MADONNA’NIN SON HAYALİ

Kitabın Adı: Madonna’nın Son Hayali

Kitabın Yazarı: Doğan Akhanlı

Kitabın Türü: Roman

Yayıncı: Kanat Kitap

Kitabın yayımlandığı tarih: 1. Baskı Eylül 2005

12 Aralık 1942’de içinde -Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna Kitabı’nın kahramanı- Maria Puder’in de olduğu Panama bandıralı eski mi eski bir Bulgar gemisi Romanya’nın Köstence Limanı’ndan kalktı. Kalkmasının ardından motoru bozuldu. İki-üç gün sonra da İstanbul’a geldi.Gemidekiler 769 kişiydi. içlerinden sadece iki kişi kurtuldu. Kendimi bir anda bir masal anlatıyormuş gibi hissettim, ama tüm bunlar 2.dünya savaşı sırasında yaşanmış.Struma’yla Boğaza gelen Yahudiler Türkiye’de çok iyi karşılanacaklarını ve karaya çıkacaklarını umuyorlar, ama umdukları olmuyor. Savaşa girmeyen Türkiye, Almanların yöneticilerinden çok etkilenmiş olmalı ki Struma’daki Yahudileri karaya çıkarmıyor. İkinci kez motoru bozulunca önce Sarayburnu açıklarına çekilen Struma orada günlerce kalıyor.Sonra Karadeniz’e çekiliyor 71 gün gemide aç susuz yaşamış insanlar-Karadeniz’de bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırılıyor Struma ve yolcular ne Filistin’e gidebiliyor ne de karaya çıkabiliyorlar. Hepsi ölüyor.9503432015922kürk m. madonna

Yazarımız Doğan Akhanlı; çocukluğunda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okuyor. Ve kitabın kahramanı Maria Puder’in kitapta yazdığı gibi doğum yaparken ölmediğinin ve S. Ali’nin Maria Puder’i sevdiğinin peşine düşüyor, Sabahattin Ali’nin ölmeden önce yazdıklarına dayanarak.

sy.3-4/”Aylardır kayıp olan ‘Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı 16 Haziran 1948 Çarşamba sabahı adsız bir çoban tarafından bulunmuş. Öyle söylendi. Maktul kısmen dağılmış bir kemik yığınıymış. Yüz kemiklerinden bazıları eksikmiş, kafatasında bir çöküntü, buna tekabül eden iç kısımda çatlak ve çatlağın etrafında kırmızı renk varmış. Öyle söylendi. …

Maktulün yanında ucu kırılmış bir pipo, camları parçalanmış yuvarlak çerçeveli bir gözlük, bir kitap, mürekkebi kurumuş bir dolmakalem ve not defteri bulunmuş. Bunlar onun yazar ya da gazeteci, büyük bir ihtimalle de İstanbullu olduğunu gösteriyormuş… not defterinde okunabilen tek yeşil cümle şuymuş: “Maria Puder öyle ölmedi.”

sy.4/ “Söylentilerin çoğu altı ay sonra doğrulandı. Gazeteler İstanbul’da katilin ele geçirildiğini duyurdular. Katil, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi “millî duygularını incittiği için öldürdüğünü itiraf etti.”

Yazarımız, kendini Sabahattin Ali’nin yerine koyuyor ve S. Ali’nin nasıl öldüğünü onun ağzından anlatıyor. Ayrıca kitabın kahramanlarını nasıl bulduğunu kimlerin adlarını verdiğini, nasıl tanıştığını anlatıyor. Bu da okuyucuyu -özellikle kitap yazacak ve yazmakta olanları- olumlu yönde etkiliyor.

sy.9-10/ “Aniden irkildim. Katilin sopası, suratımı parçalamıştı. Yüzüm, gözlüklerim, kulağım kan içinde kalmıştı. Hafif hafif nefes aldığımı fark eden katilin aynı yere şiddetle bir darbe daha vuracağını, sağ tarafıma yıkılacağımı, ağzımdan, burnumdan kanların boşalacağını ve üçüncü darbe  enseme inmeden hayata veda edeceğimi biliyordum. Zaman dursun istedim. Ölümden korktuğumdan değil, âşık olduğum kadının, Maria Puder’in kendi kalemimle bozduğum  hayat hikayesini düzeltemeyeceğime kahroldum.

Ama ben yazardım. Maria Puder sadece yaşadığım en büyük aşkın kahramanı değil, romanımın da kahramanıydı.”

sy.11/ “Hikâyeme olayların anlatıcısı, tanığı, adı olmayan yazarı olarak katılmaya karar verince. İkinci dikkatleri hikâyenin erkek kahramanına çekmek istedim.Zaten ikinci cümle kaçınılmaz olarak ilk cümleyi güçlendirmek, onun açtığı yoldan gitmek zorundaydı. ‘Aylar geçtiği halde,’ diye yazdım, ‘bir türlü bu tesirden kurtulamadım.’ ”

Madonna’nın Son Hayali kitabının yazarı Doğan Akhanlı, doğduğu köyü annesini, babasını, köyünde yetişen meyveleri,o meyveleri nasıl çaldıklarını, okuma saati yaptıklarını, okudukları kitapları anlatıyor.gazap-uzumleri-148175-691153-14-B

sy.102/ “O gün John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okumaya başladık. Okuma saatleri mevsimlere göre uzayıp kısalsa da babam eve geldikten sonra en geç yarım saat içinde sona ererdi. Sonra akşam çorbası içilir, gelen giden olmazsa yatmaya gidilirdi.”

Yıllar önce Amerika’dan yardım için çocuklara süt tozu ve balık yağı gönderilmiş, acaba çocukların iyi beslenmesi için mi yoksa onların kötü beslenmeleri için mi gönderilmişlerdi. İşin içinde Amerika varsa insan pek iyi düşünemiyor, altından bir çapanoğlu çıkacakmış gibi geliyor.

sy.103/ “Okulun iki büyük dershanesi, bir öğretmen odası, bir de işliği vardı. Tek öğretmen olduğu için, diğer dershane toplantılar için kullanılır, beş sınıf aynı anda ders yapardı. İşlikte, Amerika’dan geldiği söylenen süttozları, balıkyağları, köylülerin motoryağı adını verdikleri bitkisel yağlar, un çuvalları depolanırdı.”

sy.107/ “Yıllar sonra karlı bir ocak gecesi, sabaha karşı annemin öldüğü haberini aldım. Çocukluk anılarım aniden buz kesti. Beyaz geceler, kırmızı elmalar, karaçam ormanları, kayın ağaçları, Gazap Üzümleri ve Kürk Mantolu Maria Puder’in hayatta kalmış küçük kızı anlamını yitirdi. Çünkü, yıllar boyunca annemin sevgisine karşılık verebileceğim en güzel armağanın, bir gün köye geri dönmek olacağını biliyordum.”

Hiçbir zaman farklı düşünen, farklı inançları olan kişilerin, yok edilmesini anlayamadım ve anlamak da istemiyorum. Yazar bu düşüncelerini ne güzel anlatıyor.

sy.143/ “Yahudi Soykırımı hakkında bilgim arttıkça kafam karışmaya başladı.  İmha edilmesi öngörülen Türkiyeli Yahudilerin, mesela Tekirdağ’daki bir zanaatkârın ve onun Almanya’dan da savaştan da habersiz, daha yeni doğmuş çocuğunun Almanya’nın çıkarlarını nasıl tehlikeye düşürebileceğini, hayal gücümü en uç noktalara kadar zorladığım halde bulamadım. Bir arkadaşım Almanların rasyonel bir millet olduğunu söyler dururdu. Ama Avrupa Yahudilerinin imhasının rasyonelliği neredeydi? Her şeyden önce, bir grup insan, farklı algıladığı insanları yeryüzünden silme fikrini nasıl oluşturuyordu?”

Köln’de eşi Ayşe ve iki çocuğuyla yaşayan yazar Maria Puder’i araştırmak için Berlin’e ve Polonya’ya gidiyor. Berlin Expresi’nde kendi hikâyelerinden “Kırmızı Elmalar”ın kahramanı, Maria Puder’in kızıyla aynı ismi taşıyan Alma adlı Alman bir kadınla karşılaşıyor. Kadın onun hikâyesini okusa da; her şey onun hikâyesinde yazdığı gibi olmuyordu. Alma adlı kadın Maria Puder’in kızı değildi.

Daha sonra Alma ile görüşüyor ve Maria Puder’i birlikte arıyorlar.

sy.212/ “Maria Puder’in adı annem tarafından verilmiş kızına âşık olduğum günden beri Maria Puder, benim için varlığından asla kuşku duymadığım bir kahramandı zaten. Bütün sorun, onun farklı bir düzlemin, farklı bir dünyanın, roman dünyasının kahramanı oluşuydu. Sadece düşününce, hayal edince var olabiliyordu.

Maria Puder dedi Alma, sadece bir roman kahramanı olmayabilir, yani gerçekte de yaşamış olabilir.”

sy.216/ “Alma, Kürk Mantolu Madonna kitabının yanımda olup olmadığını sordu.

“Hayır, ama önemi yok bunun. Kitabı ezbere biliyorum.”

“Şaka yapma.”

“Gerçekten ezbere biliyorum. Hatta bazen kitabı ben yazmışım hissine kapılıyorum.”

“Söylediklerini hatırla: Sabahattin Ali(ya da Raif Efendi) Lützow Caddesinde bir pansiyonda oturuyordu, doğru mu?

“Doğru.”

“Maria Puder de Lützow Caddesine yakın bir yerde, kanalın kenarında, bir köprüden bakılınca görülebilecek bir evde oturuyordu, yanılıyor muyum?”

“Yanılmıyorsun.”

2d535840cc3a45852147d8705b5c48a8k.man. madonna

Maria Puder       Foto: Pinterest

Yazar, Alma’nın yardımıyla Maria Puder’in evini bulur. Evin önünde Maria Puder  burada otururdu. 28,10,1938’de Polonya’ya sürüldü./Kayboldu.  yazıyordu. Bir kaldırım taşının üzeri pirinç kaplanmış ve bu yazı yazılmıştı. Bu geçmişi sanatı aracılığı ile yaşatan Kölnlü bir heykeltraş olan Uta Günter’in buluşuymuş. Bu anıt taşlarına sendeleten, tökezleten, uyaran anlamına gelen Stolperstein adını vermiş.

sy.236/ “Sendeleten ya da uyaran taşlar derken gerçek anlamda ayağa takılan değil; ruha, bilince, hafızaya takılan taşlardan söz ediyordu. Avrupa’da altı milyon insanın evlerinden alınıp ölüme gönderildikleri gerçeği onu ümitsizliğe sürüklememişti. Tabii ki altı milyon anıt taşını kaldırımlara döşemesi mümkün değildi. Buna rağmen vazgeçmeyi düşünmüyordu. Daha şimdiden 1200 anıt taşını Köln caddelerine döşemişti.”

indir (1)doğan akhanlı

Doğan Akhanlı- Yazar        Foto: İdefix.com

Yazarımız, Alma’yla birlikte Varşova’ya, Krakow’a gider. Oralara gitmişken Yahudiler için açılmış kampları da ziyaret ederler.  

sy.244/ “Oswiecim’i kastediyorsun herhalde?”

“Evet, orasını.”

71764auschwitz

Ausczwitz                   Foto: Evrensel.Net

“Auschwitz’in olduğu kasabanın adıdır. Auschwitz adını Almanlar verdi oraya. Auschwitz’in üç  kamptan oluştuğunu biliyorsun.(Bilmiyordum.)

sy.245/ ” Peki Oswiecim dediğin kasaba halen var ve şimdi kampın etrafında hayat sürüyor mı diyorsun?

“Evet.”

“Peki çocukların, “Şu tel örgülü yer nedir? sorusuna anne babalar ne cevap veriyorlar?”

” Bilmiyorum.”

sy.258-259/ ” Alma’ya daha önce toplama ve ölüm kamplarına gidip gitmediğini sordum.”

“Auschwitz hariç çoğuna , diye cevap verdi.”

“Ne hissettin orada?”

“Utanç. Buchenwald’da her şeyi görmüş kayın ağaçları gibi sonsuza dek yas tutmak istedim.”

“Alman olduğun için mi?”

“Bilmiyorum, orda Alman olduğum aklıma gelmedi. Gençlere rehberlik ettiğim için duygusal davranmamam gerekiyordu, ama kendimi kaybedecektim nerdeyse.”

“Normalde yüzleşmeye hazır olman gerekmez miydi? Bu konuda çok şey okumuştun  ve çok şey biliyordun.”

” Söz konusu olan Holocaust ise bilgi, bilim, bilinç, varlık ve ruh iflas ediyor.”

” Peki, beni niye sürüklüyorsun oraya?”

” Ben mi sürüklüyorum?”

” Kim sürüklüyor?”

” Kendi huzursuz ruhun.”

….

” Shoah ne demek?”

“Yahudiler Holocaust’u öyle adlandırırlar.”

“Ama sen Yahudi değilsin.”

“Değilim, ama Alman olduğumu da unutamam.Konuşurken bizim suçlarımızın, bizim suç ortaklığımızın, bizim suskunluğumuzun yol açtığı bir felaketi, felaketin doğrudan hedefi olanların nasıl ve hangi kavramlarla konuştuklarına dikkat etmem, konuşurken onları bir kez daha kırıp bir kez daha mağdur duruma düşürmemem gerekir. Yani konuşmaktan daha çok dinlemem, anlamaya, kavramaya çalışmam gerekir. Yoksa iki toplum arasında yeniden köprüler kurmamız mümkün olmaz.”

sy.260/ “Ama sen suçlu değilsin ki, sen o zaman doğmamıştın bile.”

” Suçtan değil, sorumluluktan söz ediyorum burada. Sonuçta benim, neden öldüğümü bile bilmeden ölen hiçbir akrabam yok, ama İsrail’de doğan çocukların hemen hemen tamamı toptan idam kararı verilmiş bir kökten geliyorlar. Aynı günde doğduğum bir İsrailli ile benim hikâyemin ilk kelimesi aynı olsa bile, ‘doğmak’ kelimesi ikimiz için aynı anlamı taşımıyor.”

” Toplama ve imha  kamplarından sağ çıkıp yaşadıklarını anlatmayı deneyenlerin çoğu intihar etti.”

sy.265/ “Müzeye adım attığımız andan itibaren gördüklerime, yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalışıyordum. Görüntüler hem net hem çok bulanıktı. ‘Arbeit machte frei’/Çalışmak özgür kılar, yazılı kapıdan geçtiğimizi, kapının sağ tarafındaki barakanın önünde mahkûmlardan oluşan Auschwitz orkestrasının çaldığı müziği hatırlıyordum. Auschwitz’e 1942 yılında 7.5 ton, 1943 yılında 12 ton mavi asit sevk edildiğini duyduğumda 12 bin ton insanın kaç insan ettiğini hesaplamaya kalktığımı hatırlıyordum. İçime bağışlanmaz bir utanç çöktüğünü hatırlıyordum. Ağlamak isteyip ağlayamadığımı, kaçmak isteyip kaçamadığımı, durmak isteyip duramadığımı hatırlıyordum. Ağlayışlarımızın bir türlü kesilmediğini hatırlıyordum. 11 numaralı ölüm bloğunu ziyaret ettiğimizi, gaz odalarında boğulduğumuzu, karanlık hücrelerde kör, krematoryumlarda kül olduğumuzu hatırlıyordum.Yıllar önce yitirdiğim Tanrıya, ‘Varsan nerdesin?’ diye bağırdığımı, gükyüzünde Tanrının yüzünün şekillendiğini,   Tanrının yüzünün annemin yüzü olduğunu hatırlıyordum. Kendi içlerinde kaybolduklarının farkında olmadıklarını Tanrıya isyan ederlerken Tanrıya sığındıklarını hatırlıyordum.”

sy.268/ “Auschwitz’den sonra hayata katlanamama duygusunu kavradığımı sandım, ama kar yağışının kesildiği o şafak vakti Auschwitz’de olup bitenleri anladığımdan asla emin olamadım. Çünkü olmaması gereken o yer varsa, Adorna haklıydı ve insanlık bütün dillerde şiirsiz bir geleceğe mahkumiyeti hak etmişti.

tarihi_olaylar_auschwitz-jpg_697651631_1439034366

Auschwitz Toplama Kampı              Foto.tarihiolaylar.com

“AUSCHWİTZ’DEN SONRA ŞİİR YAZMAK BARBARLIKTIR.”

Doğan Akhanlı,Alman filozofu Adorno’nun bu sözünü pek çok dile çevirtmiş. İnsanların soykırımla yok edilmeleri korkunç bir olay. Ötekinin de yaşama hakkı vardır, herkes aynı olmayabilir. Farklılıklar bize değer katar. Keşke herkes bunu bilebilse…

Yola 12 Aralık 1942 tarihinde Struma ile çıkmışlardı.Yetmiş bir gün süren deniz yolculuğunun 38. gününde Maria Puder mavi kaplı defterine gemide yaşadıklarını yazmış. Daha sonra rahatsızlanan ve karaya çıkan Rosa’ya defterini vermişti. Yıllar sonra yazarımız Doğan Akhanlı Aralık 1999’da Köstence Limanı’na gelir. Maria Puder’in o gemiye binmesini engellemek ister, ama olan olmuştur,<Zaman o zaman değildir. Maria o gemiyle havaya uçmuş 769 yolcunun ikisi hariç hepsi Rus denizaltısının attığı bombayla havaya uçup denize karışmıştır.

Aşağıdaki yazı M.Puder’in defterine yazdığı yazıdan bir bölüm.

sy.306-307/”Karaya bugüne kadar sadece Martin Segall, eşi ve çocuğu çıkabildi. Socony petrol şirketi, müdürünü, eşi ve çocuğunu kurtarabilmek için bütün imkanlarını kullandı.Onların kurtuluşu hem kıskançlık hem de sevinçle karşılandı. Naziler, Türkiye’yi işgal etmez ya da Türkiye işgal edilinceye kadar çok uzaklara, mesela Amerika’ya ulaşmayı başarır ve geçmişin onları ezen yükünü alt edebilirlerse yaşayacaklar muhtemelen.Türkiye’de kalsalar bile yaşama ihtimalleri olur belki. Ben kıyıya ayak basabilsem hiçbir yere gitmem, senin kucağında günlerce uyur, günlerce güneşi ve ağaçları  seyreder, kuş ve rüzgârın sesleriyle günümü gün ederdim.Belki mümkün değil, ama kıyıya bir ayak basabilsem geçmişe dair bütün anıları, kavramları bile beynimde n söküp atmayı denerdim. Mesela Nazi kelimesini ağzıma almayı hiç istemezdim. Şu anda tek dileğim karaya çıkabilme ya da yola devam edebilme. İkisi de mümkün görünmüyor. Ne karaya çıkabiliyor ne de yola devam edebiliyoruz.Otuz beş gün önce Struma adlı bu ucube, Galata Köprüsü’ne yaklaşırken sizinkilerin bizi kazazedeler olarak göreceğini ve ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,’ diye karşılayacaklarını sandık. Öyle olmadı, sizinkiler de Avrupalı bizimkiler gibi davrandılar. Yallah! Yallah! Defolun buradan!’ diye bağırdılar. 1. ve 2. kaptanın ‘İzin verin de hiç olmazsa su ve ekmek ihtiyacımızı karşılayalım,’ ricasını bile duymazlıktan geldiler. ‘ Yallah!!! Yallah!!! Ya defolursunuz ya da batırırız!’ Sonra vapurun motorları durdu. Bir daha çalışmadı. Bir çekme römorku yanaştı. Bizi karaya çekeceğini sanırken, Sarayburnu açıklarına götürüp bıraktı. Rosa sanki karaya çıkış izni verilmeyişinin sorumlusu benmişim gibi suçlayan sözler söyledi bana.  ‘Hani Türkler başkaydı?’ sözleri içime oturdu. Bana göre Türkler sendin ve senin davranış ve yüreğin Türklerin davranış ve yüreği olacaktı. Şaşırdım…”

Sy. 320/” Maria Puder’in  son hayalinin kırmızı elmaların çiçek açtığı mevsimlere doğru yol aldığını, müstakil bir evin bahçesine konduğunu son hayalinin şahidi olduğumu anlatabilirdim. Maria Puder, kayın ağacının gölgesinde kuşların ve rüzgârın sesini dinleyerek karabasansız bir uykuya dalmıştı. Belki de az sonra uyanacak baş ucunda Sabahattin Ali’yi bulacaktı.”

Doğan Akhanlı köyüne gider ve ölmüş olan annesiyle hayalen konuşur. Annesini çok sevdiği ve ondan çok fazla etkilendiği açıkça görülmektedir. Yazarımız; Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı kitabının kadın karakteri Maria Puder’in hayali bir kahraman olmadığını, gerçekte yaşadığını Sabahattin Ali’nin Maria Puder’i sevdiğini ve Maria Puder’in Struma adlı vapurda öldüğünü anlatır.

1234_5743 filiz ali

Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali  Fotoğraf; Enson haber.com

Kürk Mantolu Madonna İngilizceye çevrilmiş. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali Maria Puder’in gerçekte yaşamış olduğunu, babasının hapisteyken bir arkadaşına yazdığı mektupta Maria Puder’den bahsettiğini ve 1920’lerde çok gençken bir yıl Berlin’de yaşadığını, Maria ile tanıştığını, beraber uzun yürüyüşler yaptıklarını, el ele tutuştuklarını yazıyor.

Demek ki yazarımız bir hayalin izini sürmemiş, hem Maria Puder’in nasıl öldüğünü öğrenmiş hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkmış.

KOKU-PATRİCK SÜSKİND

Kitap: Koku/ Das Parfüm

Yazarı: Patrick Süskind

Can Yayınları

Almanca aslından çeviren: Tevfik Turan

Sayfa: 258

1949’da Almanya’da doğan Patrick Süskind üniversitede tarih eğitimi aldı. Üniversite yıllarında yazmaya başlayan yazarın, o yıllarda yazdığı düz yazılar ve senaryolar bugüne kadar yayımlanmadı.

Yirmiden fazla dile çevrilen Süskind’in kitapları birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmış. Hakkında pek az bilgi olan Süskind’in yazdığı kısa ve alaycı bir biyografisi de varmış. Münih, Paris ve güney Fransa’da yaşayan Süskind insan içine çıkmaktan pek hoşlanmıyormuş.

Koku

Das Parfum (Koku) Patrick Süskind’in 1985 tarihinde yayımlanan ilk romanı, 33 dile çevrilen Das Parfum, dünyada sekiz milyon adet satılmış, Süskind’i dünya çapında şöhrete kavuşturmuş. Das Parfum, Almanya’nın önemli dergilerinden olan Der Spiegel’in çok satanlar listesinde tam dokuz yıl yer almış; yani hem çok satan hem de uzun yıllar satan bir kitap. Kitabı çok satan, dünya çapında ünlü, ayrıca Almanca konuşulan ülkelerin en önemli çağdaş yazarlarından biri olan Patrick Süskind kendisine verilen edebiyat ödüllerini almıyor ve reddediyormuş.

Patrick Süskind

Patrick Süskind

1987 yılında Tevfik Turan, Das Parfum’u Koku adıyla dilimize çevirmiş, kitap Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Alman yönetmen Tom Tykwer kitabı sinemaya uyarlamış. Film, 2006 yılında Almanya’da; 2007’de Türkiye’de  gösterime girmiş.

Kitap, 17 Temmuz 1738’de Paris’te bir çöplükte doğan, koku alma konusunda üstün yetenekli olan Jean Baptiste Grenouille’i anlatır. Çok çok uzaklardan her nesnenin kokusunu alabilen Grenouille’in kendi kokusu yoktur. Grenouille, bunu fark ettiğinde kendinin de başka insanların da yaşamları değişir. Kendini normal insan haline getirmek, doğal insan kokusunu elde etmek için cinayetler işler. Cinayetlerden elde ettiği kokuları biriktirir.

Kitaptan alıntılar:

“İnsan kokusu hep etten kaynaklanan bir kokudur, o halde günaha batmış bir kokudur. Böyleyken nasıl olur da, etin işlediği günahı henüz düşünde bile tanımamış bir bebek kokabilir? Nasıl koksun ki?”

“Paris her yıl on binin üstünde bulunmuş çocuk, piç, yetim üretiyordu.”

“Küçük Grenouille için Madam Gaillard’ın evi nimetti. Herhalde başka hiçbir yerde hayatta kalmayı başaramazdı. Oysa burada, bu ruh yoksulu kadının yanında serpildi. Dirençli bir bünyesi vardı. Nasıl çöplükte doğduktan sonra hayatta kalabildiyse, şimdi de kendini öyle kolay kolay bu dünyanın dışına ittireceğe benzemiyordu.”

“Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce, bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkârdı.

Bedeni için gereksindiği en az ölçüde besinle giysiydi. Ruhu içinse hiçbir gereksinimi yoktu.”

“Odun/ Grenouille bacaklarını uzatmış, sırtını odunluk duvarına vermiş, gözlerini kapamış kıpırdamadan oturuyordu. Bir şey görmüyor, bir şey hissetmiyordu. Sadece çevresinden yükselip sundurmanın kuytusunda biriken odun kokusunu duyuyordu. Bu güzel kokuyu içiyor, onun içinde boğuluyor, bu kokuyla en içindeki en son gözeneği tıkıyor, kendi de oduna dönüşüyor, ağaçtan bir kukla gibi, bir Pinokyo gibi, ölü gibi yatıyordu odun yığınının üstünde; neden sonra belki bir yarım saat sonra “odun” sözcüğünü çıkardı ağzından. Tepeden tırnağa odunla dolmuş, gırtlağına kadar odunla dolmuşçasına, odun karnından, boğazından, burnundan taşıyormuşçasına kustu, attı sözcüğü. Kustu da kendine geldi, odunun ezici varlığının, kokusunun altında ezilip boğulmaktan kurtuldu. Günlerce bu yoğun koku yaşantısının sersemliği içinde gezdi.

Böyle öğrendi konuşmayı. Soyut kavramlar, özellikle töresel ve ahlaki cinsten olanlar ona zor mu zor geliyordu. Aklında tutamıyor, karıştırıyordu, yetişkin bir insan olduğunda bile istemeye istemeye ve çoğu zaman yanlış kullanacaktı hak, vicdan, tanrı, sevinç, sorumluluk, alçakgönüllülük, şükran vb. sözleri; her birinin neye karşılık olduğu karanlıktı ona ve de hep karanlık kaldı.”

“Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş; şişkin bir yelken gibi kokuyordu.”

“Bu parfümler ona bütün olarak daha çok kaba, hantal; beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu. Ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu.”

“Şimdilik yalnız iğreti olarak da olsa kendisinde olmayan insan kokusunu edinmek istiyordu. Elbet insanların belli bir kokusu var değildi. Her insan başka türlü kokardı, bunu binlerce kokuyu tek tek ayırdedebilen ve insanları doğduğundan beri koklayarak birbirinden ayıran Grenouille’den iyi kim bilebilirdi. Gene de parfümsel yönden ele alındığında insan kokusu diye bir ana tema vardı, pek de bayağı bir koku. Bütün insanların, çevrelerini birer hale gibi, ince farklar gösteren bireysel kokulardan oluşan bulutlar sarsa da aynı biçimde taşıyadurduğu, terli-yağlı, genelde oldukça iğrenç bir ana tema.”

“Onun istediği, belirli insanların kokusuydu; o çok seyrek olan, aşk uyandıran insanların kokusu. Böyleleriydi onun kurbanları.”

“Mayıs’tan eylül sonuna kadar her halk kesiminden, en güzellerinden yirmi dördün üstünde genç kız öldürüldü.”

“Grenouille’in o gün yarattığı garip bir parfüm oldu. O zamana kadar dünyada bundan daha garip bir parfüm yapılmamıştı: bir güzel koku gibi değil, güzel koku yayan bir insan gibi kokuyordu. Bu parfüm karanlık bir odada koklansa, odada ikinci bir insan daha duruyor sanılırdı.”

“Kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu, şimdi gerçek insanlar üzerinde kurmalıydı egemenliğini.”

“Kokulara egemen olan insanın kalbine egemen olurdu.”

“Çiçekler, ölüm korkusu içindeki gözler gibi bir saniye yüzeyde kalıyor, spatulanın gelip yağa gömdüğü anda bembeyaz kesiliyorlar, sıcak yağ çevrelerini sarıveriyordu.

Hemen hemen aynı anda da pörsümüş, solmuş oluyorlardı; anlaşılan ölüm o kadar apansız yakalıyordu ki çiçekleri, son kokulu iç çekişlerini kendilerini boğan o sıvıya teslim etmekten başka seçenekleri kalmıyordu. Ölü çiçekler kokmaya devam ediyor değildi, hayır kokan çiçeklerin kokusunu içmiş olan yağın kendisiydi.”