ÖLÜM ÜSTÜNE

Onunla tanışmam otuz üç yıl önce oldu. Daha önce onu mutlaka tanımışımdır, onu tanımayana hiç rastlamadım, küçükken büyüklerimiz bizi tüm kötülüklerden korurlardı, onlar bizleri korudukları için pek çok şeyden fazla etkilenmiyoruz; ama insan birinci dereceden bir yakınını(özellikle en fazla kendisini koruyanı) kaybedince onun ne kadar acımasız olduğunu, burnunun direğinin sızlamasından anlıyor. Daha önce yitirdiklerim beni mutlaka etkiledi; ancak insanın doğduğu andan beri yanında olan, onu besleyip büyüten birinden ayrılması canını çok yakıyor, bu sanki büyük bir yangın. Tüm yaşamın değişiyor, o çok sevdiğin insanı bir daha hiç göremeyecek, ona sarılamayacak, ona sevdiğini söyleyemeyeceksin ve o senin saçlarını okşayamayacak… Tüm bunları ilk anda belki hissedemiyorsun, ama büyük bir boşluk ve karanlık içindesin. Çektiğin acı seni kasıp kavuruyor, ne yapacağını bilmez oluyorsun, gözyaşların kuruyor, akmaz oluyor…Seni hiçbir şey oyalayamıyor, yalnızca acı var, sağın solun, önün arkan acı..

Okumayla ilgili bir söz var, on beş dakikalık bir okumanın gideremeyeceği bir acı yoktur diye. İşin tuhafı okumak bile istemiyorsun, daha doğrusu okuyamıyorsun. Yine de Montaigne’in Ölüm Üzerine yazdığı bir yazıyı zorlukla okuyabildim. Bu denemede ölümün doğal bir şey olduğu anlatılıyordu.  Sokrates’e şöyle demişler: 11 zalimler seni ölüme mahkum ettiler. Sen ne diyorsun? O da “Doğa da onları” demiş. Sonra Lucretus’tan örnek vermiş. Lucretus da “Bu dünya bir sofra gibidir, bir kere yiyip içtiyseniz kalkıp gidebilirsiniz” demiş. Montaigne daha sonra da bir ırmakta bir gün yaşayan canlılardan bahsetmiş. Sabahın erken saatinde ölene genç, akşamüstü ölene yaşlı dendiğini, milyonlarca yılda oluşan dünyanın yanında bizim 60, 70 yıllık ömrümüzün ne kadar kısa ve anlamsız olduğunu anlatıyor. Bu yazıyı okumak acımı dindirmedi, ama ölümün doğal bir şey olduğunu, herkesin başına gelebileceğini anlamamı sağladı ve beni etkiledi.

Evet otuz yıldan fazla zaman geçti, o yok… Onun yokluğunun oluşturduğu boşluktayım, o boşluk bir türlü kaybolmadı. Ben hâlâ üzgünüm, kanser haftasında onu kanserden kaybetmek ne kötü! Onu her zaman çok sevdim ve seviyorum.

Canım benim iyi ki seni tanıdım, sen her zaman benim yüreğimde ve belleğimdesin. İyi ki anılarımız ve rüyalarımız var. O anılar seni canlı tutuyor ve rüyalarımda seni görüyorum hepsi o kadar gerçek ki yaşadığını hissediyorum. Seninle birlikte oluyor, gülüyor, söylüyorum. Uyanınca her şeyin rüya olduğunu anlıyorum, büyük bir düş kırıklığı oluyor, ancak seninle dolu dolu rüyada da olsa yaşıyorum. Ne yazık ki senin hakkında ne kardeşlerimle ne de yaşarken babamla konuşabildik, hepimiz kendi yalnızlığımızda sensizliği yaşadık. Çok konuşmak istedik seni, ama tam konuşacakken bir yumru boğazımıza geldi oturdu, gözlerimiz yaşla doldu, birbirimize hiçbir şey söyleyemedik. Bana öyle olduğu için onlara da olduğunu düşünüyorum. Yoksa ben konuşmasam da onlar konuşabilirlerdi. Onlar da konuşamadılar…

Ben seninle ilgili sadece kendimle konuştum, ancak ona gücüm yetti, başka biriyle senden-seni- konuşamadım. Konuşmaya çalıştım, dediğim gibi o yumru boğazımdan bir türlü gitmedi, gözümden yaşlar aktı. Şu anda bunları yazarken de yaşları durduramıyorum, aradan bunca yıl geçtiği halde. İnsanın bir yakınıyla -daha doğrusu çok yakınıyla- ilgili bir yazı yazması çok zor, ya da bana zor geliyor. Senden öncesi ve senden sonrası oldu yaşamımda, örneğin senden sonra tarihlerin hiç önemi kalmadı, hiçbir tarih artık aklımda değil, senden önce o tarihler önemliydi ve belleğimdeydi.

Sonra bir gün okulun koridorunda bir öğrencim(adı Mehmet Ali Ağca’ydı), on beş yaşında bir çocuk bana; “Yeter artık bu kadar üzülmek; duvarı nem, insanı gam yıkar” dedi.  Ne olduğumu, ne düşüneceğimi şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim, öyle ciddi bir çocuktan bunu hiç beklemiyordum.

Ve ben en az iki sene gece ikilerde kalktım, ya da uyuyamadığım zamanlarda ve gündüzleri hep kumaş kestim, dikiş diktim; yani senin gidişin beni terzi yaptı. Ceketler, etekler, kabanlar, aklına ne gelirse diktim. Yalnız kendime değil küçük kardeşime, eşime, oğluma da diktim, hiç durmadan diktim, sadece dikiş dikerken kendimi unutabiliyordum. Kumaşları kestim, kestim, kestim… Senin sağlığında da sen evde yokken senin o güzelim kumaşlarını kestiğim gibi… Sen bir gün olsun bana kızmadın, üstelik ben o kestiklerimi hiçbir işe yaratmadığım halde. Senin bana söylediğin sadece şuydu. “Ben evdeyken kumaşları kes, ne yapacaksan ben sana yardım edeyim.” Tabii bu hiçbir zaman olmadı, ben hep sen olmadığın zaman o kumaşları kestim. Ve de sen gittikten sonra ancak onları işe yarar bir hale getirebildim. İşte senin gidişinle oluşan büyük yangın, beni iyi bir terzi ve yalnız bir insan yaptı, insanlara inancımı yitirdim.

Gittiğin yer mutlaka iyidir, senin ve babamın kötü bir yere gittiğinizi düşünmüyorum, mutlaka o yer güzeldir…

TURGUT (Turgutköy 6)

Marmaris’e uzaklığı otuz kilometre olan Turgut’a ulaşım minibüslerle yapılıyor. Yaz ve kış Marmaris ve Turgut’tan karşılıklı yapılan seferler, sabah 07.30’da başlayıp 23.00’a kadar sürüyor.

Geçmişte Turgutlular ulaşımla ilgili büyük güçlükler yaşamışlar. 1950’den önce tekneyle Çubucak’a geçip oradan kara yoluyla Datça’ya gidebiliyorlarmış. 1950’den sonra bazı yolların yapılmasıyla Marmaris’e ulaşım Bayır-Turunç yolu üzerinden yapılmaya başlanmış. Son yıllarda yapılan Bozburun yolu ile Orhaniye, Hisarönü üzerinden Datça ve Marmaris’e ulaşım kolaylaşmış. Böylece Turgut’la bağlı olduğu ilçe arasındaki ilişki oldukça kuvvetlenmiş. Artık Turgut, Marmaris’e çok yakın.

turgutköy-kubilay mayadağlı

Turgut            Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

SAMSUNG

Turgut’ta Arı Kovanları

Turgut’un geçim kaynağı arıcılık, bunun yanı sıra hayvancılık, organik tarım ve turizm de burada önemli.

Turgutköy 037aTurgut 031aa

turgutlu kadın 034aTurgut'ta Bir Büyükanne-aÖzellikle Turgutlu kadınlar toprakla, hayvanlarıyla uğraşmayı ve kendi işlerinde çalışmayı çok seviyorlar.  Genç kızlar ve genç hanımlar sadece toprakla uğraşmayı değil, motora binmeyi, motoru ulaşım aracı olarak kullanmaktan çok hoşnutlar.

turgut 2 087motorlu turgut kızları a

Turgutlu Bir Genç Kız ve Genç Bir Anne Minik Kızıyla Motorsiklette

Gençler beş-altı ay süren turizm mevsiminde turistik otellerde ve genellikle Turgutlu ailelere ait mavi yolculuk yapan büyük teknelerde çalışıyorlar.

Turgut, Marmaris ve çevre köyler gibi önce Karia’nın, ardından Roma’ya bağlı Rodos Birleşik Devleti’nin, Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma yani Bizans’ın, 13. yüzyılda Menteşoğulları’nın daha sonra da Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamış. Cumhuriyetin ilanına kadar Turgut, eski adıyla Ella, Rumların yaşadığı bir köymüş. Turgut sapağını geçtikten iki yüz metre sonra sol tarafta Rum köyünün kalıntılarını görmek mümkün. Bazı evlerin taş duvarları, bir kuyu vb günümüze ulaşabilmiş. Söylentiye göre Cumhuriyet’ten önce ve sonra buraya yerleşen Türklerle Rumlar bir süre bir arada yaşamışlar.

Günümüzde Turgut’ta yaşayanların atalarının Alanya’dan, Mısır’dan, Malatya’dan ve mübadele yıllarında da Rodos’tan geldiği tespit edilmiş. 141 haneli Turgut’un nüfusu 2000 yılında yapılan sayıma göre 458’miş. Nüfusa paralel olarak hane sayısı da artmış. Turgut’ta hemen hemen herkes birbiriyle akraba; bunun nedeni de dışarıya kız vermemeleri. Turgut halkı, en küçüğünden en yaşlısına köylerini çok seviyor, hiç kimse Turgut’tan başka yerde yaşamak istemiyor. Ne genç kızında ne de delikanlısında büyük kentlerde yaşama tutkusu var. Turgut deyince hepsinin gözleri sevgiyle, ışıl ışıl parlıyor.

DSC04415

DSC04431Gelin ve Damat düğünlerinde keyifle oynar. Özellikle Zeybek buraların baş oyunudur.

DSC06391turgutta asker düğünü ag

Turgut’ta Asker Düğünü

kamil dürüst 118

Köy Düğünlerinde Yemekler İmece Usulüyle Yapılıyor

Turgut Köy’de düğün çok önemli. Düğünler genellikle bahar (ilkbahar-sonbahar) aylarında yapılıyor. Düğünlere köyün tamamı davet ediliyor. 1980’den önce düğünlerde kadınlarla erkekler aynı yerde bulunmazlarmış. Günümüzde kaç- göç yok, herkes bir arada eğleniyor.

Köyün her hanesine davetiye veriliyor. Davetiye, gazete kâğıdına sarılı ya da bir poşete konmuş bir erkek fanilası ya da bir yemeni, kimi zaman da havlu. Köyde 2010 yılına kadar bir düğün salonu yoktu. Düğünler okulun bahçesinde veya muz, portakal, avokado ağaçlarının çevrelediği geniş bahçelerde yapılıyordu. 2010 yılında yapılan düğün salonunun  sadece üstü kapalı, bu alan aynı zamanda pazar yeri olarak kullanılıyor, haftada iki gün pazar kuruluyor burada. Yani şehirlerdeki düğün salonlarına pek benzemiyor buradaki düğün salonu.

Turgut Köy’de düğünler iki gün sürüyor. İlk gün kız evinde yöresel türküler eşliğinde geline kına yakılıyor, ikinci gün köylülerin çoğunluğundan oluşan düğün alayı damatla birlikte kızı almaya gidiyor, o gün damada da kına yakılıyor. Kınadan sonra düğün alayı gelini alarak düğünün yapıldığı alana geliyor. Büyük kazanlarda yemekler pişiyor; en az on çeşit yemek hazırlanıyor, et yemeklerinden çeşitli sebzelere, tatlılara kadar… Meyve suları, biralar, rakılar açılıyor…

Düğüne gelen herkese imeceyle yapılan yemekler ve içecekler ikram ediliyor.

Konuklara servisi köyün gençleri yapıyor, gençler büyük bir özveriyle, sevecenlikle bu görevi yerine getiriyorlar. Gündüz başlayan düğün geç saatlere kadar sürüyor. Davullar çalıyor, zeybekler oynanıyor. Tüm köy bu oyunlara katılıyor; kadını erkeği, çocuğu genci, dedesi ninesi… Yüzlerce kişi, müziği taa içlerinde hissederek büyük bir coşkuyla zeybek oynuyor. Aynı anda eller havaya kalkıyor, sonra dizler yere vuruyor. Tüm köy tek vücut oluyor zeybek oynarken.

Askere giden gençler için gündüz mevlit okutulup gece asker düğünü yapılıyor. Asker düğünleri de aynı diğer düğünler gibi oluyor. Diğer düğünlerden farkı, düğün sonrasında ve ertesi gün yapılan silah atışları.

Köyde birinin ölmesi halinde, cenaze bekletilmeden aynı gün defnediliyor, mevlit okutuluyor. O gün hiç kimse çalışmıyor, hanımlar ev işi dahi yapmıyor.

Turizm mevsiminde şelaleye her gün jiplerle, otobüslerle gelen yüzlerce  turist, şelale dönüşü köye uğruyor;

Turgut Köyün 160 yıllık çınarı a

Turgut’un yüz yetmiş yaşındaki çınarı

köy meydanında, yetmiş yıllık caminin yanındaki yüz yetmiş yaşındaki çınarın altında serinleyip yorgunluklarını giderdikten sonra eski köy evlerini ve köyün üç sınıflı okulunu ziyaret ediyorlar.

DSC08242 turgut esk ev a

Turgut Eski Bir Köy Evi

DSC08247 turgut eski ev içi a

Turgut’ta Eski Bir Köy Evinin İçi

DSC08253turgut eski ev içi a

Eski Bir Köy Evinin İçi

Eski köy evleri, küçük birer etnoğrafya müzesi gibi. Şimdilerde bu evlerde oturan yok, turistik bakımdan hizmet görmekteler.

DSC08241 turgut eski ev önü

Eski Bir Köy Evinin Önü

Köy evindeTurgutlu Genç Kız ve Ninesinin Gelinliği

Turgutlu Bir Genç Kız Ninesinin Gelinliğiyle

Evlerin sahipleri gelen turistleri bu evlerde ağırlıyor, onlara çay, bitki çayları ve yörenin fıstığını ikram ediyorlar. Her evin bir köşesinde hediyelik eşya standı var; ayrıca yörenin balı, fıstığı, kekiği, adaçayı bu standlarda yerlerini çoktan almış.

Turgut İlköğretim Okulu Öğrencileri Öğretmenleriyle 23.Nisan Töreninde

Turgut İlköğretim Okulu Öğrencileri Öğretmenleri ve Velilerle

Turistlerin ziyaret etmeden geçmedikleri okulda, 1.2.3. sınıflar aynı derslikte eğitim görüyorlar. Yıllar önce bittiğini sandığımız böyle bir eğitimin; 21. yüzyılda turistik bir kent Marmaris’in, turizmle içli dışlı olmuş bir köyünde  karşımıza çıkması bizi çok şaşırttı ve üzdü.

Turgutköy 040

Turgut İlköğretim Okulu

Sadece Turgut Köy’de değil Türkiye’nin hiçbir yerinde böyle bir eğitim olmamalı. Turgut’un akıllı çocukları iyi bir okulu ve eğitimi hak ediyorlar. Okulda görevli tek öğretmen var. Okulun hem müdürü hem öğretmeni o, tüm yük onun üzerinde. Üç sınıfa da yeterli eğitimi verebilmek için büyük bir özveriyle çalışıyor.

Görüntü0095

Turgut İlköğretim Okulu ve Öğrencileri- 23 Nisan Etkinliklerinde

Okulu gezen Avrupalı yaşlı turistler, Turgut’un küçük okulundan çok etkileniyorlar, elli-altmış yıl öncesine kendi çocukluklarına gittiklerini, kendilerinin de böyle bir okulda okuduklarını söylüyorlar. Elli-altmış yıl öncesine… elli-altmış yıl…

DSC04539turgut ve orhaniyeli öğrenciler a

Turgutlu ve Orhaniyeli Öğrenciler Orhaniye İlköğretim Okulu’ndaki 23 Nisan Etkinliklerinde

Turgut İlköğretim Okulunda üçüncü sınıfı bitiren çocuklar, Turgut’tan altı kilometre mesafede olan Orhaniye’deki ilköğretim okulunda eğitimlerine devam ediyor. Lise eğitimi almakta olan gençler de genellikle Marmaris’e gidiyor.

Turgut’ta bir ebenin görev yaptığı sağlık evi var, 2010 yılının baharında bir ambulans da hizmete girdi. Artık Turgut’ta bir doktor görevli olarak bulunuyor.

Köyün su şebekesi var; kanalizasyon şebekesi, PTT şubesi veya acentası yok. Köyde dört-beş restoran ve en az beş-altı kahve var. Deniz kenarında da iki-üç restoran-kafe bulunmakta.

Turgut’ta bir butik otel ve dört-beş apart dışında turistlerin konaklayabileceği yerler pek yok; ancak sürekli yeni apartlar, oteller yapılıyor.

Turgut sahilinin sağ tarafında dereyle deniz birleşir, dere ağzına yakın yerler derenin yığdığı topraklarla sığlaşmıştır. Sol tarafta siyah renkli toprak-kum karışımı bir kumsal uzanır. SAMSUNG CAMERA PICTURESDenizin zemini de toprak-kumdur ve deniz girişte çok sığdır.  Dört-beş kulaç attıktan sonra bir anda derinleşir, suyun rengi turkuaza döner. Suyun dibi görünmez olur. Deniz suyu çok sıcaktır, yalnız derinlere daldıkça alttan gelen soğuk su akıntılarını hissedersiniz. Burada kışın bile rahatlıkla denize girilebilir. Kimi zaman mavi, kimi zaman turkuaz bir deniz, yemyeşil ormanlarla kaplı tepeler, masmavi gökyüzü insana ‘İyi ki Turgut’tayım!’ dedirtir. Bu sularda rahatlıkla yüzebilir, dalabilir, kanoyla kürek çekebilir, sörf yapabilirsiniz.

turgut 3 005a

Turgut Sahili

Turistleri mavi yolculuğa çıkaran büyük tekneler yani guletler sahildeki kırık dökük iskelelere kolayca yanaşıp gecelerler.

TURGUT-KUBİLAY MAYADAĞLI

Turgut                                                             Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

 

 

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

MARMARİS’TE KARYALI KADINLAR(Turgutköy-Doğayla Tarihin Buluştuğu Yer 1)

Marmaris, yeşille mavinin, tarihle kültürün, gökyüzüyle denizin, denizle kayaların, insanla doğanın sarmaş dolaş olduğu bir cennet. Neresine giderseniz gidin karşınıza bir doğa harikası çıkar; bir şelale, bir mağara, değişik biçimlerde devasa kayalar, turkuaz renkli denizler, göz alıcı dereler, alabildiğine uzanan kumsallar, her türlü bitkinin yetiştiği verimli topraklar.

 

DSC03180kameriye adası manastır aDSC03207hisarönü körfezi gün batımı aDSC06466turgut koyu aDSC03578ağnaktan hisarönü körfezi aDSC03215martı marina içindeki şapel akamil dürüst 095kale kırk merdiven eda aSAMSUNG CAMERA PICTURESEn olmayacak yerde öyle bir uygarlıkla, insan sevgisiyle, bilgelikle karşılaşırsınız ki aklınız almaz tüm bunları. Neresinden ne çıkacağı bilinmeyen, her an sürpriz yapmaya hazır bir beldedir Marmaris. Ne gizler barındırıyor içinde? Pek çok uygarlığa beşik olmuş, onların büyümesine, gelişmesine olanak sağlamış.

Bazen o uygarlıkların insanlarını düşünürüm:

«Ne oldu o insanlara, nereye gittiler, hiçbir iz bırakmadılar mı?» diye sorarım kendime. Sonra bir gün Marmaris pazarını dolaşırken Karyalı kadınlara rastlar, büyülenmiş gibi onları seyrederim. Yüzlerindeki asil ifade, yazmalarını başlarına değişik biçimde bağlamaları, giyimleri beni çok etkiler. Bir kadının yüzünden içeri girer, kendimi bin yıllar öncesinde yaşıyormuş gibi hissederim, içim içime sığmaz! SAMSUNG CAMERA PICTURESSanki pazar yerinde değil de Karyalı Prenses Ada’nın sarayındaymışım gibi gelir bana.

Karyalı kadının ne almak istiyorsunuz? sorusuyla yaşadığım çağa geri döner ve işte merak ettiğin bazı uygarlıkların insanları burada, derim. Onlar, yetiştirdikleri sebze ve meyveleri akşamdan pazar yerine getirmiş, satıyorlar.

Geçmiş uygarlıkların insanlarının yok olmadığını, onların bizler olduğumuzu taa içimde duyumsarım.

İnsanımızın bilgeliğinin, insan sevgisinin onca uygarlıktan birikerek gelen kültürel ve tarihi mirastan kaynaklandığını anlarım.

SAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESKaria Bölgesi’nin önemli bir liman kenti olan Marmaris’te -antik adı Physkos- ilk yerleşim M.Ö. 4000’lere kadar uzanır.  Anadolu-Rodos-Mısır ticaret yolunun üzerinde konumlanması Physkos’u daha da değerli kılmış. Phsykos’un yanı sıra çevresinde bin bir güzelliği içlerinde barındıran pek çok kent kurulmuş. SAMSUNG CAMERA PICTURESDSC08507amos aSAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESBu kentler; Amos (Turunç), Loryma (Bozukkale), Amnistos (Karacasöğüt), Kedrai (Sedir Adası), Euthane (Karacasöğüt), Erine (Hisarönü), Kastabos (Hisarönü), Bybassos (Orhaniye), Hygassos (Turgut), Hydas (Selimiye), Syrna (Bayır), Larymna (Bozburun), Tymnos (Bozburun), Thyssanos (Söğüt), Kasara (Serçe Limanı), Phoenix (Taşlıca-Föniks)’dir.

 

Fotoğraflar: Sevil Okay- Mithat Okay

HULDA- HEYKELTRAŞ İLHAN KOMAN’IN GEMİ EVİ

İtalyanlar tarafından Türk Da Vinci’si diye anılan, dünyaca ünlü heykeltraşımız İlhan Koman’ın Hulda gemi eviyle ilgili bir yazım yarım kalmıştı, bloğunda yazılarını takip ettiğim Özlem Soydan (Öğrenincemutluyum.wordpress.com – Özlem Soydan-Özgürlük Seçeneklerin Olmasıdır) sayesinde düşüncelerim tekrar Hulda’da yoğunlaştı. İnsan bazen niye yazıyorum, ne gerek var diye düşünüyor; sonra o yazıların okunduğunu, fotoğrafların tıklandığını görünce iyi ki yazmışım diyor. Özellikle heykeltraş İlhan Koman’ın sergi fotoğrafları ve onunla ilgili yazılar en çok tıklananların başında geliyor.

özlem soydan

Özlem Soydan ( Öğrenince Mutluyum.wordpress.com)

Sevgili Özlem Soydan da İlhan Koman’la ilgili bilgi ararken benim yazıma rastlamış, biz daha önceden bloklarımız sayesinde sanal ortamda tanışmış, yazışmıştık. Özlem Hanım ne yazık ki  2015 yılından sonra İlhan Koman’ın Hulda gemi eviyle ilgili bir yazı bulamamış, ben de araştırdım, ancak herhangi bir haber ve yazı bulamadım. Bodrum Belediyesi’ne bir ileti yazdım, yanıtı ne olarak gelecek diye merak ediyordum. İletime yanıt bir hafta sonra geldi, iletimin Bodrum Belediyesi Çözüm Masası’na gönderildiği en kısa zamanda Hulda ile ilgili bilgi verecekleri yazıyordu iletide. Aşağı yukarı bir ay bekledim, herhangi bir ileti almadım, Bodrum Belediyesine telefon ettim, Çözüm Masası’ndaki görevli kişi iletiyi Kültür bölümüne gönderdiklerini söyledi. Kültür bölümünü aradım, onlar da sosyal işlere gönderdiklerini söylediler. Sosyal işler bölümünü aradım, iletimin görünmediğini, Çözüm Masası’nı aramamın doğru olacağını bildirdiler. Birçok kişiyle konuştum, hiçbirinin İlhan Koman’ın gemi evi Hulda’dan haberi yoktu. Hulda’yı ne duymuşlar ne görmüşlerdi; ama onlar artık Hulda’yı öğrendiler, onu özellikle görmeye gideceklerine inanıyorum. Daha sonra da Bodrum Belediyesi Çözüm Masası’nda görevli olan arkadaşlar beni birkaç kez arayıp Hulda’nın limanda olduğunu ve İlhan Koman’ın oğlu Prof.Dr. Ahmet Koman’ın, Bodrum Liman Müdürlüğünün ve Muğla Büyükşehir Belediyesinin Hulda ile ilgilendiğini söyleyip telefon numaralarını verdiler. Aziz Nesin’in ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ adlı oyununu anımsadım. Aziz Nesin yaşasaydı, bu sefer oyunun adı ‘Hulda Var mıydı, Yok muydu?’ olacaktı sanırım.

2010 yılının Şubat ayında İlhan Koman’ın uzun yıllar Stockholm’de yaşadığı gemi-evi Hulda’yla Barselona’da karşılaştık. Hulda’yı görmek, yıllar önce kaybettiğimiz ve hiç görmediğimiz sanatçımız İlhan Koman’ı görmek gibiydi. Çok duygulandık!

DSC01177ilhan koman hulda a

Heykeltraş İlhan Koman’ın Gemi Evi Hulda Barselona’da (Şubat- 2010)

DSC01171ilhan koman b

İlhan Koman’ın Bir Eserinden ve Hulda’dan Esinlenerek Hazırlanmış Bir Afiş

DSC01175 ilhan koman hulda a

Hulda’nın Direğine İlhan Koman’ı Anlatan Yazılar Asılmış

DSC01173 ilhan koman hulda abDSC01172ilhan koman hulda abDSC01174ilhan koman hulda bDSC01176 ilhan koman a

DSC01180 ilhan koman hulda a

Hulda’nın baş tarafında bu kapakçığın ne işi var diye düşünebilirsiniz. İlhan Koman denizi görebilmek için baş tarafa minik bir pencere açmış, oradan bakınca denizle haşır neşir olabiliyormuş.

DSC01181-ilhan koman-hulda aDSC01178ilhan koman huldaHulda, İlhan Koman’ın anısını yaşatmak amacıyla Nisan 2009’da İlhan Koman Vakfı Başkanı ve sanatçının oğlu Prof. Ahmet Koman liderliğindeki ekiple Stockholm’den yola çıkmış.

Prof. Dr. Ahmet Koman Hulda'da

ilhan KOMAN’ın oğlu Prof. Dr. Ahmet Koman Hulda’da   Foto: İnternet’ten

Amsterdam, Antwerp, Lizbon’dan sonra 2009’un Ekim ayında Barselona’ya varmış. Kışı Barselona’da geçirdikten sonra Mart ayında demir alarak Napoli, Valletta ve Selanik’e uğrayıp 21 Eylül’de İstanbul’a ulaşacakmış. Hulda demirlediği kentlerde ‘Hulda Festivali’ adıyla etkinlikler gerçekleştirecekmiş; İlhan Koman’ın bilimsel eserlerinden oluşan bir sergi açılacak ve gençlere yönelik atölye çalışmaları yapılacakmış.

Kuzey Buz Denizi’nden başlayıp Marmara Denizi’nde son bulacak 12.000 kilometrelik bu yolculuk İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın destekleriyle İlhan Koman Kültür Sanat Vakfı tarafından gerçekleştiriliyormuş. Büyük bir proje!

koman vakfı b21 Eylül 2010, Hulda İstanbul’da… Hulda, İlhan Koman’ın mezun olduğu ve öğretim üyeliği yaptığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi iskelesine yanaşıyor. 23 Eylül – 21 Kasım 2010’da Hulda’nın güvertesinde İlhan Koman’ın bilimsel eserleri sergileniyor; gençlik atölyeleri, Hulda’nın yaptığı uzun yolculukla ilgili film ve fotoğraf sergisi açılıyor.

Ve işin en güzel yanı Hulda’nın Türkiye’de kalacak olması; gezici kültür, sanat, bilim ve eğitim merkezi olarak.

r005-029 İlhan Koman eseri a

İlhan Koman Eseri         Fotoğraf: Sevil Okay

21 Kasım 2010’dan sonra Hulda, Haliç’te Koç Müzesi’nin yakınına demir attı. İlhan Koman’ın heykelle geometriyi bir araya getirdiği eserleri sergilendi, tekne her gün 10.00-19.00 arası ücretsiz olarak gezilebiliyordu. Binlerce kişi sergiyi gezdi.

ilhan koman hulda'yı tamir ederken

Dünyaca ünlü heykeltraşımız İlhan Koman, Hulda’yı Tamir Ederken        Foto: İnternet’ten

Hulda’nın ev sahipliği yapacağı pek çok serginin yaşama geçirilmesini diliyorum, Ahmet Koman’ın Hulda’yla ilgili söylediklerine bakılırsa bu dileğim fazlasıyla gerçekleşecek.

“Hulda’yı karaya çekip bir yere bağlamak ya da bir mekâna tüm eserleri koymak gibi bir düşüncemiz yok. Belli sayılarda eserleri değiştirip kullanarak, geminin Haliç’in yanı sıra komşu sahillerde gidip gelmesini, her zaman bir devinim halinde olmasını istiyoruz. Birkaç sanatçıyı gemimize alıp bir aylık sefere çıkmak, çıkılan yerlerde etkileşime girmek gibi fikirlerimiz var.„

Yıl: 2011. Araştırmalarıma göre İlhan Koman’ın doğduğu ev hâlâ müze değil! Bu konuda yanılmayı çok isterdim!

ilhan-koman-evi-edirne-b

İlhan Koman’ın- Bir Türlü Müze Olamayan- Doğduğu Ev/ Edirne   Foto: İnternet’ten

Hulda, binlerce kilometrelik yol katetti, birbirinden farklı denizlerde seyretti, iki yılda Stockholm’den İstanbul’a ulaştı; ne yazık ki Edirne’deki İlhan Koman Evi, ailesinin onca yıldır uğraşlarına rağmen müze olamadı.

Hulda’nın, gezici müze olarak İstanbul’un değişik kıyılarına demirlenmesi, sanata değer verenlerin bu müzeyi ziyaret etmeleri, gezici müzemizin İstanbul’dan diğer kıyı kentlerimize gidecek olması yüreğime su serpiyor, beni nasıl mutlandırıyor!

DSC05163-Bodrum ag

Bodrum

İlhan Koman’ın oğlu Prof. Dr. Ahmet Koman 2015 yılında Hulda’yı Bodrum’a getirip Bodrum Limanı’nın Neyzen Tevfik Caddesi kıyısına demirlemiş. Orijinalliğini koruyan Hulda gerek yerli gerekse yabancı turistlerin çok ilgisini çekmiş.

Hulda’nın Bodrum’da sanat, kültür, bilim adına yapılan çalışmalara ev sahipliği yapacağını düşünen Ahmet Koman’ı bu düşünce çok heyecanlandırmış olmalı… Düşünsenize babanızın ev ve atölye olarak kullandığı Hulda; sanat, kültür, bilim merkezi olacak…

İlhan Koman Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Koman Bodrum’a getirdiği Hulda ile ilgili şunları söylemiş 2015 yılında: “Yarım asırdır babamın yuvası olan tekne, bizim de yuvamız haline geldi. Tekneyle bazen ahşap yat yarışmalarına katılıyoruz. Asıl amacım geçmişte yüzlerce denizcinin, süngercinin yetiştiği Bodrum’da, bu tekneyi genç denizcilerin yetişmesinde kullanmak, bilim, kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yaparak yaşamasını sağlamak. Dünya denizlerinde bu tür teknelerin sayısı oldukça azaldı. Ciddi bir destek ile 110 yıllık tekneyi yaşatabiliriz.”

lonarda-da-vinci-620x374

Leonardo da Vinci (D:15 Nisan 1452-1519)    Foto: İnternet’ten

2015 yılında Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde sanatla ilgili çalışmalar Hulda gemisinin önünde başlamış Bodrum’da. Ama 2015 yılından sonra 2016 ve2017’de Hulda ile ilgili tek haber veya yazı yok! Pek çok telefon konuşmasından sonra Prof. Dr. Ahmet Koman’la görüşebildim. Ahmet Bey’in söylediğine göre Hulda ile bundan böyle Muğla Büyükşehir Belediyesi ilgilenecekmiş. Prof. Dr. Ahmet Koman Muğla Büyükşehir Belediyesinin Hulda ile yakından ilgileneceğini umut ediyor. Ahmet Bey’in umudunun boşa çıkmamasını, Muğla Büyükşehir Belediyesinin İlhan Koman’ın gemi evi Hulda’ya gerçekten sahip çıkmasını ve Hulda’nın sanat, bilim, kültür merkezi olmasını; Hulda sayesinde Bodrum’da genç denizcilerin yetişmesini, 112 yaşında olan Hulda’nın hak ettiği ilgiyi ve desteği aldığını görmek, İtalya’da Türk Da Vinci’si olarak tanınan İlhan Koman’ın ülkesinde de tanınmasını ve ona gereken değerin verilmesini çok istiyorum. İlhan Koman’ın Edirne’deki doğduğu ev müze olup Edirne’ye yakışamadı; ama Hulda’nın sanat, bilim, kültür merkezi olup Muğla’ya özellikle Bodrum’a değer katmasını ve ona yakışmasını diliyorum.

Hulda’nın fotoğrafları: Mithat Okay          

GERÇEK YAŞAMLARIN İNANILMAZLIĞI(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Kızılbük-Gabaklar İşletmesinin Yetkilisi Sevgi Hanım, üç kadının söyleşisine katılır. Kadınlar Hatice Nine’nin yaşamının zorluğundan söz ederler, bunun üzerine Sevgi Hanım konuşur:

-Kimin yaşamı kolay ki? Kimse kimsenin derdini bilemez içine girmedikçe.

DSC05704kızılbük ab

Datça- Kızılbük

Buralar şu anda turizm merkezi, yaşam daha kolay, gelir daha çok. Büyüklerimiz bizler kadar şanslı değillermiş, çok zor koşullarda yaşamışlar. Anneanne(Hatice Nine) de onlardan biri. Bu köylerde hangi kapıyı çalsanız içinizi acıtacak bir öyküyle karşılaşırsınız, bunlar öyle öykülerdir ki gerçek olamayacağını düşünürsünüz. Gerçek öykülerin çoğu inanılmaz öykülerdir!..

Funda:

-Sizin ailenizde de inanılmaz öyküler var gibi konuşuyorsunuz. Anlatmak ister misiniz? Biz karavancılar, farklı kişileri tanımaktan, onların yaşamlarını öğrenmekten hoşlanırız.

Sevgi Hanım:

-Neden olmasın? Size dedemi ve babaannemi anlatayım.

“Yıl 1915, dedem (babamın babası) Çanakkale Savaşı’na çağrılır. Gencecik bir Türk kızıyla yeni evlenmiştir, sevdiğinden ayrılması zor olur, onu doğup büyüdüğü Datça’nın Knidos’a yakın olan

fs004 sındı köyü

Datça-Sındı Köyü

Sındı köyünde bırakarak Çanakkale’nin yolunu tutar. O zamanlar yol yok, iz yok…

DSC04613DATÇA SINDI

Datça- Sındı Köyü

Dağ tepe demeden atla yolculuk yapılmaktadır. Savaşa sadece dedem gitmez, annemin dedesi de gider. Annemle babam akraba; annem torun, babam oğul. Bizim buralarda eskiden akraba evliliği çok olurmuş. Gerçi şimdilerde de olmuyor değil, hala kızıyla, dayı oğluyla evlenenler hâlâ var.

Semra:

Doğru söylüyorsunuz, akraba evliliklerine bu çevrede çok sık rastlanıyor. Bu arada engelli çocuklar da çok… Ancak gençler bile sakatlıkların akraba evliliklerinden kaynaklandığını düşünmüyorlar. Yakınlarıyla evleniyorlar.

Sevgi Hanım:

Dediğiniz ne yazık ki doğru! Neyse ben dedemle babaannemin yaşam öyküsüne devam edeyim.

Dedemin savaşa gitmesinin ardından iki yıl geçer, annemin dedesi Çanakkale’de şehit düşer, benim dedemse gazi olur. Dedemi köye bin bir zorlukla getirirler, artık o ata binecek durumda değildir. Bir ayağını bilekten, diğerini dizden kaybetmiştir savaşta. Acılar içinde köye gelir. Tek tesellisi sevdiğine kavuşmak olacaktır. Ne acıdır ki, onu ayaksız, yerlerde perperişan gören sevdiceği dedemi terk eder! Tabii o zaman dedem henüz dedem değilmiş!

Dedem; dede dediğime bakmayın yirmili yaşların başındaymış henüz, yani gencecik bir delikanlıymış; acılara, sıkıntılara pabuç bırakacak biri olmadığından yaşama sımsıkı sarılmış, ilk işi marangoza gidip her iki ayağına da ağaçtan ayak yaptırmak olmuş. İki tahta ayakla yeniden yürümeye başlamış. Genç gazinin durumuna çok üzülen, aynı mahallede oturan bir Rum kızı onun evine gidip ona bakmış, yardımcı olmuş. Bir süre sonra evlenmişler. Devlet, dedeme gazi maaşı bağlamış. Dirlik düzen içinde yaşayıp giderlerken dedemi bırakıp giden eski eşi çıkagelmiş. Kocasının yeni eşiyle iyi bir yuva kurduğunu duymuş, kıskanmış ve kocasına geri dönmüş. Medeni kanun olmadığından dedem iki eşli yaşamına devam etmiş.

DSC04693 DATÇA SINDI

Sındı Köyü

Yüz metre arayla iki ev tutmuş, birinde Rum, diğerinde Türk eşiyle yaşamış. Rum eşinden beş, Türk eşinden yedi çocuğu olmuş. Babam, dedemin Rum eşinden olan çocuklarından biri.

Eskiden buralarda Rumlar, Türkler birlikte yaşarlarmış. Cumhuriyet’ten sonra Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler de buralara göç etmişler. Rum olan babaannemin tüm akrabaları gitmiş, ona, sen de gel demişler. Babaannem dedemi terk etmemiş, dinini değiştirip müslüman olmuş.

Babaannem ölene kadar dedemle yaşadı. Babaannemi çok severdim, sevgi dolu bir insandı. Bana öylesine içten sarılırdı ki gözlerinden yaş gelirdi. Zor bir yaşamı oldu, iki ayağı olmayan bir adamla yaşamak, üstüne üstlük kocasını başka bir kadınla paylaşmak hiiiiç kolay değildi! İki ayağı olmamasına rağmen dedem yüz yaşına kadar yaşadı ve tahta bacaklarıyla dolaştı.

Semra:

-Dediğiniz gibi kimi gerçek öyküler, kurmaca öykülerden daha inanılmaz ve acı! Dedenizin yaşamı da çok ilginçmiş doğrusu!

Funda:

-Önce Hatice Nine’nin, şimdi de dedenizin yaşamı, beni çok gerdi. İçim hüzün doldu. Hüznümü tuzlu sularla paylaşmak istiyorum, denize gelen var mı?

DSC04015

 Deniz ve Yosunlar      Fotoğraf: Sevil Okay

Sevim:

-Akşam akşam denize mi gireceksin?

-Evet, abla! Haydi siz de gelin, hep birlikte yüzelim. Denize girmek istemezseniz kıyıda oturursunuz.

Sevgi Hanım’a iyi geceler deyip karavanlarının yolunu tuttular. Minik karavan sevecenlikle üç kadını karşıladı, kadınlar on dakika sonra karavandan çıkıp kumsala indiler.

DSC05524kumsal kızılbük abgt

Datça Kızılbük   Fotoğraf: Sevil Okay

Ay, Kızılbük’ü tepeden seyrederken denizi ışıl ışıl aydınlatıyordu. Üç kadın, yavaş yavaş, biraz da ürkerek denize girdiler, suyun içinde attıkları her kulaç, onları dinledikleri üzüntülü öykülerden uzaklaştırıyordu.

Untitled-100

                                         Fotoğraf: Sevil Okay

Deniz, ay, ayın denizin üzerine bıraktığı pırıltılar, karaltı halindeki tepeler onlara tüm olumsuzlukları unutturdu. Ertesi gün ve daha sonraki günler nereye gideceklerini, hangi yaşamlara karışacaklarını konuşarak iyi bir uyku çekmek düşüncesiyle karavanlarının yolunu tuttular.

HERMAFRODİT-ÇİFT CİNSİYETLİLİK (Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan 4)

Kızılbük’e gelip Hatice Nine ile tanışıp söyleşen üç kadın, Hatice Nine’nin gelini Sevgi Hanım’la tanıştı. Sevgi Hanım, karavanlarını yerleştirmeleri için yer gösterdi onlara. Karavanlarını yerleştirdikten sonra restoranın yolunu tuttular. Sevgi Hanım’ın yaptığı zeytinyağlı yemekleri afiyetle yediler. Özellikle ‘kabak çiçeği dolması’nı çok beğendiler, tarifini aldılar.

DSC05362 kızılbük ab

Datça-Kızılbük

Akşamüstü gün batımını seyretmek için sahildeki şezlonglara kuruldular.

DSC05524 Hayıtbükü ab

Datça-Hayıtbükü

DSC05546 kızılbükten hayıtbüküne ab

Kızılbük’ten Hayıtbükü’ne Bakış

Yattıkları yerden sağ tarafta kalan Hayıtbükü’nü ve sol taraftaki uçsuz bucaksız denizi seyrediyorlardı. Güneş Hayıtbükü’nün, denize başını uzatmış yüksek tepelerinin arasından batacaktı, güneşin rengi sararıp kızardıkça Kızılbük’ü çeviren tepeler kızıllaşıyordu.

DSC05477datça kızılbükten hayıt büküne abg

Hayıtbükü’nde gün batımı

Güneş, tepeleri kızıla boyadığından bu koya Kızılbük adı yakıştırılmış.

Üç kadın, doyumsuz güzellikteki manzaraya kendilerini kaptırmış gibi görünseler de akılları yaşlı kadındaydı, onun yaşam öyküsünü bir an önce öğrenmek istiyorlardı. Bu kadın onları niçin bu kadar etkilemişti? Bu soruyu her biri önce kendine, sonra diğerlerine sordu. O yaştaki bir kadının, belleğini yitirmemesi, çektiği onca acıya karşın yaşama gülerek bakabilmesi, insanlara olan sevgisinin gözlerinden okunabilmesi onları etkilemiş olmalıydı.

Ertesi gün kahvaltılarını deniz kenarında yaptıktan sonra Hatice Nine’nin yanına vardılar.

-Gününüz aydın olsun hanım kızlarım! Nasıl Gabaklar’dan memnun kaldınız mı?

-Çok memnun kaldık da tesisin adının Gabaklar olması tuhafımıza gitti doğrusu. Gabak, kabak anlamında mı?

-Doğru bildiniz gabak, gabak demek. Size pek komik gelmiş olmalı.

-Eh, biraz öyle oldu!

-Oğlunuz ve gelininiz çok genç. Siz geç yaşta mı anne oldunuz?

-Yok canııım, daha neler! Köy yerinde geç yaşta anne olunmaz, genç yaşta dul kalınır.

-Yaaaaa!

DSC05548 kızılbük ag

Datça-Kızılbük

-Otuz beş yaşımda eşimi kaybettim, üç çocukla bir başıma kaldım. Bu arsalar o zaman beş para etmiyordu. Bir kızımı ağabeyime zorunlu olarak evlatlık verdim. Ne kadar zor bir şeydir bu! Bu acıyı anne olmayan bilemez. İnsan bazen hiç istemediği şeyleri yapmaya mecbur kalıyor. Diğer kızımla, küçük oğlumu zar zor büyüttüm. Kızım, Milas’a gelin gitti. Yazısı çok kötüymüş! Kocası içkicinin biri çıktı, kızıma az zulüm etmedi. Yavrucağım beş sene dayanabildi. Gencecik bir kadınken hayata gözlerini kapadı. İki oğul bıraktı ardında, biri iki diğeri dört yaşında.

-Vah, vah, vah!!!

-Teyzeciğim neler yaşamışsınız!

-Hiçbir şey dışardan görüldüğü gibi değilmiş, biz de sizi bu cennet yerde görünce derdiniz, tasanız yok sandık.

-Doğru dedin kızım, kimse kimsenin ne yaşadığını bilemez. Torunlarımdan büyüğünü ben, küçüğünü babaannesi büyüttü. Küçük on iki yaşındayken babaannesini kaybetti. Ben onu da yanıma aldım, iki kardeş uzun yıllar ayrı kalmıştı, birlikte yaşasınlar istedim. Ayrı kaldıkları zaman zarfında üç-dört kez görüşebilmişlerdi. Birbirlerini çok özlüyorlardı, bir görüşmelerinde öylesine sevinmişlerdi ki bir yorgan paraladılar, deli gibi oynadılar, hopladılar zıpladılar. Çocukluk işte! Allah kimseyi yakınlarından, sevdiklerinden ayırmasın, hele çocukları hiç!

-Haklısınız!

-Sevgi, dört yaşından beri benimle yaşayan büyük torunumun eşi. O, benim torunum değil, oğlum. Kızımın biricik yadigârı. Birbirimize çok düşkünüz, her sabah birlikte kahvaltı ederiz. Beni hiç üzmemiştir. Canım yavrum benim!

-Teyzeciğim, belki sırası değil ama evlâtlık verdiğinizi söylediğiniz kızınızla aranız nasıldı?

DSC05509 Kızılbük kedi ag-Ah, yavrum hiç sorma! Kızım beni hiç affetmedi, onu yakınım da olsa başka birine vermemi kabullenemedi. Çok haklıydı aslında! Durumum öyle kötüydü, öyle çaresizdim ki! Onun iyi yaşamasını istedim, üstelik her zaman görebilecektim de. Lâkin hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı. O benden nefret etti. Onunla konuşamadım, kendimi ona anlatamadım. Ben onun için bir ölüydüm. Onu gördükçe, düşündükçe içimdeki yara sızım sızım sızlar!

-Zor bir durum, bir annenin çocuğunu başkasına vermesi ve o çocuğun annesine yakın olduğu halde onsuz yaşaması! Her ikinizin de yaşamı kolay olmamış. Ha, bir de oğlunuz olduğunu söylemiştiniz, ondan hiç bahsetmediniz.

-Evet, bahsetmedim, bahsedemedim. Madem size açıkça her şeyi anlattım, onu da anlatmadan geçmeyeyim. İnanın bunları hatırlamak, söze dökmek bana ne kadar güç geliyor! Tüm bunları neden anlattığımı da bilmiyorum. Size kanım kaynadı, daha önemlisi siz üç kadın şu karavan denen şeyi çeke çeke buralara geldiniz ya beni en çok bu etkiledi. Keşke, keşke ben de sizin gibi yapabilseydim, erken gelmişim dünyaya erken!

Oğluma gelince… anlatması zor… çok zor… Okumayı seven bir çocuktu. İlkokulu, ortaokulu iyi dereceyle bitirdi. Liseye Antalya’ya gitti yatılı olarak. Lise son sınıfta çift cinsiyetli olduğu ortaya çıktı. Ben biliyor muydum bu durumunu? Hayır, bilmiyordum. İşin tuhafı çift cinsiyetlilik nedir? Nasıl olur? Ondan bile haberim yoktu. Oğlumu okuldan almak zorunda kaldım. Onunla ilgili ne hayallerim vardı. O, liseden sonra üniversiteye gidecek, iyi bir işi olacaktı. Sonra onu güzel bir kızla evlendirecek, torunumlarım etrafımda dört dönecekti. Benim talihsiz oğlumun ise tam olarak cinsiyeti bile belli değildi! On sekiz yaşındaki çocuk ne acılar çekti, altmışını geçti hâlâ da çekiyor. Kendi kabuğuna çekildi, köyde benimle sessiz sedasız yaşamına devam etti.

-Ne olur kusurumuza bakmayın. Biz sizin yaralarınızı deştik, nasıl üzgünüz bilemezsiniz!

– Sizin suçunuz ne? Ben anlatmak ihtiyacında olmalıyım ki tüm bunları size anlatıyorum.

-Peki oğlunuzu hastaneye götürmediniz mi tedavi ettirmek için?

-Burası Datça’nın küçük bir köyüydü, ben de genç, cahil, dul bir kadındım. Öyle olmama rağmen oğlumu hastanelere taşıdım; bundan elli-altmış yıl önce ne hastaneler ne de tıp gelişmişti. Oğlumun derdine hiçbir doktor çare bulamadı. Artık bu tip durumlar ameliyatla düzeltilebiliyormuş. Bu beni nasıl sevindiriyor bilemezsiniz. Demek ki artık oğlumun durumundaki çocuklar, gençler ve aileleri bizim çektiğimiz sıkıntıları, acıları çekmeyecekler.

Çok yoruldum, kendimi pek iyi hissetmiyorum, biraz uzansam iyi olacak.

-Elbette, dinlenirseniz iyi olur. Anlattıklarınız sizi üzdü ve yordu.

Hatice Nine, zorlukla koltuğundan kalkıp şirin, ahşap eve girdi. Üç kadın ne yapacaklarını bilemeden birbirlerine baktı, yaşlı kadının anlattıkları onları üzmüş ve sarsmıştı. Deniz kenarına konuşmadan yürüdüler, kendilerini Kızılbük’ün parlak sularına bıraktılar. Yüzdüler, daldılar, yüzdüler, daldılar. Ta ki Hatice Nine’nin yüzü gözlerinin önünden gidene kadar.

Akşam yemeğini karavanlarının bahçesinde sessizce yediler. Yemekten sonra herkes eline bir kitap alıp minik bahçelerinin bir köşesine çekildi. Hiç kimse okuduğundan bir şey anlamıyor, kitaba boş boş bakıyordu. Funda ayağa kalktı, kitabını masanın üzerine bıraktı. Karavana girdi, beş dakika geçmeden dışarı çıktı, elinde bir defter ve kalem vardı.

-Ben restorana gidiyorum, internete gireceğim. Çift cinsiyetliliği araştıracağım. Kafamı çok meşgul etti.

Semra:

-Sorma, ben de onu düşünüp duruyorum, bekle seninle geleyim.

Sevim:

-Durun, durun ben de geliyorum, Hatice Nine’nin anlattıkları hepimizi üzdü. Kadıncağız ne çile çekmiş!

Restorana yürüdüler, Sevgi Hanım gülerek karşıladı onları. Birer kahve ısmarlayıp bilgisayarın başına çöktüler.

İnternetten edindikleri bilgileri paylaştılar.

Funda:

-Çift cinsiyetlilik çok geniş kapsamlı bir konu, not almaya çalıştım; ancak araştırdıkça çoğalıyor.

Sevim:

-Hadi bizi merakta bırakma, neler öğrendin anlat.

My captured picture

Kapadokya Yılanlı Kilise’de Bir Hermafrodit(Hermit) Olan Aziz Onuphrius Freski /Aziz Onuphrius Mısır çöllerinde keşiş hayatı yaşayan bir hermitmiş.

-Bir insanda hem erkek hem de kadın cinsiyet organları mevcutsa o kişiye Hermafrodit ya da çift cinsiyetli deniyor.Çift cinsiyetlilik, erdişilik sözcüğü ile de tanımlanıyor.

Semra:

-Hermafrodit terimi, güzellik tanrısı Hermes ile aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in adlarından mı oluşturulmuş? Funda:

-Aynen! Tıbbi bakımdan kişinin gerçek cinsiyetinin ne olduğu konusunda kuşkuların bulunduğu anormal durumlar olduğundan Hermafrodit denmiş bu hastalığa. Hatırlarsanız Kapadokya Yılanlı Kilise’de uzun beyaz sakalları olan yarı erkek yarı kadın olan bir tasvir vardı. Aziz Onuphrius’muş bu tasvirdeki kişi, 4. veya 5. yüzyılda Mısır çöllerinde keşiş hayatı yaşayan bir hermafrodit yani hermit’miş.  Sevim:

-Çok ilginç, demek çok eski zamanlara dayanıyor bu çift cinsiyetlilik. Eee, nedeni neymiş peki bu hastalığın?

-Valla nedeni pek belli değilmiş; ancak insan var olduğundan beri çift cinsiyetliliğin olduğu söyleniyor. Kromozomlarda nedeni belli olmayan bir değişiklikten ötürü ortaya çıktığı sanılıyormuş erdişiliğin ya da çift cinsiyetliliğin. Yalnız bazı uzmanlar çift cinsiyetli doğum vakalarının akraba evliliğinden kaynaklandığını söylüyorlar.

Semra:

-Peki, bu hastalığın tedavisi mümkün müymüş?

Funda:

-Bu duruma göre değişiyormuş.

Sevim:

-Nasıl? Ne gibi durumlar?

Funda:

-İki türlü erdişilik varmış: Yalancı erdişilik, gerçek erdişilik. Yalancı erdişiliğin tedavisi daha kolaymış. Bazı profesörler hastalığın bazı türlerinin anne karnında bile teşhis edilebildiğini ve çift cinsiyetli doğan bebeğin, hastalığın bazı türlerinde birkaç haftada ilaç tedavisiyle iyileştirildiğini, bazı türlerinde ise hastanın ömür boyu hormon alması gerektiğini yazmışlar.

Fakat çok ilginç örnekler de var, mesela bir iki yıl önce bir kentimizde bir bebek dünyaya gelmiş, doktorlar bebeğin cinsiyetini bir türlü belirleyememişler.

Sevim:

-Bu gerçekten ilginç ve kötü bir durum! Her zaman rastlanacak bir olay değil…

Ben hastalığın teşhis edilebilmesi ve bazı türlerinin tedavi edilebilmesini iyi bir gelişme olarak görüyorum! Tıp sayesinde anneler-babalar-çocuklar Hatice Nine ve oğlu kadar acı çekmeyecekler.

Semra:

-Sen öyle san! Bir profesörümüz, çocukları cinsiyet belirsizliğiyle doğan ailelerin, psikolojik sıkıntı içine girdiklerini ve çocuklarının durumunu çevrelerinden saklamaya çalıştıklarını, sağlık kuruluşlarına iş işten geçtikten sonra başvurduklarını, bazı ailelerin ise sağlık kuruluşlarıyla temasa geçmediklerini, toplumsal baskının üst düzeyde olduğu bölgelerde hastalığın sıkça görüldüğünü ve gizlendiğini söylüyor.

Funda:

-Doğru, çok doğru! Bir başka profesör de çift cinsiyetle dünyaya gelen bebeğin ilk iki yıl içinde tedavi edilmesi gerektiğini, çift cinsiyetliliğin toplumda bir hastalık olarak kabul edilmesinin şart olduğunu yazmış.

Sevim:

-Çocuğunu doktora götürmeyenler çocuklarının cinsiyetini nasıl belirliyorlarmış?

Semra:

-Cinsiyet rolü, doğumda belirlenen cinsiyete ve kişi yetiştirilirken uygulanan davranış türüne göre belirleniyormuş.

Funda:

-Hatice Nine’nin oğlu gibi… Genellikle aileler çift cinsiyetli olan çocuklarının buluğ-ergenlik çağına geldiklerinde normale dönecekleri düşüncesindeymişler. Doktorlar bunun kesinlikle yanlış olduğunu, hastanın en kısa sürede tedavi altına alınmasını, çift cinsiyetli doğum vakalarının her geçen gün arttığını, toplumun bu hastalıkla ilgili olarak aydınlatılmasını söylüyor ve yazıyorlar.

Semra:

-Bu çift cinsiyetlilik sadece insanla ilgili değil, birçok hayvanda da görülüyormuş, hele çevre kirliliğinin artmasından sonra çift cinsiyetli doğan hayvan sayısı fazlalaşmış. Üstelik ülkemizde hermafroditlerin çok olduğu bir köy varmış. Önceleri bu köy halkı, çift cinsiyetlileri tuhaf kişiler olarak görmüşler, hermafroditler çoğalınca köylüler de bu durumu doğal görmeye başlamışlar. Hermafrodit olan kişilerden bazıları ameliyat olup erkek  veya kadın olmayı seçmişler. Ameliyat olmayan erdişiler, bunun Allahın takdiri olduğunu; Allahın vermediğini, kulun veremeyeceğini söyleyip hastalıklarını kabullenip yaşamlarını sürdürmüşler.

Onlar erdişilik-çift cinsiyetlilik-hermafrodit derken Sevgi Hanım masalarına oturdu.

-Sohbetiniz çok koyu, katılabilir miyim?

Funda:

-Tabii, buyrun. Çift cinsiyetliliği araştırdık, birbirimize anlatıyorduk.

Sevgi Hanım:

-Anneanne, size oğlundan söz etti sanırım.

Sevim:

-Öyle! Çok zor bir durum! Kadıncağız ne acılar çekmiş, yaşamı zor geçmiş.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça

Sevgi Hanım: Evet, yaşamı çok zor geçmiş; buralarda yaşamı zor geçmeyen yokmuş 20. yüzyılın başlarında. Bizler şanslıyız, buralar artık turizm cenneti. Herkes Datça’yı ve köylerinin güzelliğini görmeye geliyor. Datça hem gelenleri hem de bizleri mutlu ediyor. Turistlerin yöremizde rahat etmeleri, gönüllerince tatil yapabilmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Buradan genellikle memnun ayrılıyorlar, onların memnun olmaları bize ertesi yıl katlanarak geri dönüyor. Böylece bizler de rahat bir yaşam sürüyoruz.

DATÇA MESUDİYE: OVA BÜKÜ, HAYITBÜKÜ, KIZILBÜK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Üç kadın; Knidos’u tüm gün gezdiler, gün batımını Afrodit heykelinin kaidesinin olduğu sanılan tepeden seyrettiler, Knidos’u ne kadar beğendilerse, Knidos’taki eserleri yurtdışına götürenlere, eserlerin götürülmesine izin verenlere de bir o kadar kızdılar. Üzgün ve kızgın olarak Knidos’tan ayrıldılar. Palamutbükü’ne geldiklerinde hava kararmıştı, geceyi orada geçirip sabah Mesudiye’ye hareket ettiler.

DSC05415. ovabükü ajpg

Datça Mesudiye- Ovabükü

Mesudiye Datça’nın en yeşil ve verimli köylerinden biri, Datça-Mesudiye yolunun her iki yanı da çam ormanlarıyla kaplı. Mesudiye büyük bir köy, deniz kenarından başlayıp tepelere kadar devam eden zeytin ve badem ağaçlarıyla kaplı. Ayrıca doğal güzellikte birbiriyle yarışan üç bükü var; Ovabükü, Hayıtbükü veee Kızılbük.

DSC05401 ovabükü a

Ovabükü

Üç kadın sabah kahvaltısını Ovabükü’nde yaptı. Karavanlarını kumsalın bittiği yerde başlayan toprak yolun kenarına park ettiler. Palamutbükü’nü aratmayan parlaklıktaki sulara kendilerini bıraktılar. DSC05451deniz aDenizden çıktıktan sonra bükün bir ucundan diğer ucuna yürüdüler. Bir kafede oturup güler yüzlü, hoş sohbet olan yöre halkıyla sohbet ettiler. Öğle yemeğini Gülcan Restoran’da yediler. Datça’nın halis zeytinyağıyla pişirilmiş ev yemekleri nefisti!

Öğleden sonra Ovabükü’nden Hayıtbükü’ne geçtiler; şirin, hoş; Ovabükü’ne göre daha küçük bir büktü Hayıtbükü. İskelesinde onlarca yabancı tekne bağlıydı. Turistlerin gözde bükü olduğu anlaşılıyordu. Araçlarını denize yakın bir yere park edip uzun uzun yüzdüler. Masmavi denizden yemyeşil tepeleri seyretmek çok keyifliydi! Denizden sonra güzel demlenmiş bir çay hepsine iyi geldi.

Hayıtbükü’nden Kızılbük’e devam eden aracın sürücüsü, yokuşu görünce biraz tedirgin oldu. Bu yokuşu çıkabilir miyim? diye sordu diğerlerine.

Sevim ve Semra:

-Tabii çıkarsın, buraya gelene kadar ne yokuşlar, ne virajlar geçtik. Bu yokuşu mu çıkamayacağız? Haydi sen bas gaza, bak nasıl çıkıyoruz.

Funda:

-Valla bu yokuş beni tedirgin etti, çıkabilecekmişim gibi gelmiyor. Pek çok yer gördük, bu geceyi Hayıtbükü’ndeki kampta geçirelim. Oldukça ilginç bir kamp! Yarın sabah Kızılbük’e yürüyerek gideriz. İki kadın aynı anda:

-Olmaaz! Buraya kadar gelmişken Kızılbük’e karavanla gidip orada geceleyelim. Kızılbük adının nereden geldiğini öğrenelim.

-Tamam tamam da önce şu yokuşu yürüyerek tırmanalım, ben yokuşun sonunu bir göreyim, sonra karavanla çıkarız.

DSC05326-ab

Kızılbük

Arabadan indiler, yokuşu çıkmaya başladılar, hava çok sıcaktı. Zorlanıyorlardı. Yokuşun sonuna geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Tepedeydiler ve aşağıda müthiş bir manzara vardı, göz alıcı bir koy, kumsal boyunca uzanan palmiyeler… koyun gerisinde yemyeşil bir koru, korunun içinde tek tük minik, tahta evler… rengârenk çiçeklerle bezeli bahçeler. Gün ışıkları parlak suları daha bir ışıtmıştı… denizin üstü ışık ışıktı… Bu görüntü karşısında nefesleri kesilmişti. Uzun süre doğanın güzelliğinin tadını çıkardıktan sonra hiiiç konuşmadan yokuşu inip arabalarına bindiler. Funda kendinden oldukça emin arabayı çalıştırdı.

DSC05329 kızılbükten hayıtbüküne a

Tepeden Hayıtbükü’nün Görünüşü

Yaşlı bir kadın, bungolovlardan birinin önündeki bir koltukta oturmuş, yaşadığı uzun yılları düşünüyordu. Seksen sekiz yıl nasıl da geçip gitmişti… Çabucak mı geçmişti? Bazen zaman çok çabuk geçiyor gibi gelse de çektiği acılar kimi zaman yüz yıllar gibi gelir insana.

“Ah, ah! Neler gördü, ne acılar yaşadı bu seksen sekiz yaşındaki Hatice Nine!

Bu kadar yaşayacağımı hiç düşünemezdim. Çok zayıftım, çok hastalıklı büyüdüm. Genç yaşta ölür giderim diye düşünürdüm hep. O zayıflığıma rağmen her çeşit hastalığa direndim. O da yetmezmiş gibi türlü acılar çektim. İnsan öyle dayanıklı bir mahlûk ki her şeye katlanıyor. En kötüye de en iyiye de alışıyor. İyiler iyi de kötüler, kötülükler kişiyi eritip bitiriyor, yaşam sevincini yok ediyor. Ha yaşamışsın ha yaşamamışsın! Hiçbir şeyin önemi kalmıyor.„

Yaşlı kadın çevresine bakınırken tepedeki yoldan garip bir şeyin indiğini görür gibi oldu. Gözleri pek de iyi seçmiyordu, gördüğünün ne olduğunu anlayamadı.

Sonra o nesne yaklaştı, yaklaştı on-on beş metre ötesinde durdu. O zaman Hatice Nine bunun bir otomobilin çektiği küçük bir karavan olduğunu fark etti.

“Aaa, şu turistler yok mu yine Kızılbük’ü buldular. Bunlara çok şaşıyorum binlerce kilometre yol kat edip buraları nasıl buluyorlar? Datça’nın yolları dendi mi herkesin ödü kopuyor, bunlar bana mısın demiyorlar. Çok cesaretliler, meraklılar, her şeyi öğrenmek, her yeri görmek istiyorlar. Hepsi mi böyle bunların?

Bense ömrümün tamamını Datça Mesudiye’de geçirdim. Zaman zaman Marmaris’e, Muğla’ya, Milas’a, Antalya’ya gittim. Gerçi pek uzun kalmadım oralarda.„

Az ileride duran karavanı çeken araçtan üç kadın indi. Yaşlı kadın, merakla onları incelerken kadınlar Hatice Nine’nin yanına gelip konuşmaya başladılar. Yaşlı kadın, onların turist olduklarına öylesine inanmıştı ki onların ne söylediklerini anlamadı bile.

DSC05751kızılbük-agaç gövdesi aSemra:

-Teyzeciğim merhaba, nasılsınız?

-……………….

-İyi günler teyzeciğim.

-Hay Allah! Ben sizi turist zannettim. Size de iyi günler kızım. Bu yaşta nasıl olunursa öyleyim.

-Kaç yaşındasınız?

-Seksen sekiz.

-Oooo! Çok iyi görünüyorsunuz, keşke biz de sizin yaşınızda sizin gibi olsak.

-Sizler, kadın başınıza bu karavanla ne yapıyorsunuz? Buraya nasıl geldiniz? Yollarımız pek iyi değildir de!

-Biz tatile çıktık, geziyoruz, değişik yerler görüyor, yeni insanlarla tanışıyor, dostluklar kuruyor, onların öykülerini öğreniyor, kısa bir zaman için de olsa onların yaşamlarına karışıyoruz.

-Demek artık bizde de meraklı, seyahati, araştırmayı seven insanlar yetişiyor. Her zaman söylerim erken gelmişim dünyaya, şimdi genç olacaktım ki sizler gibi gezip dolaşayım, yeni dostlar edineyim. Sizler şanslısınız, kadın başınıza bir de karavanla geziyorsunuz.

DSC05512kızıl bük aSevim:

-Siz bizden daha şanslısınız, cennet gibi bir yerde yaşıyorsunuz. Rengarenk çiçekler, palmiyeler ve türlü türlü ağaçlar, pırıl pırıl bir deniz…

-Ha, haaa, haaaa! Sen çok yaşa emi! Şimdi burası size cennet gibi geliyor, bana da öyle! Gençliğimde ise burayı cehennemin dibi olarak görürdüm. Yalnız ben değil ağabeylerim de öyle görürdü.

-Ağabeyleriniz mi? Ne alâka?

-Babamı genç yaşımda kaybettim, annemi hayal meyal hatırlıyorum, ben çok küçükken ölmüş, biz üç kardeştik, iki ağabeyim vardı. Babamdan kalan toprakları paylaşmak için aramızda kura çektik. Şansıma Mesudiye’nin en güzel yerindeki topraklar bana çıktı. Tam ekilecek, biçilecek yerlerdi. Çok sevindim. Ağabeylerim de deniz kenarlarındaki yerleri çektiler. Deniz kenarlarında herhangi bir şey yetişmiyordu O zaman turizm murizm diye bir şey de bilinmiyordu. Datça’ya bile gitmek çok zordu; yol mol yoktu. Ağabeylerim çektiğimiz kuraya itiraz ettiler, tam üç kere tekrarlandı bu kura işi. Her seferinde onlar deniz kenarlarındaki arsaları çektiler.

DSC08557-Datça aFunda:

-Ne kadar ilginç! Sonra ne oldu?

-Ne olacak! Ağabeylerim yerlerimizi değiş tokuş yapmamızı, köydeki arsaları onlara vermemi istediler. Kabul etmedim tabii ki… Üç kadın hep bir ağızdan:

Eeee!

Eee ya! Yedim dayağı, yedim dayağı. Ağlaya ağlaya verdim köydeki tarlaları sevgili ağabeylerime(!)

-Olamaaaaaaz!!!

-Oldu hanım kızlarım, hem de pek güzel oldu! İstersen çıkar sesini, yersin dayağı, oturursun aşağı. Köy yerinde kime derdini anlatacaksın, herkes erkekleri tutar, onlar her zaman haklıdır. Güç kimdeyse haklı odur, derdi büyüklerimiz eskiden.

-Çok zor zamanlar geçirmişsiniz; neyse ki sonunda siz kazançlı çıkmışsınız, turizmle buralar canlanmış. Sizler de burayı değerlendirmişsiniz, bu bungolovlar, restoran çok güzel olmuş!

DSC05708 kızılbük ab

Kızılbük

-Oldu, oldu da bu zamana gelene kadar başımızdan neler geçti? Turizm geliştikçe vefat eden ağabeylerimin çocukları Kızılbük‘teki arsalarda haklarının olduğunu iddia ederek zilliyet davası açtılar. Ancak davayı boşuna açtılar, Kızılbük’teki arsaların tapuları benim adıma çoktaan verilmişti.

DSC05477datça kızılbükten hayıt büküne a

Datça Kızılbük’ten Hayıtbükü’ne Bakış

-Tüm bunlar sizi çok üzmüş olmalı?

-Hem de nasıl üzdü yavrum! Keşke bu kadarla kalsaydı…

-Ne oldu, daha kötüsü de mi var?

-Var ya!

Semra:

-Teyzeciğim, sizi üzmek istemiyoruz, sizi tanıyalı yarım saat bile olmadı; fakat sizi yıllardır tanıyormuş gibi bir hisse kapıldık. Biz buraya yerleşelim, bu geceyi burada geçireceğiz, daha sonra sizinle uzun uzun sohbet etmek isteriz.

-Tamam yavrum, sizinle konuşmak bana çok iyi geldi. Bakın gelinim Sevgi de buraya geliyor, o burayı pek güzel idare ediyor.

PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

KÂMİL DÜRÜST’LE YAPTIĞIM RÖPORTAJ (Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 3)

Kâmil amcanın anlattığı kamp alanları artık yok, onun da dediği gibi her yer lüks otellerle, motellerle, apartlarla, pansiyonlarla doldu; Marmaris kentleşti.

Kâmil amcayı dinlerken 2007 yılının Haziran ayına gittim, onunla tanışmamı anımsadım.

 Kâmil Dürüst

“Yıllardır, onun yaptığı çalışmaları kardeşlerimden dinlerdim: ‘Kâmil amca kütüphane kuruyor, Kâmil amca fotoğrafçılık kursu açtı, Kâmil amca kitap yazdı, Kâmil amca resim dersleri veriyor, Kâmil amca fotoğraf ve resim sergisinin hazırlığını yapıyor…’

Kâmil amcayı görmemiştim; anlatılanlardan onu yakından tanıyordum. Kâmil amcanın adıma imzalamış olduğu  ‘Özdeyişler’ kitabını kardeşlerim bana göndermişti.

Haziran 2007’de Marmaris’e gittiğimde Kâmil amcayla tanıştım. Ona bakınca aydınlık, gülen bir yüz; pırıl pırıl bir çift mavi göz gördüm. Bu gözlerdeki yaşama sevinci, hoşgörü, sevgi beni bir anda etkiledi. Onu tanıdıkça onun sürekli üreten, çalışan, etrafındakileri aydınlatan, sıra dışı, genç bir insan olduğunu anladım. Evet, seksen üç yaşında gencecik bir insan.

Onu ve yaptığı çalışmaları başkalarına anlatmalıydım. Benden önce pek çok insan onu tanıtmış, onunla röportajlar yapmış; o, ansiklopedilerde yer almıştı. Onunla ilgili yazılanları okudum, onun yazdığı kitapları inceledim. Başkalarının onu anlatmış olması benim düşüncemi değiştirmedi. Ben de onu anlatacaktım.

. Siz bana şöyle diyebilirsiniz:

“Yeni tanıştığın birine nasıl amca diye hitap ediyorsun?”

Neden Kâmil Bey demiyorum da amca diyorum? Kız kardeşlerim sürekli Kâmil amca diye bahsettikleri için olabilir mi? Bunun biraz etkisi olabilir. Kâmil Dürüst’ü ilk gördüğümde kendime çok yakın hissettim, sanki onu daha önce görmüştüm. Aslında daha önce hiç karşılaşmamıştık; ama benim sevgili babama o kadar çok benziyordu ki… Ve ona amca diye hitap etmeye başladım, o da buna karşı çıkmadı.

Kâmil amcayla tanıştığım gün, yeni yayımlanmış olan kitabım “Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim”i imzalayıp kendisine verdim. O, kitabı açtı, ilk sayfaya bir göz attı. Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesini anlatmışsın, dedi. Ben de:

“Evet, orada on dört sene çalıştım, oradaki çalışmalarımı, öğrencilerimi, öğretmen arkadaşlarımı, Sultanahmet’i anlattım.” dedim.

DSC04374-Kâmil Dürüst ab

Kâmil Dürüst

Gülen gözlerle bana bakarken şöyle dedi:

“Ben Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum 66 yıl önce.”

Çok duygulandım, ne diyeceğimi bilemedim; şaşırmış bir o kadar da mutlu olmuştum. Düşünsenize bir kitap yazmışsınız, yıllardır tanışmak istediğiniz kişiye veriyorsunuz ve o kişinin, kitabınızda anlattığınız okulda okuduğunu öğreniyorsunuz. Bundan nasıl etkilenmezsiniz?

Kâmil amcayla aynı mekânı değişik zaman dilimlerinde paylaşmışız. Aynı sınıflara girmişiz, aynı bahçede dolaşmışız, aynı konferans salonunda değişik oyunlar ve etkinlikler izlemişiz, aynı kütüphanede aynı kitaplara dokunmuş, aynı masanın etrafında oturmuşuz. Ve yine Sultanahmet’in tarihine, kültürüne, doğasına, havasına sevdalanmışız. Sonra başka bir zamanda başka bir yerde karşılaşıyoruz, ortak noktalar buluyoruz. Ne güzel bir paylaşım bu!

Kâmil amcaya, onu daha yakından tanımak istediğimi söylüyorum. O da ‘Neden olmasın?, diyor. Bir iki gün sonra onun kurduğu kütüphaneye gidiyorum.

 Kâmil Dürüst Kütüphanesi

Kâmil Dürüst, çok güzel bir kütüphane kurmuş Marmaris İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde, kütüphanedeki kitapların çokluğu, kütüphanenin düzeni, insanı rahatlatan ortamı, temizliği çok hoşuma gitti.

PENTAX Image

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kütüphanesinin Bir Bölümü

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kurduğu Kütüphanede

Kâmil amca sabahtan akşama kadar bu kütüphanede çalışıyor, boş zamanı yok. Onun kütüphanedeki çalışmasını izlerken, yaşamdan yakınan, zamanını boşa geçiren, kahve köşelerinde pinekleyen insanları düşünüyorum. Kâmil amcanın seksen üç yaşında bu kadar genç ve mutlu olmasını, çalışmasına ve üretmesine bağlıyorum. Onun boş geçen dakikaları, saatleri, günleri yok. O bilgi ve sanat yönünde çalışıyor, üretiyor, başkalarını aydınlatıyor, onlara değişik konularda yardım ediyor, onların ufuklarını açıyor; doğaya, fotoğrafçılığa, resme, müziğe ilgilerini çekiyor, gelişmelerini sağlıyor.

            Bu kütüphane bir okul, Kâmil amca da bu okulun başöğretmeni.

PENTAX Image

Kâmil Dürüst ve Dicle Derman

Kâmil amcayla söyleşimize başlamadan önce, Onunla çalışmalar yapan Dicle Derman Bey’le konuşuyoruz. Dicle Bey kimya mühendisiymiş. Bir kimya mühendisi Kâmil Dürüst ile ne gibi bir çalışma yapabilir? diye düşünürken Dicle Bey Klasik Türk müziğiyle ilgilendiğini, kendisinin aynı zamanda müzikolog olduğunu, burada devamlı çalışan bir müzik grubu bulunduğunu, bu grubun güzel çalışmalar yaptığını söylüyor. Ve kendi öyküsünü anlatıyor:

“Altı ay İstanbul’da altı ay Marmaris’te yaşıyordum. Bir süre sonra Marmaris’teki yaşamımdan sıkıldım. İstanbul’a kesin dönüş yapmaya karar verdim. Kâmil Bey ile tanışınca İstanbul’a dönmekten vazgeçtim. Kâmil Bey’in yaptığı çalışmalar beni çok etkiledi, yaşamıma anlam kattı. Ne kadar az şey yaptığımı anladım. Şimdi Kâmil Bey’in yanına, kütüphaneye geliyorum, akşama kadar onunla çalışıyoruz.”

Dicle Bey’in gönüllü olarak Kâmil amcanın yanında çalışması, Kâmil amcanın onun hayatını renklendirmesi ne kadar hoş diye düşünüyorum. Onların nasıl bir çalışma içinde olduklarını merak edip Dicle Bey’e soruyorum:

“Sizi Marmaris’e bağlayan Kâmil amcayla çalıştığınız ortak konu nedir?”

Dicle Bey:

PENTAX Image“Kâmil Bey’in on bin civarında nota koleksiyonu var, bunların bir kısmı Osmanlı Döneminde yazılmış. Bunları Türkçeleştiriyoruz, notaların tasnifini yapıyoruz, makamlara ayırıyoruz. Ayrı makamlar, ayrı dosyalara konuyor; her makamı kendi içinde kartoteks sistemine geçiriyoruz. Bu çalışma bitince hem notaları hem de kartları bilgisayara yükleyeceğiz.

Bu arada Kâmil Bey’in elliye yakın bestesi var. Kâmil Bey’le besteleri kontrol ettik ve yeni baştan yazdık. İleride Kâmil Bey’in besteleriyle ilgili bir kitap yapmayı düşünüyorum.”

Kâmil amcanın bestekâr olduğunu öğrenmek beni hem şaşırtıyor hem sevindiriyor. Resimle, fotoğrafla ilgilendiğini yazı yazdığını, kitaplarının olduğunu biliyordum; bestekârlığı ile ilgili bilgim yoktu.

Kâmil amcaya bakıyorum, o sevecen, mütevazı haliyle bana sımsıcak gülümsüyor. Sonra bir ansiklopedi uzatıyor. Ansiklopedinin kapağında şöyle yazıyor:

“20. Yüzyıl Türk Musikisi, (Bestekârları; Besteleri ve Güfteleriyle), Hazırlayan Mustafa Rona, Türkiye Yayınevi, 1970.”

Heyecanla ansiklopediyi alıyorum, ansiklopedinin 626. sayfasında Mustafa Kâmil Dürüst yazısını ve bestekârın fotoğrafını görüyorum. Yazıda M.Kâmil Dürüst’ten ve bestelerinden söz ediliyor. Onun rast, hüzzam, uşşak, hüseyni, hicaz, kürdili hicazkâr, acemaşiran, nihavend, sultaniyegâh, şedaraban, saba… makamındaki bestelerinden örnekler verilmiş, bestelerinin çoğunun güftesinin de kendisi tarafından yazıldığı belirtilmişti.

Kâmil amcayı tanıdığıma daha da memnun oluyorum.

Dicle Bey, benim heyecanımı ve mutluluğumu bir kat daha arttıran bir projeden söz ediyor: “Kâmil Bey’in nota koleksiyonu ile ilgili bir sergi açmayı düşünüyoruz. İstanbul’daki Galatasaray Yapı Kredi Bankası’nın Sanat Galerisi’yle bir ön görüşme yaptık, bu sergiyi orada gerçekleştirebileceğimizi umuyoruz.

Kâmil amca da şöyle diyor:

“Besteler ve notalar yalnız musiki bakımından değil; kaligrafisi, formu, estetiği, grafiği ve tarihi bakımından da çok önemlidir. Bestecilerin hangi dönemde yaşadıkları eserlerini mutlaka etkilemiştir. Eserler, bestecilerin yaşadıkları dönem göz önüne alınarak incelenmeli.”

Kâmil amcaya katılıyorum, ister besteci, ister ressam, ister yazar olsun bir sanatçının yaşadığı dönemden etkilendiğini o dönemi yansıtan yapıtlar verdiğini biliyorum. İnsanı geliştiren, oluşturan yaşadığı çağ, ülkesi, çevresi ve ailesidir. Bütün bunlar benliğimize sinmiştir, bizim ayrılmaz parçalarımızdır.

Kâmil amcaya dönüp bana kendinizden söz ederseniz çok sevinirim, diyorum.

Kâmil Bey:

“Annem ve babam Rumelili. 1920 yılında Türkiye’ye gelmişler. Ben 1924 yılında

zeyrek

İstanbul/ Zeyrek             Foto: İnternet’ten

İstanbul’da Zeyrek’te Evliya Çelebi’nin doğduğu mahallede doğmuşum. Tahsil hayatım İstanbul’da geçti. Vefa Ortaokulunda, Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum. Doğal olarak da meslek olarak ticareti seçtim. Mesleğimin yanında hobi olarak çeşitli sanat dallarıyla uğraştım. Örneğin Türk Sanat Müziğiyle meşgul oldum. İleri Türk Musikisi Konservatuarına devam ettim. Güzel Sanatlar Akademisinde Şeref Akdik Hoca’nın atölyesinde dört sene çalıştım. Resimde genel olarak realist bir tarzım vardır. Grup sergilerine iştirak ettiğim gibi kişisel sergiler de açtım. Son olarak 16 Kasım- 31 Aralık 2006’da Şeref Akdik 1961 Atölyesi Resim Sergisi’nde, rahmetli hocamız Şerif Akdik ve öğrencileri Feridun Ertaş, Necdet Kalay, Salih Zeki Yazanlar’ın eserleri ve benim eserlerim sergilendi.

1970’li yıllarda ünlü Sanat Tarihçisi Celal Esat Arseven hocamızın ve ünlü mimarımız Ekrem Hakkı Ayverdi’nin teşviki ile “Osmanlı Dönemi Türk Mimarisi ve Hatıraları” üzerine yurt dışında Balkanlarda, Akdeniz’de ve Ege Adalarında (Kıbrıs, Rodos, İstanköy) araştırmalar yaptım.

Ayrıca “Türklerin Ana Yurdu Orta Asya” çalışmalarımı da ihmal etmedim. Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’da özellikle mimari ve turizm konularında araştırmalarda bulundum, belgeseller hazırladım.

Ve yine Orta Asya’nın yanı sıra Avrupa ve Arap ülkelerinde de “Türk Hatıraları ve Mimarisi” alanında incelemelerde bulundum ve bu çalışmalarımı fotoğraf ve yazılarla belgeledim.”

Kâmil amca yaptığı çalışmaları anlatmaya devam ediyor:

Avrupa’da batı medeniyetinin kuruluş ve gelişmesine önemli katkıları olan muhteşem Endülüs’ten ve Mayorka Adası’nın güzelliğinden, ünlü müzisyen Şopen’in bir süre buradaki yaşantısından ve yine Avrupa’da bilmediğimiz ve unuttuğumuz pek çok Türk hatıralarından paragraflar açıyor.

Kâmil amcanın anlattıklarını merakla dinliyor, notlar alıyorum. Dicle Bey’in sözü geliyor aklıma, çok haklıymış diye düşünüyorum. Kâmil amcanın yaptığı çalışmaları öğrendikçe ben de ne kadar az şey yaptığımı anlıyorum. Çok çalışmalıyım, diyorum kendime. Ve toplumumuzda zamanını boşa harcayan, üretici olmadıkları için mutsuz olan kişiler adına üzülüyorum.

Kâmil amcaya Türkiye Turing Kurumu ile olan hatıralarını soruyorum.

Onun bir an için anılarının içine daldığını hissediyor, gözlerindeki özlemi görüyorum. O, anılarını büyük bir içtenlikle paylaşıyor benimle:

Çelik_Gülersoy

Fotoğraf: İnternet’ten

“1971 yılında tanıştım Çelik Gülersoy’la, 1972 yılında kuruma üye olmamı istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Çelik Bey’le pek çok konuda fikir birliğinde oluyorduk. O, doğu ve batı kültürüne, sanatına vakıf, az bulunur bir İstanbul sevdalısı beyefendi ve kurumun genel müdürü idi. Düne saygılı, tasavvufa ve felsefeye açık manevi bir yönü de vardı. Gülersoy toplumun her sınıfında içerde ve dışarıda çalışkanlığı, bilgisi, zevki ve pratik zekâsı, iş bilirliği, sanata hayranlığı ve yatkınlığı ile tanınmıştır. Ortaya çıkardığı eserler ve kıymetler onu yüceltmişti.

Müşterek konularımızda fikrimi alır, bu konularla ilgili uzun uzun konuşurduk. Özellikle Emirgân Korusu ve oradaki sarı, beyaz ve pembe köşklerin restorasyonu ve dekorasyonu konusunda birlikte çalışmalarımız olmuştur.

_H100949EMİRGAN-SARI KÖŞK

istanbul-Emirgan-Sarı Köşk           Foto: İnternet’ten

Nedeni de çocukluk yıllarımın “Sarı Köşk”te geçmiş ve koruya ait pek çok hatıralarım olmasındandı. Sarı Köşk’e işlevlik kazandırılmış, Beyaz Köşk bir müzik sarayı hatta müzesi olarak düşünülmüştü. Pembe Köşk de geçmişten örnek bir Türk Evi olarak ziyarete açılmıştı.

Yıldız Parkı, Malta ve Çadır Köşkü, Çamlıca Kahvesi, Ihlamur Kasrı, Hidiv Kasrı, Kariye Müzesi ve Kariye çevre düzenlemesi; Sultanahmet’te Yeşil Ev, İstanbul Çarşısı, Soğuk Çeşme Sokağı Pansiyonları, Sarnıç ve diğerleri…

Uzaktaki Safranbolu çalışmaları, benim Marmaris’e göçüme kadar olan faaliyetler ve başarılar zinciri olmuştu.

Benim için en güzel hatıralardan biri de Çelik Bey’in arzusu üzerine Malta Köşkü’nde bakımsız kalmış çok değerli yağlı boya tabloları temizlemem ve gençleştirmem olmuştur.

İkimiz Ege’de, Hırvatistan’daki Poçitel Modeli, örnek bir “Sanatçılar Köyü” kurmak konusunda bir fikir birliğine varmıştık. Eksikliğini her zaman önemle hissettiğimiz bu sanatçılar köyünün de yaşadığım Marmaris’te olmasını düşünmüştük. Bununla ilgili olarak bir ön araştırma da yaptık; ne yazık ki şartlar ve zaman yardımcı olmadı.”

P1050598 copy-w1000-h750

Fotoğraf: İnternet’ten

Kâmil amcayı dinlerken o yerleri hayalimde tek tek dolaştım, Çelik Gülersoy’un yaptığı çalışmalar beni her zaman fazlasıyla etkilemiştir. O, toprak altında kalmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, çürümeye bırakılmış, unutulmuş, değersizleştirilmiş pek çok eseri gün ışığına çıkartıp yaşamımıza katan kişiydi. Onun çalışmalarına katkı sağlayan, onu yakından tanıyan Kâmil amcayı dinlemek ne büyük bir keyif! İçim nasıl coşuyor, nasıl heyecanlanıyorum anlatamam! Malta Köşkü’ne gittiğimde yağlı boya tablolara daha farklı bakacağım artık, Kâmil amcanın nasıl istekle, severek bu tabloları temizlediğini düşüneceğim. Çelik Gülersoy ile Kâmil amcanın “Sanatçılar Köyü” projesini hayata geçirememiş olmalarına üzüldüm. Sonra Marmaris’te Kâmil amcayla ve pek çok sanatçı, sanatseverle bir sanatçılar köyü oluşturduğumuzu düşledim. Bu beni biraz olsun rahatlattı. Niye olmasın? dedim kendime. Her şey bir düşle başlamaz mı? Düşler, gerçekleştirilmek için kurulur. Düşlerimi ileride gerçekleştirmek umuduyla belleğimin bir köşesine yerleştirip Kâmil amcaya:

“İstanbul’a sevdalı biri olarak İstanbul’dan neden ayrıldınız? Sizi İstanbul’dan Marmaris’e getiren nedir?” diye sordum.

“Marmaris’e ilk kez 1954 yılında, ikinci kez 1964’te geldim; Marmaris’in doğası, sakinliği beni her zaman çok etkilemiştir. Daha sonra da Marmaris’te uzun yıllar kamp yaptık, doğayla iç içe yaşadık. İstanbul’dan ayrılmama iş yerimin yanması sebep oldu. O tarihte Marmaris’te yazlık olarak bir ev yapıyordum. Yine o yıllarda Beste ve Şiir adlı kızlarım büyümüş,1986’da evlenmişlerdi. Eşimle birlikte çok sevdiğimiz Marmaris’e yerleşme kararı aldık ve yerleştik.”

O yıllarda Marmaris nasıl bir yerdi? Marmaris’te ne gibi çalışmalar yaptınız?

“Marmaris bozulmamış doğasıyla, gerek sükûneti ile gerekse emniyeti ile bizim için çok cazipti.

Burada 1975 yılında İstanbul’da kurduğumuz “Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD)’nin bir benzeri olarak “Doğa Dostları Grubu”nu kurdum. Doğa ve çevre araştırmaları ile beraber sanatsal çalışmalarımı da sürdürdüm.

Daha sonra İstanbul’da ilk üyelerinden biri olduğum İfsak (İstanbul Fotoğraf Sanatçıları Kulübü)’ın faaliyetlerine paralel çalışmalar yapacak bir fotoğraf grubu da oluşturdum. 1997 yılından bu yana verimli ve başarılı bir şekilde çalışmaktayız. Grubumuzun adı ‘Marfod’dur. Her yıl sergiler açmaktayız. Şu anda da burada fotoğraf sergimiz var, sergi salonumuzu gezip fotoğrafları görebilirsiniz.

PENTAX Image

Marmaris Huzur Evi’nin ”Kâmil Dürüst Adlı Sergi Salonu

PENTAX Image

Marmaris Huzurevi’nde Kâmil Dürüst Sergi Salonu’nda Sergilenecek Eserler

Kütüphaneme bağlı sergi salonumda kendi gruplarımızın sergileri devamlı ve aralıksız açık bulunmakla beraber, çevremizdeki sanat gruplarının da sergilerine hizmet vermekteyiz.

Marmaris’teki çalışmalarımdan biri de Marmaris’i çevresiyle birlikte gezip görmek, bir başka ifadeyle yeniden keşfetmekti. Gerek Marmarislilerin gerek dışardan gelenlerin buna ihtiyaçları olduğu kanaatindeydim ve bu çalışmaları halka sunmak istiyordum. Bu konuda yeni kurulmuş olan yerel kanal ‘Kanal 48’in iştiraki ile altı bölümlük ‘Gezelim Görelim” adlı bir belgesel yaptık. Yine bu yıllardaki çalışmalarım Belediye’nin dikkatini çekmiş ve Marmaris Belediyesinden ‘Sanat Danışmanlığı’ için teklif almıştım. Bu hizmetimi de fahri olarak 2004 yılına kadar sürdürdüm.”

Kâmil amcayı dinledikçe ona hayranlığım daha da arttı, insanın mesleğinin yanı sıra hobilerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Kâmil amcanın üzerinde çalıştığı her alan hem onu üretici kılıyor hem de bulunduğu kente, o kentin yöneticilerine, halkına faydalı oluyor. O; insanları değişik konularda bilgilendiriyor, geliştiriyor. Onların da kendilerine ve yaşadıkları kente değer vermelerini, katkıda bulunmalarını sağlıyor. İşte toplumumuzun aydınlanması, ülkemizin gelişmesi Kâmil amca gibi çalışkan, üretken, bilginin peşinden koşan insanlar olmamıza bağlı. Bu düşüncelerden sıyrılıp Kâmil amcadan kurduğu kütüphane hakkında bilgi vermesini istiyorum.

“Kuşkusuz benim için en önemli çalışmam ve Marmaris için yaptığım hizmet, kurduğum bu kütüphanedir. Yılların birikimi olan kitaplarımı bir kütüphanede toplamak idealimdi. On beş yaşımdan beri kitap ve konularımla ilgili belgeler biriktiririm. Benim kitaba olan merakımı bilen eş dost da bana hediye olarak kitap getirir. Bugün Marmaris Belediyesinin İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde tahsis etmiş olduğu iki salonda on altı bin civarındaki kitabımı ve bir o kadar da çeşitli konulardaki arşivimi halka açık olarak sunmaktayım”.           

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Değişik Konulardaki Arşivinden Küçük Bir Bölüm

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Marmaris Huzur Evi’nin Koridorlarındaki Dolaplarda Bulunan Değişik Konulardaki Arşivi

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi ve eğitim Kamil amcayla aramızdaki dostluğun en önemli halkasıydı. Okuduğu okullar ve öğretmenleriyle ilgili anılarını benimle paylaşmaktan kaçınmadı.

“Ortaokulu Vefa Lisesinde okudum. Önemli hatıralarımdan biri oradaki edebiyat hocamız ‘Zahir Güvemli’ idi. O aynı zamanda sanat tarihçisiydi. Ve  resim de yapardı. Dönemindeki bazı yakınlarının ve sanatçıların karikatürlerini de çizmiş, bir kitapta yayımlamıştı. Sanat tarihi konusundaki kitabından da bir kaynak eser olarak istifade edilmekteydi. Yıllar, yılları takip etti. 1970 yılıydı bir gün telefonum çaldı, telefondaki ses Zahir Güvemli hocamın sesiydi.

“Kâmil seni hep izliyorum, güzel çalışmalar yapıyorsun, ben şimdi Akbank’ın ‘Türkiyemiz’ dergisini hazırlayanlardanım. Bu dergide senin de çalışmalarını, araştırmalarını ve yazılarını yayımlamak istiyoruz.” dedi. Artık hoca ile talebesi bir olmuştuk. Arada bir buluşur, sanat üzerine görüşmeler yapardık. Yazı verdiğimde de hemen yayımlardı dergide. Şimdi malum… İlahi kader, o da diğer dostlar gibi artık yok!

Vefa’dan sonra Sultanahmet Ticaret Lisesine geldim. Burası adından da anlaşılacağı gibi bir meslek lisesiydi. Okulda beni en çok etkileyen derslerden biri afiş dersiydi. Çok iyi bir hocamız vardı. İstanbul’un tanınmış afişçilerindendi. Bilindiği gibi çağımızda reklâmcılıkta afişin önemli bir yeri vardır. Resme kabiliyetim olduğunu gören hocam, bana evimde ufak bir atölye kurdurdu. Ve bana verdiği ilk görev o seneki İzmir Fuarı’nın tanıtım afişiydi. Çok beğenilen bu afişi sonra okula hediye ettik.

Meslek derslerinden en çok sevdiğim hoca da ekonomi dersi hocamız, Togo Bey’di. Güler yüzlü, şakacı, öğrenci ile diyaloğu iyi olan bir hocaydı. Dersin hocasını severseniz dersi de seversiniz, hocayı sevmezseniz dersi de sevemezsiniz. Ben hocalarımı rahmetle anıyorum.

Okulumuz karma idi, arkadaşlar arasında kız erkek ayrımı yoktu. Erkek arkadaşlarımızla olduğu gibi kız arkadaşlarımızla da çok iyi anlaşıyorduk. Belki bir espri ama imtihanlarda kız arkadaşlarımız bizlere kopya verirdi. Şimdi o günlere pek dönmek istemiyorum, neden diyeceksiniz; çünkü 1942’lere rastlıyor, o günlerin hocaları ve öğrencilerinin hemen hepsi rahmetli oldular da ondan…”

Kâmil amca bunları anlatırken yüzünde kimi zaman bir ışıltı kimi zaman da keder beliriyordu. Onun heyecanı ve kederi bana da bulaşıyordu. Yaşam ne tuhaf! Mutluluk ve mutsuzluk, sevinç ve keder, acı ve tatlı olaylar birbiriyle iç içe… Birini diğerinden ayırmak olanaksız. Kamil amcanın hüzünlenmesini istemiyor, konuyu Sultanahmet’e getiriyorum, Sultanahmet’in onda uyandırdığı duygu ve düşünceleri anlatmasını rica ediyorum. O da beni kırmıyor, çok sevdiği Sultanahmet’i anlatıyor.

“İstanbul’a gittiğim zaman mutlaka Sultanahmet’e gider, Dikilitaş’ın karşısında oturup okulumu, İbrahim Paşa Sarayı’nı, muhteşem Sultanahmet Camii’ni, Ayasofya’yı, Alman Çeşmesi’ni seyreder, tarihi yaşarım.

Benim için Sultanahmet ve çevresinin ayrı bir önemi daha var.1975’ten 2005’e kadar Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü Çelik Gülersoy dostumla o çevrede, devamlı kurum olarak yaptığımız ve yapacağımız faaliyetleri konuşurduk.

Bugün dünyada benzeri olmayan bir Türk konağı Yeşil Ev’in restorasyonu ve konağın yanındaki medreseden klasik bir İstanbul Çarşısı haline getirilen ve yine Yeşil Ev’in bitişiğinde bulunan, Sahabe’den Abdurrahman Şami Hazretleri’nin restore edilen türbesi ve yine Topkapı Sarayı’nın girişindeki III. Ahmet Çeşmesi’nin koruma altına alınması, Soğuk Çeşme Sokağı’ndaki bütün binaların restorasyonu bu dönemde yapılan çalışmalardı.

Soğuk Çeşme Sokağı’nın sonundaki tarihi Bizans Sarnıcı da görülmeye değer; tarihin sesini duyabileceğimiz yüz ağartıcı bir restoran haline getirildi. Bu sarnıcın karşısındaki konuk evi de son dönemde hizmete giren ve işlevliği olan önemli bir mekân oldu. Bütün bunların yanında beni en fazla etkileyen ve duygulandıran Çelik Bey’in ve birkaç yakın arkadaşının gayretiyle meydana getirilmiş olan ‘Çelik Gülersoy İstanbul Kitaplığı’ ve orada yaptığımız sohbetlerdi. Dünyada bir benzeri olmayan böyle bir ihtisas kütüphanesi için ne kadar övünülse azdır.

Ne zaman Sultanahmet’e gitsem Çelik Bey’le yaptığımız sohbetleri hatırlar, o günlere döner, yeniden dünyaya gelmiş gibi olurum.”

Kamil amca Sultanahmet’i ve Sultanahmet’e kazandırılan eserleri anlattığı süre içinde sanki Sultanahmet’teydik.

yesil-ev

İstanbul- Sultanahmet/Yeşil Ev

Bu konuşmaları Marmaris Belediyesi, İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’ndeki kütüphanede değil de, Sultanahmet’teki Yeşil Ev’in bahçesinde yapıyorduk. Bana bunu böyle hissettiren, konuşmamız boyunca duyduğum su sesiydi. Bu ses tıpkı Yeşil Ev’in bahçesindeki havuzun fıskiyesinden çıkan, insanı rahatlatan su sesi gibiydi. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyorum: Kütüphanenin dikkatimi çekmeyen bir yerinde bir akvaryum olmalı bu sesi çıkaran.

Kâmil amcaya soruyorum: “Duyduğum su sesini oluşturan akvaryum nerede?”

Akvaryum yok, hem ben su sesi duymuyorum.

-Nasıl olur, konuşmamız boyunca ben su sesi duydum.

-Ben böyle bir şey duymadım. Metafiziğe inanır mısınız?

Su sesini duyduğuma eminim, derken kapı açıldı, onunla görüşmek isteyen birinin geldiğini haber verdiler. Kâmil amca dışarı çıktı, ben de kütüphanenin her tarafını dolaşmaya başladım. Hayret şu anda su sesi duyulmuyor! Hay Allah! Gerçekten o sesi duymadım mı? diye kendime soruyorum. On beş, yirmi dakika kütüphanede yalnız kaldım, aklım su sesinde ama ses seda yok ortalıkta! Kütüphaneyi dört dönüyorum. Yirmi dakika sonra su sesini yeniden duymaya başladım. Ohh, su sesi gerçekmiş! deyip rahatladım. Evet, gerçekten duyduğum su sesinin nereden geldiğini keşfettim. Üst kattaki odaların birinde açılan bir muslukmuş beni bu kadar düşündüren, araştırmaya yönelten. Sıradan herhangi bir şey; bize değişik, sıra dışı, gizemli anlar yaşatabiliyor, kendimizi gerçeküstü bir dünyada bulmamızı sağlayabiliyor.

Kâmil amca kütüphaneye geri döndüğünde, su sesinin gerçek olduğunu ve nereden geldiğini bulduğumu söyledim, buna çok güldük.

Doğayla, müzikle, resimle, fotoğrafla, okuma- yazmayla, gezme ve araştırmayla ilgilenen Kamil Dürüst’ün gençlere yaşamla ilgili söyleyecekleri vardı:

“Gençler önce aileye ve disipline önem versinler. Öğrencilikleri dışında pratik olarak bilinmesi gereken her şeye alaka duysunlar. Örneğin önce çevreyle ilgilensinler; çünkü hayata çevremizle başlıyoruz. Çevrelerindeki tarihi eserlere, doğayla ilgili güzelliklere ve doğayı korumaya özen göstersinler.

Tanınmış sanatçılara, bilim adamlarına ulaşamazlarsa eserlerine; gün- görmüş, hayatın her türlüsünü yaşamış dedelere, ninelere alaka duysunlar. Onlarla konuşsunlar, nasihat alsınlar.

Yaşamlarını yazdıkları günlüklerle sürdürsünler, her konuda alıcı oldukları kadar verici de olsunlar. Dost olabilecekleri kimseleri, ancak tecrübeden sonra dost edinsinler.

Sanatın insanı yücelten, varlıkta da yoklukta da mutlu eden bir uğraşı olduğunu unutmasınlar. Her türlü güzel sanata ve edebiyatın çeşitli konularına; ayrıca tarihe, coğrafyaya ve eğitime önem versinler. Rüya gördürmeyecek kadar romanla, yobaz olmadan maneviyatla ilgilensinler. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışsınlar, yarın ölecekmiş gibi düşünsünler.

            Hayal kursunlar; hayal kurmak güzel bir şey önce hayal edersiniz sonra onu gerçekleştirmeye çalışırsınız. İcatların temeli genelde hayale dayanır. Örneğin Hezarfen Ahmet Çelebi, Jüles Verne vb. önce hayal ettiler. Gençlerimiz zamanlarını boşa geçirmesinler dolu dolu yaşasınlar.”

Kâmil amca gençlerimize ne güzel önerilerde bulunuyor. Önerdiklerini kendisi tüm yaşamında uygulamış ve yaşamını renklendirmiş bir kişi olarak insanımızın kendisini geliştirmesini, mutlu bir yaşam sürmesini istiyor. Sağlıklı ve bilinçli toplumun kendisini ve çevresindekileri geliştiren çalışkan ve üretken bireylerden oluşacağını biliyor.

Kâmil amcayı anlatmak kolay değil, söyleşimize on dakikalık bir ara veriyoruz. Bu arada ben kütüphaneyi dolaşıyorum, masaların üzerindeki kitapları, dergileri, broşürleri inceliyorum. Önce Kıbrıs Rehberi adlı kitabını görüyorum. Bu kitabı incelemeyi

PENTAX Image

bitirmeden üzerinde MARMARİS yazan, renkli baskı bir kitap daha gözüme ilişiyor. Kitabı elime aldığımda Marmaris sözcüğünün altında M. Kâmil Dürüst adını görüyorum.  Kâmil amcanın yazdığı kitaplarla karşılaşmak beni çok sevindiriyor. Marmaris’te olduğum için ikinci kitap daha çok ilgimi çekiyor.

PENTAX Image

Marmaris Belediyesi Tarafından Bastırılan Kâmil Dürüst’ün ‘Marmaris’ Adlı Kitabı

Kâmil amcaya :

“Nereye baksam sizin bir yapıtınızla karşılaşıyorum, Marmaris’le ilgili ne kadar güzel bir kitap hazırlamışsınız, ilk işim bir kitapçıya uğrayıp bu kitabı almak olacak,” diyorum.

Kâmil amca, ebadı A4 büyüklüğünde, kuşe kâğıda basılı 320 sayfa, Türkçe, İngilizce, Almanca olarak hazırlanan, 180’ini kendisinin çektiği 220 fotoğrafla desteklenen Marmaris adlı kitabın Marmaris Belediyesi tarafından 2003 yılında İstanbul’da Mas Matbaacılık A.Ş.ye bastırıldığını, kitabın parayla satılmayıp parasız dağıtıldığını, ilk baskısının tükendiğini, ikinci baskısının da yapılmadığını söyledi.

Bu çok önemli ve güzel kitabın ikinci baskısının yapılmasını ve yeni baskının satılmasını diliyorum. Kitabı ilk alanlardan biri ben olacağım, derken Kâmil amca gülümseyerek kitabı hazırlamaktaki amacını anlatıyor:

“Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi Marmaris ve çevresinin dantel gibi sahillerinde ve koylarında deniz ve gökyüzünün mavisi çam ormanlarının yeşiliyle adeta kucak kucağadır. Doğa her yerde, her köşede birbirinden güzel görüntüler sergiler. Bu güzellikler geçici olarak birkaç ayı ya da mevsimi değil tüm bir yılı kapsar ve yerli yabancı bütün doğa dostlarına kucak açar.

Karyalı ünlü tarihçi Herodotos tarihin derinliklerinden, 2400 yıl öncesinde bu güzellikleri görünce, şöyle seslenmiştir:

‘İyonyalılar Marmaris’te dünyanın en güzel göğü altında mutlu ve refah içinde yaşıyorlar.’

Ve Kâmil amca sözlerine devam ediyor.

Marmaris ve çevresi doğa yönünden ne kadar görkemli, ne kadar güzel ise tarih ve onu aydınlatan arkeoloji yönünden de o kadar zengin ve etkileyicidir. Doğal güzellikler yanında, yüzyılların kültür mirasını günümüze taşıyan tarihi Karya ve çevresinde, henüz adını dahi bilemediğimiz nice antik kent hâlâ toprak altındadır.

İşte bu kitabı, Marmaris ve çevresinin kültür mirasını ve doğal güzelliklerini tanıtmak amacıyla hazırladım.”

PENTAX Image

Marmaris

Kitabın her sayfası Marmaris’in uzak, yakın çevresinin doğasını, değişik bir koyunu, köyünü, adasını, ören yerini, mevkiini ve tarihi özelliklerini anlatıyor birbirinden harika fotoğraflarla. Ayin koyu, Longöz, İncekum, Gökova, Akyaka, Çetibeli, Sedir Adası, İçmeler, Beldibi, Yalancı Boğaz, Okluk koyu, Turunç, Kumlubük, Çiftlik, Hisarönü, Kızkumu, Turgut, Selimiye, Söğüt, Bozburun, Armutalan, Marmaris Limanı, kalesi, daha nice güzellikler… kitabın sayfalarında birbirleriyle yarışıyorlar sanki.

            Ülkemiz ne kadar güzel! Hem de onca yangına, talana, çarpık kentleşmeye, betonlaşmaya rağmen güzel! Denizlerimiz, ormanlarımız, adalarımız, göllerimiz, sulak alanlarımız, floramız, faunamız tüm olumsuzluklara direniyor; güzelliklerinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu güzelliklerin devam etmesini sağlayanlar da Kamil Dürüst gibi yaşadığı ülkeyi, toplumunu seven ve onlar için emek harcayan, sorumluluk sahibi, dürüst, kendi çıkarlarını değil ülkesinin ve toplumun çıkarlarını düşünen, bu uğurda yılmadan çalışan insanlardır.

Sevgili Kâmil amca, sizi tanımak benim için büyük bir onurdur. Sizden hiçbir konuda hiçbir zaman umudumuzu yitirmememiz gerektiğini, çalışmanın, üretmenin kişiyi genç tuttuğunu, okumanın, yazmanın, araştırmanın belleği güçlendirdiğini, sevgi ile uğraşılan hobilerin insanı mutlu ve huzurlu kıldığını, öğrenmenin ve öğretmenin yaşı olmadığını, kısacası insan olmanın reçetesini öğrendim.

O sevgiyle bakan gözlerinizdeki pırıltı, yüzünüzdeki ışıltı hiç sönmesin. Siz daha nice insanı aydınlatacaksınız, toplumumuzda sizin gibi insanların çoğalmasını öyle çok, öyle çok istiyorum ki…

KİM DERDİ Kİ SULTANAHMET ESKİ CEZAEVİ LÜKS BİR OTEL OLACAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 10)

Sultanahmet Cezaevi çok ünlüdür. Ünü pek çok önemli şairimiz ve yazarımızdan kaynaklanıyor. Türk Edebiyatı’nın önemli şair ve yazarları; Nazım Hikmet, Can Yücel, Necip Fazıl, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Vedat Türkali… Sultanahmet Cezaevi’nde yatmış, orada zor yıllar geçirmiş; hiçbir zaman yazmayı bırakmamış, yeni eserler yaratmışlardı. Orada kim bilir ne acılar çektiler, neler düşündüler!

Sultanahmet Cezaevi

Sultanahmet Cezaevi                       Fotoğraf: İnternet’ten

80’li yıllara kadar cezaevi olan bina artık beş yıldızlı lüks bir otel. Sultanahmet Cezaevi’nin adı: Four Seasons. Sultanahmet Cezaevi’nde hapis yatan şairler, yazarlar, düşünürler yıllar yıllar sonra bu cezaevinin pahalı ve lüks bir otel olacağını akıllarının ucuna dahi getirmemişlerdir. Kimin aklına gelirdi Sultanahmet Cezaevi’nde bir kişinin, gecelik oda ücretinin binlerce lira olacağı, dünyanın dört bir yanından gelen turistleri ağırlayacağı. Bu durum benim içimi çok acıtıyor, o lüks Four Seasons otelini ne görmek ne de oraya gitmek istiyorum.

VEDAT TÜRKALÝ ROP. KENT-YAÞAM. FOTOGRAF:GURCAN OZTURK. BIRGUN-IST. EKÝM-2004

Şair, roman yazarı, senarist Vedat Türkali (1919-2016)

Vedat Türkali ‘Sultanahmet Cezaevi’ adlı bir şiir yazmış. Birlikte okuyalım mı?

Sultanahmet Cezaevi

Sabah serinliği gün ağarıyor

Demir taş küf yosun

Sen böyle gecenin ortasında

Olan bitenden habersiz

Uyuyor musun?

Güvercin sesi çocuk sesi tren sesi

Parmaklıklara yakışmayan ne varsa

Duvarlarında

Güneş bütün gün çağıradursun

Elden ne gelir

Yaşamak böyle kanlı akarsa

Maviliğin dibinde böyle gözyaşları

Kirli ağır durgun

Daha bir süre akıp gidecek duvarlarında

DSC01856.-STL ESKİ CEZAEVİ ESERLERİ Ajpg

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarından Çıkarılan Bir Eserin Parçası

Lüks otelin 17 dönümlük bahçesinden Büyük Bizans Sarayı’nın kalıntıları, Bizans’la birlikte Osmanlı ve Hellenistik döneme ait yüz binlerce eser, 7. ve 10. yüzyıla ait freskler, mozaik döşemeler, hamam kalıntıları, sarnıçlar ve Büyük Saray’ın Halke Kapısı adı verilen giriş kapısı ortaya çıkarılmış. Bu alan arkeolojik park yapılacakmış. Bu arada Four Seasons da 50 odalık bir ek inşaat yapmaya başlamış tarihi alanın üzerine, gerekli yerlerden izin alarak.

DSC01864STL-e.cezaevi hamam ab

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarında Bulunan Hamam

DSC01852stl ESKİ CEZAEVİ ATarihi alana temel atılmamış, 2,5 metre yüksekliğinde çelik ayaklar üzerine inşa etmeye başlamışlar ek otel inşaatını. Nasıl olduysa Unesco’dan bile olur almışlar! Ama bazı yayın organları ve kuruluşlar durumu mahkemeye götürüp otel inşaatını durdurmuşlar, bu arada kazılar da durmuş. Otel yöneticilerinin söylemlerine göre tarihi alanın ortaya çıkarılmasının finansmanını otel üstlenmiş, milyonlarca dolar harcamış.

DSC01867-Sul. eski cezaevi Osmanlı kabı a

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazılarında Bulunan Osmanlı Kabı

Mahkemenin otel inşaatını durdurma kararını Kültür ve Turizm Bakanlığı, Fatih Belediyesi ve inşaatı yapan firma Sultanahmet Turizm A.Ş. Danıştay’da temyiz etmiş. Danıştay, yerel mahkemenin verdiği kararı doğru bulmuş, itirazı geri çevirmiş. Bakalım bundan sonrası ne olacak? diye sorsak da. Ne olduğu belli, Four Seasons Oteli, günümüzde lüks otellerden biri olarak turizme hizmet ediyor. Oda- restoran fiyatları yüksek olduğu halde müşterisi bol.

DSC01859-a.jpgTarih öğretmenim Nuran Hanım; Sultanahmet’te yürürken bastığınız her taşa dikkat edin, yürüdüğünüz yerin altında başka uygarlıklara ait saraylar, hamamlar, dini mekânlar, dehlizler, kanallar olabilir, derdi. Onun anlattıklarını heyecan, korku ve şaşkınlıkla dinlerdik. Yerin altında başka yerleşimlerin olabileceğini aklımız almazdı. Aradan yıllar geçti, Nuran Öğretmenimin anlattıkları bir bir çıktı! Gazetelerden okuduğuma göre Avrupa’nın ilk üniversitesi sayılan ve Bizans imparatorlarının misafir ağırladığı Magnaura Sarayı, yapılan kazılarla toprağın on üç metre altından tüm ihtişamıyla çıkmış, dört katlı saraydan çıkarılan tarihi eserler Büyük Saray Mozaikler Müzesi’ne teslim edilmiş. Özel mülk olan saray, sahibi tarafından 12 milyon avroya satışa çıkarılmış.  Böyle bir şey nasıl olabilir diye düşünebilirsiniz, şayet siz bir bina almışsanız ve o binanın altında daha sonra eski bir yapı bulursanız bulduğunuz eski yapının mülkü de size geçiyormuş kanunen. Yani bulduğunuz daha önceki uygarlıklara ait bir saray da olsa onu istediğiniz gibi satabiliyormuşsunuz. Bunun bir örneği de Magnaura Sarayı. Sultanahmet’teki restoran ve cafelerden birinin altında da Magnaura Sarayının bazı bölümleri var,  restoranda yemek yedikten sonra altında bulunan sarayı da gezebiliyorsunuz.

Magnaura-Sarayi-1

Sultanahmet’te Bir Restoranın Altında Bulunan Magnaura Sarayı’nın Bir Bölümü   Fot. İnternet

Magnaura Sarayı’nın kayıp olan zevk odası ve hamam bölümü de Sultanahmet’teki Başdoğan Halı Sarayı’nın altında tesadüfen bulunmuş. Halı sarayının sahibi Mehmet Başdoğan Kültür Bakanlığı’na başvurup molozların çıkarılması için gereken izni almış ve iki arkeolog gözetiminde kazı çalışmalarına başlamış, yerin sekiz metre altındaki sarayın odalarından kısa sürede 670 kamyon moloz çıkarılmış. Bu kazının tüm masrafını Mehmet Başdoğan karşılamış.

Tarihe karşı sorumluluğumu yerine getirdim, burası tüm insanlığın ortak malı, Magnaura’yı görmek isteyenlere kapım açık, diyen Mehmet Bey gelen ziyaretçileri genellikle kendisi gezdiriyormuş. Uzun zamandır Mehmet Başdoğan’ın müzesini gezmek istiyordum. Belki müze demem yanlış, zira Devlet özel mülkiyete ait bir yerin müze olamayacağını söylemiş Mehmet Başdoğan’a. O da burayı sanat galerisi ve tiyatro oyunlarının oynanacağı bir sahne yapmak istiyormuş. Yıllar önce İstanbul Tiyatro Festivali’nde burada bir oyun sergilenmiş.

Yurdanur-Ergun Öztan-g ab

Yurdanur-Ergün Öztan ( Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Mehmet Başdoğan’ın halı sarayına gittik, Mehmet Bey mağazada yoktu. Magnaura’yı onunla dolaşamadık. Ergün’le ışıklandırılmış tarihi mekânı gezerken Bizans Dönemi’nde yaşıyor gibi hissettik kendimizi.

Magnaura’yı gezdikten sonra Arkadia Oteli’nin terasına çıktık, dört ay Aktur Kamping’de karavanımızda yaşamış, İstanbul’dan ayrı kalmıştık. İstanbul’u gezip dolaştıkça onu ne kadar çok özlemiş olduğumuzu anladık. Bugün bizim için tarihi yakından soluduğumuz özel bir gün oldu. Kahvelerimizi yudumlayıp Arkadia’dan görünen muhteşem manzarayı seyrettik.

R001-025 a-Arkadia'dan Sultanahmet ve Marmara Denizi

Arkadia Oteli’nin Terasından Sultanahmet’e Bakış  Foto; Sevil Okay

Sultanahmet benim için çok çok önemlidir; uzun yıllar yaşadığım, Ergün’e âşık olduğum yer! Sultanahmet demek annem, babam, ağabeyim demektir! Sultanahmet sevgidir, aşktır benim için!

R001-022.-Arkadia martısı ajpg

Arkadia’nın Martılarından Biri             Foto: Sevil Okay

DSC04890-Arkadia martılar a

Arkadia’nın Martılarından İkisi                  Foto: Sevil Okay

Arkadia Oteli’nin terasındaki martıları çok sevdik, herkes onları besliyordu, biz de onlara yiyecek verdik, nasıl akıllı bakıyorlardı anlatamam.

R001-028-ab Ayasofya-Sultanahmet Camii

Arkadia’dan Sultanahmet Camii ve Aya Sofya’nın Görünüşü        Foto: Sevil Okay

Sultanahmet Camii ile karşılıklı bakışan, söyleşen Aya Sofya, Aya Sofya’nın gerisindeki Topkapı Sarayı, Arkadia’nın karşısındaki Adalet Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı’nın kubbeleri, karşı kıyıda Kadıköy, hayal meyal görünen adalar, sol tarafta Boğaziçi Köprüsü, arkamızda Yedikule, Bakırköy, Yeşilköy sahilleri… İstanbul ayaklarımızın altında, gözlerimiz İstanbul’u içmek istercesine seyrediyor.

R001-026-Arkadia'dan İstanbul'a bakış a

Arkadia’dan İstanbul’a Bakış                       Foto: Sevil Okay

İstanbul dört bir yandan yüksek mi yüksek binalarla kuşatılmış olsa da çok güzel! İstanbul, kendine değer vermeyenlere, onu hor kullananlara rağmen inadına güzel! İnadına çekici!

r001-054-a İstanbul Boğazı motorlarO, gizemli bir şehir! Zaman zaman gizlerini ortaya döküp bizi şaşırtıyor. O hep başrolde; başrolü hak etmek için de elinden geleni yapıyor doğrusu! 8.500 yıl önce tarih sahnesindeki yerini alan İstanbul’da kazılar devam ettikçe İstanbul’un kim bilir daha ne sırları ortaya çıkacak…

turgut-istanbul-martı 035-ag.jpgKültür, sanat kenti, güzeller güzeli İstanbul sen dün olduğu gibi bugün de ‘Kentlerin Kraliçesi’sin!..