TAORMİNA’YI GÖRDÜNÜZ MÜ

Aida Bella Gemisi Napoli’den sonra Sicilya Adası’nın Catania Limanı’na demir attı. Catania’yı dolaşmadan sabah otobüse binip Taormina’ya gittik, Catania ile Taormina arası 50 kilometreydi. Taormina deniz seviyesinden iki yüz metre yüksekte olduğundan sürekli yukarıya tırmandık otobüsle. Taormina’ya gelmeden önce Messina ve Catania’ya yakın olan aktif yanardağ Etna’yı gördük.  Üstelik Avrupa’nın en yüksek yanardağıymış. Günümüzde yüksekliği 3326 metreymiş. Tüm bunları ben nereden bilebilirim, tabii ki Vikipedi’den. Yine Vikipedi’nin yazdığına göre 1865 yılına göre Etna Yanardağı 21,6 metre alçalmış. Bu yanardağ 2019 Temmuzunda yeniden aktif hale gelmiş. Kül ve duman püskürtüyormuş.

DSC05194-etna yanardağı-a

Etna Yanardağı

etna-taormina 024-a

Taormina

DSC05208-taormina-a

Taormina 

etna-taormina 062-a

Taormina

etna-taormina 063-a

Taormina

 

Taormina çok şirin bir yerdi. Pek çok ünlü Taormina’ya hayranmış. Doğayı seviyorsanız, Taormina’yı da seversiniz. Vahşi ama hoş bir doğası var buranın. Ünlü Alman yazar Goethe, buraya ‘İtalya’nın anahtarı’ dermiş.  Evet Goethe ne güzel söylemiş. Böyle şirin mi şirin, güzel mi güzel kasabaların mutlaka bir efsanesi vardır. Taormina’nın da bir efsanesi var tabii ki…Eski zamanlarda kötü bir Yunan kralı varmış, Naxos halkı bu kötü kralın zulmünden yılmışlar, onların istediği sakin, huzurlu bir yaşammış, huzurlu bir yaşam sürmek için yer arayışına girmişler,

etna-taormina 032-a

Taormina

etna-taormina 025-a kayalar

Taormina Dağları ve Kayaları

Taormina’nın yeşilliklerini, dağlarını  ve denizini görünce Taormina’ya bayılmışlar ve burayı yaşam alanı olarak seçmişler.

Biz de Taormina’yı çok beğendik. Hele otobüsümüzde bir rehberimiz vardı, yaşlı, ama çok güzel bir kadındı ve harika bir sesi vardı. Detlef ona şelale sesli rehber adını taktı.

Mine de şelale sesli rehberin Taormina ile anlattıklarını bize tercüme etti.

DSC05219-taormina-a

Taormina’ya  Girilen Kapılardan Biri

Otobüsten indikten sonra bir kapıdan geçtik ve kasabanın caddesine girdik.

etna-taormina 041taormina sokakları-a

Taormina’nın Caddesi

etna-taormina duomo di taormina 044-a

Duomo di Taormina

etna-taormina 048-a

Duomo di Taormina’nın Camlarından Biri

DSC05220-taormina-a

Taormina’nın Daracık Sokakları

Church of Saint Augustinekilisesi

Saint Augustine Kilisesi

etna-taormina 037-a

Taormina

 

etna-taormina 059-a

Aziz Joseph Kilisesi ( Church of San Guiseppe) 

Pek çok kilise vardı burada. Ayrıca Duomo’nun önünde Taormina çeşmesi vardı, tepesinde hamile bir satir bulunan.

etna-taormina quattro fontane di Taormina050-a

Taormina Çeşmesi

DSC05231Taormina Çeşmesi A

Taormina Çeşmesi

etna-taormina 066-a

Taormina’nın Dar Merdvenli Sokaklarından Biri

etna-taormina 110-a

Merdivenli Dar Bir Sokak ve Resimler

etna-taormina 046-a

Aralıktan Çan Kulesine Bakış

etna-taormina 058-a

Taormina’nın Dar Sokaklarından Birinde Kapalı Olan Bir Kafe

etna-taormina 040

Taormina

Taormina bizi sıcacık karşıladı, aylardan Şubat’tı. Bence Taormina’yı dolaşmak için en güzel zamandı, hava ne sıcak ne de soğuktu. Bu mevsimde bile kalabalık olan Taormina kimbilir yazın ne kadar kalabalıktır, dediklerine göre jet sosyetenin geldiği yerlerden biriymiş Taormina. İtalya’nın gözdesiymiş.

etna-taormina 068-a

Taormina’nın Evleri

etna-taormina Palazzo Ciampoli di Taormina053-a

Palazzo Ciampoli di Taormina ve Çiçekler

Taormina’da evlerin altında genellikle hediyelik objeler satan dükkanlar bulunuyor. Bir de burada seramikler çok yaygın, hem evler balkonlarına veya duvarlarına bu seramikleri asmışlar ve bu seramikleri turistlere satıyorlar.

etna-taormina 051-a

Hediyelik Seramik Bir Eser

Turistler buradaki dükkanlardan alış veriş yapmaya bayılıyorlar.

etna-taormina 067-a

Taormina’da Balkondaki Seramikler

Seramiklerle süslenmiş evler Taormina’ya güzel bir hava veriyor. Dükkanların birinde Nazım Hikmet’in aşk şiirlerinin cdsinin satıldığını gördük, bu bizi çok etkiledi, Sicilya’nın bir kasabasında bizim şairimizin şiirlerinin cdsini görmek çok hoştu!

etna-taormina 112-a

Nazım Hikmet’in Aşk Şiirleri

 

DSC05264

Meyve,sebze kamyoneti

DSC05262-taormina-a

Taormina Messina Kapısı

DSC05268-Taormina- a

Taormina’yı gezdikten sonra Naxosluların M.Ö. 3. yüzyılda inşa ettikleri  Tiyatro Greco’ya doğru yürüdük. Bütün otobüstekiler ve rehberimiz bize Taormina’daki antik tiyatroyla ilgili bilgi verip bizleri dolaştırıyorlardı. Biz kalabalıktan sıkılınca gruptan ayrıldık ve tiyatroya çıktık.

etna-taormina 088-a

Taormina Antik Tiyatrosu

Şelale sesli rehberimizin anlattığına göre

etna-taormina 089-a

Taormina Tiyatrosu

Taormina’yı 1. yüzyılda Romalılar ele geçirmişler ve bu tiyatroyu restore etmişler. Yani bu tiyatroya Romalıların da eli değmiş, zaten Romalılar mühendislerini, ustalarını yanlarında götürürlermiş, önce bir kenti ele geçirir sonra da o kent için ne yapmaları gerekiyorsa yapıyorlarmış. Anadolu’da pek çok Roma eseri ve kenti bulunuyor.  Teatro Greco’ya çıkınca Sicilya Kıyılarını, İyon Denizini, Etna Dağını ve Taormina’yı görebiliyoruz. Ben bu antik tiyatroda oyunlar izlemek isterim. Hâlâ festivallerde bu tiyatroda tiyatro oyunları, film festivalleri, müzik festivalleri yapılıyormuş. Ben mutlaka bir gün bu festivallere katılacağım ve bir oyun seyredeceğim. Bir de rehberimizin söylediğine göre buradan gün batımını izlemek harikaymış.

DSC05274taormina-a

Tiyatrodan Taormina’ya Bakış

etna-taormina 092-a

Antik Tiyatrodan Seyrettiğimiz Manzaralardan Biri

etna-taormina 091-a

Antik Tiyatrodan Görülen Bir Başka Görüntü

DSC05289taormina-a

Antik Tiyatrodan Taormina, Harika Denizi, Adacıklar

Bizler güneşin batışını göremedik, ama buradan harika manzaralar seyrettik ve fotoğrafladık. Tiyatroyu 360 derece dönebiliyorduk ve her döndüğümüz yer bize muhteşem manzaralar sunuyordu. Tepede çok yükseklerde eski bir kale gördük, oraya çıkmayı çok isterdik; ancak çok zorluydu ve zamanımızı çok alacaktı. Bizler de  sadece uzaktan fotoğraf çekmekle yetindik.

DSC05217-taormina-a

Taormina Tepeleri

DSC05271-taormina-a

Taormina Tepeleri

Taormina’da tepeler çoktu, o tepelere kaleler ya da dini merkezler yapmışlardı. O tepelerden görüntü sanırım harikadır. Neyse aklımız Taormina’nın tepelerinde kalarak aşağıya inmeye başladık. Otobüsümüz bizi bekliyordu, Catania’ya geri dönecek ve orada dolaşacaktık.

Taormina’da bulunan objelerden bazılarının görüntüleri…

Fotoğraflar: Sevil-Mithat Okay, Detlef Bringmann

KARANLIKTAKİ IŞIK -ZEYNEP ORAL(4)

ALTIN ÇAĞ-PARİS

Paris’in dışında Viscennes Ormanı’nda bir zamanlar cephanelik olarak kullanılan dev bir mekândayım. Bir bölümü kitaplık, okuma yerleri, kahvelere, bara ayrılmış. Mekânın her köşesi cıvıl cıvıl kaynıyor. Mekân yaşıyor.

Dar bir kapıdan oyun alanına giriyorum..

My captured pictureBugüne kadar tiyatro izlediğiniz tüm alanları unutun. Çünkü “Altın Çağ”ı izleyeceğim yer bunların hiçbirine benzemiyor.

Dev bir alandayım, 1700 m2 olduğunu söylüyorlar. Bu dev alan dörde bölünmüş gibi… Aklınızdan, kocaman bir + işareti yerleştirin alanın ortasına: Dört adet daha küçük alan elde etmiş olacaksınız. Bunların birindeyken öteki alanları göremiyorsunuz. Çünkü birbirinden dağlar, yüksek tepelerle ayrılıyor.

Evet dağlar, tepeler… Tüm zemini kaplayan toprak renkli bir halanın üzerine, toprak, kum, kil dökülerek dağlar, tepeler, kumsallar ve vadiler oluşturulmuş(kimileri dört volkana, kimileri dört kratere benzetti bu alanı).

Oyun boyunca biz izleyiciler oyuncuların peşine takılıp bir alandan ötekine geçeceğiz ve vadi yamaçlarında, kumsalda, dağ tepesinde yere oturarak oyunu izleyeceğiz.

Tavan; kimi yerde daha yüksek, kimi yerde daha alçak. Kimi yerde bakır, çelik, ayna ve cam karışımı… Bu karışımın her noktası, ayrı bir spot ışığıyla aydınlandıktan sonra, ışığı bir prizma gibi yedi renge bölüyor, ışığı istenilen bir başka yöne yansıtıyor.

Altın Çağ, Cezayirli Abdullah’ın memleketini, kasabasını, ailesini, sevdiklerini bırakıp kaçak işçi olarak Akdeniz’in karşı kıyısına, Fransa’ya, Marsilya’ya gelmesiyle; yer araması, dost araması, iş araması, yaşam araması, düzenle, ekonomiyle, polisle, başka insanlarla çatışmasıyla, umutları ve umutsuzluğuyla, kazanımları ve yenilikleriyle sürüyor; ölümüyle sona eriyor.

Oyun Abdullah’ın öyküsünden çok, Abdullah aracılığıyla; ırk ayrımı, yabancı düşmanlığı, göçmen işçi, kültür çatışmasının toplumsal çatışmaya dönüşmesi, kadın ve ailenin konumu, sistem ya da düzenle çatışma, tüketim toplumunun çıkmazları  gibi sorunları ve kavramları irdeliyor.

Oyundaki binlerce sahneyi anlatmama olanak yok. Ama bin yıl yaşasam, bin yıl beni terk etmeyecek birkaç dakikayı mutlaka anlatmalıyım.

… Abdullah’ın Marsilya’daki ilk gecesi: En sonunda amca oğlunun verdiği adresi buldu. Hana geldi.

Abdullah parmaklarının ucunda kimseyi rahatsız etmemeye, çıt çıkarmamaya çalışarak “içeri” girdi. Kapıyı arkasından kapadı. Duvar boyunca ilerledi… İçerisi karanlık olmalı. Bekledi gözleri karanlığa alışsın diye. Bir iki adım. Yerde yatanlara basmamaya, çarpmamaya dikkat ediyor. “Özür dilerim kardeşim” “Affedersiniz amca” Usulcacık fısıldıyor… Bir iki adım daha… “Tamam, tamam ben geçtim.” “Sen rahatsız olma kardeş.”Belli ki içerisi çok kalabalık. Yerde uyuyan kaçak işçilerin sayısı çok. Abdullah karanlıkta kendine bir yer arıyor ve çok üşüyor. Ayakkabılarını sıkı sıkıya kucağında taşıyor(yeniydiler onlar). Sonunda gözüne bir boşluk ilişti. O yöne yöneldi… Boşluğa oturdu. Uzanmaya çalıştı, yine birine çarptı, özür diledi. Yer kazanmak için ceketini çıkardı. Güzelce katlayıp onu da kucağına aldı… Yeniden uzanmaya çalıştı. Olmadı. Yer yok. Ayakkabılarını ceketine sarıp yere koydu. Uzanıp başını ceketinin üzerine koymaya çalıştı. Olmadı. Yer çok dar. Sağa döndü olmadı, sola döndü olmadı. Dizlerini iyice göğsüne çekip öyle yerleşmeye çalıştı. Olmadı. Çok uğraştı. Yorgunluktan ölmek üzereydi. Günlerdir gecelerdir uyumamıştı. Hem uzanabilmeye hem de çevresinde uyuyanları rahatsız etmemeye çok çalıştı… Sonra…

Önce ayaklarını ve bacaklarını tavana doğru kaldırdı Abdullah. Sonra kalçasını, belini ve göğsünü, sırtını dimdik yükseltti. Ve Abdullah o gece başı sol yanağı yerde ceketinin üzerinde, tüm bedeni dimdik havaya dikilmiş (amuda kalkmış) mışıl mışıl uyudu.

(Sevgili okurlar, aradan yirmi yıl geçtikten sonra, şimdi bunları yazarken bile tüylerim ürperiyor. Irkçılık, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, istenmeyen kişi olmak, evsizlik barksızlık üzerine okuduğum cilt cilt kitap, binlerce sayfa, gördüğüm binlerce film, başı yerde ayakları havada uyuyan Abdullah kadar beni etkilemedi.)

Bu sahneyi özellikle uzun uzun anlattım. Çünkü oyun alanında “içerisi” yoktu. Kapı, duvar yoktu. Yerde yatan insanlar yoktu. Oyun alanında hiçbir şey yoktu. Yalnızca önümüzde uzanan bir boşluk vardı. Ve boşluğun ortasında bir oyuncu…Abdullah’ı oynayan oyuncu vardı.

Ama ben han duvarlarını gördüm. Yerde yatan yüzlerce kaçak işçiyi gördüm. Abdullah’ın ayağına bastığı, koluna çarptığı öteki insanları gördüm. Odaya ilk girdiğinde serinliği, sonra insan nefesiyle ısınmış odadaki sıcaklığı duydum. Odanın küf kokusunu içime çektim.  Odanın karanlığında her şeyi gördüm.

Daha sonra, sahneden sahneye, bir alandan öteki alana, oyuncuların peşinden gidip yer değiştirerek izledik oyunu.

Kimi zaman dağ tepelerine çıkıp ellerimizi gözlerimize siper edip Abdullah’ın görmeye çalıştıklarını biz de görmeye çalıştık. (Abdullah! İn oradan! Dağın tepesine çıkmakla, inşaatın en tepesine çıkıp Akdeniz’e uzanmak aynı şey değil! Düşeceksin! Dikkat et, düşeceksin!) Abdullah çalıştığı inşaatın en tepesine tırmanıyor. Daha yükseğe, daha yükseğe tırmanıyor. İçinde bir umut, orada Akdeniz var, ama belki yeterince yükseğe çıkarsa belki Cezayir’deki evini görebilir…

Göremedi Abdullah evini ve düşmeye başladı… Düştü, düştü, düştü, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi bir düşüş…(Bütün bu tırmanışta ve düşüşte oyuncu olduğu yerden ne bir santim yükselmiş ne bir santim inmişti.)

Verdi’nin Requem’iyle uğurladık Abdullah’ı. O bir kurbandı.

Kimi zaman “uygarlık” nimetlerinden yararlanmak için önümüze çıkan her şeyi satın aldık. Bir gariban; tüketim malları, yüzlerce kutu, binlerce poşet, kesekağıdı arasında boğuldu. (Sahnede hiçbir aksesuar kullanılmıyordu. Ne kutu, poşet ne herhangi bir tüketim malı…)

Sonra, sonra çatışma kaçınılmaz oldu. Beş göçmen işçi Marsilya’da beş göçmen işçi direnişe geçti. Direniş büyüdü. Tüm göçmen işçiler direnişe katıldı. Göçmen olmayan işçiler de katıldı. İşte işte, başka kentlerden de geliyorlar. Sayıları binleri aştı! Politikacısı, bakanı, polisi, işbirlikçisi, üç kağıtçısı, Abdullahı sömüren, Abdullahlara düşman herkes, onlar kaçmaya başladı… Yabancı işçiler ve yabancı olmayan işçiler onlara karşı yürüyor! Ve öğrenciler! Öğrenciler de katıldı işçilere! Binlerce öğrenci yürüyüşe katıldı. Köylüler, aydınlar, öğrenciler, işçiler hepsi yürüyor! Yabancı düşmanlığına karşı on binlerce insan yürüyor. Akın akın gidiyorlar. Dağları, tepeleri aşıp geliyorlar. İnsanlığa saygılı olanlar, insanı sevenler, insan onuruna sahip çıkanlar, her yerden geliyorlar.

(Beş, topu topuna beş oyuncuydular ve bir de davulcu. Ve ben yüz binleri görüyorum.) Bu oyuncular sihirbaz mıydı? Hayır “Lecoq” oyunculuk, mim, pandomim okulunda eğitim görmüşlerdi.

Ariane Mnouchkine, Commedia Dell Arte yöntemlerinden bol bol yararlanıyor. Abdullah’ı çağdaş bir “Artequino”ya dönüştürüyordu.

Oyunun sonunda kaçanların, kaçabilecek hiçbir yeri kalmamıştı.

Hayır, hayır kalmıştı. Oyun alanlarının birinde en kenar köşede kalmış, karanlıkta kalmış bir pencere. O pencereden kaçabilirlerdi. Nitekim oraya doğru yöneldiler.

Pencereye doğru koştular, kimileri pencereye tırmanmaya başladı… Ama o anda… O anda güneş doğdu! O pencereden güneş doğdu…

Anlatamadım galiba: Dışarda güneş doğdu. Hayır, hayır sahnede değil, dönüp dolaştığımız bütün bu alana güneş doğdu. Yani tiyatronun dışında doğdu. Güneş dışarıda yeryüzünde, doğada doğdu. Gün ışığı sahnenin değil, tiyatro olarak kullanılan cephaneliğin önce bir sonra bütün pencerelerinden içeri doğdu. Kaçanlar o ışık hücumunda yok oldu. Ortalık gittikçe aydınlandı. Güneş ışığı gözlerimizi kamaştırdı, güneş ışığı içimizi aydınlattı, güneş ışığı bedenimizi ısıttı. Ben bunca aydınlık, böylesine yoğun bir gün ışığı hayatta görmemiştim.

(İyi ki yaşıyorum! İyi ki yaşıyorum! İyi ki yaşıyorum!)

“Altın Çağ” bitti. Dışarı çıktık. Tiyatrodan dışarı çıktık.

A, a olamaz! İnanamıyorum! İnanmıyorum!

Karanlık! Meğer gece yarısıymış! Olamaz! Kesinlikle olamaz! Şimdi gece olamaz! Ben birkaç dakika önce güneşin doğduğunu, yeni bir günün başladığını gördüm. Gözlerimle gördüm diyorum!

Sevgili okurlar mantık yoluyla hesaplayacak olursanız. Akşam sekizde başlayan bir oyundu bu. Dört saat ekleyin. Gece 12 olur. Ve mantıken gece 12’de karanlık olması doğrudur. Ama o akşam Paris’te Viscennes Ormanı’nda gece 12’de karanlık olmadı. Güneş akşamı ve geceyi aydınlattı! Kimse beni, bunun aksine inandıramaz. 

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL (3)

ARİANE MNOUCHKİNE-GÜNEŞ TİYATROSU ya da YAŞAMA SEVİNCİ

Ariane Mnouchkine(Mnuşkin): Yönetmen

aRİANE MNOUCHKİN

ARİANE MNOUCHKİNE (d.t. 1939-)

Annesi İngiliz, babası Rus, kendi Fransa’da yaşarmış. Önceleri sinema prodüktörüymüş. Sorbonne Üniversitesi’ndeyken “Paris Tiyatro Öğrencileri Birliği”ni kurmuş(1960). Büyük tiyatro ve mim ustası Jacques Lecocq’un okuluna gitmiş. Bir iki yıl Japonya’yı, Hindistan’ı dolaşmış; dönüşünde(1985) “Theatre du Soleil” “Güneş Tiyatrosu”nu kurmuş.

Peki, tamam, dedim, gidip gördüm şu oyunu.

Gittim, gördüm.

Ve neye uğradığımı şaşırdım!

Burada, tiyatro insana yaşama sevinci veriyordu. YAŞAMA SEVİNCİ!

Tiyatro sevinci, yaşama sevincine dönüşüyordu.

Paris’in orta yerinde “Medrano Sirki”ndeyim… Evet, evet kocaman bir sirk çadırının içindeyim. Sahne ortada, seyirciler çepeçevre, ortadaki yuvarlağı sarmalıyor. Oyun başladı. ARNOLD WESKER KİTABI

A. WESKER

Arnold Wesker(1932-2016) İngiliz oyun ve film senaryo yazarıdır.

Arnold Wesker’in oyunu dev bir mutfakta, günümüz deyişiyle mega-mutfakta geçer ve sınıf çatışmasına odaklanır. Elimdeki programda 70 oyuncunun rol aldığı yazılıydı. Oysa ben sahnede 700 oyuncu görüyorum sanki. Mnouchkine, oyunculara verdiği devinimle, devinimsizlikle, yarattığı uyum ve uyumsuzlukla, oyuncuları şimdi bir yerde toplayarak, sonra dağıtarak, bir işaretin peşine, bir sözcüğün peşine birkaç kişi takarak, sanki bir dans gösterisi ya da bir orkestra konseri sunuyordu.

Ariane Mnouchkine 1970’te daha da ilginç bir olayla çıktı Fransızların karşısına Bu tarihte topluluğunda 40-45 kişi vardı.  Bunların bir kısmı profesyonel oyuncu, bir kısmı oyuncu olmak isteyen yetenekli gençler, bir kısmı ressam, yazar, dekoratör ya da teknik elemanlardı. Ariane Mnouchkine ilk iş olarak bu kişilere tiyatronun bütünü içinde herkesin her işi yapması gerektiğini benimsetti. Sonra beraber çalışacakları, eğitim görecekleri, oyunlar hazırlayacakları ve birlikte yaşayacakları bir yer aramaya koyuldu. Paris’in içinde hiçbir barınak bulamayınca, Paris dışındaki eski bir cephaneliğe yerleşmeye karar verdiler.

Birlikte yaşıyor, çalışıyor, birlikte yiyip içiyorlardı. Herkes kendi bildiklerini diğerlerine öğretiyor, günün boş kalan saatlerinde çeşitli işlerde çalışıyor, kazançlarını birleştirerek geçimlerini sağlıyorlardı.

Bu ortak çalışmanın ve yaşamanın ilk ürünleri Fransa ihtilalini ve sonrasını dile getiren (dile getiren demek doğru değil) yani yaşatan “1789” ve “1793” adlı iki oyundu.

Bu oyunların ilkini izlediğimde bir kez daha şaşıracaktım. “1789” Paris yakınlarındaki eski cephanelikte, cephaneliğin her köşesinde, her yerinde oynanıyordu. Seyirciye sahneler sunulmuyor, oyunun hangi anında, ne zaman, nerede, hangi sahneyi izleyeceğini seyirci kendi seçiyordu(yaşamak gibi). Belki Fransız ihtilaliyle ilgili tüm gerçekleri öğrenmiyorduk; tümü bize iletilmiyordu; ama iletilen her şey, öğrendiğimiz, tanık olduğumuz, yaşadığımız her şey gerçekti. Ve bu gerçeğin baş kahramanları Dantonlar, Robespierreler değil, “baldırı çıplaklar” dı. Umutlarıyla, düşleriyle, kavgalarıyla, acılarıyla, korkularıyla, düş kırıklıklarıyla halktı(yaşamdaki gibi).

Yıl oldu 1975…

Ariane Mnouchkine “Altın Çağ”(L’Age d’One) adlı oyununu sergiliyor.

Ve bir kez daha, yaşadığım için, tiyatro dediğimiz bu tutkunun peşinden koştuğum için, karanlıktaki ışığı yakalamaya çalıştığım için, 1975 yılının bir sonbahar akşamı Paris’te olduğum için şükrettim.

Bu oyunla ve çalışma yöntemiyle ilgili olarak Ariane Mnouchkine şu açıklamaları yapıyordu.

“Altın Çağ günümüzle ilgili bir oyun. Bu nedenle geçmişle ilgili oyunlarda karşılaşmadığımız bir güçlük çıktı karşımıza. Ne yapıp yapıp kehanette bulunmaktan ya da masal anlatmaktan kaçınmamız gerekiyordu. İşte bu nedenle hiçbir yere benzemeyen, zamanın dışında, düşlerimizin ürünü bir forum, bir arena oluşturmamız gerekiyordu.

Aslında beni topluluğun yöneticisi olarak tanımlamak yanlıştır. Çünkü burada 40 kişiysek, hepimiz aynı derecede yöneten ve yönetileniz. Yaratılan her şey, oyuncuların eseridir. Tüm çalışmalarımız emprovizasyona dayalıdır. Metin hepimiz tarafından düşünülür. Sonra kâğıda birimiz tarafından geçirilir. Oyunun tartışmaları başladığında bu metin çözülür, bozulur, provalarla birlikte geliştikten sonra, çözülmüş, dağılmış parçalar yeniden bir araya getirilir. Ancak ondan sonra, metin kesin şeklini alır.

Dekor ve kostüm uygulamamız da aynı yolu izler. Daha oyun tartışma safhasındayken ya da ilk provalarda bile, oyuncular ellerine her geçirdiklerini kostüm olarak kullanmaya başlar. Giderek yine tartışarak oyunun gösterdiği gelişmeye göre kostümler belirlenir. Nitekim ancak bu yönde oyunun gerektirdiği tiyatro biçimine kavuşabiliriz. Ancak bu yönde tiyatroda ne söylediğimizle, nasıl söylediğimiz arasında bir uyuma varabiliriz. Bu şartlar altında çalışınca ya da çalışmalarımızda bu yöntemleri izleyince bir oyunumuzun ne zaman hazır olacağını da asla önceden bilemeyiz.”

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL-2

AVİGNON FESTİVALİ

Avignon(Avinyon): Fransa’nın güneyinde bir kent.

Görkemli Papalar Sarayı’yla dapdar taş sokaklarıyla, üç yanı Rhone nehriyle bir yanı 13.yy.dan kalma surlarla çevrili bir kent. Nüfusu 70 bin(1975’te).

Tiyatro bir zümrenin, bir avuç insanın değil, herkesin olmalıdır;” diyen Jean Vilar, 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurdu.

“Geceden gündüze, gündüzden geceye, her an için için kaynayan; tiyatroyla, müzikle, dansla, şarkıyla, bitip tükenmek bilmeyen tartışmalarla sürüp giden çılgın bir maraton…

Avignon

Avignon Kenti / Fransa

Avignon’da “her yer oyun alanıdır!” Tiyatrolar, sinemalar, okullar, kiliseler, kahveler, barlar, sokaklar, -meydanlar, bahçeler, parklardaki çadırlar, tavan araları, bodrumlar, köşe bucak…

Kasabanın orta yerindeki dev alanda, gece iki buçukta başlayacak “Commedia dell’Arte” gösterisine yer kapmak için(yer dedimse, gerçekten yere oturulup izleniyor) gece yarısı nasıl milletin alana dolduğunu gördüm.

Temsil başladığında dört bin kişi vardı o alanda. Sabahın dört buçuğunda temsil bittiğinde yine dört bin kişi…

Aynı saatlerde alanın hemen yanı başındaki “Papalar Sarayı’nda” üç bin kişi bu kez yere oturarak değil, kadife kaplı tahta sıralarda oturarak Shakespeare’in 2. Richard’ını izliyordu.

Sabahın beşi ile altısı arasında Avignon’da yedi bin kişi evlerine, otellere, pansiyonlara ya da gardaki uyku tulumlarına dönmek üzere sokaklara dağılmışlardı.”

841-05961855

Avignon- Rhone Nehri

Ben de Avignon festivalinde o yedi bin kişiden biri olmak isterdim, ne yazık ki orada olamadım, benim gibi düşünenlerin yerinde Zeynep Oral vardı ve bize gördüklerini; önemli tiyatro insanlarını, sahneledikleri oyunları, sahnelenen oyunlarda rol alan oyuncuları Karanlıktaki Işık adlı kitabında anlattı. Kitabı okudukça Avignon(Avinyon) daymış gibi hissettim kendimi.

Jean Vilar 1947 yılında Avignon Festivali’ni kurduğunda, yaklaşık olarak festivale 5.000 kişi katılmış, günümüzde 800.000 kişinin festivale katıldığı söyleniyor. Jean Vilar, tüm kültür faaliyetlerinin Paris’te olmasını doğru bulmadığı için Avignon Festivali’ni başlatmış, Fransa’nın güneyinde bulunan kent ve o kentte yaşayanlar festivallerine sahip çıkmış ve sanatla nefes alıp sanatla yaşamaya başlamışlar. 70 yıldan fazla zamandır süren Avignon Festivali sadece bir kez 2003 yılında yapılamamış, diğer tüm zamanlarda yapılmış. Bir festivalin bu kadar uzun soluklu olması çok iyi! Hatta iyi ötesi!!!

Bizde de çok çok iyi tiyatro oyuncuları var, onları izlemek büyük keyif; ne yazık ki herkes aynı keyfi almıyor, kimi oyunlar küçük salonlarda oynansa da o salonların tamamı dolu değil. Ne acıdır ki, tiyatro bizde bir azınlık sanatı, 1975 yılında sabah saat beş ile altı arasında yedi bin kişinin tiyatro izledikten sonra kente dağıldıkları, kaldıkları yerlere gittiklerini söylüyor Zeynep Oral. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmiş, Avignon’a festival için gidenler günümüzde neredeyse bir milyona yaklaşmış. Bizde ise İstanbul dışındaki şehirlerde kültür-sanat faaliyetleri oldukça az ya da hiç yok. Bizde de kültür-sanatın hak ettiği yerde olmasını dileyip Zeynep Oral’dan alıntılara devam edelim.

EKMEK VE KUKLA TİYATROSU“BREAD and PUPPET”

PETER SCHUMAN460313462

Peter Schumann

Ekmek ve Kukla Tiyatrosu1962 yılında New York’ta Peter Schumann tarafından kuruldu. “Tiyatro ekmek kadar gerekli olmalı” düşüncesinden yola çıkmışlardı.

Söyleyecek sözleri vardı ve söyleyeceklerinin herkesçe kolayca anlaşılması için oyunlarını dev gösterilere, şölenlere dönüştürdüler. İnsan boyundan büyük heykelleri, kuklaları, maskları, müziği, rengi kullanarak ateşi tutuşturdular.

Bread and Puppet a

Kuklalar

BREAD AND PUPPET THEATER

Kuklalar

Bread-and-Puppet-Sept-2017-John-Andrews-Photography-0083

Kuklalar

Bu tiyatroya gönül verenlerin meskenleri, mekânları sokaklardı. Oyun, gösteri alanları sokaklardı. Nabızları sokaklarda atıyordu.

USTALARIN USTASI “GİORGİO STREHLER”

giorgio strehler images

Giorgio Strehler

“Neye yarar, neye yarar dedikçe insan hiçbir şey yapamaz olur.” Giorgio Strehler

Biz oyuncuların kaderi, toplumumuzun tarihsel gelişiminde ileriye dönük bir rol oynamaktan başka bir şey değildir. Sahnede oynadığımız tüm roller, yaşamda oynamamız gereken bu rol için bir bahanedir. Mesele kendimizi, bu rolümüze aşkla, bilinçle vermemiz…

Tiyatronun dünden bugüne, bugünden yarına, düşüncelerimizin, düşlerimizin, yaşantılarımızın, benliklerimizin, toplumsal belleklerimizin bir bütünü olduğunu…

Tiyatronun yorum, oyunculuk, müzik, dans, mim, pandomim, ışık, dekor, kostüm ve daha nice görsel ve işitsel öğenin bütünlüğünden oluştuğunu…

Tiyatronun duyarlılığımıza ve düşünce bütünlüğümüze seslenen; insandan insana, akıldan akıla, yürekten yüreğe en dolaysız iletişim sağlayan bütüncül bir sanat olduğunu…

Tiyatronun yalnız bir gösteri sanatı değil, sürekli yaşamı sorgulayan; dün bugün ve yarınla hesaplaşmayı hiç elden bırakmayan; sonsuz bir kültür birikimi gerektiren; dünyaya kucak açmak, evreni kavramak ve yeryüzü ile yaşamı yeniden yorumlamak olduğunu…

Ve böyle gerçekleştirildiğinde, yaşamdaki en ama en büyük tadı verebileceğini ben ondan öğrendim.

O… Yani Giorgio Strehler… Ustaların ustası…

Maestro Strehler… Düşlerimizin Maestro’su…

Yeryüzünde en büyük büyücü kim deseler, hiç duraksamadan Strehler derim. Gerçeğin ve düşlerin büyücüsü… Brecht’in kuramlarıyla tiyatroda yarattığı devrim, tiyatroyla yaşamı bir kılması üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı…

Bertolt Brechtimages

Bertolt Brecht(1898-1956) 20. yüzyıl Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni. Epik Tiyatronun kurucusu.

Brecht’in diyalektik yöntemini sahneye en doğru uygulayan, Brecht’ten en çok yararlanan yönetmenin Strehler olduğuna inanıyorum…  Ayrıca Brecht’i özgür kıldığı için de Strehler’i seviyorum.

KARANLIKTAKİ IŞIK-ZEYNEP ORAL

KİTABIN ADI: KARANLIKTAKİ IŞIK

YAZARI:    ZEYNEP ORAL

YAYINEVİ: ALTIN KİTAPLAR

İLK BASIM: NİSAN 1994

SAYFA SAYISI: 200

Kitap-karanlıktaki ışık

Karanlıktaki Işık- Zeynep Oral

KARANLIKTAKİ IŞIK

Işıklar söndü.

Karanlıktayım. Bütün salon karanlıkta…

O büyük karanlıkta perdenin açılmasını bekliyorum.

Z.ORAL

ZEYNEP ORAL (D.T.1946-GAZETECİ/YAZAR)

Tek başımayım; ama yalnız değil… Omuz başımdakilerle birlikte atıyor nabzım.

Perde ha açıldı, ha açılacak. Soluğumu tutuyorum. Sanki minicik bir an ya da hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir an, soluğumu tutuyorum.

Bir törene ilk adımımı atmanın heyecanını duyuyorum içimde.

Soluğumu tuttuğum o an, içimde duyduğum o heyecan için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açılıyor.

Ve ardından ışık!

Perdenin ardından bana ulaşan ışık için seviyorum tiyatroyu.

Işıkla birlikte sonsuz bir birikim

Yüzyıllar öncesinden ya da günümüzden birileri önce düşledi bu oyunu. Düşünü sözcüklere döktü, kâğıda döktü.

Birileri, bu yazıları kendi düşünün bir parçası saydı; yeniden ama bu kez sahne üzerinde yarattı.

Birilerinin bu düşleri, başkalarının düşleriyle örtüşü; müziğe, dekora, aksesuara, maska, ışığa, koreografiye dönüştü.

Ve birileri oyunculuk güçleriyle bu düşleri yeniden yorumladı.

Tümü bir araya gelip düşleri gerçek kıldı.

Bu BİRİKİM için seviyorum tiyatroyu.

Düşleri gerçek kıldığı için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeği yeniden var ettiği için seviyorum tiyatroyu.

Gerçeklerle düşleri çoğalttığı için seviyorum tiyatroyu.

Onca emek, onca alın teri, onca yaratıcı gücü, onca coşkuyu bir arada yoğurduğu için seviyorum tiyatroyu.

Ve işte perde açıldı.

Ardından ışık… Karanlıktaki ışık…

Işıkta en bildiğim ya da hiç bilmediğim dünyalar, toplumlar, bireyler…

Işıkta dünyanın ve insanın değişebilirliği…

Işıkta değişen ilişkiler…

O ışıkta en olağan sandığımın, olağanüstü olduğunu kavrıyorum.

O ışıkta, kendimi ararken başkalarını keşfediyorum. Başkalarına yöneldiğimde kendimi tanır gibi oluyorum.

O ışıkta, belki sorularıma yanıt bulamıyorum, ama sorulacak soruları çoğaltıyorum.

O ışıkta; bir soluk, bir duruş, bir susuş, bir bakış, bir söz, bir fısıltı, bir nota, bir renk yeryüzünü kucaklamama yetiyor.

O ışıkta; bir yüz, bir insan, yıldızlara uzanmama yol açıyor.

Yeryüzünü kucaklamaya, yıldızlara uzanmaya olanak tanıdığı için seviyorum tiyatroyu.

O ışığı var etmek için en az iki şey gerekiyor: Sahnede bir insan… Ve sahneyi izleyen bir insan…

İnsandan insana bu dolaysız ilişki için seviyorum tiyatroyu.

Bu ilişki kaçınılmaz olduğu için seviyorum tiyatroyu

Karanlıktaki ışığı yakalamak bir tutkuya dönüştü artık.

Bu tutkuyu seviyorum.

7109_Karanliktaki_Isik-Zeynep_Oral657

YERALTINDAN NOTLAR- DOSTOYEVSKİ

Kitabın Adı: Yeraltından Notlar

Yazarı:  Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Yayınevi: Can Yayınları- Çeviren: Ergin Altay/İletişim Yayıncılık-Çeviren Mehmet Özgül/

Ema Yayıncılık-Çeviren: Leyla Şener/İş Bankası Kültür Yayınları-Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

yeraltından notlar-1Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabını Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından okudum ilk defa Nihal Yalaza Taluy çevirisiyle, bu yıl ise e-kitaptan okudum. Çeviren Mehmet Özgül’dü. Bir kitabın çevirmenini çok önemserim, kolay değildir bir kitabı çevirmek, kendi diline ve kitabı çevirdiğin yabancı dile hâkim olmak gerekir. Dile hâkim olmak kadar yazarı, edebiyatı bilmek gerekir diye düşünüyorum. Nedense okur, bir kitabın çevirmeninin ismini bilmez veya buna dikkat etmez. Çevirmenler olmasaydı, halimiz nice olurdu diye düşünmeden edemiyorum..

Kitap karakterin kendisini hasta bir adam olarak tanımlamasıyla başlıyor. Hasta olmasına karşın tedavi olmadığını ve olmak da istemediğini, iyi bir öğrenim görmesine karşın pek çok boş inancı olduğunu söylüyor. Hıncından tedavi olmadığını, yıllardır hastalık çektiğini, tedavi olmamakla hekimlere bir kötülük yapmadığını, kötülüğün kendisine olacağını anlatıyor. Daha kitabın girişinde bu kişinin kızgın, birtakım şeylere hınçlı ve kendisinin  çelişki içinde olduğunu anlıyoruz.

yeraltından notlar 2Dostoyevski var oluş hakkındaki düşüncelerini bu eserinde açıkça ortaya koymuş ve pek çok yazarı, düşünürü etkilemiş, varoluş felsefesi üzerinde düşündürmüştür.

Yazarın yarattığı kahraman sürekli çelişkiler içinde, hastalık derecesinde saplantılı olan inatçı bir kişidir. Dostoyevski bu kahramanı yaratırken kendisi de bunalımdaymış gibi hissettiriyor bize. İsmi de ilginç Yeraltından Notlar, bu insanın kişiliğinin en dipte kalan kısımlarının anlatılmasıdır, yazar kendini, düşüncelerini, ruhunu yeraltında sıkışmış hissetmekte ve yarattığı karakter aracılığı ile hem karakteri hem yaşadığı toplumu hem de tüm dünyayı eleştirmektedir.

imagesdostoyevski

Dostoyevski (D.T.1821- Ö.T.1881)

Yazar kahramanın düşüncelerini, yaptıklarını, yaşadıklarını kafasında yaşamış olabilir mi? Kitabın kahramanı kafasında sürekli kendisiyle konuşmakta, başkalarını ve kendisini alabildiğine eleştirmektedir. Kendisiyle ilgili düşüncelerini kendiyle enine boyuna tartışmakta, kişiliğinin en karanlık taraflarını bile derinlerden çıkarıp sözcüklere dökmektedir. Ona genelde kitap gibi  veya bir kitaptan alıntılar yaparmış gibi konuştuğu söylenir. Kahramanımız eğitimli ve okuyan bir kişidir; düşününce kendi de bir kitaptaki düşünceleri anlattığını zanneder. Aslında anlattığı kendi düşünceleridir. Bizler de zaman zaman kendimize baktığımızda derinlerde yatan farklı bizleri görmez miyiz? Kitabın karakteri kadar olmasa da o bizlerle konuşmaz mıyız?  Kahramanımızda büyük ölçüde aşağılık kompleksi olduğu kadar kendisini başkalarından üstün görme durumu da var. Kendini üstün gören yani egosu oldukça fazla olan bir adam ne kadar zavallı olduğunu anlatarak-öyle ki bir böcek bile olamadığını söyler- egosunu daha da şişirir, diğer insanlara değer vermediğini her zaman dile getirir, daha doğrusu kendi kendisiyle konuşurken bize anlatır. Bu adam kendini toplumdan soyutlayarak yeraltına hapseder. Aslında tüm dünyaya, uygarlığın acımasızlığına karşıdır.

Yazarın kahramanı sıradan biridir, yazar bize sıradan bir kişinin de sıra dışı yönleri olabileceğini ve bu sıra dışı yönlerin her insanda bulunabileceğini gayet güzel anlatıyor. İnsan düşünmeden edemiyor, Dostoyevski tüm bunları yaşadı, düşündü mü? Yoksa iyi bir gözlem ve analiz sonucu mu bu karakteri ortaya çıkardı? İster kendi yaşadıkları isterse gözlemleri sonucu bu kitabı yazmış olsun. Kitaptaki karakterin psikolojisini o kadar iyi anlatıyor ki okuyucu bir anda kendisine dönüp kendini gözden geçirmeye, eleştirmeye başlıyor. Kim bilir belki bizler de sevmediğimiz insanlara karşı kızgınlık duyabilir, kitaptaki karakter kadar olmasa da çelişkiler içinde olabiliriz. Yazar istediğini bir şekilde elde ediyor; tabii ki istediği bir şey varsa. Belki de bunu yazdıktan sonra “ne iyi yaptım da yazdım, çok rahatladım” diye düşünmüş olabilir.

Benimki sadece varsayım. Bir yazar kim ve ne için yazar? sorusuna yanıt arıyorsak; yanıtı ‘okur için’ olmalı diye düşünüyorum, o halde okura vermek istediği bir ileti, onda görmek istediği bir değişiklik istiyor olabilir diyorum. Okuru düşündürüyor, aşırı derecede rahatsız ediyor. Okur; yaşadığı çağı, kendini, yapılan haksızlıkları, vahşi uygarlığı ve daha nicelerini sorguluyor. O zaman yazarın istediğini elde ettiğini, okurda fark yarattığını bir okur olarak anlayabiliyorum.

Dostoyevski ister başkalarını gözlemleyerek isterse kendinden yola çıkarak bu eseri yazmış olsun, bana düşündürdüğü insanları çok iyi bildiği, onların görünmeyen taraflarını rahatlıkla görebildiği ve tüm bunları söze dökebildiğidir. Yüz elli yıl önce yazılmış bir eserde bugünü sorgulayabiliyor, ders çıkarabiliyoruz. İşte böyle eserler klasik diye tanımlanıyor. Yani hiçbir zaman eskimeyecek, güncelliğini hep koruyacak olanlar.

Az daha unutuyordum, ben Yeraltından Notlar’ın oyununu da seyrettim, uzun süredir kapalı olan AKM’nin Aziz Nesin Sahnesi’nde. 2006-2007 sezonunda’ Özgür Yalım’ Yeraltından Notlar’ı tiyatro metnine uyarladı ve oyunu yönetti. Alexander Petihof’un besteleyip balalaykasıyla eşlik ettiği müzik çok etkiliydi. Bir oyuna Petihof’un müziği bu kadar mı yakışır?

Oyunun yönetmeninden, nerede, ne zaman oynandığından, müziğinden bahsettin de o oyunda oynayanlardan söz etmedin diyenleriniz olabilir. Küçük rolleri olan oyuncular oldukça başarılıydılar rollerinde.

Payidar Tüfekçioğlu 2

Payidar Tüfekçioğlu(Mayıs 1962- Mayıs 2017)- Yeraltından Notlar

Bir türlü ana oyuncuya gelemedim, gelmeye çalışıyorum, ancak onu 2017 yılının Mayıs ayında kaybetmiş olmamız beni hüzünlendiriyor.

payidar tüfekçioğlu 4

Payidar Tüfekçioğlu- Yeraltından Notlar

Bu oyunla 2007 yılında Afife Tiyatro Ödülleri’nden yılın en başarılı erkek oyuncusu ödülünü alan Payidar Tüfekçioğlu gerçekten çok iyiydi; adeta Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’daki karakteriyle özdeşleşmişti; oyunda her ne kadar kalabalık bir kadro olsa da tek kişilik tadında, kitap gibi bir oyundu.

payidar tüfekçioğlu 3

Yeraltından Notlar adlı tiyatro oyunundan bir sahne.(İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Tiyatroyu gülme, rahatlama yeri olarak görenlere göre bir oyun olmadığı çok açıktı. Yine de bazı seyirciler böyle bir oyunda nasıl kahkahalarını koyveriyorlar bir türlü anlayamıyorum. Belki bazı sahnelerde acı acı tebessüm edilebilir, ama o kadar. Başka türlüsü olmaz.

afife-tiyatro-odulleri-adayi-oyun

Afife Jale ve Afife Tiyatro Ödülü

Yeraltından Notlar adlı oyun 2006-2007 sezonunda 11. Afife Tiyatro Ödülleri’nden bir tane değil, üç ödül aldı:

özgür yalım

Özgür Yalım (Tiyatro Oyuncusu, Yönetmen)

2007 yılının en başarılı yönetmeni: Özgür Yalım

En başarılı erkek oyuncu: Payidar Tüfekçioğlu

ali cem köroğlu2007 yılının en başarılı sahne tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu

. Kitaptan bazı bölümleri alıntıladım; aslında kitabın tümü alıntılanabilir. Bunu yapamayacağıma göre okumadıysanız kitabı okumalısınız. Belki Yeraltından Notlar oyunu yine sahneye konur, mutlaka onu da görün derim.

yeraltından notlar 5Kitaptan Alıntılar:

“Niçin iyilik üstüne, güzel, yüce şeyler üstüne anlayışım derinleştikçe, batağa daha çok saplanıyorum, neredeyse boğulmama ramak kalıyor.”

“Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu korkarım, kan dökmede bir zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan gelmiştir. Cana kıyıcılıkta en ince ustalıkları gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi?

… Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız; hem de eskisinden daha çok.”

“Her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır.”

“İnsanoğlu her zaman, her yerde kim olursa olsun mantığının ve çıkarlarının buyurduğu gibi değil de gönlünün çektiği gibi davranmıştır.”

“İnsanın yaratmayı, yol açmayı sevdiği su götürmez bir gerçektir. Ama sorarım size, neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi darmadağın etmeye bayılır. Yanıtlar mısınız sorumu? … Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan, kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için yıkmayı, bozup dağıtmayı seviyor olmasın?”

“İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince artık bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek, böyle göz göre göre mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır.”

“ Doğa neyi, ne zaman yapacağımızı bize hiç sormaz; onu hayalimizde canlandırdığımız gibi değil, gerçekte olduğu gibi kabul etmeliyiz.”

“Ah, şimdi şuraya yazdıklarımın bir bölümüne bari inansam başka ne isterdim! Yemin ederim ki beyler,şu çiziktirdiklerimin bir sözcüğüne bile inanmıyorum. Daha doğrusu belki inanıyorum, ama bir yandan da nedense her sözümün yalan olduğunu hissediyor, kuşkular içinde kıvranıyorum.

-Öyleyse ne diye yazdınız bunları? diyeceksiniz.

-İşsiz güçsüz olarak sizi de yeraltına sokup, kırk yıl sonra “Durumunuz nicedir? diye sormaya gelsem, sizin karşılığınız ne olurdu? insan kırk yıl tek başına, işsiz güçsüz bırakılır mı efendim?

“Peki ama bütün bunları yayımlayarak üstelik bir de sizlere okutacağımı düşünecek kadar ağır başlılıktan yoksun musunuz? Sonra, bir sorun daha var: Sizlere niçin “beyler, efendiler, okurlarım” diye sesleniyorum? Az sonra yazacağım itiraflar ne yayımlanabilir,  ne de başkalarına okutulur türdendir. En azından ben kendimde bu güveni bulamıyorum, hem bulsam ne çıkar! Fakat ne yaparsınız ki içime bir heves düştü, ben de bu hevesi gerçekleştirmeye çalışacağım.

Her insanın anılarında herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına açabileceği şeyler vardır. Hatta dostlarına bile açılamayacak, gizli kalması koşuluyla yalnız kendimize itirafta bulunacağımız durumlar olur. Ama bir de öyleleri vardır ki kendi kendimize bile açmaktan korkarız. Her aklı başında insanın dağarcığında bile böyleleri yığınla bulunur. Daha doğrusu insan aklını başına topladıkça bunların da sayısı artar. Geçenlerde eski serüvenlerimi kafamda şöyle bir toparlayayım diye karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, büyük bir tedirginlikle çoğunu geçiştirmeye çalışıyorum. Yalnız anımsamakla kalmayıp bunları bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapacağım.

İnsan hiç olmazsa kendi kendisiyle içli-dışlı olabiliyor, gerçekleri çekinmeden söyleyebiliyor mu?”

“Neden anılarımı ille de yazmak istiyorum? Okurlar için olmadığına göre, anılarımı kâğıda dökmeden zihnimden geçirmekle yetinemez miydim?

Orası öyle, ama anılarım kâğıt üstünde daha bir görkemli duruyor. Böylece etkisi daha da artacak, kişiliğim üstünde daha doğru bir yargıya varabileceğim; buna bir de üslup güzelliği eklenecek. Ayrıca, içimi dökmekle belki rahatlayacağım. Sırası gelmişken söyleyeceğim eski bir anım var ki şu sıralar canımı sıkıp duruyor. Geçenlerde birden kafama takıldı, o günden beri, hep kulağımda çınlayan hüzünlü bir müzik parçası gibi, bir türlü aklımdan çıkmıyor. Peki ama, ondan kurtulmam da gerekli. Böyle anıların yüzlercesi var bende, zaman zaman bunlardan bir tanesi üste çıkarak beni bunaltmaya başlıyor. Yazmakla kurtulacağıma inanıyorum nedense. Bir kez denesem ne çıkar?”

“En küçüğünden en büyüğüne kadar dairedekilerin hepsinden nefret ediyor,onları bir yandan küçümserken, bir yandan da onlara karşı çekingenlik duyuyordum. Daire arkadaşlarımı kendimden üstün gördüğüm de oluyordu. Bu hal durup dururken geliyordu başıma. Onları ya küçümsüyor ya da kendimden üstün görüyordum.”

“Davranışlarımda bir başkalık görecekler diye ödüm patlıyordu. Aslında başka olmaya kim dayanabilirdi ki! Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizdekilerden yalnızca ben aydın olduğum için kendimi ürkek, köle ruhlu hisseden tek kişi bendim. Yalnızca hissetmek olsa gene iyi; gerçekten de korkağın, köle ruhlunun biriydim ben. Zamanımızda her aklı başında adam korkaktır, köle ruhludur, açıkçası böyle olmak zorundadır.”

 

BİR OYUN: KONTRABAS-BİR YAZAR: PATRİCK SÜSKIND-BİR OYUNCU: METİN BELGİN

Kontrabas (Der Kontrabass) Alman yazar Patrick Süskınd tarafından 1980 yılında yazılmış tek kişilik bir oyundur. Yazarın ilk oyunu Kontrabas’ı Almanca’dan çeviren Tevfik Turan’dır. Oyun 1989 yılında Kıyı Yayınları, 2010 yılında da Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Kontrabas

Türkçeden başka pek çok dile çevrilen Der Kontrabass; Almanya, İsviçre ve Avusturya’da en çok oynanan oyunlar arasına girdiği gibi  Edinburg Festivali’nde ve Londra National Theatre’da sahnelendi.

Oyunu okuduğunuzda yazarın kontrbas çalmasını bildiğini düşünüyorsunuz, oysa Patrick Süskınd kontrbas çalmayı bilmiyormuş, piyano çalıyormuş. Onun kontrbas çalmasını bilmediğini öğrenmek pek çok okuru şaşırtmış olmalı; bir kontrbasın ve kontrbasçının öyküsü ancak bu kadar gerçek, bu kadar güzel anlatılabilir.

Her ne kadar tek kişilik-monolog biçiminde- bir oyun da olsa; kontrbasçı kadar kontrbas da oyunun önemli bir oyuncusu. Başrol onun aslında…

Oyun karşıtlıklar üzerine kurulmuş; kontrbasçı kitabın başında kontrbasını çok sevdiğini, genç yaşlarda çalmaya başladığı kontrbasın orkestranın ve kendi yaşamının olmazsa olmazı olduğunu anlatırken kitabın ilerleyen sayfalarında kontrbas sanatçısı aynı zamanda memur; kontrbasın iri cüssesiyle yaşamında büyük bir yer işgal ettiğinden ve ona duyduğu nefretten bahseder. Yazar, kitabında kontrbası önce yüceltir sonra yerer:

“Kontrbas ses derinliğinden dolayı yegane temel orkestra çalgısıdır. 1750’den yirminci yüzyıla kadar bütün orkestra müziği, hiç abartısız dört telli kontrbasın omuzları üstündedir. Kontrbas, insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.”

“ Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyurun, bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felaket, fazla yüksek kalıyor, ince de değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar – deli olmak işten değil. Bunun sebebi, kontrbasın melez olması…”

Kontrbas, sanatçının hem sevdiği hem nefret ettiği; dostu ve düşmanı, ne onunla ne onsuz olabiliyor. Arka planda kalmak zorunda olan kontrbas, kontrbasçıyı da arka planda bırakıyor. Yazar kontrbası anlatırken memurlukla yaratıcı sanatçılığı, yaşamdaki çelişkileri ortaya koyuyor. Karşıtlıkları anlattığı kitabın adından da belli “KONTRABAS”…

220px-Kontrabas_afisBir müzisyenin, kontrbas üzerinden müziğe, topluma, bireye, sevgiye, cinselliğe, aileye ve yaşamdaki pek çok soruna değindiği, insanın kendisiyle olan çatışmasını anlattığı Kontrabas adlı oyunla tiyatro oyuncusu Metin Belgin’in yolları yirmi beş yıl önce kesişir. Metin Belgin önceleri bu oyunu sahnelemeyi, oynamayı düşünmez; ama düşüncelerini bir türlü oyundan koparamaz. Sonra bu oyunu İstanbul Devlet Tiyatrolarında sahnelemek için büyük çaba sarfeder. Tiyatro yönetimini ve yönetmenleri bu oyunun sergilenmesi için ikna etmeye çalışır.

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Büyük uğraşlar sonucu yönetmenliğini ve oyunculuğunu kendisinin yaptığı KONTRABAS’ı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 11.Ocak.1992’de sahneler.

Metin Belgin yönetmen olarak Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da oyunu sahneye koyar, yönetmen yardımcısı ve oyuncu Olcay Kavuzlu’dur.

Olcay Kavuzlu/Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu/Kontrabas- Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu’nun oynadığı Kontrabas adlı oyun on dokuz yıldır Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor.

Bu oyunu ilk sahnelendiğinde seyretmiştim Atatürk Kültür Merkezi’nde, tek kişilik oyunları çok severim, Metin Belgin Kontrabas’ta çok başarılıydı.

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Ve başarısı hâlâ devam ediyor; çünkü Metin Belgin Kontrabas’ı yirmi beş yıldır oynuyor. Demek ki iyi bir yazar ve iyi bir oyuncunun buluştuğu bir oyun yirmi beş yıl sürebiliyor.

İstanbullu ve Ankaralı tiyatro severlerin bir perde olan bir saat süren Kontrabas’ı görme şansları var. Onlara “iyi seyirler” diliyorum.