ADALET AĞAOĞLU- GECE HAYATIM

KİTABIN ADI: GECE HAYATIM

YAZARI: ADALET AĞAOĞLU

BASIM YILI: 1991

SAYFA SAYISI: 220

Kitabın adına bakıp da Adalet Ağaoğlu’nun gece hayatı da neyin nesiymiş demeyin. Zira yazar, yakın arkadaşlarından biriyle dahi gece yarısı on ikiye kadar bir kafede zor oturduğunu yazıyor. Yazar, kitapta, gördüğü rüyalarını anlatıyor. Gece hayatım dediği hepimizin yaptığı gibi uyumak ve uykusunda rüya görmek. Kimimiz gördüğümüz rüyaları hatırlar, kimimizse hatırlamayız. . Bana oldukça ilginç geldi bu kitap , ben de rüyalarla ilgilendiğim için ne yazdığını merak ettim açıkçası. Psikologlar rüyalarımızın geçirdiğimiz günün bir muhasebesi olduğunu söylüyorlar. Yazarın rüyalarını okuduğumuzda ve kendi gördüğümüz rüyalara baktığımızda bunun genellikle doğru olduğunu görüyoruz.Genellikle doğru diyoruz, çünkü rüyalarımızda hiç bilmediğimiz yerleri ve tanımadığımız kişileri de görebiliyoruz. Adalet Ağaoğlu’nun yazdığına göre Arapça rüya ‘görmek’ demekmiş. Yazar rüya, düş ve hayalin anlamlarını da açıklamış bizlere. Bu kitabı yazmadan önce her şeye düş dermiş, ancak şimdi her şeyi ayırmış ve anlamlandırmış.

Rüya: Uykuda, bilinçdışı yaşananlar.

Düş: Uyanıkken yine bilinçdışı, gayri iradi olarak yaşananlar.

Hayal: Uyanıkken, ama bu sefer bilinçle, istençle kurulan, kurgulananlarmış(geleceği hayal etmek, birini hayal etmek,bir geziyi tasarlayarak yaşamaya başlamak vb) yazarın dediğine göre.

Kâbus(Karabasan): Uykuda ya da uyanıkken bir şeyin baskısı altında olmak.

Yazarın anımsadığı ilk rüyası 4-5 yaşlarında gördüğü bir rüyaymış, doğrusu rüyayı görmesinin üzerinden yıllar geçmiş. İnsanın küçük yaşta gördüğü bir rüyayı hatırlaması oldukça zor, demek ki yazarımız o rüyadan ne kadar çok etkilenmiş… Yazarımız rüyalarıyla ilgili şunları söylüyor.”Çocukluğumdan beri hemen bütün uykularım uyanık.Uykularımı bu kadar uyanık kılan da gece hayatım. Bütün fantazyalara, düşlenmiş hikâyelere insanları sevindirmek, heyecanlandırmak, korkutmak üzere uydurulmuş serüvenlere taş çıkartacak çeşitlilikteki rüyalarım, yazabileceklerimden daha renkli, daha akıl almaz karabasanlarım… Ne yazık ki bütün çağrışımına karşın, içinde en az ‘sefahat’ in yer aldığı bir gece hayatı bu. Romanslar?Evet, ama onlar da ilk gençlik yıllarımın uykularında kaldı. Çoktandır gece hayatımın serüvenleri, uğursuz bir önbilicinin lanetli söylemini yankılandırıyor sanki.”

Güner Sümer’i tiyatrocu, oyun yazarı olarak tanıyorum. Onun Adalet Ağaoğlu’nun küçük erkek kardeşi olduğunu bilmiyordum. Adalet Ağaoğlu’nun gördüğü bir rüyadan öğrendim, kardeş olduklarını. Güner Sümer, genç yaşta aramızdan ayrılmıştı.

….”Onun yerine Erdek’te bu çınarın altında Güner’le(Güner Sümer) Sermet Çağan’ı gözlerini bir yere dikmiş, öyle bakarlarken görüyorum.Ben de o yana bakıyorum, İri bir diken yumağı Çöl fırtınasında, kumlar üstünde kendini büyüte büyüte yuvarlanıp gidiyor.Sermet’in yanında şimdi kücük bir oğlan çocuğu gibi duran Güner’e dönüyor, mırıldanıyorum.

“Bak o dediğin kuşlar şimdi ağır ağır çekilip gitti.”

Ama bakıyorum, ortada ne Güner var ne Sermet. Sadece ufukta uzaklaşan diken yumağı, çöl fırtınasında yuvarlanıp giderek…

“Bak a dediğin kuşlar şimdi ağır ağır çekilip gitti… diye mırıldanarak uyandım (O günlerde YAZ SONU’na çalışıyordum.)”

Yazarımız demek ki yazdığı kitaptan etkilenmiş, bunu rüyalarına bile taşımış.

Güner SÜMER (1936-1977) Tiyatro ve sinema oyuncusu, oyun yazarı-Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi/yazar Tezer Özlü ve oyuncu Suna Selen ile evlendi. foto:internet

“Bazı kimseler heyecanlı heyecanlı,uyanıp yeniden uyuduklarında aynı rüyayı görmeye devam ettiklerini söylerler.”

Yukarıda yazarın söylediği cümle hiçbirimize yabancı gelmez. Çoğumuz gördüğümüz rüyaya uyandıktan sonra, uyuyarak tekrar devam etmişizdir. Belki de bunu defalarca yapmışızdır.

Yazarımız içinse rüya sanki arkası yarın gibi devam ediyor. Bunu yazardan dinlemeye ne dersiniz?

“Ben bir gece önce gördüğüm rüyanın ya da karabasanın devamını ertesi gece gördüğüm gibi tefrika rüya romanım üçüncü dördüncü geceler de sürer gider; bu durum benim için ahval-i âdiyattandır(olağan hallerdir).Her gece kaldığım yerden devam ederiz, ama araya giren zamanda iki gece öncesiyle,üçüncüsü, üçüncüyle,dördüncüsü arasında bazı tutarsızlıklar ortaya çıkar. Bunu nereden biliyorsun diyeceksiniz? Biliyorum çünkü ben uykumda önceki gecelerin rüyalarını uyanıkmışım gibi hatırlarım. Onları gören bir başkasıymış gibi de, karşıdan bir takım düzeltmeler yaparım: Hayır, bu havuz burada olmayacaktı, üstünde bir trampleni bulunacaktı gibi…”

Rüyalar daha önce de söylediğim gibi beni çok ilgilendiriyor. Zira biz uyusak bile beynimiz hiç uyumazmış. Psikologların söylediği yaşadığımız günün muhasebesi rüyalardır sözü bana çok doğru geliyor. Şayet ben gündüz çok fazla yabancı dil çalıştıysam gece rüyamda bu devam ediyor, gündüz yaptığım çalışmaların aynısını, rüyamda görüyor, karşımdakine söyleyeceğim cümleyi kuruyor, o cümlenin bir yanlışı varsa, onu rüyamda buluyorum. Bunu defalarca rüyalarımda gördüm ve yanlışlarımı bulup düzelttim.

Dersanede çalışırken sürekli soru yapardım, gündüz yaptığım sorular yetmezmiş gibi gece rüyamda da sorulara devam ederdim.

Başka bir örnek de oğlum Anadolu Lisesi Sınavlarına hazırlanıyordu. Ben de ona yardım ediyordum, matematik problemlerini o çözdüğü gibi ben de çözüyordum, hemen çözemediğim problemleri kimi zaman otobüste, trende çözüyordum. Kimi zaman da rüyalarımda problemleri çözüveriyordum. Bazı yabancı dil reklamlarında görüyoruz, uykunuzda yeni bir dil öğrenin diyorlar.

Adalet Ağaoğlu foto:internet

Yine gündüz bir kitap okuyorsam ve o kitaptan çok etkilendiysem mutlaka gece rüyama girer. Bunu yazarımız da söylüyor ve bu konuyla ilgili gördüğü rüyayı anlatıyor.

Yine ortaokul,yoksa lise mi? Çalıkuşu’nu okuyup bitirdiğim gece.)

…… Ermeni madam olmayan pembeli kadın da gölge gibi peşimde, “Onu giyme, bunu giy; saçını öyle tarama diyerek büsbütün bunaltıyor beni. Meğer annemle fısıldaşmaları beni görücüye çıkarmak içinmiş: bu kadın aslında Çalıkuşu’nun Feride’si imiş.

…Pembe robot Feride, beni odanın ortasına dikmiş, son derece işveli, edalı:

Efendiler, işte size gülbeşeker getirdim, buyrun lütfen, buyrun…” diyor, çay, kahve ikram eder gibi.

.…Küçük küçük hıçkırıyorum: Ah Feride, sen kendi başından geçen onca sıkıntıyı unutursun da, altın dişler takınıp şimdi nasıl… nasıl?…

Adalet Ağaoğlu -Yazar listelist.com

Bir yazarın rüyasında pek çok yazar bulunuyor. Çoğunu tanıyoruz, bu tanışıklığımız, o yazarların kitaplarını okuduğumuzdan veya daha önce onları duymamızdan kaynaklanıyor.Adalet Ağaoğlu, bir gece Morceaularx Choisisadlı fakültede okutulan kitaptan çıkma Sully Prudhomme ile karşılaşıyor. ………………Sully Prudhomme başı , önünde, kumsalda ağır ağır uzaklaşırken: “Kimimiz yerde, çamurlardayken de, gökyüzünde yıldızlara bakar,” diyormuş nedense...Yazarımız Adalet Ağaoğlu da bu sözü unutmamak için rüyasında üst üste yineliyor..

Bizler de unutmak istemediğimiz sözleri tekrarlar veya rüyaları rüyamızda kendi kendimize anlatmaz mıyız? Neyse biz yazarımıza dönelim bakalım o ne diyor?

Yıllar sonra rüyamda Sully Prudhomme’un söylediği sözün Oscar Wilde ait olduğunu öğreneceğim ve bu rüyamı hatırlayıp kendimi tam da çıldırmanın eşiğinde duyacağım. Çünkü o tarihlerde ben

Oscar Wilde ile Sully Prudhomme’un aşağı yukarı aynı tarihlerde yaşamış olduklarını, aynı dönem yazarları olduklarını bile bilmiyordum. Bildiğim tek şey, sınıfta bize ezberletilen Sully Prodhomme şiiri. Tek bir şiir: La Vase Brise. Ama tabii buraya liseden Agah Sırrı Levend’in özetin özeti edebiyat tarihi kitabından geçerek geliyorum.( Ara sıra rüyalarımda hâlâ sayıklarım: Cân, câm, encam, Süleymaaan! Ruhi, hurufi, hurufaaat, hat, bi’at, kat, Kat’iii! Na-biii, Nabî, Valeri, Valeriii, Valeryyy! Verlaine, ver-len, sen, senii, siii, si… Si bleu, sicalme,Kaim, kaim…)

Yazarımızın rüyalarında kimler yok ki… Emre Kongar, Madam Bovary, Goethe, Atatürk, Yahya Kemal, Sevinç-Erdal İnönü, Enis Batur, Miki Fareler, Hilmi Yavuz, Türkan Şoray… vb.

Bir yazarın rüyaları da yine tanıdığı yazarlarla ya da o yazarların karakterleriyle ilgili olacaktır tabii ki… Yine yazarımız Adalet Ağaoğlu’nun dediği gibi rüyaların anlatımı da günlükler, mektuplar, gezi yazıları ve anılar gibi yazan kişiye özgüdür. Yani ben anlatıdır. Rüyalarımız ne kadar özeldir, rüyalarınızı kimlerle paylaşırsınız? Kime anlatırsınız? En yakınlarımıza anlatabiliriz, dediğinizi duyar gibiyim. Düşünebiliyor musunuz, sizin için bu kadar özel olan bir şeyi yayımlayarak paylaşmak kolay olmasa gerek. Madem yazarımız pek çok zorluğu göze alarak bu rüyaları yazmış, bize de okumak düşer.

Sadece Rüyalarını yazan Adalet Ağaoğlu değil tabii ki.. Fransız yazar Georges Perec’in ve İngiliz yazar Graham Green’in rüyalarını yazdıkları kitapları yazarımız da okumuş olmalı.

Bir başka rüya örneği; “Şimdi laboratuvar gibi bir yerdeyim.Raflarda aynı boyda şişeler dizili. Beyaz gömlekli adamların gözlerinde aynı gözlükler. Birini Osman Şengezer’e benzetiyor, koşuyorum. Ama o Osman değilmiş, Nurullah Ataç imiş. Ataç,arkadaşım olan kızı Meral’e kendinden daha çok benziyor. Meral ya da Ataç, raflardaki dizi dizi şişeleri göstererek bana diyor ki:

“Montaigne’e göre düzen, kederli ve kasvetli bir erdemdir.” Boğulacak gibiyim. Laboratuvar gerçekten çok kasvetli. Üstelik de Osman Şengezer’i hâlâ bulamadım.”

Rüyalar, hepimiz için önemlidir, kimi zaman rüyalarımızda üşürüz, kar rüyaları görürüz, uyanınca bir de bakarız ki üstümüz açılmış, kimi zaman bir dağa tırmanır ve oradan düşeriz, meğerse yataktan düşmüşüzdür. Hele televizyon açık uyuyorsak, bir yandan sesler duyar, o seslere uygun rüyalar görürüz. Yani o andaki fiziksel özelliklere uygun rüyalar görebiliriz.

Son sözü yazarımıza vermek istiyorum, bakalım bizlere neler diyecek?

“Altını bir kez daha çizmek istiyorum: Burada anlatısına kalkıştığım her rüya ya da karabasan benim gerçekten uykuda yaşadıklarımda. Hiçbiri, çoğu zaman başvurulduğu gibi, uyanıkken uydurulan, kurgulanan, “miş gibi”yapılarak anlatılan rüyalar değildir. Elbette zaman, bunların ayrıntılarında bazı budamalar yapmıştır: Benim zihnim gündüz gözüyle onlara yeni şeyler eklemiştir ya da. Böyleyse buna da bilerek yapılmış süslemeler, ekleme ve çıkarmalar gözüyle bakılmamasını dilerim.”

ALINTILAR- 12

Önce defterlerimden birine yazmışım, okuduğum kitaplardan yaptığım alıntıları, sonra da bilgisayara geçirmişim, her zaman yaptığım gibi amacım bu alıntıları sizlerle paylaşmak. Yazdıklarımı bulmak, onları yeniden okumak beni öyle mutlu ediyor ki…Sanki eski bir dostumla karşılaşmış gibi oluyorum.

36/ Geniş pencereleri, gürültünün fısıltıya dönüştüğü mozaiklerle süslü tavanı, yeşil damarlı mermerden döşemeleri, sonra döşemelere olağanüstü uyan uçuk mavi mermerden bankoları, bu bankoların üzerinde kenarları kesmeli camları, geniş pencerelerin önündeki oymalı zarif oturma takımları ile bu görkemli postane, kasabanın en şaşırtıcı mekânı.

Şebnem İşigüzel, Hanene Ay Doğacak adlı öykü kitabıyla 1993 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülünü alır. Şebnem İşigüzel’in takma adla yarışmaya katıldığı düşünülür. Sonra gazetenin yazı işleri müdürünün aklına yazarın telefonunu bulmak gelir ve böylece yazarın gerçek ismiyle yarışmaya katıldığı anlaşılır.

Şebnem İşigüzel(1973-)Yazar

Düşünsene, boğucu bir sıcağın hüküm sürdüğü, denizin renginin ne yeşil ne mavi olduğu bu küçük kasabada, kişiliksiz betonarme bina yığınları, öyküsüz insan yüzleri arasında bunalıp özlediğin bir şehirdeki dostuna, sevgiline, oğluna bir mektup yazıyorsun. Sonra bu mektubu göndermek için postaneyi arıyorsun. İnsanların elleri ve binlerce sözcükle tarif ettiği mekânı, kafanda eğri büğrü çizdiğin bir haritanın kıyısına yerleştiriyorsun. Bu harita seni kasabanın öbür caddelerine çok benzeyen, garip adı olan bir caddesinin çıkmaz sokağına götürüyor. O çıkmaz sokağın sonunda insanların nasıl olup da ortadan kaldırmadığını düşündüğün dar bir kemer görüyorsun. Kemerden geniş bir merdivenle yukarı bahçe gibi bir düzlüğe çıkıyorsun. Postanenin kapıları işte bu düzlüğe açılıyor. Üzerinde meleklerin, peygamberlerin, kuşların, hurilerin, yıldızların dans ettiği; onların öykülerinin anlatıldığı kapı, seni sersemletmeye yetiyor. İçeri girdiğinde yutkunuyorsun. Postaneden ayrılırken sık sık mektup yazıp buraya gelmeyi istiyorsun. Ya da postalamak üzere olduğun mektuba bir parantez daha açıp seni allak bullak eden bu görkemi anlatmaya çalışıyorsun.

86/ Şimdi şehri terk edeceğimi öğrensen, benim için de aynı şeyleri söyler misin? Benim ardımdan da tıpkı bildik bir şiiri mırıldanır gibi o cümleleri söyleyeceğini bilsem-ahh bunu bir bilsem- koşa koşa sana gelir, avazım çıktığı kadar, “Bu şehirle birlikte koskoca ülkeyi de terk ediyorum! diye bağırırdım.

Hanene Ay Doğacak-Öykü Kitabı

Şimdi senden o cümleyi duyamamanın hıncıyla yüreğim, tüm benliğim, dipsiz bir kuyuya inen, inerken de olanca hızıyla sağa sola çarpan, çarptıkça da kulakları tırmalayıp insanın içini kıyan sesler çıkaran boş bir kovaya benziyor.

88/ Birlikte yolculuk edeceğim insanlar arasında benim gibi bir şehri terk edenler de olacak, geri dönenler de… Kazançlı olanlar kimler? Dönenler mi gidenler mi? Dönenler gittikleri şehirlerde bir şey bulsalardı kalırlardı. Gidenler de onların bulamadıklarını, dönenlerin de bulamayıp aramaya başka şehirlere gittikleri şehirlerde arıyorlar. (Ey okuyucu. Kitabı kendini vererek okumuyorsan bu satırları iki kez okursun.)

94/ Cadde çok kalabalık. Milyonlarca insan bu şehirde ne yapar? Çoğunun doğduğu yer burası değildir; sorsan dünyanın bir ucundan gelmiştir. Eskiden kızardım, ne bok yemeye gelirsiniz diye. Bir gün oturup düşündüm. Ben bu şehrin adamıyım, ama ya babam, dedem “Ne bok yemeye gelmişler?” Sonra böyle söylemez oldum. Tanrı bir pusula koymuş insanların cebine, ibre burayı göstermiş, kalkmış gelmişler .

Kader dediğimiz şey işte bu pusula. İbre mutluluğu gösterince mutlusun, ölümü gösterince ölüsün, aşkı gösterince âşıksın. Yine bir gün sarhoş olmaya niyetlenmiştik. Öteki içenlere anlatmıştım bu pusula hikâyesini. Şimdi unuttum kimin dediğini, içlerinden birisi çıkıp “Ya pusula sapıtırsa?” demişti. “O zaman oynatırsın sen de,” demiştim de gülmüştük.

Keşke sapıtsaydı benim pusulam da…

109/ “Birazdan perde açılıp bütün oyuncular oynamaya başlayacak,” diye söylendi öbür kadın. Sonra ağır ağır sürdürdü konuşmasını: “Dünya, kocaman görkemli bir sahnedir. Tüm insanlar bu sahnede Tanrı’nın kendileri için yazdığı oyunları oynuyorlar. Ölümü oynuyorlar, aşkı oynuyorlar, doğumu oynuyorlar, ihaneti oynuyorlar, şefkâti oynuyorlar. Replikler, tonlamalar, mimikler, koreografiler olağanüstü. Ben tiyatrocuyum. Yaşamda oynanan oyunlarda başarısızım. Şebnem İşigüzel- HANENE AY DOĞACAK

47/ Günler orağın biçtiği saplar gibi üst üste yığılıp kalıyorlardı.

Sabahattin Ali(1907-1948) Yazar-Şair

70/ Fatma herhalde aşağıdaki muşamba döşeli sofaya yatağını sermiş ve o hafif uykusuna dalmıştı. Topukları çatlamış ayaklarından biri yorganın kenarından dışarı çıkmıştı. İş görmekten büyüyen ellerini, kimse dokunmadan küçülen ve pörsüyen memelerinin üstünde kavuşturmuştu. Siyah saçları, kirli yemenisinden fırlayarak yastığı dağılıyordu. Göğsü sükûnetle inip kalkıyor ve düşünmeyi unutan kafası belki de yedi yaşından beri görmediği anasıyla babasına ait rüyalarla meşgul olarak işleme kabiliyetini büsbütün kaybetmeye çalışıyordu.

74/ Ömer yalnız bu akrabalarının, yalnız onların evinin değil, bu şehrin de yamalı bir şey olduğunu düşündü. Tabiatla teknik, yüz sene öncesiyle bugün burun buruna gidiyordu. Güzelle yapmacık, lüzumlu ile özenti birbirine sürtünerek yaşamakta idi.

107/ Acaba kafamı bir çalı süpürgesiyle temizlemek mümkün müdür? Yalnız temiz şeyler kalsın… Fakat süpürge çöplerinden başka bir şey kalmamasından korkarım.

229/ Kafam, her şeyi büyüten bir büyüteç gibi… Oraya giren her şey, yünlü bir kumaş üzerine damlayan yağ lekesi gibi belli olmadan genişliyor, büyüyor…

252/ İnsanların en zayıf tarafları; sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici eğilimleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır. Sabahattin Ali-İçimizdeki Şeytan

11/ Yatağımda tatlı tatlı uyukluyorum. Saat altı. Uyanır uyanmaz baş yastığımın yanındaki küçük el radyosuna uzanıyorum ve düğmeye basıyorum. Sabah haberlerini dinliyorum. Sözcükleri belli belirsiz ayırt edebiliyorum. Yine uyukluyorum. Duyduğum sözler düşümde oynaşıp duruyor. Uykunun en güzel yeri, günün en tatlı anı: Radyo sayesinde sürekli uyuklamaların ve uyanışların zevkini sürüyorum. Uyku ve uyanıklık arasındaki bu keyifli gidiş gelişler, yalnızca bu hareket, doğmuş olmanın üzüntüsünü hafifletiyor.

Milan Kundera(1929- ) Çek-Fransız Yazar

19/ Hiçbir Agnes, hiçbir Paul bilgisayarda planlanmamıştır; ama birer prototiptirler; insan varlığı ilk modelin basit türevleri olan ve hiçbir bireysel özü bulunmayan bir yığın örnekten alınmıştır. … Bir arabayı ötekilerden yalnızca bir seri numarası ayırır. İnsan örneğinde numara yüzdür. Bir insanda rastlantılarla bir araya gelmiş bu yüz çizgilerini bir başkasında bulamazsınız. Ne karakter, ne ruh ne de ben denen şey açığa çıkar bu yüz çizgilerinde. Yüz yalnızca bir örneği numaralar.

29/ …. İnsanlar artık başkalarının karşısında güzel görünmek bir yana çirkinliklerini örtmek bile istemiyorlar!

33/ Agnes babasının nefret edebileceğini düşünemedi. Nefretin tuzağı insanı hasmına çok sıkı biçimde bağlamasıdır. İşte savaşın edepsizliği: Karşılıklı dökülen kanların yakınlığı, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak birbirlerinin yüreklerini delen askerlerin şehvetli yakınlığı. Agnes’in bundan hiç kuşkusu yoktu: Bu yakınlıktan iğreniyordu babası. Gemideki itiş kakış ona öylesine tiksinti veriyordu ki, boğulmayı yeğliyordu o. Birbirlerine vuran, tepinen, birbirlerini ölüme gönderen insanlara dokunmaktansa tertemiz sularda yalnız bir ölü olarak kalmayı yeğliyordu o.

35/ Şiirin işi bizi beklenmedik bir fikirle büyülemek değildir. Şiir insanın bir anını unutulmaz kılmalı ve dayanılmaz bir nostaljiye dönüştürmelidir.

37/ Bir gün iki meslektaşı hastalandı ve iki hafta büroda tek başına çalıştı Agnes. Akşam şaşkınlıkla hemen hemen hiç yorgunluk hissetmediğini fark etti. Bu olayla anlamıştı ki bakışlar ezici yükler ve vampir öpücükleridir: Yüzüne bu kırışıklıkları çizen bakışların iğnesiydi.

42/ Paul dikkatli ve sabırlı yaşlı bir hekim gibi yanıt verdi:

-Yüzünün sana ait olmadığını nasıl iddia edebilirsin? Kim var yüzünün arkasında?

43/ Soyadımız da rastlantısal olarak düşmüştür bize, diye sürdürdü konuşmasını. “Bu soyadın dünyada ne zaman ortaya çıktığını bilmeyiz. Atalarımızdan tanımadığımız birinin onu nasıl aldığını bilmeyiz. Tarihine ilişkin bildiğimiz bir şey yoktur. Ama gene de coşkulu bir bağlılıkla taşırız onu. Onunla karışırız, hoşumuza gider bu soyadı. Dahice bir esinle biz bulmuşuz gibi gülünç biçimde gururlanırız onunla.

49/50 Agnes dilencilere, onları insan türünün bir parçası olarak gördüğü için sadaka vermiyor, onları yabancı, dışlanmış ve büyük olasılıkla kendisi gibi insanlardan kopmuş gibi gördüğünden sadaka veriyor.

60/ İnsanlar ölümsüzlük karşısında eşit değildir. Bir küçük ölümsüzlük vardır: Bir insanın kendisini tanımış olanların kafasında yaşaması. Bir de büyük ölümsüzlük: Bir insanın kendisini tanımamış olanların kafasında yaşaması. Pek kesin ve kuşkusuz olmamakla birlikte insanı ölümsüzlüğe kolayca götürebilmesi mümkün meslekler vardır: Sanatçılık ve siyaset meslekleri.

77/78 Goethe ölümsüzlüğü düşünebilir, durumu uygundur buna. Ama Bettina gibi genç ve pek tanınmayan bir kadın aynı şeyi düşünebilir mi? Evet. İnsan çocukluğundan başlayarak ölümsüzlüğü düşler. Üstelik Bettina Romantikler kuşağındandı ve ölüm daha dünyaya gelir gelmez gözlerini kamaştırmıştı onların.

88/ Bettina kitabı 1835’te bitirdi ve Goethe ile Bir Çocuk Arasında Yazışmalar adıyla yayınladı. 1929’da özgün mektuplar bulunup yayınlanıncaya kadar mektupların gerçekliğinden kimse kuşkulanmadı.

Johann Wolfgang von Goethe(1749-1832) Alman Yazar, Şair, Doğa Bilimcisi

Niçin yakmamıştı zamanında onları?

Kendinizi onun yerine koyun: Çok değer verdiğiniz kişisel belgeleri yakmak kolay değildir: Fazla vaktiniz kalmadığını, yarın ölebileceğinizi kabul edersiniz; ama ortadan kaldırma işini hep ertelersiniz ve bir gün çok geç olur

103/ …Daha sonra Bertrand Bertrand’ın kendi sesini duyuyorum. Ölüme karşı savaştan, yaşam için mücadeleden söz ediyor. Kısa konuşması sırasında beş kez yinelenen mücadele sözcüğü bana eski vatanım Prag’ı, kırmızı bayrakları, afişleri, mutluluk için mücadeleyi, eşitlik için mücadeleyi, gelecek için mücadeleyi, barış için mücadeleyi anımsatıyor; herkesin herkes tarafından yok edilmesine kadar barış için mücadele.

120/ Taşıdığımız adlar büyülü biçimde uzaktan yönetirler bizi.

İmagoloji( imgeleri ve imgelerin oluşma süreçlerini araştıran bilim dalı) son yıllarda ideolojiye karşı radikal bir zafer kazandı.

Kamuoyu araştırmaları imagolojik iktidarın kesin araçlarıdır.

Gerçeklik bugün çok az ziyaret edilen bir kıta ve insanlar haklı olarak hiç sevmiyorlar onu.

İnsani olan her şeyin ölümlü olduğunu bilsem de bu imagoloji iktidarını hangi gücün yıkabileceğini kestiremiyorum.

132/ İdeolojiler arka planda dönen ve savaşları, devrimleri, reformları başlatan büyük çarklara benzerdi. İmagolojik çarklar dönüyor ama hareketlerinin tarih üzerinde hiçbir etkisi yok. İdeolojiler savaşırdı ve bir ideoloji düşüncesiyle bütün bir döneme damgasını basabilirdi. İmagoloji sistemlerinin sessiz anlaşmasını, mevsimlerin canlı ritmine göre kendisi ayarlar. Paul’ün dediği gibi ideolojiler tarihe aittir, imagolojinin saltanatı tarihin bittiği yerde başlar.

İmagologlar bir ideal ve anti idealler sistemlerini yaratırlar. Bu sistemlerin hiçbiri sonsuza kadar ayakta kalamayacaktır ve birinin yerini kısa zamanda bir başkası alacaktır. Ama gene de tutum ve davranışlarımızı, siyasal düşüncelerimizi estetik zevklerimizi, salondaki halının rengini ve kitaplara ilişkin zevklerimizi ideologların eski sistemleri gibi güçlü biçimde etkileyeceklerdir.

139/ “Büyük uygarlık, tarih adı verilen Avrupa sapkınlığının kızıdır,” dedi, söylemek istediğim şu sürekli ileri gitme, kuşakların birbirini izlemesini herkesin selefini geçip halefinin gerisinde kaldığı bir bayrak yarışı olarak görme saplantısı. Tarih adı verilen bu bayrak yarışı olmasa Avrupa sanatı ve bu sanatı niteleyen şeyler de olmazdı. Özgünlük isteği, değişiklik isteği Robespierre, Napolyon, Beethoven, Stalin, Picasso, tümü de bayrak yarışçısıdır. Aynı stadyumda koşmaktadırlar.

Savaş ve kültür Avrupa’nın iki kutbudur. Göğü ve cehennemi, gururu ve utancıdır. Ama onlar birbirinden ayrılamaz. Biri bitince öteki de bitecektir. Birlikte kaybolacaklardır. Avrupa’da elli yıldır savaş olmamasının nedeni gizemli bir biçimde gene elli yıldır bir Picasso yetişmemesine bağlıdır.

231/ Yaratanlar, yönetenlerden daha saygıdeğerdir. Yaratım yönetimden, sanat siyasetten yücedir. Ölümsüz olan ne savaşlar ne de kral balolarıdır, yapıtlardır. Milan Kundera-Ölümsüzlük

12/ Anlatıcıların anlattıkları her şey belleğimde derin iz bırakmış olmalı ki; çoğu masalı, hikâyeyi yaşadığım bir olay, zaman dilimi gibi hatırlıyorum.

Kuşkusuz düşsel bir seyirdir bu. Ki; buna, imgelem dünyasının kurulma süreci diyorum. Yani sözel kültürden yansıyan her şey bellekte yeni biçimlere dönüşüyor.

Feridun Andaç foto:Türkedebiyati.org

İşte o algı kapılarının açılması için yazıya geçiş, yazıyı öğrenip okumaya başlamak gerekiyor.

Sözel olan kulağa, yazılı olansa göze hitap ettiğine göre; her iki yolun açtığı algı kapısı farklıdır.

13/. Hayatın her ân’ı hikâyelerle dolu… Yaşanan, aktarılan, söylenen, gösterilen, dillendirilen, yansıtılan, taklit edilen, dedikodusu yapılan, velhasıl anlatılan her şey hayata ve insana dair olayları, durumları, insan hayatlarından kesitleri, ân’ları içeriyordu.

Bir şey vardı ki; anlatılan her şey olup bitmişti. Bunlara dair sözler ediliyor, yeniden anlatılarak kuruluyordu yaşananlar… Bir tür, çoğaltarak, yeniden kurarak anlatma; kendini o aktarılanın / anlatılanın anlatıcısı kılma…

Kendini bir noktaya yerleştirdikten sonra anlatma…

Dikkat ederdim; âşıklar da öyle yapardı. Topluluğu avucunun içine almak için sözü etkili, sazı da hünerli kılarlardı…

Söz illüzyondu onlar için… Herkesi pür dikkat dinletmenin yolu kendi anlatıcı konumlarına bağlıydı.

O kitaplarda hep anlatılanların ardından gittim… Yazının sürüklediği kapıları aşındırdı. Merak, ilgi, keşif yolculuğuydu bu. Anlatılanlar kadar anlatıcılar da ilgimi çekiyordu.

14 / Bu kitabı kotarma düşüncesinin arkasında hep okuma uğraşı, yazma çabasının sürüklenişi var…

Bu bir ‘öykü yazma kılavuzu’ veya ‘öykü nasıl yazılır’ el kitabı değildir.

Üstelik öykünün öyle tanımlar öğrenilerek, kuramlar bilinerek yazılabileceğine hiç mi hiç inanmam!

Kuşkusuz okuduklarınız bir şeyler öğretir, gösterir size. Bunlar belleğinizin bir yerine yazılır. Siz geçersiniz hemen…

Öyküler okuyarak, öykü yazarlarını tanıyıp yazdıklarına doğru yol alarak öykü yazmanın ne olduğunu görürsünüz. Öğrenirsiniz demiyorum.

İlkten okumak için okursunuz.

Sizi sardığı için okursunuz.

Başka bir dünya sunduğu için okursunuz.

Zamanınızı doldurduğu için okursunuz.

Yazmayı keşfettirdiği için okursunuz.

15/ Sait Faik’i, Halikarnas Balıkçısı’nı, Yaşar Kemal’i okuma tutkum keşfettirmişti.

Okumak öyle bir şey ki; ona tutunarak yol alıyorsunuz. Hayat yolunun öğreticisi sanki! Gizil bir güç, çağrısına alıyor sizi… Sürekli gidiyorsunuz bir yazardan ötekine, bir okumadan diğerine…

Sonra kitap mekânları çıkıyor karşınıza…

Masanın çağrısı da sizi çekip almışsa yüzeyine; yazmak sanrılı bir yolculuk olarak gölgesini de düşürüyordur önünüze…

Bu kitap öylesi yolculuklarda birikti, tümlendi.

lX. “Öykü Yazmak, Öyküyü Düşünmek” öykü üzerine bir paylaşım kitabıdır olsa olsa…

Öykünün anlamı, anlatım biçimleri, anlatıcının konumu, öykü yazma nedenleri, nasıl öykü yazarız, öykünün etkileyici kaynakları, öykücülüğümüzün tarihsel seyri içinden bu alandaki öncülerimize bakmak, öykü birikimimizin geçen yüzyıldan bu yüzyıla uzanan serüvenini gözden geçirmek…

Kısacası “öykü”nün hikâyesini anlatmak… Bu kitabın özeti sayılabilir.

Öykü yazmak kıyısına geldiyseniz, öyküyü de kaçınılmaz olarak düşüneceksinizdir. Hem hayatın içinde olanını, hem de yazılıp edilenleri… Öyleyse iyi yolculuklar size sevgili okurum

“Zavallı, talihsiz insanları anlatırken ve okuyucuyu içlendirmek isterken daha soğuk olmaya çalışın: Bu başkasının çaresizliğine bir çeşit arka plân sağlar ve bu çaresizlik bu plân üzerinde daha bir belirginlik kazanır. Sizin öykülerinizde kişiler ağlıyor, siz de onlarla birlikte göğüs geçiriyorsunuz. Evet soğuk olun. ANTON ÇEHOV / Mektupların Söylediği Çev. Vedat Günyol

19/ Öykü nedir: Öykü bir gözlemden, izlenim ya da tasarımdan yola çıkarak bir olayın, bir durumun, bir kesitin, bir ân’ın anlatımıdır denilebilir. İnsana ve insanın yaşamına dair her şeyin belli bir zaman, mekân kavramı ekseninde yeniden tasarlanarak anlatımı öykünün başat özelliklerindendir.

20/ “Öykü temel bir biçimdir, ilk biçimdir (ama ilkel değil). Roman tarihten, gezi anlatılarından gelir, öykü masaldan, fıkradan.” Eikenbaum

Feridun Andaç-Öykü Yazmak, Öyküyü Düşünmek

Öykü yaşamla anlam kazanıyor; insanlığın varoluş serüvenine koşut bir yanı var öykünün.

Batı’da yazıya geçiş sürecinde; yazınsal kaynakların oluşma evresindeki ilk örnek

Giovanni Boccaccio’nun ( 1313-1375) Decameron Hikâyeleri’dir (1343-1353).

Geofrey Chaucer’in (1340-1400)Cantenbury Hikâyeleri (1388-1395).

E.Th.A. Hoffmann’ın (1776-1822) Masalları

Edgar Allan Poe (1809-1849) Grotesk ve Arabesk Öyküler

Puşkin (1799-1857) Byelkin’in Hikâyeleri

Gogol: Masallar, Dikanka Yakınlarındaki Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları (1831)

Prosper Merimee (1803-1870) Mosque (1833)

Nathaniel Hawthorne (1804-1864) Kızıl Damga (1850), Yedi Çatılı Ev (1851)

Mark Twain (1835-1910) , Guy de Maupassant (1850-1893), Anton Çehov (1860-1904), O.Henry (1862-1910), Gorki (1868-1936), Somerset Maugham (1874-1965), Jack London (1876-1916), James Joyce (1882-1941), Yaroslav Haşek (1883-1923), Katherine Mansfield (188 -1923), Ernest Hemingway (1897-1962) gibi yazarlar öykünün gelişmesinde, yazınsal tür olarak yaygınlaşıp etkileyici düzeye erişmesinde hep öncül olmuşlardır.

Doğu’da Binbir Gece Masalları, Nasrettin Hoca Fıkraları, Dede Korkut ve meddah hikâyelerine uzanan öykünün daha çok ‘hikâye anlatma’ geleneğinden doğar.

Yazıya geçirilmiş hikâyeler: Battal-name, Letaif-name, Danişmend-name, Anter-name, Tuti-name, Hamza-name, Ebu Müslim, menkıbeler.

Öykücü Kimdir?

Anlatıyı, diğer bir deyişle öyküyü tasarlayıp kuran; kendine özgü yeni bir dil ile yazınsal yapıtı/öyküyü meydana getiren kişidir. Bir döneme ya da belli bir edebiyat disiplinine bağlı; yazınsal birikimiyle bu ortam ya da disiplin ekseninde uğraşısını sürdürendir.

Öykücü, bir insanlık durumunu anlatırken, gözleme, yaşam deneyimlerine ne denli bağlıysa; anlatacağı ‘şey’i nasıl anlatması gerektiğini de sözlü-yazılı geleneğin birikiminden edinmeye açık olmalıdır. Yani öykü yazmak çabasını besleyen ana kaynaklara, kendisinden önceki birikime ulaşmalıdır. Bu birikimi tanımak, bilmek, okuyup irdelemek, hatta bunlarla hesaplaşmak öykü yazarının kaçınılmaz görevlerindendir. Ne yazdığını bilmek kadar, nasıl yazılması gerektiğini de ancak bu yolla öğrenebilir öykücü.

Bir bakıma; öykücünün okulu, kendinden önceki öykü yazarları ve onların yazdıklarıdır. Öykü yazarı; bir virtüöz gibi her gün bu uğraşı için çaba gösteren; yazan, okuyan, hayatı gözleyen kişidir.

Feridun Andaç-Öykü Yazmak, Öyküyü Düşünmek

177/Matbaada basılmış kâğıtlar insanoğlunun ruhundan, yüreğinden, bilgisinden, dürüstlüğündençok daha önemli. Elinizdeki kâğıdın rengine göre ya sizi hırpalıyorlar ya da önünüzde yerlere kadar eğiliyorlar, bavulunuzu bile aramıyorlar(lacivert-kırmızı pasaportla ilgili),

198/İlk başta çok parlak gelen İsveç sistemindeki aksaklıkları görüyordum. İnsan ilişkileri sakattı. Kırk yıldan fazla süren sosyal demokrat iktidarın, her işe devleti sokma politikası insan ilişkilerin koparmış ve hasta bireyler yaratmıştı. İnsanlar birbirine gereksinme duymuyor, birbirini aramıyordu. Kimse kimseden borç istemezdi, çünkü başı sıkıştığı zaman ‘sosyal büro’ imdadına koşardı. Karı-koca, baba-ana-çocuk ilişkilerinde araya devlet giriyordu. Böylece kimsenin birbirine dostluk gösterecek koşulu kalmıyordu .

Bu ‘sanayi nihilizmi’ bana göre değildi. Böyle bir dünyayı sevmiyordum. Ayrıca bu kadar güdümlü ve birbirine benzetilmiş insanlardan da hoşlanmıyordu

Ömer ZÜLFÜ LİVANELİ (1946- ) MÜZİSYEN-YAZAR) FOTO:BBC.COM

Gelecek geçmiş gibi loş bir galeri değil, hiçbir şeyi göremediğiniz kopkoyu bir karanlıktır. Zülfü Livaneli- Sevdalım Hayat

Feyza Hepçilingirler

tür

Türkçenin ‘yıldız’ sayılabilecek özelliklerini, zamanla birlikte akıp gitmekte olan günlüklerimin suyuna dökmeye, yansıtmaya çalışmıyor muydum?

Sözünü ettiğim kitaplar, edebiyat göklerimizde kısa ya da uzun süreler parlayan yıldızlar değil miydi peki?

Onları da günlüklerimin zamana koşut akan suyuna dökerek yansıtmıyor muydum?

Yıldızların Suya Döküldüğü Türkçe Günlükleri adını ben verdim, yaşını, kaderini, geleceğini belirleyecek olan okurdur. Feyza Hepçilingirler

Sy.14 “Hatasız bir dille yazmak yazılanı edebiyat yapıtı yapmaya ne yazık ki yetmiyor, dili doğru kullanmak bir yazarın olmazsa olmazıdır, bunun üstüne ne eklediği önemli.”

Sy.39/Türkçenin okunduğuna en yakın biçimde yazılan bir dil olduğunu söylemek doğru olur.

Sy.49/Her dil bir başka yaşama alanı, bir başka güzelliktir. Dünyamızın renksiz ve zevksiz bir yer olmasını hiç ister miyiz?

Sy.95/ Niteliğinden dolayı “ben” söylemi gerektirmesine karşın günce, yazarını kendisinden çok fazla söz etmek zorunda bırakmaz.

Sy.118/ Öyküde ustalık dilin nerede, nasıl kullanılacağını bilmek. Hatta edebiyatın bütün türlerinde de Nalan Barbarosoğlu’nun Gümüş Gece’si bütün yazma heveslilerinin alıp ders kitabı çalışacakları bir kitap.

Sy.146/ Kolay okumalara alışmışlara göre değil ‘Menekşeli Konak’. Romanın ilk elli sayfasında kadın yok sözgelimi. Acele etmeden başarıyla yaratılan atmosferi solumanın tadını çıkara çıkara okunduğunda okurunu yeryüzünde eşi bulunmayan çok uzak ve çok başka dünyalara götürüp oralarda yaşatabilecek güçte bir roman.

Sy.149/Diline saygı göstermeyen bir ulusun, onuruna saygı gösterilmesini beklemeye hakkı yoktur.

Sy.154/Geçit-Cemal Kırca Kitabı/Hazırlayan: İhsan Tevfik

Turgut Uyar onun şiirindeki kusursuz yapıyı dramatik gelişme ve yalınlığı Nâzım sağlamlığında bulurken Mustafa Köz ” Faruk Nafiz’den Ahmet Arif’e bir Anadolu geleneğini sürdürdüğünü söylüyor.Mehmet Akif’in söylediği gibi, dermiş Cemal Kırca; “Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?”

Cemal Kırca(1918-1995) Hakim, Avukat, Şair

Oysa, belli olmuyor işte!

Vefalı bir yeğen geliyor sararmış sayfalarda kalan şiirleri, mektupları; şair amcanın anılarını topluyor ve edebiyat tarihine armağan ediyor.

Sy.223/ Edebiyatçıların yazdığı anı kitaplarının en güzel yanı, adları efsaneleşmiş yazar ve şairleri yaşamın sıcaklığı içinde sunması.

Sy.236/”Bazen bir kişi bile eksildiğinde insan dünya boşalmış sanır.”Alfhonse de Lamartine.

ALINTILAR-11

ALINTILAR-11

“Kelebeklerle tanışmak istiyorum, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım (…) Kelebekler de yani tırtıllar da olmasa kiminle dostluk edeceğim ki?..” Antoine de St. Exupery (Küçük Prens)

Antoine de St. Exupery(1900-1944) Küçük Prens’in Yazarı-Pilot)

“Yıldız kümelerini ilk keşfedip onlara ad verenler öykücülerdi.” John Berger

John Berger’1926-2017) İngiliz Ressam, Yazar, Sanat eleştirmeni

“Zamanın geriye doğru akması huzursuzluğa neden olur.” Friedrich Nietzsche

Friedrich NİETZSCHE(1844-1900) Alman Filozof

“Büyükler hiçbir şeyi kendiliklerinden anlamıyorlar. Onlara hep bir şeyleri açıklamak zorunda olmak, çocuklar için ne sıkıcı bir durum.” Antoine de Saint Exupery

“Elbet acı duyar tomurcuklar açarken

Acı duyar büyürken her şey zorlanır.” Karin Boye

Karin Boye (1900-1941) İsveçli Şair ve Yazar

“…Korku ve kan daha her şeyin sonu değildir. Bir şey, tek bir şey tüm yıkıma karşı ayakta kalır; insanın insanla karşılaşması…gün oldu, bir yabancının bakışlarıyla, bize göz kırpışıyla uçurumun kenarından döndük.” Cesare Pavese , İnsana Dönüş

Cesare Pavese( 1908-1950) İtalyan şair, yazar, çevirmen,eleştirmen

“ Sevgimizin tam bu saatinde duta çıkardı kirpiler

Leylak düştüğü mevsim

Kuzguncuğun saçlarına.” Erdal Alova (Sevgi Dönümü)

Erdal Alova (1952- ) Şair, Gazeteci, Çevirmen, Editör

“Askerler diğer erkeklere benzemezler. ( … ) Savaşçı sınıfın kültürü, uygarlığın kültürüyle aynı olamayacağından aradaki mesafe hiçbir zaman kapanmaz. Bu insanların yaşamı da diğerlerinin günlük yaşamına paraleldir; ama kesinlikle bağlılık göstermez.” John Keegan (Savaş Sanatı Tarihi)

“Yol kenarındaki yağmur mazgallarını

Kumbara sanıp harçlığımı atardım

Bu yüzden en çok

Denizden alacaklıyım. Sunay Akın

Sunay AKIN(1962- )Şair

“Düş görürsün kocaman

Açılmış gözlerinle

Bilmem ne geçer acaba

Hayalinden senin önünden

Krallığındır senin o kapısı yok

O bana geçiş izni olmayan ülke” Aragon

Louis Aragon(1897-1982) Fransız şair, yazar

“Biliyorum, biliyorum, bilmiyorum

Elli yaşında bir adamın

Elleri temizdir hep

Ve ben günde aç kez yıkarım ellerimi

Ama yalnız ellerimi kirli görünce

Hatırlıyorum

Çocuk olduğum günleri.” Federico Fellini (Amarcord: Hatırlıyorum)

Federico Fellini(1920- 1993) İtalyan Sinema Yönetmeni

“Bilinç, gerçekten var olduğumuzun tek gerçek kanıtıdır.” Rene Descartes

Rene Descartes(1596-1650) Fransız Filozof , Matematikçi, Yazar

“Sevgili kardeşim, ne zaman bir sal yapacağız kendimize ve yelken açacağız gökyüzünden aşağıya? Ingeborg Bachmann

İngeborg Bachmann((1926-1973) Avusturyalı Yazar

“Kendine bir hoşça bak; âlemin özüsün sen; varlıkların gözbebeği olan insansın sen.” Şeyh Galip

Şeyh Galip(17579-1799) Divan Edebiyatı Son Büyük Şairi

“Yarın usulca gider

Kördür daha gözleri.” John Berger

“Sevgili nedir, cennet ne; bunu bilselerdi hiç kimse bugünü yarına vermezdi.” Şeyh Galip

“Ve neden üşüyor çocuklar koca bir şehir yanmışken?” Hüseyin Yurttaş (XX.Yüzyıl Ağıtları)

Hüseyin Yurttaş(1946- ) Şair-Yazar)

Sonsuzluğa Nokta, Hasan Ali Toptaş-Roman

Hasan Ali Toptaş(1958-) Yazar

u 36/ “Sahip olma duygusu ruha yüktür.”

160/ “Nerede buluşursak buluşalım sen yoksun” dizesinden başka tek sözcük bile yazamadım. Oysa belleğimde, gökyüzü yerinde duruyor mu diye pencereyi açıp kendi içini yoklayan bir insan görüntüsü vardı. Sonra çöp döküyordu o insan dününü döker gibi, kapının önüne bırakılan süt şişelerini alıyordu sabahını alır gibi ve ben tam o sırada sular gibi çağlayarak o insanın bahçe duvarının dibinden geçiyordum ve diyordum ki vaktim yok kendimi toplamaya gözlerinizden, kendime yetişemiyorum ki ben, kendime yetişemiyorum ki ben!”

167/ “Bir zamanlar baba diye binlerce, yüz binlerce kez seslendiğim halde bir türlü ısınamadığım o adamın gölgesinde nasıl küçülerek büyüdüysem; şimdi de karımın gölgesinde yaşayarak öldüğümü düşünüyordum.”

171/ Belki de düşler, zaman zaman beynimize sızan gözükmez birer varlıktılar; ansızın ürkebilir, başkalarına bulaşabilir ve bir süre sonra güçlerini yitirdiklerinde tıpkı insanlar gibi kıvrana kıvrana ölebilirlerdi.

“Ellerimde bir göztaşı

Gözlerim boş gidiyorum

Ne bileyim

Bir damlanın böyle deniz olduğunu

Şaştım

Bir fal gibi açılınca önümde” Can Yücel

Can Yücel (1926-1999) Şair

“Yağmurları unuttuk, bir kurak iklime tutsağız,

Çatladı içimizin toprakları, taş bile yandı işte.” Hüseyin Yurttaş (Kirli Tarih)

Hüseyin Yurttaş(1946- ) Şair-Yazar)

“Toplu ağaç kesimleri sırasında yerinde alıkonulan ve kesilmesi yasaklanan ağaca tanık ağaç denir.” B. Larousse Sözlüğü

“Düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.” Friedrich Leopold –Novalis

Friedrich Leopold Novalis(1772-1801) Alman Şair-Filozof

“Auschwitz’de Yahudilerin topluca imha edilmesi kültürün başarısızlığını tartışmasız biçimde ispat etmiştir.” Theodor W. Adorno (Negatif Diyalektik)

Theodoro W, Adorno(1903-1969) Alman Felsefeci-Toplum Bilimci, Bestekar ,Müzik Bilimci

“Algılar tıpkı bir göz aldanması gibi bir anda tersine dönebilir.” Hans Magnus Enzensberger

“Ancak ölüm cezasından kurtulmuş birisi zamanı bir armağan gibi düşünebilir.” John Berge

Kumral Ada Mavi Tuna-Buket Uzuner

Buket Uzuner(1955- ) Yazar

Sayfa: 76-77

“Lisede en sevdiğim derslerden biriydi edebiyat,”dedi doktor pastel renkli bir gülümsemeyle Tuna’yı şaşırtarak.

“Bunun nedeni çok iyi bir edebiyat öğretmenimiz olmasıydı. Kitapları sevmeyi, kitapların içinde izler sürmeyi ve onların arasına saklanmayı o öğretti bana diyebilirim.”

Demek saklanmayı sevdiğini itiraf ediyordu…

“Edebiyat, özellikle roman ve hikâye, biz erkek öğrencilerin pek ciddiye almadığı, daha çok kızlarla özdeşleştirdiğimiz fazla duygusal, lâf salatası, uydurulmuş tâli işlerdendi. Halbuki Vasfi Hoca bize iyi edebiyatın zekâ ve yetenek ürünü olduğunu öğretti. Edebiyatın söz ve anlam bilimi olduğunu anlattı. İyi iletişim olmadan ne düşünce, ne uygarlık olurdu. Edebiyata saygı duyup ondan zevk alma servetini onun sayesinde kazandık.!”

“İleriki yıllarda hem özel yaşamımda, hem de psikiyatri eğitimimde edebiyatın çok yardımını gördüm. Demem o ki iyi öğretmenin önemini bilirim…”

BAB-I ESRAR- -AHMET ÜMİT

Kitap-yazarı-Ahmet Ümit
Ahmet Ümit81960-) Yazar

/50/ İlişki iki farklı kişinin bilerek, isteyerek birlikte yeni bir yaşam yaratma arzusudur. Biz işte böyle bir ilişki kurmalıyız. Ya ben, sana taşınmalıyım ya da sen bana. Bu çocuğu birlikte büyütmeliyiz, gerçek bir aile olmalıyız, demek istiyordum; ama diyemedim. Neden? Nigel’ı kaybetmekten mi korkuyordum? Sanmıyorum, çünkü bir erkeği kaybetmenin en kolay yolunun tamamen onun dümen suyuna girmek olduğunu genç kızlık dönemlerimde yaşadığım acı deneyimlerle öğrenmiştim. Eğer kafan en çok birlikte olduğun erkek arkadaşın gibi düşünmeye çalışır,onun gibi hissetmeye uğraşır, onun gibi davranmaya çabalarsan hiçbir ilginçliğin kalmaz. Sadece erkerler için değil, aynı durum kadınlar için de geçerlidir. İnsan, hakkında kafa yormadığı, kaygılanmadığı, çözümlemeye çalışmadığı birini niye sevsin, ona niye değer versin? Sevmek, bir anlamda sende olmayana ulaşmak, bunun için çabalamak değil midir? Senden farklı olmayan birine niye ulaşmaya çalışasın ki? O zaman neden Nigel’a karşı çıkmadım? Galiba emin olmadığımdan. Evet, bir yanım bu bebeği doğurmak istiyor, ama öteki yanım bu isteğin çok aptalca olduğunu söylüyordu. Evet, aslında ben de ne yapacağımı bilmiyorum..

Tennure, diye yineledi hevesle adı bu!

Bir anlamı var mı? Yani sadece bir dans giysisi mi?

“Dans giysisi olur mu?” diye söylendi. Karşılaştığımızdan beri ilk kez eleştiren bir tını belirmişti sesinde. “Tennure kefeni simgeler.” Kefen ölülerimizi gömmeden önce sardığımız beyaz kumaştır. Kul, Tanrının huzuruna sadece bu örtüye sarınarak çıkmalıdır. Beyaz bir giysi içinde saf ve tertemiz olarak. Semazenin başındaki külaha ‘sikke’ denir. Sikke de mezar taşını simgeler.

Sema bir dans değil, semazen de dansçı… Şimdi sema bir tür ibadet, yani namaz gibi… Yani siz günah çıkartıyorsunuz ya… Hani kilisede… rahibin huzurunda filan. Sema ölümü anlatmaz, yaşamı anlatır aslında; yani yeniden doğuşu. Günahlardan arınmayı, suretler âleminden, hakikatler âlemine geçmeyi… Sema için meydana çıkan semazenler tennurelerinin üzerine siyah bir hırka giyerler. İşte o hırka, semazenlerin mezarıdır aslında, dedi Mennan.

79/ Medusa her zaman çirkin bir canavar değildi. Aksine olağanüstü güzelliğe sahip bir genç kızdı. O kadar çekiciydi ki, güzelliği sadece biz ölümlülerin değil, tanrıların da ilgisini çekmişti. Ne yazık ki Medusa da kendi güzelliğine âşık olmuştu. Bu aşk, başını döndürdü. Yapmaması gereken bir şeyi yaptı, kutsal yasayı çiğnedi. Çoktan beri ona hayran olan deniz tanrısı Poseidon’la Athena’nın tapınağında sevişti. Kimileri bunun gönüllü bir sevişme değil, Poseidon’un Medusa’ya açıkça tecavüz etmesi olarak nitelese de Athena kendi mabedinde gerçekleşen bu saygısızlığı hiçbir zaman affetmedi. Medusa’yı bir canavara çevirdi, saçlarını birer yılan haline getirdi, o güzel kız artık yüzüne bakanları taşa çeviren korkunç bir yaratık olmuştu. Ve bu canavar yaşadığı Toros Dağları’ndan sık sık kente inerek insanları öldürüyor, çevreye zarar veriyordu. Kent halkı, bir kahramanın çıkıp bu canavarı öldürmesini bekliyordu; ama kendisine bakanları taşa çeviren bir canavarı öldürmek hiç de kolay değildi. Bu belalı işe Zeus’un cesur oğlu Perseus talip oldu. Medusa’yı canavar haline getirmesine rağmen genç kıza duyduğu kıskançlığı hâlâ geçmeyen Athena da büyük bir hevesle Perseus’un yardımına koştu. Zorlu bir mücadelenin ardından Perseus, Medusa’nın başını keserek şehir halkını bu canavardan kurtardı. Halk bu kahramana duyduğu minneti şehrin her yanına onun ikonlarını dikerek gösterdi her yani ikonlarla çevrilen bu kente de İkonion adı verildi. Yani Konya…

Medusa

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. MEVLANA

Mevlana(1207-1273) Şair

123-24/ Annemi, çok sevdiği teyzesinden miras kalan mor berjer koltukta sağ ayağını altına alarak kahve içerken gördüğümde, onun bir İngiliz değil de Anadolulu bir kadın olduğunu düşünürdüm. Birini sevmek onu kültürüyle birlikte sevmektir, derdi annem. Bu sözlerin doğru olmadığının kanıtı ise bizzat kendisiydi. Her ne kadar Türk kahvesine hâlâ bayılıyorsa da ney ve semadan artık nefret ediyordu. Oysa babama yıldırım aşkıyla vurulmasının nedeni, şimdi nefret ettiği ney ve semaydı.

134/ “Aklını başında taşıyan, kimi beklediğini bilir; ama aklını gönlüne hapseden, kimi beklediğini nereden bilsin.”

“Cahillik engelinden atlayamayan, bilgi yükünü taşıyamaz.”

148/ “İnsanoğlunun en büyük sırrı beynidir. Beynin çalışma biçimi ve kapasitesi tümüyle bilinmemektedir. Genlerimizden gelen bilgiler, duyularımızla algıladıklarımız, deneyimlerle öğrendiğimiz milyonlarca bilginin ne kadarının farkındayız? Duyduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz, tattığımız, dokunarak farkına vardığımız bilgilerden sıkça kullanmadıklarımız nerede duruyor? Zihnimiz bunların ne kadarını siliyor, ne kadarını depoluyor? İşte büyük bulmaca!

202/ “Özür dilerim Sunny” dedim pişmanlık dolu bir sesle. “Seni unutmuşum.”

Hayali çocukluk arkadaşım Sunny: “Senin suçun değil, bütün yetişkinlerde oluyor. İnsanlar büyüyünce hislerine duydukları güven azalıyor. Görmedikleri, dokunmadıkları, işitmedikleri, koklamadıkları, tatmadıkları şeylere inanmıyorlar. Hayal kurma yeteneğini kaybediyorlar. Mucizelerin gerçek olamayacağını düşünüyorlar. Sen de öyle oldun.”

296/ “Çatalhöyük diye bir yer var. Konya’ya ikinci gelişimde babanla gitmiştik. On bin yıllık bir yerleşim birimi. Belki de yeryüzünde insanların yerleşik yaşamaya başladığı ilk yer. İşte o Çatalhöyük’te on bin yıl önce tanrılar kadındı. Ana tanrıçalar hükmediyordu dünyaya. Ama sonra ne oldu? Erkekler dünyayı ele geçirdi. Tabii tanrıların cinsiyeti de değişmeye başladı. Babillilerin Marduk’u, Yunanlıların Zeus’u, İbrahim’in tanrısı, İsa Mesih’in babası, Muhammed Peygamber’in Allah’ı hepsi erkek oldu. Oysa daha önce Sümerlerde İnanna, Babil’de İştar, Mısır’da İsis, Hititlerde Hepat vardı. İnsanların yazgılarını belirleyen bu tanrıçalardı, onlar bereketin, servetin, mutluluğun, doğurganlığın, gizemin yani yaşamın simgeleriydi. Son on bin yılda erkekler bunları aldılar elimizden, ama hâlâ alamayacakları bir yeteneğimiz var; doğurganlık. Bir insanı dünyaya getirmek ayrıcalığı! Tabii biyolojik saati geçirmemek şartıyla. Eğer geç kalırsak erkeklerin yapamayacağı şeyi bu kez doğa yapacak. Ve sen istesen de doğuramayacaksın.” (Karen’in annesi Susan)

Çatalhöyük

SAHİLDE KAFKA

Kitabın Adı: Sahilde Kafka

Kitabın Yazarı: Haruki Murakami

Yayınevi: Doğan Kitap

Çeviren: Hüseyin Can Erkin

Basım Yılı: 2015

Sayfa Sayısı: 656

Ödül: Franz Kafka Edebiyat Ödülü

Yazar kitabına Sahilde Kafka adını koymuş, acaba Kafka adını kullanarak daha çok satmak mı istiyordu? Bu bana pek doğru gelmiyor, ama yazarın Kafka’nın eserlerini beğendiğini hem de çok beğendiğini tahmin ediyorum.

Eserin kahramanı da Kafka gibi yalnız biri, babasıyla anlaşamayan biri. Kafka’nın babasına yazdığı mektubu yani babasının hiçbir zaman okumadığı mektup-kitabı okuduysanız Kafka’nın da babasıyla sorunları olduğunu bilirsiniz. Kafka Tamura da hiç kimseyle konuşmuyor, arkadaşı olmayan on beş yaşında bir genç. Yalnız, Karga adını verdiği bir gençle konuşup sohbet ediyor, onun söyledikleri Tamura’yı etkiliyor. Karga dediği genç de aslında kendi iç sesi, gerçekte öyle biri yaşamıyor. Bu iç ses, ona oldukça iyi akıl veriyor. Yani Tamura kendi kendine konuşmuyor, kendisiyle konuşuyor. Kitaptan öğrendiğimize göre Kafka, Çekçe karga anlamına geliyormuş. Tabii ki Tamura’nın gerçek adı Kafka değilmiş!

On beş yaşındaki Tamura henüz orta okul öğrencisi, ama daha büyük gösterdiği için onu genelde lise öğrencisi zannediyorlar.Doğum gününe gelmeden önce evden kaçıyor, nereye gideceği önemli değil, yaşadığı Tokyo’dan uzak olması onun için yeterli. Evden kaçmasının nedeni, babasının kehaneti: babası Tamura’nın kendisini öldüreceğini ve annesiyle ablasıyla yatacağını söylüyor. Kehanet, Yunan edebiyatındaki Oedipus kehanetiyle aynı. Tüm bunlardan yazarın Batı edebiyatını iyi bildiğini çıkarıyoruz. Yazar Japonya’da fazla Batıcı diye eleştiriliyor, ancak çok eleştirilmesine rağmen Japonya’da çok satan yazarların başında geliyormuş. Kitabın bir yerinde geçtiğine göre ablasının evlatlık olduğunu anlıyoruz. Annesi dört yaşındaki kendi çocuğunu brakıp evlatlık aldığı bir kızla neden gider diye biz okurlar da düşünmeden edemiyoruz. Bu olay ve babasının kehaneti Tamura’nın tüm yaşamını etkiler. Her yerde herkesi annesi veya ablası zanneder. Haruki Murakami kitaplarında hayalle gerçek iç içedir, ne zaman hayaldesiniz, ne zaman gerçektesiniz bilemezsiniz. Masalsı bir hava vardır bu kitaplarda. Buna büyülü gerçekçilik veya gerçeküstücülük de diyebiliriz. Freud’un dediğine göre bizi bilinçaltımız yönlendirirmiş, gerçeküstücüler de bunu ön plana alıyorlar. Bir anda kendinizi başka bir paralelde bulabiliyorsunuz.

Sigmund Freud

Kafka Tamura, nereye gideceğini bilemez, Şinkoku’da Takamatsu’ya gelir, bu arada kendisi evden ayrıldıktan sonra babası Nakata adlı biri tarafından öldürülür. Tamura’nın öyküsü anlatılırken Nakata’nın da öyküsü anlatılır. Nakata’nın öyküsü de çok ilginç onu da anlatabilirim, ama yazı çok fazla uzar, en iyisi kitabı okumanız olacak…Tamura ve Nakata birbirlerinden habersiz Takamatsu’ya gelirler ve Komura Kütüphanesi onlara yol gösterir. Tamura, Komura Kütüphanesi’nde ellili yaşlarda olan Saeki Hanım’la tanışır, Saeki Hanım’ın on beş yaşındaki hali her gece odasına gelip Sahilde Kafka adlı resme bakar, Tamura’yı görmez bile. Tamura ona aşık olur, bir yandan Saeki Hanım’ın annesi olduğuyla ilgili bir varsayım üretir, diğer yandan Saeki Hanım’dan ölesiye hoşlanır. Ürettiği varsayımı Saeki Hanım’a anlatır ve Saeki Hanım’a annesi olup olmadığını sorar. Saeki Hanım bunu yanıtlamaz. Üst üste Tamura’nın odasına gelip onunla cinsel ilişkiye girer. Ben Saeki Hanım’ın Tamura’nın annesi olduğunu düşünmüyorum. Yoksa Tamura’nın oğlu olduğunu bilerek onunla yatmazdı. O gençliğindeki sevgilisini Tamura’da görür, adının Kafka olması da Saeki Hanım’ı etkilemiş olabilir. Saeki Hanım, Sahilde Kafka adlı bir şarkı yazıp bunu piyanoda çalmış ve söylemiş.

SAHİLDE KAFKA

Sen dünyanın öbür ucunda

Ben sönmüş bir yanardağın ağzında

Kapının gölgesinde

Yazısını yitirmiş sözcükler

Ay ışığı vurur uyuyan kertenkeleye

Gökten ufacık balıklar yağar
Pencerenin altında bekler

Yüreği nasırlaşmış askerler

(Nakarat)

Sahilde Kafka

Aklında dünyayı oynatan sarkaç

Yüreğinin halkası bağlıdır

Gidemez hiçbir yere SFENKS

Gölgeler bıçak olur

Rüyanı deler

İnce, narin parmaklar

Giriş taşını arar

Dalgalanır keten eteği

Sahilde Kafka’ya bakar

“Plağı üç kez dinledim, önce aklımda bir soru belirdi.Şarkı bu sözleriyle nasıl olup da milyondan fazla satabilmişti acaba? Kullanılan sözcüklerin zor anlaşıldığı söylenemese bile aşırı sembolik hatta sürrealist bir havası vardı. En azından pek fazla insanın hemen aklında tutup mırıldanabileceği türden değildi. Fakat tekrar tekrar dinledikçe şarkının sözlerine ısınmaya başladım. Oradaki her bir söz teker teker yüreğimdeki yerlerini bulup yerleştiler. Tuhaf bir histi. Anlamı aşan imgeler kesilmiş resimler gibi ayaklanıp yalnız başlarına yürümeye başlamışlardı. Derin bir uykuda görülen bir rüya gibi. Her şey bir yana melodi mükemmeldi. Kıvrılıp bükülmeyen, güzel bir beste. Fakat kesinlikle sıradan değildi,üstelik SAEKİ Hanım’ın sesi melodiyle uyumlu bir şekilde bütünleşmişti. Profesyonel bir şarkıcıya göre sesi yetersiz kalıyordu ve yeterli teknikleri de uygulayamamıştı. Ancak, o ses bahçedeki atlama taşlarını ıslatan bahar yağmuru gibi dinleyenin bilincini yumuşak dokunuşlarla yıkayıveriyordu. Önce yalnız kendi çaldığı piyano eşliğinde söylüyor, sonradan da herhalde yaylı çalgılar ve obua ekleniyordu. Herhalde plak bütçe sorunlarıyla boğuşularak çıkarılmıştı. O döneme göre bir hayli sade bir aranjman olmuştu, ama gereksiz şeylerin eklenmemesi, şarkıyı daha da güzelleştiriyordu. Sonra nakarat kısmında tuhaf mı tuhaf iki akort belirginleşiyordu.

… Şarkı da doğal bir deha ve ihtiraslardan arınmış bir yürek tüm yalınlığı ve yumuşaklığıyla üst üste gelmişti.

… Son olarak niçin Kafka’nın ismi…Tahminimce Saeki Hanım, resimdeki çocuğun yaydığı gizemli yalnızlığı Kafka’nın roman dünyasıyla bağdaştırmış olmalıydı. O yüzden de çocuğu Sahilde Kafka diye adlandırmıştı. Acımasız dalgaların vurduğu sahilde dolaşan yalnız bir ruh. Herhalde Kafka bu anlamı taşıyordu.” Kafka Tamura

Bir de bir ressam dostları, sevgilisi ve kendi on iki yaşlarındayken sevgilisinin sahilde resmini yapmış, Saeki Hanım da oradaymış. Saeki Hanım’ın sevgilisi yirmi yaşındayken üniversitede öldürülmüş.

Kafka Tamura,ikinci DünyaSavaşı’nda kaybolmuş ya da savaşmak(öldürmek-öldürülmek) istemeyen iki askeri görür, bu dünyadan öldükten sonra gittiğimiz dünya arasında olan yere gider. Bir daha yaşama dönmek istemez, Saeki Hanım Nakata’nın kütüphaneye gelmesinden sonra Komura Kütüphanesi’nde ölür. Öldükten sonra Tamura’nın bulunduğu yere gelir. Tamura’nın yaşamına geri dönmesini diler ondan. Onun için yaşamasını ister başkasının değil ama Tamura’nın onu hatırlamasının kendi için önemli olduğunu söyler. Sahilde Kafka adlı resmi onun almasını ister. O resimdeki sensin der, Tamura ona annesi olup olmadığını sorar. Saeki Hanım, bunu anlaman gerekirdi der. Saeki Hanım, Tamura’yı sevgilisinin yerine koymuştur. Tamura annesinin onu bırakıp gitmesini hazmedemez, annem beni neden sevmedi, beni niye bırakıp gitti,? diye sorar. Çok acı çeker, kızgınlığından annesinin yüzünü bile hatırlamaz,ismini bilmemektedir. Saeki Hanım, ondan annesini affetmesini ister. Psikologlar, bir insanla sorunumuz varsa onu affettiğimiz zaman o sorunun çözülebileceğini söylerler. Bir kişiyi affetmek, insanın kendisinin rahatlamasını sağlıyor, o kişiye duyulan öfke azalıyor, kızgınlık kalmıyor, bu insanın kendisi için çok önemli…

Murakami, pek çok konudan bahsediyor; kendi cinsinden memnun olmayan insanlar, herhangi bir olaydan dolayı okuma yazmayı unutanlar, aklı olmayanlar, müzik bilgisi kıt olanlar, sörf, savaşlar, kedilerle konuşanlar, pek çok tanınmış besteci, eserleri, gökten yağan balıklar ve sülükler.

Bu kitabı okuyan ve Kafka’yı tanımayanlar, sanırım Kafka’yla da tanışmak isteyeceklerdir, Franz Kafka’yı tanımak da onun eserlerini okumakla olacaktır. Herkese iyi okumalar diliyorum.

PUSULA- MATHİAS ENARD

KİTABIN ADI: PUSULA

YAZARIN ADI: MATHİAS ENARD

ÇEVİREN: FRANSIZCA ASLINDAN / EBRU ERBAŞ

YAYINEVİ:CAN YAYINLARI

İLK BASIM: HAZİRAN/ 2019

SAYFA SAYISI: 465 SAYFA

ÖDÜLLÜ KİTAP: 2015 YILINDA FRANSA’NIN EN ÖNEMLİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ OLAN

GONCOURT’U ALDI.ı

IMG_20200512_190912

Pusula’nın Arka Yüzü

FRANZ RİTTER, Avusturyalı bir müzikolog, hasta biri; ama hastalığının ne olduğunu biz bilmiyoruz, bir yandan ağrı çekiyor diğer yandan daha önce yaşadıklarını, hissettiklerini, tanıdığı kişileri, gittiği yerleri bize anlatıyor. Bizler anlattığı kişilerin kimini tanıyor, kimilerini ise hiç tanımıyoruz. Ama o kişilerin kim olduğunu araştırıp öğreniyoruz. Tanıyoruz derken anlattığı müzik adamlarının müziklerini dinlemiş, kitaplarını okumuş olabiliriz veya olmayabiliriz, o kişiler-yazarlar veya müzik adamları-kitabı yazandan da  önce yaşamış kişiler. Gittiği yerlerden biri ise bizim yıllarca yaşadığımız bir yer: İstanbul Ama onun bilmediğimiz bir yüzü, doğal güzelliğini biliyoruz da gizemli halini yabancıların hangi yüzünü görmek istediklerini bilmiyoruz. Üstelik Osmanlı zamanında İstanbul’u ziyaret edenler var. Alıntılarda da yazdığım gibi ünlü pek çok sanatçının rüyasıymış İstanbul’a gelmek.

İran, Suriye, Ortadoğu çok anlatılıyor, Franz Ritter ve arkadaşları ‘Oryantalist’, Batı’da olan her şeyi Doğu’ya bağlıyorlar. İranlı yazar Sadık Hidayet’i ve eseri Kör Baykuş’u kitaptan öğreniyorum. Kör Baykuş’u okumayı düşünüyorum. Bir de Franz Ritter’in yıllardır sevdiği bir kadın var. Adı Sarah, ne yazarsa ne söylerse Sarah’nın nasıl düşüneceğini veya o konuyla ilgili ne söyleyeceğini de tahmin ediyor veya daha önce söylediklerini yazıyor. Biz Sarah’ yı yazarın anlatmasıyla tanıyoruz. Yazarın dediğine göre tek taraflıymış bu aşk, kim bilir belki de Sarah da onu seviyordur. Bu aşkı Goethe’nin Genç Werther’in Acılarına benzetiyorum. Orada Werther’in anlattıklarını, burada da Franz’ı dinliyoruz. Aralarındaki fark Franz’ın Sarah’nın kendisini sevdiğinden bahsetmemesi. Franz ve Sarah eskiden veya daha gençken birlikte Doğu’ya pek çok yolculuk yapmışlar.

Yazarımız Kafka ile Sadık Hidayet’i karşılaştırarak başlıyor kitabına. Sadık Hidayet küçük mutfağında(Fransa’da-1951’de) gazı açarak intihar etmiştir.Kafka’yı okumadan, çevirmeden,  Ömer Hayyam’ı tanıtmadan önce intiharla ilgili şöyle yazmış 1920’de.

200px-Hedayat113

Modern İran Edebiyatının Önde Gelen Yazarı Sadık Hidayet (1903-Tahran-1951 Paris)

kor-baykus-547487-97-B

Sadık Hidayet-Kör Baykuş

Sy. 15″Kimse intihar etmeye karar vermez, intihar bazı adamların içindedir, doğalarında vardır.” İntihar etmeden önce kağıtlarını ve notlarını yok eder. Franz Ritter Hidayet’in

Kafka1906_cropped

Franz Kafka(l883-1924) 20. yüz yılın en önemli yazarlarından biri                  VİKİPEDİ

Kafka’dan daha cesur olduğunu belki de Kafka’nın dostu olan Max Brod gibi güvenebileceği birinin olmadığını yazar. Kim bilir belki Kafka yazdıklarına kıyamamıştır, Hidayet ise tüm insanlardan umudunu kesmiş olabilir. Kafka’nın son zamanlarında çok hasta olduğunu, o kadar hasta olsa da öksürerek yazılarını düzelttiğini söyler.

Max_Brod_(1965)

Max Brod(1884 Prag- 1868 Tel Aviv) Yazar, Müzisyen, Çevirmen, Kafka’nın Yakın Arkadaşı        VİKİPEDİ

Demek ki Kafka arkadaşına çok güveniyordu, kendi eserlerine kıyamamıştı veya öldükten sonra Max Brod’un onun eserlerini yayımlayabileceğini düşünmüş olabilir, veya olmayabilir. Onunla ilgili ne desek boş olur. Düşünebiliyor musunuz  Max Brod, Kafka’nın eserlerini yayımlamamış olsaydı 20. yüzyılın en önemli yazarı yok olmuş olacaktı. Kafka’nın eserlerinin kıymetini bilen Max Brod kendisi de yazar olduğu halde yazarlığıyla pek bilinmemektedir. Sadık Hidayet ise yazdıklarını kendisi yok etmiştir.Belki o Kafka kadar şanslı değildir, Max Brod gibi yakın bir dostu yoktur. Demek ki o hiçbir şekilde eserlerini kimse okusun istememiştir.Eserlerini kimsenin okumasını istememesi acaba onun kendisini anlamayacakları için midir? Ayrıca kendini Doğu ile Batı arasında sıkışmış da hissetmiş olabilir. Zamanından önce yaşama merhaba demiştir. Belki daha sonra yaşama başlasaydı, anlaşılabilirdi. Bir de yazarımızın yazdığı gibi cüzzam denilen bir hastalıkla savaşmakta ve onun acılarını çekmektedir. Yazar Kafka hakkında da şunları yazar ; Kafka Prag’da hem Alman, hem Yahudi hem Çek olup hiçbiri olmadığı gibi, der. Demek Hidayet de ne Doğu’lu ne de Batı’lı olabilmiştir.

Bana okuduğun bir kitaptan ne çok alıntı yapıyorsun diyebilirsiniz, ben bir yazardan yapılan alıntıların o yazarı yakından tanıttığına inanıyorum, yoksa hayatı ve kitapları hakkında bilgi verebilirim, ama onu en çok yazdıkları anlatacaktır, diye düşünüyorum. Onun için de okuduğum kitabı çiziyorum, önceleri bir kağıda yazıyordum yazılacak yerleri, sonra defterlerime ya da bilgisayarıma geçiriyordum. Defterlere el yazısıyla yazmak daha iyi, hiçbir zaman yok olmuyorlar, bilgisayara kaydetmek daha kolay ancak bilgisayardaki yazılar bir anda sanal olabiliyor. Her şey yalan daha doğrusu sanal diyorum bilgisayardaki yazılar için. Bir anda yok olabiliyorlar, o zaman da her şey hayalde kalıyor. Bu beni çok üzüyor.

Kitaptan Alıntılar:

Sy.13/ “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla kemiren yiyen, kemiren yaralar.” diye yazar İranlı Sadık Hidayet Kör Baykuş adlı romanının girişinde.Sadık Hidayet ‘in ne kadar yalnız olduğunu ve cüzamdan neler çektiğini sadece şu bir cümleden bile anlayabiliriz.

Sy.19″Nedim hemen beni kardeşçe kucakladı ve bu kucaklama beni bir anlığına Şam’a, Halep’e ışınladı.Nedim’in geceleyin Suriye’nin metalik göğündeki yıldızları sarhoş eden lavtasına, uzağa, çok uzağa,artık kuyrukluyıldızların değil, misillerin, havan toplarının çığlıkların ve savaşın yırttığı o göğe-1999’da Paris’te, önünde bir şampanya kadehi, Suriye’nin şiddetlerin en beteriyle viran olacağını,

halep-carsisi

Halep Çarşısı-Suriye

Halep Çarşısının yanacağını, Emevi Camii’nin minaresinin yıkılacağını, bir sürü dostun öleceğini ya da sürgüne mahkum olacağını hayal edebilmek imkansızdı; hatta bugün bile Viyana’daki konforlu ve sessiz apartman dairesinden bakıp da bu hasarın çapını ve acının kapsamını hayal edebilmek imkansız.”

Sy.23/ Schubert’in,Richard Strauss’un, Schönberg’in şehri burası, aman aman Doğulu bir tarafı yok bence.Hatta temsil düzeyinde bile, kruvasandan başka Şark’ı çağrıştıracak en ufak bir şey göremiyorum. Viyana imgeleminde.

“Osmanlı iki kere kapıya dayandı diye Şark’ın kapısı olunmuyor.”

“Mesele o değil, mesele bu düşüncenin gerçekliği değil, asıl ilgimi çeken neden ve ne şekilde bunca gezginin Viyana’yı ve Budapeşte’yi ilk Doğulu şehirler olarak gördüğü ve bunun onların bu söze yüklediği anlam hakkında bize ne öğretilebileceği. Ve eğer Viyana Şark’ın kapısı ise bu kapının hangi Şark’a açıldığı?

Sy.24/ “Sarah’nın Viyana’yı benden daha iyi, Schubert’e ya da Mahler’e takılmadan, daha derinlemesine tanıdığını kabul etmeliyim.”

Sy.47/Brahms ninnilerin Volkswagen’i ağır ve etkili, hiçbir şey sizi Brahms kadar hızlı uyutamaz. …Orkestra için yazılmış ninni çok az mesela, ninni tanımı itibariyle oda müziği kapsamında. Bildiğim kadarıyla elektronik ya da otantik piyano için yazılmış ninni de yok; ama bunu teyit etmeli. Acaba çağdaş bir ninni hatırlayabilecek miyim?

Arvo_Pärt (1)

Arvo Part(1935 Tallinn) Estonyalı  Klasik Müzik Bestecisi          Vikipedi

Arvo Part, şu ateşli Estonyalı, ninniler bestelemişti korolar ve yaylı toplulukları için, koca manastırları uyutacak ninnileri.

800px-Wolfgang-amadeus-mozart_1

Wolfgang Amadeus Mozart ( 1756 Avusturya-1791 Avusturya) KLASİK BATI MÜZİĞİ BESTECİSİ VİKİPEDİ

Sy.52/ “1778′ de, Mozart’ın 11. piyanı sonatını bestelediği sırada bile Osmanlı varlığı, Viyana kuşatması ya da bu Mogersdorf Muharebesi çok gerilerde kalmıştı, ama yine de onun Rondo alla turca’sı o dönem için Yeniçerilerin mehteriyle en doğrudan bağlantıya geçebilmiş eserdi.

Sy.54/ “Güzeli düşlemeden önce dehşetin en dibini görmek, onu baştan sona katetmek gerekirdi, işte Sarah’nın teorisi buydu”

istanbul ag022

İstanbul

Sy.55/ ” Altı hafta sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere yola çıkacaktım ve Steimermark seyahatinde karşılaştığım Türklere dair bu öncü işaretler beni mest ediyordu-genç çevirmen Joseph Hammer da kariyerine Boğaziçi’ndeki Avusturya Sefareti’nde başlamamış mıydı? İstanbul, Boğaziçi işte bir happy place, eğer doktorlar beni Porzellangasse’detutmuyor olsaydı ilk fırsatta döneceğim bir yer, Arnavutköy’ün ya da Bebek’in daracık apartmanlarından birinin tepesindeki minicik bir daireye kurulur, gemilerin geçişini seyre dalardım, mevsimler değiştikçe Anadolu yakasının renkten renge bürünüşünü izlerken gemileri sayardım, bazen de Bağdat Caddesi’ndeki kış ışıklarını görmek için vapura biner, Üsküdar’a ya da Kadıköy’e geçerdim ve buz tutmuş, gözlerimin feri sönmüş, ellerim ceplerimde, o pek ışıltılı alışveriş merkezlerinden birinden eldiven almadığıma hayıflanarak ve geceleyin Boğaz’ın ortasında sanki çok yakınmış gibi gözüken

Kız_Kulesi_February_2013_01

Kız Kulesi-İstanbul           Vikipedi

Kız Kulesi’ni bakışlarımla okşayarak dönerim ki sonra da evde, nefes nefese tırmandığım üst katta kendime bol demli, tavşan kanı, çok şekerli bir çay koyar, bir afyon piposu tüttürürdüm, bir fırt ve koltuğumda usulca daldığım uyku, arada bir Karadeniz’den inen tankerlerin sis düdükleriyle bölünürdü.

İstikbal, güzel bir sonbahar gününde Boğaziçi kadar parlaktı.

Esterházy_pál

Prens Pal Esterhazy(1652-1687 )Savaşçı-besteci       Vikipedi

Sy.57/”Mogersdorf Muharebesi’nde bir müzisyen de vardı tabii, unutulmuş bir barok besteci, bu unvanın ilk temsilcisi olan Prens Pal Esterhazy, sayısız kez Türklerle savaşmış, bilinen tek büyük savaşçı-besteci ya da muhteşem Harmonia caelestis de dahil pek çok kantatın yaratıcısı ve bizzat büyük bir klavsenci de olan büyük besteci-savaşçı- o çok işittiği Türk askeri müziğinden ilk esinlenen o mu olmuştur, bilinmiyor ama sanmam: topraklarında bunca savaş ve felaket yaşandıktan sonra herhalde daha ziyade şiddeti unutmak ve kendini İlahi Ahenk’i yazmaya (başarıyla) adamak istemiş olmalı.”

Sy.58/”Bilger oldum olası benim Viyana aksanımla alay etmiştir-Johann Strauss’un eserlerini hiç avazım çıktığı kadar söylemedim hatta ıslıkla bir Les patineurs bile çalmadım, demiyorum, daha lisede vals dersleri bir işkenceydi, nitekim vals Viyana’nın lanetidir ve Cumhuriyet’in ilanından sonra o da asalet unvanlarıyla birlikte yasaklanmalıydı:bir sürü korkunç nostaljik balodan ve turistlere yönelik berbat konserlerden kurtulmuş olurduk böylece. Sarah’nın flüt ve viyolonsel için küçük valsi dışında tabii. …. Dünyanın kusurluluğu ve bedenin çöküşü karşısında müziğin güzel bir sığınak olduğunu düşündüren o gizemli, çocuksu, hassas parçalardan biri olan “Sarah’nın Teması”.”

185px-Hector_berlioz

Hector Berlioz(1803-1869) Fransız besteci, yazar ve müzik eleştirmeni

Sy.59/ “Berlioz’da onun Faust’unda Truvalılarında ya da Romeo ve Juliet’inde aşk daima bir altonun bir flütle ya da obuayla diyaloğu halinde tezahür eder-Romeo ve Juliet’e, onun tutkuyla, şiddetle sarsan pasajlarına kulak vermeyeli çok oldu.”

Sy.60/”Askeri müzik kesinlikle Doğu ile Batı arasında bir mübadele noktası derdi Sarah olsa: “Türk Marşı’nın bestelenmesinden 50 yıl sonra Mozart’ın tarzına çok uygun olan bu müziğin bir nevi çıkış noktasına, Osmanlı başkentine dönmesi olağanüstü; her şey bir yana, kendi ritimlerinin ve sonoritelerinin bu şekilde dönüşümae uğratılmasının Türklere cazip gelmesi mantıklıydı zira -Sarah’nınterimleriyle ifade edersek- benliğimizin ötekindeki varlığı söz konusuydu.

Afrodisyas 225-a

Kazı Yapılan Yerlerden Biri

Sy.69/ Sarah kazı yapılan yerleri gördükçe şu soruyu sorar:

-İşçiler açısından bu kazıların neyi temsil ettiğini bilmek isterdim. Acaba tarihlerinden mahrum bırakıldıkları, Avrupalının bir kez daha, bir şeylerini çaldığı hissine kapılıyorlar mı?..

“Bilger’in bir teorisi vardı, bu kazıcılar açısından İslamiyet öncesine dair hiçbir şeyin onlara ait olmadığını, kadim cidden’e yani “çok eskiye” sürgün ettikleri bir başka düzene, bir başka aleme ait olduğunu savunurdu; Bilger bir Suriyeli için dünya tarihinin üç döneme ayrıldığını iddia ederdi: cedid,yeni; kadim, eski; kadim cidden, çok eski ki böylesi basitleştirmenin sebebinin sadece onun kendi Arapça seviyesi olup olmadığını kestirmek güçtü: işçileri ona Mezopotamya hanedanlarının silsilesini ortak bir dil sayacak olsaydı dahi ortak bir dilleri olmadığından ve o anlayabilsin diye, hepsini kadim cidden’e havale etmek zorunda kalırlardı.

Avrupa; Suriyelilerin, Iraklıların, Mısırlıların altından antik temelleri söküp aldı, bizim muzaffer uluslarımız, bilim ve arkeoloji tekelleri vasıtasıyla evrensel olanı temellük(bir şeyi kendine mal etmek) ettiler, bu yağmayla geçmişten mahrum bırakılan sömürge halklarının da bu geçmişi sanki yabancı bir unsurmuş gibi algılaması kolay oldu: Kuş beyinli İslamcılar da bu mirasın yabancı güçlerin geçmişe dönük, acayip bir tezahürü olduğuna dair az çok yaygın bir hissi kendilerinin yontulmamış, derin budalalıklarıyla nasıl kolayca bağdaştırıyorlarsa kepçeleri de aynı kolaylıkla antik şehirlere daldırıyorlar.”

Doğulunun arkeolojik kazılarda çıkanları kendilerinin saymaması Avrupalının işine gelmiş, şayet bilgi verselerdi, çıkan taşların orada yaşayan halkların geçmişlerini yansıttığını söyleselerdi, Doğulular onlara güle oynaya bu tarihi vermezlerdi sanırım,o zaman Avrupa’daki birçok Doğu’ya ait müze bugün Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bizim ülkemizde olurdu. Ne yazık ki arkeologlarımız, müzecilerimiz, tarihçilerimiz olduktan sonra biz arkeolojiye,müzelere, tarihe önem vermişiz. Yani her şeyin başı eğitime gelip dayanıyor. Onlar da arkeolojik eserleri verenlere ‘Kuş beyinli İslamcılar demezlerdi; bir şey diyeceklerse de bu sefer ‘uyanıklar’ derlerdi.

Kitap_20180123162326_74870_12

Journal de Constantinople-Nadir Kitap

Sy. 72-73Kütüphanede Journal de Constantinople. Ecco de l’Orient’ın sayfalarını karıştırırken şehrin nasıl da Avrupa’da ressam, müzisyen, edebiyatçı, maceraperest namına gelmiş geçmiş kim varsa kendine çektiğini(diğer etkenlerin yanı sıra sultanın cömertliklerine de şükretmeli ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında artık o da mahvolmuş sayılırdı) görmek müthişti-Michelangelo ile Da Vinci den bu yana herkesin Boğaziçi’nin hayalini kurduğunu keşfetmek kesinlikle muhteşemdi. İstanbul’da benim ilgimi çeken, Sarah’nın sözleriyle ifade edecek olursak, “benliğin” bir çeşitlemesiydi, Türklerin “ötekiliğinin” gerçekliğinden ziyade, Avrupalıların Osmanlı başkentine yaptığı ziyaretler ve seyahatlerdi.

sigmund-freud-müzesi-Avusturya-Viyana

Sigmund Freud Müzesi-Viyana/Avusturya    Psikolojidenoku.com

S y.126/ “Kafka, Sarah’nın tutkularından, favori kişiliklerinden biriydi ve onunla böyle Viyana’da Freud’un evinin üst katında. Kafka adlı biriyle karşılaşmak onu sevince boğmuştu. Ona Viyana’da bu soyadının çok yaygın olduğunu söylediysem de pek oralı olmadı. O dünyayı bir tesadüfler, topluma anlam kazandıran, olumsallıkların ve görüngülerin yün yumağı olan samsara(Budizm ve Hinduizmde ölüm ve yeniden doğma devri) nın rotasını tayin eden raslantısal karşılaşmalar zinciri olarak okumaya bayılıyor; pek tabii ki Kafka gibi benim de ön adımın Franz olduğu hususuna da dikkatimi çekmişti: ona bunun büyükbabam Franz Joseph’in adı olduğunu, ona da bu adın, aynı isimdeki imparatorun ölüm günü olan 21 Kasım 1916 tarihinde doğduğu için verilmiş olduğunu açıklamam gerekti.

Sy.127/ “Sarah bana Prag’da Kafka’nın Viyana’da Mozart’ın, Beethoven’ın ya da Schubert’in ayarında bir kahraman olduğunu anlatırdı; kendine ait bir müzesi, heykelleri, meydanı var; turizm ofisi Kafka turları düzenliyor.

Sy.131/”Gidip Sarah’nın Saravak hakkındaki ürkütücü makalesini elime almak geçiyor içimden, tekrar okumak, bizim hikayemize, Tanrı’ya, aşkınlığa, dehşetin ötesine dair incelikli göndermeler içerip içermediğini kontrol etmek geçiyor. Aşka. Aşık ile maşuk arasındaki o ilişkiye. Sarah’nın belki de en mistik metni, Ignak Goldziher ile Gershom Scholem’e ithaf ettiği, “Oryantalizm Bir Hümanizmdir.” başlıklı ve tam da Kudüs Üniversitesi’nin dergisinde yayımlanmış olan o basit ve aydınlatıcı makale; şuralarda bir yerlerde olmalı; kalksam mı, kalkmak gün ağarana dek uykudan el çekmek anlamına gelecek, biliyorum kendimi.

Sy.133/ “Kafka kan tükürüyordu, o da bambaşka bir eziyet olmalı, mendilindeki o kırmızı lekeler, ne dehşet verici; 1900’de her dört Viyanalıdan biri veremden ölüyordu, acaba Kafka’nın bu kadar popülerleşmesinin de kaynağı bu hastalık olabilir mi? Kafka ürkütücü son mektuplarından birinde, Tuna yakınlarındaki Klosterneuburg’da yer alan Kierling Sanatoryumu’ndan Max Brod’a şöyle yazar; O gece defalarca sebepsiz ağladım, o gece komşum öldü, ve iki gün sonra Franz Kafka’nın da sırası gelmişti.”

IMG_20200512_190818

Pusula- Mathias Enard(1972 Fransa)

Kitap 465 sayfa ve ben pek çok alıntı yapmışım. Bütün alıntıları yazmam bu yazıyı çok uzatacak, en iyisi yazdığım alıntıları okuduktan sonra veya önce kitabı okuyun derim.

SALMAN RÜŞTÜ-UTANÇ

KİTABIN ADI: UTANÇ

YAZARIN ADI: SALMAN RUSHDİE

YAYINEVİ:.CAN YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 356-/ epub 308

ÇEVİRMEN: ASLI BİÇEN

İLK BASIM: 2005

Salman Rushdie’yi yazdığı Şeytan Ayetleri’nden dolayı herkes tanır. Kitabı okudukları için yazarı tanıyorlar diyemeyiz, zira kitap Türkçe’ye çevrilip basılmamış, okuyanlar olsa da yazıldığı dilde(İngilizce) okumuştur;  Humeyni tarafından islamiyete hakaret gerekçesiyle idam cezasına çarptırılmıştı Rushdie, çoğumuz ondan dolayı tanıyoruz yazarı. Yazarın Soytarı Şalimar adlı kitabını okudum, ikinci olarak da Utanç adlı kitabını okudum, Şalimar kitaptı, Utanç ise e pub’dı, gerçi Gece Yarısı çocukları Utanç’tan önce yazılmış, bense  Utancı önce okudum. Ben Şeytan Ayetleri’ni okuyup Humeyni’nin ne kadar haklı ya da haksız olduğunu anlamak isterdim, sanırım diğer kitaplarının Türkçe’ye çevrildiği gibi Can Yayınları Şeytan Ayetleri’ni de Türkçe’ye çevirtip basacaktır.

0000000449656-1

Yazarımız Salman Rushdie, bu kitabı 1983 yılında yazmış, kırk yıla yakın bir zaman  geçmiş ve biz her geçen sene Pakistan’a daha yaklaşıyoruz.Sanki Pakistan’ın siyasi tarihini değil de ülkemizin siyasi tarihini okuyor gibi oldum.  İktidar hırsına kapılmış politikacılar, sivillerin ülkeyi yönetemeyeceğine inanan dini kullanan ordu mensuplarının ülkeyi yönetmesi, baştakilerin devrilmesi, idam edilmesi, selefin yerine halefin gelmesi, askerin karşı çıkanları çıkamaz hale getirmesi. Onlara işkence yapması, hiç kimsenin bulunduğu mevkiye liyakatiyle gelmemesi, kadınların her zaman olduğu gibi ezilmesi, burka giymeleri, açık giyinen ve düşünenlerin cezaya çarptırılmaları. İnsanların rüşvet almaları, memurların gerektiği şekilde çalışmamaları, yolsuzluk yapmaları; hakimlerin, gazetecilerin satılmış olmaları ya da bazı çevrelere yalakalık yapmaları gerçek olarak anlatılsa yazarın işinin çok zor olacağı açıktı. Yazar da bunu dile getiriyor ve”neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum,”diyor. Yazar, kimi zaman kendini belli edip düşüncelerini bize aktarıyor. Bir anda yazarı karşımızda konuşurken buluyor, bu da nereden çıktı diyoruz. Ya da ben diyorum, kitapta ilerledikçe  yazarın zaman zaman karşıma çıkmasına alıştım. Eski yazarlardan Ahmet Mithat Efendi’de  bu olay çok fazlaydı. Yazar kendisini  fazlasıyla belli ederdi. Öyle ki yazar konudan ayrılıp aklına gelen bir konuyu elli-altmış sayfa  anlatırdı. Gerçi Salman Rushdie konuyla ilgili uzun uzun düşüncelerini söylemiyor, biz konudan neyse ki kopmuyoruz.

Yazar 25. sayfada başkalarının  kendisi hakkında ne düşüneceklerini de düşünerek yazıyor;

Salman_Rushdie_by_Kubik_01

Salman Rusdie81947-Bombay/Hindistan  HİNT ASILLI BRİTANYALI YAZAR

Yabancı! İşgalci! Bunu yazmaya hakkın yok! Biliyorum; beni kimse tutuklamadı. Tutuklayacağı da yok. Kaçak avcı! Korsan! Yetkini tanımıyoruz. Biliriz biz seni, yabancı dilini bayrak gibi kuşanmışsın: O çatal dilinle bizi anlatırken yalandan başka ne söyleyebilirsin? Bunlara yine soruyla karşılık veriyorum: Tarih sadece ona katılanların malı mıdır?Bu iddialar  hangi mahkemelerde savunulur, hudutların haritasını hangi sınır komisyonları çıkarır.

Yine aynı sayfada devam ediyor:

“Londra’ya döndükten sonra bir yemekte üst düzey bir İngiliz diplomatla tanıştım, dünyanın benim tarafları üzerine uzmanlaşmış biri. Batı’nın Cumhurbaşkanı Ziya ül Hak’ın diktatörlüğünü desteklemesinin, Afganistan sonrası gayet yerinde olduğunu söyledi.Sinirlerime hakim olmam gerekirdi ama olamadım. Faydası yoktu. Sonra masadan kalkarken, yatıştırıcı sesler çıkarıp duran gayet nazik bir hanım olan karısı bana şöyle dedi. “Söylesenize, Pakistan’dakiler neden Ziya’dan malum şekilde kurtulmuyor?”

Utanç sevgili okur, sadece Doğu’nun malı değildir.

Sy.l68/”Bir zamanlar iki aile vardı, kaderlerini ölüm bile ayıramadı. Başlamadan önce , elimdekinin neredeyse tümüyle erkeksi bir hikaye olduğunu düşünmüştüm, cinsel rekabet, hırs, iktidar, himaye, ihanet, ölüm, intikam hikayesi. Ama onu kadınlar ele geçirmiş gibi görünüyor; hikayenin çeperlerinden içeri dalıp kendi trajedilerinin tarihlerinin, komedilerinin de dahil edilmesini talep ettiler, anlatımı yılankavi karmaşıklıklarla donatmaya zorladılar beni, deyim yerindeyse eril olay örgümü, karşıt ve dişil tarafının pirizmalarında kırmaya zorladılar. Bana öyle geliyor ki kadınlar ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlardı; kendi hikayelerinin erkeklerinkini açıkladığını hatta bastırdığını. Baskı dikişsiz bir giysi; sosyal ve cinsel kodları otoriter olan, kadınlarını dayanılmaz şeref ve namus yükleriyle ezen bir toplum başka baskılar da üretir. Tersten bakarsak: Diktatörler daima püritendirler. Yani erkek ve dişi olay örgülerimin aslında aynı hikaye olduğu ortaya çıkıyor buradan.

Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemeyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici  olduğu söylenir hep, bence doğrudur da. Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten  var. Gittikçe de ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama.

Roman karakterleri sanki gerçek kişilermiş gibi kimi zaman onları eleştiriyor, kimi zaman onlara kızıyor, yine yazar modern bir peri masalı anlattığını söylese de aslında bu politik bir roman, yazar basmakalıp sözcükler kullanmamış. Muhammed Ziya ül Hak ile Ali Butto’nun iktidar kavgaları, hırsları utanç duygusu etrafında anlatılmış….

Utanç’la ilgili kitapta söylenenler:”Nereye baksam utanacak bir şey var, ama utanç da diğer şeyler gibi, insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalardan biriymiş gibi alışıyor.” Savunmada”(Pakistan Savunma Hizmetleri Subayları Kooperatifi) her evde bir kül tablasında yanan bir duvarda çerçevelenmiş asılı duran, bir yalağın üzerini örten utançla karşılaşabilirsiniz. Ama kimse artık farkına varmıyor. Herkes çok nazik.

Adını İran’ın ünlü şairi Ömer Hayyam’dan alan babası belirsiz; ama üç annesi olan kitabın kahramanlarından birine anneleri hiçbir zaman utanç duymamasını söylerler. Büyüyünce doktor olan Ömer Hayyam’da utanç duygusu yoktur, hiçbir zaman utanmaz; ama Haydar ailesinin kızları daha sonra Ömer Hayyam’ın eşi olacak olan Safiye Zeynep’te sanki herkesin utancı, doğduğundan beri ondadır. Annesi Belkıs ona Utanç demektedir. Öteki insanların hissetmedikleri tüm utancı ruhunda yaşar Safiye Zeynep. O, oldukça ufak tefektir, bedeni gibi aklı da küçük bir çocuk kadardır. Safiye Zeynep  öylesine kızarır ki  neredeyse için için yanar, hatta kendisine elini değdiren bile yanar. İşte bu bize hiç mantıklı gelmiyor.

  Aslında kitapta Harappa ve Haydar aileleri, onların eşleri, çocukları anlatılıyor. Kendinizi bir masalın içindeymiş gibi hissediyorsunuz, bu masal zaman zaman içinizi acıtıyor, zaten her masalda kötü bir takım şeyler yok mu? Bazı olaylar size gerçek gelmiyor, burada Pakistan değil de anlatılan başka bir yermiş gibi geldi bana. Her şeye egemen olan kökten dinciliği Pakistan’a yakıştıramadığımdan olabilir bu. Gerçi kitapta  kökten dincilik-benim de düşündüğüm gibi- Pakistan’da halktan gelmez deniyor. Yazarın kitabında anlattığı Pakistan’la ilgili düşünceleri şöyle:”Bu hikayedeki ülke Pakistan değil daha doğrusu tam manasıyla değil; aynı alanı daha doğrusu hemen hemen aynı alanı kaplayan biri gerçek, biri kurgusal iki ülke var.Hikayem kurgusal ülkem, bizatihi kendim gibi, gerçeğe belli bir açıyla duruyor. Bu kaydırmayı gerekli gördüm; ama değeri tartışmaya açık kuşkusuz. Kanaatimce ben sadece Pakistan hakkında yazmıyorum, ”

Evet, yazar bu kitabıyla evrenselliği yakalamış, herkes kendi ülkesiyle ilgili bir şeyler çıkarabilir bu kitaptan. Kitapta bazı olaylar var ki hiçbir şekilde gerçekle bağdaştıramıyorsunuz, pek çok şey mantık dışı, hayal unsuru gibi… İşte gerçeküstücülük ya da büyülü gerçekçilik burada.

Kitaptan alıntılar:

sy.26/”Ömer Hayyam’ın bir şair olarak konumu ilginçtir. Memleketi İran’da pek öyle tutulmamıştır.Batı’da da aslında şiirlerinin tam bir uyarlaması denebilecek bir çeviriyle mevcuttur, çoğu şiirlerinin (içerikleri) bir yana özü bile farklı çevrilmiştir. Benim de yazdıklarım tercüme edildi. Genelde çeviride daima bir şeylerin kaybolduğuna inanılır; ben bazı şeylerin de kazanabileceği fikrinde ısrarlıyım, kanıt olarak da Fitzgerald-Hayyam başarısını gösteriyorum.”

S,y. 36/Manni Annesi; “Çok sevinme diye ekliyor,”çünkü bu evden çıktığında insanların sokakta keskin bıçaklar gibi sana fırlatacağı sivri sözlerle yaralanacaksın.”

“Küçük yaşta kendisine utanç hissi yasaklanan Ömer Hayyam’ın hayatının ileriki yıllarında, evet, annelerinin nüfuz alanından kaçtıktan çok sonra bile bu yasaktan etkilendiği şüphe götürür mü?”

Okur: Götürmez.

Utancın zıddı nedir?

Orası açık: Utanmazlık

Ömer Hayyam Şakil….. on iki yaşında , şimdi hissetmesi yasaklanan bu hisse tümüyle yabancıydı.

Nasıl bir histir?, diye sordu, anneleri açıklamaya koyuldular. Yüzüne ateş basar dedi en gençleri Banni, “ama yüreğin titremeye başlar.”

Kadınlarda ağlama ve ölme isteği uyandırır, dedi Çanni Ana , “ama erkekleri deliye döndürür” Ama bazen diye mırıldandı ortanca annesi Manni kahinvari bir hınçla. “tam aksi olur.”

Sy.37/”İleriki yıllarda Ömer Hayyam çocukluğunu, terk edilmiş bir aşığın sevgilisini hatırladığı gibi hatırlayacaktı. Ama o aşk yerine nefretle hatırlardı; alev alev değil buz gibi.”
38/ “Sonradan kadınlara karşı muamelesinin annelerinin anısına karşı girişilmiş intikam eylemleri olduğudur. Ömer Hayyam’ın on ikinci doğum günü ona pasta yerine özgürlük getirmişti.”

Sy.42/ “Kasaba onun her yerde mevcut gözlerine sırlarını açmaya başladı.” 

Sy.44/”Kelamı yaymak istiyorsan sıradan olmaman gerekir.

Sy.46/” Dedikodu su gibidir. Zayıf yer bulmak için satıhları yoklar ve nihayet çıkacak bir delik bulur.”

Sy.67/ “Köpekler ve Kadınlar Buradan İleri Geçemez” Karaçi’deki Sind Kulup’teki levha

S,y.79/ “Tarih eski ve paslıydı, kimsenin bin yıldır fişe takmadığı eski bir makineydi ama şimdi birdenbire tam randımanla çalışması bekleniyordu.”

Sy.81/Rıza ile Belkıs’ın oğulları bir isim bile verilmeden ölmüştü. İkinci hamileliğin bir telafi eylemi olacağına, Tanrının ilk teslimatta aldıkları hasarlı ürünler karşılığında onlara bedava yenilerini yollayacağına inanıyorlardı. (Rıza dini bütün bir adamdı) Sanki tanrı postayla satış yapan itibarlı bir firmanın yöneticisiymiş gibi.Her şeyi bulup çıkaran Bariamma(Rıza’nın kör annesi) bu yeniden doğma saçmalığına dilini şaklatıyordu gürültüyle bunun terk ettikleri o putperestler memleketinden kaptıkları mikrop gibi bir şey olduğunun farkındaydı. Ama zihnin kederle baş etmek için tuhaf yöntemler bulduğunu bildiğinden onlara asla sert davranmıyordu.

Sy.84/ “İnsanlar doğdukları topraklardan koptuklarında onlara göçmen denir. Aynı şeyi ülkeler(Bangladeş) yaptıklarında ayrılma denir.”

Sy.85/”Bir kısaltma olan Pakistan teriminin ilk olarak ingiltere’deki bir grup Müslüman entellektüel tarafından bulunduğu bilinir. P(Pencaplılar), A(AFGANLAR),K(Keşmirliler) S (SİND) VE TAN (Belucistan) için.

Sy.120/”Kızarmak, usulca yanmaktır. Ama aynı zamanda başka bir şeydir: psikosomatik bir olay.”

Sy.123/” İskender Harappa kızı Ercümend’e şöyle diyor: Burası erkeklerin dünyası Ercümend. Büyürken  cinsiyetinin üzerine çık.

Sy.142/”Evsiz, bu da demek ki iliklerine kadar metropolitan. Şehir bir mülteci kampıdır.”

Sy.158/” Bir kadının safi beyin olmasına gerek yok. Pek çoklarına göre evli bir kadın için beyin basbayağı bir dezavantaj, dedi Belkıs.”

Sy.174/”Sen bizim kirli  çamaşırımızsın dedi İskender Harappa; beceriksiz, ihtiyar adama, ama şansına halk senin taşa vurula vurula temizlendiğini görmek istemiyor.”

Sy.175/”Sevgi kendini başkalarında tanıyan bir histir.”

Sy.186/” Yünden bir kitabe. On sekiz anı şalı yaptı Rani Harappa. Her sanatçının eserine isim verme hakkı vardır. Rani de yeni güç kazanmış kızına göndermeden önce sandığın içine bir parça kağıt koyacaktı. Bu kağıda seçtiği başlığı yazmıştı: “Büyük İskender’in Utanmazlığı” Bunun altına şaşırtıcı bir imza atacaktı: Rani Humayun. Geçmişin naftalinlerinden çıkarılmış kendi adı.

Sy.187/” İşkence Şalı, İskender’in hapishanelerinin kötü kokular yayan şiddetini işlemişti bu şala Rani, gözleri bağlı sandalyelere bağlanmış tutukluların üzerine kova kova su atan gardiyanlar bir kaynar su, bir buz gibi soğuk su ta ki kurbanlarının bedenleri kedndini şaşırıp soğuk su tenlerinde yanıklar oluşturana kadar; şalın üzerinde yara gibi kabaran kırmızı nakışlar beyaz şal, beyaz üzerine beyazla işlenmiş, öyle ki sırlarını ancak en dikkatli ve meraklı gözlere ifşa ediyordu: polisleri gösteriyordu, çünkü İski(İskender) onlara yeni üniformalar giydirmişti, tepeden tırnağa beyaz, gümüşi kenarlı beyaz kasklar, beyaz deri tabanca kılıfları, dize kadar beyaz postallar, içkinin su gibi aktığı diskotekleri işleten polisler, beyaz etiketli beyaz şişeler, beyaz eldivenlerin üzerinden burna çekilen beyaz tozlar, bunları görmezden geldi, anlarsın ya, polisin güçlü, ordunun zayıf olmasını istiyordu, beyazdan gözü kamaştı kızım.

Sy.194/” Safiye Zeynep, annesinin de dediği gibi utançlarının ete kemiğe bürünmüş haliydi.”

 

 

.

 

.

 

 

ALINTILAR-9

Defterlere değil de bilgisayara yazdığım, okuduğum kitaplardan alıntıları sizlerle yine paylaşıyorum, bu kitapları sizler de belki okumuşsunuzdur, belki de okuyacaksınız. Bu sefer alıntıları çok uzun tutmuşum .Birkaç yazıya konu olacaklar anladığım kadarıyla. Yaptığım alıntıları tekrar okumak öyle hoşuma gidiyor ki… Kitapları sanki yeniden okuyorum.

 

288-289/ ABİDİN DİNO

Gelin bir heykel yapmaya çalışalım sizlerle. Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus… Sonra buna bir parça Einstein ve Mayerhold ekleyelim. ‘Ah minel aşk’ yazan hat üstatlarını ve Picasso’yu Chagall’i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar karşımıza.

Ama bunlar da yetmez. Hadi heykeli yaptık diyelim. Osmanlının, Hind’in, Çin-i Maçin’in, Anadolu köylüsünün, sürrealizmin, Marksizmin, mistisizmin ve 20. Yüzyıl Avrupa kültürünün derinliklerinden imbikle süzülüp gelen bilgeliği nasıl koyacağız bunun içine? Paşa konaklarından gelen soyluluğu, 20. Yüzyılın en önemli maceralarının içinde bulunmasıyla nasıl bağdaştıracağız? Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?

indir (9Nadirkitap.com)Zülfü Livaneli- Sevdalım Hayat

zulfu-zlivaneli-birgün.net

Müzisyen, Senarist, Politikacı, Yazar ve Yönetmen Ömer Zülfü Livaneli foto: birgün.net

abidin-dino_6302 biyografi ans.(1)

Ressam, Karikatürist, Yazar, Film Yönetmeni Abidin Dino           Foto: biyografiansiklopedisi

Bir futbol takımı coştuğu zaman atağa geçer, her oyuncu birbirinden güç alarak karşı kaleye doğru akar. Sanatçılar da böyledir. Bir dönemde, birden fışkırıverirler. Ama bize bunu çok gördüler. Nazım’ı bir tarafa fırlattılar, bizi bir tarafa. Kimimiz hapishanelerde kimimiz sürgünlerde yitip gittik. Oysa ne güçlü bir tomurcuk patlamasıydı o!” ABİDİN DİNO

310/ Mikis’in Kanatları(Mikis Theodorakis)

Mikis2004

Şarkı Yazarı, Besteci, Aktivist, Siyasetçi Mikis Theodorakis   Foto: Vikipedi

Mikis de doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıydı. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getiriyordu. Mikis’in bu tavrına, büyük ünü de eklenince seveninin çok az olduğu kolayca tahmin edilebilir. Yunan aydınlarıyla konuşurken Mikis adı geçtiğinde, hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılaşır ve ‘Haa, şu malum şöhret düşkünü tutarsız!’ diye içlerinden geçirdiklerini anlarsınız. Bana bütün bunlar anlamsız gelir. Onlar Mikis’i anlayamazlar çünkü kumaşları ayrıdır. Mikis daha büyük düşüncelerin, daha yürekten heyecanların ve başka bir çapın adamıdır. Onun davranışlarını gündelik hesap-kitap mantığı içinde ölçüp biçemezsiniz. Yani “Bir kartal gibi onu gökyüzünde uçuran kanatları o kadar büyüktür ki yürürken engel oluşturur.

Girit’te dağılan saçlarını

Efes’te toplayan

Okyanus gibi kabarıp

Olimpos Dağı gibi patlayan

Dostum Mikis

Söyle, kimiz biz?

 

 

indir (6)-wikipedi

Oyuncu Türkan Şoray             Foto: Vikipedi

372/ Ben Türkan’ı hep Türkiye’nin yüzü olarak düşünmüşümdür. Bir oyuncunun yüzü halkın izdüşümüne dönüştüğü anda ölümsüz oluyor; jestleri ne kadar yerliyse o kadar unutulmaz kılıyor filmi.

Fellini İtalyan insanının yüzünü, onun mimiklerini ve davranış biçimlerini keşfetmişti. Ingmar Bergman İsveç’in Ozu ve Kurosawa Japonya’nın resmini yapıyordu.

Aslında her ülkeyi anlatan bir yüz vardır. Fransızlar bu yüzü Marianne adıyla taçlandırarak taşa oyar ve bütün resmi kurumlarına asarlar. Fransa’nın yüzüdür o. Son yıllarda bu onur Leititia Casta’ya bağışlandı. Ama bu işler sadece hükümet kararıyla olmuyor, en büyük jüri halk.

Arap halklarının Ümmü Gülsüm’ü ‘çölün sesi’ olarak bağırlarına basmaları gibi İtalyanların Sophia Loren’de bütün Latin kadınlığını bulmaları gibi uzun ve karmaşık bir süreç gerekli bunun için. Türkiye’den birçok güzel kadın geldi geçti. Kimisi Avrupalıya benziyordu bu kadınların; Avrupalılaşma özlemimizi ifade etti. Kimi Doğuluydu; kökenimizi hatırlattı.

images-leblebi tozu

Oyuncu Türkan Şoray        Foto: Leblebi Tozu

Ama hiç kimse Türk kadınının yüzünü Türkan Şoray kadar simgeleyemedi. Bu ülke kadınlarının iri, siyah ve çile çekmiş gözleri, Türkan Şoray olarak yansıdı beyaz perdeye. Onun yüzü Türkiye’nin yüzü oldu. Ona bu yüzden sultan denildi.

Çünkü bu yüz bir Belçikalıya ait olamazdı, bir Fransız, İngiliz, Amerikalı, Hintli, İtalyan, Arap değildi. Türkiye’ye özgü bir kimyayı yansıtıyordu. Dünyanın bütün ulusları arasında bir anda fark edilen Anadolu bakışı vardı onda. Anadolu’nun yüzüydü. Bu topraktaki milyonlarca kadın yüzünün bileşkesiydi. Evlere kapatılan, tarlada çalıştırılan, çarşaf altında gizlenen, doğuran, doğumlarda ölen milyonlarca kadının ifadesiydi ve bir Mezopotamya gecesi kadar siyah bir peçenin aralığından bizleri süzüyordu.

Bu yüzden ilk yıllarında onu beğenmeyen, yeteri kadar Avrupai bulmayanlar bile zamanla onun etkisi altına girdi. Her zaman olduğu gibi toprak, kültür ve köken galip geldi; taklit, yapay, yapıştırma olanı yendi. Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

407/ “Sakın üzülme;” diyor. Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öfke beni ayakta tuttu.” Elia Kazan/ Sevdalım Hayat-Zülfü Livaneli

220px-Elia_Kazan_Vikipedi

Amerikalı Yönetmen, Yazar Elia Kazan    Foto: Vikipedi

Batı’da Yaşar Kemal kitapları yayınlayan yayınevi sahiplerinin Thilda’nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. Bununla da yetinmeyerek Yaşar Kemal’i Siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. Hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün Yaşar Kemal’den Le Monde’a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. Yaşar Kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, “Aaa!” dedi, “Le Monde’un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?”

images (1)-onedio.com.

Yazar Yaşar Kemal    Foto:VİKİPEDİ

indir (7)-bilim ve utopya.com.tr.

Yazar Yaşar Kemal  foto:Vikipedi

Olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: “O zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?” Sevdalım Hayat/Zülfü Livaneli

429/ Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.

Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.

Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.

En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.

Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.

Sonunda ‘ben’ dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim.

sevdalım hayat_

Foto: Amazon.com.tr

Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

 

fureya_koral_Halkbank-kültür.com

Seramik Sanatçısı- Füreya Koral       Halkbank Kültür ve Yaşam

Sahi, neden benim kuşlarım durgun ve yorgundu hep? Onları yapmam ömrümün sonbaharına denk geldiği için mi? Sanmıyorum. Çünkü bu yatağa düşene kadar hiç yorgun ve durgun hissetmedim kendimi. Yaşlandığımı, iyice ihtiyarladığımı, hatta hemcinslerime özgü yaşam sınırının ortalamasını çoktan aştığımı bile fark etmedim. Günler, sabah erken saatlerde coşku ve neşeyle uyanılıp gayretle çalışmaya başlanmasını, akşamüstleri de iki kadeh rakı ve yakın dostların eşliğinde keyifle sohbet edilmesini gerektiren zaman dilimleriydi. Buydu hayat. Bu hayatın içinde yaşlanmak, hastalanmak, ölmek yoktu. Hastalıktan payıma düşeni omuzlamıştım zamanında. Sıramı savmıştım.

21/ Biliyor musunuz Aliye hiç ölmedi zaten. O cenneti ve cehennemi bir arada bu dünyada yaşadı ve gravürleriyle, çılgın renkli abartılı giysileriyle, kocaman mavi gözleri, büyük aşkı, sınır tanımaz heyecanıyla, içinden fışkıran sevgi seliyle onu her tanımış olan kişinin yüreğinde, belleğinin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.

22/ Biz Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları sanki bir ana-babanın değil de bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyumuzu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir.

25/ “Efendim” derdi lala, gözlerini fırdöndü gibi çevirerek etrafı kolaçan ettikten sonra, “Cevat Paşa Hazretleri o kadar kabiliyetli, o kadar hamiyetli idi ki, kişiliği zamanın padişahına ağır geldi. Devletin en büyükleri, etraflarında kendilerinden daha ziyade ışık saçan yıldızları barındırmak istemezler.”

(Hakkiye: Füreya’nın annesi) “Güzel olmak dururken, kalkmış akıllı ve becerikli olmuştu ki her iş ona buyrulsun.”

56/ “Mantık, ne zaman sevginin esiri olmamış ki?”

“İçimdeki tek ukte sanata geç başlamış olmaktır.” Füreya

“Yaşam, insanlara affetmeyi de öğretiyor, ölümü kanıksamayı da.”        Füreya-Ayşe Kulin

TOPRAK ve SU

Tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı. Bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru. Sanki beyaz bir ışık, güneşten toprağa, topraktan Füreya’nın ellerine geçiyor, ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Sanki, bembeyaz odada günler boyu sırt üstü yatıp da sorguladığı hayatının şifresi, şimdi avuçlarında tuttuğu bu hafif kaygan çamurdaydı.

Bir insana ya da bir şeye tutkuyla bağlanmak istemişti. Her neyse o, onu hep aramıştı. O şimdi avucundaydı. Toprak ve su. Yani çamur. Ne tuhaf! Hastalık, ölüm ve felaketlerle sarsılan Şakir Paşa ailesinin bütün kızları için sanat önce yaşama dönüş yolu, sonra da bir yaşam biçimi oluyordu.

218/ Çamuru yoğururken, çamura biçim verirken sadece kafası değil bedeni de giriyordu işin içine. Füreya’nın elleri, aklı, ruhu ve yüreği aynı anda, aynı ritim içinde çamurla birleşiyordu. Panoların üstüne doğduğu, büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıyordu. Mevlevi dervişleri,Türk işlemelerinden esintiler, kilimlerin geometrik şekilleri… Adeta yıllardır şuuraltında biriktirdiği her şeyi, farkına bile varmadan dışa vuruyordu. ,

328/ “Evet, günden güne uzamak büyümek değildir, ama günden güne küçülmek, bal gibi yaşlanmaktır.”

“Kuşlar Füreya’nın özgür ruhunu,

Ağaçlar dengeli yalnızlığını,

Figürleri ise her zaman inandığı

İnsanca değerleri yansıtmaktadır.” Candeğer Furtun

0000000187134-1

Foto:D&R

FÜREYA-AYŞE KULİN

“Tiyatro sahnesinde, kulislerinde izleyiciye bilmediği, göremediği yaşamı anlatmak ilginç olabilir diye düşündüm…” Mücap Ofluoğlu

319HqV2txeL._BO1,204,203,200_

Mücap OFLUOĞLU

Bir avuç alkışla doyduk.

Ağlamakla gülmek arasında

Üç duvar ortasında.” BİR AVUÇ ALKIŞ

haSAN ALİ TOPTAŞ_

HASAN ALİ TOPTAŞ Foto;Vikipedi

9/ “Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime sinen geldiğim yeri arıyordun belki…”

“Bense büyümelerinden korkarak gözlerimi kapatmıştım. Büyürlerse onlarla birlikte ben de büyüyecektim sanki. Sonra da dedelerimden kalan kelepçe ürpertisi bileklerimde ışıldamaya başlayacak, ruhuma karışan zincirlenmiş köpek ruhu zincir şakırtılarını işittikçe vahşileşecek, çobansı yanımdan yanık kaval sesleri yükselecek, ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

60/ Gözlerimi dünyayı ürkütmekten korkarcasına yavaşça açtığımda, ortalığı kahve kokusu sarmıştı.

Dağın tepesinde, Doğu heykelleri kadar hareketsiz öylece oturuyorduk gene… Ben her zamanki gibi gri sakallıya bakarak kendimizi bir şeylere benzetmeye çalışıyordum. Sözgelimi bitmiş bir şölenden bedenlerini alıp gitmeyi unutmuş, zamanın dışında ve yapayalnız üç tanrıya benzetiyordum bir an.

…Tanrı değiliz, diyordum ben de kendi kendime. Zaten elimizi yüzümüzü oluşturan çizgiler, yaratılanın yaratanda bıraktığı izlere uzaktı.

…belleğimizdeki hatıralardan yani geleceği ele geçirmek adına geçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi; hâlâ var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizin üstüne doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu.

63-64/ Sonra sarhoşlar geçecekti sokaktan, kaset satıcıları… simitçiler ve piyango bileti satan beyaz şapkalı adamlar geçecekti. Onların arından da zincir şakırtılarıyla silah sesleri geçecekti hiç kuşkusuz.

Bunları görünce biz içimizdeki sokaklara sapacaktık hemen; sanat merkezlerinin, kitapçıların, tiyatro salonlarının ve çiçekçilerin önünden yürüyecektik. Hangi sokakta olduğumuza şaşıracaktık bir an , düşte mi gerçekte mi derken önümüze fırlatılan yumruk iriliğindeki tükrük ve onu izleyen berbat bir gırtlak temizleme sesi içimizdeki sokaktan alıp yürüdüğümüz sokağa getirecekti bizi

62/ “…öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”    ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ / Yoklar Fısıltısı 1. Basım 1990

images (2)

“Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.” Bernard Shaw

 

haSAN ALİ TOPTAŞ_

Hasan Ali Toptaş Foto: Vikipedi

167/ “Bir zamanlar baba diye binlerce, yüz binlerce kez seslendiğim halde bir türlü ısınamadığım o adamın gölgesinde nasıl küçülerek büyüdüysem; şimdi de karımın gölgesinde yaşayarak öldüğümü düşünüyordum.”

171/ Belki de düşler, zaman zaman beynimize sızan gözükmez birer varlıktılar; ansızın ürkebilir, başkalarına bulaşabilir ve bir süre sonra güçlerini yitirdiklerinde tıpkı insanlar gibi kıvrana kıvrana ölebilirlerdi. SONSUZLUĞA NOKTA/ HASAN ALİ TOPTAŞ

Jean-Jacques_Rousseau_(painted_portrait)

FİLOZOF JEAN JACQUES ROUSSEAU        Foto: Vikipedi

 

“İnsanlar özgür olarak doğar; ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar.” Jean Jacques Rousseau

“Eğer dünya hakkında azıcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir.” Gene Genet

indir (10)

YAZAR HANS MAGNUS ENZENSBERGER   Foto: Vikipedi

“İç savaş dışarılardan gelen, bir yerlerden bulaşan bir virüs değil, içsel bir süreçtir. Her zaman bir azınlık tarafından başlatılır; her yüz kişiden birinin onu istememesi, uygarca birlikte yaşamayı olanaksızlaştırmak için yeterli olabilir.” Hans Magnus Enzensberger

“Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastasları büyük kentlerde günlük yaşamın bir parçası haline geldi.” Hans Magnus Enzensberger.

lawrence-durrell-interview

Britanyalı Yazar, Şair Lawrence Durrell          Foto: vikipedi

“Yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.” Lawrence Durrell

“Gözlerimiz için ışık ne anlama geliyorsa insan aklı için de özgürlük (düşünce ve yayın özgürlüğü) o anlama gelir.” Wieland

metin eloğlu

ŞAİR METİN ELOĞLU-   Foto: Vikipedi

“Maraş’ları Muş’ları hep geze geze

İstanbul’dan hiç çıkmadım.

Nice senler saysam yol boyunca sevdiğim

Tepeden tırnağa Ayşemayşe” Metin Eloğlu

Buket_Uzuner_-evreest

YAZAR BUKET UZUNER – Foto:Vikipedi

Sayfa: 164

“ Unutmak, yanlışları tekrarlatması bakımından sakıncalıdır. Aptallar unuturlar. Unutmak cahilliğe yol açar. Kinciler, unutmaz ve bilgilerini kendilerini de yok edecek yönde harcarlar. Akıllılar, unutmayan ama bilgilerini kendileri ve idealleri için olumlu enerjiye çevirebilenlerdir.”

“Ben size hatırlayın diyorum çocuğum. Fakat belli bir estetik zevk düzeyine erişmek bir olgunluk ve kültür meselesidir. Hatırladıklarınızın, hayattan zevk almanızı engellemesine izin vermeden hatırlayın. Zevkten sarhoş olmak için bilinci yitirecek kadar içmeye hiç gerek yoktur! Hatta hiç içmeden de sarhoş olunabilir pekâlâ”.KUMRAL ADA MAVİ TUNA-BUKET UZUNER

AHMET ÜMİT-SULTANI ÖLDÜRMEK

KİTABIN ADI: SULTANI ÖLDÜRMEK

YAZARI: AHMET ÜMİT

YAYINEVİ: EVEREST YAYINLARI

SAYFA SAYISI: 517 SAYFA

select

Kitabın baş karakteri Müştak Serhazin, kendisi tarih profesörü ve kendisi gibi bir tarih profesörü olan eski sevgilisi Nüzhet’in ölümüne tanık olur. Nüzhet yirmi bir yıl önce Müştak’ı terk edip Amerika’ya gitmiştir. Müştak, Nüzhet’i çok sevmiştir ona yıllarca her ay bir mektup yazar, ama hiçbir zaman bu mektuplara yanıt almaz. Nüzhet’in onu bırakıp gitmesinden sonra Psikolojik füg diye bir hastalığa yakalanır. Bu öyle bir hastalıktır ki geçici olarak hafıza kaybı yaşar Müştak  ve bu zaman zarfında ne yaptığını hatırlamaz. Yirmi bir yıl sonra  eski sevgili Nüzhet Müştak’ı ve hocaları  tarihçi Tahir Hakkı’yı yemeğe davet eder. Yemek gecesi Nüzhet’in evine gelen Müştak onun öldürülmüş olduğunu görür ve onu öldürdüğünden emindir. Başkasını değil, kendisini suçlar.

Kitabı okurken sanki bir tarih kitabı okuyoruz. Fatih Sultan Mehmet’le babası 2. Murat’la, oğlu 2. Bayezid’le, İstanbul’un fethiyle ilgili pek çok şey öğreniyoruz. Ahmet Ümit bayağı araştırma yapmış, kitapta cinayet ve aşk da var. Cinayeti kimin işlediğini merak ediyorsunuz, ancak tarihsel bir yolculuk da yapıyorsunuz. Bu bence cinayeti çözmekten daha hoş! Kitabı okuyabilir ya da bir tiyatro sanatçısından dinleyebilirsiniz. Seçim size kalmış. Ntv radyoda radyo tiyatrosu olarak bu kitabı seslendirme sanatçısı Nisan Kumru’dan dinleyebilirsiniz. Bu bilgiyi de arkadaşım Aysel Karaosmanoğlu’ndan öğrendim. Ben Ntv radyoyu açarak bir bölüm Sultanı Öldürmek adlı oyunu dinledim, çok keyif aldım;  ama ben daha çok okumaktan yana olduğum için kitabı okumayı tercih ettim.

 

GOETHE-GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN ADI: GENÇ WERTHER’İN ACILARI

KİTABIN YAZARI: JOHANN WOLFGANG VON GOETHE

KİTABIN TÜRÜ: ROMAN

indir (3)

Genç Werther’in Acılar

YAYINEVİ: CAN

1, BASIM: 2007

ÖZEL BASKI. 1. BASIM: 2018

4. BASIM: EYLÜL 2019

ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: NİHAT ÜLNER

 

indir (2)

Johann Wolfgang von Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, 1749 yılında Frankfurt-Almanya’dadoğmuş, 1832 yılında Weimar- Almanya’da ölmüştür. Goethe hem şair, hem roman ve oyun yazarıdır.Edebiyatçılığının yanı sıra da doğa filozofu, diplomat ve devlet memurudur. Genç Werther’in Acıları adlı eser, Goethe’nin coşkunluk akımı denen Sturm und Drang dönemini bize anlatıyor. Goethe, bu eserini yazdığı dönemde doğa karşısındaki duygulanmalarını, duyduğu coşkuyu, doğaya bakarken dizginleyemediği duygularını dile getiriyor. Aynı zamanda da dostu olan Schiller’le ‘Klasik Dönem’in temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Genç Werther yaşadığı yeri bırakarak, doğanın hakim olduğu bir yere yerleşir. Buradan bir arkadaşına -bu hayali bir arkadaş olabilir- mektuplar yazar. O zamana göre mektuplardan oluşan bir roman yazmak pek görülmüş bir şey değildi. Mektup türü -adı üstünde mektup kime yazılır, çok yakın hissettiğimiz bir kişiye- bundan dolayı içtendir, samimidir, duygusaldır. O zamana kadar özellikle hem doğayı anlatan hem de duygusal tarzda herhangi bir kitap yazılmamış.

Sy. 20/”Bu arada belirtmeliyim ki, burada kendimi oldukça iyi hissediyorum. Yalnızlık, cenneti andıran bu çevrede benim kolayca ürperen yüreğim için tatlı bir deva gençlik mevsimi yüreğimi bütün bereketiyle ısıtıyor. Her ağaç, her fundalık birer çiçek demeti adeta; insan bu misk kokulu denizde yüzüp bütün besinini ondan sağlayabilmek için bir mayısböceği olmak istiyor.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESSy. 21/”O kadar mutluyum ki, dostum, dingin bir varoluş duygusuna öylesine dalıp gittim ki, sanatım bundan zararlı çıkıyor.Resim yapmak benim için olanaksız, şu sıralarda, tek bir çizgi bile çizemem, ama hiçbir zaman şu anda olduğumdan daha büyük bir ressam da olamamıştım. Sevgili ovamdan buğular yükseldiğinde, tepedeki güneş, ormanımın geçit vermez karanlığının yüzeyine vurduğunda ve ancak tek tek ışınlar bu tapınağın içine gizlice ulaşabildiğinde, ben de derenin aşağıya döküldüğü yerde, yüksek otların arasına uzanmış olarak topraktaki binlerce bitki türünü şaşkınlıkla izleyip otların arasındaki  küçük dünyanın kaynaşmasına,SAMSUNG CAMERA PICTURES küçücük kurtların ve böceklerin sayısız ve anlaşılmaz biçimlerine yürekten yaklaştığımda ve bizi suretine göre yaratmış olan sınırsız sevginin esenliğini duyumsadığımda sonra da dostum, alaca karanlığın gözlerime çökmesiyle, gökyüzü ve beni çevreleyen dünya bir sevgilinin görüntüsü gibi ruhuma çöktüğünde içimdeki bu sıcak ve dolu yaşantıları ruhumun aynası olarak dışa vurup onlara kâğıtta can verebilsem.”

SAMSUNG CAMERA PICTURESİki parçadan da gördüğümüze göre doğa Goethe için çok önemlidir. l7. yüzyılda doğa sadece yan unsur olarak kullanılıyor, ama bir yüz yıl sonra l8. yüzyılda yazarımızın kahramanı doğanın içindedir ve doğanın içinde olmaktan mutludur. O da doğanın bir parçasıdır. Burada Panteizm felsefesini sanki edebiyatta görüyoruz. Panteizm ne demek? Panteizm, tanrı ile evreni bir kabul eder, bu görüşe göre Tanrı’nın evrenden ayrı bir varlığı yoktur. Tanrı demek evren demek her şey demektir. Panteistlere göre evrende olanlar Tanrı’yı meydana getirir.

Yazarımız eşitliğe de değiniyor, daha doğrusu eşitliğin olmadığını söylüyor, l8. yüzyılda alt ve üst tabakalar oldukça önemliymiş. Günümüzdeki eşitlik düşüncesine pek uymasa da, eseri çağına göre okumak gerekir diye düşünüyorum, yazarımız; her ne kadar alt tabakaya ilgi gösterdiğini söylese  üst tabakayı eleştirse de yazarımızın üst tabakada olmaktan memnun olduğu anlaşılıyor.

Sy.23/”Kentin alt tabakasından olanlar beni şimdiden tanımaya ve sevmeye başladılar, özellikle çocuklar. … Üst tabakadan olanlar kendileriyle sıradan halkın arasında soğuk bir mesafe bırakacaklardır hep, onlara yaklaşmakla bir şey yitireceklerine inanıyor gibiler. … Eşit olmadığımızı ve eşit olamayacağımızı iyi biliyorum; ama saygınlıklarını korumak amacıyla, ayaktakımı dediklerinden uzak durmak gereğini duyanların alt edileceklerini düşündükleri için, düşmanlarından gizlenen korkaklar kadar eleştirmeyi hak ettikleri kanısındayım.

Roman Goethe’nin yaşamına dayanıyor. Goethe çok genç yaşlardayken(22 yaşında) Wetzlar’da 1772 tarihinin 9 Haziranı’nda Charlotte Buff adında biriyle tanışır ve ona aşık olur. Charlotte o yıllarda 19 yaşındadır ve kendisinden oldukça büyük olan biriyle nişanlıdır. 1773 yılında çift evlenir ve   Goethe Wetzler’i terk eder.

Daha sonra 1824’te dostu olan Eckermann’a bir mektup yazar ve romanından bahseder: “Beni çok etkilleyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.”

“Yine Goethe:”Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı, bir imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır, der Kendi Hayatımdan Şiir ve Gercek adlı kitabında.”

Goethe bu romanını, 1774 yılında yazmış, yayımlandığı zaman çok dikkat çekmiş, yazarın kahramanının sonunda intihar etmesi pek çok kişiyi etkilemiş ve intiharlar olmuş. Yazarımız genellikle kendi etkilendiklerinden eserlerinde de bahsediyor; acaba intihar olayı arkadaşı Jerusalem’in aşk yüzünden yaşamına son vermesinden dolayı olabilir mi? Aslında ben bundan bahsetmeyecektim, önsözden etkilendim anlaşılan. 1774’te yazılan bir kitap bizde ancak 1930’da yayımlanabiliyor. Bir edebiyat eserini bile kaç yüzyıl sonra okuyabiliyoruz, 1930’da Genç Werther’in Acıları adlı kitabı Nurullah Ataç çevirmiş. Daha sonra 1940’tan 2000’li yıllara kadar defalarca Türkçe’ye çevrilmiş ve yayımlanmış. Bu da kitabın okur tarafından sevildiğini gösteriyor. Yıl 2020 oldu, biz hâlâ Genç Werther’in Acılarını okuyor ve onunla ilgili yazıyoruz. O yıllarda etkilenildiği kadar etkilenilmese de olayın dışında anlatılan düşünceler hâlâ güncelliğini koruyor. İşte klasik olmak böyle bir şey. Defalarca kullansam da Erdal Öz’ün klasiği anlatan özdeyişini bir kere daha yazmak istiyorum “Bence ‘klâsik’ olan, olduğu yerde donup kalmamış, canlılığını yitirmemiş, yaşayan, devinim dolu, insanı en değişmez yanından yakalamış, ölümü yenmenin yolunu bulmuş, ölümü aşmış olandır.”diyor Erdal Öz.

Sy.33/”Kısacası,gönlümü yakından ilgilendiren biriyle tanıştım. Öyle ki… Bilmiyorum.

… Bir melek!-Laf! Sevdiği için herkes böyle demiyor mu?Yine de onun ne kadar kusursuz olduğunu anlatabilecek durumda değilim; kısacası aklımı başımdan aldı.

Sy.37/”Teyze kızı, geçenlerde ona yollamış olduğu kitabı, okuyup okumadığını sordu. -‘Hayır, pek beğenmedim, onu geri verebilirim. Daha önceki kitap da bundan daha iyi değildi,’ dedi. Bunların hangi kitaplar olduğunu sordum, verdiği yanıtlar beni şaşırttı.Söylediği her şey o kadar kişilikliydi ki,ağzından çıkan her sözcükle birlikte ruhunun yeni bir alımlılığı ve yeni bir ışıltısı yüzünde ifadesini buluyordu ve gittikçe serpiliyordu, çünkü Lotte söylediklerini anladığımı duyumsuyordu.

Daha gençken roman kadar sevdiğim hiçbir şey yoktu. Tanrı biliyor ya, pazar günleri bir köşeye çekilip bütün yüreğimle Miss Jenny’nin mutluluğunu ve kederini paylaşmak ne çok hoşuma giderdi .Roman türünün hâlâ bana çekici gelen yönleri olduğunu yadsımıyorum. Ama elime çok seyrek kitap geçtiğine göre, tam zevkime uygun olması gerekir. En çok beğendiğim yazarlar, yazdıklarında kendi dünyamı, benim çevremde olup bitenleri bulduğum yazarlardır, Anlattıkları öykü,doğallıkla bir cennet olmamakla birlikte, yine de anlatılmaz bir mutluluğun kaynağı olan kendi evim kadar ilgimi çekmeli.”

SY.38/”Onu dans ederken görmeliydin! Bütün yüreğiyle, bütün ruhuyla kendini dansa veriyor, dansa bütün bedeniyle uyum sağlıyordu. Öylesine kaygısız, öylesine yapmacıksızdı ki, sanki her şey aslında bir dansmış, danstan başka hiçbir şeyyokmuş, başka bir şey düşünmüyor ve duyumsamıyormuş gibiydi,Dans ettiği anda çevresindeki her şey kesinlikle yitip gidiyordu.”

Sy.39/”Hiç bu denli hoş ve kolay gelmemişti bana dans etmek.Sanki insan değildim artık. Dünyanın en sevimli varlığını kollarımda tutmak ve çevredeki her şey yitip gidene kadar onunla havalarda uçmak! Wilhelm, dürüst olmam gerekirse, sevdiğim ve bir hak iddia edebildiğim bir kızın benden başkasıyla vals yapmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğime dair kendi kendime yemin ettim.”

Lotte’nin evlendiği Albert’in ayakları yere basıyor, intihara karşı olan biri, bunu aşağıdaki sözünden çok iyi anlıyoruz.

Sy.63/ “Albert:’Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesi aklıma sığmıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum, dedi.”

Werther’in düşünceleri ise bambaşka, Werther çok mutsuz ve acı çeken biri.

Werther: “Böyle mi olmalıydı: İnsanın mutluluğu, aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?”

Lotte, Albert ile evlenir. Werther onların aile dostlarıdır ve Lotte ile Albert’in evine gider, onlarla sohbet eder. Lotte, Werther’in dediğine göre Werther’i sevmektedir. Biz her şeyi Werther’in ağzından dinliyoruz, daha doğrusu okuyoruz-mektuplar aracılığıyla- acaba Lotte gerçekten Werther’i seviyor muydu? Yoksa her şeyi Werther mi öyle zannediyordu?  Lotte Werther’i seviyorsa neden Albert ile evlendi? Werther’i sevse bile -bunu bizler bilemiyoruz- Albert dürüst, oldukça aklı başında biri , Lotte onu evlenilecek kişi olarak görebilir; Werther’in hayalci olduğunu anlayan Lotte onu sevse de güvenemiyor olabilir.

SAMSUNG CAMERA PICTURESWerther doğaya o kadar hayrandı, doğa ona kendini mutlu hissettiriyordu; Lotte’nin evlenmesiyle doğa artık ona güzel gelmemeye, onu mutlu etmemeye başladı. Werther çelişkili duygulara sahip, gerçekçi olmayan biri. Yaşamına son vermesi ne kadar aciz bir insan olduğunu anlatıyor bize. Belki de yaşadığı çağın üzerinde etkisi vardır. Muhakkak ki doğa aynı doğadır değişen Werther’in dünyaya bakışı yani hayal gücüdür.

Sonuçta Werther Lotte’nin evlenmesine dayanamaz ve intihar eder, o dönemde kitabı okuyanlardan bazıları Werther’in yaptığını yapar. Hayatta kalıp mücadele etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, bir şekilde bu -hayattan kaçış- onlara daha kolay gelmektedir.

MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.