DİŞLİCE ADASI

Datça ile Bozburun Yarımadaları’nın arasındadır Hisarönü Körfezi. Koyları, köyleri, adaları; turkuaz renkli, tertemiz denizi, pasifikten gelen yatların getirdiği şeffaf kanatlı uçan balıkları, denizle öpüşen ormanlarıyla görenleri kendine hayran bırakır.

Hisarönü Körfezi

Hisarönü Körfezi

Dişlice ise Hisarönü Körfezi’nin volkanik kayalardan oluşmuş bir adasıdır. Denizden göğe doğru diş diş yükseldiği, her bir kaya dişe benzediği için Dişlice adını almış.

Dişlice Adası-Hisarönü Körfezi

Dişlice Adası-Hisarönü Körfezi

Dişlice Adası’na karşıdan baktığınızda bir adadan çok, büyük bir kayalığa benzetirsiniz. Bu kayaların her biri size bir canlıyı veya bir objeyi anımsatır.

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Denize henüz girmiş, saçını topuz yapmış bir kadının bedeni ya da hortumunu suya daldırmış bir fil hemen gözünüze çarpar.

Pek çok broşürde, kitapçıkta Dişlice Adası’na Aşk Adası da dendiğini yazar, Dişlice’de kayalar öylesine girintili çıkıntılıdır ki kitapçıklarda yazdığına göre gözlerden uzak kalmak isteyen aşıklar bu girintili çıkıntılı kayaların arasında buluşurmuş, onlarca kez gittim Dişlice Adası’na; ama o bahsedilen aşıklara hiç rastlamadım. Kayaların üzerine yazılmış yazıları gördüm ne yazık ki…

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice Adası Kayaları

Dişlice’ye bir kere giden defalarca gitmek ister; adanın dişe ve onlarca nesneye, canlıya benzeyen kayaları, pırıl pırıl turkuaz renkli denizi sizi bir anda kendine bağlar; adaya sevdalanıverirsiniz hiç anlamadan. Hele denize gözlük-şinorkel-palet üçlüsüyle girmişseniz su altındaki güzellikleri seyretmeye doyamazsınız.

Dişlice Adası Su altı

Dişlice Adası Su altı

Dişlice Adası-Su altı

Dişlice Adası-Su altı

Minik Balıklar

Minik Balıklar

Dışarıdaki kayalar su altında da devam eder, güneş denizin üstünde ve altında ışınlarını saçarak oynaşır, pek fazla balık olmasa da minik, minicik balıkları izleyebilirsiniz.

Dişlice Adası-Su altındaki Süngerler

Dişlice Adası-Su altındaki Süngerler

Eski zamanlarda Marmaris ve çevresinin geçim kaynağı olan süngerler sizi “merhaba” diye karşılar.

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Onların merhabası bana Mavi Yolculuğun fikir babası ve ilk yolcularından Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’i hatırlattı. Merhabaaa büyük usta!

Dişlice Su altı Bitkisi

Dişlice Su altı Bitkisi

Dişlice Adası-Su altı

Dişlice Adası-Su altı Bitkileri

Süngerlerin dışında çeşitli deniz bitkisiyle karşılaşırsınız.

Hisarönü Körfezi(Marmaris) Deniz Kirpisi

Hisarönü Körfezi(Marmaris) Deniz Kirpisi

Daha önce herhangi bir yerde görmediğim deniz kestanesinin akrabası olan deniz kirpisiyle burada tanıştım.

Dişlice Adası-Tekneler

Dişlice Adası-Tekneler

Dişlice Adası- Özel Yatlar

Dişlice Adası- Özel Yatlar

Selimiye’den, Ucba’dan, Orhaniye’den kalkan günü birlik tur teknelerinin, özel teknelerin, mavi tur yapan teknelerin uğrak yeridir Dişlice Adası. Tekneler Dişlice’nin rüzgâr almayan, denizin kıpırdamadığı tarafına yanaşır. Günü birlik tekneler burada öğle yemeği molası verir; yemekten önce veya sonra tekne turuna çıkanlar kendilerini turkuaz sulara atıp yorgunluklarını ve havanın sıcağını üstlerinden atarlar. Özel yatlar ve mavi tur gezisi yapanlar Dişlice’de geceyi geçirebilirler.

Dişlice Adası'nın Plajlarından Biri

Dişlice Adası’nın Plajlarından Biri

Minik plajları vardır Dişlice’nin, bir de kayaların arasından adanın rüzgârlı ve dalgalı diğer tarafına geçilebilir.

Dişlice Adası'nda Kayalıkların Arasından Diğer Tarafa Geçiş

Dişlice Adası’nda Kayalıkların Arasından Diğer Tarafa Geçiş

Turkuaz renkli, sakin denizde yüzmek istemezseniz, çığlıklar atarak yükselen dalgaların bulunduğu tarafa kayalıkların arasından on adımda geçebilirsiniz. Dişlice’nin turkuaz sularında serinlemeniz, su altındaki güzellikleri seyretmeniz dileğiyle…

Fotoğraflar: Kubilay Mayadağlı

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 2 (Akordiyon 3)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet) bizim olmazsa olmazımız olmuştu. Orada kendimizi çok iyi hissediyorduk, doğanın içinde yaşamak olağanüstüydü. Pek çok kampçı arkadaşımızla gittik Gökçetepe’ye. Gökçetepe’nin deniz kıyısı kumsal olmadığı, denizin içi taşlı, kayalı, deniz kestaneli olduğu için kumsaldan denize girmeye alışık olanların pek tercih etmediği bir yerdi.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Bizim için denizin içinin kum, sahilinin kumsal olması veya olmaması fark etmiyordu; yüzerken ayağınızın yere değmesi gerekmiyor. Hele palet, gözlük, şinorkelle dalmak ve su altını seyretmek harikaydı! Kayaların arasında dolaşan balıklar, değişik kaya yapısı, kayaların üstüne tutunan deniz kulakları, deniz kestaneleri, mercanlar, yeşilin çeşitli tonlarındaki yosunları seyretmenin keyfi bir başkaydı.

Şahin Ailesi'nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Şahin Ailesi’nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı’nda karavanlarını sürekli bırakan karavancılar vardı. Bu çekme karavanlardan biri de arkadaşımız Selami Şahin ve kardeşlerine ait olan bir karavandı.

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Şahin ailesi de Gökçetepe’yi çok seviyordu; öyle seviyorlardı ki burada yapılan yazlık evlerden aldılar. Bizler de bir aralık o evlerden almayı düşünmedik değil, bir anlık bir düşünceydi hemen vazgeçtik bu düşünceden.

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Bizim gibi çadırla ya da karavanlarıyla kamp yapmayı seven arkadaşlarımızla defalarca Gökçetepe’de kamp yaptık. Bizler hareketi sevdiğimizden tekneyle pek çok koya gidiyorduk, hangi yıldı anımsamıyorum; ama aylardan hazirandı. Mecidiye yakınlarında bir koya gittik deniz kalkıp kopuyordu, su altında bir mağara vardı, mağaranın bir ucundan bakınca  diğer ucunun turkuaz mavisini görmek içimizi coşturdu, bu arada deniz de coşmuştu, mağarayı görebilmek için kaya duvara sıkı sıkı tutunmak gerekiyordu yoksa bizi bir anda ileriye fırlatıp kaya duvara çarpabilirdi. Sevil’le birlikte kaya duvara çarpmamak için olanca dikkat ve kuvvetimizle kayalara tutunurken Mithat’la Atilla mağaranın içine girdi, yüzerek gidip mağaranın diğer ucundan o olağanüstü turkuazdan çıktılar.

Mığrı (Yılan Balığı)

Mığrı (Yılan Balığı)

Onlar mağaranın içinde yüzerken dar, galeri gibi mağaranın iki tarafında bulunan birçok delikten başlarını çıkarıp etrafı seyreden mığrıları (yılan balıkları) gördük, çok korktuk, heyecanımız doruktaydı.  Mağaranın duvarlarındaki mığrıların Atilla ve Mithat’a zarar vermesinden çekindik; ancak insanlar onların pek de umurlarında değildi, sanırım karınları toktu. Hani evinizin camından dışarıyı seyredersiniz ya, yılan balıkları da aynı camdan bakan insanlara benziyorlardı. Keşke onları fotoğraflayabilseydik, bu her zaman görülebilecek bir şey değildi. Su altındaki o mağarayı ve mağaranın duvarlarındaki pencerelerden etrafı seyreden mığrıları hiç unutmadım, belleğime kaydettim, istediğim zaman onları izleyebiliyorum.

Mığrıların mağarasından sonra bir koya geldik, burası rüzgâr almıyordu, su kıpırtısızdı. Atilla ve Mithat burada dalış yapacaklardı, biz de yüzüp su altını dolaşır seyrederiz diye düşünüyorduk. Tekneyi koya yanaştırıp orada konuşlanırız diye konuştuk, çakıllı sahile yanaşmamıza üç-dört metre vardı, derinlik yarım metreymiş gibi gözüküyordu, ayağımı attım tekneden suya inmek için iki üç saniye öylece kaldım, ayağım yere değmedi bile; çünkü derinlik en az on metreydi. Su öyle parlak öyle parlaktı ki beni yanıltmıştı. On metre derinliği yarım metre olarak görmüştüm. Burada üç saat kaldık; balık adamlarımız dalışa gitti, bizler de ışıl ışıl, parlak sularda yüzdük, kendimize göre daldık, su altını seyrettik. Sudan çıktıktan sonra termoslarımızdaki çaylarımızı içtik, sandviçlerimizi yedik. Rüzgâr almayan koyda bir anda her şey uçuşmaya başladı, kıpırtısız deniz dalgalandı, hava soğudu… Balık adamlarımız ne yapıyorlar, ne zaman dönecekler diye konuşurken onlar da geldi, havanın değiştiğini su altında hissettiklerinden dönmüşlerdi. Hemen eşyalarımızı toplayıp tekneye atladık, kampımızın yakınındaki bir koya gelene kadar ıslanmadık bir şey kalmamıştı, deniz kalkıp kopuyordu, dalgalar şırak şırak tekneyi dövüyor, bizleri ıslatıyordu. Hava bir anda kararmıştı. Kampımızın olduğu yerde tekneyi kıyıya çektik, çadırımıza koşarak geldik. Nasıl mutluyduk nasıl anlatamam!

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz çadırımızı her defasında farklı bir yere kurardık, özellikle manzarayı en iyi şekilde seyredeceğimiz yerlere. Bir keresinde minik bir dere yatağına kurmuşuz çadırı, bütün gece yağmur yağdı, sabahleyin bir uyandık suyun ortasında yatıyoruz. Gün boyu, yataklarımızı, tulumlarımızı kurutmaya çalıştık, mart ayındaydık ıslananların kuruması çok zordu. DSC02227-karavan abMithatların karavanında kalorifer borularının geçtiği gardroba ıslanan tüm eşyamızı astık da akşam kuru bir yatakta, kuru tulumlarla yatabildik. Yaşadığımız hiçbir olumsuzluk bizi kamp yapmaktan alıkoymadı, her zaman, her koşulda çadırda uyumaktan büyük keyif aldık. Nereden geliyordu bu doğa sevgimiz?

Bulgaristan

Bulgaristan

Ben Bulgaristan’da doğdum, on beş yaşıma kadar orada yaşadım. Okulda doğayı korumak, doğaya önem vermek işlenen en önemli konulardı. Yaz ve kış tatillerinde de okul, öğrencileri doğada kamp yapmaya götürür, doğada yaşamayı öğretirdi. Ayrıca annem babam da gezmeyi çok severdi. Küçük bir arabamız vardı. Devlet, ailelerin çadırla tatil yapmaları için kiralık çadır verirdi.

Bulgaristan’da kamp yerleri çoktu, demir perde ülkelerini -Çekoslovakya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Yugoslavya- küçük arabamızla gezmiş, kiraladığımız çadırla bu ülkelerdeki kampinglerde kalmıştık. Bu büyük geziyi iki kez yaptık. Bu ülkelerin hepsinde çadır turizmi çok yaygındı. Bulgaristan’da kiraladığımız çadırlar modern değildi, fazlaca kullanılmıştı; öyle olmasına rağmen temiz ve sağlamdı. Gittiğimiz ülkelerin –Doğu Almanya hariç- kampingleri lüks değildi; lâkin alt yapısı düzgün bir şekilde yapılmış kampinglerdi. Tuvaletleri, duşları, mutfakları her kampçıya rahatlıkla yetiyordu ve her yer tertemizdi.

Gökçetepe Kampı’nda tuvalet, duş, su sorunu olması bana çok garip geldi. İnsanın temel gereksinimlerinin karşılanmadığı bir kamping, kamping olamazdı. Gökçetepe Orman Kampı’nı seviyorduk; ancak alt yapıdaki eksiklikler canımızı çok sıkıyordu, uzun süre kalmak istediğimiz halde orada fazla kalamıyorduk.

Eşim Atilla Almanya’da büyümüş, onun ailesi de doğayı, kampçılığı seven bir aileymiş. Almanya’dan bütün akrabalarına çadır ve kamp malzemeleri taşımışlar yıllarca.

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe’de büyük bir aile olarak kendi kampinglerini oluştururlarmış. Onlar etrafı çevrili alanlarda kalmaktan nefret eder; onun için de doğal kamplarda kalırlarmış.

Biz de ailelerimiz gibi doğayı taa içimizde hissedip doğanın sesleriyle çadırımızda uyumayı ve uyanmayı çok seviyoruz.

AVŞA ADASI’NDA SEL FELÂKETİ (Gezici Doğa Evim 1)

Cama vuran tıp tıp sesiyle uyandım, alt kata inip verandaya çıktım. Yağmur hafif hafif yağıyor, havada kara bulutlar dolaşıyordu. Saat yedi yirmiydi. Bu kapalı havada en iyisi uyumak deyip yatak odama çıktım.

Bir telefon sesi uzun uzun çaldı, denizdeydim. Suya daldım, suda bir sürü balık dolaşıyordu. Su altında, onları izlemekten her zaman keyif almışımdır. Hiçbiri benden ürkmedi, çevremi aldılar; etrafımda dans ediyorlardı. İlke Kodal ve Selim Borak İDOB- Giselle Balesinde

Giselle (İlke Kodal)-Albrecht (Selim Borak)/Giselle Balesi

Balıklar Giselle (Jizel) Balesi’ni canlandırıyorlardı sanki! İlginç!

Telefon çalmaya devam ediyor. Aaa, balığın biri telefonuma bir ip takmış dolaştırıyor! Telefonumu derinlere sürüklüyor. Telefona ulaşmalıyım.

Giselle (Jizel) Balesi

Giselle (Jizel) Balesi

Balıkların dansını da kaçırmak istemiyorum. Şu kikla benim rolümü mü kapmış? Heyy, Bayan Kikla! Giselle’in annesini ben oynuyorum. Sana ne oluyor? Hiç umru değil, beni duymuyor bile! Yuvasının önünde kızıyla dans ediyor.

Selim’in oynadığı Albrecht’i de şu Karagöz oynuyor olmalı. Giselle’e aşık olduğu nasıl da belli! Giselle de onu seviyor.

Giselle (Jizel) Balesi’nde Giselle’in annesini canlandırıyordum. Bu, beni derinden etkileyen rollerden biridir. Bir annenin evlâdını kaybetmesinin acısını derinden yaşadım o oyunda. Diğer yandan oğlum Selim’le aynı sahneyi paylaşmanın heyecanı had safhadaydı!

Kiklacık bırak bu oyunu, senin acı çekmeni istemiyorum! Su altında müziksiz nasıl dans ediyorlar? Yoksa benim suyun içinde duyduğum çıtırtılar onların müziği mi? Öyle olmalı yoksa böylesine güzel dans edemezlerdi.

Aaa, balıklar bir anda kayboldular! Yoksa benden mi korktular? Yok, yok benden niye korksunlar ki! Sanırım perde arası.

Şu telefon da susmadı gitti. Nerede o? Ah, işte gördüm onu! Hâlâ balığın ipine takılı aşağılarda dolaşıp duruyor. Ben o kadar derinlere inemem ki… İlk dört metrede burnumu sıkıp ıkındım kulaklarım açıldı, bir dört metre sonra aynı işlemi bir daha yapmam gerekiyor. Balık telefonu bıraktı, telefon hızla dibi boyluyor, her geçen saniye benden uzaklaşmasına rağmen sesi nasıl da kulağımın dibindeymiş gibi çınlıyor. Çalıyor, çalıyor… Telefonuma ulaşmaya çalışıyorum, neredeyse ulaşacağım. Yok, yok nefesim tükendi, su yüzüne çıkmalıyım.

Sakin ol Buket! Heyecan yapma, suyun yüzüne çıkarken paletlerini yavaş yavaş çırp!

DSC04965-abÇok derine inmişim, çık çık bitmiyor; kafamı yukarı kaldırıp bakıyorum üstümde metrelerce su var. Yavaş yavaş suyun yüzeyine yaklaşıyorum. Telefonun sesi beynimi deliyor. Sudan başımı çıkardım gökyüzüne merhaba demek için. Büyük bir hayal kırıklığı!.. Gökyüzünü göreceğimi umarken karşıma bir tavan çıktı. Yatak odamın tavanı. Başımı sağ tarafa çevirdim, komodinin üstündeki telefonumu gördüm, az önce bu telefon denizin dibini boylamamış mıydı? Ohh, telefon sesi hariç hepsi düşmüş meğer!

Yarı uyur yarı uyanık telefona uzandım, ekranda Güldal Abla yazısını görünce bana neden telefon ettiğini anlamakta zorlandım. Zira Güldal Abla yan komşumuz, kapımı çalması daha mantıklı olurdu. Telefonu açtım, Güldal Abla soluk soluğa sesleniyordu:

-Buket, Buket çabuk kalk! Yağmur… yağmur… her yeri kapladı… güldür güldür tepelerden geliyor… yağmur suları… arabanız… karavanınız… sulara gömülüyor!..

Telefon kapandı, alelacele kalktım merdivenlere seğirttim, o arada duvardaki saate takıldı gözüm, saat dokuz buçuktu. Aceleyle salona indim, arabanın anahtarlarını alıp dışarı çıktım, evimizin ve komşuların evlerinin civarında küçücük bir toprak parçası bile görünmüyordu. Her yer suydu, gürül gürül akan; dağlardan devrile devrile gelen su. Bahçe kapısını açıp evin yanındaki arsada duran arabaya koştum. Sular arabanın kapılarının hizasına gelmişti. Anında sırılsıklam olmuştum, heyecanla arabanın kapısını açtım, benimle birlikte ‘Foooş!’ diye sular da içeri doldu. Kontağı çevirdim, arabadan hiç bir ses gelmedi. Allahım ne olur çalışsın! Ne olur çalışsın! diye dua ediyordum. Neyse ki kontağı ikinci çevirişimde araba çalıştı. Onu, evin önündeki yüksek betonun üstüne çektim.

Arabamızın hemen karşısında duran çekme karavanımıza baktım, üstünden sular ve çaresizlik akıyordu. Onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Her geçen saniye yağmur etrafımızdaki çamur renkli denizi yükseltiyordu. Kendimi verandaya zor attım, Güldal Abla yan taraftan el sallayıp dağdan inen yolu gösteriyordu. Böyle bir seli daha önce ne Avşa Adası’nda ne de başka bir yerde görmüştüm.

Avşa Adası'nda Sel

Avşa Adası’nda Sel

Avşa Adası

Avşa Adası

Sular çağlayanlar oluşturmuş, çağıl çağıl akıyordu, eni onlarca metre olan bir nehir, önünde ne var ne yok ezip geçiyor, her şey sulara gömülüyordu. Televizyondan seyredildiği gibi değildi, insanı dehşete düşürüyordu azgın sular! Bir hafta önce Silivri’de insanlar yaşamlarını yitirmişti. Hayatta kalanlardan pek çok kişi evsiz barksız kalmıştı. Hele dere yataklarına yapılmış olan binaların çoğu kullanılamaz hale gelmişti.

Avşa AdasıNe büyük acı! İnsanoğlu doğanın kurallarına uymadıkça, doğayla uzlaşmaya yanaşmadıkça, doğayı tahrip ettikçe felâketlerin önüne geçilemez. Doğasız yaşayamayacağımızı bir anlayabilsek sorunun çözümünü bulmuş oluruz.

Üstümü değiştirip Selçuk’a telefon ettim, koreografisini yaptığı Kabare Müzikali’yle Kıbrıs’a turneye gitmişti, bu sabah dönecekti.

Kabare Müzikali

Kabare Müzikali

-Selçuk nasılsın? Döndün mü İstanbul’a?

-Canım şu anda eve girmek üzereyim, birazdan ben de seni arayacaktım. İki üç güne kadar adaya gelirim.

-Ne iki üç günü, bugün ne yap yap buraya gel! Burada bir felâket yaşıyoruz, sel felâketi!

-Deme yaa! Tamam canım, sakin ol! En kısa zamanda oradayım.

Telefonu kapattıktan sonra karavanın ne durumda olduğunu görmek için dışarı baktığımda, sular karavanın kapısının hizasına gelmişti. Karavanın içini suların istila etmesi an meselesiydi.

Karavanımız

Karavanımız ve biz (Buket-Selçuk Borak)

Karavanımız yaşamımıza ne zaman, nasıl girmişti? Deli gibi yağan yağmura bakarken bu sorular belleğimde dolaşıyordu. Acaba bu bir kaçış mıydı? Yağmurun, selin korkusunu bertaraf etmek için belleğimin bana oynadığı bir oyun muydu yoksa?  Dikkatimi başka bir yöne çekerek beni rahatlatmak, teselli etmek mi istiyordu? Belleğim öyle istiyorsa ben de onun açtığı yolda yürür, anıların içine dalarım.

SU ALTINDAKİ GÜZELLİKLERE MERHABA!

Avşa Adası karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası’na kanoyla gidiyoruz. Avşa İskelesi’nden Fener Adası’na gitmek on beş dakikamızı aldı. Önce kanomuzla adanın çevresini dolaşıp martılara ve karabataklara hal hatır sorduk. Adanın çevresi kayalık. Küreklerimizi sakin sakin çekerek adanın etrafını dolaşıp Fener Adası’nın Avşa’ya bakan yüzündeki mini minnacık limana girdik, kanoyu karaya çektik daha sonra da fenerin yanına çıktık.

Avşa Adası'nda Tomonori Fujioka (Japon)nın eseri ve Fener Adası

Avşa Adası’nda
Tomonori Fujioka’nın eseri ve Fener Adası

Fenerin üzerindeki “Ali Ayşeyi seviyo! Zeynep ve Emin, Ben sensiz naparım Sinem! Bu hayat acımasız!” vb. yazıları okuduk. Zavallı Fener! Aşk ve sevgi sözcükleri onu berbat hale getirmiş. Biçare feneri kendi haline bırakıp bu sefer de yürüyerek adayı dolaşıyoruz. Adanın üzerindeki otlar sararmış, kurumuş; rüzgâr estikçe onlar hışırdıyor. Bu hışırtı aklıma yılanları getiriyor, bunu arkadaşıma söylüyorum. O, bana: “Korkacak bir şey yok!” diyor. Bunu o kadar kendine güvenerek söylüyor ki yılan korkum ‘pısss’ diye sönüveriyor. Doğa ve doğadaki canlılar onun yakın dostları.

Her yer börtü böcek dolu… Kertenkeleler kovalamaca oynuyor. Yerlerde kurumuş otlar, gökyüzünde yakıcı güneş, adanın ortasında sıcaktan kavrulmuş iki kadın… Su altındaki güzelliklere merhaba!

Deniz ise pırıl pırıl, şıkır şıkır; sanki bize nispet yapıyor. Yok yok nispet yapmıyor, bizi yüzmeye davet ediyor! Bu davet geri çevrilmez deyip kendimizi kanonun yanında buluyoruz. Apar topar gözlüklerimizi, şinorkellerimizi takıp denize atıyoruz kendimizi. Paletlerimizi denizde giyiyor, adanın çevresini bu kez de su altından dolaşıyoruz.

Su altı fotoğrafları  Kubilay Mayadağlı

Su altı fotoğrafları
Kubilay Mayadağlı

Artık başka bir dünyadayız, su altında yer çekimi olmayan bir ortamda dans ediyoruz. Haaayııır! Dans etmiyor, uçuyoruz; üstelik düşme tehlikesi de yok! Balıklar da bize eşlik ediyor. Yalnız balıklar mı?

Su altındaki güzelliklere merhaba! Ya yosunlar, sessiz müzik eşliğinde nazlı nazlı nasıl da sallanıyorlar! Yeşilin ne kadar çeşitli tonu var; koyu yeşil, açık yeşil, çimen yeşili, zümrüt yeşili, çağla yeşili… yosun yeşili diyeceğim de diyemiyorum; çünkü yosunların hepsinin yeşili aynı değil. Gözlerimiz bayram ediyor, içimiz nasıl yeşilleniyor, şenleniyor…
Su altında dinginliğin sesini dinliyor, denizin parklarında dolaşıyoruz.

Değişik boyutlarda ve şekillerde kayalar, kayaların arasında daracık patikalar, Su altındaki güzelliklere merhaba!geniş yollar, kovuklar, oyuklar var.  Kimi kayaların üzeri yosunlarla, kimisi midyelerle, deniz kestaneleriyle kaplı.

 Su altı fotoğrafları Kubilay Mayadağlı

Çok değişik bitkiler, deniz çiçekleri içimizi coşturuyor.

Deniz kestanelerinin üzerine konuşlanmış sedefler ne güzel parlıyor! Ya midyeler, ağızlarına layık bir yiyecek bulunca kabuklarını aralayıp anında kapıyorlar. Şu pavuryaların yan yan gidişlerine bayılıyorum! Kolları öyle kuvvetli ki birine uzunca bir tahta parçası IMG_3363uzatıyoruz, elimizden çekip alıyor. Deniz yıldızları kollarını açmış, kumlara-kayalara sere serpe yayılmışlar; pinalar onların başlarına dikilmişler sohbet etmek ister gibi bir halleri var.

Lapinler birbirleriyle oynaşıyor, gümüş balıkları gruplar halinde dolaşıyor. Aaa, şuradaki taşın altına bir eşkina saklanmış, çok da büyük! Nasıl da merakla çevresini izliyor. Eşkina’nın kafasında, gözlerinin arkasında bembeyaz, mermer gibi sert, düğme şeklinde iki taş bulunur. Bu taşların böbrek taşlarını erittiği ve böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olduğu söyleniyor.

Su altı güzelliklerine merhaba! IMG_3193




Avşa Adası’nın suları çok zengin, kiklalar, karagözler, kefaller, yılan balıkları, istavritler, adını bilmediğim pek çok balık cirit atıyor. İrili ufaklı tokalaklar, şeytan minareleri, her boyda yengeç, minik ahtapotlar gözümüze çarpıyor. Kocaman bir deniz kulağı gördüm, arkadaşım da onu görmüş, eliyle işaret ediyor.
Denizciler, deniz kulağının sivri ucunu kesiSu altındaki güzelliklere merhaba!p haberleşme aracı olarak kullanırlarmış eski çağlarda. Kesilen uçtan dudaklar titreştirilip üflendiğinde gemilerin düdük sesi gibi bir ses çıkıyor deniz kulağından. Belki de deniz kulağının sesine öykünmüştür gemilerin düdükleri. Şayet deniz kulağının oyuk kısmını kulağımıza dayarsak denizin sesini duyar gibi oluruz. Aslında duyduğumuz denizin sesi değildir, kendi kalp atışımızdır.

DSC01189-aKumun içinde kımıl kımıl bir şey hareket ediyor. Hay Allah, kuma gizlenmiş küçük bir vatozmuş! Çok büyükleri var bu vatozların, o kocamanlar insanı ürkütüyor; ancak suda dans eder gibi tüm vücutlarını yumuşak, kıvrak bir şekilde hareket ettirerek öyle güzel gidiyorlar ki… Onları seyrederken adeta büyüleniyorsunuz! İnanın İspanyol dansçılarıyla yarışabilirler vatozlar…

Su altı güzelliklerine merhaba!Arada başımızı sudan çıkarıyoruz üstümüzde martılar uçuşuyor, karabatakların bazıları suda bazıları da kayalıklarda… Tekrar suya sokuyoruz başlarımızı, dibe dalıp beğendiğimiz kabukları topluyoruz.

Su altındaki güzelliklere merhaba!Dalmak, kendini bambaşka bir dünyada hissetmek, şehrin karmaşasından, gürültüsünden soyutlanmak, doğanın içinde deniz canlılarıyla dostça yaşamak, kendini dalgalara bırakıp ahenkle salınmak, ahh ne güzel! Ne hoş!

Mutluluğumuzu; suyun dibinde gördüğümüz kola, bira şişeleri, petler, naylon torbalar bozuyor.

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Atıklara hüzünle bakarken Avşa İskelesi’nden geminin kalktığını duyuyoruz. Su altındaki canlı, cansız varlıklara istemeden veda ediyoruz, en kısa zamanda onları tekrar ziyaret edeceğiz.

Avşa Adası

Avşa Adası

 

46961_427504099723_2482815_n-can sualtı

60282_427503929723_1038246_n-can sualtı

 

 

 

 

 

Yazı, “Adada Ay Kokusu Var” adlı kitabın ‘Kanoyla Avşa Turu’ bölümünün 129-130. sayfasından alınmıştır.

Su altı fotoğrafları: Kubilay Mayadağlı

Diğer fotoğraflar: Mithat Okay