ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

KARAVANIMIZIN MUTFAĞINDA BİRİ Mİ VAR? (Gezici Doğa Evim 15)

1999 yılında yaptığımız büyük ralliden sonra, 2000 yılında Buket’le ne kadar karavancı olduğumuzu sınamaya karar verdik. Marmara Denizi’nin etrafını yeni aldığımız karavanımızla dolaşacak Çanakkale’ye geçip oradan İstanbul’a dönecektik. Bir yıl önce bize sorun yaratan, yokuşları çıkarken zorlandığımız 1400’lük aracımız Typo’yu elden çıkarıp 2000’lik bir Ford aldık. Artık yokuşlarda sorun yaşamayacaktık. Büyük bir heyecanla karavanımızı geziye hazırladık.

marmara_deniziBuket, Marmara Denizi’nin çevresindeki kampları araştırdı; tek tek adreslerini, telefon numaralarını defterine not etti. Marmara’nın hemen her yerinde onlarca kamping vardı, her gece bir yerde kalır, gündüzleri de gecelediğimiz kentleri, kasabaları, köyleri, bunların ören yerlerini, müzelerini dolaşırız diye düşünüyorduk. Ancak gittiğimiz yerlerin çoğunda -Turizm Bakanlığı’nda halen kamping olarak görünen yerlerin- kamping olmadığını gördük. Pek çok kamping yıllar önce kapanmış, oraların zamanında kamping olduğunu hatırlayanlara bile rastlamadık.

Büyük düş kırıklığına uğradık. Karavancılığın zorluğunu Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi sayılan Marmara’da anladık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor! Bazı  akaryakıt istasyonlarındaki görevliler:

«Benzini öndeki araca mı arkadakine mi koyacağız? diye soruyorlar. Aslında kamp ve karavan yaşamını bilmeyenlere anlatabilsek, onları kampçılığa-karavancılığa özendirsek. Gezici doğa eviyle gezilere çıkıp doğanın içinde yaşasalar, doğayı sevip korusalar fena mı olur?

Buket-Selçuk Borak

Buket-Selçuk Borak Karavanlarında

Bu gezimizde iki-üç yerde rastladığımız kampinglerde kaldık. Yalnız bu kamp alanlarında çadır ve karavanların yerleşimleri, büyük kentlerimizdeki çarpık yapılaşmaya benziyordu. çadırlar-abÇadırlar birbirinin dibine kurulmuş, karavanlar arasındaki uzaklık iki metreyi geçmiyordu. Öyle ki karavanımızın önünde akşam yemeğimizi yerken mutfağımızdan gelen gürültüleri duyunca şaşkınlıkla:

-Karavanımızın mutfağında biri mi var? sorusunu karşılıklı sorarken gürültünün, hemen yanı başımıza park etmiş komşu karavandan geldiğini anlıyorduk. Böyle iç içe yerleşimler bizi çok rahatsız etti. Bizim istediğimiz şey, çadırımızda ya da karavanımızda başkalarıyla belli mesafede ve saygı çerçevesinde yaşamaktı.

KARAVANCILIK (Gezici Doğa Evim 2)

Karavan ve doğa ayrılmaz ikili. Karavanı sevmek doğayı; börtü böceği, sineği, kirpiyi, kuşu, havanın her halini, koşulunu sevmek demektir. Doğa sevgisi olan karavancılığı yapabilir. Ben karavana ‘gezici doğa evi’ diyorum. Gezici kütüphaneler, gezici tiyatrolar gibi…

Karavanla nasıl tanıştık?

Arkadaşlarımız Sevil’le Mithat’ın motokaravanları vardı, 1998 yılının yazında tatile giderken bize:

«Haydi siz de bizimle gelin,» dediler. Bir yıl önce de kızımız Özge’yle Ege ve Akdeniz kıyılarını gezmiştik. Gittiğimiz yerlerde otel, apart, pansiyonlarda kalmıştık. Zaman zaman kalacak yer bulma sıkıntısı da yaşamıştık. Mithatlara:

Yollarda

Yollarda

-Biz de size arabamızla katılırız; lâkin sizin karavanınız var istediğiniz yerde konuşlanabilirsiniz, gideceğiniz yerlerde otel, pansiyon olmayabilir o zaman biz ne yaparız, nerede kalabiliriz? dedik. Onlar:

-Kalacak yer sorun olmaz, bizde minik bir çadır var, karavanın yanına onu kurarız, çadırda kalırsınız, dediler.

Bu minik çadır fikri hoşumuza gitti, geziye çıktık.

İlk gece deniz kenarına yakın bir yerde kamp attık. Mithat önce karavanını yerleştirdi, arkadan Selçuk’la çadırı kurdular. Çadırın kurulması üç dakika sürmedi. İşte bu çadırınız, buyrun! dediler.

Minik Sarı Çadır

Minik Sarı Çadır

Çadırın minik olduğunu söylemişlerdi. Ama biz, minik çadırın bu kadar minik olacağını doğrusu düşünmemiştik. Aman Allahım, köstebek deliği gibi! Buna nereden girip nasıl yatacağız, diye kem küm ettiysek de yapacak bir şey yoktu, başa gelen çekilecekti. Çocukluğumu anımsattı bu çadır bana. Masanın altında oynardık, emekleyerek masanın altına girer sürünerek çıkardık. Aynen öyle emekleyerek sosis gibi girdik çadıra, doğru dürüst hareket bile edemiyorduk, çadırın kapısı tüldü. Bu, sineklerin içeriye girmesini engelliyor, içerinin havadar olmasını sağlıyordu; fakat bizim kafamız ters taraftaydı. Gecenin bir yarısı boğuluyor gibi olunca can havliyle çadırın içinde dönmüşüz, başlarımız çadırın tüllü kısmına gelmiş.

Yüzüme yumuşacık dokunan yel, denizin enfes kokusu, dalgalarla kumsalın öpüşmesinden doğan ezgiler bana düşlerimi yarım bıraktırdı. Gözlerimi açtığımda tülün ardından milyonlarca yıldızın pırıl pırıl parlayarak göz kırptıklarını gördüm. Yel ve dalgalar Selçuk’u da uyandırmıştı. Karanlıkta birbirimizin gözlerindeki pırıltıyı, dudaklarındaki gülümsemeyi fark ettik. Büyülü bir geceydi, mikro çadır bize doğanın tüm güzelliklerini sunuyordu. Dalgalarla kumsalın öpüşmesine biz de katıldık.

İşte bu çadır, hayatımızın dönüm noktalarından biri oldu. Mikro bir çadırdan bu kadar keyif aldıysak karavandan kimbilir nasıl keyif alırız diye düşündük.  Zaten doğayı seviyorduk bu kamp yaşamıyla daha çok sevdik. Doğayla içli dışlı olmak, içimizde karavancı olma isteği oluşturdu, sonra da bu istek tutkuya dönüştü. Karavancı olabilir miyiz, bu işi başarabilir miyiz? soruları uçuşuyordu kafamızda ve aramızda. Kolay değildi karavancı olmak, her türlü zorluğa katlanmak gerekiyordu. Sevgiyle olabilecek bir şeydi karavancılık. Zaten her şey sevgiyle başlamaz mı? Düşüne konuşa, tartışa söyleşe bir karavan almaya karar verdik. Ne ilginçtir ki bu çadırda yatan çiftlerden birkaçı kısa bir zaman sonra karavan sahibi oldu.

Bu durum, aramızda uzun süre espri konusu oldu. Ya, karavan mı almak istiyorsunuz? Güzel, karavancı olmanın ilk şartı şu minik sarı çadırda yatmaktır, sizi bu gece bu çadırda ağırlayalım(!)

Avşa’da gök delindi sanki, bu yağmur duracak gibi değil! Sevgili, gezici doğa evim senin sulara gömülmene gönlüm razı değil; lâkin yapabileceğim bir şey yok. Yağmur durunca ve Selçuk gelince sana iyi bir bakım yapacağız artık!

***

Bir an önce Avşa’ya gitmeliyim, İstanbul’da halletmem gereken bir sürü iş vardı; artık onları dönüşte yaparım. Yalnız İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne uğrayıp Buket ve kendi adıma dilekçe vermem gerekiyor, izinli sayılabilmemiz için. Dilekçeyi verdikten sonra deniz otobüsüyle gidebilirim Avşa’ya.

Off! Işık hızıyla dilekçeleri verdim, yorulmuşum, yerimi bulup oturayım, biraz daha öne gitmeliyim. D-13 işte burası!

Yerine oturdu, gözlerini kapayıp Buket’in yağmurla ilgili söylediklerini düşündü Selçuk Borak, neredeyse kırk yıllık Avşalıydılar.

Avşa Adası

Avşa Adası

Her yıl en az üç aylarını Avşa Adası’nda geçiriyorlardı. Avşa’da çok şiddetli yağmurlar görmüşlerdi; ama hiçbir zaman büyük bir selle karşılaşmamışlardı. Yağmur ne kadar yağarsa yağsın toprak o suyu içine çekiverirdi.

Yağmur ve sel düşüncesi yerini Akdeniz Üniversitesinin salonunda sergiledikleri Kabare oyununa bıraktı. Koreografisini yaptığı Kabare’yle Kıbrıs’a turneye gitmişlerdi. Oyuncuların performansı çok iyiydi. Kıbrıslı seyirciler oyunu çok beğenmiş, ekip olarak yoğun duygular yaşamışlardı. Oyunun heyecanını üzerinden tam olarak atamamıştı. Buket’in kulaklarında çınlayan sesi, oyunu geri planda bıraktı. Karavan’ın kapısına ulaştı sular, diyordu.

Sarı, minik bir çadırla tatil yaptıktan sonra karavan almaya karar vermiştik. Karavan bizi doğaya daha da yakınlaştıracaktı. Mithatlarla 1998 yazında yaptığımız geziden döndükten yaklaşık iki ay sonra; Mithat, Ataköy Kamping’de satılık bir karavan olduğunu söyledi.

İlk karavanımız

İlk karavanımız-Selçuk Borak

Karavanı görmeye gittiğimiz gün satın aldık. İki üç sahip değiştirmiş eski bir karavandı. Biz onu çok sevdik, karavanı alır almaz, orasını burasını düzeltmeye başladık. Karavanı tamir etmek bile çok keyifliydi!

İlk karavanımız-Buket Borak

İlk karavanımız-Buket Borak

Karavan deyince aklımıza gezmek, değişik yerler görmek, her gün başka bir köyde, kasabada kalmak geliyor. Karavanı alış amacımız buydu! Oysa aldığımız karavan bu amaçla kullanılmamıştı. O, yapıldığı günden bize gelene kadar İstanbul’daki Ataköy Kamping’in göçebe değil, yerleşik karavanı olmuştu. Kimse onu alıp gezdirmemişti. O, karavan olduğunu unutmuş, kendini kulübe zannediyordu. Haftasonlarımızı karavanı adam etmeye vakfetmiştik. Her geçen gün karavanımız daha iyi oluyordu, yalnız gece yatarken bir yerden keskin bir soğuk geliyordu. Soğuğun alttaki dolaptan geldiğini anlamamız epey zamanımızı aldı, tekerleğin çamurluğuna rastlayan yerde koca bir delik vardı. Bu delik bir erkek donuyla kapatılmışsa da bir don yeterli gelmemişti deliği kapatmaya(!)

DSC06370-sardunya abKaravanın sahiplerinden biri de çiçeğe çok meraklıymış, karavanın camlarının altına delikler açıp sardunya saksılarını yerleştirmiş. Bir sonraki sahip ise bu saksıları beğenmeyip kaldırmış, camın altında açık kalan delikleri cam macunuyla tıkamış. Zavallı karavan delik deşik olmuş! Karavanı iyi kötü adam ettik. Sıra onu bulunduğu yerden çıkarmaya geldi. Kendisinin bir karavan olduğunu anımsaması gerekiyordu! Karavanı çıkartmak için epey uğraştık… Yerinden on santim bile oynatamadık. Bu niye yerinden kıpırdamıyor? diyerek yere yapıştırıp başlarımızı, altına baktık ki… Kıpırdamaz tabii, ne yaparsan yap, nafile! Karavanın tekerlekleri lâf olsun diye duruyormuş, aslında karavan koca bir kütüğün üstüne tünemiş! O kütük çıkarılmadan karavanın hareket edebilmesi imkânsız! Kütüğü çıkardık, karavanın tekerleklerini kontrol ettik, karavanı yürür hale getirdik. Ve karavanlı gezilerimiz başladı.

Buket şu anda ne yapıyor acaba? Ne kadar heyecanlıydı telefonda! Karavan, karavan sular altında, diyerek kapadı telefonu. Karavan, yaşamımızın önemli bir parçası!

KARAVAN KAMPİNGLERİMİZ (Hüsniye ve Ahmet 10)

Karavanımız ve karavan kampları, Ahmet rahatsızlanmadan önce yaşamımıza farklı bir renk getirmişti. Ahmet hastalandıktan sonra kampingler olmazsa olmazımız oldu. Kamplarda doğanın içinde olmak hem fiziksel hem de psikolojik olarak Ahmet’e çok iyi geldi. Karavanımızla doğada yaşamak beni de çok rahatlattı, mutlu etti. Kampingler sayesinde daha huzurlu, sağlıklı olduk.

Ruh ve beden sağlığımızı, yaşama sevincimizi borçlu olduğumuz, yıllarca yaşadığımız İstanbul’daki Ataköy ve Yeşilköy Çiroz Kamping ne yazık ki kapatıldı. Bize hayat veren, yaşamımızı renklendiren, sevdiğimin sağlığına kavuşmasını sağlayan kamplarımız artık yok!.. Artık yok… yok… yok… yok… yok!..

Ahmet’in felçli olduğu dokuz yılın dört yılı karavanımızla -1999’a kadar- Ataköy Kamping’de; 1999’dan 2005’e kadar da Yeşilköy Çiroz Kamping’de kaldık. husniye-ahmet3Biz evimizden çok bu kamplarda yaşadık. Yaz, kış, ilkbahar, sonbahar… Arada sırada evimize gidiyorduk.

Hüsniye ile Ahmet ve karavan komşuları-Ataköy Kamping

Hüsniye ile Ahmet ve karavan komşuları-Ataköy Kamping

Kampta yaşamak, doğanın içinde olmak onu daha çabuk iyileştirdi. O kamplar olmasaydı, Ahmet evde yaşamış olsaydı ne sağlığına kavuşur ne de mutlu olurdu. SAMSUNGOna güç veren doğaydı; kazdığı toprak, suladığı ağaç, yetiştirdiği çiçek, izlediği böcek, beslediği kedi, köpek, yıldızlarından gözlerini alamadığı gökyüzü… En önemlisi de dünyalar kadar sevdiğimiz ve bizi seven karavancı dostlarımızdı. Her zaman yanımızdaydılar. Birlikte kahvaltı eder, yemek yer, gezilere giderdik. Bizim karavanın önünden her geçen, çok samimi olmasak bile, bize sevgiyle gülümser, selam verirdi. Karşılıklı gülümsemeler, selamlaşmalar bizleri yakınlaştırır, güzel duygular hissettirirdi hepimize.

Hüsniye ile Ahmet

Hüsniye ile Ahmet

husniye-ahmet7-ab-bNe güzel şey gülümsemek! Kişinin içinin, yüzüne yansıması ne güzel! Ahmet! Ah, Ahmet! Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı. DSC08459-abBeni güldürmek, mutlu etmek için her şeyi yapardı. Biz yaşama en acı günümüzde bile gülümseyerek baktık. Öyle baktığımız için yaşam da bize gülümsedi…

Zaman içinde yürümesi düzelmeye başladı, normal bir yürüme değildi; fakat büyük bir ilerleme kaydetmişti. Çalışmaktan hiç yılmıyordu, aynanın karşısına geçiyor, hareketlerini düzenlemeye çalışıyordu. Sürekli hareket yaptı, herkes kendisinin ayakta ve güçlü olduğunu görsün istiyordu. Her işini kendi yapmaya çalışıyordu, her gün yeni bir şey öğreniyordu. Herhangi bir şeyi başkasından istemez, kendi bulur, yapılması gerekenleri yapardı. Kendi gereksinimlerini kendi giderdiği için de hızla iyileşiyordu.

Karavancı dostumuz Pepa

Karavancı dostumuz Pepa (Despina)

Hiçbir zaman konuşamadı; sadece bazı sözcükleri söyleyebiliyordu. Ağzından ilk çıkan sözcük ‘Pepa’ oldu. Karavan komşumuz ve dostumuz Pepa’yı çok severdi. Daha sonra da ona hep Pepacım, Pepacım diye seslendi. Pepa da:

“Ne o Ahmet Bey yine bir isteğin var herhalde,” der. Ahmet ne istiyorsa anında yapardı. Aslında Pepa’nın adı Despina’ydı, biz yakınları ona Pepa derdik. Canım Pepa, ne kadar yardımsever, dost canlısıydı; ne üzücüdür ki artık o da bu dünyada değil! Ölümü yakıştıramadığım insanlardan biriydi o! Ne kadar hareketli, üretken, sevecendi!

Ahmet konuşamıyor; az çok yazabiliyor, şekiller çizebiliyordu. Yaşama o kadar bağlıydı ki, yaşadıklarını başkalarına anlatmak için büyük çaba harcıyordu. Bir kampta cırcır böceğini nasıl susturduğunu arkadaşlara anlatabilmek için kâğıda ağaç, adam, taş çizmişti. Adam kendisiydi, taşı ağaca atıyordu, taş ağaca çarpınca cırcır böcekleri susuyordu. Tüm bunları karşısındakilere anlatabildiğine çok seviniyor, sevincinden ellerini çırpıyordu. Haritalar çiziyordu, mimariye çok meraklıydı. Hukukçu olduğu için normal bir kişiden daha fazla algılama gücü vardı. Daha önce de sanata düşkünlüğünden söz etmiştim. Felçliyken beni Halk Eğitim Merkezi’ne gönderdi. Benden bir örtü işlememi istedi. Simden Maraş işi bir örtü yaptım. Öyle mutlu oldu ki her gelene o örtüyü gösterir, örtü beğenildikçe o daha da mutlu olurdu.

Sohbet edemediği için ev gezmesine gitmek istemiyor, herkesin bize gelmesini istiyordu. Çünkü ben konuklarla sohbet ederken o arada kaybolur; evle ilgili işler yapardı: bulaşık makinesini boşaltır, makineye bulaşıkları yerleştirir, konuklara ikram etmek için bir şeyler hazırlardı… Bu tip işler onu oyalıyordu, boş durmayı hiç sevmez, sürekli hareket eder, kendine iş üretirdi.

Ahmet, o kadar hastalık geçirdi, ömrünün sonuna kadar konuşamadı; fakat gördüğü tedaviler, kendisindeki büyük yaşama sevinci, karavanımız ve kamplarımız sayesinde algılama düzeyi çok yükseldi, keyifli bir yaşam sürdü.

Keyifli bir yaşam sürdük…

SANEM’İN KARAVANCI OLMASI

Hiç unutmuyorum 22 Şubat 2002’de karavanımı Adapazarı’ndan Sally Karavan çalışanları getirdiler Çiroz Kamping’e, Mualla’nın tam karşısına düşen parsele yerleştirdiler. Onu yıllarca düşlemiştim, o hayallerimi süslemişti. Tam ondan vazgeçtiğim anda, ona sahip oldum. Bu inanılmazdı!

Artık benim de bir evim vardı. Annemin her zaman söylediği bir söz düştü aklıma:

“Evi ev yapan dört duvarla bir çatı değil, içindekilerdir.”

Karavanımın 2015 Versiyonu

Karavanımın 2015 Versiyonu

Karavanıma bir ad verdim: Sıdıka.

Karavandaki ilk gecemde, ısıtıcım olmadığı için paltomla oturup Sıdıka’yla sohbet ettim. Ona:

“Ben Sanem, sen Sıdıka…

 Karavanım Sıdıka

Karavanım Sıdıka

Bakalım kız kıza neler yaşayıp göreceğiz burada? Sen benim için bir teneke kutu değilsin, bana ait ilk ve tek evsin.

Senin hiç oyuncak ayın oldu mu? Hemen hemen her çocuğun bir oyuncak ayısı olur. Genellikle kız çocukları büyüseler de oyuncak ayılarından vazgeçemezler, ona sarılıp uyur, onunla dertleşirler. Sen benim için aynen böylesin Sıdıka’cığım, sana sarılıp yatamam; ama sende barınabilirim.

Aylardan şubat, dışarda müthiş bir soğuk var, gerçi içerinin de dışardan bir farkı yok, şu an çok üşüyorum; ancak içim kıpır kıpır… Heyecanlıyım… Sevgi doluyum! Kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum! İnsanın senin gibi bir eve sahip olması müthiş bir şey!” dedim.

Soğuktan fazla oturamadım, paltomu zar zor çıkarıp iki kalın kazak giydim, yorganıma sarındım; soğuktan, heyecandan uzun süre uyuyamadım. Sabaha karşı dalmış olmalıyım. Sabahın erken saatinde büyük bir gürültüyle yerimden fırladım, önce nerede olduğumun ayırdına varamadım. Birileri tepemde yürüyordu fütursuzca. Dışarı çıkıp baksam diye düşündüm, dışarı çıkmayı göze alamadım. Çok korkmuştum. Bir kampingde karavanda yaşamaya yeni adım atmıştım. Burada yaşarken pek çok olumsuzluklarla karşılaşabilirim, karşılaşabilirim değil karşılaştım işte! Çatımdaki ayak sesleri dur durak bilmiyordu. Aklıma Mualla ile Yavuz’un kampta köstebek ve kirpiler de yaşıyor, dediklerini anımsıyorum. Kirpi veya köstebek çatıya nasıl çıkar? diye düşünmekten kendimi alamadım.

Cesaretimi toplayıp attım kendimi dışarı, hava tam olarak aydınlanmamıştı. SAMSUNGÇamlar mis gibi kokuyordu, o koku ve alacakaranlık bana korkumu unutturdu, kendimi bir iyi, bir güzel hissettim. Çatımda dolaşanlarla da karşı karşıya geldim, biri henüz inmeye hazırlanıyordu karavanımın çatısına, ikisi benim dışarı çıkmamla uçup karşıdaki ağaca kondu. My captured pictureTepemde gürültüyle yürüyenlerin kargalar olduğunu anladım böylece. Kargalardan kolay kolay kurtulamadım, her gün geldiler çatımda tepinip durdular. Onların tepinmeleri, katır kutur yürümeleri beni hiç ama hiç rahatsız etmedi, büyük bir sevecenlikle gülümseyip başımı yastığıma gömdüm uyumaya devam ettim.

Peki, ben bir apartmanda yaşasaydım ve üst kattaki komşum sabahın köründe veya gece yarısı topuklu terliklerle gezip beni uyandırsaydı o komşuma kargalara gösterdiğim hoşgörüyü gösterebilir miydim? Hiiiiç sanmıyorum! Mutlaka gider kapısını çalar, onunla tartışırdım. -karga-bBir kargayla tartışamayacağımı bildiğim için mi bölünen rüyalarıma devam ediyordum. Sanırım bunun yanıtı doğada. Koşulları belirleyen doğa, yaşam doğanın bir parçası. Bir kampingde yaşamak bana doğayla uyumlu yaşamak gerektiğini öğretti. Daha düzenli ve sistematik yaşamaya başladım, daha sabırlı oldum, direncim arttı. Yoksa doğaya uyum sağlayamayan insan çok hırpalanıyor. Karavanda pek çok eksiğim vardı. Muallaların yardımıyla eksiklerimi yavaş yavaş tamamladım. Artık yaşamımda, ışıklarını yanık gördüğümde rahatlıkla damladığım Mualla ve Yavuz vardı. Yıllarca çok güzel komşuluk yaptık. Yemeğimizi, ekmeğimizi, müziklerimizi, kitaplarımızı, filmlerimizi, bilgisayarlarımızı paylaştık.

Karavan Komşularım Şahika Hanım ve Sabri Bey

Karavan Komşularım Şahika Hanım ve Sabri Bey

Yan tarafımdaki karavan komşularım, Şahika-Sabri Şenyüz çiftiydi. Her ikisi de dünya tatlısı insanlardı. Sabri Bey genellikle hamakta hafif hafif sallanarak keyif yapar, sürekli iş yapanlara da siz kendinize iş yaratıp duruyorsunuz, ne gerek var derdi. Eşi Şahika Hanım ise nefis yemekler yapar, örgü örer, dikiş dikerdi. En önemli hobisi de resim yapmaktı. Ayrıca yaptığı yemekleri bizlerle paylaşmayı çok severdi. Onun bize ördüğü şalları hâlâ kullanıyoruz. Şahika Hanım bahçesini küçük bir orman haline getirmişti. Onun karavanına ulaşmak için başınızı eğip belinizi bükmeniz gerekirdi. Diktiği küçücük fidanlar büyüyüp birbirleriyle sarmaş dolaş olmuş, size geçit vermemek için dallarından geleni yapıyorlardı.

Çiroz Kamping'de Bir Yılbaşı Gecesi

Çiroz Kamping’de Bir Yılbaşı Gecesi

Şahika Hanımların karavanının arkasındaki karavanda da Ahmet yaşıyordu. Zaman zaman hepimiz bir araya gelir kahvaltı eder, akşam yemekleri yerdik. Hele bir yılbaşı gecesi Ahmet’in bahçesine masalarımızı kurduk, karlı bir yılbaşıydı. Kampımız beyaza kesmişti, herkes bir çeşit yemek yapıp getirdi yirmi-yirmi beş kişi hep birlikte yılbaşını kutladık. Bembeyaz, buz gibi, sıcacık bir yılbaşı oldu!

Ah, ah ne günlerdi! Karavan yaşamı İstanbul’daki yaşamımı daha sağlıklı kılıyordu.

İstanbul Florya Çiroz Kamping

İstanbul Florya Çiroz Kamping

Kampa girdiğim anda şehir arkamda kalırdı. Kendimi karmaşık bir kentten soyutlanmış bir yaşama girerken bulur, tüm sıkıntıları geride bıraktığımı duyumsardım. Bu bana büyük bir keyif verirdi. Cumartesi-pazar günleri zorunlu olmadıkça kamptan ayrılmazdım. Pazartesi işe giderken yaz tatilinden dönüyormuş gibi hissederdim kendimi. Akşam karavanıma girmeden önce Bayan Pepa’nın Şili-Lili’siyle, Sabri Bey’in Tango’suyla dakikalarca oynardım. Benim onlarla oynamamdan hoşnut olan köpekler, sabahleyin de onlarla oynamamı isterdi. Sabahın köründe, otobüsü yakalamak için uykulu bir koşu tutturmuşken iki sevimli köpek paçalarımı çekiştirip dururlardı. Sadece paçalarımı çekiştirseler bir şey demeyeceğim de…

Bir gün beli lastikli bir etek giymiştim, köpekler uzun eteklerimi çekiştirip beni yürütmüyorlardı. Aklım otobüsteydi, otobüsü kaçırmak belânın daniskasıydı. Tatlı köpekler, eteklerimi çekiştirdikçe etek belimden kayıyordu, ben belimden onlar eteklerimden çeke çeke kampın çıkış kapısına geldik, geldik de benim etek de aşağıya kaydı. Halim öyle komikti ki! Onlardan kurtulup eteği belime oturttum, otobüse zor attım kendimi. Rahatlayınca da bastım kahkahayı. Otobüstekiler ne olduğunu anlamadan bana bakıyorlardı. Ben ikinci, üçüncü kahkahamı patlatmamak için kendimi zor tuttum. Sanki içimde sevimli, şirin bir çöpçü vardı da çalı süpürgesiyle süpürdükçe beni güldürüyordu.

Kampta hem bireysel ve özgür yaşıyor hem de diğer karavancılarla çok rahat kaynaşabiliyordum. İstanbul’da karavanda yaşamak, modern yaşamla doğal yaşam arasında bir yerde yaşamaktı. Sanırım en keyiflisi de buydu! İçinde bulunduğun an, nerede olmak istiyorsan orada olabilirdin. Seçim senindi.

Karavan yaşamına kolayca uyum sağladım, karavanım Sıdıka’sız yapamaz oldum, Sıdıka’ya bir zarar gelecek diye ödüm kopuyordu. Onu yağmurdan, çamurdan, kardan korumak için her türlü bakımı yapıyordum. Karavanım çürümesin diye altını ziftledim, karavan komşularım bu işi yaptığıma inanamadılar; karavanımın altına baktıktan sonra beni tebrik ettiler.

İstanbul Florya Çiroz Kamping

İstanbul Florya Çiroz Kamping

Herkes bana o küçücük karavana nasıl sığdığımı sorardı. Onlara o küçücük karavan benim kocaman dünyam, karavandan çıkınca onlarca dönümlük, türlü ağaçlar ve My captured pictureçiçeklerle bezenmiş bir kamping var, üstelik hepsi benim. Yaşam alanım düşündüğünüz gibi küçük değil, çok çok büyük, derdim.

KARAVANIMDA BİR MİSAFİR: SANEM (Doğadan Zorunlu Kopuş 6)

Sanem’le tanışmamız akşamları eğitmenlik yaptığım Bilgeadam Bilgisayar Kursu’nda başladı. O da eğitmendi. Okuldan çıktıktan sonra koştura koştura Bilgeadam’a gider, derslere girerdim. Yoğun bir iş yaşamım vardı. Sanem’in de öyle. Birbirimizi yakından tanıdığımız söylenemezdi.

Sanem ve Mualla

Sanem ve Mualla

Bir akşam derslerimiz bittikten sonra yönetim toplantı yaptı. Toplantı düşündüğümüzden geç bitti, Sanem’in huzursuz olduğunu hissettim.

-Ne oldu Sanem, bir sorun mu var? Seni huzursuz görüyorum.

-Saat geç oldu, ben Kadıköy’e gidecektim. Nasıl gideceğimi düşünüyorum.

-Bu saatten sonra Kadıköy’e gidilmez, sen en iyisi bana gel.

-Valla, sana yük olmayacaksam…

-Bana yük mük olmazsın, haydi gidelim…

Bizim konuşmamızı duyan bir iki arkadaş gülerek takıldılar bana:

-Ha, ha, ha! Sanem’i çağırıyorsun da onu nerede yatıracaksın?

-Siz benim evimi ne sanıyorsunuz? Sanem’i oturma odamda yatıracağım…

***

Mualla’nın toplantı gecesi, beni evine davet etmesi hayatımı kurtardı desem yeridir. Gecenin bir yarısı Kadıköy’e gitmek maddi olarak beni batırabilirdi. Aksaray’dan Yeşilköy otobüsüne bindik onun evine gitmek için. Gerçi onunla pek samimi değildik; ancak beni büyük bir içtenlikle evine çağırdığını hissettim. Yeşilköy’de son durakta indik, oradaki apartmanlardan birine gireceğimizi sanıyordum; öyle olmadı, bir apartmanın kapısı yerine park gibi bir yerin upuzun, demir kapısının önünde durduk. Mualla kapıdaki görevliye ‘iyi geceler’ dedi, görevli de selâm verdi, girdik kapıdan içeri. Lâmbalar girdiğimiz parkı aydınlatıyordu, ortada ev mev yoktu. Yüz-yüz elli adım gittikten sonra tek katlı bir bina gördüm, Mualla’nın evi burası olsa gerek diye düşünürken binanın önünden geçtik. Bir ara yola girdik, bu yolda aydınlatma yoktu. Karanlıkta biraz yürüdük.

Resim 019-Çiroz Kamping-tahta kapı bg-bgMualla, bahçe kapısını açtı, bir iki adım attık, işte eve geldik diyerek penceresinden ışık sızan büyük karavanı gösterdi. Karavan!!! My captured pictureBir karavanda yaşıyordu. Meğer evim, evim dediği bir karavanmış! Bu gece bir karavanda yatacaktım, bu inanılmaz bir şeydi! Üniversitede okurken bir karavanım olmasını çok istemiştim. Düşlerimde karavanda yaşadığımı görürdüm. Karavanda yaşama düşüncesi takıntı haline gelmişti bende. Bu takıntıdan kurtulmam uzun zaman aldı. Ama bak, Mualla ve eşi karavanda yaşıyordu işte! Demek ki bir karavanda yaşama düşü, çok da absürd değilmiş.

***

Sanem, ‘İşte evim!’ diyerek karavanımı gösterdiğimde çok şaşırdı. Onun bu kadar şaşırmasını doğal karşıladım. Çünkü bana ilk kez gelenlerin tepkileri hep aynı oluyordu. Pek çok arkadaşımın karavan yaşamıyla ilgili bilgileri ve düşünceleri yoktu. İlk defa karavanıma geldiklerinde genellikle:

-Aaa! Nasıl yaşıyorsunuz bir karavanda? diyorlar, kampta bir iki saat geçirdikten sonra da İstanbul’da bambaşka bir dünyada yaşadığımızı görünce çok imreniyorlar ve:

-İyi ki geldik, ne güzel yaşıyorsunuz! Sizi tebrik ederiz! deyip “Biz de yaşayabilir miyiz acaba? diye birbirlerine soruyorlardı.

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

Hiçbiri cesaret edip bir karavan almasa da bize konuk olarak geldiklerinde kampın ve karavan yaşamının tadını çıkarıyorlardı. Sabahtan akşama, hatta gece yarısına kadar kampta vakit geçiriyorlardı. Zaman zaman yatıya kalan dostlarımız da oldu. Bir karavan çoğu kişiye küçük gelse de normal bir eve göre daha fazla konuk yatağımız vardı. Her gelenin, nihayet nefes alabiliyoruz dediği bir yerdi Çiroz Kamping. Yeşilköy Hava Alanı’na inen uçakların üzerimizden büyük bir gürültüyle geçmesi bile kimsenin keyfini kaçırmıyordu. Betonlaşmış İstanbul’da böyle bir kampingin olması ve burada pek çok karavancının huzur içinde yaşaması dostlarımıza inanılmaz geliyordu.

O gece Sanem ve eşimle karavan yaşamından konuştuk uzun uzun. Meğer bir karavanda yaşamak Sanem’in düşüymüş.

Onun yatağını oturma odasına hazırlarken karavan almak istediğini söyledi. Önce şaka yapıyor sandım, yüzüne bakınca ne kadar kararlı olduğunu gördüm. Ve bir hafta geçmeden Adapazarı’na gidip Sanem için 5.25’lik bir karavan ısmarladık.

17 AĞUSTOS DEPREMİNİ ATAKÖY KAMPİNG’DE YAŞADIK (Doğadan Zorunlu Kopuş 4)

17 Ağustos 1999’da Ataköy Kamping’deydik, karavan sallanmaya başlamadan bir iki saniye önce uyandım, buna uyanmak demek yanlış olur, uykuyla uyanıklık arasındaydım. Karavanın sallanması aklıma depremi getirmedi önce, arkadaşlarımızın bize şaka yaptıklarını, karavanımızı salladıklarını düşünürken masanın üzerindeki bilgisayarın kaydığını fark ettim:

İstanbul Ataköy Kamping

İstanbul Ataköy Kamping ve Ataköy’ün binaları

“Eşime kalk, bilgisayar kayıyor!” diye bağırmamla kalkıp bilgisayarı tutmam bir oldu. Eşim de anında kalktı, bilgisayarın başındayken sallanma hâlâ devam ediyordu. Bunun arkadaş şakası olmadığı belliydi!

Kapıyı açıp dışarı çıktık, o zaman deprem olduğunu anladık ve sarsıntının şiddetini algıladık. Daha önce toprağın dalgalandığını görmemiştim. Ayağımın altındaki toprak dalga dalga yürüyordu. Toprağın hareketi beni korkuttu.

SAMSUNGDepremin ardından, sanırım yirmi dakika sonra, karavan komşularımız Nesrin ablayla Ergün enişte karavanlarına geldiler. Renkleri sapsarıydı, gözbebekleri büyümüştü, iyi durumda değillerdi. Biz karavanda olduğumuz için fazla sallandığımızı düşünüyorduk, Nesrin ablaların anlattığına göre evde depremi yaşamak daha kötüymüş! Onlar bizden fazla korkmuşlardı. Depremin merkezinin Gölcük olduğunu söylediler. Hemen ankesörlü telefona koşup İzmit’teki kızkardeşimi aradım, iyi olduklarını öğrendim ve başka bir yeri arayamadan telefonlar kitlendi.

Ne olup bittiğini anlamak için radyoyu açtık, uzun süre aradıktan sonra bir radyo kanalına ulaşabildik, spikerin anlattıkları bizi dehşete düşürdü. Spiker sürekli İstanbul’un yerle bir olduğunu, taş taş üstünde kalmadığını, bunun takdir-i ilahi olduğunu söylüyordu. Başka bir kanal bulmak için çok uğraştık; fakat herhangi bir kanala ulaşamadık.

SAMSUNG

Resim 349-çadır abBir saat içinde kamping panayır yerine döndü, çadırını, tulumunu, battaniyesini alan Bakırköylüler ve Ataköylüler kampa akın ettiler. Evlerinde depremi yaşayanlar öyle büyük bir korku içindeydiler ki hiç kimse kolay kolay onları evlerine sokamazdı. Ertesi gün, yaşanan faciayı öğrendiğimizde beynimizden vurulmuşa döndük. Binlerce insanımızı yuttu deprem denen canavar! Gerçekte canavar olan deprem miydi, yoksa sorumluluklarını yerine getirmeyen, çıkarları için insanların canlarını hiçe sayan insanlıktan nasibini almamış kişiler miydi?

SAMSUNGDeprem, karavancılığı ön plâna çıkardı. Depremden korkan pek çok kişi karavan edindi. Ama bu uzun süreli olmadı, deprem korkusu geçince alınan karavanlar da elden çıkarıldı.

1999’un sonunda Florya’daki Çiroz Kamping’e taşındık. Çiroz Kamping’i Ataköy’den daha çok sevdik. Tüm dostlarımızla karavanlarımızı aynı bölüme yerleştirdik. SAMSUNGBurada toprakla daha içli dışlı olduk, kendimizi doğanın kollarına bıraktık, doğayı tanımadan kendimizi tanımadığımızı öğrendik karavan yaşamında. Diktiğimiz güllerin tomurcuklarını takip etmek, onların açtığını görmek bizi sevince boğardı. İnsanın kendi yetiştirdiği domates, biber, patlıcan ve kabakları toplaması, onları dostlarıyla yemesi tadına doyulmayacak bir şey!

DSC06379-lale 2 abÇiroz Kamping’deki yaşamımız çok güzeldi, doğada insanın sevdiğiyle, dostlarıyla yaşaması bambaşkaydı. Komşular arasında büyük bir dostluk vardı, hiç kimsenin kıskançlıkla, kinle, nefretle, didişmeyle işi yoktu. Sevgi, anlayış, paylaşım, yardımlaşma; doğa ve insanla bütünleşmişti. Kampın kapısından girdiğimiz anda İstanbul gibi bir metropolde yaşadığımızı unutuyor, kendimizi doğaya teslim ediyorduk. Doğanın dostluğu, insanın dostluğu, insanın kendisiyle hesaplaşması… Bu hesaplaşma her yerde olmuyor, doğa insanın kendini bulmasına büyük yardımcı. Kampta ne hırsızlık ne kötülük ne huzursuzluk vardı. Ütopik bir dünya; fakat ütopya değildi, gerçekti!

DSC06360-çiçek ab

NASIL KARAVANCI OLDUK? (Doğadan Zorunlu Kopuş 3)

Ne zaman tanıdım onu? Off, sanki yüz yıllar geçmiş gibi geliyor. Bir arkadaşın vasıtasıyla tanıştık, ilk bakışta aşık olmadık birbirimize; zamanla birbirimizi tanıdıkça, ortak noktalarımızı keşfettikçe, dünyaya bakışımızdaki benzerlikleri gördükçe; insanların insanca, özgür ve eşit olarak yaşamasına, insanın ürettiklerine; müziğe, kitaba, resme, sinemaya, tiyatroya lafın özü sanata duyduğumuz aşkın büyüklüğü gözlerimizin önüne serildikçe yakınlaştık, birbirimizi sevdik, aşık olduk.

Yani aşk sonradan geldi. Ben otuzuma girmiştim, o ise otuzlu yaşların başındaydı. Evlendik! Öyle şaşaalı bir törenle değil! Nikâhta dört kişiydik. Gelin, damat ve iki şahit. Benim için çok değerli olan iki şahit! Güzel bir tören oldu,  mutluyduk.

Mutluluk, her zaman tek başına değildir, bir sürü sorun onu yer yer gölgeler. Bu gölgeler bizi korkutmadı.

Evlendikten sonra aşağı yukarı üç ay o, kendi evinde yaşamaya devam etti; ben kendi evimde yaşadım; çünkü ikimiz de yakınlarımızla yaşıyorduk. Yalnız bu arada ortak yaşayabileceğimiz kiralık bir ev de arıyorduk.

Ataköy Kamping

İstanbul Ataköy Kamping

Bir pazar günü arkadaşlarımız Sevil’le Mithat’ın Ataköy Kamping’deki karavanlarına konuk olduk. Deniz kenarında, çeşitli ağacın olduğu bir koruydu burası.

İstanbul Ataköy Kamping

İstanbul Ataköy Kamping

Yolun karşısındaki yüksek binalara inat yemyeşil parlıyordu. Yerli ve yabancı karavancılara ait yüzlerce çekme ve motokaravan vardı Ataköy Kamping’de. Karavanlara bayıldık. Akşamüstü karavanın önünde beş çayımızı içtik. Hava kararınca ortalık serinledi. Akşam yemeğini karavanda yedik, yemekte söz döndü dolaştı kiralık eve geldi. İstediğimiz gibi bir ev bulamadığımızdan yakındık. Bunun üzerine Mithat:

“Bırakın kiralık ev aramayı, size büyükçe bir çekme karavan alalım, karşımızdaki parsel boş, sizi oraya yerleştirelim. Bir evde doğdunuz, büyüdünüz, ayrı ayrı da olsa bir evde oturuyorsunuz. Tekrar kiralık bir ev aramaya ne gerek var. Gelin karavanda yaşayın.” dedi.

Biz karavan muhabbetini öyle koyulaştırdık ki saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadık. Bir baktık saat on bir olmuş. Kampingden ayrıldık, otobüs beklerken eşimle göz göze geldik, karavanda yaşamak ikimize de cazip gelmişti. Olabilir miydi? Bir karavan alıp bu güzel kampingde yaşamımızı sürdürebilir miydik? Gözlerimizin önünden karavanlar geçiyordu. Birbirimize gülümseyip ‘neden olmasın’ dedik. Karavan düşüncesi bizi heyecanlandırmıştı, otobüste sürekli karavan ve kampingle ilgili konuştuk. O gece karavanla ilgili çok düşündük, sonunda karavanda yaşamaya karar verdik. Ve sabah yedide Sevillere telefon edip aldığımız kararı bildirdik.

Bir sonraki hafta da iki karavan  Adapazarı’na Sally Karavan’a gittik. Karavanların biri Mithat’la Sevil’in, diğeriyse Nesrin ablayla Ergün eniştenindi. Eğlenceli bir yolculuk oldu. Sally Karavan’da pek çok satılık karavan vardı.

Sally Karavan/Adapazarı

Sally Karavan/Adapazarı

Biz, en büyük boy karavanlardan birini beğendik. Altı metre boyunda beş yataklı bir karavandı. Yatak odası ayrıydı, iki oturma grubu vardı. Bu oturma gruplarından biri iki kişilik büyük bir yatak diğeriyse tek kişilik bir yatak oluyordu.

Karavanın mutfağı oldukça büyüktü; buzdolabı, büyük bir fırın, fırının üzerinde biri elektrikli diğerleri gazlı dört gözlü ocak, ocağın üstünde de aspiratör bulunuyordu. Tuvaleti ve banyosu da genişti. Karavanda pek çok dolap vardı, oturma gruplarının altı da eşya koymaya elverişliydi. Karavanda en küçük alandan bile yararlanılmıştı. Aşağı yukarı on altı, on yedi metrekarelik bir alanda her şey mevcuttu. İkimiz de heyecanlıydık, kendimize bir yuva alıyorduk. Ve sıkı bir pazarlıktan sonra evimizi aldık!

Şirin yuvamızı Mithat’ın karavanının çeki demirine taktılar. Mithat’la Yavuz, Mithat’ın karavanında, Sevil’le ben de Nesrin ablaların karavanında Sally Karavan’dan ayrıldık. Evimiz önde gidiyordu, nasıl güzeldi! Kuş gibi süzülüyordu yolda. Ne yapmıştık? Bir hafta önce karavan almaya karar vermiştik ve şimdi bir karavanımız vardı. Ergün eniştenin karavanının önünde yol alıyordu yürüyen evimiz. İnanılmaz bir şeydi! Artık ikimizin bir yuvası olacaktı çam ve sakız ağaçlarının altında.

Ataköy Kamping’e yerleşip karavan yaşamına ‘merhaba’ dedik. Karavanda yaşamak olağanüstüydü. Kuş cıvılcılarıyla güne başlamak, uyanır uyanmaz insanın ayağının toprağa basması harikaydı! Bizim için bir köşkten daha değerliydi karavanımız.

KARAVAN BENİM İÇİN NEDİR? (Doğadan Zorunlu Kopuş 2)

2006 yılının yazında İstanbul Çiroz Kamping’den istemeden çıkarıldık, İstanbul Ataköy Kamping’e yıllar sonra geri döndük. Ataköy Kamping’e yerleştik yüzlerce karavancıyla. Ama aradan beş-altı ay geçti geçmedi bir hafta sonu-hiç unutmuyorum 21 Ocak 2007’de- Ataköy Kamping’deki karavan yaşamımız sonlandırıldı..

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping(2007)

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping (2007)

Biz karavancılar çok üzgündük, İstanbul’un önemli iki karavan kampının kapatılmasına bir türlü inanamıyorduk, yaşam alanlarımız elimizden alınmıştı.

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım Ataköy Kamping'den ayrılırken

Karavanım Ataköy Kamping’den ayrılırken

İstanbul’da önce Çiroz Kamping’in ardından Ataköy Kamping’in kapatılması yerli ve yabancı karavancılığın bitmesi anlamına geliyordu.

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping (2007)

Karavan benim için nedir? sorusunu kendime çok sormuşumdur.

KARAVAN! KARAVANIM!

Ataköy Kamping'deki son günüm

Karavanımla Ataköy Kamping’deki son günüm

Dünyam!!! Dostlarımla çevrili; hırsın, çekişmenin, didişmenin olmadığı, kimsenin kimseden dostluktan başka bir şey beklemediği, insan sıcaklığının duyulduğu bir dünya…

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Özgürlüğüm!!! On-on beş metre karelik bir alanda kişinin ne kadar özgür olabileceğini düşündünüz mü hiç?

Resim 007-Çiroz Kamping b kirpi

Resim 002-Ataköy Kamping Kediler bÇiçekleriyle, kargalarıyla, kuşlarıyla, kedileriyle, kangallarıyla, kirpileriyle, kazlarıyla, tavşanlarıyla, ağaçlarıyla, gece gündüz üstümüzden büyük bir gürültüyle geçen, bizi uykumuzda hoplatan, korkutan uçaklarıyla; karıyla, yağmuruyla, çamuruyla, tozuyla, çimeniyle, dostlarıyla sonsuz kere sonsuz özgürdür insan karavanında yaşarken.

Sonsuz kere sonsuz özgür ve mutlu yaşarken birden her şey bitiverdi. Yüksek yüksek binalar kuran, bunları yüksek fiatlara satan, yüksek mevkilerdeki kişilerden; toprağa dokunarak yaşamak isteyen karavancıları anlayacaklarını beklemek çocukça bir saflık olurdu.

Yine de karavancılar, çocukça bir saflıkla inandılar maddenin kölesi olmuş yükseklerdeki yüksek kişilere.

Ve kampçılığı-karavan yaşamını yaşamamış, doğacıların duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun kişiler bir anda İstanbul haritasından sildiler kampingleri.

Dünyam ve özgürlüğüm yok artık! Betona, maddeye yenildim!

DOĞADAN ZORUNLU KOPUŞ

Dersten çıktı. Kapalı olan cep telefonunu açtı. On iki cevapsız arama olduğunu gördü. Bir önceki teneffüste arayan olmamıştı. Sık sık telefonu çalardı; ancak kırk dakika içinde bu kadar aranmış olmasına bir anlam veremedi. Kırk dakikada on iki arama, onun gibi telefonu çok kullanan biri için bile fazlaydı. En tuhafı da tüm telefonların komşularından gelmesiydi. Onlar böyle üst üste aramazlardı onu, daha sabah görüşmüşlerdi.

Mutlaka karavanımla ilgili bir konu bu, diyerek aynı bahçeyi paylaştıkları komşusunu aradı. Karavan komşusunun telefonu uzun uzun çaldı. Saatine baktı, derse giriş zilinin çalmasına beş dakika var, bir çay bile içemedim diye düşünürken telefon açıldı. Biri nefes nefese ’alo‘ dedi. Kendisini niçin aradıklarını soramadan telefondaki ses:

“Bizi kamptan çıkarıyorlar, taşınmamızı istiyorlar,“ diye hıçkırdı.

Nasıl olur? Hani hiçbir şey bozulmayacaktı, hepimiz orada yaşayacaktık? demesine fırsat kalmadan ders zili çaldı. Telefonu kapadı. Yanında duran sandalyeye oturdu. Bu arada diğer öğretmenler birer ikişer odayı terk ediyorlardı. Onunsa dünyası kararmış, ne yapacağını bilmeden öylece duruyordu. Böyle bir şey olamazdı! Karavanından, bahçesinden nasıl koparırlardı onu ve komşularını. Yüzlerce kişi yaşıyordu orada.

Derse gitmekte olan bir arkadaşı neşeyle sordu:

-Senin dersin yok herhalde?

-Dersim var, gidiyorum sınıfıma. Sanki kendisi değil de bir robottu konuşan.

-Sen iyi değilsin, dedi arkadaşı.

Mualla Varlıoğlu

Mualla Varlıoğlu

-Yok, yok iyiyim,  deyip derse girdi, sersemlemişti. Öğrencilere iyi günler demediğini fark etmedi bile. Öğretmenlerinin her zaman sıcacık bir gülümsemeyle merhaba demesine alışkın olan öğrenciler, onun karmakarışık bir yüzle sınıfa girmesini, hiçbir şey dememesini yadırgadılar.

Mualla Varlıoğlu

Bilgisayar Öğretmeni Mualla Varlıoğlu (Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)

Çocuklar bilgisayarlarını açmak için onun ana bilgisayarı açmasını bekliyorlardı, o ise ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Ön sıradaki öğrencilerden biriyle göz göze geldi Öğretmen Mualla Varlıoğlu. Öğrencinin pırıl pırıl, sevgiyle bakan gözlerini görünce içini bir sıcaklık kapladı. Her şeyin sonu değil! diye düşündü. Diğer öğrencilerine baktı, yüzleri ne kadar masum ve aydınlıktı. Onlara baktıkça içi ışıdı, ışıdı… Bir an için kaybettiğini sandığı umudu, bir ucundan yakaladı.

Öğrencilere bilgisayarlarını açtırdı, derse başladı. Dersi anlattıkça, çocuklar anlatılanları anlayıp uyguladıkça kendini daha iyi hissetti. Sevgili evi karavanı aklından çıktı, daha doğrusu belli bir zaman için gündemden düştü. Ders bitti, paltosunu giydi, tam okuldan çıkıyordu ki öğrenciler şiir dinletisi için birlikte çalışma yapacaklarını anımsattılar.

Çocuklar haklıydı; birlikte bir şiir dinletisi hazırlıyorlardı, bugün de çalışacaklardı. Öğrencilere kendini iyi hissetmediğini, başka bir gün çalışabileceklerini söyleyip veda etti. Okuldan dışarı attı kendini, şimdi Sultanahmet yokuşundan koşar adımlarla iniyor ve artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yaşlar delicesine yuvarlanıyordu yanaklarından, burnu zırıl zırıl akıyordu. Çizmelerinin topukları asfaltı döverken siyah, uzun saçları darmadağın, havada uçuşuyordu. Her zaman büyük bir keyifle seyrettiği tarihi evleri, birbirinden güzel halıların, bakırların, çinilerin satıldığı dükkânları görmüyordu bile. Tren köprüsünün altından geçip sahil yolundaki Çatladıkapı durağına geldi. Duraktaki banka oturamadı. Topuklarını vura vura bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı.

Nerede kaldı bu otobüs? diye bağıran bir ses duydu. Durakta kimse yoktu, o feryadın kendisine ait olduğunu anladı. On dakika sonra 81 numaralı Eminönü-Yeşilköy otobüsü geldi. Yıllardır bu hattı kullanıyordu. Otobüse bindi, ’iyi günler‘ bile demedi, sürücüye. Oysa her zaman gülerek selam verirdi. Sürücüyü görmedi bile! Otobüs pek dolu değildi, oturacak boş yer olmasına rağmen o, otobüsün bir köşesinde dikilmeyi yeğledi.

Dışarı bakarken otobüsün yanından geçen araçları, denizin rengini, denizde sere serpe yatan yüzlerce gemiyi, Yaşar Kemal’in heykelini ve daha nice objeyi fark etmedi. Gözünün önünde, beyninde, yüreğinde tek bir şey vardı:

Çiroz Kamping

Çiroz Kamping

Karavanı… güzel, şirin, minik evi… evinin üstünü, bahçesini kollarıyla, dallarıyla, yapraklarıyla kucaklamış; rüzgârlı günlerde ona şarkılar söyleyen, yazın en sıcak günlerinde onun salıncakta rahatlıkla kitabını okuyabilmesi için güneşi tatlılıkla engelleyen ağacı… Yemyeşil çimleri… rengârenk gülleri… sapsarı, bembeyaz papatyaları.

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

Otobüs son durakta durdu, kendini otobüsten attı, hızlı adımlarla kampa doğru yürüdü, on dakikada kampın kapısına geldi. Ne zaman kampa girse içi sevinçle dolar; şehrin gürültüsünü, karmaşasını ardında bırakmanın; sessiz, yeşil bir dünyaya adım atmanın rahatlığını duyardı. Bugün her şey farklıydı. Çimler, ağaçlar, çiçekler hüzün kokuyordu. Kazlar küçük su birikintisinde yüzmüyor, tavşanlar yeşillikleri yemiyor, hüzünlü gözlerle etrafa bakıyorlardı. Karavancılar karavanlarını hazırlıyorlardı, yalnız bu hazırlık neşeli bir tatil hazırlığı değildi. Karavanlar ve karavanların sahipleri hüzün yüklüydüler.

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

Önce tavşanların sonra kazların önünden geçti. İki kangal betona uzanmış, çevreleriyle ilgilenmiyordu, anlaşılan onların da keyfi yoktu. Yoksa kendisini görür görmez koşarak yanına gelip uzun uzun koklarlar, karavanına kadar eşlik ederlerdi ona. Anlaşılan onun ve tüm karavancıların hüznü köpeklere de sirayet etmişti.

Resim 025.-Çiroz Kamping bjpgtTek başına sevgili karavanının durduğu bahçesine geldi. Komşusu Avni Bey ve Cahide ortalarda yoklardı. Biricik evine yani karavanına ve karavanının önüne yeni yaptırdığı yeşil-beyaz çizgili çadırına baktı. Bundan önceki çadırını beş yıl kullanmıştı. Rüzgâr, yağmur, kar geçen beş yıl içinde onu kullanılamaz hale getirmişti. O, kampın kapanabileceğini hiç ama hiç düşünmemişti. İstanbul’da -şehrin içinde- iki kampingden biri olan, yerli ve yabancı karavancılara, kamp ve karavan turizmine hizmet eden Çiroz Kamping’in kapanma olasılığını düşünmek bile saçma ötesiydi! Kampın kapatılmasını aklı almıyordu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey???

Çiroz Kamping'de Salıncak Keyfi

Çiroz Kamping’de Salıncak Keyfi

Karavanının önünde duran salıncağa bıraktı kendini, yıllarca keyfince yatmış, kitaplarını büyük bir rahatlıkla okumuştu bu salıncakta; ancak şimdi kafasının içi bomboştu, yüreğini bir burgaç sıkıştırıyordu. Salıncakta uzun süre rahatsız bir şekilde oturduktan sonra, birden bir şey anımsamışçasına gözlerinden akan yaşları silmeye gerek duymadan karavana yürüdü. Karavanı açmak için anahtar gerekiyordu. Neredeydi anahtarı? Çevresine bakındı, çantasının salıncağın bir köşesine büzülmüş olduğunu gördü. Salıncağa gitti çantasından anahtarı aldı. Karavana girdi, ona her zaman yaşam sevinci veren karavanı onu hüzne boğdu.

İstanbul Çiroz Kamping'de Akşam

İstanbul Çiroz Kamping’de Akşam

Oh, bu koku ne güzel bir koku! İnsana güven, sevgi, huzur, mutluluk veriyor. Canım evim benim! Bir tanecik karavanım. Sensiz yaşamım nasıl olacak? Bunu düşünmek bile istemiyorum; ama ayrılma zamanımız yakın görünüyor. Hiç inanmadım, daha doğrusu inanmak istemedim kampın kapatılacağına. İçim acıyor, gözlerim yanıyor, kulaklarım uğulduyor, sürekli bir ağlama duygusu tüm bedenimi kaplıyor… Ben senden nasıl ayrılırım?diye kendi kendine konuştu.

Ağlama duygusunu bastırmak için buzdolabından bir tencere çıkardı, tencerenin kapağını kaldırdı, akşamdan kalma kıymalı, çubuk makarnanın her bir çubuğu boyunlarını bükmüş, çaresizlik içinde yatıyorlardı tencerenin içinde, yüzüne bakmaktan çekiniyorlardı sanki! Hüzün onlara da bulaşmıştı. Karnı açtı, ancak kendisi gibi hüzün yüklü makarnayı yiyebilecek halde değildi.

Uzun yıllar Amasra’da yaşayan bir kadın:

“Amasra benim aşkımdı, ben onu bir insanı sever gibi sevdim,” demişti.

Onun bu sözleri beni çok etkilemişti; o zaman anlamını tam olarak kavrayamamıştım. Kampın kapanacağını duyduğum andan beri bu cümleler beynimde dönüp duruyor, yüreğim kan ağlıyor. Evet, sevgili karavanım, ben de seni bir insanı sever gibi sevdim. Sen bir dost gibi tüm acılarımı, sevinçlerimi, sevgilerimi paylaştın.