GOETHE-GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN ADI: GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN YAZARI: JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

KİTABIN TÜRÜ: ROMAN

indir (3)

Genç Werther’in Acılar

YAYINEVİ: CAN

1, BASIM: 2007

ÖZEL BASKI. 1. BASIM: 2018

4. BASIM: EYLÜL 2019

ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: NİHAT ÜLNER

 

indir (2)

Johann Wolfgang von Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, 1749 yılında Frankfurt-Almanya’dadoğmuş, 1832 yılında Weimar- Almanya’da ölmüştür. Goethe hem şair, hem roman ve oyun yazarıdır.Edebiyatçılığının yanı sıra da doğa filozofu, diplomat ve devlet memurudur. Genç Werther’in Acıları adlı eser, Goethe’nin coşkunluk akımı denen Sturm und Drang dönemini bize anlatıyor. Goethe, bu eserini yazdığı dönemde doğa karşısındaki duygulanmalarını, duyduğu coşkuyu, doğaya bakarken dizginleyemediği duygularını dile getiriyor. Aynı zamanda da dostu olan Schiller’le ‘Klasik Dönem’in temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Genç Werther yaşadığı yeri bırakarak, doğanın hakim olduğu bir yere yerleşir. Buradan bir arkadaşına -bu hayali bir arkadaş olabilir- mektuplar yazar. O zamana göre mektuplardan oluşan bir roman yazmak pek görülmüş bir şey değildi. Mektup türü -adı üstünde mektup kime yazılır, çok yakın hissettiğimiz bir kişiye- bundan dolayı içtendir, samimidir, duygusaldır. O zamana kadar özellikle hem doğayı anlatan hem de duygusal tarzda herhangi bir kitap yazılmamış.

Sy. 20/”Bu arada belirtmeliyim ki, burada kendimi oldukça iyi hissediyorum. Yalnızlık, cenneti andıran bu çevrede benim kolayca ürperen yüreğim için tatlı bir deva gençlik mevsimi yüreğimi bütün bereketiyle ısıtıyor. Her ağaç, her fundalık birer çiçek demeti adeta; insan bu misk kokulu denizde yüzüp bütün besinini ondan sağlayabilmek için bir mayısböceği olmak istiyor.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESSy. 21/”O kadar mutluyum ki, dostum, dingin bir varoluş duygusuna öylesine dalıp gittim ki, sanatım bundan zararlı çıkıyor.Resim yapmak benim için olanaksız, şu sıralarda, tek bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anda olduğumdan daha büyük bir ressam da olamamıştım. Sevgili ovamdan buğular yükseldiğinde, tepedeki güneş, ormanımın geçit vermez karanlığının yüzeyine vurduğunda ve ancak tek tek ışınlar bu tapınağın içine gizlice ulaşabildiğinde, ben de derenin aşağıya döküldüğü yerde, yüksek otların arasına uzanmış olarak topraktaki binlerce bitki türünü şaşkınlıkla izleyip otların arasındaki  küçük dünyanın kaynaşmasına,SAMSUNG CAMERA PICTURES küçücük kurtların ve böceklerin sayısız ve anlaşılmaz biçimlerine yürekten yaklaştığımda ve bizi suretine göre yaratmış olan sınırsız sevginin esenliğini duyumsadığımda sonra da dostum, alaca karanlığın gözlerime çökmesiyle, gökyüzü ve beni çevreleyen dünya bir sevgilinin görüntüsü gibi ruhuma çöktüğünde içimdeki bu sıcak ve dolu yaşantıları ruhumun aynası olarak dışa vurup onlara kâğıtta can verebilsem.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESİki parçadan da gördüğümüze göre doğa Goethe için çok önemlidir. l7. yüzyılda doğa sadece yan unsur olarak kullanılıyor, ama bir yüz yıl sonra l8. yüzyılda yazarımızın kahramanı doğanın içindedir ve doğanın içinde olmaktan mutludur. O da doğanın bir parçasıdır. Burada Panteizm felsefesini sanki edebiyatta görüyoruz. Panteizm ne demek? Panteizm, tanrı ile evreni bir kabul eder, bu görüşe göre Tanrı’nın evrenden ayrı bir varlığı yoktur. Tanrı demek evren demek her şey demektir. Panteistlere göre evrende olanlar Tanrı’yı meydana getirir.

Yazarımız eşitliğe de değiniyor, daha doğrusu eşitliğin olmadığını söylüyor, l8. yüzyılda alt ve üst tabakalar oldukça önemliymiş. Günümüzdeki eşitlik düşüncesine pek uymasa da, eseri çağına göre okumak gerekir diye düşünüyorum, yazarımız; her ne kadar alt tabakaya ilgi gösterdiğini söylese  üst tabakayı eleştirse de yazarımızın üst tabakada olmaktan memnun olduğu anlaşılıyor.

Sy.23/”Kentin alt tabakasından olanlar beni şimdiden tanımaya ve sevmeye başladılar, özellikle çocuklar. … Üst tabakadan olanlar kendileriyle sıradan halkın arasında soğuk bir mesafe bırakacaklardır hep, onlara yaklaşmakla bir şey yitireceklerine inanıyor gibiler. … Eşit olmadığımızı ve eşit olamayacağımızı iyi biliyorum; ama saygınlıklarını korumak amacıyla, ayaktakımı dediklerinden uzak durmak gereğini duyanların alt edileceklerini düşündükleri için, düşmanlarından gizlenen korkaklar kadar eleştirmeyi hak ettikleri kanısındayım.

Roman Goethe’nin yaşamına dayanıyor. Goethe çok genç yaşlardayken(22 yaşında) Wetzlar’da 1772 tarihinin 9 Haziranı’nda Charlotte Buff adında biriyle tanışır ve ona aşık olur. Charlotte o yıllarda 19 yaşındadır ve kendisinden oldukça büyük olan biriyle nişanlıdır. 1773 yılında çift evlenir ve   Goethe Wetzler’i terk eder.

Daha sonra 1824’te dostu olan Eckermann’a bir mektup yazar ve romanından bahseder: “Beni çok etkilleyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.”

“Yine Goethe:”Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı, bir imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır, der Kendi Hayatımdan Şiir ve Gercek adlı kitabında.”

Goethe bu romanını, 1774 yılında yazmış, yayımlandığı zaman çok dikkat çekmiş, yazarın kahramanının sonunda intihar etmesi pek çok kişiyi etkilemiş ve intiharlar olmuş. Yazarımız genellikle kendi etkilendiklerinden eserlerinde de bahsediyor; acaba intihar olayı arkadaşı Jerusalem’in aşk yüzünden yaşamına son vermesinden dolayı olabilir mi? Aslında ben bundan bahsetmeyecektim, önsözden etkilendim anlaşılan. 1774’te yazılan bir kitap bizde ancak 1930’da yayımlanabiliyor. Bir edebiyat eserini bile kaç yüzyıl sonra okuyabiliyoruz, 1930’da Genç Werther’in Acıları adlı kitabı Nurullah Ataç çevirmiş. Daha sonra 1940’tan 2000’li yıllara kadar defalarca Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu da kitabın okur tarafından sevildiğini gösteriyor. Yıl 2020 oldu, biz hâlâ Genç Werther’in Acılarını okuyor ve onunla ilgili yazıyoruz. O yıllarda etkilenildiği kadar etkilenilmese de olayın dışında anlatılan düşünceler hâlâ güncelliğini koruyor. İşte klasik olmak böyle bir şey. Defalarca kullansam da Erdal Öz’ün klasiği anlatan özdeyişini bir kere daha yazmak istiyorum “Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”diyor Erdal Öz.

Sy.33/”Kısacası,gönlümü yakından ilgilendiren biriyle tanıştım. Öyle ki… Bilmiyorum.

… Bir melek!-Laf! Sevdiği için herkes böyle demiyor mu?Yine de onun ne kadar kusursuz olduğunu anlatabilecek durumda değilim; kısacası aklımı başımdan aldı.

Sy.37/”Teyze kızı, geçenlerde ona yollamış olduğu kitabı, okuyup okumadığını sordu. -‘Hayır, pek beğenmedim, onu geri verebilirim. Daha önceki kitap da bundan daha iyi değildi,’ dedi. Bunların hangi kitaplar olduğunu sordum, verdiği yanıtlar beni şaşırttı.Söylediği her şey o kadar kişilikliydi ki,ağzından çıkan her sözcükle birlikte ruhunun yeni bir alımlılığı ve yeni bir ışıltısı yüzünde ifadesini buluyordu ve gittikçe serpiliyordu, çünkü Lotte söylediklerini anladığımı duyumsuyordu.

Daha gençken roman kadar sevdiğim hiçbir şey yoktu. Tanrı biliyor ya, pazar günleri bir köşeye çekilip bütün yüreğimle Miss Jenny’nin mutluluğunu ve kederini paylaşmak ne çok hoşuma giderdi .Roman türünün hâlâ bana çekici gelen yönleri olduğunu yadsımıyorum. Ama elime çok seyrek kitap geçtiğine göre, tam zevkime uygun olması gerekir. En çok beğendiğim yazarlar, yazdıklarında kendi dünyamı, benim çevremde olup bitenleri bulduğum yazarlardır, Anlattıkları öykü,doğallıkla bir cennet olmamakla birlikte, yine de anlatılmaz bir mutluluğun kaynağı olan kendi evim kadar ilgimi çekmeli.”

SY.38/”Onu dans ederken görmeliydin! Bütün yüreğiyle, bütün ruhuyla kendini dansa veriyor, dansa bütün bedeniyle uyum sağlıyordu. Öylesine kaygısız, öylesine yapmacıksızdı ki, sanki her şey aslında bir dansmış, danstan başka hiçbir şeyyokmuş, başka bir şey düşünmüyor ve duyumsamıyormuş gibiydi,Dans ettiği anda çevresindeki her şey kesinlikle yitip gidiyordu.”

Sy.39/”Hiç bu denli hoş ve kolay gelmemişti bana dans etmek.Sanki insan değildim artık. Dünyanın en sevimli varlığını kollarımda tutmak ve çevredeki her şey yitip gidene kadar onunla havalarda uçmak! Wilhelm, dürüst olmam gerekirse, sevdiğim ve bir hak iddia edebildiğim bir kızın benden başkasıyla vals yapmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğime dair kendi kendime yemin ettim.”

Lotte’nin evlendiği Albert’in ayakları yere basıyor, intihara karşı olan biri, bunu aşağıdaki sözünden çok iyi anlıyoruz.

Sy.63/ “Albert:’Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesi aklıma sığmıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum, dedi.”

Werther’in düşünceleri ise bambaşka, Werther çok mutsuz ve acı çeken biri.

Werther: “Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?”

Lotte, Albert ile evlenir. Werther onların aile dostlarıdır ve Lotte ile Albert’in evine gider, onlarla sohbet eder. Lotte, Werther’in dediğine göre Werther’i sevmektedir. Biz her şeyi Werther’in ağzından dinliyoruz, daha doğrusu okuyoruz-mektuplar aracılığıyla- acaba Lotte gerçekten Werther’i seviyor muydu? Yoksa her şeyi Werther mi öyle zannediyordu?  Lotte Werther’i seviyorsa neden Albert ile evlendi? Werther’i sevse bile -bunu bizler bilemiyoruz- Albert dürüst, oldukça aklı başında biri , Lotte onu evlenilecek kişi olarak görebilir; Werther’in hayalci olduğunu anlayan Lotte onu sevse de güvenemiyor olabilir.

SAMSUNG CAMERA PICTURESWerther doğaya o kadar hayrandı, doğa ona kendini mutlu hissettiriyordu; Lotte’nin evlenmesiyle doğa artık ona güzel gelmemeye, onu mutlu etmemeye başladı. Werther çelişkili duygulara sahip, gerçekçi olmayan biri. Yaşamına son vermesi ne kadar aciz bir insan olduğunu anlatıyor bize. Belki de yaşadığı çağın üzerinde etkisi vardır. Muhakkak ki doğa aynı doğadır değişen Werther’in dünyaya bakışı yani hayal gücüdür.

Sonuçta Werther Lotte’nin evlenmesine dayanamaz ve intihar eder, o dönemde kitabı okuyanlardan bazıları Werther’in yaptığını yapar. Hayatta kalıp mücadele etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, bir şekilde bu -hayattan kaçış- onlara daha kolay gelmektedir.

MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.

ALINTILAR-7

Alıntılar, bilgisayara yazdıkça bitecek sanıyordum; ama yaz yaz bitmiyor. Pek çok alıntıyı yazmışım defterlerime, bazı alıntıların kime ait olduğunu, hangi kitaptan alındığını ne yazık ki yazmamışım. Bu alıntıların yazarları belli olmadığı için onları yazmadım. İyi ki bazı kitaplardan ve yazarlardan alıntılar yapmışım, onları yine yeniden okumak ve sizlerle paylaşmak bana iyi geliyor.

ismail_hakki_tonguc1

İsmail Hakkı Tonguç ( 1893 Bulgaristan- 1960 Ankara) Eğitim Bilimci

“Tonguç’un eğitime getirdiği çağcıl görüşlerin değeri geçmişte bilinmedi ne yazık. Ama bugün bozuk eğitimden canı yanan herkes gözünü onun sağlam ilkelerine dikiyor. Eğitim satın alan bir öğrenci kendi penceresinden baktığında öylesine donanımlı ve güvenceli bir eğitim ortamının ederinin yüksek olacağını düşünüyor; kesenin ağzını açıp kendini o güzel eğitimin kucağına atmak istiyor. Dahası, işe el sürmeyen ezberci eğitime sırtını dönerek, ‘Ben de iş yapabilirim,’ diyor. Yeter ki okul ona acı vermesin, öğrenciliği örselemesin.”

“Paraya vurulduğunda bu kurumların ederi elbet yüksekti. Ama bu eder, devlete fazla yük olmadan; yönetici, öğretmen ve öğrenciler, ortak akıl ve ortak emekle iş içinde eğitim görürken sağlanıyordu.”

Köy-Enstitüleri

Köy Enstitüleri Öğrencileri Öğretmenleriyle

“Köy Enstitüleri Uygulaması yeni insanı yetiştirmeye ve ülkenin kalkınmasını desteklemeye yönelik büyük bir eğitim patlaması yaratıyordu.”

“1924’te danışman olarak ülkemize gelen ama çok da yararlı olamayan Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey,’Türkiye’nin Köy Enstitüleri hayalimdeki okullardır ’demekten kendini alamıyor.”

“Avrupalı eğitimciler de övgüyle söz ediyor bu ilginç başarıdan. Tonguç ve enstitüleri İsviçre’de yayımlanan ‘Pedagoji Ansiklopedisi’nde yer alıyor. UNESCO konuya sahip çıkarak gelişmekte olan ülkelere öneriyor Köy Enstitülerini. Bu alanda Türkiye’den uzman isteniyor.”

“Tonguç’a göre çağdaş eğitim bir kalıp değil, ‘çağın gereklerine uygun sağlıklı çözüm üretebilen, düşünen, gören gelişmelere uyum sağlayabilen’ eğitimdir.”

pakize türkoğlu

Pakize Türkoğlu /Yazar-Aksu Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Mezun Öğrencisi (DT. 1927 Antalya-Gazipaşa 91 Yaşında

tonguc_6-270x389

Pakize Türkoğlu’nun Kitabı

“Tonguç, aydınlığın çakmağını çakan, gözlerdeki perdeyi kaldıran kişidir. Onun için çoğu enstitülünün bilincinde, gönlünde o vardır. Bu yüzden onu aydınlık dağıtan bir ‘PROMETEUS’ olarak görüyorlar.” Pakize Türkoğlu/ Tonguç ve Enstitüleri-Yapı Kredi Yayınları

“Nüfus kağıtlarımıza ‘kazara’ düşürülen tarihlere bakmayın siz. Gözümüzü o doğurgan nisanlarda(17 Nisan 1940/ Köy Enstitülerinin Kuruluşu) açtık biz.” Mehmet Cimi

“Odlar böcekler gibiydik bozkırda

Acılarda gökyüzü kadardık

Bizden geçerdi zamanın karanlığı

Yorgun öküzler kara sabanlarla

Unutulmuş, unutulmuş, unutulmuş köylerdik.” Mehmet Başaran

“Her şey akar.” Herakleitos

“İki günü birbirine benzeyen ziyandadır.” Japon Sözü

“Mutluluk, varılacak bir istasyon değil de bir yolculuk biçimidir.” Montesquieu

“Sanatçı için sanat bir çiledir; öyle bir çile ki onu diğer çilelerden kurtarır.” Franz Kafka

“İşaret olsa yol şaşırılmaz, bilgi olsa söz saptırılmaz.” Kaşgarlı Mahmut

“Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazılardan hoşlanırım.” Memduh Şevket Esendal

“Edebiyat’ın anlaması kolay, yazması zor olmalıdır. Anlaması zor, yazması kolay değil.” Wang Chung

Sanatın düşmanı bilgisizliktir.” Ben Johnson

Albrecht Dürer(1471-1528) Almanya-3

Albrecht Dürer (1471-1528) Almanya/Tarihteki İlk Logo ve Telif Hakları Sahibi Ressam

“Sanat doğanın içindedir, sanatçı bunu oradan çıkarabilendir.” Albrecht Dürer

albrecht dürer eller tablosu

Albrecht Dürer’in Eller Tablosu

“Hiçbir insan kendi başına bir ada değildir, her insan anakaranın bir parçasıdır.” John Donne

bir-dinozorun-anilari

Mina Urgan (1915-2000) İngiliz Edebiyatı Profesörü, Yazar, Filolog, Çevirmen

“Sırası gelmişken şu dostluk sorununa değinmek istiyorum. Ancak aşk ilişkilerinin çapraşık olduğu sanılır. Oysa bütün insan ilişkileri, aile içi ilişkiler de, dostluk ilişkileri de aynı derecede çapraşıktır. Dostlar birbirlerine karşı çok özen göstermezlerse aşk gibi, dostluk da kolayca yara alır. 18.yüzyılda yaşayan Dr. Samuel Johnson,’Sir’der ‘Bir insan, dostluklarını sürekli onarım halinde tutmalı.’

Virginia Woolf da, bazen ölüm yüzünden bazen de bir kaldırımdan karşı kaldırıma geçmeye üşendiği için nice dostlar yitirdiğini söyler. Çünkü dostluk hiç ihmale gelmez. Uzun süren mutlu bir dostluk kurmak, uzun süren mutlu bir aşk kurmak kadar güçtür.” Mina Urgan / Bir Dinozorun Anıları

DSC07247-ab kitap-güneş“KİTAPLAR

Hem gençlik,

Hem yaşlılık,

Hem hastalık,

Hem açlık,

Hem yol,

Hem yağmur,

Hem de

Soğuk içindir.” Yuan Meı

“OKUMAK

Okumak, belleğimizin içinde küçük bir bahçe yaratmaktan başka bir şey değildir. Her güzel kitap bu bahçeye yeni bir nesne, bir çiçek tarhı, bir minik yol veya yorulduğumuzda dinlenebileceğimiz bir bank ekler. Yıllar yılları, okumalar okumaları kovaladıkça bahçe bir parka dönüşür ve parkta bir başkasıyla karşılaşıveririz. Aynı bizimki gibi bir arkadaş keşfederiz, ya da bir aşkla burun buruna geliriz, ya da en azından özellikle karanlık ve sıkıntılı bir günde biraz soluk alabileceğimiz bir yer olur burası. Okumak, bir görev değildir, sonunda kim bilir hangi şifayı bulacağımızı umut ederek başımıza diktiğimiz bir kadehtir. Okumak, kendimize anılardan ve heyecanlardan oluşan küçük bir hazine yaratmaktır ve bu hazine aslında hiç kimseninkiyle aynı olmasa da buşkalarıyla ortak noktalar bulmamıza yarar.” Susanno Tamaro / Sevgili Mathilde

maksim gorki

Maksim Gorki (1868-1936) Rus Yazar

“KİTAP

Her kitap, önümde yepyeni ve yabancısı olduğum bir dünyaya açılan bir pencereymiş gibi geldi bana. Daha önce hiç tanımadığım, bilip görmediğim ilişkilerden, düşüncelerden, duygulardan ve insanlardan söz ediyordu kitaplar. Çevremdeki yaşam, her gün olup biten kaba, acımasız ve erinçli şeyler… Sanki bütün bunlar gerçek değilmiş ya da gereksizmiş gibi geldi bana. Gerçek ve gerekli olanlar; içinde her şeyin daha mantıklı, daha güzel ve insancıl olduğu kitaplarda bulunabilirdi yalnızca.” Gorki / Edebiyat Yaşamım

Amin Maalof

Amin Maalouf (1949 Lübnan) Yazar

“Gözlerine, kulaklarına, diline sahip olmak istiyorsan gözlerin, kulakların, dilin  olduğunu unut.” Amin Maalouf / Semerkant

a.maalouf kitapları

Amin Maalouf Kitaplarından Birkaçı

“Hiç şaşma! Gerçek iki yüzlüdür, insanlar da öyle…” Amin Maalouf/Semerkant

“Her şeyi okumak asla olası değildir; her gün öğrenilecek nice yeni şeyler vardır.” Ömer Hayyam

“Acın sonsuz olduğunda, dünyanın kararmasını isteyecek olduğun zaman; yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği, bir çocuğun uykudan uyanışını düşün.” Ömer Hayyam

Dave adında bir adam_2“Affettiğimiz takdirde, kendimizi, bizi yaralayan kişiye bağlayan acı veren bağlardan kurtarabiliriz.” Dave Pelzer /Dave Adında Bir Adam

ahmet say

Ahmet Say ( 1935 İstanbul 83 yaşında) Müzik Eğitimcisi, Müzik Yazarı,  Piyanist-besteci Fazıl Say’ın Babası

“Müzik, insana duyup düşündüklerini seslerle anlatma olanakları veren bir ‘dil’dir. Bu dilin anlaşılır olması için, birbirini izleyerek akıp giden seslerin anlam taşıması gerekir. Müziğin anlamı, insanın hayat karşısındaki davranışlarıdır. Öyleyse ’müziksel anlatım’ insanın seslerle duygu ve düşüncelerini, izlenim, tasarım ve dileklerini anlatmasıdır, içini dökmesidir.

müziğin kitabı

Ahmet Say’ın Kitabı

Müzik işte bundan dolayı ortak bir dil özelliği kazanmıştır. Değişik kıtalardaki değişik toplumların insanları, bu nedenle müzik dilinde buluşabilmiş, müzikle anlaşabilmiştir.” Ahmet Say / Müziğin Kitabı

“Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan; ne görebiliyorsun ne duyabiliyorsun.” Halil Cibran

“Acele, bir ağaçtır; meyvesi pişmanlıktır.” Türk Atasözü

“Hava karardı, barbarlar gelmedi

Ve sınır boyundan dönen habercilere göre

Barbarlar diye kimseler yokmuş artık

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.” Kavafis

“Cahillikle yan yana yaşayan insanın köle olmaktan başka kaderi yoktur.” Buket Uzuner/ Gelibolu

“Özgürlük temiz hava gibidir, herkese her zaman gereklidir.”Buket Uzuner / Gelibolu

“Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelincik halılarla döşenmiş durumda.” Buket Uzuner / Gelibolu-Uzun Beyaz Bulut

mehmet aksoy

Mehmet Aksoy (1939 Hatay-Yayladağı 79 yaşında) Heykeltraş

“El yüreği, yürek gözü, göz aklı etkiler. Ya da tersi akıl gözü, göz yüreği, yürek eli etkiler. Bu etkileşim sürer gider. O yüzden de hiçbir teknoloji harikası makine sanat yapamaz. Araç, bilgisayar, robot yapabilir; ama sanat yapamaz. Bütün o harika makineler, ancak insan elinin emrinde, o elin uzantısı, fişe takılmış hali olduğunda sanat olur.”

“Çatlak taştan tok ses çıkar.”

DSC06067

Mehmet Aksoy Heykelleri

“Taş damlaya damlaya, heykel yontula yontula oluşur.”

DSC06088

Mehmet Aksoy’un Anlamak Adlı Eseri

“Taşı okşa, bakan gözün görmediğini elin gözü görür.”

Heykel Oburu

Nehir Söyleşi-Yazarı Aydın Engin(1941 77 yaşında) Gazeteci, Yazar, Oyun Yazarı, Senarist, Politikacı

“Sanatta tek gibi ‘Ben Gibi’dir.” Mehmet Aksoy/ Heykel Oburu

DSC06340“İlkbaharda usul usul yürü; çünkü toprak ana hamiledir.” Kızılderili Sözü

“Şiir havalı bir tabancadır

Kimseyi öldürmez

Zehirli havayı arıtır

Dünyayı değiştirme pahasına da olsa,

Çünkü ozon tabakası delinmişse eğer

Önce ozan tabakası delinmiştir.” Can Yücel

“Hayattan ne istediğini bilmeyen insan, sonsuza dek sürecek bir başka hayatı olsun ister.” Anatole France

fazıl hüsnü dağlarca

Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914-2008 İstanbul) Şair

İLK YEMEK

“Uçarken sığmamış mutfağa

Annem yemekleri sofrada

Yapmış

Etli patates, börek, kavun

Dizmiş masaya

Yiyebildim azıcık

Ne yalan söyliyeyim

Eve inmişim ya

İçim gözyüzünde sanki.” Fazıl Hüsnü Dağlarca/ Arkaüstü’den

“Çocuk masalları dünyanın en yaşlı anlatılarıydı aslında. Onlar aracılığıyla seslenirdi çoktan yok olmuş nesillerin aç hayaletleri şimdiki zamana. Bu sebeptendi en sıradanlarında bile bir bilgelik, en neşelilerinde dahi bir elem bulunması.” Elif Şafak / Baba ve Piç

friedrich dürrenmatt

Friedrich Dürrenmatt(1921-1990 İsviçre) Yazar, Oyun Yazarı, Ressam

“Hiçbir şey şüphe kadar zor yok edilemez; çünkü hiçbir şey böylesine kolayca, tekrar tekrar ortaya çıkmaz.”

“Özgürlük herkes için eşit olsun, kimse özgürlüğünden ötürü karşısındakinden utanmasın.”

şüphe-dürrenmatt_1

Friedrich Dürrenmatt Eseri

“Adalet her zaman anlamlıdır.” Friedrich Dürrenmatt / Şüphe

Gök gürültüsü iyidir, etkileyicidir; ama asıl iş gören şimşektir.” Mark Twain

“İnsanın Nikola Tesla’nın laboratuarı karşısında afallamaması için sıra dışı bir zihin yapısına sahip olması gerekirdi.” Chouncey Mc Govern

tesla, anlaşılamamış dahi

Nikola Tesla( 1856 Hırvatistan-1943 Newyork) Sırp Kökenli Amerikalı Mucit, Fizikçi, Elektrofizik Uzmanı

“Tesla her zaman fotoğrafik hafızasının ve yaratıcı dehasının kendisine annesinden miras kaldığını söylerdi. O, annesi hakkında şunları yazmıştı: Annem birinci sınıf bir mucitti, inanıyorum ki modern hayattan ve onun geniş olanaklarından bu denli uzak yaşamasaydı birçok büyük başarının altında onun da imzası bulunurdu. İhtiyaç duyduğu her türlü aleti kendisi tasarlayabiliyor, üretebiliyordu. Kendi eğirdiği iplikten harika desenlerle kumaşlar dokuyabiliyordu. Tohumları ekme, büyütme, bitkiyi liflerine ayırma işini de kendi hallediyordu. Ev halkının giysilerinin ve ev eşyalarının çoğu onun hünerli ellerinden çıkmaydı.”

“Nikola Tesla’nın annesi okuma yazma bilmiyor; ama yığınla yerli ve klasik Avrupa şiirini ezbere biliyordu.”

“Tesla daha çocukken icatlarına başlamıştı. 5 yaşında köyde gördüklerinden çok farklı bir su çarkı icat etmişti.” Margaret Cheney / TESLA- Anlaşılamamış Dahi

“Bazen yıldızları süpürürsün farkında olmadan

Güneş kucağındadır, bilemezsin

Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür

Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın

Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın

Uçar gider, koşsan da tutamazsın.” William Shakespeare

ahmet-cemal-

Ahmet Cemal (1942 İzmir- 2017 İstanbul)  Yazar, Çevirmen

“Mumların alevlerini bile koruyamadık

En büyük yangınları beklerken.” / Ahmet Cemal

 

georg christoph lichtenberg

Georg Christoph Lichtenberg ( 1742-1799 Almanya)  Alman Doğa Bilimleri, Astronomi, Matematik Profesörü, Yazar, Eleştirmen

“Dünyada kitaplardan daha tuhaf satış metalarına rastlamak galiba imkânsızdır: Anlamayan kimseler tarafından basılır, anlamayan kimseler tarafından satılır, anlamayan kimseler tarafından okunur hatta tetkik ve tenkit edilir; ve şimdilerde artık onları anlamayan kimseler tarafından kaleme alınmaktadır.” G.C.Lichtenberg

ALINTILAR-6

“Kitap; dost olabildiğin kadar dost, sevebildiğin kadar sevgidir.”

“Meyveler giderek yeşilden sarıya dönüyor.

Yapraklar da öyle…

Meyvenin sararması, yaşam sevincinden başlayıp onlarca olumluluğu, yaprağın sararması düşüşten başlayıp onlarca ölümlülüğü çağrıştırıyor.

Duygular karışık, renk aynı sarı…

İlahi doğa, bu nasıl tasarı!”  Mustafa Balbay 

mustafa-balbay6

MustafaBalbay(1960-)Gazeteci, Siyasetçi, Yazar

“Ayrılacağını açıklayan tüm liderlerin ardından partiyi toparlayacak ikinci kişi çıkmıyor.

Neden? Çünkü gelen lider partisini kısırlaştırıp siyasi doğumu yasaklıyor. “ Mustafa Balbay 

250px-Sait_Faik_Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) Öykü ve Roman Yazarı, Şair

“Sait Faik en büyük yalnız adamdı.” Hüsamettin Bozok

“Sait Faik kendini yoktan var etmiş bir öykücüdür, çöpsüz üzümdür.” Fethi Naci

sait faik abasiyanik eserleri

Manşet girin

“Sait Faik, gerçekleri kendi açısından adeta bir rüya gibi verir.” Vedat Günyol

NERMİ Uygur

Nermi Uygur(1925-2005) Felsefe Profesörü, Yazar

“Bir kitapsa elindeki

Sen sen değilsin artık” Nermi Uygur

“Her sevdiğim kitap bir dağ ışığı, ovadan vadiye, yayladan doruğa.”

Öyle çok şeye bağımlı ki kitabın iyisi; okuyan kişiye, araca, konuya, okuma zamanına, yazara, dile, yazıya, okuyuşa, kültüre, topluma bağımlı ki, bir çırpıda saymakla bitesi şeyler değil:”

“Kitaplar ülkem benim; kırı ovasıyla, gölü denizi, yılanı çıyanı, çirkini pisiyle, güzeli güzellikleriyle, görünür görünmez sevgiler, alışkanlıklarla bağlıyım bu ülkeye…”

“Hiç kitap okumamayı ”mutluluk” diye bilmek, benim hiçbir zaman bilemeyeceğim bir “mutluluk” türü.

“Az kişinin okuduğu, çok kişinin okuyup anlamadığı kitaplar beni özellikle çekiyor.”

“Gönlümün çektiği kitaba atlayıp açılmak için göze alamayacağım sıkıntı yok.”

“Gönlüme göre kitaplar konuk ettim, diyene ne mutlu!”

“Daha önce okuduklarımı çağıran, onlarla hesaplaşan, onları yenileyen, onları unutturan kitaplara çok şey borçluyum.”

“Kitaplar, çok basılmış, az basılmış ne çıkar bundan. Önemli olan; İyi kitapların basılıp engelsiz yayılması, bol bol okunması, yeterince anlaşılması; kişide, toplumda, kültürde güzel etkiler yaratması, şimdinin ve geleceğin insanlarına verimli olanaklar sağlaması.”

“Kendime yetmiyorum, öyleyse okuyorum.”

“Bazen bir kitaptan öbürüne geçince yalnızca iklim değiştirmiş olmuyorum, evren değiştiriyorum.”

“İyi ki, temelden temelden düşünüp eleştiren, düşünce yaratan, içten içten duygu arıtan, duyarlık arttıran kitaplar var!”

“Okuduğum bazı kitaplar, kendimi kurmak için kurduğum iskeleler.”

“Hiçbir kitap, tepeden tırnağa alçak gönüllü olamaz. Çünkü kitap; yazı, yani; umut, sav, coşku, deney, akıl yürütme…”

“Her okurla hep yeniden doğan kitap, büyük kitaptır.”

“İstekle içtikçe kaynar kaynak.” Nermi Uygur

“Türküler unutulsa da seslerden izler hâlâ büyülüyor bizi. Nice güzel kadınlar, erkekler çürüyüp gitti; ama heykellerine hayranız hep. Yitip gitmiş bazı kültürler, olsa olsa, kimi eski kimi yeni bazı kitaplarla ayakta.”

tadı damağımda“Her okuyuşumda kendi içime daldığım kitaplar var. Ben’imde yitip gidiyorum her okuyuşumda kendi içime dalıp gittiğim kitaplarla. Ne güzel şey, kendine kavuşması insanın! Böylesi özlenen bir kavuşmayı ise başkalarına borçluyuz. Nitekim beni bana götürdü bu kitaplar. Sözgelimi: Yunus Emre Divanı ile Lao Çe’nin Tao Te King’i.

Yunus’la Lao Çe ile ben ben oldum. Olup bitme diye bir şey iç gerçekliğime aykırı düştüğüne göre, şöyle diyorum, Yunuslar’la, Lao Çe’lerle kendimi okuyorum yavaş yavaş.

Başkalarının açtığı yollardan kendime doğru gidiyorum. Zaman zaman bir araya geldiğim, konuşup görüştüğüm nice insanlardan çok daha önemli benim için bu türden , başkaları. Bu senler olmasaydı, benim ben’im olmayacaktı; olsa bile, nasıl bir ben olurdu, bilemem. Yalnızca belleğimde değil, bilincime yaygın, bilincimi oluşturan kitaplar bunlar.” Nermi Uygur/Tadı Damağımda

“Sözün en güzeli; söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.” Aristoteles

Shakespeare

William Shakespeare(1564-1616) İngiliz şair, oyun yazarı, oyuncu

ışıl kasapoğlu

Işıl Kasapoğlu ( 1957- ) Tiyatrocu, Yönetmen

“Shakespeare için İngiliz derler… Oysa hepimiz biliyoruz ki Shakespeare sadece İngiltere’de oturanlar için İngiliz, Fransız insanı için Shakespeare Fransız bir yazar, Ugandalı seyirciler için Ugandalı, Cezayirliler için Cezayirli, Kolombiyalılar için Kolombiyalı. Ya da Nijeryalı, Pakistanlı, Koreli…

Bizim için de Türk. Shakespeare bizim yazarımız  Hamlet de kahramanımız.” Işıl Kasapoğlu

“Bazen küçük şeylerden ne müthiş sonuçlar alındığını gördükçe, içimden küçük şey diye bir kavram olmadığını düşünüyorum.” Bruce Barton

Hasan Ali Yücel

(1897-1961) Eğitimci, Kültür ve Siyaset Adamı, Milli Eğitim Eski Bakanı, Köy Enstitüleri Kurucusu, Yabancı Klasikleri Türkçeye Kazandıran Kişi

“Tarih insanlığın hafızasıdır.” Hasan Âli Yücel

“Medeniyet bir bütündür. Batı ve Doğu ne kadar farklı olursa olsun bir bütünün parçalarıdır.”

Hasan Âli Yücel

Nilgun Marmara-

Nilgün Marmara(1958-1987) Şair

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde

Akışa bırakması ne

Güzeldi. Yiten bu işte!”  Nilgün Marmara

“Beş yüz yıldan beri, ülkenin hiçbir yanında kimsenin sevinçten ölmediği ileri sürülüyordu.”

G.C.Lichtenberg

iki yeşil su samuru-buket uzuner“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün…” Buket Uzuner/ İki Yeşil Susamuru

“ Problemler; bizim cesaret ve aklımızı uyarırlar, onları ortaya çıkartır, cesur ve akıllı olmaya zorlarlar bizi. Çünkü duygusal ve zihni gelişmemizi yalnızca sıkıntılar ve sorunlar yaratırlar.” Dr. Scott Peck/En Az Gidilen Yol

platonjpg

Platon(Eflatun) M.Ö. 427-347  Antik Klasik Yunan Filozofu, Matematikçi, Atina Akademisi Kurucusu

“Doğruluk, her insanın kendi işini yapmasıdır.” Platon

“Asıl yalnızken yalnız değilim.” Schiller

“Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle yürü.” Amerikan Kızılderililerinin Deyişi.

Afşar Timuçin

Afşar Timuçin(1939- ) Felsefeci, Şair, Yazar, Çevirmen

 

“Yaşatırım sende kendimi

Yaşamak diye umut diye

Ne olursa dönemem geriye

Ben kavgaları yaşatmış biriyim

Denizler deniz olsun diye

 

Korku gibi girip akşamlarıma

Bana sorarsan kimsin diye

Bütün savaşlarda vuruşmuş biriyim

Ben umutları yaşatmış biriyim

Yarınlar yarın olsun diye.” Afşar Timuçin

Goethe

Johann Wolfgang Von Goethe(1749-1832) Alman Edebiyatçı, Politikacı, Ressam, Doğa Bilimcisi

“Neyi  yapabiliyorsan  ya da yapabileceğini hayal ediyorsan başla; cesarette deha, güç ve büyü de vardır.” Goethe

DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ

Düşünen Adam Heykeli-Auguste Rodin(Fransız Heykeltraş1840-1917)

“Düşünen Adam; Cehennem Kapısı’nın en önemli kişisi. Rodin onu o kadar sevmiş ki, tutmuş onun bağımsız bir yontusunu yapmış. Sürekli düşünmeye, insan gibi düşünmeye, içlenmeye götürüyor sizi.” Mücap Ofluoğlu / Aynada

“Son demlerinde pek çok insanla birlikte oldum… O anda ne kazandıkları parayı, ne elde ettikleri mevkileri düşünüyorlar. Akıllarında tek kalan hayatları boyunca sevmiş oldukları ve onları sevmiş olan insanlar…

Hayatta tek gerçek bu; “SEVGİ ÇEMBERİ… “  Dr.B.Healey

 

 

ALINTILAR-5

Okumak, çok önemli bir şey! Her okuma bizi başka bir insanın yüreğine ve beynine götürüyor. O kitabı yazan kişiyi tanıyor, onunla dost oluyoruz yazı aracılığıyla… Bir insanı tanımanın en iyi yoludur okumak. Konuşarak da bir kişiyi tanıyabiliriz diyebilirsiniz; evet  konuşma da kişiyi tanıma aracı. Ama ne olursa olsun yazının kişiyi tanıttığı kadar hiçbir şey bize onu tanıtamaz. Ne yazık ki yazı yazma, hayatımıza geç girmiş, yaşamımızda gerekli yeri alamamış. Ve sadece yakın çevremizdekileri konuşarak tanıma olanağı bulmuşuz. Peki hiç tanımadıklarımız, görmediklerimiz, başka şehirlerde, başka ülkelerde yaşayanlar, aynı dili konuşmadığımız kişiler…. Onları nasıl tanıyıp benzer düşünceleri paylaşacaktık? Yazı iyi ki var ve bizler de iyi ki okumayı seviyoruz; yüzünü görmediğimiz, sesini duymadığımız insanlarla yakınlaşıyor, aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Yine okuduklarımdan yaptığım alıntılar size merhaba demek için bekliyorlar. Ve biz o yazıları yazanları sadece yapıtlarından tanıyoruz. Zaman zaman onlarla her gün gördüğümüz, konuştuğumuz kişilerden daha yakın olabiliyoruz.

417-leo-buscaglia

Leo Buscaglia( 1924-1998) Amerikalı Yazar

“Çocukluğumun en mutlu anılarından biri Perşembe öğleden sonraları “hikâye saati” için mahallenin kütüphanesine gitmekti. Kütüphanemizin küçük bir bahçesi vardı. Biz çocuklar oraya, çimenlerin üzerine, yarım daire olur, otururduk. Saat  üç buçuk olduğu zaman çocuklar kısmına bakan kütüphaneci, bir kucak dolusu kitapla çıkagelirdi. Küçük bir sandalyeye oturur, bizi sevinçle selâmlar, okumaya başlardı. Ne sihirli dakikalar geçirirdik! Hans Christian Andersen’le, Grimm Kardeşlerle, Lambler’in Shakespeare’den Hikâyeleriyle, Swift’in Gulliver’iyle ve tabii Lewis Carrol’un Alice’iyle hep orada tanışmıştım.

Bayan L. Olmasa, bu büyük eserleri hiç bilmeyecektim. Kendisi eğitilmiş, profesyonel bir kütüphaneciydi. Kitapları çok seviyor, onları hazine gibi paylaşıyordu. 9 no.lu otobüsleLeo Buscaglia-9 Numaralı Otobüsle Cennete Bir Sevgi Yolculuğu/ İnkılâp Yayınevi

Bir bugün, iki yarına bedeldir. Benjamin Franklin

“Brecht, sahnede hayatın kusursuz bir görüntüsünü veren bir tiyatro anlayışına karşı çıkar.”

sekizinci renk“Ben gökkuşağının sekizinci rengini görmeyi düşlüyorum. Başka bir deyişle yaşamın yepyeni  renklerinin peşindeyim. Bu düşün en önemli özelliği, tüm dünyayı ve tüm insanları kapsıyor olması. Düşüm gerçekleşirse, insanlar çıkarlara dayalı katı ve kokuşmuş değer yargılarından oluşan, kölelik zincirini kıracaklar. Tam anlamıyla özgürlüğe kavuşacaklar. İşte o zaman insan olmanın bilincine varıp yaşamın yepyeni renklerini görebilecek düzeye gelecekler. Gülten Dayıoğlu/ Sekizinci Renk

“Şimdi köyde böyle üzüntülerden habersiz, rahat rahat oturan kardeşlerimi düşünüyorum da acaba şu kültür dedikleri şey dertsiz başa dert midir, diyorum kendi kendime. Tevekkeli , Tarancı boşuna dememiş;“Bilmek yanmakmış büsbütün.” Mahmut Makal/Bizim Köy

“Bugün pek çok köye elektrik gitti, köylülerin gözlerinin önü çok şükür aydınlandı. Ama beni bir eğitimci ve yazar olarak ilgilendiren gözlerin arkasındaki karanlıktır. Bu karanlık ne yazık ki olduğu gibi duruyor; hatta büyütüldü.” Fakir Baykurt

“Ezberci eğitim bir ulusu çağcıl yapamaz. Yapacağı işi önce kafadan sonra elden çıkarmayı yöntem olarak benimsemiş bir eğitim lazım. Zorlukları gördüğü zaman, ‘ne yapalım yazgı böyleymiş’ demeyip de çözüm arayan yaratıcı eğitim.” Fakir Baykurt

önce sevgi vardı“Varsın karanlık olsun geceler… Yüreğinizin sesini dinlerseniz, soğuk da sıcak da olsa yanınız, yöreniz, gökyüzünden yıldız yağar sanırsınız… Düşler de gerçekler de bu yıldızlardadır. Bulup yakaladınızsa o yıldızı, sıkı sıkı tutun yüreğinizde… Sakının yüceltin… Yaşamak, belki de bu demektir… “ Suna Tanaltay/Önce Sevgi Vardı

Bir Güzel İnsan

“Kimi insan birdenbire etkiler, çarpar sizi… Bir de bakarsınız boşlukları, yetersizlikleri açığa çıkar, bir bir… Yakından tanıdıkça söner,küçülür sanki… “Yanılmışım, dersiniz; acele değer vermişim…”

Oysa bazıları (ve çok az bazıları) baştan sona aynı değeri taşırlar.Tanıdıkça daha bir seversiniz. Yitirseniz bile, sizden ve iç dünyanızdan uzaklaşmaz.” Suna Tanaltay

“Gözlerimi seviyorum, güzeli görebildikleri için… Kulaklarımı seviyorum, doğanın tüm türkülerini dinleyebildikleri için. Dokunmak, duymak, tatmak ne güzel… Yalnızca beş duyumu değil, duyu ötesi diyebileceğim bu sevecen yüreği seviyorum, içine alıp da sığdıramadığı güzellikler için…”

Gönül gözüyle bakarsa insan, güzelden, duygudan, sevgiden bir parça olur… Arınır, yıkanır, güzelleşir sanki… Korku, pişmanlık, umutsuzluk değildir artık hissedilen…” Suna Tanaltay

“Okullar arası denge kurulmalıdır. Öbür ülkelerde de eğitim açısından okullar arasında farklar var, ama bizdeki gibi uçurumlar yok.” Altan Günalp( ÖSYM Kurucusu ve İlk Başkanı)

gökbel 1

Gökbel

Kitap mavi sürgün_2“Sonradan öğrendiğime göre Gökbel’deki köylüler başka yerlere kıyas hurafe ve boş şeylere daha fazla inanırlarmış, mangalın etrafında üç kere dolaşmadan ateş söndürmezlermiş; çünkü bunu yapmazlarsa ocakları sönermiş. Gece sandık açmazlarmış, insanın mezarı açılırmış. Gece folluktan yumurta almazlarmış; çünkü evi uğursuzluk basarmış.

gökbel 2

Gökbel

Daha bunun gibi neler de neler! Anadolu halkı yüz yıllar süresince hiç akıl ve mantığa uymayan nice felaketlere uğradığı için, felaketlere akıl ve mantık dışında nedenler arayıp bulmak zorunda kalmıştır.” Cevat Şakir/Mavi Sürgün

“Hayatımızdaki gölgelerin çoğu kendi güneş ışınlarımızın önüne dikilmekten doğar.”Ralph Waldo Emerson(1803-1882)

“Serçeleme

Çok oldunuz be serçeler

Kapatırım şimdi kapıyı

Dedim

Dinlemediler beni

Ben de kapatmadım kapıyı

Varsın dinlemesinler”          Can YÜCEL

 

“Yapraklar gibidir insan soyu

Bir yandan rüzgâr bakarsın onları döker yere,

Bir yandan bakarsın bahar gelir,

Yenilerini yetiştirir, yeşertir orman

Böylece soyların biri göçer, biri doğar”   Homeros

“Başka insanların hayatlarını aydınlatanların kendileri de bu ışıktan uzakta duramazlar.” James M.Barrie

“İstemediğini yapmama özgürlüğümüz vardır ki istediğini yapma özgürlüğünden daha önemlidir.” Lale Manço

“Barış Manço, asık yüzlü laubalilerin toplumunda güler yüzlü ciddi bir adamdı.” Ali Sirmen

“Gerçek arkadaş kış ortasında çiçek açtırandır. Gerçek dost çöl ortasında suyunu paylaşabilendir.” Leonardo da Vinci

“İnsanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse, insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.” Bernard Shaw

“Üç çeşit arkadaşlık vardır: Birincisi ekmek gibidir, her zaman ihtiyacımız vardır.

İkincisi ilaç gibidir, lazım olursa ararsınız.

Üçüncüsü mikrop gibidir, o gelir sizi bulur.”

“Düşümde aşk ile karşılaştım…

İnsanı arıyordu.

Uyandım, insan ile karşılaştım

Aşkı arıyordu.”     Özdemir Asaf

“Bizler mutlu olduğumuz için gülümsemiyoruz, gülümsediğimiz için mutlu oluyoruz.” William James

“En güçlü bellek bile en zayıf mürekkepten solgundur.” Uzak Doğu Atasözü

“ Yarın kıyamet kopacağını kesinlikle bilsem bile, bugün yine bir elma ağacı dikerdim.” Muhsin Ertuğrul/Gerçeklerin Düşleri

gerceklerin_dusleri_width300_1“Tiyatro, bizim gibi karanlığın dalgaları içinde bocalayan milletlere yol gösteren bir gece feneridir ve biz senelerdir ki, bu fırtına içinde hep o fenere hasret çektik.” Muhsin Ertuğrul/ Gerçeklerin Düşleri

“Tiyatronun başlıca çabası seyircileri sağlam düşünmeye zorlamaktır.” M. Ertuğrul

“Yaşam kısa, sanat uzundur.” Hipokrat

“Ölümün ulaşamadığı tek şey sanattır.” Oscar Wilde

“Sanat , doğanın bir başka açıdan görünüşüdür.” Emile Zola

“Sanat, doğaya eklenmiş insandır.” Bacon

“Sanatın görevi; kopya etmek değil, doğayı anlatmaktır.” Balzac

“Her büyük sanatçı, sanata kendi damgasını vurur.” Victor Hugo

“Sanatçıya iki göz az gelir.”Lamartine

“Sanatın gizemi, doğayı düzene sokmasındadır.” Voltaire

“Şiir, ruhun müziğidir.” Voltaire

“Bir yapıtın kalbinde, orası karanlık bile olsa sönmeyen bir güneş parlar.” Camus

“Sanatçı, hayatı kendi süzgecinden geçiren, olayların özünü çıkaran, gerçeği güzelleştiren adamdır.” Sabahattin Eyuboğlu

“Sanat, taklidin bittiği yerde başlar.” Oscar Wilde

“Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir.” John Christian

“Bazı insanlar, her şeyi olduğu gibi görürler ve “neden” diye sorarlar. Ben ise her şeyi olmadığı biçimde hayal ederim ve “neden olmasın” diye sorarım.” Bernard Shaw

“Şu olan biten var ya

Boş ver onu

Taş yağsın isterse

Çok sürmez

Dakka şaşmaz Dakka

Yaşamaya bak

Ne geçmişi düşün

Ne gelecekten kork.”   Ömer Hayyam

“Güçlü bir ateş, küçük bir kıvılcımdan sonra gelir.” Dante

“Hümanist psikoloji: İnsan potansiyelinin sınırsızlığını araştırıyor, normal insanı sağlıklı insana dönüştürmeye odaklanıyordu.”Abraham Maslow/İnsan Olmanın Psikolojisi

“Geleneksel psikoloji: Freudyan yaklaşımla hasta insanı normal insan haline getirmek üzerine kurulmuştur.”

“Kaygı, yarının faresinin bugünün peynirini yemesidir.”

“Kullanılmayan enerji azalmaya mahkûmdur. İşleyen demirin ışıldadığı gibi enerji kullanıldıkça artar.”

“Kötü şeyler anlatıyorum bir daha yaşanmasın diye; iyi şeyler anlatıyorum herkes yaşasın, çok yaşansın diye.” Nebil Özgentürk
“Tüm yaşam; öğrenmek, sorunlar, öğrenme yetmezlikleridir.” Beyaz Nokta Vakfı

“Gerçek yıldızlar kendileriyle en kolay çalışılan kişilerdir.”Mustafa Altıoklar

Aydın Köksal

Elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dilbilimci /Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanı(D.T. 1940-)

.Aydın Köksal; 20 yıl içinde bilişimle ilgili 2.500 Türkçe sözcüğü dilimize kazandırmış. Bilişim sözcüğü de onun bulduğu bir sözcükmüş.

“İnsanın süsü yüz

Yüzün süsü göz

Aklın süsü dil

Dilin süsü sözdür.” Yusuf Has Hacib

ALINTILAR-4

 

Pek çok defterim var okuduğum kitaplardan alıntılar yaptığım. Defterlerden birini elime aldım; özlü sözler, şiirler beni güler yüzle karşıladı. O defterlerden kendimi alamadım ve  yıllar önce alıntıladıklarımı bilgisayarıma yazarken buldum kendimi. Amacım alıntıladığım özlü sözleri, şiirleri sizlerle paylaşmaktı. Kim bilir bazı yazarlar veya kitaplar dikkatinizi çeker siz de onlarla düşünceleri, yaşanmışlıkları, güzellikleri paylaşırsınız.

altan erbulak

Altan Erbulak(1929-1988) Karükatürist, Oyuncu, Gazeteci

“Hayat, göz açıp kapayıncaya kadar kısadır derler. Hayır… İnsanlar dünyaya gözü kapalı gelirler, açmaya vakit bulamadan ölürler. Ahh ne olurdu gözümüzü açabilseydik.” Altan Erbulak

“Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl içinse insanları eğitin.”Çinli filozof Kuan Çe

“Sanat insanlıktır. İnsan olan sanatkâr olur, sanatı sever; insan olmayan sanatkâr olur mu, sanatı sever mi?

_semiha berksoy

Semiha Berksoy(1910-2004) Türkiye’nin İlk Opera Sanatçısı, Tiyatrocu, Ressam- Devlet Sanatçısı

“ilk sesli Türk filmi arşivlerde yok, yanmış gitmiş. Bu filmde Hazım Körmükçü, Talat Artemel, Rahmi Bey, Galip Ercan, Behzat Budak, Semiha Berksoy, Mısırlı sanatçı Azize Emir. Rejisör Muhsin Ertuğrul.” Semiha Berksoy’un Anıları/ Yazar Füsun Özbilgen

“Ancak söylenmemiş aşklar aşktır.” William Blake

“İnsanlar büyüdükçe günler kısalırlar

Günlerimiz gibi aşklarımız da

Yittikleri duraklarda kalırlar

Sakla yamalarını kalbim…

Kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla

Yürü, arkana bakma, ama umursa

Bazen anılara en çok yakışan elbise

Birkaç damla gözyaşıdır unutma…”      Yılmaz Odabaşı

fakir baykurt

Fakir Baykurt (1929-1999) Öğretmen, Yazar, Sendikacı

“Dile ben canımı veririm. O sırdaştır, cesaretimi ben oradan bulurum, aydınlık hep oradadır.”   Fakir Baykurt

“Homeros kanatlı söz diyor şiire. Demek ki uçabilir, demek ki mesafe alabilir. Benim amacım insanın yüreğidir, yalnız kafası değil; o kanatlı sözlerle insanların kalbine ulaşabileceğim, çünkü kalp çok yukarılardadır, oraya bu sözlerle gideceğim kanısındayım ben.” Fakir Baykurt

Behçet Aysan

 Sefa Behçet Aysan(1949-2Temmuz1993) Şair, Tıp Doktoru

BU AŞK, BU ŞEHİR, BU KEDER…

Hoşça kal ayak izim

Serseri sokaklarda

 

Hoşça kal

Annemin yüzü

Hep beyaz yaşmaklı

Sırrı dökülmüş bir yalnız aynada

 

Hoşça kal

Dolunayın altında

Ihlamur ağaçlarına

Kazıdığım şey

 

Bir gün gelecek bugün de

Bir anı olacak nasılsa

 

Oturduğumuz bu masa

Bu kum saati, bu rüzgâr,

Bu eski komodin.

 

Bu kırık sandalye

Bu kelepir yürek

Bu aşk nasılsa

Hoşça kal

Yarım kalmış

Duvar yazıları

Hoşça kal

 

Gidiyorum

Bu şehri bu yağmuru

Bu düşleri

Bu aşkı bu kavgayı, bu kederi

Size bırakarak”                    Behçet Aysan(2 Temmuz 1993-Sivas)

 

pearl-s-buck

Pearl Buck(1892-1973) Nobel Edebiyat Ödülünü Alan İlk Amerikalı Kadın Yazar, Öğretmen

“Rüzgârın elleri yoktur; ama ağaçları sallar.

Ayın ayakları yoktur; ama gökyüzünde dolaşır.”  Eski bir Kore Şiiri/ Bambu-Pearl Buck

Bambu-Pearl Buck_“Okumak; zihinleri açar, kitaplarsa insan ruhunu gökyüzüne ve yeryüzüne çıkartır.” Yaşlı bir Koreli

5903_dewey

John Dewey (1859-1952) ABD’li Filozof, Eğitim Kuramcısı

“Eğitim süreci çocuğun ilgi alanlarını dikkate almalı ve bunların üzerine kurulmalıdır. Bu süreç, çocuğun sınıf içindeki deneyiminde düşünme ile iş yapma etkinliklerinin karşılıklı etkileşmesine olanak sağlamaktır. Okul, küçük bir topluluk gibi örgütlenmelidir. Öğretmen, belli bir ders ve okuma dizisini gerçekleştirmek için bir ustabaşı değil, öğrencilerle birlikte çalışan bir rehber olmalıdır. Eğitimin amacı, çocuğun varlığının her yönü ile gelişmesidir.” Eğitimci John Dewey

server tanilli

Server Tanilli (1931-2011) Yazar, Anayasa Hukuku Profesörü

“Gençlik, bir toplumun en dinamik, en akışkan, en hareketli kesimidir.” Server Tanilli

onurun bedeli

YOLCULUK

Yaşam yolculuğum

Yuvamdan başlayıp

Mezarlıkta son bulur.

Ömrüm,

Babam, ağabeyim

Kocam ya da oğlumun

Omuzlarında taşınan bir ceset gibi

Harcanır gider.

Dinle yıkanır,

Göreneklerle giydirilir

Ve bilgisizlik mezarına gömülür.         Jan Goodwın( D.T.1948-Amerikalı gazeteci, yazar)/Onurun Bedeli(Price of Honor)

EL ELE

Senin yanında yürümek istiyorum

Yaşam boyunca

Ve sen!

Burnuma bir halka geçirmek istiyorsun

Beni güdebilmek için.

Gözlerimi bürüyen aşkla

Seni sevmek istiyorum,

Ve sen!

Tanrı olmak

Beni yaratmak ve kırmak istiyorsun.

Sonsuza dek, senin gönlünün bahçesinde

Dans etmek istiyorum.

Ve sen!

Benim çaresizliğimi dile getiren şarkılar söyleyerek

Gereksinmelerimin tamburu üstünde

Bir kukla gibi dans etmemi istiyorsun.

Güzel bir koku olmak

Ve senin gövdene sızmak istiyorum

Ama sen!

Beni cebinin içinde saklamak istiyorsun.

Ağlamak istiyorum:

Ve sen!

Parmaklarının bir şakırtısıyla

Benim gülüvermemi istiyorsun.           Atiye Davut(Pakistan’ın Sindli Şairi)

kurbağa yağı satıcısı

Akira Kurosawa (1910-1998) Japon Sinema Yönetmeni, Senarist, Film Yapımcısı, Kurgucu

“Tüyleri aynı olan kuşlar bir araya toplanır.” Akira Kurosawa/Kurbağa Yağı Satıcısı

“Söylemek ve yapmak arasında kocaman bir deniz vardır.” Susanna Tamaro/Anima Mundi(Dünyanın Ruhu)

Susanno Tamaro

Susanno Tamaro ( 1957-    ) İtalyan Yazar

“Yaşam; pes edenin değil, kurcalayanın olur.” Susanna Tamaro

“Öğrenebilmek için önce gururu kırmak gereklidir.”S. Tamaro

Sy. 50

“İnsanlar, diyordum kendime, her zaman aynı hayallerin peşine düşmeyi seviyorlar, hepsi korkuyor, bu yüzden bir hayal uyduruyor, onlara anlam ve ortaklık kazandıracak bir değer arıyorlar, koronun bir üyesi olmak ve hep aynı şeyleri yinelemek iyi geliyor. Civcivler kuluçka makinesinin ışığı altında sıcacık oturmaktan hoşlanır, insanlar da ütopyaların olanaksız vaatlerinin sıcaklığından. Hepimizin doğasından ölüme kadar emekleyerek kat etmek zorunda kaldığımız tünelin gerçek anlamını herkes anlayamaz ve kimse bunun dışına kaçamaz.” Susanna Tamaro/ Anima Mundi (Dünyanın Ruhu)

kucukiskender

Küçük İskender(D.T.1964-    ) Şair, Eleştirmen

“Şiir hayatın içinden gelir, hayatı kucaklayıp sizi size döndürür.” Küçük İskender

DÜŞSEL

İnsanlarla dolu bir tencereye

Kardeşliği karıştırdım

Sevgi tomurcukları serptim üzerlerine;

Sonra,

Deniz maviliği derinlik

Ve

Gökyüzü sonsuzluğunca özgürlük

Ateşi iyice yükselince umudun;

Ilık rüzgârlar dolusu

Mutluluğu duyumsadım.       Zeynep Günsür

 

SEFERİS’E MERHABA

Akşamları hep böyle

Martılar

Çığlık çığlığa mı uçarlar

Diyor oğlum bana

Eteğinde Kazdağı’nın

Zeytin ağaçları altında

Güneş kanat vururken ufka

Bir sevinç bir sevinç geçiyor

Mavilikler içinden

Aydınlığımız da

Karanlığımız da

Ege’nin koynunda

Ey Seferis sana

Balıkçı’dan Merhaba!      İbrahim Oluklu

KARANLIKTAKİ IŞIK -ZEYNEP ORAL(4)

ALTIN ÇAĞ-PARİS

Paris’in dışında Viscennes Ormanı’nda bir zamanlar cephanelik olarak kullanılan dev bir mekândayım. Bir bölümü kitaplık, okuma yerleri, kahvelere, bara ayrılmış. Mekânın her köşesi cıvıl cıvıl kaynıyor. Mekân yaşıyor.

Dar bir kapıdan oyun alanına giriyorum..

My captured pictureBugüne kadar tiyatro izlediğiniz tüm alanları unutun. Çünkü “Altın Çağ”ı izleyeceğim yer bunların hiçbirine benzemiyor.

Dev bir alandayım, 1700 m2 olduğunu söylüyorlar. Bu dev alan dörde bölünmüş gibi… Aklınızdan, kocaman bir + işareti yerleştirin alanın ortasına: Dört adet daha küçük alan elde etmiş olacaksınız. Bunların birindeyken öteki alanları göremiyorsunuz. Çünkü birbirinden dağlar, yüksek tepelerle ayrılıyor.

Evet dağlar, tepeler… Tüm zemini kaplayan toprak renkli bir halanın üzerine, toprak, kum, kil dökülerek dağlar, tepeler, kumsallar ve vadiler oluşturulmuş(kimileri dört volkana, kimileri dört kratere benzetti bu alanı).

Oyun boyunca biz izleyiciler oyuncuların peşine takılıp bir alandan ötekine geçeceğiz ve vadi yamaçlarında, kumsalda, dağ tepesinde yere oturarak oyunu izleyeceğiz.

Tavan; kimi yerde daha yüksek, kimi yerde daha alçak. Kimi yerde bakır, çelik, ayna ve cam karışımı… Bu karışımın her noktası, ayrı bir spot ışığıyla aydınlandıktan sonra, ışığı bir prizma gibi yedi renge bölüyor, ışığı istenilen bir başka yöne yansıtıyor.

Altın Çağ, Cezayirli Abdullah’ın memleketini, kasabasını, ailesini, sevdiklerini bırakıp kaçak işçi olarak Akdeniz’in karşı kıyısına, Fransa’ya, Marsilya’ya gelmesiyle; yer araması, dost araması, iş araması, yaşam araması, düzenle, ekonomiyle, polisle, başka insanlarla çatışmasıyla, umutları ve umutsuzluğuyla, kazanımları ve yenilikleriyle sürüyor; ölümüyle sona eriyor.

Oyun Abdullah’ın öyküsünden çok, Abdullah aracılığıyla; ırk ayrımı, yabancı düşmanlığı, göçmen işçi, kültür çatışmasının toplumsal çatışmaya dönüşmesi, kadın ve ailenin konumu, sistem ya da düzenle çatışma, tüketim toplumunun çıkmazları  gibi sorunları ve kavramları irdeliyor.

Oyundaki binlerce sahneyi anlatmama olanak yok. Ama bin yıl yaşasam, bin yıl beni terk etmeyecek birkaç dakikayı mutlaka anlatmalıyım.

… Abdullah’ın Marsilya’daki ilk gecesi: En sonunda amca oğlunun verdiği adresi buldu. Hana geldi.

Abdullah parmaklarının ucunda kimseyi rahatsız etmemeye, çıt çıkarmamaya çalışarak “içeri” girdi. Kapıyı arkasından kapadı. Duvar boyunca ilerledi… İçerisi karanlık olmalı. Bekledi gözleri karanlığa alışsın diye. Bir iki adım. Yerde yatanlara basmamaya, çarpmamaya dikkat ediyor. “Özür dilerim kardeşim” “Affedersiniz amca” Usulcacık fısıldıyor… Bir iki adım daha… “Tamam, tamam ben geçtim.” “Sen rahatsız olma kardeş.”Belli ki içerisi çok kalabalık. Yerde uyuyan kaçak işçilerin sayısı çok. Abdullah karanlıkta kendine bir yer arıyor ve çok üşüyor. Ayakkabılarını sıkı sıkıya kucağında taşıyor(yeniydiler onlar). Sonunda gözüne bir boşluk ilişti. O yöne yöneldi… Boşluğa oturdu. Uzanmaya çalıştı, yine birine çarptı, özür diledi. Yer kazanmak için ceketini çıkardı. Güzelce katlayıp onu da kucağına aldı… Yeniden uzanmaya çalıştı. Olmadı. Yer yok. Ayakkabılarını ceketine sarıp yere koydu. Uzanıp başını ceketinin üzerine koymaya çalıştı. Olmadı. Yer çok dar. Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı. Dizlerini iyice göğsüne çekip öyle yerleşmeye çalıştı. Olmadı. Çok uğraştı. Yorgunluktan ölmek üzereydi. Günlerdir gecelerdir uyumamıştı. Hem uzanabilmeye hem de çevresinde uyuyanları rahatsız etmemeye çok çalıştı… Sonra…

Önce ayaklarını ve bacaklarını tavana doğru kaldırdı Abdullah. Sonra kalçasını, belini ve göğsünü, sırtını dimdik yükseltti. Ve Abdullah o gece başı sol yanağı yerde ceketinin üzerinde, tüm bedeni dimdik havaya dikilmiş (amuda kalkmış) mışıl mışıl uyudu.

(Sevgili okurlar, aradan yirmi yıl geçtikten sonra, şimdi bunları yazarken bile tüylerim ürperiyor. Irkçılık, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, istenmeyen kişi olmak, evsizlik barksızlık üzerine okuduğum cilt cilt kitap, binlerce sayfa, gördüğüm binlerce film, başı yerde ayakları havada uyuyan Abdullah kadar beni etkilemedi.)

Bu sahneyi özellikle uzun uzun anlattım. Çünkü oyun alanında “içerisi” yoktu. Kapı, duvar yoktu. Yerde yatan insanlar yoktu. Oyun alanında hiçbir şey yoktu. Yalnızca önümüzde uzanan bir boşluk vardı. Ve boşluğun ortasında bir oyuncu…Abdullah’ı oynayan oyuncu vardı.

Ama ben han duvarlarını gördüm. Yerde yatan yüzlerce kaçak işçiyi gördüm. Abdullah’ın ayağına bastığı, koluna çarptığı öteki insanları gördüm. Odaya ilk girdiğinde serinliği, sonra insan nefesiyle ısınmış odadaki sıcaklığı duydum. Odanın küf kokusunu içime çektim.  Odanın karanlığında her şeyi gördüm.

Daha sonra, sahneden sahneye, bir alandan öteki alana, oyuncuların peşinden gidip yer değiştirerek izledik oyunu.

Kimi zaman dağ tepelerine çıkıp ellerimizi gözlerimize siper edip Abdullah’ın görmeye çalıştıklarını biz de görmeye çalıştık. (Abdullah! İn oradan! Dağın tepesine çıkmakla, inşaatın en tepesine çıkıp Akdeniz’e uzanmak aynı şey değil! Düşeceksin! Dikkat et, düşeceksin!) Abdullah çalıştığı inşaatın en tepesine tırmanıyor. Daha yükseğe, daha yükseğe tırmanıyor. İçinde bir umut, orada Akdeniz var, ama belki yeterince yükseğe çıkarsa belki Cezayir’deki evini görebilir…

Göremedi Abdullah evini ve düşmeye başladı… Düştü, düştü, düştü, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bir düşüş…(Bütün bu tırmanışta ve düşüşte oyuncu olduğu yerden ne bir santim yükselmiş ne bir santim inmişti.)

Verdi’nin Requem’iyle uğurladık Abdullah’ı. O bir kurbandı.

Kimi zaman “uygarlık” nimetlerinden yararlanmak için önümüze çıkan her şeyi satın aldık. Bir gariban; tüketim malları, yüzlerce kutu, binlerce poşet, kesekağıdı arasında boğuldu. (Sahnede hiçbir aksesuar kullanılmıyordu. Ne kutu, poşet ne herhangi bir tüketim malı…)

Sonra, sonra çatışma kaçınılmaz oldu. Beş göçmen işçi Marsilya’da beş göçmen işçi direnişe geçti. Direniş büyüdü. Tüm göçmen işçiler direnişe katıldı. Göçmen olmayan işçiler de katıldı. İşte işte, başka kentlerden de geliyorlar. Sayıları binleri aştı! Politikacısı, bakanı, polisi, işbirlikçisi, üç kağıtçısı, Abdullahı sömüren, Abdullahlara düşman herkes, onlar kaçmaya başladı… Yabancı işçiler ve yabancı olmayan işçiler onlara karşı yürüyor! Ve öğrenciler! Öğrenciler de katıldı işçilere! Binlerce öğrenci yürüyüşe katıldı. Köylüler, aydınlar, öğrenciler, işçiler hepsi yürüyor! Yabancı düşmanlığına karşı on binlerce insan yürüyor. Akın akın gidiyorlar. Dağları, tepeleri aşıp geliyorlar. İnsanlığa saygılı olanlar, insanı sevenler, insan onuruna sahip çıkanlar, her yerden geliyorlar.

(Beş, topu topuna beş oyuncuydular ve bir de davulcu. Ve ben yüz binleri görüyorum.) Bu oyuncular sihirbaz mıydı? Hayır “Lecoq” oyunculuk, mim, pandomim okulunda eğitim görmüşlerdi.

Ariane Mnouchkine, Commedia Dell Arte yöntemlerinden bol bol yararlanıyor. Abdullah’ı çağdaş bir “Artequino”ya dönüştürüyordu.

Oyunun sonunda kaçanların, kaçabilecek hiçbir yeri kalmamıştı.

Hayır, hayır kalmıştı. Oyun alanlarının birinde en kenar köşede kalmış, karanlıkta kalmış bir pencere. O pencereden kaçabilirlerdi. Nitekim oraya doğru yöneldiler.

Pencereye doğru koştular, kimileri pencereye tırmanmaya başladı… Ama o anda… O anda güneş doğdu! O pencereden güneş doğdu…

Anlatamadım galiba: Dışarda güneş doğdu. Hayır, hayır sahnede değil, dönüp dolaştığımız bütün bu alana güneş doğdu. Yani tiyatronun dışında doğdu. Güneş dışarıda yeryüzünde, doğada doğdu. Gün ışığı sahnenin değil, tiyatro olarak kullanılan cephaneliğin önce bir sonra bütün pencerelerinden içeri doğdu. Kaçanlar o ışık hücumunda yok oldu. Ortalık gittikçe aydınlandı. Güneş ışığı gözlerimizi kamaştırdı, güneş ışığı içimizi aydınlattı, güneş ışığı bedenimizi ısıttı. Ben bunca aydınlık, böylesine yoğun bir gün ışığı hayatta görmemiştim.

(İyi ki yaşıyorum! İyi ki yaşıyorum! İyi ki yaşıyorum!)

“Altın Çağ” bitti. Dışarı çıktık. Tiyatrodan dışarı çıktık.

A, a olamaz! İnanamıyorum! İnanmıyorum!

Karanlık! Meğer gece yarısıymış! Olamaz! Kesinlikle olamaz! Şimdi gece olamaz! Ben birkaç dakika önce güneşin doğduğunu, yeni bir günün başladığını gördüm. Gözlerimle gördüm diyorum!

Sevgili okurlar mantık yoluyla hesaplayacak olursanız. Akşam sekizde başlayan bir oyundu bu. Dört saat ekleyin. Gece 12 olur. Ve mantıken gece 12’de karanlık olması doğrudur. Ama o akşam Paris’te Viscennes Ormanı’nda gece 12’de karanlık olmadı. Güneş akşamı ve geceyi aydınlattı! Kimse beni, bunun aksine inandıramaz. 

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL (3)

ARİANE MNOUCHKİNE-GÜNEŞ TİYATROSU ya da YAŞAMA SEVİNCİ

Ariane Mnouchkine(Mnuşkin): Yönetmen

aRİANE MNOUCHKİN

ARİANE MNOUCHKİNE (d.t. 1939-)

Annesi İngiliz, babası Rus, kendi Fransa’da yaşarmış. Önceleri sinema prodüktörüymüş. Sorbonne Üniversitesi’ndeyken “Paris Tiyatro Öğrencileri Birliği”ni kurmuş(1960). Büyük tiyatro ve mim ustası Jacques Lecocq’un okuluna gitmiş. Bir iki yıl Japonya’yı, Hindistan’ı dolaşmış; dönüşünde(1985) “Theatre du Soleil” “Güneş Tiyatrosu”nu kurmuş.

Peki, tamam, dedim, gidip gördüm şu oyunu.

Gittim, gördüm.

Ve neye uğradığımı şaşırdım!

Burada, tiyatro insana yaşama sevinci veriyordu. YAŞAMA SEVİNCİ!

Tiyatro sevinci, yaşama sevincine dönüşüyordu.

Paris’in orta yerinde “Medrano Sirki”ndeyim… Evet, evet kocaman bir sirk çadırının içindeyim. Sahne ortada, seyirciler çepeçevre, ortadaki yuvarlağı sarmalıyor. Oyun başladı. ARNOLD WESKER KİTABI

A. WESKER

Arnold Wesker(1932-2016) İngiliz oyun ve film senaryo yazarıdır.

Arnold Wesker’in oyunu dev bir mutfakta, günümüz deyişiyle mega-mutfakta geçer ve sınıf çatışmasına odaklanır. Elimdeki programda 70 oyuncunun rol aldığı yazılıydı. Oysa ben sahnede 700 oyuncu görüyorum sanki. Mnouchkine, oyunculara verdiği devinimle, devinimsizlikle, yarattığı uyum ve uyumsuzlukla, oyuncuları şimdi bir yerde toplayarak, sonra dağıtarak, bir işaretin peşine, bir sözcüğün peşine birkaç kişi takarak, sanki bir dans gösterisi ya da bir orkestra konseri sunuyordu.

Ariane Mnouchkine 1970’te daha da ilginç bir olayla çıktı Fransızların karşısına Bu tarihte topluluğunda 40-45 kişi vardı.  Bunların bir kısmı profesyonel oyuncu, bir kısmı oyuncu olmak isteyen yetenekli gençler, bir kısmı ressam, yazar, dekoratör ya da teknik elemanlardı. Ariane Mnouchkine ilk iş olarak bu kişilere tiyatronun bütünü içinde herkesin her işi yapması gerektiğini benimsetti. Sonra beraber çalışacakları, eğitim görecekleri, oyunlar hazırlayacakları ve birlikte yaşayacakları bir yer aramaya koyuldu. Paris’in içinde hiçbir barınak bulamayınca, Paris dışındaki eski bir cephaneliğe yerleşmeye karar verdiler.

Birlikte yaşıyor, çalışıyor, birlikte yiyip içiyorlardı. Herkes kendi bildiklerini diğerlerine öğretiyor, günün boş kalan saatlerinde çeşitli işlerde çalışıyor, kazançlarını birleştirerek geçimlerini sağlıyorlardı.

Bu ortak çalışmanın ve yaşamanın ilk ürünleri Fransa ihtilalini ve sonrasını dile getiren (dile getiren demek doğru değil) yani yaşatan “1789” ve “1793” adlı iki oyundu.

Bu oyunların ilkini izlediğimde bir kez daha şaşıracaktım. “1789” Paris yakınlarındaki eski cephanelikte, cephaneliğin her köşesinde, her yerinde oynanıyordu. Seyirciye sahneler sunulmuyor, oyunun hangi anında, ne zaman, nerede, hangi sahneyi izleyeceğini seyirci kendi seçiyordu(yaşamak gibi). Belki Fransız ihtilaliyle ilgili tüm gerçekleri öğrenmiyorduk; tümü bize iletilmiyordu; ama iletilen her şey, öğrendiğimiz, tanık olduğumuz, yaşadığımız her şey gerçekti. Ve bu gerçeğin baş kahramanları Dantonlar, Robespierreler değil, “baldırı çıplaklar” dı. Umutlarıyla, düşleriyle, kavgalarıyla, acılarıyla, korkularıyla, düş kırıklıklarıyla halktı(yaşamdaki gibi).

Yıl oldu 1975…

Ariane Mnouchkine “Altın Çağ”(L’Age d’One) adlı oyununu sergiliyor.

Ve bir kez daha, yaşadığım için, tiyatro dediğimiz bu tutkunun peşinden koştuğum için, karanlıktaki ışığı yakalamaya çalıştığım için, 1975 yılının bir sonbahar akşamı Paris’te olduğum için şükrettim.

Bu oyunla ve çalışma yöntemiyle ilgili olarak Ariane Mnouchkine şu açıklamaları yapıyordu.

“Altın Çağ günümüzle ilgili bir oyun. Bu nedenle geçmişle ilgili oyunlarda karşılaşmadığımız bir güçlük çıktı karşımıza. Ne yapıp yapıp kehanette bulunmaktan ya da masal anlatmaktan kaçınmamız gerekiyordu. İşte bu nedenle hiçbir yere benzemeyen, zamanın dışında, düşlerimizin ürünü bir forum, bir arena oluşturmamız gerekiyordu.

Aslında beni topluluğun yöneticisi olarak tanımlamak yanlıştır. Çünkü burada 40 kişiysek, hepimiz aynı derecede yöneten ve yönetileniz. Yaratılan her şey, oyuncuların eseridir. Tüm çalışmalarımız emprovizasyona dayalıdır. Metin hepimiz tarafından düşünülür. Sonra kâğıda birimiz tarafından geçirilir. Oyunun tartışmaları başladığında bu metin çözülür, bozulur, provalarla birlikte geliştikten sonra, çözülmüş, dağılmış parçalar yeniden bir araya getirilir. Ancak ondan sonra, metin kesin şeklini alır.

Dekor ve kostüm uygulamamız da aynı yolu izler. Daha oyun tartışma safhasındayken ya da ilk provalarda bile, oyuncular ellerine her geçirdiklerini kostüm olarak kullanmaya başlar. Giderek yine tartışarak oyunun gösterdiği gelişmeye göre kostümler belirlenir. Nitekim ancak bu yönde oyunun gerektirdiği tiyatro biçimine kavuşabiliriz. Ancak bu yönde tiyatroda ne söylediğimizle, nasıl söylediğimiz arasında bir uyuma varabiliriz. Bu şartlar altında çalışınca ya da çalışmalarımızda bu yöntemleri izleyince bir oyunumuzun ne zaman hazır olacağını da asla önceden bilemeyiz.”

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL-2

AVİGNON FESTİVALİ

Avignon(Avinyon): Fransa’nın güneyinde bir kent.

Görkemli Papalar Sarayı’yla dapdar taş sokaklarıyla, üç yanı Rhone nehriyle bir yanı 13.yy.dan kalma surlarla çevrili bir kent. Nüfusu 70 bin(1975’te).

Tiyatro bir zümrenin, bir avuç insanın değil, herkesin olmalıdır;” diyen Jean Vilar, 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurdu.

“Geceden gündüze, gündüzden geceye, her an için için kaynayan; tiyatroyla, müzikle, dansla, şarkıyla, bitip tükenmek bilmeyen tartışmalarla sürüp giden çılgın bir maraton…

Avignon

Avignon Kenti / Fransa

Avignon’da “her yer oyun alanıdır!” Tiyatrolar, sinemalar, okullar, kiliseler, kahveler, barlar, sokaklar, -meydanlar, bahçeler, parklardaki çadırlar, tavan araları, bodrumlar, köşe bucak…

Kasabanın orta yerindeki dev alanda, gece iki buçukta başlayacak “Commedia dell’Arte” gösterisine yer kapmak için(yer dedimse, gerçekten yere oturulup izleniyor) gece yarısı nasıl milletin alana dolduğunu gördüm.

Temsil başladığında dört bin kişi vardı o alanda. Sabahın dört buçuğunda temsil bittiğinde yine dört bin kişi…

Aynı saatlerde alanın hemen yanı başındaki “Papalar Sarayı’nda” üç bin kişi bu kez yere oturarak değil, kadife kaplı tahta sıralarda oturarak Shakespeare’in 2. Richard’ını izliyordu.

Sabahın beşi ile altısı arasında Avignon’da yedi bin kişi evlerine, otellere, pansiyonlara ya da gardaki uyku tulumlarına dönmek üzere sokaklara dağılmışlardı.”

841-05961855

Avignon- Rhone Nehri

Ben de Avignon festivalinde o yedi bin kişiden biri olmak isterdim, ne yazık ki orada olamadım, benim gibi düşünenlerin yerinde Zeynep Oral vardı ve bize gördüklerini; önemli tiyatro insanlarını, sahneledikleri oyunları, sahnelenen oyunlarda rol alan oyuncuları Karanlıktaki Işık adlı kitabında anlattı. Kitabı okudukça Avignon(Avinyon) daymış gibi hissettim kendimi.

Jean Vilar 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurduğunda, yaklaşık olarak festivale 5.000 kişi katılmış, günümüzde 800.000 kişinin festivale katıldığı söyleniyor. Jean Vilar, tüm kültür faaliyetlerinin Paris’te olmasını doğru bulmadığı için Avignon Festivali’ni başlatmış, Fransa’nın güneyinde bulunan kent ve o kentte yaşayanlar festivallerine sahip çıkmış ve sanatla nefes alıp sanatla yaşamaya başlamışlar. 70 yıldan fazla zamandır süren Avignon Festivali sadece bir kez 2003 yılında yapılamamış, diğer tüm zamanlarda yapılmış. Bir festivalin bu kadar uzun soluklu olması çok iyi! Hatta iyi ötesi!!!

Bizde de çok çok iyi tiyatro oyuncuları var, onları izlemek büyük keyif; ne yazık ki herkes aynı keyfi almıyor, kimi oyunlar küçük salonlarda oynansa da o salonların tamamı dolu değil. Ne acıdır ki, tiyatro bizde bir azınlık sanatı, 1975 yılında sabah saat beş ile altı arasında yedi bin kişinin tiyatro izledikten sonra kente dağıldıkları, kaldıkları yerlere gittiklerini söylüyor Zeynep Oral. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmiş, Avignon’a festival için gidenler günümüzde neredeyse bir milyona yaklaşmış. Bizde ise İstanbul dışındaki şehirlerde kültür-sanat faaliyetleri oldukça az ya da hiç yok. Bizde de kültür-sanatın hak ettiği yerde olmasını dileyip Zeynep Oral’dan alıntılara devam edelim.

EKMEK VE KUKLA TİYATROSU“BREAD and PUPPET”

PETER SCHUMAN460313462

Peter Schumann

Ekmek ve Kukla Tiyatrosu1962 yılında New York’ta Peter Schumann tarafından kuruldu. “Tiyatro ekmek kadar gerekli olmalı” düşüncesinden yola çıkmışlardı.

Söyleyecek sözleri vardı ve söyleyeceklerinin herkesçe kolayca anlaşılması için oyunlarını dev gösterilere, şölenlere dönüştürdüler. İnsan boyundan büyük heykelleri, kuklaları, maskları, müziği, rengi kullanarak ateşi tutuşturdular.

Bread and Puppet a

Kuklalar

BREAD AND PUPPET THEATER

Kuklalar

Bread-and-Puppet-Sept-2017-John-Andrews-Photography-0083

Kuklalar

Bu tiyatroya gönül verenlerin meskenleri, mekânları sokaklardı. Oyun, gösteri alanları sokaklardı. Nabızları sokaklarda atıyordu.

USTALARIN USTASI “GİORGİO STREHLER”

giorgio strehler images

Giorgio Strehler

“Neye yarar, neye yarar dedikçe insan hiçbir şey yapamaz olur.” Giorgio Strehler

Biz oyuncuların kaderi, toplumumuzun tarihsel gelişiminde ileriye dönük bir rol oynamaktan başka bir şey değildir. Sahnede oynadığımız tüm roller, yaşamda oynamamız gereken bu rol için bir bahanedir. Mesele kendimizi, bu rolümüze aşkla, bilinçle vermemiz…

Tiyatronun dünden bugüne, bugünden yarına, düşüncelerimizin, düşlerimizin, yaşantılarımızın, benliklerimizin, toplumsal belleklerimizin bir bütünü olduğunu…

Tiyatronun yorum, oyunculuk, müzik, dans, mim, pandomim, ışık, dekor, kostüm ve daha nice görsel ve işitsel öğenin bütünlüğünden oluştuğunu…

Tiyatronun duyarlılığımıza ve düşünce bütünlüğümüze seslenen; insandan insana, akıldan akıla, yürekten yüreğe en dolaysız iletişim sağlayan bütüncül bir sanat olduğunu…

Tiyatronun yalnız bir gösteri sanatı değil, sürekli yaşamı sorgulayan; dün bugün ve yarınla hesaplaşmayı hiç elden bırakmayan; sonsuz bir kültür birikimi gerektiren; dünyaya kucak açmak, evreni kavramak ve yeryüzü ile yaşamı yeniden yorumlamak olduğunu…

Ve böyle gerçekleştirildiğinde, yaşamdaki en ama en büyük tadı verebileceğini ben ondan öğrendim.

O… Yani Giorgio Strehler… Ustaların ustası…

Maestro Strehler… Düşlerimizin Maestro’su…

Yeryüzünde en büyük büyücü kim deseler, hiç duraksamadan Strehler derim. Gerçeğin ve düşlerin büyücüsü… Brecht’in kuramlarıyla tiyatroda yarattığı devrim, tiyatroyla yaşamı bir kılması üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı…

Bertolt Brechtimages

Bertolt Brecht(1898-1956) 20. yüzyıl Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni. Epik Tiyatronun kurucusu.

Brecht’in diyalektik yöntemini sahneye en doğru uygulayan, Brecht’ten en çok yararlanan yönetmenin Strehler olduğuna inanıyorum…  Ayrıca Brecht’i özgür kıldığı için de Strehler’i seviyorum.

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL

KİTABIN ADI: KARANLIKTAKİ IŞIK

YAZARI:    ZEYNEP ORAL

YAYINEVİ: ALTIN KİTAPLAR

İLK BASIM: NİSAN 1994

SAYFA SAYISI: 200

Kitap-karanlıktaki ışık

Karanlıktaki Işık- Zeynep Oral

KARANLIKTAKİ IŞIK

Işıklar söndü.

Karanlıktayım. Bütün salon karanlıkta…

O büyük karanlıkta perdenin açılmasını bekliyorum.

Z.ORAL

ZEYNEP ORAL (D.T.1946-GAZETECİ/YAZAR)

Tek başımayım; ama yalnız değil… Omuz başımdakilerle birlikte atıyor nabzım.

Perde ha açıldı, ha açılacak. Soluğumu tutuyorum. Sanki minicik bir an ya da hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir an, soluğumu tutuyorum.

Bir törene ilk adımımı atmanın heyecanını duyuyorum içimde.

Soluğumu tuttuğum o an, içimde duyduğum o heyecan için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açılıyor.

Ve ardından ışık!

Perdenin ardından bana ulaşan ışık için seviyorum tiyatroyu.

Işıkla birlikte sonsuz bir birikim

Yüzyıllar öncesinden ya da günümüzden birileri önce düşledi bu oyunu. Düşünü sözcüklere döktü, kâğıda döktü.

Birileri, bu yazıları kendi düşünün bir parçası saydı; yeniden ama bu kez sahne üzerinde yarattı.

Birilerinin bu düşleri, başkalarının düşleriyle örtüşü; müziğe, dekora, aksesuara, maska, ışığa, koreografiye dönüştü.

Ve birileri oyunculuk güçleriyle bu düşleri yeniden yorumladı.

Tümü bir araya gelip düşleri gerçek kıldı.

Bu BİRİKİM için seviyorum tiyatroyu.

Düşleri gerçek kıldığı için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeği yeniden var ettiği için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeklerle düşleri çoğalttığı için seviyorum tiyatroyu.

Onca emek, onca alın teri, onca yaratıcı gücü, onca coşkuyu bir arada yoğurduğu için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açıldı.

Ardından ışık… Karanlıktaki ışık…

Işıkta en bildiğim ya da hiç bilmediğim dünyalar, toplumlar, bireyler…

Işıkta dünyanın ve insanın değişebilirliği…

Işıkta değişen ilişkiler…

O ışıkta en olağan sandığımın, olağanüstü olduğunu kavrıyorum.

O ışıkta, kendimi ararken başkalarını keşfediyorum. Başkalarına yöneldiğimde kendimi tanır gibi oluyorum.

O ışıkta, belki sorularıma yanıt bulamıyorum, ama sorulacak soruları çoğaltıyorum.

O ışıkta; bir soluk, bir duruş, bir susuş, bir bakış, bir söz, bir fısıltı, bir nota, bir renk yeryüzünü kucaklamama yetiyor.

O ışıkta; bir yüz, bir insan, yıldızlara uzanmama yol açıyor.

Yeryüzünü kucaklamaya, yıldızlara uzanmaya olanak tanıdığı için seviyorum tiyatroyu.

O ışığı var etmek için en az iki şey gerekiyor: Sahnede bir insan… Ve sahneyi izleyen bir insan…

İnsandan insana bu dolaysız ilişki için seviyorum tiyatroyu.

Bu ilişki kaçınılmaz olduğu için seviyorum tiyatroyu

Karanlıktaki ışığı yakalamak bir tutkuya dönüştü artık.

Bu tutkuyu seviyorum.

7109_Karanliktaki_Isik-Zeynep_Oral657