PUSULA- MATHİAS ENARD

KİTABIN ADI: PUSULA

YAZARIN ADI: MATHİAS ENARD

ÇEVİREN: FRANSIZCA ASLINDAN / EBRU ERBAŞ

YAYINEVİ:CAN YAYINLARI

İLK BASIM: HAZİRAN/ 2019

SAYFA SAYISI: 465 SAYFA

ÖDÜLLÜ KİTAP: 2015 YILINDA FRANSA’NIN EN ÖNEMLİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ OLAN

GONCOURT’U ALDI.ı

IMG_20200512_190912

Pusula’nın Arka Yüzü

FRANZ RİTTER, Avusturyalı bir müzikolog, hasta biri; ama hastalığının ne olduğunu biz bilmiyoruz, bir yandan ağrı çekiyor diğer yandan daha önce yaşadıklarını, hissettiklerini, tanıdığı kişileri, gittiği yerleri bize anlatıyor. Bizler anlattığı kişilerin kimini tanıyor, kimilerini ise hiç tanımıyoruz. Ama o kişilerin kim olduğunu araştırıp öğreniyoruz. Tanıyoruz derken anlattığı müzik adamlarının müziklerini dinlemiş, kitaplarını okumuş olabiliriz veya olmayabiliriz, o kişiler-yazarlar veya müzik adamları-kitabı yazandan da  önce yaşamış kişiler. Gittiği yerlerden biri ise bizim yıllarca yaşadığımız bir yer: İstanbul Ama onun bilmediğimiz bir yüzü, doğal güzelliğini biliyoruz da gizemli halini yabancıların hangi yüzünü görmek istediklerini bilmiyoruz. Üstelik Osmanlı zamanında İstanbul’u ziyaret edenler var. Alıntılarda da yazdığım gibi ünlü pek çok sanatçının rüyasıymış İstanbul’a gelmek.

İran, Suriye, Ortadoğu çok anlatılıyor, Franz Ritter ve arkadaşları ‘Oryantalist’, Batı’da olan her şeyi Doğu’ya bağlıyorlar. İranlı yazar Sadık Hidayet’i ve eseri Kör Baykuş’u kitaptan öğreniyorum. Kör Baykuş’u okumayı düşünüyorum. Bir de Franz Ritter’in yıllardır sevdiği bir kadın var. Adı Sarah, ne yazarsa ne söylerse Sarah’nın nasıl düşüneceğini veya o konuyla ilgili ne söyleyeceğini de tahmin ediyor veya daha önce söylediklerini yazıyor. Biz Sarah’ yı yazarın anlatmasıyla tanıyoruz. Yazarın dediğine göre tek taraflıymış bu aşk, kim bilir belki de Sarah da onu seviyordur. Bu aşkı Goethe’nin Genç Werther’in Acılarına benzetiyorum. Orada Werther’in anlattıklarını, burada da Franz’ı dinliyoruz. Aralarındaki fark Franz’ın Sarah’nın kendisini sevdiğinden bahsetmemesi. Franz ve Sarah eskiden veya daha gençken birlikte Doğu’ya pek çok yolculuk yapmışlar.

Yazarımız Kafka ile Sadık Hidayet’i karşılaştırarak başlıyor kitabına. Sadık Hidayet küçük mutfağında(Fransa’da-1951’de) gazı açarak intihar etmiştir.Kafka’yı okumadan, çevirmeden,  Ömer Hayyam’ı tanıtmadan önce intiharla ilgili şöyle yazmış 1920’de.

200px-Hedayat113

Modern İran Edebiyatının Önde Gelen Yazarı Sadık Hidayet (1903-Tahran-1951 Paris)

kor-baykus-547487-97-B

Sadık Hidayet-Kör Baykuş

Sy. 15″Kimse intihar etmeye karar vermez, intihar bazı adamların içindedir, doğalarında vardır.” İntihar etmeden önce kağıtlarını ve notlarını yok eder. Franz Ritter Hidayet’in

Kafka1906_cropped

Franz Kafka(l883-1924) 20. yüz yılın en önemli yazarlarından biri                  VİKİPEDİ

Kafka’dan daha cesur olduğunu belki de Kafka’nın dostu olan Max Brod gibi güvenebileceği birinin olmadığını yazar. Kim bilir belki Kafka yazdıklarına kıyamamıştır, Hidayet ise tüm insanlardan umudunu kesmiş olabilir. Kafka’nın son zamanlarında çok hasta olduğunu, o kadar hasta olsa da öksürerek yazılarını düzelttiğini söyler.

Max_Brod_(1965)

Max Brod(1884 Prag- 1868 Tel Aviv) Yazar, Müzisyen, Çevirmen, Kafka’nın Yakın Arkadaşı        VİKİPEDİ

Demek ki Kafka arkadaşına çok güveniyordu, kendi eserlerine kıyamamıştı veya öldükten sonra Max Brod’un onun eserlerini yayımlayabileceğini düşünmüş olabilir, veya olmayabilir. Onunla ilgili ne desek boş olur. Düşünebiliyor musunuz  Max Brod, Kafka’nın eserlerini yayımlamamış olsaydı 20. yüzyılın en önemli yazarı yok olmuş olacaktı. Kafka’nın eserlerinin kıymetini bilen Max Brod kendisi de yazar olduğu halde yazarlığıyla pek bilinmemektedir. Sadık Hidayet ise yazdıklarını kendisi yok etmiştir.Belki o Kafka kadar şanslı değildir, Max Brod gibi yakın bir dostu yoktur. Demek ki o hiçbir şekilde eserlerini kimse okusun istememiştir.Eserlerini kimsenin okumasını istememesi acaba onun kendisini anlamayacakları için midir? Ayrıca kendini Doğu ile Batı arasında sıkışmış da hissetmiş olabilir. Zamanından önce yaşama merhaba demiştir. Belki daha sonra yaşama başlasaydı, anlaşılabilirdi. Bir de yazarımızın yazdığı gibi cüzzam denilen bir hastalıkla savaşmakta ve onun acılarını çekmektedir. Yazar Kafka hakkında da şunları yazar ; Kafka Prag’da hem Alman, hem Yahudi hem Çek olup hiçbiri olmadığı gibi, der. Demek Hidayet de ne Doğu’lu ne de Batı’lı olabilmiştir.

Bana okuduğun bir kitaptan ne çok alıntı yapıyorsun diyebilirsiniz, ben bir yazardan yapılan alıntıların o yazarı yakından tanıttığına inanıyorum, yoksa hayatı ve kitapları hakkında bilgi verebilirim, ama onu en çok yazdıkları anlatacaktır, diye düşünüyorum. Onun için de okuduğum kitabı çiziyorum, önceleri bir kağıda yazıyordum yazılacak yerleri, sonra defterlerime ya da bilgisayarıma geçiriyordum. Defterlere el yazısıyla yazmak daha iyi, hiçbir zaman yok olmuyorlar, bilgisayara kaydetmek daha kolay ancak bilgisayardaki yazılar bir anda sanal olabiliyor. Her şey yalan daha doğrusu sanal diyorum bilgisayardaki yazılar için. Bir anda yok olabiliyorlar, o zaman da her şey hayalde kalıyor. Bu beni çok üzüyor.

Kitaptan Alıntılar:

Sy.13/ “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla kemiren yiyen, kemiren yaralar.” diye yazar İranlı Sadık Hidayet Kör Baykuş adlı romanının girişinde.Sadık Hidayet ‘in ne kadar yalnız olduğunu ve cüzamdan neler çektiğini sadece şu bir cümleden bile anlayabiliriz.

Sy.19″Nedim hemen beni kardeşçe kucakladı ve bu kucaklama beni bir anlığına Şam’a, Halep’e ışınladı.Nedim’in geceleyin Suriye’nin metalik göğündeki yıldızları sarhoş eden lavtasına, uzağa, çok uzağa,artık kuyrukluyıldızların değil, misillerin, havan toplarının çığlıkların ve savaşın yırttığı o göğe-1999’da Paris’te, önünde bir şampanya kadehi, Suriye’nin şiddetlerin en beteriyle viran olacağını,

halep-carsisi

Halep Çarşısı-Suriye

Halep Çarşısının yanacağını, Emevi Camii’nin minaresinin yıkılacağını, bir sürü dostun öleceğini ya da sürgüne mahkum olacağını hayal edebilmek imkansızdı; hatta bugün bile Viyana’daki konforlu ve sessiz apartman dairesinden bakıp da bu hasarın çapını ve acının kapsamını hayal edebilmek imkansız.”

Sy.23/ Schubert’in,Richard Strauss’un, Schönberg’in şehri burası, aman aman Doğulu bir tarafı yok bence.Hatta temsil düzeyinde bile, kruvasandan başka Şark’ı çağrıştıracak en ufak bir şey göremiyorum. Viyana imgeleminde.

“Osmanlı iki kere kapıya dayandı diye Şark’ın kapısı olunmuyor.”

“Mesele o değil, mesele bu düşüncenin gerçekliği değil, asıl ilgimi çeken neden ve ne şekilde bunca gezginin Viyana’yı ve Budapeşte’yi ilk Doğulu şehirler olarak gördüğü ve bunun onların bu söze yüklediği anlam hakkında bize ne öğretilebileceği. Ve eğer Viyana Şark’ın kapısı ise bu kapının hangi Şark’a açıldığı?

Sy.24/ “Sarah’nın Viyana’yı benden daha iyi, Schubert’e ya da Mahler’e takılmadan, daha derinlemesine tanıdığını kabul etmeliyim.”

Sy.47/Brahms ninnilerin Volkswagen’i ağır ve etkili, hiçbir şey sizi Brahms kadar hızlı uyutamaz. …Orkestra için yazılmış ninni çok az mesela, ninni tanımı itibariyle oda müziği kapsamında. Bildiğim kadarıyla elektronik ya da otantik piyano için yazılmış ninni de yok; ama bunu teyit etmeli. Acaba çağdaş bir ninni hatırlayabilecek miyim?

Arvo_Pärt (1)

Arvo Part(1935 Tallinn) Estonyalı  Klasik Müzik Bestecisi          Vikipedi

Arvo Part, şu ateşli Estonyalı, ninniler bestelemişti korolar ve yaylı toplulukları için, koca manastırları uyutacak ninnileri.

800px-Wolfgang-amadeus-mozart_1

Wolfgang Amadeus Mozart ( 1756 Avusturya-1791 Avusturya) KLASİK BATI MÜZİĞİ BESTECİSİ VİKİPEDİ

Sy.52/ “1778′ de, Mozart’ın 11. piyanı sonatını bestelediği sırada bile Osmanlı varlığı, Viyana kuşatması ya da bu Mogersdorf Muharebesi çok gerilerde kalmıştı, ama yine de onun Rondo alla turca’sı o dönem için Yeniçerilerin mehteriyle en doğrudan bağlantıya geçebilmiş eserdi.

Sy.54/ “Güzeli düşlemeden önce dehşetin en dibini görmek, onu baştan sona katetmek gerekirdi, işte Sarah’nın teorisi buydu”

istanbul ag022

İstanbul

Sy.55/ ” Altı hafta sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere yola çıkacaktım ve Steimermark seyahatinde karşılaştığım Türklere dair bu öncü işaretler beni mest ediyordu-genç çevirmen Joseph Hammer da kariyerine Boğaziçi’ndeki Avusturya Sefareti’nde başlamamış mıydı? İstanbul, Boğaziçi işte bir happy place, eğer doktorlar beni Porzellangasse’detutmuyor olsaydı ilk fırsatta döneceğim bir yer, Arnavutköy’ün ya da Bebek’in daracık apartmanlarından birinin tepesindeki minicik bir daireye kurulur, gemilerin geçişini seyre dalardım, mevsimler değiştikçe Anadolu yakasının renkten renge bürünüşünü izlerken gemileri sayardım, bazen de Bağdat Caddesi’ndeki kış ışıklarını görmek için vapura biner, Üsküdar’a ya da Kadıköy’e geçerdim ve buz tutmuş, gözlerimin feri sönmüş, ellerim ceplerimde, o pek ışıltılı alışveriş merkezlerinden birinden eldiven almadığıma hayıflanarak ve geceleyin Boğaz’ın ortasında sanki çok yakınmış gibi gözüken

Kız_Kulesi_February_2013_01

Kız Kulesi-İstanbul           Vikipedi

Kız Kulesi’ni bakışlarımla okşayarak dönerim ki sonra da evde, nefes nefese tırmandığım üst katta kendime bol demli, tavşan kanı, çok şekerli bir çay koyar, bir afyon piposu tüttürürdüm, bir fırt ve koltuğumda usulca daldığım uyku, arada bir Karadeniz’den inen tankerlerin sis düdükleriyle bölünürdü.

İstikbal, güzel bir sonbahar gününde Boğaziçi kadar parlaktı.

Esterházy_pál

Prens Pal Esterhazy(1652-1687 )Savaşçı-besteci       Vikipedi

Sy.57/”Mogersdorf Muharebesi’nde bir müzisyen de vardı tabii, unutulmuş bir barok besteci, bu unvanın ilk temsilcisi olan Prens Pal Esterhazy, sayısız kez Türklerle savaşmış, bilinen tek büyük savaşçı-besteci ya da muhteşem Harmonia caelestis de dahil pek çok kantatın yaratıcısı ve bizzat büyük bir klavsenci de olan büyük besteci-savaşçı- o çok işittiği Türk askeri müziğinden ilk esinlenen o mu olmuştur, bilinmiyor ama sanmam: topraklarında bunca savaş ve felaket yaşandıktan sonra herhalde daha ziyade şiddeti unutmak ve kendini İlahi Ahenk’i yazmaya (başarıyla) adamak istemiş olmalı.”

Sy.58/”Bilger oldum olası benim Viyana aksanımla alay etmiştir-Johann Strauss’un eserlerini hiç avazım çıktığı kadar söylemedim hatta ıslıkla bir Les patineurs bile çalmadım, demiyorum, daha lisede vals dersleri bir işkenceydi, nitekim vals Viyana’nın lanetidir ve Cumhuriyet’in ilanından sonra o da asalet unvanlarıyla birlikte yasaklanmalıydı:bir sürü korkunç nostaljik balodan ve turistlere yönelik berbat konserlerden kurtulmuş olurduk böylece. Sarah’nın flüt ve viyolonsel için küçük valsi dışında tabii. …. Dünyanın kusurluluğu ve bedenin çöküşü karşısında müziğin güzel bir sığınak olduğunu düşündüren o gizemli, çocuksu, hassas parçalardan biri olan “Sarah’nın Teması”.”

185px-Hector_berlioz

Hector Berlioz(1803-1869) Fransız besteci, yazar ve müzik eleştirmeni

Sy.59/ “Berlioz’da onun Faust’unda Truvalılarında ya da Romeo ve Juliet’inde aşk daima bir altonun bir flütle ya da obuayla diyaloğu halinde tezahür eder-Romeo ve Juliet’e, onun tutkuyla, şiddetle sarsan pasajlarına kulak vermeyeli çok oldu.”

Sy.60/”Askeri müzik kesinlikle Doğu ile Batı arasında bir mübadele noktası derdi Sarah olsa: “Türk Marşı’nın bestelenmesinden 50 yıl sonra Mozart’ın tarzına çok uygun olan bu müziğin bir nevi çıkış noktasına, Osmanlı başkentine dönmesi olağanüstü; her şey bir yana, kendi ritimlerinin ve sonoritelerinin bu şekilde dönüşümae uğratılmasının Türklere cazip gelmesi mantıklıydı zira -Sarah’nınterimleriyle ifade edersek- benliğimizin ötekindeki varlığı söz konusuydu.

Afrodisyas 225-a

Kazı Yapılan Yerlerden Biri

Sy.69/ Sarah kazı yapılan yerleri gördükçe şu soruyu sorar:

-İşçiler açısından bu kazıların neyi temsil ettiğini bilmek isterdim. Acaba tarihlerinden mahrum bırakıldıkları, Avrupalının bir kez daha, bir şeylerini çaldığı hissine kapılıyorlar mı?..

“Bilger’in bir teorisi vardı, bu kazıcılar açısından İslamiyet öncesine dair hiçbir şeyin onlara ait olmadığını, kadim cidden’e yani “çok eskiye” sürgün ettikleri bir başka düzene, bir başka aleme ait olduğunu savunurdu; Bilger bir Suriyeli için dünya tarihinin üç döneme ayrıldığını iddia ederdi: cedid,yeni; kadim, eski; kadim cidden, çok eski ki böylesi basitleştirmenin sebebinin sadece onun kendi Arapça seviyesi olup olmadığını kestirmek güçtü: işçileri ona Mezopotamya hanedanlarının silsilesini ortak bir dil sayacak olsaydı dahi ortak bir dilleri olmadığından ve o anlayabilsin diye, hepsini kadim cidden’e havale etmek zorunda kalırlardı.

Avrupa; Suriyelilerin, Iraklıların, Mısırlıların altından antik temelleri söküp aldı, bizim muzaffer uluslarımız, bilim ve arkeoloji tekelleri vasıtasıyla evrensel olanı temellük(bir şeyi kendine mal etmek) ettiler, bu yağmayla geçmişten mahrum bırakılan sömürge halklarının da bu geçmişi sanki yabancı bir unsurmuş gibi algılaması kolay oldu: Kuş beyinli İslamcılar da bu mirasın yabancı güçlerin geçmişe dönük, acayip bir tezahürü olduğuna dair az çok yaygın bir hissi kendilerinin yontulmamış, derin budalalıklarıyla nasıl kolayca bağdaştırıyorlarsa kepçeleri de aynı kolaylıkla antik şehirlere daldırıyorlar.”

Doğulunun arkeolojik kazılarda çıkanları kendilerinin saymaması Avrupalının işine gelmiş, şayet bilgi verselerdi, çıkan taşların orada yaşayan halkların geçmişlerini yansıttığını söyleselerdi, Doğulular onlara güle oynaya bu tarihi vermezlerdi sanırım,o zaman Avrupa’daki birçok Doğu’ya ait müze bugün Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bizim ülkemizde olurdu. Ne yazık ki arkeologlarımız, müzecilerimiz, tarihçilerimiz olduktan sonra biz arkeolojiye,müzelere, tarihe önem vermişiz. Yani her şeyin başı eğitime gelip dayanıyor. Onlar da arkeolojik eserleri verenlere ‘Kuş beyinli İslamcılar demezlerdi; bir şey diyeceklerse de bu sefer ‘uyanıklar’ derlerdi.

Kitap_20180123162326_74870_12

Journal de Constantinople-Nadir Kitap

Sy. 72-73Kütüphanede Journal de Constantinople. Ecco de l’Orient’ın sayfalarını karıştırırken şehrin nasıl da Avrupa’da ressam, müzisyen, edebiyatçı, maceraperest namına gelmiş geçmiş kim varsa kendine çektiğini(diğer etkenlerin yanı sıra sultanın cömertliklerine de şükretmeli ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında artık o da mahvolmuş sayılırdı) görmek müthişti-Michelangelo ile Da Vinci den bu yana herkesin Boğaziçi’nin hayalini kurduğunu keşfetmek kesinlikle muhteşemdi. İstanbul’da benim ilgimi çeken, Sarah’nın sözleriyle ifade edecek olursak, “benliğin” bir çeşitlemesiydi, Türklerin “ötekiliğinin” gerçekliğinden ziyade, Avrupalıların Osmanlı başkentine yaptığı ziyaretler ve seyahatlerdi.

sigmund-freud-müzesi-Avusturya-Viyana

Sigmund Freud Müzesi-Viyana/Avusturya    Psikolojidenoku.com

S y.126/ “Kafka, Sarah’nın tutkularından, favori kişiliklerinden biriydi ve onunla böyle Viyana’da Freud’un evinin üst katında. Kafka adlı biriyle karşılaşmak onu sevince boğmuştu. Ona Viyana’da bu soyadının çok yaygın olduğunu söylediysem de pek oralı olmadı. O dünyayı bir tesadüfler, topluma anlam kazandıran, olumsallıkların ve görüngülerin yün yumağı olan samsara(Budizm ve Hinduizmde ölüm ve yeniden doğma devri) nın rotasını tayin eden raslantısal karşılaşmalar zinciri olarak okumaya bayılıyor; pek tabii ki Kafka gibi benim de ön adımın Franz olduğu hususuna da dikkatimi çekmişti: ona bunun büyükbabam Franz Joseph’in adı olduğunu, ona da bu adın, aynı isimdeki imparatorun ölüm günü olan 21 Kasım 1916 tarihinde doğduğu için verilmiş olduğunu açıklamam gerekti.

Sy.127/ “Sarah bana Prag’da Kafka’nın Viyana’da Mozart’ın, Beethoven’ın ya da Schubert’in ayarında bir kahraman olduğunu anlatırdı; kendine ait bir müzesi, heykelleri, meydanı var; turizm ofisi Kafka turları düzenliyor.

Sy.131/”Gidip Sarah’nın Saravak hakkındaki ürkütücü makalesini elime almak geçiyor içimden, tekrar okumak, bizim hikayemize, Tanrı’ya, aşkınlığa, dehşetin ötesine dair incelikli göndermeler içerip içermediğini kontrol etmek geçiyor. Aşka. Aşık ile maşuk arasındaki o ilişkiye. Sarah’nın belki de en mistik metni, Ignak Goldziher ile Gershom Scholem’e ithaf ettiği, “Oryantalizm Bir Hümanizmdir.” başlıklı ve tam da Kudüs Üniversitesi’nin dergisinde yayımlanmış olan o basit ve aydınlatıcı makale; şuralarda bir yerlerde olmalı; kalksam mı, kalkmak gün ağarana dek uykudan el çekmek anlamına gelecek, biliyorum kendimi.

Sy.133/ “Kafka kan tükürüyordu, o da bambaşka bir eziyet olmalı, mendilindeki o kırmızı lekeler, ne dehşet verici; 1900’de her dört Viyanalıdan biri veremden ölüyordu, acaba Kafka’nın bu kadar popülerleşmesinin de kaynağı bu hastalık olabilir mi? Kafka ürkütücü son mektuplarından birinde, Tuna yakınlarındaki Klosterneuburg’da yer alan Kierling Sanatoryumu’ndan Max Brod’a şöyle yazar; O gece defalarca sebepsiz ağladım, o gece komşum öldü, ve iki gün sonra Franz Kafka’nın da sırası gelmişti.”

IMG_20200512_190818

Pusula- Mathias Enard(1972 Fransa)

Kitap 465 sayfa ve ben pek çok alıntı yapmışım. Bütün alıntıları yazmam bu yazıyı çok uzatacak, en iyisi yazdığım alıntıları okuduktan sonra veya önce kitabı okuyun derim.

SALMAN RÜŞTÜ-UTANÇ

KİTABIN ADI: UTANÇ

YAZARIN ADI: SALMAN RUSHDİE

YAYINEVİ:.CAN YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 356-/ epub 308

ÇEVİRMEN: ASLI BİÇEN

İLK BASIM: 2005

Salman Rushdie’yi yazdığı Şeytan Ayetleri’nden dolayı herkes tanır. Kitabı okudukları için yazarı tanıyorlar diyemeyiz, zira kitap Türkçe’ye çevrilip basılmamış, okuyanlar olsa da yazıldığı dilde(İngilizce) okumuştur;  Humeyni tarafından islamiyete hakaret gerekçesiyle idam cezasına çarptırılmıştı Rushdie, çoğumuz ondan dolayı tanıyoruz yazarı. Yazarın Soytarı Şalimar adlı kitabını okudum, ikinci olarak da Utanç adlı kitabını okudum, Şalimar kitaptı, Utanç ise e pub’dı, gerçi Gece Yarısı çocukları Utanç’tan önce yazılmış, bense  Utancı önce okudum. Ben Şeytan Ayetleri’ni okuyup Humeyni’nin ne kadar haklı ya da haksız olduğunu anlamak isterdim, sanırım diğer kitaplarının Türkçe’ye çevrildiği gibi Can Yayınları Şeytan Ayetleri’ni de Türkçe’ye çevirtip basacaktır.

0000000449656-1

Yazarımız Salman Rushdie, bu kitabı 1983 yılında yazmış, kırk yıla yakın bir zaman  geçmiş ve biz her geçen sene Pakistan’a daha yaklaşıyoruz.Sanki Pakistan’ın siyasi tarihini değil de ülkemizin siyasi tarihini okuyor gibi oldum.  İktidar hırsına kapılmış politikacılar, sivillerin ülkeyi yönetemeyeceğine inanan dini kullanan ordu mensuplarının ülkeyi yönetmesi, baştakilerin devrilmesi, idam edilmesi, selefin yerine halefin gelmesi, askerin karşı çıkanları çıkamaz hale getirmesi. Onlara işkence yapması, hiç kimsenin bulunduğu mevkiye liyakatiyle gelmemesi, kadınların her zaman olduğu gibi ezilmesi, burka giymeleri, açık giyinen ve düşünenlerin cezaya çarptırılmaları. İnsanların rüşvet almaları, memurların gerektiği şekilde çalışmamaları, yolsuzluk yapmaları; hakimlerin, gazetecilerin satılmış olmaları ya da bazı çevrelere yalakalık yapmaları gerçek olarak anlatılsa yazarın işinin çok zor olacağı açıktı. Yazar da bunu dile getiriyor ve”neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum,”diyor. Yazar, kimi zaman kendini belli edip düşüncelerini bize aktarıyor. Bir anda yazarı karşımızda konuşurken buluyor, bu da nereden çıktı diyoruz. Ya da ben diyorum, kitapta ilerledikçe  yazarın zaman zaman karşıma çıkmasına alıştım. Eski yazarlardan Ahmet Mithat Efendi’de  bu olay çok fazlaydı. Yazar kendisini  fazlasıyla belli ederdi. Öyle ki yazar konudan ayrılıp aklına gelen bir konuyu elli-altmış sayfa  anlatırdı. Gerçi Salman Rushdie konuyla ilgili uzun uzun düşüncelerini söylemiyor, biz konudan neyse ki kopmuyoruz.

Yazar 25. sayfada başkalarının  kendisi hakkında ne düşüneceklerini de düşünerek yazıyor;

Salman_Rushdie_by_Kubik_01

Salman Rusdie81947-Bombay/Hindistan  HİNT ASILLI BRİTANYALI YAZAR

Yabancı! İşgalci! Bunu yazmaya hakkın yok! Biliyorum; beni kimse tutuklamadı. Tutuklayacağı da yok. Kaçak avcı! Korsan! Yetkini tanımıyoruz. Biliriz biz seni, yabancı dilini bayrak gibi kuşanmışsın: O çatal dilinle bizi anlatırken yalandan başka ne söyleyebilirsin? Bunlara yine soruyla karşılık veriyorum: Tarih sadece ona katılanların malı mıdır?Bu iddialar  hangi mahkemelerde savunulur, hudutların haritasını hangi sınır komisyonları çıkarır.

Yine aynı sayfada devam ediyor:

“Londra’ya döndükten sonra bir yemekte üst düzey bir İngiliz diplomatla tanıştım, dünyanın benim tarafları üzerine uzmanlaşmış biri. Batı’nın Cumhurbaşkanı Ziya ül Hak’ın diktatörlüğünü desteklemesinin, Afganistan sonrası gayet yerinde olduğunu söyledi.Sinirlerime hakim olmam gerekirdi ama olamadım. Faydası yoktu. Sonra masadan kalkarken, yatıştırıcı sesler çıkarıp duran gayet nazik bir hanım olan karısı bana şöyle dedi. “Söylesenize, Pakistan’dakiler neden Ziya’dan malum şekilde kurtulmuyor?”

Utanç sevgili okur, sadece Doğu’nun malı değildir.

Sy.l68/”Bir zamanlar iki aile vardı, kaderlerini ölüm bile ayıramadı. Başlamadan önce , elimdekinin neredeyse tümüyle erkeksi bir hikaye olduğunu düşünmüştüm, cinsel rekabet, hırs, iktidar, himaye, ihanet, ölüm, intikam hikayesi. Ama onu kadınlar ele geçirmiş gibi görünüyor; hikayenin çeperlerinden içeri dalıp kendi trajedilerinin tarihlerinin, komedilerinin de dahil edilmesini talep ettiler, anlatımı yılankavi karmaşıklıklarla donatmaya zorladılar beni, deyim yerindeyse eril olay örgümü, karşıt ve dişil tarafının pirizmalarında kırmaya zorladılar. Bana öyle geliyor ki kadınlar ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı; kendi hikayelerinin erkeklerinkini açıkladığını hatta bastırdığını. Baskı dikişsiz bir giysi; sosyal ve cinsel kodları otoriter olan, kadınlarını dayanılmaz şeref ve namus yükleriyle ezen bir toplum başka baskılar da üretir. Tersten bakarsak: Diktatörler daima püritendirler. Yani erkek ve dişi olay örgülerimin aslında aynı hikaye olduğu ortaya çıkıyor buradan.

Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemeyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici  olduğu söylenir hep, bence doğrudur da. Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten  var. Gittikçe de ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama.

Roman karakterleri sanki gerçek kişilermiş gibi kimi zaman onları eleştiriyor, kimi zaman onlara kızıyor, yine yazar modern bir peri masalı anlattığını söylese de aslında bu politik bir roman, yazar basmakalıp sözcükler kullanmamış. Muhammed Ziya ül Hak ile Ali Butto’nun iktidar kavgaları, hırsları utanç duygusu etrafında anlatılmış….

Utanç’la ilgili kitapta söylenenler:”Nereye baksam utanacak bir şey var, ama utanç da diğer şeyler gibi, insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalardan biriymiş gibi alışıyor.” Savunmada”(Pakistan Savunma Hizmetleri Subayları Kooperatifi) her evde bir kül tablasında yanan bir duvarda çerçevelenmiş asılı duran, bir yalağın üzerini örten utançla karşılaşabilirsiniz. Ama kimse artık farkına varmıyor. Herkes çok nazik.

Adını İran’ın ünlü şairi Ömer Hayyam’dan alan babası belirsiz; ama üç annesi olan kitabın kahramanlarından birine anneleri hiçbir zaman utanç duymamasını söylerler. Büyüyünce doktor olan Ömer Hayyam’da utanç duygusu yoktur, hiçbir zaman utanmaz; ama Haydar ailesinin kızları daha sonra Ömer Hayyam’ın eşi olacak olan Safiye Zeynep’te sanki herkesin utancı, doğduğundan beri ondadır. Annesi Belkıs ona Utanç demektedir. Öteki insanların hissetmedikleri tüm utancı ruhunda yaşar Safiye Zeynep. O, oldukça ufak tefektir, bedeni gibi aklı da küçük bir çocuk kadardır. Safiye Zeynep  öylesine kızarır ki  neredeyse için için yanar, hatta kendisine elini değdiren bile yanar. İşte bu bize hiç mantıklı gelmiyor.

  Aslında kitapta Harappa ve Haydar aileleri, onların eşleri, çocukları anlatılıyor. Kendinizi bir masalın içindeymiş gibi hissediyorsunuz, bu masal zaman zaman içinizi acıtıyor, zaten her masalda kötü bir takım şeyler yok mu? Bazı olaylar size gerçek gelmiyor, burada Pakistan değil de anlatılan başka bir yermiş gibi geldi bana. Her şeye egemen olan kökten dinciliği Pakistan’a yakıştıramadığımdan olabilir bu. Gerçi kitapta  kökten dincilik-benim de düşündüğüm gibi- Pakistan’da halktan gelmez deniyor. Yazarın kitabında anlattığı Pakistan’la ilgili düşünceleri şöyle:”Bu hikayedeki ülke Pakistan değil daha doğrusu tam manasıyla değil; aynı alanı daha doğrusu hemen hemen aynı alanı kaplayan biri gerçek, biri kurgusal iki ülke var.Hikayem kurgusal ülkem, bizatihi kendim gibi, gerçeğe belli bir açıyla duruyor. Bu kaydırmayı gerekli gördüm; ama değeri tartışmaya açık kuşkusuz. Kanaatimce ben sadece Pakistan hakkında yazmıyorum, ”

Evet, yazar bu kitabıyla evrenselliği yakalamış, herkes kendi ülkesiyle ilgili bir şeyler çıkarabilir bu kitaptan. Kitapta bazı olaylar var ki hiçbir şekilde gerçekle bağdaştıramıyorsunuz, pek çok şey mantık dışı, hayal unsuru gibi… İşte gerçeküstücülük ya da büyülü gerçekçilik burada.

Kitaptan alıntılar:

sy.26/”Ömer Hayyam’ın bir şair olarak konumu ilginçtir. Memleketi İran’da pek öyle tutulmamıştır.Batı’da da aslında şiirlerinin tam bir uyarlaması denebilecek bir çeviriyle mevcuttur, çoğu şiirlerinin (içerikleri) bir yana özü bile farklı çevrilmiştir. Benim de yazdıklarım tercüme edildi. Genelde çeviride daima bir şeylerin kaybolduğuna inanılır; ben bazı şeylerin de kazanabileceği fikrinde ısrarlıyım, kanıt olarak da Fitzgerald-Hayyam başarısını gösteriyorum.”

S,y. 36/Manni Annesi; “Çok sevinme diye ekliyor,”çünkü bu evden çıktığında insanların sokakta keskin bıçaklar gibi sana fırlatacağı sivri sözlerle yaralanacaksın.”

“Küçük yaşta kendisine utanç hissi yasaklanan Ömer Hayyam’ın hayatının ileriki yıllarında, evet, annelerinin nüfuz alanından kaçtıktan çok sonra bile bu yasaktan etkilendiği şüphe götürür mü?”

Okur: Götürmez.

Utancın zıddı nedir?

Orası açık: Utanmazlık

Ömer Hayyam Şakil….. on iki yaşında , şimdi hissetmesi yasaklanan bu hisse tümüyle yabancıydı.

Nasıl bir histir?, diye sordu, anneleri açıklamaya koyuldular. Yüzüne ateş basar dedi en gençleri Banni, “ama yüreğin titremeye başlar.”

Kadınlarda ağlama ve ölme isteği uyandırır, dedi Çanni Ana , “ama erkekleri deliye döndürür” Ama bazen diye mırıldandı ortanca annesi Manni kahinvari bir hınçla. “tam aksi olur.”

Sy.37/”İleriki yıllarda Ömer Hayyam çocukluğunu, terk edilmiş bir aşığın sevgilisini hatırladığı gibi hatırlayacaktı. Ama o aşk yerine nefretle hatırlardı; alev alev değil buz gibi.”
38/ “Sonradan kadınlara karşı muamelesinin annelerinin anısına karşı girişilmiş intikam eylemleri olduğudur. Ömer Hayyam’ın on ikinci doğum günü ona pasta yerine özgürlük getirmişti.”

Sy.42/ “Kasaba onun her yerde mevcut gözlerine sırlarını açmaya başladı.” 

Sy.44/”Kelamı yaymak istiyorsan sıradan olmaman gerekir.

Sy.46/” Dedikodu su gibidir. Zayıf yer bulmak için satıhları yoklar ve nihayet çıkacak bir delik bulur.”

Sy.67/ “Köpekler ve Kadınlar Buradan İleri Geçemez” Karaçi’deki Sind Kulup’teki levha

S,y.79/ “Tarih eski ve paslıydı, kimsenin bin yıldır fişe takmadığı eski bir makineydi ama şimdi birdenbire tam randımanla çalışması bekleniyordu.”

Sy.81/Rıza ile Belkıs’ın oğulları bir isim bile verilmeden ölmüştü. İkinci hamileliğin bir telafi eylemi olacağına, Tanrının ilk teslimatta aldıkları hasarlı ürünler karşılığında onlara bedava yenilerini yollayacağına inanıyorlardı. (Rıza dini bütün bir adamdı) Sanki tanrı postayla satış yapan itibarlı bir firmanın yöneticisiymiş gibi.Her şeyi bulup çıkaran Bariamma(Rıza’nın kör annesi) bu yeniden doğma saçmalığına dilini şaklatıyordu gürültüyle bunun terk ettikleri o putperestler memleketinden kaptıkları mikrop gibi bir şey olduğunun farkındaydı. Ama zihnin kederle baş etmek için tuhaf yöntemler bulduğunu bildiğinden onlara asla sert davranmıyordu.

Sy.84/ “İnsanlar doğdukları topraklardan koptuklarında onlara göçmen denir. Aynı şeyi ülkeler(Bangladeş) yaptıklarında ayrılma denir.”

Sy.85/”Bir kısaltma olan Pakistan teriminin ilk olarak ingiltere’deki bir grup Müslüman entellektüel tarafından bulunduğu bilinir. P(Pencaplılar), A(AFGANLAR),K(Keşmirliler) S (SİND) VE TAN (Belucistan) için.

Sy.120/”Kızarmak, usulca yanmaktır. Ama aynı zamanda başka bir şeydir: psikosomatik bir olay.”

Sy.123/” İskender Harappa kızı Ercümend’e şöyle diyor: Burası erkeklerin dünyası Ercümend. Büyürken  cinsiyetinin üzerine çık.

Sy.142/”Evsiz, bu da demek ki iliklerine kadar metropolitan. Şehir bir mülteci kampıdır.”

Sy.158/” Bir kadının safi beyin olmasına gerek yok. Pek çoklarına göre evli bir kadın için beyin basbayağı bir dezavantaj, dedi Belkıs.”

Sy.174/”Sen bizim kirli  çamaşırımızsın dedi İskender Harappa; beceriksiz, ihtiyar adama, ama şansına halk senin taşa vurula vurula temizlendiğini görmek istemiyor.”

Sy.175/”Sevgi kendini başkalarında tanıyan bir histir.”

Sy.186/” Yünden bir kitabe. On sekiz anı şalı yaptı Rani Harappa. Her sanatçının eserine isim verme hakkı vardır. Rani de yeni güç kazanmış kızına göndermeden önce sandığın içine bir parça kağıt koyacaktı. Bu kağıda seçtiği başlığı yazmıştı: “Büyük İskender’in Utanmazlığı” Bunun altına şaşırtıcı bir imza atacaktı: Rani Humayun. Geçmişin naftalinlerinden çıkarılmış kendi adı.

Sy.187/” İşkence Şalı, İskender’in hapishanelerinin kötü kokular yayan şiddetini işlemişti bu şala Rani, gözleri bağlı sandalyelere bağlanmış tutukluların üzerine kova kova su atan gardiyanlar bir kaynar su, bir buz gibi soğuk su ta ki kurbanlarının bedenleri kedndini şaşırıp soğuk su tenlerinde yanıklar oluşturana kadar; şalın üzerinde yara gibi kabaran kırmızı nakışlar beyaz şal, beyaz üzerine beyazla işlenmiş, öyle ki sırlarını ancak en dikkatli ve meraklı gözlere ifşa ediyordu: polisleri gösteriyordu, çünkü İski(İskender) onlara yeni üniformalar giydirmişti, tepeden tırnağa beyaz, gümüşi kenarlı beyaz kasklar, beyaz deri tabanca kılıfları, dize kadar beyaz postallar, içkinin su gibi aktığı diskotekleri işleten polisler, beyaz etiketli beyaz şişeler, beyaz eldivenlerin üzerinden burna çekilen beyaz tozlar, bunları görmezden geldi, anlarsın ya, polisin güçlü, ordunun zayıf olmasını istiyordu, beyazdan gözü kamaştı kızım.

Sy.194/” Safiye Zeynep, annesinin de dediği gibi utançlarının ete kemiğe bürünmüş haliydi.”

 

 

.

 

.

 

 

ALINTILAR-9

Defterlere değil de bilgisayara yazdığım, okuduğum kitaplardan alıntıları sizlerle yine paylaşıyorum, bu kitapları sizler de belki okumuşsunuzdur, belki de okuyacaksınız. Bu sefer alıntıları çok uzun tutmuşum .Birkaç yazıya konu olacaklar anladığım kadarıyla. Yaptığım alıntıları tekrar okumak öyle hoşuma gidiyor ki… Kitapları sanki yeniden okuyorum.

 

288-289/ ABİDİN DİNO

Gelin bir heykel yapmaya çalışalım sizlerle. Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus… Sonra buna bir parça Einstein ve Mayerhold ekleyelim. ‘Ah minel aşk’ yazan hat üstatlarını ve Picasso’yu Chagall’i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar karşımıza.

Ama bunlar da yetmez. Hadi heykeli yaptık diyelim. Osmanlının, Hind’in, Çin-i Maçin’in, Anadolu köylüsünün, sürrealizmin, Marksizmin, mistisizmin ve 20. Yüzyıl Avrupa kültürünün derinliklerinden imbikle süzülüp gelen bilgeliği nasıl koyacağız bunun içine? Paşa konaklarından gelen soyluluğu, 20. Yüzyılın en önemli maceralarının içinde bulunmasıyla nasıl bağdaştıracağız? Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?

indir (9Nadirkitap.com)Zülfü Livaneli- Sevdalım Hayat

zulfu-zlivaneli-birgün.net

Müzisyen, Senarist, Politikacı, Yazar ve Yönetmen Ömer Zülfü Livaneli foto: birgün.net

abidin-dino_6302 biyografi ans.(1)

Ressam, Karikatürist, Yazar, Film Yönetmeni Abidin Dino           Foto: biyografiansiklopedisi

Bir futbol takımı coştuğu zaman atağa geçer, her oyuncu birbirinden güç alarak karşı kaleye doğru akar. Sanatçılar da böyledir. Bir dönemde, birden fışkırıverirler. Ama bize bunu çok gördüler. Nazım’ı bir tarafa fırlattılar, bizi bir tarafa. Kimimiz hapishanelerde kimimiz sürgünlerde yitip gittik. Oysa ne güçlü bir tomurcuk patlamasıydı o!” ABİDİN DİNO

310/ Mikis’in Kanatları(Mikis Theodorakis)

Mikis2004

Şarkı Yazarı, Besteci, Aktivist, Siyasetçi Mikis Theodorakis   Foto: Vikipedi

Mikis de doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıydı. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getiriyordu. Mikis’in bu tavrına, büyük ünü de eklenince seveninin çok az olduğu kolayca tahmin edilebilir. Yunan aydınlarıyla konuşurken Mikis adı geçtiğinde, hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılaşır ve ‘Haa, şu malum şöhret düşkünü tutarsız!’ diye içlerinden geçirdiklerini anlarsınız. Bana bütün bunlar anlamsız gelir. Onlar Mikis’i anlayamazlar çünkü kumaşları ayrıdır. Mikis daha büyük düşüncelerin, daha yürekten heyecanların ve başka bir çapın adamıdır. Onun davranışlarını gündelik hesap-kitap mantığı içinde ölçüp biçemezsiniz. Yani “Bir kartal gibi onu gökyüzünde uçuran kanatları o kadar büyüktür ki yürürken engel oluşturur.

Girit’te dağılan saçlarını

Efes’te toplayan

Okyanus gibi kabarıp

Olimpos Dağı gibi patlayan

Dostum Mikis

Söyle, kimiz biz?

 

 

indir (6)-wikipedi

Oyuncu Türkan Şoray             Foto: Vikipedi

372/ Ben Türkan’ı hep Türkiye’nin yüzü olarak düşünmüşümdür. Bir oyuncunun yüzü halkın izdüşümüne dönüştüğü anda ölümsüz oluyor; jestleri ne kadar yerliyse o kadar unutulmaz kılıyor filmi.

Fellini İtalyan insanının yüzünü, onun mimiklerini ve davranış biçimlerini keşfetmişti. Ingmar Bergman İsveç’in Ozu ve Kurosawa Japonya’nın resmini yapıyordu.

Aslında her ülkeyi anlatan bir yüz vardır. Fransızlar bu yüzü Marianne adıyla taçlandırarak taşa oyar ve bütün resmi kurumlarına asarlar. Fransa’nın yüzüdür o. Son yıllarda bu onur Leititia Casta’ya bağışlandı. Ama bu işler sadece hükümet kararıyla olmuyor, en büyük jüri halk.

Arap halklarının Ümmü Gülsüm’ü ‘çölün sesi’ olarak bağırlarına basmaları gibi İtalyanların Sophia Loren’de bütün Latin kadınlığını bulmaları gibi uzun ve karmaşık bir süreç gerekli bunun için. Türkiye’den birçok güzel kadın geldi geçti. Kimisi Avrupalıya benziyordu bu kadınların; Avrupalılaşma özlemimizi ifade etti. Kimi Doğuluydu; kökenimizi hatırlattı.

images-leblebi tozu

Oyuncu Türkan Şoray        Foto: Leblebi Tozu

Ama hiç kimse Türk kadınının yüzünü Türkan Şoray kadar simgeleyemedi. Bu ülke kadınlarının iri, siyah ve çile çekmiş gözleri, Türkan Şoray olarak yansıdı beyaz perdeye. Onun yüzü Türkiye’nin yüzü oldu. Ona bu yüzden sultan denildi.

Çünkü bu yüz bir Belçikalıya ait olamazdı, bir Fransız, İngiliz, Amerikalı, Hintli, İtalyan, Arap değildi. Türkiye’ye özgü bir kimyayı yansıtıyordu. Dünyanın bütün ulusları arasında bir anda fark edilen Anadolu bakışı vardı onda. Anadolu’nun yüzüydü. Bu topraktaki milyonlarca kadın yüzünün bileşkesiydi. Evlere kapatılan, tarlada çalıştırılan, çarşaf altında gizlenen, doğuran, doğumlarda ölen milyonlarca kadının ifadesiydi ve bir Mezopotamya gecesi kadar siyah bir peçenin aralığından bizleri süzüyordu.

Bu yüzden ilk yıllarında onu beğenmeyen, yeteri kadar Avrupai bulmayanlar bile zamanla onun etkisi altına girdi. Her zaman olduğu gibi toprak, kültür ve köken galip geldi; taklit, yapay, yapıştırma olanı yendi. Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

407/ “Sakın üzülme;” diyor. Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öfke beni ayakta tuttu.” Elia Kazan/ Sevdalım Hayat-Zülfü Livaneli

220px-Elia_Kazan_Vikipedi

Amerikalı Yönetmen, Yazar Elia Kazan    Foto: Vikipedi

Batı’da Yaşar Kemal kitapları yayınlayan yayınevi sahiplerinin Thilda’nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. Bununla da yetinmeyerek Yaşar Kemal’i Siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. Hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün Yaşar Kemal’den Le Monde’a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. Yaşar Kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, “Aaa!” dedi, “Le Monde’un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?”

images (1)-onedio.com.

Yazar Yaşar Kemal    Foto:VİKİPEDİ

indir (7)-bilim ve utopya.com.tr.

Yazar Yaşar Kemal  foto:Vikipedi

Olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: “O zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?” Sevdalım Hayat/Zülfü Livaneli

429/ Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.

Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.

Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.

En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.

Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.

Sonunda ‘ben’ dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim.

sevdalım hayat_

Foto: Amazon.com.tr

Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

 

fureya_koral_Halkbank-kültür.com

Seramik Sanatçısı- Füreya Koral       Halkbank Kültür ve Yaşam

Sahi, neden benim kuşlarım durgun ve yorgundu hep? Onları yapmam ömrümün sonbaharına denk geldiği için mi? Sanmıyorum. Çünkü bu yatağa düşene kadar hiç yorgun ve durgun hissetmedim kendimi. Yaşlandığımı, iyice ihtiyarladığımı, hatta hemcinslerime özgü yaşam sınırının ortalamasını çoktan aştığımı bile fark etmedim. Günler, sabah erken saatlerde coşku ve neşeyle uyanılıp gayretle çalışmaya başlanmasını, akşamüstleri de iki kadeh rakı ve yakın dostların eşliğinde keyifle sohbet edilmesini gerektiren zaman dilimleriydi. Buydu hayat. Bu hayatın içinde yaşlanmak, hastalanmak, ölmek yoktu. Hastalıktan payıma düşeni omuzlamıştım zamanında. Sıramı savmıştım.

21/ Biliyor musunuz Aliye hiç ölmedi zaten. O cenneti ve cehennemi bir arada bu dünyada yaşadı ve gravürleriyle, çılgın renkli abartılı giysileriyle, kocaman mavi gözleri, büyük aşkı, sınır tanımaz heyecanıyla, içinden fışkıran sevgi seliyle onu her tanımış olan kişinin yüreğinde, belleğinin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.

22/ Biz Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları sanki bir ana-babanın değil de bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyumuzu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir.

25/ “Efendim” derdi lala, gözlerini fırdöndü gibi çevirerek etrafı kolaçan ettikten sonra, “Cevat Paşa Hazretleri o kadar kabiliyetli, o kadar hamiyetli idi ki, kişiliği zamanın padişahına ağır geldi. Devletin en büyükleri, etraflarında kendilerinden daha ziyade ışık saçan yıldızları barındırmak istemezler.”

(Hakkiye: Füreya’nın annesi) “Güzel olmak dururken, kalkmış akıllı ve becerikli olmuştu ki her iş ona buyrulsun.”

56/ “Mantık, ne zaman sevginin esiri olmamış ki?”

“İçimdeki tek ukte sanata geç başlamış olmaktır.” Füreya

“Yaşam, insanlara affetmeyi de öğretiyor, ölümü kanıksamayı da.”        Füreya-Ayşe Kulin

TOPRAK ve SU

Tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı. Bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru. Sanki beyaz bir ışık, güneşten toprağa, topraktan Füreya’nın ellerine geçiyor, ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Sanki, bembeyaz odada günler boyu sırt üstü yatıp da sorguladığı hayatının şifresi, şimdi avuçlarında tuttuğu bu hafif kaygan çamurdaydı.

Bir insana ya da bir şeye tutkuyla bağlanmak istemişti. Her neyse o, onu hep aramıştı. O şimdi avucundaydı. Toprak ve su. Yani çamur. Ne tuhaf! Hastalık, ölüm ve felaketlerle sarsılan Şakir Paşa ailesinin bütün kızları için sanat önce yaşama dönüş yolu, sonra da bir yaşam biçimi oluyordu.

218/ Çamuru yoğururken, çamura biçim verirken sadece kafası değil bedeni de giriyordu işin içine. Füreya’nın elleri, aklı, ruhu ve yüreği aynı anda, aynı ritim içinde çamurla birleşiyordu. Panoların üstüne doğduğu, büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıyordu. Mevlevi dervişleri,Türk işlemelerinden esintiler, kilimlerin geometrik şekilleri… Adeta yıllardır şuuraltında biriktirdiği her şeyi, farkına bile varmadan dışa vuruyordu. ,

328/ “Evet, günden güne uzamak büyümek değildir, ama günden güne küçülmek, bal gibi yaşlanmaktır.”

“Kuşlar Füreya’nın özgür ruhunu,

Ağaçlar dengeli yalnızlığını,

Figürleri ise her zaman inandığı

İnsanca değerleri yansıtmaktadır.” Candeğer Furtun

0000000187134-1

Foto:D&R

FÜREYA-AYŞE KULİN

“Tiyatro sahnesinde, kulislerinde izleyiciye bilmediği, göremediği yaşamı anlatmak ilginç olabilir diye düşündüm…” Mücap Ofluoğlu

319HqV2txeL._BO1,204,203,200_

Mücap OFLUOĞLU

Bir avuç alkışla doyduk.

Ağlamakla gülmek arasında

Üç duvar ortasında.” BİR AVUÇ ALKIŞ

haSAN ALİ TOPTAŞ_

HASAN ALİ TOPTAŞ Foto;Vikipedi

9/ “Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime sinen geldiğim yeri arıyordun belki…”

“Bense büyümelerinden korkarak gözlerimi kapatmıştım. Büyürlerse onlarla birlikte ben de büyüyecektim sanki. Sonra da dedelerimden kalan kelepçe ürpertisi bileklerimde ışıldamaya başlayacak, ruhuma karışan zincirlenmiş köpek ruhu zincir şakırtılarını işittikçe vahşileşecek, çobansı yanımdan yanık kaval sesleri yükselecek, ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

60/ Gözlerimi dünyayı ürkütmekten korkarcasına yavaşça açtığımda, ortalığı kahve kokusu sarmıştı.

Dağın tepesinde, Doğu heykelleri kadar hareketsiz öylece oturuyorduk gene… Ben her zamanki gibi gri sakallıya bakarak kendimizi bir şeylere benzetmeye çalışıyordum. Sözgelimi bitmiş bir şölenden bedenlerini alıp gitmeyi unutmuş, zamanın dışında ve yapayalnız üç tanrıya benzetiyordum bir an.

…Tanrı değiliz, diyordum ben de kendi kendime. Zaten elimizi yüzümüzü oluşturan çizgiler, yaratılanın yaratanda bıraktığı izlere uzaktı.

…belleğimizdeki hatıralardan yani geleceği ele geçirmek adına geçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi; hâlâ var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizin üstüne doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu.

63-64/ Sonra sarhoşlar geçecekti sokaktan, kaset satıcıları… simitçiler ve piyango bileti satan beyaz şapkalı adamlar geçecekti. Onların arından da zincir şakırtılarıyla silah sesleri geçecekti hiç kuşkusuz.

Bunları görünce biz içimizdeki sokaklara sapacaktık hemen; sanat merkezlerinin, kitapçıların, tiyatro salonlarının ve çiçekçilerin önünden yürüyecektik. Hangi sokakta olduğumuza şaşıracaktık bir an , düşte mi gerçekte mi derken önümüze fırlatılan yumruk iriliğindeki tükrük ve onu izleyen berbat bir gırtlak temizleme sesi içimizdeki sokaktan alıp yürüdüğümüz sokağa getirecekti bizi

62/ “…öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”    ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ / Yoklar Fısıltısı 1. Basım 1990

images (2)

“Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.” Bernard Shaw

 

haSAN ALİ TOPTAŞ_

Hasan Ali Toptaş Foto: Vikipedi

167/ “Bir zamanlar baba diye binlerce, yüz binlerce kez seslendiğim halde bir türlü ısınamadığım o adamın gölgesinde nasıl küçülerek büyüdüysem; şimdi de karımın gölgesinde yaşayarak öldüğümü düşünüyordum.”

171/ Belki de düşler, zaman zaman beynimize sızan gözükmez birer varlıktılar; ansızın ürkebilir, başkalarına bulaşabilir ve bir süre sonra güçlerini yitirdiklerinde tıpkı insanlar gibi kıvrana kıvrana ölebilirlerdi. SONSUZLUĞA NOKTA/ HASAN ALİ TOPTAŞ

Jean-Jacques_Rousseau_(painted_portrait)

FİLOZOF JEAN JACQUES ROUSSEAU        Foto: Vikipedi

 

“İnsanlar özgür olarak doğar; ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar.” Jean Jacques Rousseau

“Eğer dünya hakkında azıcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir.” Gene Genet

indir (10)

YAZAR HANS MAGNUS ENZENSBERGER   Foto: Vikipedi

“İç savaş dışarılardan gelen, bir yerlerden bulaşan bir virüs değil, içsel bir süreçtir. Her zaman bir azınlık tarafından başlatılır; her yüz kişiden birinin onu istememesi, uygarca birlikte yaşamayı olanaksızlaştırmak için yeterli olabilir.” Hans Magnus Enzensberger

“Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastasları büyük kentlerde günlük yaşamın bir parçası haline geldi.” Hans Magnus Enzensberger.

lawrence-durrell-interview

Britanyalı Yazar, Şair Lawrence Durrell          Foto: vikipedi

“Yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.” Lawrence Durrell

“Gözlerimiz için ışık ne anlama geliyorsa insan aklı için de özgürlük (düşünce ve yayın özgürlüğü) o anlama gelir.” Wieland

metin eloğlu

ŞAİR METİN ELOĞLU-   Foto: Vikipedi

“Maraş’ları Muş’ları hep geze geze

İstanbul’dan hiç çıkmadım.

Nice senler saysam yol boyunca sevdiğim

Tepeden tırnağa Ayşemayşe” Metin Eloğlu

Buket_Uzuner_-evreest

YAZAR BUKET UZUNER – Foto:Vikipedi

Sayfa: 164

“ Unutmak, yanlışları tekrarlatması bakımından sakıncalıdır. Aptallar unuturlar. Unutmak cahilliğe yol açar. Kinciler, unutmaz ve bilgilerini kendilerini de yok edecek yönde harcarlar. Akıllılar, unutmayan ama bilgilerini kendileri ve idealleri için olumlu enerjiye çevirebilenlerdir.”

“Ben size hatırlayın diyorum çocuğum. Fakat belli bir estetik zevk düzeyine erişmek bir olgunluk ve kültür meselesidir. Hatırladıklarınızın, hayattan zevk almanızı engellemesine izin vermeden hatırlayın. Zevkten sarhoş olmak için bilinci yitirecek kadar içmeye hiç gerek yoktur! Hatta hiç içmeden de sarhoş olunabilir pekâlâ”.KUMRAL ADA MAVİ TUNA-BUKET UZUNER

AHMET ÜMİT-SULTANI ÖLDÜRMEK

KİTABIN ADI: SULTANI ÖLDÜRMEK

YAZARI: AHMET ÜMİT

YAYINEVİ: EVEREST YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 517 SAYFA

select

Kitabın baş karakteri Müştak Serhazin, kendisi tarih profesörü ve kendisi gibi bir tarih profesörü olan eski sevgilisi Nüzhet’in ölümüne tanık olur. Nüzhet yirmi bir yıl önce Müştak’ı terk edip Amerika’ya gitmiştir. Müştak, Nüzhet’i çok sevmiştir ona yıllarca her ay bir mektup yazar, ama hiçbir zaman bu mektuplara yanıt almaz. Nüzhet’in onu bırakıp gitmesinden sonra Psikolojik füg diye bir hastalığa yakalanır. Bu öyle bir hastalıktır ki geçici olarak hafıza kaybı yaşar Müştak  ve bu zaman zarfında ne yaptığını hatırlamaz. Yirmi bir yıl sonra  eski sevgili Nüzhet Müştak’ı ve hocaları  tarihçi Tahir Hakkı’yı yemeğe davet eder. Yemek gecesi Nüzhet’in evine gelen Müştak onun öldürülmüş olduğunu görür ve onu öldürdüğünden emindir. Başkasını değil, kendisini suçlar.

Kitabı okurken sanki bir tarih kitabı okuyoruz. Fatih Sultan Mehmet’le babası 2. Murat’la, oğlu 2. Bayezid’le, İstanbul’un fethiyle ilgili pek çok şey öğreniyoruz. Ahmet Ümit bayağı araştırma yapmış, kitapta cinayet ve aşk da var. Cinayeti kimin işlediğini merak ediyorsunuz, ancak tarihsel bir yolculuk da yapıyorsunuz. Bu bence cinayeti çözmekten daha hoş! Kitabı okuyabilir ya da bir tiyatro sanatçısından dinleyebilirsiniz. Seçim size kalmış. Ntv radyoda radyo tiyatrosu olarak bu kitabı seslendirme sanatçısı Nisan Kumru’dan dinleyebilirsiniz. Bu bilgiyi de arkadaşım Aysel Karaosmanoğlu’ndan öğrendim. Ben Ntv radyoyu açarak bir bölüm Sultanı Öldürmek adlı oyunu dinledim, çok keyif aldım;  ama ben daha çok okumaktan yana olduğum için kitabı okumayı tercih ettim.

 

GOETHE-GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN ADI: GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN YAZARI: JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

KİTABIN TÜRÜ: ROMAN

indir (3)

Genç Werther’in Acılar

YAYINEVİ: CAN

1, BASIM: 2007

ÖZEL BASKI. 1. BASIM: 2018

4. BASIM: EYLÜL 2019

ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: NİHAT ÜLNER

 

indir (2)

Johann Wolfgang von Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, 1749 yılında Frankfurt-Almanya’dadoğmuş, 1832 yılında Weimar- Almanya’da ölmüştür. Goethe hem şair, hem roman ve oyun yazarıdır.Edebiyatçılığının yanı sıra da doğa filozofu, diplomat ve devlet memurudur. Genç Werther’in Acıları adlı eser, Goethe’nin coşkunluk akımı denen Sturm und Drang dönemini bize anlatıyor. Goethe, bu eserini yazdığı dönemde doğa karşısındaki duygulanmalarını, duyduğu coşkuyu, doğaya bakarken dizginleyemediği duygularını dile getiriyor. Aynı zamanda da dostu olan Schiller’le ‘Klasik Dönem’in temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Genç Werther yaşadığı yeri bırakarak, doğanın hakim olduğu bir yere yerleşir. Buradan bir arkadaşına -bu hayali bir arkadaş olabilir- mektuplar yazar. O zamana göre mektuplardan oluşan bir roman yazmak pek görülmüş bir şey değildi. Mektup türü -adı üstünde mektup kime yazılır, çok yakın hissettiğimiz bir kişiye- bundan dolayı içtendir, samimidir, duygusaldır. O zamana kadar özellikle hem doğayı anlatan hem de duygusal tarzda herhangi bir kitap yazılmamış.

Sy. 20/”Bu arada belirtmeliyim ki, burada kendimi oldukça iyi hissediyorum. Yalnızlık, cenneti andıran bu çevrede benim kolayca ürperen yüreğim için tatlı bir deva gençlik mevsimi yüreğimi bütün bereketiyle ısıtıyor. Her ağaç, her fundalık birer çiçek demeti adeta; insan bu misk kokulu denizde yüzüp bütün besinini ondan sağlayabilmek için bir mayısböceği olmak istiyor.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESSy. 21/”O kadar mutluyum ki, dostum, dingin bir varoluş duygusuna öylesine dalıp gittim ki, sanatım bundan zararlı çıkıyor.Resim yapmak benim için olanaksız, şu sıralarda, tek bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anda olduğumdan daha büyük bir ressam da olamamıştım. Sevgili ovamdan buğular yükseldiğinde, tepedeki güneş, ormanımın geçit vermez karanlığının yüzeyine vurduğunda ve ancak tek tek ışınlar bu tapınağın içine gizlice ulaşabildiğinde, ben de derenin aşağıya döküldüğü yerde, yüksek otların arasına uzanmış olarak topraktaki binlerce bitki türünü şaşkınlıkla izleyip otların arasındaki  küçük dünyanın kaynaşmasına,SAMSUNG CAMERA PICTURES küçücük kurtların ve böceklerin sayısız ve anlaşılmaz biçimlerine yürekten yaklaştığımda ve bizi suretine göre yaratmış olan sınırsız sevginin esenliğini duyumsadığımda sonra da dostum, alaca karanlığın gözlerime çökmesiyle, gökyüzü ve beni çevreleyen dünya bir sevgilinin görüntüsü gibi ruhuma çöktüğünde içimdeki bu sıcak ve dolu yaşantıları ruhumun aynası olarak dışa vurup onlara kâğıtta can verebilsem.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESİki parçadan da gördüğümüze göre doğa Goethe için çok önemlidir. l7. yüzyılda doğa sadece yan unsur olarak kullanılıyor, ama bir yüz yıl sonra l8. yüzyılda yazarımızın kahramanı doğanın içindedir ve doğanın içinde olmaktan mutludur. O da doğanın bir parçasıdır. Burada Panteizm felsefesini sanki edebiyatta görüyoruz. Panteizm ne demek? Panteizm, tanrı ile evreni bir kabul eder, bu görüşe göre Tanrı’nın evrenden ayrı bir varlığı yoktur. Tanrı demek evren demek her şey demektir. Panteistlere göre evrende olanlar Tanrı’yı meydana getirir.

Yazarımız eşitliğe de değiniyor, daha doğrusu eşitliğin olmadığını söylüyor, l8. yüzyılda alt ve üst tabakalar oldukça önemliymiş. Günümüzdeki eşitlik düşüncesine pek uymasa da, eseri çağına göre okumak gerekir diye düşünüyorum, yazarımız; her ne kadar alt tabakaya ilgi gösterdiğini söylese  üst tabakayı eleştirse de yazarımızın üst tabakada olmaktan memnun olduğu anlaşılıyor.

Sy.23/”Kentin alt tabakasından olanlar beni şimdiden tanımaya ve sevmeye başladılar, özellikle çocuklar. … Üst tabakadan olanlar kendileriyle sıradan halkın arasında soğuk bir mesafe bırakacaklardır hep, onlara yaklaşmakla bir şey yitireceklerine inanıyor gibiler. … Eşit olmadığımızı ve eşit olamayacağımızı iyi biliyorum; ama saygınlıklarını korumak amacıyla, ayaktakımı dediklerinden uzak durmak gereğini duyanların alt edileceklerini düşündükleri için, düşmanlarından gizlenen korkaklar kadar eleştirmeyi hak ettikleri kanısındayım.

Roman Goethe’nin yaşamına dayanıyor. Goethe çok genç yaşlardayken(22 yaşında) Wetzlar’da 1772 tarihinin 9 Haziranı’nda Charlotte Buff adında biriyle tanışır ve ona aşık olur. Charlotte o yıllarda 19 yaşındadır ve kendisinden oldukça büyük olan biriyle nişanlıdır. 1773 yılında çift evlenir ve   Goethe Wetzler’i terk eder.

Daha sonra 1824’te dostu olan Eckermann’a bir mektup yazar ve romanından bahseder: “Beni çok etkilleyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.”

“Yine Goethe:”Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı, bir imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır, der Kendi Hayatımdan Şiir ve Gercek adlı kitabında.”

Goethe bu romanını, 1774 yılında yazmış, yayımlandığı zaman çok dikkat çekmiş, yazarın kahramanının sonunda intihar etmesi pek çok kişiyi etkilemiş ve intiharlar olmuş. Yazarımız genellikle kendi etkilendiklerinden eserlerinde de bahsediyor; acaba intihar olayı arkadaşı Jerusalem’in aşk yüzünden yaşamına son vermesinden dolayı olabilir mi? Aslında ben bundan bahsetmeyecektim, önsözden etkilendim anlaşılan. 1774’te yazılan bir kitap bizde ancak 1930’da yayımlanabiliyor. Bir edebiyat eserini bile kaç yüzyıl sonra okuyabiliyoruz, 1930’da Genç Werther’in Acıları adlı kitabı Nurullah Ataç çevirmiş. Daha sonra 1940’tan 2000’li yıllara kadar defalarca Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu da kitabın okur tarafından sevildiğini gösteriyor. Yıl 2020 oldu, biz hâlâ Genç Werther’in Acılarını okuyor ve onunla ilgili yazıyoruz. O yıllarda etkilenildiği kadar etkilenilmese de olayın dışında anlatılan düşünceler hâlâ güncelliğini koruyor. İşte klasik olmak böyle bir şey. Defalarca kullansam da Erdal Öz’ün klasiği anlatan özdeyişini bir kere daha yazmak istiyorum “Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”diyor Erdal Öz.

Sy.33/”Kısacası,gönlümü yakından ilgilendiren biriyle tanıştım. Öyle ki… Bilmiyorum.

… Bir melek!-Laf! Sevdiği için herkes böyle demiyor mu?Yine de onun ne kadar kusursuz olduğunu anlatabilecek durumda değilim; kısacası aklımı başımdan aldı.

Sy.37/”Teyze kızı, geçenlerde ona yollamış olduğu kitabı, okuyup okumadığını sordu. -‘Hayır, pek beğenmedim, onu geri verebilirim. Daha önceki kitap da bundan daha iyi değildi,’ dedi. Bunların hangi kitaplar olduğunu sordum, verdiği yanıtlar beni şaşırttı.Söylediği her şey o kadar kişilikliydi ki,ağzından çıkan her sözcükle birlikte ruhunun yeni bir alımlılığı ve yeni bir ışıltısı yüzünde ifadesini buluyordu ve gittikçe serpiliyordu, çünkü Lotte söylediklerini anladığımı duyumsuyordu.

Daha gençken roman kadar sevdiğim hiçbir şey yoktu. Tanrı biliyor ya, pazar günleri bir köşeye çekilip bütün yüreğimle Miss Jenny’nin mutluluğunu ve kederini paylaşmak ne çok hoşuma giderdi .Roman türünün hâlâ bana çekici gelen yönleri olduğunu yadsımıyorum. Ama elime çok seyrek kitap geçtiğine göre, tam zevkime uygun olması gerekir. En çok beğendiğim yazarlar, yazdıklarında kendi dünyamı, benim çevremde olup bitenleri bulduğum yazarlardır, Anlattıkları öykü,doğallıkla bir cennet olmamakla birlikte, yine de anlatılmaz bir mutluluğun kaynağı olan kendi evim kadar ilgimi çekmeli.”

SY.38/”Onu dans ederken görmeliydin! Bütün yüreğiyle, bütün ruhuyla kendini dansa veriyor, dansa bütün bedeniyle uyum sağlıyordu. Öylesine kaygısız, öylesine yapmacıksızdı ki, sanki her şey aslında bir dansmış, danstan başka hiçbir şeyyokmuş, başka bir şey düşünmüyor ve duyumsamıyormuş gibiydi,Dans ettiği anda çevresindeki her şey kesinlikle yitip gidiyordu.”

Sy.39/”Hiç bu denli hoş ve kolay gelmemişti bana dans etmek.Sanki insan değildim artık. Dünyanın en sevimli varlığını kollarımda tutmak ve çevredeki her şey yitip gidene kadar onunla havalarda uçmak! Wilhelm, dürüst olmam gerekirse, sevdiğim ve bir hak iddia edebildiğim bir kızın benden başkasıyla vals yapmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğime dair kendi kendime yemin ettim.”

Lotte’nin evlendiği Albert’in ayakları yere basıyor, intihara karşı olan biri, bunu aşağıdaki sözünden çok iyi anlıyoruz.

Sy.63/ “Albert:’Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesi aklıma sığmıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum, dedi.”

Werther’in düşünceleri ise bambaşka, Werther çok mutsuz ve acı çeken biri.

Werther: “Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?”

Lotte, Albert ile evlenir. Werther onların aile dostlarıdır ve Lotte ile Albert’in evine gider, onlarla sohbet eder. Lotte, Werther’in dediğine göre Werther’i sevmektedir. Biz her şeyi Werther’in ağzından dinliyoruz, daha doğrusu okuyoruz-mektuplar aracılığıyla- acaba Lotte gerçekten Werther’i seviyor muydu? Yoksa her şeyi Werther mi öyle zannediyordu?  Lotte Werther’i seviyorsa neden Albert ile evlendi? Werther’i sevse bile -bunu bizler bilemiyoruz- Albert dürüst, oldukça aklı başında biri , Lotte onu evlenilecek kişi olarak görebilir; Werther’in hayalci olduğunu anlayan Lotte onu sevse de güvenemiyor olabilir.

SAMSUNG CAMERA PICTURESWerther doğaya o kadar hayrandı, doğa ona kendini mutlu hissettiriyordu; Lotte’nin evlenmesiyle doğa artık ona güzel gelmemeye, onu mutlu etmemeye başladı. Werther çelişkili duygulara sahip, gerçekçi olmayan biri. Yaşamına son vermesi ne kadar aciz bir insan olduğunu anlatıyor bize. Belki de yaşadığı çağın üzerinde etkisi vardır. Muhakkak ki doğa aynı doğadır değişen Werther’in dünyaya bakışı yani hayal gücüdür.

Sonuçta Werther Lotte’nin evlenmesine dayanamaz ve intihar eder, o dönemde kitabı okuyanlardan bazıları Werther’in yaptığını yapar. Hayatta kalıp mücadele etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, bir şekilde bu -hayattan kaçış- onlara daha kolay gelmektedir.

MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.

ALINTILAR-7

Alıntılar, bilgisayara yazdıkça bitecek sanıyordum; ama yaz yaz bitmiyor. Pek çok alıntıyı yazmışım defterlerime, bazı alıntıların kime ait olduğunu, hangi kitaptan alındığını ne yazık ki yazmamışım. Bu alıntıların yazarları belli olmadığı için onları yazmadım. İyi ki bazı kitaplardan ve yazarlardan alıntılar yapmışım, onları yine yeniden okumak ve sizlerle paylaşmak bana iyi geliyor.

ismail_hakki_tonguc1

İsmail Hakkı Tonguç ( 1893 Bulgaristan- 1960 Ankara) Eğitim Bilimci

“Tonguç’un eğitime getirdiği çağcıl görüşlerin değeri geçmişte bilinmedi ne yazık. Ama bugün bozuk eğitimden canı yanan herkes gözünü onun sağlam ilkelerine dikiyor. Eğitim satın alan bir öğrenci kendi penceresinden baktığında öylesine donanımlı ve güvenceli bir eğitim ortamının ederinin yüksek olacağını düşünüyor; kesenin ağzını açıp kendini o güzel eğitimin kucağına atmak istiyor. Dahası, işe el sürmeyen ezberci eğitime sırtını dönerek, ‘Ben de iş yapabilirim,’ diyor. Yeter ki okul ona acı vermesin, öğrenciliği örselemesin.”

“Paraya vurulduğunda bu kurumların ederi elbet yüksekti. Ama bu eder, devlete fazla yük olmadan; yönetici, öğretmen ve öğrenciler, ortak akıl ve ortak emekle iş içinde eğitim görürken sağlanıyordu.”

Köy-Enstitüleri

Köy Enstitüleri Öğrencileri Öğretmenleriyle

“Köy Enstitüleri Uygulaması yeni insanı yetiştirmeye ve ülkenin kalkınmasını desteklemeye yönelik büyük bir eğitim patlaması yaratıyordu.”

“1924’te danışman olarak ülkemize gelen ama çok da yararlı olamayan Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey,’Türkiye’nin Köy Enstitüleri hayalimdeki okullardır ’demekten kendini alamıyor.”

“Avrupalı eğitimciler de övgüyle söz ediyor bu ilginç başarıdan. Tonguç ve enstitüleri İsviçre’de yayımlanan ‘Pedagoji Ansiklopedisi’nde yer alıyor. UNESCO konuya sahip çıkarak gelişmekte olan ülkelere öneriyor Köy Enstitülerini. Bu alanda Türkiye’den uzman isteniyor.”

“Tonguç’a göre çağdaş eğitim bir kalıp değil, ‘çağın gereklerine uygun sağlıklı çözüm üretebilen, düşünen, gören gelişmelere uyum sağlayabilen’ eğitimdir.”

pakize türkoğlu

Pakize Türkoğlu /Yazar-Aksu Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Mezun Öğrencisi (DT. 1927 Antalya-Gazipaşa 91 Yaşında

tonguc_6-270x389

Pakize Türkoğlu’nun Kitabı

“Tonguç, aydınlığın çakmağını çakan, gözlerdeki perdeyi kaldıran kişidir. Onun için çoğu enstitülünün bilincinde, gönlünde o vardır. Bu yüzden onu aydınlık dağıtan bir ‘PROMETEUS’ olarak görüyorlar.” Pakize Türkoğlu/ Tonguç ve Enstitüleri-Yapı Kredi Yayınları

“Nüfus kağıtlarımıza ‘kazara’ düşürülen tarihlere bakmayın siz. Gözümüzü o doğurgan nisanlarda(17 Nisan 1940/ Köy Enstitülerinin Kuruluşu) açtık biz.” Mehmet Cimi

“Odlar böcekler gibiydik bozkırda

Acılarda gökyüzü kadardık

Bizden geçerdi zamanın karanlığı

Yorgun öküzler kara sabanlarla

Unutulmuş, unutulmuş, unutulmuş köylerdik.” Mehmet Başaran

“Her şey akar.” Herakleitos

“İki günü birbirine benzeyen ziyandadır.” Japon Sözü

“Mutluluk, varılacak bir istasyon değil de bir yolculuk biçimidir.” Montesquieu

“Sanatçı için sanat bir çiledir; öyle bir çile ki onu diğer çilelerden kurtarır.” Franz Kafka

“İşaret olsa yol şaşırılmaz, bilgi olsa söz saptırılmaz.” Kaşgarlı Mahmut

“Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazılardan hoşlanırım.” Memduh Şevket Esendal

“Edebiyat’ın anlaması kolay, yazması zor olmalıdır. Anlaması zor, yazması kolay değil.” Wang Chung

Sanatın düşmanı bilgisizliktir.” Ben Johnson

Albrecht Dürer(1471-1528) Almanya-3

Albrecht Dürer (1471-1528) Almanya/Tarihteki İlk Logo ve Telif Hakları Sahibi Ressam

“Sanat doğanın içindedir, sanatçı bunu oradan çıkarabilendir.” Albrecht Dürer

albrecht dürer eller tablosu

Albrecht Dürer’in Eller Tablosu

“Hiçbir insan kendi başına bir ada değildir, her insan anakaranın bir parçasıdır.” John Donne

bir-dinozorun-anilari

Mina Urgan (1915-2000) İngiliz Edebiyatı Profesörü, Yazar, Filolog, Çevirmen

“Sırası gelmişken şu dostluk sorununa değinmek istiyorum. Ancak aşk ilişkilerinin çapraşık olduğu sanılır. Oysa bütün insan ilişkileri, aile içi ilişkiler de, dostluk ilişkileri de aynı derecede çapraşıktır. Dostlar birbirlerine karşı çok özen göstermezlerse aşk gibi, dostluk da kolayca yara alır. 18.yüzyılda yaşayan Dr. Samuel Johnson,’Sir’der ‘Bir insan, dostluklarını sürekli onarım halinde tutmalı.’

Virginia Woolf da, bazen ölüm yüzünden bazen de bir kaldırımdan karşı kaldırıma geçmeye üşendiği için nice dostlar yitirdiğini söyler. Çünkü dostluk hiç ihmale gelmez. Uzun süren mutlu bir dostluk kurmak, uzun süren mutlu bir aşk kurmak kadar güçtür.” Mina Urgan / Bir Dinozorun Anıları

DSC07247-ab kitap-güneş“KİTAPLAR

Hem gençlik,

Hem yaşlılık,

Hem hastalık,

Hem açlık,

Hem yol,

Hem yağmur,

Hem de

Soğuk içindir.” Yuan Meı

“OKUMAK

Okumak, belleğimizin içinde küçük bir bahçe yaratmaktan başka bir şey değildir. Her güzel kitap bu bahçeye yeni bir nesne, bir çiçek tarhı, bir minik yol veya yorulduğumuzda dinlenebileceğimiz bir bank ekler. Yıllar yılları, okumalar okumaları kovaladıkça bahçe bir parka dönüşür ve parkta bir başkasıyla karşılaşıveririz. Aynı bizimki gibi bir arkadaş keşfederiz, ya da bir aşkla burun buruna geliriz, ya da en azından özellikle karanlık ve sıkıntılı bir günde biraz soluk alabileceğimiz bir yer olur burası. Okumak, bir görev değildir, sonunda kim bilir hangi şifayı bulacağımızı umut ederek başımıza diktiğimiz bir kadehtir. Okumak, kendimize anılardan ve heyecanlardan oluşan küçük bir hazine yaratmaktır ve bu hazine aslında hiç kimseninkiyle aynı olmasa da buşkalarıyla ortak noktalar bulmamıza yarar.” Susanno Tamaro / Sevgili Mathilde

maksim gorki

Maksim Gorki (1868-1936) Rus Yazar

“KİTAP

Her kitap, önümde yepyeni ve yabancısı olduğum bir dünyaya açılan bir pencereymiş gibi geldi bana. Daha önce hiç tanımadığım, bilip görmediğim ilişkilerden, düşüncelerden, duygulardan ve insanlardan söz ediyordu kitaplar. Çevremdeki yaşam, her gün olup biten kaba, acımasız ve erinçli şeyler… Sanki bütün bunlar gerçek değilmiş ya da gereksizmiş gibi geldi bana. Gerçek ve gerekli olanlar; içinde her şeyin daha mantıklı, daha güzel ve insancıl olduğu kitaplarda bulunabilirdi yalnızca.” Gorki / Edebiyat Yaşamım

Amin Maalof

Amin Maalouf (1949 Lübnan) Yazar

“Gözlerine, kulaklarına, diline sahip olmak istiyorsan gözlerin, kulakların, dilin  olduğunu unut.” Amin Maalouf / Semerkant

a.maalouf kitapları

Amin Maalouf Kitaplarından Birkaçı

“Hiç şaşma! Gerçek iki yüzlüdür, insanlar da öyle…” Amin Maalouf/Semerkant

“Her şeyi okumak asla olası değildir; her gün öğrenilecek nice yeni şeyler vardır.” Ömer Hayyam

“Acın sonsuz olduğunda, dünyanın kararmasını isteyecek olduğun zaman; yağmurdan sonra parıldayan yeşilliği, bir çocuğun uykudan uyanışını düşün.” Ömer Hayyam

Dave adında bir adam_2“Affettiğimiz takdirde, kendimizi, bizi yaralayan kişiye bağlayan acı veren bağlardan kurtarabiliriz.” Dave Pelzer /Dave Adında Bir Adam

ahmet say

Ahmet Say ( 1935 İstanbul 83 yaşında) Müzik Eğitimcisi, Müzik Yazarı,  Piyanist-besteci Fazıl Say’ın Babası

“Müzik, insana duyup düşündüklerini seslerle anlatma olanakları veren bir ‘dil’dir. Bu dilin anlaşılır olması için, birbirini izleyerek akıp giden seslerin anlam taşıması gerekir. Müziğin anlamı, insanın hayat karşısındaki davranışlarıdır. Öyleyse ’müziksel anlatım’ insanın seslerle duygu ve düşüncelerini, izlenim, tasarım ve dileklerini anlatmasıdır, içini dökmesidir.

müziğin kitabı

Ahmet Say’ın Kitabı

Müzik işte bundan dolayı ortak bir dil özelliği kazanmıştır. Değişik kıtalardaki değişik toplumların insanları, bu nedenle müzik dilinde buluşabilmiş, müzikle anlaşabilmiştir.” Ahmet Say / Müziğin Kitabı

“Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan; ne görebiliyorsun ne duyabiliyorsun.” Halil Cibran

“Acele, bir ağaçtır; meyvesi pişmanlıktır.” Türk Atasözü

“Hava karardı, barbarlar gelmedi

Ve sınır boyundan dönen habercilere göre

Barbarlar diye kimseler yokmuş artık

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.” Kavafis

“Cahillikle yan yana yaşayan insanın köle olmaktan başka kaderi yoktur.” Buket Uzuner/ Gelibolu

“Özgürlük temiz hava gibidir, herkese her zaman gereklidir.”Buket Uzuner / Gelibolu

“Çevremizdeki bütün kaos ve huzursuzluğa inat burada dağ taş kırmızı gelinciklerle dolu. Çadırımızın içi ve dışı, parlak kırmızı rengiyle yaşamın güzelliğini ve çoktan unuttuğumuz aşkı bize hatırlatan gelincik halılarla döşenmiş durumda.” Buket Uzuner / Gelibolu-Uzun Beyaz Bulut

mehmet aksoy

Mehmet Aksoy (1939 Hatay-Yayladağı 79 yaşında) Heykeltraş

“El yüreği, yürek gözü, göz aklı etkiler. Ya da tersi akıl gözü, göz yüreği, yürek eli etkiler. Bu etkileşim sürer gider. O yüzden de hiçbir teknoloji harikası makine sanat yapamaz. Araç, bilgisayar, robot yapabilir; ama sanat yapamaz. Bütün o harika makineler, ancak insan elinin emrinde, o elin uzantısı, fişe takılmış hali olduğunda sanat olur.”

“Çatlak taştan tok ses çıkar.”

DSC06067

Mehmet Aksoy Heykelleri

“Taş damlaya damlaya, heykel yontula yontula oluşur.”

DSC06088

Mehmet Aksoy’un Anlamak Adlı Eseri

“Taşı okşa, bakan gözün görmediğini elin gözü görür.”

Heykel Oburu

Nehir Söyleşi-Yazarı Aydın Engin(1941 77 yaşında) Gazeteci, Yazar, Oyun Yazarı, Senarist, Politikacı

“Sanatta tek gibi ‘Ben Gibi’dir.” Mehmet Aksoy/ Heykel Oburu

DSC06340“İlkbaharda usul usul yürü; çünkü toprak ana hamiledir.” Kızılderili Sözü

“Şiir havalı bir tabancadır

Kimseyi öldürmez

Zehirli havayı arıtır

Dünyayı değiştirme pahasına da olsa,

Çünkü ozon tabakası delinmişse eğer

Önce ozan tabakası delinmiştir.” Can Yücel

“Hayattan ne istediğini bilmeyen insan, sonsuza dek sürecek bir başka hayatı olsun ister.” Anatole France

fazıl hüsnü dağlarca

Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914-2008 İstanbul) Şair

İLK YEMEK

“Uçarken sığmamış mutfağa

Annem yemekleri sofrada

Yapmış

Etli patates, börek, kavun

Dizmiş masaya

Yiyebildim azıcık

Ne yalan söyliyeyim

Eve inmişim ya

İçim gözyüzünde sanki.” Fazıl Hüsnü Dağlarca/ Arkaüstü’den

“Çocuk masalları dünyanın en yaşlı anlatılarıydı aslında. Onlar aracılığıyla seslenirdi çoktan yok olmuş nesillerin aç hayaletleri şimdiki zamana. Bu sebeptendi en sıradanlarında bile bir bilgelik, en neşelilerinde dahi bir elem bulunması.” Elif Şafak / Baba ve Piç

friedrich dürrenmatt

Friedrich Dürrenmatt(1921-1990 İsviçre) Yazar, Oyun Yazarı, Ressam

“Hiçbir şey şüphe kadar zor yok edilemez; çünkü hiçbir şey böylesine kolayca, tekrar tekrar ortaya çıkmaz.”

“Özgürlük herkes için eşit olsun, kimse özgürlüğünden ötürü karşısındakinden utanmasın.”

şüphe-dürrenmatt_1

Friedrich Dürrenmatt Eseri

“Adalet her zaman anlamlıdır.” Friedrich Dürrenmatt / Şüphe

Gök gürültüsü iyidir, etkileyicidir; ama asıl iş gören şimşektir.” Mark Twain

“İnsanın Nikola Tesla’nın laboratuarı karşısında afallamaması için sıra dışı bir zihin yapısına sahip olması gerekirdi.” Chouncey Mc Govern

tesla, anlaşılamamış dahi

Nikola Tesla( 1856 Hırvatistan-1943 Newyork) Sırp Kökenli Amerikalı Mucit, Fizikçi, Elektrofizik Uzmanı

“Tesla her zaman fotoğrafik hafızasının ve yaratıcı dehasının kendisine annesinden miras kaldığını söylerdi. O, annesi hakkında şunları yazmıştı: Annem birinci sınıf bir mucitti, inanıyorum ki modern hayattan ve onun geniş olanaklarından bu denli uzak yaşamasaydı birçok büyük başarının altında onun da imzası bulunurdu. İhtiyaç duyduğu her türlü aleti kendisi tasarlayabiliyor, üretebiliyordu. Kendi eğirdiği iplikten harika desenlerle kumaşlar dokuyabiliyordu. Tohumları ekme, büyütme, bitkiyi liflerine ayırma işini de kendi hallediyordu. Ev halkının giysilerinin ve ev eşyalarının çoğu onun hünerli ellerinden çıkmaydı.”

“Nikola Tesla’nın annesi okuma yazma bilmiyor; ama yığınla yerli ve klasik Avrupa şiirini ezbere biliyordu.”

“Tesla daha çocukken icatlarına başlamıştı. 5 yaşında köyde gördüklerinden çok farklı bir su çarkı icat etmişti.” Margaret Cheney / TESLA- Anlaşılamamış Dahi

“Bazen yıldızları süpürürsün farkında olmadan

Güneş kucağındadır, bilemezsin

Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür

Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın

Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın

Uçar gider, koşsan da tutamazsın.” William Shakespeare

ahmet-cemal-

Ahmet Cemal (1942 İzmir- 2017 İstanbul)  Yazar, Çevirmen

“Mumların alevlerini bile koruyamadık

En büyük yangınları beklerken.” / Ahmet Cemal

 

georg christoph lichtenberg

Georg Christoph Lichtenberg ( 1742-1799 Almanya)  Alman Doğa Bilimleri, Astronomi, Matematik Profesörü, Yazar, Eleştirmen

“Dünyada kitaplardan daha tuhaf satış metalarına rastlamak galiba imkânsızdır: Anlamayan kimseler tarafından basılır, anlamayan kimseler tarafından satılır, anlamayan kimseler tarafından okunur hatta tetkik ve tenkit edilir; ve şimdilerde artık onları anlamayan kimseler tarafından kaleme alınmaktadır.” G.C.Lichtenberg

ALINTILAR-6

“Kitap; dost olabildiğin kadar dost, sevebildiğin kadar sevgidir.”

“Meyveler giderek yeşilden sarıya dönüyor.

Yapraklar da öyle…

Meyvenin sararması, yaşam sevincinden başlayıp onlarca olumluluğu, yaprağın sararması düşüşten başlayıp onlarca ölümlülüğü çağrıştırıyor.

Duygular karışık, renk aynı sarı…

İlahi doğa, bu nasıl tasarı!”  Mustafa Balbay 

mustafa-balbay6

MustafaBalbay(1960-)Gazeteci, Siyasetçi, Yazar

“Ayrılacağını açıklayan tüm liderlerin ardından partiyi toparlayacak ikinci kişi çıkmıyor.

Neden? Çünkü gelen lider partisini kısırlaştırıp siyasi doğumu yasaklıyor. “ Mustafa Balbay 

250px-Sait_Faik_Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) Öykü ve Roman Yazarı, Şair

“Sait Faik en büyük yalnız adamdı.” Hüsamettin Bozok

“Sait Faik kendini yoktan var etmiş bir öykücüdür, çöpsüz üzümdür.” Fethi Naci

sait faik abasiyanik eserleri

Manşet girin

“Sait Faik, gerçekleri kendi açısından adeta bir rüya gibi verir.” Vedat Günyol

NERMİ Uygur

Nermi Uygur(1925-2005) Felsefe Profesörü, Yazar

“Bir kitapsa elindeki

Sen sen değilsin artık” Nermi Uygur

“Her sevdiğim kitap bir dağ ışığı, ovadan vadiye, yayladan doruğa.”

Öyle çok şeye bağımlı ki kitabın iyisi; okuyan kişiye, araca, konuya, okuma zamanına, yazara, dile, yazıya, okuyuşa, kültüre, topluma bağımlı ki, bir çırpıda saymakla bitesi şeyler değil:”

“Kitaplar ülkem benim; kırı ovasıyla, gölü denizi, yılanı çıyanı, çirkini pisiyle, güzeli güzellikleriyle, görünür görünmez sevgiler, alışkanlıklarla bağlıyım bu ülkeye…”

“Hiç kitap okumamayı ”mutluluk” diye bilmek, benim hiçbir zaman bilemeyeceğim bir “mutluluk” türü.

“Az kişinin okuduğu, çok kişinin okuyup anlamadığı kitaplar beni özellikle çekiyor.”

“Gönlümün çektiği kitaba atlayıp açılmak için göze alamayacağım sıkıntı yok.”

“Gönlüme göre kitaplar konuk ettim, diyene ne mutlu!”

“Daha önce okuduklarımı çağıran, onlarla hesaplaşan, onları yenileyen, onları unutturan kitaplara çok şey borçluyum.”

“Kitaplar, çok basılmış, az basılmış ne çıkar bundan. Önemli olan; İyi kitapların basılıp engelsiz yayılması, bol bol okunması, yeterince anlaşılması; kişide, toplumda, kültürde güzel etkiler yaratması, şimdinin ve geleceğin insanlarına verimli olanaklar sağlaması.”

“Kendime yetmiyorum, öyleyse okuyorum.”

“Bazen bir kitaptan öbürüne geçince yalnızca iklim değiştirmiş olmuyorum, evren değiştiriyorum.”

“İyi ki, temelden temelden düşünüp eleştiren, düşünce yaratan, içten içten duygu arıtan, duyarlık arttıran kitaplar var!”

“Okuduğum bazı kitaplar, kendimi kurmak için kurduğum iskeleler.”

“Hiçbir kitap, tepeden tırnağa alçak gönüllü olamaz. Çünkü kitap; yazı, yani; umut, sav, coşku, deney, akıl yürütme…”

“Her okurla hep yeniden doğan kitap, büyük kitaptır.”

“İstekle içtikçe kaynar kaynak.” Nermi Uygur

“Türküler unutulsa da seslerden izler hâlâ büyülüyor bizi. Nice güzel kadınlar, erkekler çürüyüp gitti; ama heykellerine hayranız hep. Yitip gitmiş bazı kültürler, olsa olsa, kimi eski kimi yeni bazı kitaplarla ayakta.”

tadı damağımda“Her okuyuşumda kendi içime daldığım kitaplar var. Ben’imde yitip gidiyorum her okuyuşumda kendi içime dalıp gittiğim kitaplarla. Ne güzel şey, kendine kavuşması insanın! Böylesi özlenen bir kavuşmayı ise başkalarına borçluyuz. Nitekim beni bana götürdü bu kitaplar. Sözgelimi: Yunus Emre Divanı ile Lao Çe’nin Tao Te King’i.

Yunus’la Lao Çe ile ben ben oldum. Olup bitme diye bir şey iç gerçekliğime aykırı düştüğüne göre, şöyle diyorum, Yunuslar’la, Lao Çe’lerle kendimi okuyorum yavaş yavaş.

Başkalarının açtığı yollardan kendime doğru gidiyorum. Zaman zaman bir araya geldiğim, konuşup görüştüğüm nice insanlardan çok daha önemli benim için bu türden , başkaları. Bu senler olmasaydı, benim ben’im olmayacaktı; olsa bile, nasıl bir ben olurdu, bilemem. Yalnızca belleğimde değil, bilincime yaygın, bilincimi oluşturan kitaplar bunlar.” Nermi Uygur/Tadı Damağımda

“Sözün en güzeli; söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.” Aristoteles

Shakespeare

William Shakespeare(1564-1616) İngiliz şair, oyun yazarı, oyuncu

ışıl kasapoğlu

Işıl Kasapoğlu ( 1957- ) Tiyatrocu, Yönetmen

“Shakespeare için İngiliz derler… Oysa hepimiz biliyoruz ki Shakespeare sadece İngiltere’de oturanlar için İngiliz, Fransız insanı için Shakespeare Fransız bir yazar, Ugandalı seyirciler için Ugandalı, Cezayirliler için Cezayirli, Kolombiyalılar için Kolombiyalı. Ya da Nijeryalı, Pakistanlı, Koreli…

Bizim için de Türk. Shakespeare bizim yazarımız  Hamlet de kahramanımız.” Işıl Kasapoğlu

“Bazen küçük şeylerden ne müthiş sonuçlar alındığını gördükçe, içimden küçük şey diye bir kavram olmadığını düşünüyorum.” Bruce Barton

Hasan Ali Yücel

(1897-1961) Eğitimci, Kültür ve Siyaset Adamı, Milli Eğitim Eski Bakanı, Köy Enstitüleri Kurucusu, Yabancı Klasikleri Türkçeye Kazandıran Kişi

“Tarih insanlığın hafızasıdır.” Hasan Âli Yücel

“Medeniyet bir bütündür. Batı ve Doğu ne kadar farklı olursa olsun bir bütünün parçalarıdır.”

Hasan Âli Yücel

Nilgun Marmara-

Nilgün Marmara(1958-1987) Şair

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde

Akışa bırakması ne

Güzeldi. Yiten bu işte!”  Nilgün Marmara

“Beş yüz yıldan beri, ülkenin hiçbir yanında kimsenin sevinçten ölmediği ileri sürülüyordu.”

G.C.Lichtenberg

iki yeşil su samuru-buket uzuner“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün…” Buket Uzuner/ İki Yeşil Susamuru

“ Problemler; bizim cesaret ve aklımızı uyarırlar, onları ortaya çıkartır, cesur ve akıllı olmaya zorlarlar bizi. Çünkü duygusal ve zihni gelişmemizi yalnızca sıkıntılar ve sorunlar yaratırlar.” Dr. Scott Peck/En Az Gidilen Yol

platonjpg

Platon(Eflatun) M.Ö. 427-347  Antik Klasik Yunan Filozofu, Matematikçi, Atina Akademisi Kurucusu

“Doğruluk, her insanın kendi işini yapmasıdır.” Platon

“Asıl yalnızken yalnız değilim.” Schiller

“Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle yürü.” Amerikan Kızılderililerinin Deyişi.

Afşar Timuçin

Afşar Timuçin(1939- ) Felsefeci, Şair, Yazar, Çevirmen

 

“Yaşatırım sende kendimi

Yaşamak diye umut diye

Ne olursa dönemem geriye

Ben kavgaları yaşatmış biriyim

Denizler deniz olsun diye

 

Korku gibi girip akşamlarıma

Bana sorarsan kimsin diye

Bütün savaşlarda vuruşmuş biriyim

Ben umutları yaşatmış biriyim

Yarınlar yarın olsun diye.” Afşar Timuçin

Goethe

Johann Wolfgang Von Goethe(1749-1832) Alman Edebiyatçı, Politikacı, Ressam, Doğa Bilimcisi

“Neyi  yapabiliyorsan  ya da yapabileceğini hayal ediyorsan başla; cesarette deha, güç ve büyü de vardır.” Goethe

DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ

Düşünen Adam Heykeli-Auguste Rodin(Fransız Heykeltraş1840-1917)

“Düşünen Adam; Cehennem Kapısı’nın en önemli kişisi. Rodin onu o kadar sevmiş ki, tutmuş onun bağımsız bir yontusunu yapmış. Sürekli düşünmeye, insan gibi düşünmeye, içlenmeye götürüyor sizi.” Mücap Ofluoğlu / Aynada

“Son demlerinde pek çok insanla birlikte oldum… O anda ne kazandıkları parayı, ne elde ettikleri mevkileri düşünüyorlar. Akıllarında tek kalan hayatları boyunca sevmiş oldukları ve onları sevmiş olan insanlar…

Hayatta tek gerçek bu; “SEVGİ ÇEMBERİ… “  Dr.B.Healey

 

 

ALINTILAR-5

Okumak, çok önemli bir şey! Her okuma bizi başka bir insanın yüreğine ve beynine götürüyor. O kitabı yazan kişiyi tanıyor, onunla dost oluyoruz yazı aracılığıyla… Bir insanı tanımanın en iyi yoludur okumak. Konuşarak da bir kişiyi tanıyabiliriz diyebilirsiniz; evet  konuşma da kişiyi tanıma aracı. Ama ne olursa olsun yazının kişiyi tanıttığı kadar hiçbir şey bize onu tanıtamaz. Ne yazık ki yazı yazma, hayatımıza geç girmiş, yaşamımızda gerekli yeri alamamış. Ve sadece yakın çevremizdekileri konuşarak tanıma olanağı bulmuşuz. Peki hiç tanımadıklarımız, görmediklerimiz, başka şehirlerde, başka ülkelerde yaşayanlar, aynı dili konuşmadığımız kişiler…. Onları nasıl tanıyıp benzer düşünceleri paylaşacaktık? Yazı iyi ki var ve bizler de iyi ki okumayı seviyoruz; yüzünü görmediğimiz, sesini duymadığımız insanlarla yakınlaşıyor, aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Yine okuduklarımdan yaptığım alıntılar size merhaba demek için bekliyorlar. Ve biz o yazıları yazanları sadece yapıtlarından tanıyoruz. Zaman zaman onlarla her gün gördüğümüz, konuştuğumuz kişilerden daha yakın olabiliyoruz.

417-leo-buscaglia

Leo Buscaglia( 1924-1998) Amerikalı Yazar

“Çocukluğumun en mutlu anılarından biri Perşembe öğleden sonraları “hikâye saati” için mahallenin kütüphanesine gitmekti. Kütüphanemizin küçük bir bahçesi vardı. Biz çocuklar oraya, çimenlerin üzerine, yarım daire olur, otururduk. Saat  üç buçuk olduğu zaman çocuklar kısmına bakan kütüphaneci, bir kucak dolusu kitapla çıkagelirdi. Küçük bir sandalyeye oturur, bizi sevinçle selâmlar, okumaya başlardı. Ne sihirli dakikalar geçirirdik! Hans Christian Andersen’le, Grimm Kardeşlerle, Lambler’in Shakespeare’den Hikâyeleriyle, Swift’in Gulliver’iyle ve tabii Lewis Carrol’un Alice’iyle hep orada tanışmıştım.

Bayan L. Olmasa, bu büyük eserleri hiç bilmeyecektim. Kendisi eğitilmiş, profesyonel bir kütüphaneciydi. Kitapları çok seviyor, onları hazine gibi paylaşıyordu. 9 no.lu otobüsleLeo Buscaglia-9 Numaralı Otobüsle Cennete Bir Sevgi Yolculuğu/ İnkılâp Yayınevi

Bir bugün, iki yarına bedeldir. Benjamin Franklin

“Brecht, sahnede hayatın kusursuz bir görüntüsünü veren bir tiyatro anlayışına karşı çıkar.”

sekizinci renk“Ben gökkuşağının sekizinci rengini görmeyi düşlüyorum. Başka bir deyişle yaşamın yepyeni  renklerinin peşindeyim. Bu düşün en önemli özelliği, tüm dünyayı ve tüm insanları kapsıyor olması. Düşüm gerçekleşirse, insanlar çıkarlara dayalı katı ve kokuşmuş değer yargılarından oluşan, kölelik zincirini kıracaklar. Tam anlamıyla özgürlüğe kavuşacaklar. İşte o zaman insan olmanın bilincine varıp yaşamın yepyeni renklerini görebilecek düzeye gelecekler. Gülten Dayıoğlu/ Sekizinci Renk

“Şimdi köyde böyle üzüntülerden habersiz, rahat rahat oturan kardeşlerimi düşünüyorum da acaba şu kültür dedikleri şey dertsiz başa dert midir, diyorum kendi kendime. Tevekkeli , Tarancı boşuna dememiş;“Bilmek yanmakmış büsbütün.” Mahmut Makal/Bizim Köy

“Bugün pek çok köye elektrik gitti, köylülerin gözlerinin önü çok şükür aydınlandı. Ama beni bir eğitimci ve yazar olarak ilgilendiren gözlerin arkasındaki karanlıktır. Bu karanlık ne yazık ki olduğu gibi duruyor; hatta büyütüldü.” Fakir Baykurt

“Ezberci eğitim bir ulusu çağcıl yapamaz. Yapacağı işi önce kafadan sonra elden çıkarmayı yöntem olarak benimsemiş bir eğitim lazım. Zorlukları gördüğü zaman, ‘ne yapalım yazgı böyleymiş’ demeyip de çözüm arayan yaratıcı eğitim.” Fakir Baykurt

önce sevgi vardı“Varsın karanlık olsun geceler… Yüreğinizin sesini dinlerseniz, soğuk da sıcak da olsa yanınız, yöreniz, gökyüzünden yıldız yağar sanırsınız… Düşler de gerçekler de bu yıldızlardadır. Bulup yakaladınızsa o yıldızı, sıkı sıkı tutun yüreğinizde… Sakının yüceltin… Yaşamak, belki de bu demektir… “ Suna Tanaltay/Önce Sevgi Vardı

Bir Güzel İnsan

“Kimi insan birdenbire etkiler, çarpar sizi… Bir de bakarsınız boşlukları, yetersizlikleri açığa çıkar, bir bir… Yakından tanıdıkça söner,küçülür sanki… “Yanılmışım, dersiniz; acele değer vermişim…”

Oysa bazıları (ve çok az bazıları) baştan sona aynı değeri taşırlar.Tanıdıkça daha bir seversiniz. Yitirseniz bile, sizden ve iç dünyanızdan uzaklaşmaz.” Suna Tanaltay

“Gözlerimi seviyorum, güzeli görebildikleri için… Kulaklarımı seviyorum, doğanın tüm türkülerini dinleyebildikleri için. Dokunmak, duymak, tatmak ne güzel… Yalnızca beş duyumu değil, duyu ötesi diyebileceğim bu sevecen yüreği seviyorum, içine alıp da sığdıramadığı güzellikler için…”

Gönül gözüyle bakarsa insan, güzelden, duygudan, sevgiden bir parça olur… Arınır, yıkanır, güzelleşir sanki… Korku, pişmanlık, umutsuzluk değildir artık hissedilen…” Suna Tanaltay

“Okullar arası denge kurulmalıdır. Öbür ülkelerde de eğitim açısından okullar arasında farklar var, ama bizdeki gibi uçurumlar yok.” Altan Günalp( ÖSYM Kurucusu ve İlk Başkanı)

gökbel 1

Gökbel

Kitap mavi sürgün_2“Sonradan öğrendiğime göre Gökbel’deki köylüler başka yerlere kıyas hurafe ve boş şeylere daha fazla inanırlarmış, mangalın etrafında üç kere dolaşmadan ateş söndürmezlermiş; çünkü bunu yapmazlarsa ocakları sönermiş. Gece sandık açmazlarmış, insanın mezarı açılırmış. Gece folluktan yumurta almazlarmış; çünkü evi uğursuzluk basarmış.

gökbel 2

Gökbel

Daha bunun gibi neler de neler! Anadolu halkı yüz yıllar süresince hiç akıl ve mantığa uymayan nice felaketlere uğradığı için, felaketlere akıl ve mantık dışında nedenler arayıp bulmak zorunda kalmıştır.” Cevat Şakir/Mavi Sürgün

“Hayatımızdaki gölgelerin çoğu kendi güneş ışınlarımızın önüne dikilmekten doğar.”Ralph Waldo Emerson(1803-1882)

“Serçeleme

Çok oldunuz be serçeler

Kapatırım şimdi kapıyı

Dedim

Dinlemediler beni

Ben de kapatmadım kapıyı

Varsın dinlemesinler”          Can YÜCEL

 

“Yapraklar gibidir insan soyu

Bir yandan rüzgâr bakarsın onları döker yere,

Bir yandan bakarsın bahar gelir,

Yenilerini yetiştirir, yeşertir orman

Böylece soyların biri göçer, biri doğar”   Homeros

“Başka insanların hayatlarını aydınlatanların kendileri de bu ışıktan uzakta duramazlar.” James M.Barrie

“İstemediğini yapmama özgürlüğümüz vardır ki istediğini yapma özgürlüğünden daha önemlidir.” Lale Manço

“Barış Manço, asık yüzlü laubalilerin toplumunda güler yüzlü ciddi bir adamdı.” Ali Sirmen

“Gerçek arkadaş kış ortasında çiçek açtırandır. Gerçek dost çöl ortasında suyunu paylaşabilendir.” Leonardo da Vinci

“İnsanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse, insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.” Bernard Shaw

“Üç çeşit arkadaşlık vardır: Birincisi ekmek gibidir, her zaman ihtiyacımız vardır.

İkincisi ilaç gibidir, lazım olursa ararsınız.

Üçüncüsü mikrop gibidir, o gelir sizi bulur.”

“Düşümde aşk ile karşılaştım…

İnsanı arıyordu.

Uyandım, insan ile karşılaştım

Aşkı arıyordu.”     Özdemir Asaf

“Bizler mutlu olduğumuz için gülümsemiyoruz, gülümsediğimiz için mutlu oluyoruz.” William James

“En güçlü bellek bile en zayıf mürekkepten solgundur.” Uzak Doğu Atasözü

“ Yarın kıyamet kopacağını kesinlikle bilsem bile, bugün yine bir elma ağacı dikerdim.” Muhsin Ertuğrul/Gerçeklerin Düşleri

gerceklerin_dusleri_width300_1“Tiyatro, bizim gibi karanlığın dalgaları içinde bocalayan milletlere yol gösteren bir gece feneridir ve biz senelerdir ki, bu fırtına içinde hep o fenere hasret çektik.” Muhsin Ertuğrul/ Gerçeklerin Düşleri

“Tiyatronun başlıca çabası seyircileri sağlam düşünmeye zorlamaktır.” M. Ertuğrul

“Yaşam kısa, sanat uzundur.” Hipokrat

“Ölümün ulaşamadığı tek şey sanattır.” Oscar Wilde

“Sanat , doğanın bir başka açıdan görünüşüdür.” Emile Zola

“Sanat, doğaya eklenmiş insandır.” Bacon

“Sanatın görevi; kopya etmek değil, doğayı anlatmaktır.” Balzac

“Her büyük sanatçı, sanata kendi damgasını vurur.” Victor Hugo

“Sanatçıya iki göz az gelir.”Lamartine

“Sanatın gizemi, doğayı düzene sokmasındadır.” Voltaire

“Şiir, ruhun müziğidir.” Voltaire

“Bir yapıtın kalbinde, orası karanlık bile olsa sönmeyen bir güneş parlar.” Camus

“Sanatçı, hayatı kendi süzgecinden geçiren, olayların özünü çıkaran, gerçeği güzelleştiren adamdır.” Sabahattin Eyuboğlu

“Sanat, taklidin bittiği yerde başlar.” Oscar Wilde

“Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir.” John Christian

“Bazı insanlar, her şeyi olduğu gibi görürler ve “neden” diye sorarlar. Ben ise her şeyi olmadığı biçimde hayal ederim ve “neden olmasın” diye sorarım.” Bernard Shaw

“Şu olan biten var ya

Boş ver onu

Taş yağsın isterse

Çok sürmez

Dakka şaşmaz Dakka

Yaşamaya bak

Ne geçmişi düşün

Ne gelecekten kork.”   Ömer Hayyam

“Güçlü bir ateş, küçük bir kıvılcımdan sonra gelir.” Dante

“Hümanist psikoloji: İnsan potansiyelinin sınırsızlığını araştırıyor, normal insanı sağlıklı insana dönüştürmeye odaklanıyordu.”Abraham Maslow/İnsan Olmanın Psikolojisi

“Geleneksel psikoloji: Freudyan yaklaşımla hasta insanı normal insan haline getirmek üzerine kurulmuştur.”

“Kaygı, yarının faresinin bugünün peynirini yemesidir.”

“Kullanılmayan enerji azalmaya mahkûmdur. İşleyen demirin ışıldadığı gibi enerji kullanıldıkça artar.”

“Kötü şeyler anlatıyorum bir daha yaşanmasın diye; iyi şeyler anlatıyorum herkes yaşasın, çok yaşansın diye.” Nebil Özgentürk
“Tüm yaşam; öğrenmek, sorunlar, öğrenme yetmezlikleridir.” Beyaz Nokta Vakfı

“Gerçek yıldızlar kendileriyle en kolay çalışılan kişilerdir.”Mustafa Altıoklar

Aydın Köksal

Elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dilbilimci /Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanı(D.T. 1940-)

.Aydın Köksal; 20 yıl içinde bilişimle ilgili 2.500 Türkçe sözcüğü dilimize kazandırmış. Bilişim sözcüğü de onun bulduğu bir sözcükmüş.

“İnsanın süsü yüz

Yüzün süsü göz

Aklın süsü dil

Dilin süsü sözdür.” Yusuf Has Hacib

ALINTILAR-4

 

Pek çok defterim var okuduğum kitaplardan alıntılar yaptığım. Defterlerden birini elime aldım; özlü sözler, şiirler beni güler yüzle karşıladı. O defterlerden kendimi alamadım ve  yıllar önce alıntıladıklarımı bilgisayarıma yazarken buldum kendimi. Amacım alıntıladığım özlü sözleri, şiirleri sizlerle paylaşmaktı. Kim bilir bazı yazarlar veya kitaplar dikkatinizi çeker siz de onlarla düşünceleri, yaşanmışlıkları, güzellikleri paylaşırsınız.

altan erbulak

Altan Erbulak(1929-1988) Karükatürist, Oyuncu, Gazeteci

“Hayat, göz açıp kapayıncaya kadar kısadır derler. Hayır… İnsanlar dünyaya gözü kapalı gelirler, açmaya vakit bulamadan ölürler. Ahh ne olurdu gözümüzü açabilseydik.” Altan Erbulak

“Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl içinse insanları eğitin.”Çinli filozof Kuan Çe

“Sanat insanlıktır. İnsan olan sanatkâr olur, sanatı sever; insan olmayan sanatkâr olur mu, sanatı sever mi?

_semiha berksoy

Semiha Berksoy(1910-2004) Türkiye’nin İlk Opera Sanatçısı, Tiyatrocu, Ressam- Devlet Sanatçısı

“ilk sesli Türk filmi arşivlerde yok, yanmış gitmiş. Bu filmde Hazım Körmükçü, Talat Artemel, Rahmi Bey, Galip Ercan, Behzat Budak, Semiha Berksoy, Mısırlı sanatçı Azize Emir. Rejisör Muhsin Ertuğrul.” Semiha Berksoy’un Anıları/ Yazar Füsun Özbilgen

“Ancak söylenmemiş aşklar aşktır.” William Blake

“İnsanlar büyüdükçe günler kısalırlar

Günlerimiz gibi aşklarımız da

Yittikleri duraklarda kalırlar

Sakla yamalarını kalbim…

Kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla

Yürü, arkana bakma, ama umursa

Bazen anılara en çok yakışan elbise

Birkaç damla gözyaşıdır unutma…”      Yılmaz Odabaşı

fakir baykurt

Fakir Baykurt (1929-1999) Öğretmen, Yazar, Sendikacı

“Dile ben canımı veririm. O sırdaştır, cesaretimi ben oradan bulurum, aydınlık hep oradadır.”   Fakir Baykurt

“Homeros kanatlı söz diyor şiire. Demek ki uçabilir, demek ki mesafe alabilir. Benim amacım insanın yüreğidir, yalnız kafası değil; o kanatlı sözlerle insanların kalbine ulaşabileceğim, çünkü kalp çok yukarılardadır, oraya bu sözlerle gideceğim kanısındayım ben.” Fakir Baykurt

Behçet Aysan

 Sefa Behçet Aysan(1949-2Temmuz1993) Şair, Tıp Doktoru

BU AŞK, BU ŞEHİR, BU KEDER…

Hoşça kal ayak izim

Serseri sokaklarda

 

Hoşça kal

Annemin yüzü

Hep beyaz yaşmaklı

Sırrı dökülmüş bir yalnız aynada

 

Hoşça kal

Dolunayın altında

Ihlamur ağaçlarına

Kazıdığım şey

 

Bir gün gelecek bugün de

Bir anı olacak nasılsa

 

Oturduğumuz bu masa

Bu kum saati, bu rüzgâr,

Bu eski komodin.

 

Bu kırık sandalye

Bu kelepir yürek

Bu aşk nasılsa

Hoşça kal

Yarım kalmış

Duvar yazıları

Hoşça kal

 

Gidiyorum

Bu şehri bu yağmuru

Bu düşleri

Bu aşkı bu kavgayı, bu kederi

Size bırakarak”                    Behçet Aysan(2 Temmuz 1993-Sivas)

 

pearl-s-buck

Pearl Buck(1892-1973) Nobel Edebiyat Ödülünü Alan İlk Amerikalı Kadın Yazar, Öğretmen

“Rüzgârın elleri yoktur; ama ağaçları sallar.

Ayın ayakları yoktur; ama gökyüzünde dolaşır.”  Eski bir Kore Şiiri/ Bambu-Pearl Buck

Bambu-Pearl Buck_“Okumak; zihinleri açar, kitaplarsa insan ruhunu gökyüzüne ve yeryüzüne çıkartır.” Yaşlı bir Koreli

5903_dewey

John Dewey (1859-1952) ABD’li Filozof, Eğitim Kuramcısı

“Eğitim süreci çocuğun ilgi alanlarını dikkate almalı ve bunların üzerine kurulmalıdır. Bu süreç, çocuğun sınıf içindeki deneyiminde düşünme ile iş yapma etkinliklerinin karşılıklı etkileşmesine olanak sağlamaktır. Okul, küçük bir topluluk gibi örgütlenmelidir. Öğretmen, belli bir ders ve okuma dizisini gerçekleştirmek için bir ustabaşı değil, öğrencilerle birlikte çalışan bir rehber olmalıdır. Eğitimin amacı, çocuğun varlığının her yönü ile gelişmesidir.” Eğitimci John Dewey

server tanilli

Server Tanilli (1931-2011) Yazar, Anayasa Hukuku Profesörü

“Gençlik, bir toplumun en dinamik, en akışkan, en hareketli kesimidir.” Server Tanilli

onurun bedeli

YOLCULUK

Yaşam yolculuğum

Yuvamdan başlayıp

Mezarlıkta son bulur.

Ömrüm,

Babam, ağabeyim

Kocam ya da oğlumun

Omuzlarında taşınan bir ceset gibi

Harcanır gider.

Dinle yıkanır,

Göreneklerle giydirilir

Ve bilgisizlik mezarına gömülür.         Jan Goodwın( D.T.1948-Amerikalı gazeteci, yazar)/Onurun Bedeli(Price of Honor)

EL ELE

Senin yanında yürümek istiyorum

Yaşam boyunca

Ve sen!

Burnuma bir halka geçirmek istiyorsun

Beni güdebilmek için.

Gözlerimi bürüyen aşkla

Seni sevmek istiyorum,

Ve sen!

Tanrı olmak

Beni yaratmak ve kırmak istiyorsun.

Sonsuza dek, senin gönlünün bahçesinde

Dans etmek istiyorum.

Ve sen!

Benim çaresizliğimi dile getiren şarkılar söyleyerek

Gereksinmelerimin tamburu üstünde

Bir kukla gibi dans etmemi istiyorsun.

Güzel bir koku olmak

Ve senin gövdene sızmak istiyorum

Ama sen!

Beni cebinin içinde saklamak istiyorsun.

Ağlamak istiyorum:

Ve sen!

Parmaklarının bir şakırtısıyla

Benim gülüvermemi istiyorsun.           Atiye Davut(Pakistan’ın Sindli Şairi)

kurbağa yağı satıcısı

Akira Kurosawa (1910-1998) Japon Sinema Yönetmeni, Senarist, Film Yapımcısı, Kurgucu

“Tüyleri aynı olan kuşlar bir araya toplanır.” Akira Kurosawa/Kurbağa Yağı Satıcısı

“Söylemek ve yapmak arasında kocaman bir deniz vardır.” Susanna Tamaro/Anima Mundi(Dünyanın Ruhu)

Susanno Tamaro

Susanno Tamaro ( 1957-    ) İtalyan Yazar

“Yaşam; pes edenin değil, kurcalayanın olur.” Susanna Tamaro

“Öğrenebilmek için önce gururu kırmak gereklidir.”S. Tamaro

Sy. 50

“İnsanlar, diyordum kendime, her zaman aynı hayallerin peşine düşmeyi seviyorlar, hepsi korkuyor, bu yüzden bir hayal uyduruyor, onlara anlam ve ortaklık kazandıracak bir değer arıyorlar, koronun bir üyesi olmak ve hep aynı şeyleri yinelemek iyi geliyor. Civcivler kuluçka makinesinin ışığı altında sıcacık oturmaktan hoşlanır, insanlar da ütopyaların olanaksız vaatlerinin sıcaklığından. Hepimizin doğasından ölüme kadar emekleyerek kat etmek zorunda kaldığımız tünelin gerçek anlamını herkes anlayamaz ve kimse bunun dışına kaçamaz.” Susanna Tamaro/ Anima Mundi (Dünyanın Ruhu)

kucukiskender

Küçük İskender(D.T.1964-    ) Şair, Eleştirmen

“Şiir hayatın içinden gelir, hayatı kucaklayıp sizi size döndürür.” Küçük İskender

DÜŞSEL

İnsanlarla dolu bir tencereye

Kardeşliği karıştırdım

Sevgi tomurcukları serptim üzerlerine;

Sonra,

Deniz maviliği derinlik

Ve

Gökyüzü sonsuzluğunca özgürlük

Ateşi iyice yükselince umudun;

Ilık rüzgârlar dolusu

Mutluluğu duyumsadım.       Zeynep Günsür

 

SEFERİS’E MERHABA

Akşamları hep böyle

Martılar

Çığlık çığlığa mı uçarlar

Diyor oğlum bana

Eteğinde Kazdağı’nın

Zeytin ağaçları altında

Güneş kanat vururken ufka

Bir sevinç bir sevinç geçiyor

Mavilikler içinden

Aydınlığımız da

Karanlığımız da

Ege’nin koynunda

Ey Seferis sana

Balıkçı’dan Merhaba!      İbrahim Oluklu