksi tutmak aklıma bile gelmedi. Karavanı gördüm, sahibiyle tanıştım. Karavanı çok beğendim, fakat yanımda onu alacak para yoktu. Bunu karavanın sahibi Orhan Bey’e söyledim. O da:

«Karavanı beğendin, ben bu karavanı sana satacağım, acele etmene gerek yok, ne zaman istersen gel al,» dedi.

Karavanı, gerçekten çok beğenmiştim, karavan hayaliyle hastaneyi buldum. Öğleden sonra taburcu oldum, akşam Afyon’daydım. Ertesi gün bankaya gidip para çektim, bir arkadaşımı yanıma alarak Ankara’ya döndüm. Kar yağıyordu, hava çok soğuktu. Gece yola çıkacaktık, Orhan Bey bize mani oldu. Havanın kötü olduğunu yola sabah çıkmamızın doğru olacağını söyledi. Arkadaşımla öğretmenevine gittik, eşine telefon eden arkadaşım annesinin rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığını öğrenince o gece apar topar Afyon’a döndü.Tek başıma kalmıştım. Ertesi gün kötü hava koşullarına aldırmadan karavanı arabamın arkasına taktım, zorlu bir yolculuk yaparak Afyon’a getirdim.

O karavanı uzun yıllar en iyi şekilde kullandık. Çekme karavanımızı arabamızın arkasına taktığımız gibi yollara düşüyorduk. Pek çok geziye gittik, keyifli tatiller yaptık.

 

Frigya ve Friglerle ilgili fotoğraflar; Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’ndeki Friglerin Gizemli Uygarlığı adlı sergide çekilmiştir.

Kaynakça:

Friglerin Gizemli Uygarlığı Sergisi-Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi

Frigler-Vikipedi

Frigyalılar- Anadolu Uygarlıkları

Midas-Vikipedi

Kibele-kübele: Vikipedi

William Martin Leake- Wikipedia

National Geographic

Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi

Kübele(oyun)-İstanbul Devlet Tiyatrosu Sanatçıları- Günışığı Dergisi(Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Dergisi S: 4)

KARAVAN KOMŞUMUZ GERT (Gezici Doğa Evim 18)

Gezimizin son durağı yine Alaçatı’ydı . Dilek Yarımadası Milli Parkı’ndan Alaçatı’daki kampinge ancak akşam varabildik. Hava kararıyordu, kampingde her zaman kaldığımız yer boştu, biz de karavanımızı her zamanki yerine çektik. My captured picture

Alaçatı-Selçuk ve Karavanımız

Alaçatı-Selçuk ve Karavanımız

Karavanımızın sol tarafında dört-beş yıldır karavan komşumuz olan Gert’in karavanı bulunuyordu. Gert’in karavanının kapısını tıklattık halini hatırını sormak için; ancak Gert karavanında değildi.

Sabah karavanımızın önünde kahvaltı ederken Gert yanımıza geldi, büyük bir içtenlikle ‘hoş geldiniz’ dedi. Onu kahvaltıya davet ettik, kahvaltı ettiğini; ama çay içebileceğini söyledi. Oturdu, sohbet ettik. Onda garip bir şey vardı, her zaman çok neşeli olan Gert, keyifsiz gibiydi.

Alaçatı-Sörfçüler

Alaçatı-Sörfçüler

Alman olan Gert, Almanya’da uzun yıllar çalıştıktan sonra oradan tamamen ayrılıp Çeşme Urla’ya yerleşmiş. Yaz başında Alaçatı’ya gelip bütün yaz burada karavanında kalan, rüzgâr sörfüne delicesine tutkun Gert, rüzgârı bol, dalgası az, tertemiz ve de sığ bir denizi olan Alaçatı’da istediği gibi sörf yapıyordu. Türkçeyi de oldukça iyi konuşuyordu. Çok içten, sıcak ve esprili biriydi. Türkiye’ye geldiği ilk yıllarda karavanıyla ülkemizin pek çok yerini dolaşmış. Bu gezilerinden birinde yolda ağır ağır giderken yanından geçen bir kamyonun camından başını çıkaran sürücü:

«Doğru düzgün gitsene Allahsız tosbağa!» diye bağırmış. O, doğru düzgün gitsene, sözünü anlamış da Allahsız tosbağa’nın ne olduğunu anlayamamış. DSC02636-kaplumbağa abDaha sonra tosbağanın ne olduğunu öğrenmiş. Bu olayı gülerek, büyük bir keyifle yıllar önce anlatmıştı.

Neslihan’la her sabah bir tavla partimiz vardı, biz karavanın önünde tavla oynarken Gert yanımıza gelir, sohbet ederdik. Hanginiz tavlada yenerse onunla oynayıp onu yeneceğim, diye takılırdı. Neşeli gibi görünse de o, her zamankinden daha zayıf ve halsizdi. Olur olmaz yerde uyuyakalıyordu; kimi zaman karavanının basamağında, kimi zaman bir iskemle tepesinde. Buna bir anlam veremiyorduk. Acaba şeker hastası mı yoksa fazla alkol mü alıyor? diye düşünüyorduk. Kendisiyle sohbet ederken onu incitmemek için bu konuyla ilgili bir şey de sormuyorduk.

Bir gece, kampta dolaşırken yolun ortasında Gert’in eski model mercedesini gördük, kapısı ardına kadar açıktı. Gert kafasını direksiyona dayamış, hareketsiz duruyordu. Baygın mı sarhoş mu olduğunu anlayamadık, çok telaşlandık, sağa sola koşturup haber verdik.

Alaçatı-Anzak Amca

Alaçatı-Sörfçü Anzak Amca

Gert’in yanına ilk gelenler Avustralya’da yaşayan, eşi  Avustralyalı olan, her yıl en az üç ayını Alaçatı’da geçiren Anzak amca dediğimiz yaşlı sörfçü ve eşiydi. Gert’le iyi dosttular. Anzak amcanın eşi:

«Eyvah! Gert’in hastalığı her geçen gün daha kötüye gidiyor.» dedi, bizim şaşkınlık ve merakla ‘ne hastalığı’ diyen bakışlarımızı fark edince de Gert’in durumunu anlattı.

Gert, Almanya’da uzun yıllar kimyasal maddeler üreten bir fabrikada çalışmış, bu kimyasallar onun beyninde hasar oluşturmuş, bu da onu kendinden geçirip uyutuyormuş. Son zamanlarda olur olmaz yerlerde sık sık bu duruma düşüyormuş. Trafik polisleri defalarca, sörf merkeziyle Alaçatı arasındaki yolda, Gert’in arabasını yolun kenarına park etmiş direksiyonda uyurken bulup onu kampa getirmişler.

Gert’i güç belâ uyandırıp karavanına götürdük, bu arada kamp sakinlerinin çoğu karavan ve çadırlarından çıkmış Gert’in etrafını almıştı. Aradan iki gün geçti, o, kendini biraz toparladı ve tekrar sörf yapmaya başladı.

Alaçatı

Alaçatı

Onun sörf yapması tüm arkadaşlarını tedirgin ediyor, sörfe çıkmaması için uzun uzun dil döküyorlardı, Gert’in kimseyi dinlediği yoktu. O; bordunu, yelkenini kaptığı gibi kendini denizin ve rüzgârın kollarına atıyordu.

Alaçatı’ya geleli bir hafta olmuştu, bir hafta daha kalacaktık; Neslihan zamanı olmadığı için İstanbul’a dönecekti. O, çantasını hazırlarken ben de kahve yaptım. Kahveden sonra onu Alaçatı’nın merkezine götürecektik.

Alaçatı-Sörfçüler

Alaçatı-Sörfçüler

Kahvelerimizi aldık, koltuklarımızı denize çevirdik, karavanların durduğu yer deniz seviyesinden sekiz-on metre yüksekteydi, kahvelerimizden bir iki yudum aldıktan sonra kelebekler gibi uçuşan sörfçüleri seyretmek için arkamıza yaslandık ki bulunduğumuz yerin aşağısındaki kumsaldan bir takım bağrışmalar geldi… Merakla ayağa fırlayıp hemen altımızdaki kumsalı görebileceğimiz bir yere gidip aşağı baktık. Dört-beş sörfçü kıyıya bir sörfü çekiyordu, sörfün üzerinde boylu boyunca yatan biri vardı. Her yandan birileri koşarak geliyordu; en az on kişi, üzerindeki kişiyle sörfü kıyıya çıkardı. Sörfün üzerinde yatanı göremiyorduk, birisi o kişiye suni teneffüs ve kalp masajı yapıyordu. Aşağıda, kumsaldakilerin dudaklarından aynı sözcüğün fısıltıyla döküldüğünü duyduk: Gert… Gert… Gert… Gert!..

Ne olmuştu Gert’e? Neden öyle hareketsizdi? Etrafındakiler onun nefes almasını engelliyor muydu? Ne yapacağımızı şaşırdık, aşağıya Gert’in yanına gitmek için hamlettik. Neslihan, siz Gert’e bakın, ben bir taksi bulup Alaçatı’ya giderim, otobüsüm yirmi dakika sonra kalkıyor, derken ambulans geldi, Gert’i sedyeyle taşıdılar.

Biz de alelacele arabamıza atladık, Neslihan’ı otobüsüne yetiştirdik. Kampa dönünce Gert’in vefat ettiğini öğrendik, çok üzüldük. Gert sörf yaparken bir kriz gelmiş, sörfün üzerinde uyuyakalmış. Boğulmuş…

Alaçatı Sörf Merkezi

Alaçatı Sörf Merkezi

Kampta büyük bir sessizlik vardı, herkes çok üzgündü. Kelebekler denizde neşeyle uçuşmuyordu artık, kanatları kırılmıştı!

Bugün bana ne oldu? Avşa’daki selden kurtulayım derken ölümle burun buruna geldim. İnsanın, sevdiklerini kaybettiğinde duyduğu acıyı, üzüntüyü sözcüklere dökebilmesi zor, hem de çok zor!!! Hiçbir sözcük o duyguların yerini tutmuyor…

Avşa Adası

Avşa Adası

Saat kaç oldu? Denizotobüsü Avşa İskelesi’ne yanaşmış olmalı. Selçuk birazdan gelir. Yağmur durdu, sular yavaş yavaş çekiliyor. Aaa, karşıdan gelen Selçuk değil mi? Anlaşılan taksi buraya kadar gelememiş onu üst yolda bırakmış. Çok komik görünüyor; ayakkabıları elinde, pantolonunu dizine kadar kıvırmış suları yara yara yürüyor.

-Ne olmuş buraya? Telefonda sel felâketi dedin; ama bu kadarını ummuyordum, çok şaşırdım. Canım, kim bilir nasıl korkmuşsundur?

-Korkmadım desem yalan olur; başlangıçta korktum, fakat sonra korkumu yenecek bir yol buldum. Daha doğrusu belleğim buldu.

-Allah Allah neymiş o? Merak ettim!

-Nasıl oldu bilmiyorum, belki karavanın sular altında kalması bir şeyleri tetikledi, karavanla ilgili anılar aklıma düşüverdi, taa ki sen gelinceye kadar.

-İlginç! Çok ilginç!!!

-Hayrola ne oldu?

-Biliyor musun, aynı şey bana da oldu. Denizotobüsüne bindiğimden beri ben de nasıl karavancı olduğumuzu, aldığımız karavanları, yaptığımız gezilerin bazılarını düşündüm. Yol boyunca Kabare’yi düşünüp notlar alacağımı sanırken karavan geldi belleğimi teslim aldı. Düşüncelerim zaman zaman Kabare’ye kaysa da karavan buna izin vermedi. Demek ki ikimiz de karavanımızla yolculuk yapmayı özlemişiz.

-Ee, ne zaman şöyle büyük bir geziye çıkıyoruz sulara gömülmüş karavanımızla?

-Önce ona bir bakım yapalım, belediye Avşa yollarında açılan delikleri, gedikleri kapatsın, her türlü geziye varım.

DSC04392[1]-karavan ab-Yaşasıııııııın, karavanımızla yollarda olmak ne güzel!

SEVGİ PLAJI’NDAN DİLEK YARIMADASI MİLLİ PARKI’NA (Gezici Doğa Evim 17)

Boncuk Kamp’tan hiç istemeden ayrıldık, böyle bir güzelliği bırakmak zor geliyordu. Ancak yola çıkınca yeni yerler görme isteği üstün geldi,

Marmaris

Marmaris

PENTAX ImageMarmaris’te Neslihan’la buluştuktan sonra önümüze çıkan her kahverengi tabelanın gösterdiği yola girdik. PENTAX ImageÖren alanlarını, müzeleri dolaştık. PENTAX ImageAkşamları da hoşumuza giden bir köyde ya da kasabada geceledik. Neslihan, Kuşadası-Davutlar köyündeki millî parka gitmemizi önerince Selçuk direksiyonu o yöne çevirdi. Yine her kahverengi tabelanın gönlünü alıp gösterdiği yerleri ziyaret ettik. Bu arada zamanın hızla akıp geçtiğini fark edemedik.

Soldan sağa: Selçuk, Buket, Neslihan

Soldan sağa: Selçuk, Buket, Neslihan

Milli parkın yakınına geldiğimizde akşam olmak üzereydi. Geceyi rahatça kalıp dinlenebileceğimiz, denize girebileceğimiz bir yerde geçirip sabah milli parka gitmeye karar verdik. Gördüğümüz birkaç kişiye karavanla kalabileceğimiz güzel bir yer olup olmadığını sorduk. Gerçi herhangi bir yerde veya bir benzin istasyonunda da kalabilirdik; ancak doğası güzel bir yerde kalmak daha iyi olacaktı. Sorumuzun yanıtı Sevgi Plajı oldu. Sevgi Plajı’nda rahatlıkla kalabileceğimizi söylediler.

Plajın adı çok hoşumuza gitti, güzel bir yer olduğunu düşündük. Araya sora, sitelerin arasında döne dolaşa Sevgi Plajı’nı bulduk. Düşüncemiz doğru çıktı, adı gibi güzeldi Sevgi Plajı. Aslında ülkemizin neresi çirkin ki?.. Amaaa bizde işletmecilik diye bir şey yok!

PENTAX ImageGüneş batarken yorgunluktan bitkin bir halde Sevgi Plajı’na vardık. Gezmek de insanı çok yoruyor canım! Göz alabildiğine uzanan kumsal, pırıl pırıl bir deniz, ormanla çevrelenmiş bir koydu Sevgi Koyu. Yorgunluk ve güzellik iç içe geçti. Tek düşüncemiz bir an önce yerleşip kendimizi denize atıp yorgunluğumuzu tuzlu sulara bırakmaktı.

DSC02434Buket-Selçuk abKaravanımızı alelacele bir yere park ettik, hemen karavanın ayaklarını indirip yerleştirmeye başladık. Ter burnumuzun ucundan ‘şıııp şııııp’ damlıyordu. Masamızı ve sandalyelerimizi de dışarı çıkaralım da işimiz bitsin diyerek karavanın kapısına yöneldik ki ne görelim!!!

Karavanın kapısında kucaklarında bebeleri kadınlar, ellerinden tuttukları çocuklarıyla adamlar bir sıra oluşturmuşlar. Şaşkınlıktan gözlerimiz faltaşı gibi açılmış bir onlara bir birbirimize baktık. Bu kadar insan nereden çıktı, üstelik karavanımızın önünde ne yapıyorlardı. Tuvalet sırası gibi dizilmişlerdi. Bir iki dakika bakındıktan sonra:

-Hayrola, ne oldu? Burada ne yapıyorsunuz? dedik. Çoğundan:

-Sıra bekliyoruz, yanıtı geldi.

-Sıra mı? Ne sırası?

-Karavanınızı gezmek istiyoruz.

-Aaa, olur mu öyle şey! Bu karavan bizim evimiz, müze değil ki!

-Lütfen, karavanlara her zaman rastlıyoruz, bir karavanın içi nasıldır bilmiyoruz. Şöyle bir kapıdan bakalım bari!

Terden sırılsıklam olmuştuk, yorgunluktan bitkin haldeydik, aklımız da yorgunluğumuzu giderebileceğimiz denizdeydi. Karavanı görme sırasındaki insanlara, karavanın kapısından karavanımızı şöyle bir gösterip kendimizi Sevgi Plajı’nın olağanüstü denizine attık. Yüzmek tüm yorgunluğumuzu almıştı, sırt üstü yatıp sudaki çıtırtıları dinlerken gözlerimiz kızıllaşmaya başlayan gökyüzünde yolculuk yapıyordu. Tam ‘oh’ derken sesi sonuna kadar açılmış bir teypten çıkan arabesk müzik tüm koyu inletti. Müzik, karavanımızın yakınındaki işletmeden yayılıyordu koya. Denizden nasıl çıktığımızı bilemedik, karavana gelince bu müzik yayınının bizim için yapıldığını öğrendik. Meğer bize ‘hoş geldin’ müziği çalıyorlarmış. Büfeyi işleten Roman aileye, ince düşüncelerinden dolayı teşekkür ettik, ancak çok yorgun olduğumuzu, başka bir gün müzik dinleyebileceğimizi söyledik. Onlar da bizi kırmayıp müziği kapadılar.

İşletmenin sahibinin kafası gazlı bezle sarılıydı.

-Ne oldu? Geçmiş olsun, dedik.

-Önemli bir şey yok, dün akşam ufak bir kavga oldu, dedi.

İyi ki ufak bir kavgaymış(!) Adamın kafasının yarısı yarılmış, ufak bir kavga diyor. Büyük olsa kim bilir neler olacak!!!

O kadar yorgunduk ki erkenden yattık. Karavanın sabit yatak odasında biz, oturma odasında Neslihan yatıyordu. Sabaha karşı üç-üç buçuk sularında silah sesleri, bağrışmalar, cayırtılarla uyandık, uyku sersemi neye uğradığımızı anlayamadık. Uyandık diyorum da ben uyandım, ertesi gün öğrendiğime göre onlar da uyanmışlar; lâkin hiçbirimizden çıt çıkmadı. Sırt üstü, dümdüz, hiç kıpırdamadan yatmaya devam ettim. Açıkçası oldukça korktum silah seslerinden. Dümdüz yatmamın nedeni de kurşun karavanımıza gelirse bir tarafımdan girip diğer yanımdan çıkmasın, üstümden sıyırıp geçsin diyeydi. Bunu yalnız ben düşünmemişim, Selçuk’la Neslihan da aynı şekilde düşünüp yatağa yapışmışlar. Allahım kurşunlar nereden gelecek? diye düşünürken uyuyakalmışım.

Sabah kalktık, dışarısı süt liman… Sorduk soruşturduk işin aslını öğrendik. Kurşunlar, bir gün önceki ufak kavganın hesaplaşmasıymış meğer! Kendimizi o güzelim Sevgi Plajı’ndan dar attık…

milli park girişi bdilek yarımadası milli parkı bÖnce Davutlar’ı bulduk, oradan Milli parka geçtik. Milli parkın kapısında fiat listesi vardı, önümüzde de pek çok araç, sıra bize gelince görevli arabamıza bilet kesti, Selçuk parayı öderken görevli arabamızın arkasındaki karavanı fark etti. Bu ne? dedi. Selçuk da:

«Hiç, o bizim evimiz,» diye yanıtladı. Görevli:

«Ha, öyle mi? Geç o zaman,» dedi. Adamın sorusuna da yanıtına da şaşırakaldık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor!

Dilek Yarımadası Milli Parkı, Neslihan’ın görmekte ısrar ettiği kadar varmış. Yerli halkın Davutlar Milli Parkı dediği, olağanüstü güzellikte bir yerdi burası. Parka girmeden önce birkaç kişiye, bilgi almak için ulusal parkın nasıl olduğunu sorduk. Aldığımız yanıt:

«Artık orası güzel değil, beş para etmez,» oldu. Büyük bir merakla ‘Neden? Yangın çıktı da yeşillikleri yok mu etti?» dediğimizde onlar:

«Yok, yangın falan çıkmadı da orada mangal yakmamıza izin vermiyorlar, biz de artık oraya gitmiyoruz.» deyince durumu anlayıp rahatladık. Ne yazık ki onlarda doğa kavramı mangalla özdeşleşmiş. PENTAX ImageAllahtan onların söylediklerine aldırmayıp bu doğa harikası parka gelmişiz. Sevgi Plajı’ndan nasıl kaçtığımızı bilemedik, kahvaltı bile etmemiştik. Yeşille mavinin koyun koyuna olduğu koylardan birine yerleşip kahvaltımızı hazırladık, çaylarımızı büyük bir keyifle yudumlarken kendimizi sabaha karşı yaşadığımız olayı konuşurken bulduk…

On bir bin hektarlık bir alanı kaplayan, deniz ile ormanın birleştiği harika koyları olan, pırıl pırıl denizi, çok değişik jeolojik ve jeomorfolojik yapısıyla doğaseverleri büyüleyen, onlara gizemli anlar yaşatan, içinde pek çok sürüngeni, memeli hayvanı ve kuş türünü barındıran, sakin kumsallarında deniz kaplumbağalarının yumurtalarını bırakmasına, sularında Akdeniz foklarının yaşamasına izin veren, yürüyüşçülere patikalarında yürüme, dağcılara yamaçlarına tırmanma olanağı sunan, gizemli kanyonlarıyla insanın aklını başından alan, bitki zenginliği, doğal ortamıyla fotoğrafçılığa gönül verenleri çıldırtan Dilek Yarımadası Ulusal Parkı, Sevgi Plajı’ndaki tatsız geceyi, ölüm korkumuzu, tüm stresimizi unutturmuştu.

Kahvaltıda gece kurşunlar atılırken hissettiklerimizi, düşündüklerimizi birbirimize anlatırken akşamki korkumuzdan eser yoktu; konuştukça hepimizin kurşunları yememek için aynı şekilde yatması bizi kopardı, gülmekten öldük. Şu insanoğlu ne tuhaf! Beş-altı saat önce ödümüzü koparan bir şey, kısa bir süre sonra dünyanın en komik olayı haline gelebiliyor.

Dilek Yarımadası-Zeus Mağarası

Dilek Yarımadası-Zeus Mağarası

PENTAX ImageBütün günü parkta geçirdik; yürüyüş yaptık, denize girdik, kayaları, mağaraları inceledik.

Anadolu (İran) Parsı

Anadolu (İran) Parsı

Meğer, soyunun tükendiği söylenen Anadolu (İran) parsı ya da leoparının bir zamanlar yaşadığı yermiş Dilek veya Davutlar Ulusal Parkı. O geceyi parkta geçirmeyi, soyu tükendiği söylenen Anadolu leoparının hâlâ yaşıyor olmasını ve korkudan ölsek de onu görmeyi isterdik; ancak bu olanaksızdı. Gece parkta kalmak yasaktı! Tabii bu yasak, yalnız biz insanlar içindi!  Yoksa bizim dışımızdaki her türlü canlının doğal yaşam alanıydı park.

Evimiz sırtımızda düştük yollara. Gezimizin son durağı yine Alaçatı olacaktı.

Dört-beş yıldır karavanla yaptığımız her gezi Alaçatı’da noktalanıyordu.Alaçatı rüzgar santralleri -b O akşam hava kararmaya yüz tutmuştu ki Alaçatı’nın girişindeki ilk rüzgâr santralini gördük. Alaçatı’daki kampinge gelince her zaman kaldığımız yere yerleşmek istedik, şansımıza yerimiz boştu. Hemen karavanımızı alışık olduğu yere çektik.

MARMARİS BONCUK KAMP -KUMSAL KÖPEK BALIKLARI (Gezici Doğa Evim 16)

2004 yılında karavanımızla yaptığımız neredeyse bir ay süren geziyi de sık sık anımsarım. İstanbul’dan feribotla İzmir’e gittik. İzmirden de Bodrum’a geçtik. Bodrum’da iki-üç gün kaldıktan sonra Marmaris ve koylarını dolaşmak için Marmaris’in yolunu tuttuk.

Marmaris

Marmaris

Amacımız Marmaris’teki Boncuk Kamp’a gitmekti. Boncuk Kamp yollarına düşmeden önce yakın arkadaşımız Neslihan Ergu’yu aradık. Birlikte tatil yapmayı önerdik. Teklifimizi kabul etti. İki gün sonra bize katılabileceğini söyledi. Buluşacağımız zamanı ve yeri belirledikten sonra Boncuk Kamp’a gitmek üzere yola çıktık.

Çamlı Koyu

Çamlı Koyu

Marmaris’ten Gökova’ya giderken on-on iki kilometre sonra sol tarafta Çamlıköy-Sedir Adası levhalarını görüp bu yola girdik. Önce Çamlıköy’ü, daha sonra da Sedir Adası’na giden gezi teknelerinin kalktığı limanı geçtik.SAMSUNG

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı-Boncuk Koy Arası

Çamlı-Boncuk Koy arası

Boncuk Kamp levhalarını takip ederek birbirinden güzel koyları ve denizin ortasındaki Sedir Adası’nı seyrederek yol aldık. Sonunda asfalt yol bitti. Taşlı, topraklı bir yoldan tozu dumana katarak tangur tungur, çangur çungur devam ettik. Yanlış yola mı girdik? Nerede bu Boncuk Kamp? Bu kadar da kötü yol olmaz ki! diye söylenirken doğa harikası bir koya geldik. Nerede bir kötü yol varsa onun sonunda mutlaka böyle bir güzellik çıkıyordu karşımıza. Kötü yolları aşmadan güzelliklere ulaşılamıyordu. Bu yollar düzeltilse, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği gibi olsa o zaman da bu cennet yerler, çabucak tüketilip betonlaştırılıyor, kirletiliyor. Aman aman buralar betona, çevre kirliliğine yenik düşmesin de biz tozlu, taşlı yollarda seyahat etmeye razıyız!

Boncuk Koy

Boncuk Koy

Boncuk Kamp, maviyle yeşilin karıştığı güzel mi güzel bir koydaydı. Boncuk Kamp adını Boncuk Koy’dan, Boncuk Koy da sahilde ve denizin içinde boncuk gibi görünen çakıl taşlarından alıyormuş. Belki de bir koy efsanesidir bu(!)

Boncuk Koy'a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Boncuk Koy’a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Ben böyle rengarenk çakıl taşlarını çok severim ister Boncuk Koy’a adını versin ister vermesin. Kampa girip karavanımızı uygun bir yere yerleştirdik; masamızı, sandalyelerimizi karavanımızın önüne çıkardık. Masamızın üstüne senede bir gün sadece on sekiz saat açan kaktüsümüzü koyduk. Onu nereye gidersek götürüyor, çiçek açtığı on sekiz saati kaçırmak istemiyorduk. Sağ tarafımızda karavanlarının önünde oturan yabancı bir aileyle selâmlaştık, daha sonra onların İsviçreli olduklarını öğrendik. Onları bir şeyler içmeye davet ettik, arkadaş olduk. Bu ailenin çocuğu yoktu; çocukları gibi baktıkları iri cüsseli, munis üç köpekleri vardı. Köpekler onlarla karavanda yaşıyordu.

Onlar, kampinge gelmemizi, yerleşmemizi ayrıntılı olarak izlemişler. Bizim kaktüsümüzü masamızın üzerine koyduğumuzu görünce bu aileyle arkadaş olabiliriz, onlardan bize zarar gelmez diye düşünmüşler.

Karavanımızın diğer tarafındaysa Çek bir aile vardı. O akşam börek yaptım, hem İsviçreli hem de Çek aileye götürdüm. Çek hanım şaşkınlıkla:

-Nereden çıktı bu, nerede pişirdiniz? diye sordu. Karavanımızda fırın olduğunu öğrenince daha çok şaşırdı, onların karavanında ne fırın ne de bulaşık makinesi varmış.

Yabancılara böyle ikramda bulununca çok garipsiyor, şaşıp şaşıp kalıyorlar. Onlarda yiyecek alışverişi pek yok! Senin ikramına sevgiyle karşılık veriyorlar. O ailelerle güzel dostluklar kurduk, adreslerini verdiler, bizi İsviçre’ye ve Prag’a davet ettiler.

Bir başka kampta da dört-beş kişilik bir grup sıcak bir günde çadırlarını kuruyordu, onlara soğuk içecekler götürdük, akılları oynadı. Çok memnun oldular. Bize, «Siz melek misiniz?» diyerek götürdüğümüz içecekleri içip çadırlarını kurdular.

Karavancı olmak, değişik yerler görmenin yanı sıra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ya da farklı ülkelerden komşular edinmek, güzel dostluklar kurmaktır. Hangi ülkeden olursan ol, hangi dili konuşursan konuş karavancıları birbirine yaklaştıran doğa sevgisidir.

Boncuk Kamp’taki ikinci günün sabahında, kahvaltıdan önce denize girmek için kıyıya gittik. DSC03259DENİZ ABPırıl pırıl bir deniz bize ‘hadi sizi bekliyorum, benim suyumda dinlenin, denizin keyfini çıkarın,’ diyordu sanki. Denize atlamamak için kendimizi zor tuttuk; zira kampın tamamında büyük bir hareketlilik, telaş vardı. Deniz kenarı balık adamlar, kameramanlarla doluydu. Dalış yapmak için hazırlık yapıyorlardı. Almanya’dan leylak rengi köpekbalıklarıyla ilgili bir çekim yapmak için gelmişlerdi. Boncuk Koy, sandbar sharks da denilen leylak rengi köpekbalıklarının Akdeniz’de gözlem yapılabilen tek üreme sahasıymış, bir de bu köpek balıklarının ABD Atlantik kıyılarında Chesapeake Koyu’nda üremeleri gözlenebilmekteymiş. Kum köpek balıklarının boyları iki buçuk, üç metreye ulaşabiliyormuş. Bir gün önce tanıştığımız Lale ve eşi, Alman grupla konuşuyordu. Lale hararetle onlara bir şeyler anlatıyordu. Konuşmaları bitince Lale’nin yanına gidip ne olduğunu sorduk. Lale:

-Ben de onlarla dalıp köpekbalıklarını görmek istiyorum. Onlar bana:

-Bunun şakası yok, her ne kadar saldırgan olmasalar da bunlar yine de köpekbalıkları, korkarsın, diyorlar.

-Ben korkmayacağımı, mutlaka dalacağımı söyleyince ‘Tamam gel; ama köpekbalıkları üstüne bile gelse hiç hareket etmeyecek, öylece hareketsiz duracaksın, onlar su altındaki balkonların altına yavruluyorlar, hiç kıpırdamayacaksın, köpekbalıkları yanından geçer gider,’ dediler. Bir saattir aynı sözcükleri tekrarlayıp duruyorlar. Neden korkacakmışım canım?

Lale’nin anlattıklarını büyük bir coşkuyla dinledik, ne de olsa biz de skin dalışı yapıyorduk. Ben Lale kadar korkusuz değildim, böyle bir deneyimi yaşamayı göze alamazdım doğrusu!

Lale çok cesur, korkusuz; biraz topluca, enerjik, atletik bir tipti. Yarım saat sonra Alman ekiple dalışa gitti. Biz bulunduğumuz cennet koyun, pırıl pırıl denizin keyfini çıkardık. Bu arada Lale’nin dalıştan dönmesini de heyecanla bekliyorduk. Almanya’dan gelen ekibin dalıştan döndüğünü duyunca kıyıya indik, Lale’nin bottan bir an önce inmesini ve yanımıza gelmesini istiyorduk. Beklediğimiz an geldi, Lale heyecanlı olduğu kadar da keyifsizdi. Dalışın nasıl geçtiğini, köpekbalıklarıyla arasının nasıl olduğunu sorduk. Lale:

Kum Köpek Balığı

Kum Köpek Balığı

-Hiç sormayın arkadaşlar, ben kendimi çok cesur ve korkusuz zannerdim. Öyle değilmişim. Arkadaşlarla su altına indik, bir anda köpekbalıklarını görünce neredeyse küçük dilimi yutuyordum korkudan. O ne heybet, ne ihtişam! Onların kimseye zarar vermediklerini bildiğim halde kendime hakim olamadım, su yüzüne nasıl çıkıp bir kayanın üstüne nasıl fırladığımı inanın bilmiyorum! Müthiş bir deneyimdi benim için! İnsan su altında köpekbalıklarını görmeden nasıl davranacağını bilemiyor. Bunu bir daha dener miyim? Sanmıyorum. Bu dalış bana yetti de arttı…

Lale’nin anlattıklarını duyan kamp sakinleri köpekbalıklarıyla ilgili pek çok dalış öyküsü anlatmaya başladılar, baktık öykülerin biteceği yok, Lale’ye geçmiş olsun deyip karavanımızın yolunu tuttuk. Ertesi gün kamptan ayrılıp Marmaris’te Neslihan’la buluşacaktık. Karavanımızı yola hazırlamalıydık.

KARAVANIMIZIN MUTFAĞINDA BİRİ Mİ VAR? (Gezici Doğa Evim 15)

1999 yılında yaptığımız büyük ralliden sonra, 2000 yılında Buket’le ne kadar karavancı olduğumuzu sınamaya karar verdik. Marmara Denizi’nin etrafını yeni aldığımız karavanımızla dolaşacak Çanakkale’ye geçip oradan İstanbul’a dönecektik. Bir yıl önce bize sorun yaratan, yokuşları çıkarken zorlandığımız 1400’lük aracımız Typo’yu elden çıkarıp 2000’lik bir Ford aldık. Artık yokuşlarda sorun yaşamayacaktık. Büyük bir heyecanla karavanımızı geziye hazırladık.

marmara_deniziBuket, Marmara Denizi’nin çevresindeki kampları araştırdı; tek tek adreslerini, telefon numaralarını defterine not etti. Marmara’nın hemen her yerinde onlarca kamping vardı, her gece bir yerde kalır, gündüzleri de gecelediğimiz kentleri, kasabaları, köyleri, bunların ören yerlerini, müzelerini dolaşırız diye düşünüyorduk. Ancak gittiğimiz yerlerin çoğunda -Turizm Bakanlığı’nda halen kamping olarak görünen yerlerin- kamping olmadığını gördük. Pek çok kamping yıllar önce kapanmış, oraların zamanında kamping olduğunu hatırlayanlara bile rastlamadık.

Büyük düş kırıklığına uğradık. Karavancılığın zorluğunu Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi sayılan Marmara’da anladık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor! Bazı  akaryakıt istasyonlarındaki görevliler:

«Benzini öndeki araca mı arkadakine mi koyacağız? diye soruyorlar. Aslında kamp ve karavan yaşamını bilmeyenlere anlatabilsek, onları kampçılığa-karavancılığa özendirsek. Gezici doğa eviyle gezilere çıkıp doğanın içinde yaşasalar, doğayı sevip korusalar fena mı olur?

Buket-Selçuk Borak

Buket-Selçuk Borak Karavanlarında

Bu gezimizde iki-üç yerde rastladığımız kampinglerde kaldık. Yalnız bu kamp alanlarında çadır ve karavanların yerleşimleri, büyük kentlerimizdeki çarpık yapılaşmaya benziyordu. çadırlar-abÇadırlar birbirinin dibine kurulmuş, karavanlar arasındaki uzaklık iki metreyi geçmiyordu. Öyle ki karavanımızın önünde akşam yemeğimizi yerken mutfağımızdan gelen gürültüleri duyunca şaşkınlıkla:

-Karavanımızın mutfağında biri mi var? sorusunu karşılıklı sorarken gürültünün, hemen yanı başımıza park etmiş komşu karavandan geldiğini anlıyorduk. Böyle iç içe yerleşimler bizi çok rahatsız etti. Bizim istediğimiz şey, çadırımızda ya da karavanımızda başkalarıyla belli mesafede ve saygı çerçevesinde yaşamaktı.

ALAÇATI SÖRFÇÜLERİN CENNETİ (Gezici Doğa Evim 13)

Kaş’ı, Kalkan’ı, Fethiye’yi, Köyceğiz’i, Göcek’i geze dolaşa Gökova’ya geldik. Marmaris’e girsek mi girmesek mi diye düşündük taşındık, konuştuk; Marmaris’e uğramadık. Selçuk’la Mithat bir aydır Alaçatı’da sörf yapma hayalini kuruyorlardı. Bir an önce hayallerinin gerçekleşmesi için Alaçatı’nın yollarına düştük.

Alaçatı Sörf Merkezi'ne Giderken

Alaçatı Sörf Merkezi’ne Giderken

Son durağımız Alaçatı olacaktı. Sonunda beklenen gün geldi, Alaçatı’dan sörf merkezine  giderken heyecanımız doruktaydı. Hele tepeden aşağı inerken sörflerin rengârenk kelebekler gibi uçuşması görülmeye değerdi.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Onlarca sörfçü karşılıklı, yan yana sörflerini ustalıkla kullanıyordu. İçimizi büyük bir coşku kapladı!

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Nihayet Alaçatı’mıza kavuşmuştuk. Kendimizi deniz kenarında buluverdik. Karavanlarımızı alelacele park ettik.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Rüzgâr olanca şiddetiyle esiyor, o estikçe sörfçüler havalara uçuyor, rüzgâr şiddetini arttırdıkça sörfçüler çıldırıyor, sörflerini çılgınca dansettiriyor, türlü atraksiyonlar yapıyorlardı.

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Bizler oturmayı bile akıl edemeden büyülenmişçesine onları izliyorduk. Ne muhteşem bir gösteriydi!

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Bu sörf gösterisini izlerken aklımıza bir yıl öncesi geldi; bir yıl önce de Alaçatı’daydık. Aylardan yine temmuzdu. Avşa’dan arkadaşlarımız Selda ve Uluç’la sözleşmiştik, onlar da geleceklerdi Alaçatı’ya. Uluç tam bir sörf delisiydi. Çadırımızı alır geliriz demişlerdi. Biz onların çadırını aramaya çıktık; fakat bulamadık.

Teknoloji ne güne duruyor deyip Uluç’a telefon açtık:

«Biz Alaçatı’dayız, sizler neredesiniz?» dedik. Uluç:

«Biz dün akşam Alaçatı’dan Avşa’ya döndük,» deyip başlarına geleni anlattı.

İki gün önce Selda’yla Alaçatı’ya gelmişler, rüzgâr çok fazlaymış, çadırlarını güçlükle kurmuşlar. Uluç sörf yaptıktan sonra köfte ve makarna pişirip akşam yemeği için masalarını hazırlamışlar. Onlar bu hazırlıkları yaparken rüzgâr da şiddetini arttırdıkça arttırmış. Minik masalarına oturup tabaklarına mis gibi kokan köfteleri ve makarnayı koyup yemeğe başlamışlar, daha tek köfteyi bitiremeden yaramaz rüzgâr, tabakları yüzlerine yapıştırmış. Yüzleri, üstleri başları köfteli makarna olmuş. Kendilerini köfteli makarnadan arındırıp çadırlarına atmışlar, sinirleri bozulmuş, çadır rüzgârın şiddetiyle sağa sola yattıkça Selda’yla Uluç da bütün gece gözlerini kırpmamışlar ve ertesi sabah rüzgârın hiddetini, şiddetini devam ettirdiğini görünce Alaçatı’dan ayrılalım ayrılmayalım tartışmasına başlamışlar, tartışa tartışa Avşa’ya dönmüşler.

Bizim Alaçatı’da olduğumuzu duyar duymaz «Tamam, biz hemen yola çıkıyoruz,» dediler. Ertesi gün Alaçatı’ya geldiler. Ama bu sefer çadırlarını getirmemiş, sörf merkezine yakın bir pansiyonda yer ayırtmışlardı. Gündüz hep birlikteydik, akşamları pansiyonlarına gidiyorlardı. Uluç kendini sörfe vurmuştu, hiç dinlenmeden bütün gün sörf yapıyordu. Bir akşam üzeri topallayarak yanımıza geldi. Hayrola ne oldu demeye kalmadan Selda: “Uluç ayağını denizde bir kayaya vurmuş, baş parmağı morardı ve şişti, yürümekte zorlanıyor,” dedi. Selçuk: “Biz, Buket’le sana bir ilaç yaparız, ayağın kısa zamanda iyileşir,” deyince hemen ilacı hazırlamaya giriştik.

Selçuk ve Buket, Uluç'a ilaç hazırlarken

Selçuk ve Buket Borak, Uluç’a ilaç hazırlarken

Uluç’un ayağı için yedi zeytini çekirdeğiyle havanda ezdik, özellikle çekirdeklerin kırılması gerekiyor, ezilen zeytin ve çekirdeklerle yine ezdiğimiz bir baş soğanı karıştırdık. Uluç’un ayağına malzemeyi koyduk, naylonla sardık. Uluç ve Selda pansiyonlarına gittiler, ertesi gün merakla onların gelmesini bekledik. Neredeyse öğlen olmuştu, gelen giden yoktu. Bizler herhalde ayağı iyi değil ki hâlâ gelmediler, derken karavanın yanında bir araba durdu, arabayı Selda kullanıyordu, yazık Uluç çok kötü diye düşünürken arabanın diğer kapısından Uluç indi, şakır şakır oynuyordu. “Ayağımda ağrı yok, rahatça yürüyebiliyorum ve hemen sörf yapmaya gidiyorum,” dedi ve gitti. O gün akşama kadar hiç dinlenmeden sörf yaptı. Bizim ilaç işe yaramıştı.

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Yine aynı yıl Mithat’ın yıllarca birlikte kamp  ve dalış yaptığı arkadaşı Selami, eşi Nursel, oğulları Mertcan ve Deniz Şahin de Alaçatı’ya tatile gelmişler, Alaçatı’da bir otelde kalıyorlarmış, iki-üç gün bize de uğradılar. Bir seferinde Selami avladığı balıkları getirdi, Nursel’le birlikte balığı bir güzel pişirdiler, güle söyleye afiyetle yedik. Sabahleyin İstanbul’a hareket edeceklerini söylediler, vedalaştık. Ertesi gün akşam üzerine doğru Selamilerin arabasını gördük yolun başında, bize doğru geliyordu. Şaşırdık, onların İstanbul yolunda olmaları gerekmiyor mu diye birbirimize sorarken arabaları karavanlarımızın yanında durdu. Arabadan önce Selami arkadan Nursel indi, betleri benizleri atmıştı. Çok meraklandık. Hayrola, ne oldu? demeye fırsat bulamadan Nursel olanları anlattı.

Selami, yola çıkmadan önce bir dalış daha yapmak istemiş; sessiz, sakin bir koya gitmişler, arabayı deniz kenarına sokamamışlar, sahilden kolayca görebilecekleri yüksekçe bir yere park edip denize gitmişler. Kendilerini bir an önce Ege’nin ışıl ışıl sularına atmak için acele ettiklerinden arabanın camlarından birini açık unutmuşlar. Yüzdükten, daldıktan, güneşlendikten sonra yola çıkmak için arabalarına geldiklerinde cüzdanlarının ve kıymetli eşyalarının çalındığını görüp büyük bir şok yaşamışlar. İstanbul’a dönüşlerini bir gün ertelemişler.

My captured pictureBu tatsız olay canımızı sıktı; ama Şahin ailesi bu durumu çabuk kabullenip canımıza bir şey olmadı ya deyip kendilerini teselli ettiler ve günün kalanını neşe içinde geçirdik. Alaçatı’nın soğuk, parlak sularına bıraktık kendimizi.

SAKLIKENT’TEN ÖLÜDENİZ’E (Gezici Doğa Evim 12)

Saklıkent’ten karavanlarımızın burnunu Ölüdeniz’e çevirdik. Tepelerden aşağı inerken masmavi denizdeki dalgaların kıyılara çarparak köpük köpük beyazlık oluşturduğu Belcekız (Belceğiz) karşımıza çıktı. Belcekız’ı geçince mavilik yerini yeşile bıraktı, tepelerden kıyılara inen orman, denizi de yeşile boyamıştı. Belcekız’daki dalgalardan, oynak denizden Ölüdeniz’de eser yoktu. Aynı yerde iki farklı deniz iç içe yaşıyordu. Biri alabildiğine mavi, durduğu yerde duramayan, kollarını açıp koşarak kıyıyı kucaklayan; diğeri yeşil, sakin mi sakin…

Ölüdeniz

Ölüdeniz

Türkiye’deki deniz kulağı oluşumlarından biri olan Ölüdeniz içimizi dışımızı yeşille arındırdı. Deniz kulağına lagün de deniyor. Dalgalar ve akıntılar denizin sığ olduğu yerlere çeşitli maddeler taşıyarak yığıyor. Bu yığıntılar kıyıdan denize doğru bir ok oluşturuyor. Bunlara kıyı oku deniyor ve bu kıyı okları bir koyun önünü kapatınca kıyı okunun gerisinde deniz kulağı yani lagün oluşuyor. Adana’daki Akyatan Gölü, Karasu’daki Küçükboğaz Gölü de aynı Ölüdeniz gibi oluşmuş lagünler.

Deniz kulağı, aynı zamanda kayalara tutunarak yaşayan kulağa benzeyen bir deniz kabuklusu.

İç Tarafı Sedefli Deniz Kulağı

İç Tarafı Sedefli Deniz Kulağı

Ben bu kabukları kıyılardan toplamayı çok severim; özellikle Saroz Körfezi kıyılarında bu kabuklara çok rastlanır.

Deniz Kulağı

Deniz Kulağı

Su altının güzelliklerini keşfederken kayalara tutunmuş, neredeyse kayalarla aynı renkteki kabukları seyreder, onları yerlerinden koparmaya kıyamam. Bizim denizlerimizde en büyüğü beş santim olan deniz kulağı dünyanın bazı denizlerinde otuz santimetreyi buluyor.

Ölüdeniz’in nasıl oluştuğunu anlatan bir de efsanesi var. Bildiğimiz bütün efsanelerde olduğu gibi bu da birbirine kavuşamayan iki aşığın ölümüne dayanıyor. Efsaneler de doğa harikası olan yerlerin oluşumu da hep mutsuzluğa, acıya dayanıyor. Son yıllarda çekilen filmlere, dizilere bakın konu hep aşk, birbirine kavuşamayan aşıklar, çektikleri acılar. Aşksız bir toplumda aşk filmleri, dizileri çok izleniyor; aşıklar kavuşamadıkları için çekilen acıları toplum da çekiyor. Demek ki bizim toplumumuz acıyı, karmaşayı seviyor. Adam öyle aşık öyle aşık ki aşkından aşık olduğu kadını öldürüyor! Buna öldüren aşk denir! Nasıl iyi, güzel, insanca yaşarım diye düşünmüyor; öldürüyor. Korkunç bir şey!!!

Likyalıların ışık ve güneş diyarı dediği Ölüdeniz; kıpırtısız, durgun bir göl gibi olmasına rağmen suyu pırıl pırıl, denizin en derin yerinden bile suyun dibi görülebiliyor. Böyle durgun bir denizin bu kadar temiz olması şaşılacak şey doğrusu! Araştırınca öğrendik, meğer Ölüdeniz; kendisini her gün temizleyip yenileniyormuş. Kaynaklardan öğrendiğimize göre Ölüdeniz’de yoğun kaynak suyu çıkışları varmış, bunlar denizin dibinden açık denize doğru bir akıntı oluşturuyormuş,kaynak sularıyla deniz suyu arasındaki tuz farkından açık denizden içeriye ve dışarıya sürekli bir sirkülasyon oluyormuş, bir de denizin sık sık yükselip alçalması yani gel-git etkisi deniz suyunun giriş ve çıkışını sağlıyormuş. Ve böylece 2006 yılında Dünya’nın en güzel kumsalı seçilen Ölüdeniz’in suyu kirlenmiyormuş. Adı Ölüdeniz de olsa adına inat temiz, güzel, canlı bir yaşam sürme gayretinde Muhteşem Ölüdeniz.

Karavanlarımızı Belcekız’da uygun bir yere park ettik, geceyi orada geçirdik. Sabah tekne turuna çıktık; Fethiye’nin pırıl pırıl denizinde seyretmek olağanüstüydü. Teknenin uğradığı koylarda yüzmeye doyamadık, suya girince insan dışarı çıkmak istemiyor, suyla bütünleşiyor.

Kelebekler Vadisi

Kelebekler Vadisi

Kelebekler Vadisi, 1995 yılında 1. derece doğal SİT ilan edilmiş ve her türlü yapılaşmaya kapatılmış. Vadi; yüksek kayalıklardan ve çam ormanlarından oluşmuş. Bu vadide söylendiğine göre milyonlarca hatta milyarlarca kelebek olduğundan Kelebekler Vadisi adını almış. Kelebekler Vadisi’nin kıyısına yanaşan tekneden inip kelebekleri görmek için epey yol yürüdük, şelaleye vardık. Kelebekler daha çok şelalede konuşlanıyormuş, rehberimiz bizlere sessiz olmamızı, kelebekleri rahatsız etmememizi söylese de kendisi herkesten daha çok gürültü yapıyordu. Ne yazık ki değil milyarlarca onlarca kelebek bile göremedik Kelebekler Vadisi’nde. Sadece bir iki siyah kelebek çevremizde uçuştu. Ya kelebeklerin zamanı değildi ya da insanların seslerinden bıkmış olan kelebekler bir yerlere saklanmıştı. Kelebekleri göremesek de vadide, doğada olmak güzeldi. Deniz harikaydı!

Fethiye St. Nicolaus Adası

Fethiye St. Nicholas Adası (Gemiler Adası)

Kelebekler Vadisi’nden sonra teknemiz Roma ve Bizans’a ait kilise, ev, sarnıç kalıntılarının bulunduğu Gemiler Adası’nda indirdi bizi. Kendimizi önce Akdeniz’in parlak sularına bıraktık; sonra da adaya çıktık, kalıntıların arasında dolaştık, geçmişin izlerini sürdük.

St.Nic. Adası

St.Nicholas  Adası’ndan Gemiler Koyu’na Bakış

Adanın en yüksek yerine çıkıp Gemiler Koyu’nu seyrettik. Bu adanın bir diğer adı da St. Nicholas Adası’dır. Yapılan kazılardan çıkarılanlara göre denizler azizi Nicholas’ın bu adada yaşadığı ve erken Hristiyanlık Döneminde buranın önemli bir ziyaret merkezi olduğu anlaşılmış.

Yamaç Paraşütçüleri

Yamaç Paraşütçüleri

Tekne turumuzun son durağı, tekneye bindiğimiz Belcekız’dı. Tekneden inip sahilde yürümeye başlayınca gökten hızla inen yamaç paraşütlerini gördük. Gökyüzü rengârenkti. Babadağ’dan yamaç paraşütüyle atlamayı düşünmedik değil, çok heyecanlı olmalıydı, o kadar heyecanı kaldırabilir miydik bilmiyorum.