MARMARİS’TE KARYALI KADINLAR(Turgutköy-Doğayla Tarihin Buluştuğu Yer 1)

Marmaris, yeşille mavinin, tarihle kültürün, gökyüzüyle denizin, denizle kayaların, insanla doğanın sarmaş dolaş olduğu bir cennet. Neresine giderseniz gidin karşınıza bir doğa harikası çıkar; bir şelale, bir mağara, değişik biçimlerde devasa kayalar, turkuaz renkli denizler, göz alıcı dereler, alabildiğine uzanan kumsallar, her türlü bitkinin yetiştiği verimli topraklar.

 

DSC03180kameriye adası manastır aDSC03207hisarönü körfezi gün batımı aDSC06466turgut koyu aDSC03578ağnaktan hisarönü körfezi aDSC03215martı marina içindeki şapel akamil dürüst 095kale kırk merdiven eda aSAMSUNG CAMERA PICTURESEn olmayacak yerde öyle bir uygarlıkla, insan sevgisiyle, bilgelikle karşılaşırsınız ki aklınız almaz tüm bunları. Neresinden ne çıkacağı bilinmeyen, her an sürpriz yapmaya hazır bir beldedir Marmaris. Ne gizler barındırıyor içinde? Pek çok uygarlığa beşik olmuş, onların büyümesine, gelişmesine olanak sağlamış.

Bazen o uygarlıkların insanlarını düşünürüm:

«Ne oldu o insanlara, nereye gittiler, hiçbir iz bırakmadılar mı?» diye sorarım kendime. Sonra bir gün Marmaris pazarını dolaşırken Karyalı kadınlara rastlar, büyülenmiş gibi onları seyrederim. Yüzlerindeki asil ifade, yazmalarını başlarına değişik biçimde bağlamaları, giyimleri beni çok etkiler. Bir kadının yüzünden içeri girer, kendimi bin yıllar öncesinde yaşıyormuş gibi hissederim, içim içime sığmaz! SAMSUNG CAMERA PICTURESSanki pazar yerinde değil de Karyalı Prenses Ada’nın sarayındaymışım gibi gelir bana.

Karyalı kadının ne almak istiyorsunuz? sorusuyla yaşadığım çağa geri döner ve işte merak ettiğin bazı uygarlıkların insanları burada, derim. Onlar, yetiştirdikleri sebze ve meyveleri akşamdan pazar yerine getirmiş, satıyorlar.

Geçmiş uygarlıkların insanlarının yok olmadığını, onların bizler olduğumuzu taa içimde duyumsarım.

İnsanımızın bilgeliğinin, insan sevgisinin onca uygarlıktan birikerek gelen kültürel ve tarihi mirastan kaynaklandığını anlarım.

SAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESKaria Bölgesi’nin önemli bir liman kenti olan Marmaris’te -antik adı Physkos- ilk yerleşim M.Ö. 4000’lere kadar uzanır.  Anadolu-Rodos-Mısır ticaret yolunun üzerinde konumlanması Physkos’u daha da değerli kılmış. Phsykos’un yanı sıra çevresinde bin bir güzelliği içlerinde barındıran pek çok kent kurulmuş. SAMSUNG CAMERA PICTURESDSC08507amos aSAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESBu kentler; Amos (Turunç), Loryma (Bozukkale), Amnistos (Karacasöğüt), Kedrai (Sedir Adası), Euthane (Karacasöğüt), Erine (Hisarönü), Kastabos (Hisarönü), Bybassos (Orhaniye), Hygassos (Turgut), Hydas (Selimiye), Syrna (Bayır), Larymna (Bozburun), Tymnos (Bozburun), Thyssanos (Söğüt), Kasara (Serçe Limanı), Phoenix (Taşlıca-Föniks)’dir.

 

Fotoğraflar: Sevil Okay- Mithat Okay

DESCARTES ve LOCKE

Rene Descartes(1596-1650) M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan ünlü felsefeci Aristoteles’in yüzyıllardır Avrupa’da etkin olan felsefesine son verip modern felsefeyi kurmuştur. Descartes’e neyi, nasıl biliyoruz diye sorulduğunda her şeyi akıl ile bilebiliriz diye yanıtlar ve duyularımızın bizi zaman zaman yanılttığını söyler. DescartesDescartes(Dekart), bazen algıladığımız herhangi bir şeyin duyularımıza görünen şey olmadığına dikkatimizi çeker. Öğrenmeyi ancak akılla yapabileceğimizi söyler, onun düşünceleri rasyonalizm(usçuluk)e dayanır. Descartes, insan zihninin duyularımızdan ve onun deneyimlerinden daha güvenilir olduğunu varsayar. Rasyonalizm ya da akılcılığın kökeni antik Yunan düşünürlerinden Platon ve Parmenides’e kadar uzanır. 17. yüzyılda da Descartes tarafından savunulur. Descartes’ten sonra da Spinoza ve Leibniz rasyonalizmle ilgili bilgiyi devam ettirirler.
Descartes’e göre rasyonalizm, amprizm(deney-deneyimcilik)e karşıttır ve o bazı kavramların, düşüncelerin, ilkelerin doğuştan olduğunu savunur. Descartes, rasyonalizmde matematiksel kesinliğin bilginin gerçek ölçütü olduğunu, duyusal inanışlarımızın matematikteki inanışlarımıza göre yanlış olma ihtimalinin daha fazla olabileceğini söyler.
John Locke(1632-1704) felsefenin değişik alanlarına katkısı olmuş bir modern dönem düşünürüdür. Rene Descartes’ten ne kadar etkilenmiş olsa da onunla zıt görüştedir. John LockeJohn Locke; Descartes’in inandığı, savunduğu rasyonalizme karşıdır. O, insan zihninin doğum anında boş bir levha(tabula rasa) olduğunu, ne öğrenirsek ancak duyularımızla öğrendiğimizi, yaşadığımız deneyimlerin doğum anında boş olan levhanın üzerine zamanla yazıldığını ve dünyaya ait bilgilerimizin deneyler sonucunda birikerek oluştuğunu savunur. images-John LockeLocke’a göre her şeyi duyu algılarımızla öğreniriz, kuramsal ve ahlaki boyutta doğuştan gelen ideler yoktur. İnsanın tüm bilgisi, pozitivist bilimler gibi amprizme dayanmaktadır.

STML SEVDALISI AVNİ KARAŞIKLI

1990’lı yıllarda Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi’nde öğretmenlik yapanlar, öğrenci olanlar Avni Karaşıklı’yı aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hatırlayacaklardır. Onun nasıl özveriyle, sevgiyle mezun olduğu okul için çalıştığını görüp onu örnek almış pek çok öğrenci vardır.

DSC03214-eski öğrenciler-Avni Karaşıklı-g

Avni Karaşıklı(sağ başta) Arkadaşlarıyla 2008 Yılı Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Köfte Gününde

1950-51 mezunu olduğu aklımda kalmış, mezun olmasının üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen o, STML’de sanki hâlâ öğrenciymiş-on altı, on yedi yaşındaymış- gibi okulu ve o okulda okuyan öğrenciler için çalışırdı. Kimi zaman elinde bir çekiç ya da keserle çivi çakarken, kimi zaman bir süpürgeyle sınıf temizlerken ya da biz öğretmenler ve öğrencilerimiz için kendi elleriyle yaptığı kek ve kurabiyeleri ikram ederken onu görebilirdiniz. Öylesine sevgi yüklüydü ki okulu için yaptığı işleri de sevgiyle, isteyerek yapardı. İstanbul’un ortasında geçmişte pek çok uygarlığın merkezi olan Sultanahmet’te bulunan okulumuzda yokluk içinde yaşayıp çalışıp çabalarken Avni Bey de bizlerle birlikte yokları var etmeye uğraşır, bizleri motive eder, daha çok çalışmamızı sağlardı. Onun söylediğine göre bizler de ona enerji ve güç veriyormuşuz. Karşılıklı ne güzel bir etkileşimdi bu! Birlikte çalışmak, ortaya olumlu işler  çıkarmak nasıl güzeldir, nasıl hoştur!

DSC03220-a mualla-avni bey.jpg

Avni Karaşıklı ve Mualla Varlıoğlu (2008-STML Köfte Günü Hatırası)

STML(Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)nin Sutilev gibi bir vakfı olması ve o vakfın Avni Bey gibi okuluna sevdalı kişiler tarafından yönetilmesi ne büyük şanstır. Ne yazık ki Avni Bey artık aramızda değil!

DSC01958avni karaşıklı ab

Avni Karaşıklı

Yaşamda acı ve tatlı olaylar her zaman yan yanadır. Üzüntü ve sevinç birbirine zıt iki kardeş gibidir. Bir yandan Avni Bey’i tanımaktan,onunla çalışmış olmaktan mutluyum, diğer yandan da onu yitirdiğimizden dolayı içim acıyor. Avni Bey’in çok güzel bir yere gittiğine ve sevgili eşine kavuştuğuna inanıyorum. Işıklar içinde uyu STML sevdalısı Avni Karaşıklı… Bizler -öğretmen arkadaşlarım ve öğrencilerimiz- sizi, yaşadığımız sürece sevgi ve saygıyla anacağız.

SERAMİK SANATÇISI REYHAN GÜRSES

“Seramiğin sanatçıya kendini ifade edebilmesi için sınırsız imkanlar sunduğunu düşünüyorum. Ancak bu imkânları size verirken seramik çok kaprislidir. Kendine ait bir sürü kuralı vardır. Ben çalışmalarımı yaparken seramiğin bu özelliklerini çok önemsiyorum. Uzlaşmacı bir tavırla ‘doğa’ya ve ‘doğal’a meydan okumayan, estetik değerlerle uyumlu, ‘huzur’ duygusu veren renk tonlarında sırlanmış, çoğunlukla da sırsız formlar yaptığımı söyleyebilirim,”diyen Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses 1961 yılında İstanbul’da doğdu.

Dscf2484

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses Kore’de

Lisansını 1987 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik Bölümü’nde tamamladıktan sonra 1990’da Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. Sanatta Yeterlik Tezini(Doktorasını) 1998’de Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı.

2008_04220043

Reyhan Gürses Çalışırken

1987-1989 yılları arasında Anadolu Üniversitesi’nde

1990-1996 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1996-2012’de Eczacıbaşı,Vitra Seramik Sanat Atölyesi’nde yönetici olarak tüm sergi ve etkinliklerin kuratörlüğünü ve organizasyonunu yaptı.

2008-2010 yılları arasında Marmara Üniversitesi, GSF ve Işık Üniversitesi’nde dersler verdi.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses Marmaris’teki Atölyesinde

SAM_1253-Reyhan Gürses Atölyesi a.jpg

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses, öğrencisi Mithat’la Atölyesinde Çalışırken

Halen Marmaris Turgut Mahallesi’ndeki  atölyesinde çalışmalarına devam ediyor ve öğrenciler yetiştiriyor. 

Ben de Reyhan Gürses’in öğrencilerinden biriyim; o, bize güler yüzüyle, içten davranışlarıyla ‘seramik sanatını’ sevdirdi. Çöp adam çizemeyen ben, seramik çamuruyla içli dışlı oldum değişik kaplar, insan yüzü ve bir kadın büstü bile yaptım. Sizler de seramiği çok sevebilir, seramik yapmaya başlayabilirsiniz. Hemen seramiğe başlayın derim ben. Çamurla oynamak, çamurdan bir şeyler üretmek çok keyifli.

Hocam Reyhan Gürses’le röportaj yapma olanağını kaçırmak istemedim, ona bazı sorular sordum, o da sorularımı yanıtladı. Haydi gelin, onun seramikle ilgili düşüncelerini öğrenelim.

  1. Toplumumuz, seramik sanatını nasıl değerlendirmektedir?

Reyhan Gürses: Toplumumuzda çoğunlukla süsleme objesi ve fonksiyonel kullanım objeleri olarak hayatımızda yer alan seramiğin sanatsal boyut içinde ele alınarak değerlendirilmesi bugün bile çok fazla kabul görmemektedir. Üç boyutlu çalışmaların  daha çok taş, metal, ahşap gibi malzemelerden yapılmasının daha bir sanatsal değer taşıyacağı ön yargısına sahip pek çok sanat eleştirmeni halen bu düşüncesini korumaktadır.

Bu nedenle uluslararası seramik akademisi toplantıları ve düzenlenen uluslararası sanat etkinlikleri dünyada seramiğin sanatsal boyutuyla nasıl ele alındığı konusunda  toplumumuz için eğitici rol oynamaktadır.

2) Günümüz seramik sanatı ve seramik sanatçılarıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Reyhan Gürses: Artık takip etmekte bile zorlanacağımız kadar çok seramik sanatçısı ve etkinlikle karşı karşıyayız. Yetişen genç sanatçılar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de seramiği  farklı eğilimler içinde ele almaktalar. Söz gelimi “Yerleştirme” sanat anlayışı Türk seramik sanatında yaygın olarak yerini almıştır. Geçmiş dönemlere göre günümüzde  “Kavram” bir sanat yapıtı için olmazsa olmaz nitelikte önem kazanmıştır.

Günümüzde ulaştığımız iletişim hızıyla dünyadaki her şeyden haberdar olabilmek, benzer etkileşimlerden kaynaklanan yönelimleri de beraberinde getirmektedir.

Her şey çok çabuk oluşup, büyük bir hızla da tüketilmektedir. Sanki durup düşünmeye bile zaman yok gibidir.

Oysa bu seramiğin doğasına hiç uymayan bir durumdur. Seramik her aşamasında sakinlikle, sindire sindire gereği gibi yapılmayı gerektiren bir süreçtir.

Biz seramikçilerin çok iyi bildiği gibi seramikte sürat tam bir felakettir.

Günümüz sürat çağında, seramik bu nedenle de cazip bulunmamaktadır. Çok az gencin onunla uğraşacak kadar sabrı ve zamanı vardır.

Bu durum, sanatçıları -seramik eğitimi almış olsalar bile- başka malzemelere yöneltmektedir. Diğer taraftan hangi inanışla ve nasıl ele alınmış olunursa olsun sanat gücü yüksek seramik eserler de ortaya konmaktadır.

3) Yıllardır seramikle iç içe yaşıyorsunuz, seramik sizin için ne ifade ediyor? desem neler anlatırsınız?

128-1

Reyhan Gürses Kore’de

Reyhan Gürses: Evet uzun yıllar geçti. Yıllardır seramikle birlikteyim. Seramikle ilk kez 1981 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Seramik Bölümü’nde karşılaştım. Ona tutkum o yıllarda başladı ve hâlâ da devam ediyor. 36 yıl süren ilişkimize rağmen “seramik” hâlâ net olarak tanımlayamadığım bir olgudur benim için.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses

Üzerinde düşündükçe ve çalıştıkça, sanatçıya sunduğu ‘sadece seramiğe özgü’ sonsuz ve sınırsız ifade yeteneklerini keşfettikçe hâlâ hayrete düşüyorum.

Empatisiz

Reyhan Gürses’in Eserlerinden Biri

Genellikle doğadaki taş renklerini kullanıyorum, doğal taş renklerini kullanmama karşın, yaptığım formların taşın ağırlığından çok uçacakmışcasına hafifmiş duygusu veren işler olmasına dikkat ediyorum. Yaptığım işlerin heykel ya da resim formatından kesin olarak ayrılmasına özen gösteriyorum.

DSCF7120

Reyhan Gürses’in Eseri

Sadece seramiğe ait özelliklerin ön plana çıkmasını istiyorum. 

Seramik sanat eserinin, tasarım aşamasından sonuçlanana kadar geçen sürecin başlı başına bir performans olduğunu düşündüğüm için ‘seramik’ benim işlerimde salt malzeme olmanın ötesinde ele alınmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse; seramiğin kuralları içerisinde sadeleşmeye çabalayan organik formlar yapıyorum.

Belki de bu nedenle irdeledikçe büyüyen bu dünyayı toparlayıp tanımlamak pek de kolay olmuyor. Öyle ki seramik; sanatçı için salt  malzeme olmanın ötesinde interaktif(etkileşimli) bir oluşum sürecidir.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses Atölyesinde Seramik Fırınının Başında

Sanatçı ile malzeme arasında yaşanan, kimyasal, fiziksel, mekanik, termik ve duygusal gel-gitlerden sonra ortaya bir eser koymak başlı başına sanatsal bir performanstır.

4) Bazı eleştirmenlerin seramiği sanat olarak görmediklerini söylemiştiniz; ama siz onlarla aynı düşüncede değilsiniz ve seramik için sanatsal bir performans diyorsunuz.

Reyhan Gürses: Evet bana göre seramik bir sanattır. Ve ben‘seramik kavramını tanımlamayı’ bir tarafa, yıllardır sürüp giden ‘sanat mı? zenaat mi?’ tartışmalarını da diğer tarafa bırakıp “Kendimi ifade etmek” için sanat anlayışıma son derece uyan bu malzeme ve oluşum sürecinin keyfine varıyorum. Nasıl söylesem, daha önce de söylediğimi sanıyorum; ben seramiğe aşığım, ona delice tutkunum. Seramik beni mutlu ediyor, bana keyif veriyor.

5) Yaptığınız çalışmalardan keyif almanız çok hoş! Siz bazı yapıtlarınıza ses özelliği de katmışsınız sesli yapıtlarınızdan bahseder misiniz?

DSCF2748Reyhan Gürses: Aynı bir canlının evrim geçirmesi gibi, gelişim ve değişim süreci içerisinde  farklı özellikler kazanan formlarım en son olarak oldukça küçülerek ‘ses’ unsuru yüklendiler. yüzeysel panolar ile ilişkilendirdiğim bu  küçük seramik formlar çok sayıda ve çeşitli şekillerdeki “çanlar” olarak karşımıza çıktılar.

6) Seramik çamurdan oluşuyor, siz de 36 yıldır çamurla haşır neşirsiniz çamur nasıl bir malzeme onunla ne kadar içli dışlı olabiliyorsunuz?

Reyhan Gürses: Seramiğin ana malzemesi olan çamur plastiklik özelliği yüksek bir malzemedir.  Plastik çamura yapılan her dokunuş tıpkı bir ayna, ya da bir fotoğraf gibi iz olarak geri yansır. Ben, duyguların da seramik üzerinde iz bıraktıklarına inanıyorum. Ve bunu fark ettiğimden bu yana çalışmalarımı “duygu “ teması üzerine kuruyorum.

DSCF3192

Reyhan Gürses’in Eserleri

Seramik bir eser, başlangıcından tamamlanana kadar geçen süreçte; sevgi, şefkat, özen, merak, endişe, kızgınlık, kırgınlık, sabır, itaat, didişme, şaşırma, üzülme, sevinç, hayal kırıklığı, hayret gibi pek çok duygu ile birlikte yoğurulur. … Seramik malzemenin yeteneğini göstermek adına bahsettiğim tüm bu duygular, seramiğin oluşum sürecinde doğal olarak zaten vardır.. Tabi ki esas olan; böyle bir yeteneğe sahip bu malzemeye, sanatçının yükleyeceği anlam ve duygulardır.

7) Seramikte duygunun ön planda olduğunu söylüyorsunuz, sanatın her dalı duyguyla yoğurulmuş, sizin duygu formlarınızı gördüm çok etkilendim. Bu duygu formlarına nasıl başladınız ve onları nasıl geliştirdiniz?

P1000689

Reyhan Gürses’in Duygu Formları

Reyhan Gürses: Benim ‘Duygu Formlarım’ın başlangıç noktası 2001 yılında, Bulgaristan’da katıldığım  bir sempozyuma dayanmaktadır. Seramik tornasında yaptığım “kap”ların ağızlarını sıkı sıkıya kapattım ve içlerine sıkıntılarımı hapsettim

P1000679

Reyhan Gürses’in Duygu Formları

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Duygu Formlarından Biri

Başlangıçta “Sıkıntı Kaplarım” diye adlandırdığım işlerim daha sonra sadece sıkıntılarımı değil, farklı duygu ve düşüncelerimi de saklamaya başladı.

Bu dönemden itibaren; duygular hakkında çok az şey bildiğimizi düşünerek okumaya ve araştırmaya başladım. Toplumsal ve bireysel olarak yaşanan her olumsuz ya da depresif duruma, duygularımızı önemsemediğimiz için düştüğümüzü farkettim. Duygusallığın zaaf olarak algılandığı bizi insan yapan en önemli özelliğimizi, duygularımızı hiç dikkate almadan kurulmuş, bu dünya düzeninde, duyguların gücüne biraz olsun dikkat çekebilmek istedim.

8) 2003 yılında Tolga Eti Sanatevi’nde “Tamamen Duygusal- Absolutely Emotional” adlı kişisel bir sergi açmışsınız. Aşağıdaki eserleriniz de orada sergilenmiş. Serginizin adı Tamamen Duygusal olduğuna göre yine duygularınızla seramiği birleştirdiniz sanırım, bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses: Ben aslında büyülü bir oyun oynuyorum, bu oyunda seramiklerimle duygularımı ilişkilendiriyorum. Daha önce de sözünü ettiğim gibi duygularımı sakladığım kaplar yapıyorum ve bu kapların içlerinde gizlenen duyguları yansıtan ipuçları ile onları yeniden şekillendiriyorum. Yaptığım her form uygulaması duygularımla ilişkilendirdiğim yansımalardır.

SAMSUNG CAMERA PICTURESYok sayanlar farketsinler diye duyguları gözle görülür, elle tutulur hale getirmek için “duygu formlarım”ı oluşturdum.

SAM_1609R.G.Seramik Eseri ab.jpgSAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURESDuygularla en iyi bildiğim şeyi, yani seramiği ilişkilendirirken, ortaya koyduğum yeni formlar, bir anlamda görünmez olanı görünür kılmak, yani soyutu somutlaştırmak çabamın nesnel sonuçlarıydılar.

9) ”Amigdala” adlı eseriniz İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde. Amigdala beyinde bir bölüm, Yunanca badem sözcüğünden gelmekte olan ‘amigdala’nın şekli ve büyüklüğü bir bademe benziyormuş. Bilim adamları her canlının kulaklarından birkaç santim uzaklıkta iki amigdalaya sahip olduğunu söylüyor. Bu bademler kişinin duygusal ve zihinsel durumu ile ilişkilendirilmiş.

Amigdala beynin çok iyi bilinen bir parçası değil; ancak önemli bir parçası. Bu kadar önemli amigdalanın 19 yüzyıla kadar  varlığı bilinmiyormuş. 1930’larda yapılan araştırmalarda amigdalası hasar gören insanlarda korku duygusu, cinsel davranışlar ve beslenme davranışlarında değişiklikler olduğu saptanmış. Amigdala dendiğinde ilk olarak aklımıza onun korku merkezi olduğu geliyor. Örneğin amigdalası zarar gören bir insanda korku duygusu diye bir şey kalmazmış. Eserinize niçin Amigdala adını verdiniz?

DSCF3828

Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses’in İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde Bulunan “Duygusal Yöneticimiz ve Tutkularımızın Deposu Amigdala” Adlı Eseri

Reyhan Gürses: Amigdalanın hem duygusal hem de zihinsel durumumuzla ilişkisi var. Amigdala genellikle korku merkezi olarak bilinse de onda sadece korku duygusu yok, amigdalanın fonksiyonları vücudumuz için son derece önemli, bu fonksiyonlar olmazsa duygularımızı kaybederiz. Onun sayesinde acıyı, sevinci, mutluluğu, huzuru, üzüntüyü yani  duygularımızı hissedebiliyoruz. Yaşamak ve yaşarken duyguları hissedebilmek ve de başka birinin duygularını anlayabilmek için amigdalaya ihtiyacımız bulunmakta. Sizin de söylediğiniz gibi amigdalanın yeri beyindir ve beyindeki bu yapı bizim duygusal-sosyal tepkilerimizden ve anılarımızdan sorumludur.

Ben sanata yaklaşımımı ‘Duygusal Minimalizm’ diye nitelendiriyorum. Eserlerime duygu aktarabilmeyi çok önemsiyorum. Eserlerimle izleyicilerim arasında duygusal bağ kurmam en önemli kriterimdir.

İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde bulunan eserimin adı; ‘Duygusal Yöneticimiz ve Tutkularımızın Deposu Amigdala’dır. Ben şunu anlatmak istiyorum bu eserle, duygularımız kalbimizde değil, düşüncelerimiz gibi beynimizde oluşur.

10) Her sanatçının etkilendiği sanatçılar vardır, sizi etkileyen sanatçılar kimler, onlarla ilgili neler anlatabilirsiniz?

Reyhan Gürses: Öğrencilik yıllarımda -pek çok öğrenci gibi- doğal olarak hocalarımdan etkilendim. Sonrasında “Candeğer Furtun” benim için bir idol olarak ortaya çıktı. Kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum sanatçının eserlerine hayranlık duymamak elde değildi. Candeğer Hanım 1936 yılında doğmuş, yaşına ve yaşadığı döneme rağmen bence pek çok gençten daha genç bir vizyona sahip. O, bana ve seramiğe gönül veren pek çok kişiye öncülük etmiş bir sanatçıdır.

candeğer furtun

Seramik Sanatçısı Candeğer Furtun

Candeğer Furtun1a72e710aedc1a4db6df584c2ba77731

Candeğer Furtun’un Bir Eseri

candeğer furtun01

Candeğer Furtun’un Eserlerinden Biri

Ayrıca Vitra Sanat Atölyesi’ni yönettiğim süreçte pek çok yerli ve yabancı değerli sanatçı ile çalışma fırsatı buldum. Hepsinden mutlaka bir şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim. Sanatsal etkileşimin dışında disiplin, teknik gibi farklı paylaşımlar da yaşadık.

11) Sizin resimlerinizi gördüm, çok beğendim; resim yapmayı seviyorsunuz sanırım. Resim yapmanın sizin yaşamınızdaki yeri nedir?

Reyhan Gürses:  Bazı resimlerim var dönem dönem yaptığım. Genellikle spontane olarak, hiçbir teknik ve tarz kaygısı duymadan, sadece öyle istediğim için yaptığım resimler bunlar. Bu konuda iddialı değilim; ama resimlerimin beğenilmesinden oldukça memnunum. Sanırım insan iddiasız olunca daha rahat resim yapıyor, resim sanatıyla ilgilenen dostlarımın tavsiyelerini dinleyip resme biraz daha fazla zaman ayırmayı düşünüyorum. Güzel Sanatlar fakültelerinde ilk bir yıl bütün bölüm öğrencileri temel sanat eğitimi görür, sonra kendi alanlarına yönelirler. Benim resimle ilgili eğitimim bundan ibaret, gerisi ne düşünüyor ne hissediyorsam onu kağıda çizmek.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Resimlerinden Biri

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Yaptığı Resimlerden Biri

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Reyhan Gürses’in Bir Resmi

12) Seramik eserlerinizle kişisel sergiler açmışsınız, dünyanın pek çok ülkesinde karma sergilere katılmışsınız. Bir sergiye katılmak veya kişisel sergi açmak bir sanatçı için çok önemli bir şey, insanda değişik duygular uyandırıyor olmalı. Bu sergilerde kim bilir ne heyecanlar yaşadınız, sergilerinizle ilgili neler söylemek istersiniz.

Reyhan Gürses:  Bir sergiye katılmak veya kişisel bir sergi yapmak çok büyük bir sorumluluk aslında. Kendinizi ve sanat anlayışınızı yansıtan eserler ortaya koymak zorundasınız. Bir sergiye hazırlanırken üretim süreci oldukça sancılıdır, söylediğiniz gibi bütün süreç baştan sona heyecan içinde geçer. Sonuçta aldığınız eleştiriler tüm çabaların sonucunu belirler. Her sergiye koştura koştura iş yetiştiririm. Hep daha fazla zamanımın olmasını istemişimdir.

REYHAN GÜRSES’İN SERGİLERİ

2016   “Look 60” OTDÜ Sanat 17,Ankara TR

reyhan gürses 2thumbnail_DSC_0057-b

reyhan gürses yapıtı-kitapçıkta-thumbnail_DSC_0054 b

Reyhan Gürses’in ODTÜ- Look 60 Sergisi’ne Katıldığı RUTİN/ROUTİNE 2016 Adlı Eseri-Tuval Üzerine Seramik Formlar 100x100x10 cm

2015 Bodrum Bianeli Bodrum Mugla

2014 Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi, İstanbul TR

2013-3.Maskabal Odun Pişirimi Sempozyumu Hacettepe Üniversitesi, Ankara TR

2013-Türk Seramik Feserasyonu Sergisi İstanbul TR

2013-Koleksiyon Sergisi, IAP Galeri Nişantaşı TR

2013 “Balace” Anadolu Topraklarından Hikayeler 2, Houston ABD

2012-Füreya Koral Anısına Kuş evleri Sergisi, Maçka Sanat Galerisi İstanbul

2012- Tölerans, Anadolu Topraklarından hikayeler , Seattle ABD

2011 – “Kuzgun Acar anısına Masklar Sergisi” Galeri Bir Nokta.İstanbul TR

2010-“ Ceramİstanbul” Türk Seramikçileri Sergisi. Bolognia, İtalya

2010  Türk-Norveçli Sanatçılar Sergisi, Galeri Bir Nokta, İstanbul TR

2009- Kişisel İzler Seçkisi,Tarihi Havagazı Fabrikası Galerisi, İzmir TR

2008-“ Cevisama 2008Kişisel Sergi Valencia İspanya

2007 Seramik Sanatçıları Sergisi,  Galeri G Art Nişantaşı İstanbul TR

2007- 50 yılın Sanatçıları ve Tasarımcıları Sergisi , MÜGSF İstanbul, TR

 2007-30’lardan günümüze Türk Seramik Sanatı Sergisi, Tophaneyi Amire, İstanbul, TR

2007- Türk Plastik Sanatçıları Sergisi, Riga, Letonya

2007  – ODTÜ “Festival 9 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara

2006- IAC Uluslararası Seramik Akademisi Toplantısı, Riga, Letonya

2006  – ODTÜ “Festival 8 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara

2006- Galeri A ,Yaz Sergisi, Teşvikiye, İstanbul, Turkey

2005 “Çanlar” Kişisel Sergi ,Ömer Sunar Sanat Galerisi ,  Ankara,  TR

2005 İlahi Komedya” Çekirdek Sanatevi, Karma Sergi, Beyoğlu, İstanbul, TR

2005 – Bodrum, Yalıkavak, Sarnıç Sanat Galerisi, Karma Sergi, Muğla TR 

2005- Nazım Hikmet Vakfı, Küba Sergisi,CUBA

2005-  ODTÜ “Festival 7 ,Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara  TR 

2004- Galeri MYRA Koleksiyon Sergisi, Selamiçeşme, İstanbul TR

2004  – Ekim Geçidi lll, Galeri X, Beyoğlu İstanbul TR

2004  – ART-ist, Sanat Fuarı, Lütfü Kırdar Kongre Merkezi, İstanbul TR

2004  –  ODTÜ “Festival 6 Plastik Sanatlar Sergisi, Ankara TR

2004“Paycheck”, Gallery X., Beyoğlu, İstanbul., TR 

2003-“Tamamen Duygusal” Tolga Eti Sanat Galerisi, İstanbul, TR 

2003-No Emphaty”, Gallery X., Beyoğlu, İstanbul., TR

2003- Interaction-Karşı/laşmak”, Modern Türk ve Japon Sanatçıları Sergisi, Gallery Fleur, Seika  University, Kyoto & Keio Plaza Hotel, Tokyo Shinjuku, JAPONYA

2002- IAC Uluslararası Seramik Akademisi Toplantısı, Modern Balkan Seramikleri Sergisi, Atina, Yunanistan.

2002- 2. Uluslararası  Terra-Cotta Sempozyumu, Eskisehir, TR

2002- 6th International Ceramic Biennale Exhibition, Cairo, MISIR

2002  “Sesav” Seramik Sergisi, Maltepe Sanat Galerisi,İstanbul TR

2002–  “Kişisel İzler 5” Atatürk Kültür Merkezi Istanbul,TR

2001-  4.Türk Yunan Seramik Sempozyumu, Istanbul, TR

2001- “ Art-Ceramica” 2001 Sempozyumu, Trojan, BULGARİSTAN

2000-  3.Türk Yunan Seramik Sempozyumu, Rafina, YUNANİSTAN

1999-  Çanakkale Seramik 42. Seramik Bayramı, Çanakkale, TR

1999-“Kişisel İzler 2”, MSÜ,  Resim Heykel Müzesi, Istanbul,TR

1999– “Seramitek’99” Türk Seramik Derneği Üyeleri Sergisi, TÜYAP Beylikdüzü, İstanbul, TR

1999– “TROYA Festivali” Seramik Sergisi, Arkeoloji Müzesi,  Çanakkale, TR

 

YENİKAPI’DA THEODOSİUS LİMANI (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 8)

Her yıl ekim ayının sonuna kadar Datça-Aktur Kamping’de kalıyoruz, yani her yıl dört ayımızı karavanımızda geçiriyor sonra da  İstanbul’a dönüyoruz. Ne yazık ki karavanımızı Aktur Kamping’de bırakmak zorundayız.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping Koylarından Biri

Karavanımızdan ve güzel kampingimizden ayrılmak istemiyoruz; ama buna mecburuz. İstanbul’daki kampingler kapanmasaydı onu Aktur Kamping’de bırakmayacaktık. Ah, keşke! İstanbul’da onu koyabileceğimiz bir kamping olsaydı da hafta sonlarımızı karavanımızda geçirseydik. Kışın karavanımızı özlemle anacağız.

İstanbul’a döndük, şaka maka İstanbul’u da çok özlemişiz. Özlem gidermek için neredeyse her gün dolaşıyoruz Ergün’le. Dün Galata Kulesi’ne gittik, kuleden İstanbul’un Haliç’e bakan altı tepesini ve bu tepelerin sembolleri olan tarihi eserleri uzun uzun seyrettik. İstanbul’un tepelerindeki tarihi eserlere baktıkça arkadaşım Gönül’ü hatırladım, onunla ne güzel bir ödev hazırlamıştık! Gönül’cüğüm o ödev sayesinde tarih dersinden yüksek not alıp zayıfını kurtarmıştı. Gönül’ün tarihle ilişkisi şu an ne durumda acaba? Aradan yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Yarım yüzyıl!!! Yıllar nasıl da su gibi akıp gidiyor? Bense kendimi hâlâ genç hissediyorum. Büyüklerimiz, beden yaşlanıyor, ama ruh yaşlanmıyor; gençliğini, tazeliğini her dem koruyor, derlerdi de onların bu sözüne pek inanmaz, güler geçerdik. Demek ki doğru söylüyorlarmış! İnsan yaşadıkça, yaşı ilerledikçe bunu anlıyor ve hissediyor.

Gönül’ün tarihe ilgisi eskiden yoktu, birlikte İstanbul’un yedi tepesiyle ilgili ödevden sonra tarihle ilgilenir olmuştu, şimdilerde tarihe ilgisi var mı acaba? Neyse onun tarihle ilişkisinin ne olduğunu bilmiyorum, yalnız çok iyi bildiğim bir şey var; benim tarihe olan ilgim hâlâ sürüyor. Özellikle İstanbul ve tarihiyle müthiş ilgileniyorum. 2004’ten beri Marmaray-Metro ve Sultanahmet’te yapılan arkeolojik kazıları yakından takip ediyorum. Bu kazılarla ilgili çıkan gazete haberlerini, dergilerdeki araştırma yazılarını topluyor, radyo ve televizyonlardaki programları izliyorum.

İlk çalışmaları 1984’te gerçekleştirilen, inşaatına 2004 yılında başlanan Marmaray Projesi tamamlandı, her gün bir milyon İstanbullu Gebze-Halkalı arasındaki 76 kilometrelik güzergâhta yolculuk yapıyor. Bu büyük bir proje!

Raylı sistemin en büyük aktarma istasyonlarından biri Yenikapı’ydı.

dsc01945

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Burada arkeologların gözetimi altında yapıldı metro kazısı, kazmalar toprağa vuruldukça tarih fışkırmaya başlayıp antik bulgular ortaya çıkınca İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılar da başlatıldı Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’da. dsc01893dsc01917

dsc01936

Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci’de Yapılan Kazılardan Çıkarılan Bazı Eserler

İstanbul kazıldıkça Osmanlı, Bizans, Roma eserleri ortaya çıktı. İstanbul yüzyıllardır bağrında sakladıklarını, gözler önüne seriverdi.

dsc01874-yenikapi-kazilari-ab

Yenikapı’da Bulunan Teknelerdeki Amforalar

Yenikapı’da l. Theodosius’un 4. yüzyılda kurduğu Theodosius Limanı bulundu. Beş yüz yıldan beri İstanbul’un sebze, meyve bahçeleri -Langa Bostanları- meğer yüzeyden 16, deniz seviyesinden 6-7 metre derinlikte Theodosius Limanı’nı barındırıyormuş. 58.000 metre karelik kazı alanında 36 batık gemi kalıntısı demir çapalarıyla, 9 gömü, 30 binden fazla taşınabilir tarihi eser, binlerce kemik, ilk İstanbullulara ait 8.000 yıllık, Cilalı Taş Devri’ne dayanan bir köy ortaya çıkarıldı.

Kazılarda 177 farklı insana ait iskelete rastlanmış, insan iskeletlerinin yanı sıra alageyik, devekuşu, akbaba, Afrika kedi balığı, yeşil kaplumbağa, caretta, dört boynuzlu koyun, en fazla da at, eşek, deve ve terrier iskeleti bulunmuş. Kazı alanında bulunanlar bunlarla sınırlı değilmiş; 12-13.yüzyıla ait bir kilise kalıntısı ve 19. yüzyıla tarihlendirilen Osmanlı Döneminin küçük imalathane ve işliklerine ait mimari kalıntılarla bir sokak dokusu ortaya çıkmış.

PENTAX Image

İstanbul Marmara Denizi

Marmara Denizi’nin de göl olduğu, göllükten deniz olma aşamasında geçirdiği değişiklikler uzmanlar tarafından gözlenebilmiş.

Kazıların başlamasından 6-7 yıl sonra da 8.500 yıl öncesine ait değişik mimarisi olan, siyah kille örtüldüğü için ahşapları olduğu gibi korunan iki mezar bulunmuş. Mezarlardaki iskeletlerin varlıklı kişilere ait olduğu sanılıyormuş. Uzmanların söylediğine göre mimari açıdan ilk kez böyle mezarlarla karşılaşılmış. M.Ö. 6500’e tarihlenen mezarlardaki en yaşlı İstanbullulara DNA testi yapılacakmış ve Cilalı Taş Devri’nde yaşamış insanların kökenleriyle ilgili bilgiler edinilecekmiş.

Arkeolojik kazıları, her biri alanında uzman olan onlarca araştırmacı, arkeolog, akademisyen; iki yüz işçiyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Zeynep Kızıltan başkanlığında gerçekleştiriyor.

osman_hamdi_bey_003

Arkeolog, Müzeci, Ressam Osman Hamdi Bey(1842-1910)   Fotoğraf: İnternet’ten

İlk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in Türk müzeciliğini oluşturmak için yaptığı çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok sevindirici.

Yaşayan bir kentin içinde böylesine büyük bir arkeolojik kazı yapılan başka bir yer yokmuş dünyada. Yani Yenikapı, dünyanın en büyük açık hava kazı alanıymış. 2004’ten beri pek çok yabancı bilim adamı, arkeolog, gazeteci, televizyoncu ziyaret etmiş bu açık hava kazı alanını. Kazılarla ilgili pek çok yazı yazılmış dış basında; uluslararası kanallar, belgeseller çekmiş. Yabancı bilim adamları ve arkeologlar kazı çalışmalarını birlikte yürütmek için onlarca teklif götürmüşler İstanbul Arkeoloji Müzelerine, ancak müze gelen teklifleri reddetmiş.

Arkeologlar toprağı kazdıkça batık gemi sayısı artmış ve toplamda 37 batık çıkarmışlar.Batıklar çıktıkça arkeologlar sevinmiş, raylı sistem projesini yürütenlerinse canları sıkılmış. Batıkların hepsi titizlikle çıkarıldıkları yerden alınarak içleri kimyasal ilaçlı suyla dolu havuzlara alınmış. Yenikapı istasyonunun yanında iki katlı konservasyon laboratuvarı oluşturulmuş. İstanbul Üniversitesi adına Prof. Ufuk Kocabaş belgeleme ve onarım sürecini başlatmış.

İşin güzel tarafı Yenikapı kazı alanının Arkeopark Müzesi olup ziyarete açılacak olmasıydı. İstanbul’da Marmaray-Metro Projeleri’yle hem halkın ulaşım sorunu büyük ölçüde çözülecek hem de İstanbul büyük bir açık hava müzesine kavuşacaktı. Önümüzdeki yıllarda İstanbul’da bir kültür turizmi patlaması olabilir diye düşündük uzun yıllar; ancak yıllar geçti ve Arkeopark Müzesi hâlâ ortada yok.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi-1-1024x771

Yenikapı’dan Çıkarılan Batık   Fotoğraf: İnternet’ten

Gazete ve dergilerdeki araştırmalarıma göre Yenikapı batıklarından biri olan Yenikapı 12 ya da YK12 batığının yapım teknolojisi, inşası, tasarımı hakkında gerekli verilere ulaşılmış ve RMK Marine’de 2015 yılında tam ölçekli replika inşa süreci başlamış.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi

YK12                          Fotoğraf: İnternet’ten

M.S. 9. yüzyılda olduğu gibi kestane ağacından inşa edilmiş Yenikapı 12 batığı. 2017 yılının Nisan ayında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde daha sonra da Fransa Marsilya’da sergilenecekmiş. Ortaçağ denizciliği YK12 sayesinde daha iyi anlaşılacak. Bizler de  Yenikapı 12’yi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde  göreceğiz artık. YK12 hepimizi Arkeoloji Müzeleri’ne davet ediyor. Görüşmek üzere…

Fotoğraflar: Sevil Okay

JAPON YAZAR HARUKİ MURAKAMİ-ZEMBEREKKUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN ADI: ZEMBEREK KUŞU’NUN GÜNCESİ

KİTABIN YAZARI: HARUKİ MURAKAMİ

AİT OLDUĞU ÜLKE: JAPONYA

KİTABI TÜRKÇEYE ÇEVİREN: NİHAL ÖNOL

YAYINEVİ :DOĞAN KİTAP

SAYFA SAYISI: 738

SAMSUNG CAMERA PICTURESHaruki Murakami’nin Sahilde Kafka adlı kitabıyla ilgili bir yazı okudum, Kafka’yı sevdiğim için ilgimi çekti, kitabı alıp okumayı düşünürken bir arkadaşım kitabın Kafka’yla pek ilgisi olmadığını, önce ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni okumamı söyledi. Ben de öyle yaptım Haruki Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi adlı kitabını okudum, daha sonra da Sahilde Kafka’yı.

1949 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde dünyaya gelen yazarın babası Budist bir din adamıymış. Murakami ‘Sürrealist’ bir yazardır.

Murakami’nin ‘Sürrealist(Gerçeküstücü)’ tarzda kitaplar yazmasını ben babasından etkilenmesine bağladım.

23murakami1_span-jumbo

Haruki Murakami                 Foto: İnternet

Yazarın kitap yazmaya başlaması da ilginç! Haruki Murakami, 1979 yılında tek başına bir beyzbol maçına gidiyor, maçı izlerken birden bire roman yazma isteği duyuyor, maç bittikten sonra eve gidip roman yazmaya başlıyor. “Kaze No Uta Okike” adlı kitabı aynı yıl Japonya’da yayımlanıyor. Ve Gunzou Edebiyat Ödülü’nü (1979) alıyor. Aynı kitap “Hear The Wind Sing” adıyla İngilizce olarak 1987 yılında basılıyor. İçinden geldiği gibi adeta transa girerek yazıyor Murakami, gerçeküstücülüğün en belirgin özelliklerinden biri de budur.

Nedir Gerçeküstücülük?

Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında gelişen resim ve edebiyat akımına gerçeküstücülük ya da sürrealizm deniyor.

Gerçeküstücülük bildirgesini 1924 yılında kaleme alan kişi Andre Breton’dur.

150px-andre_breton

Andre Breton (1896-1966) Fransız Yazar, Şair

Andre Breton’a göre gerçeküstücülük bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı; gerçek dışı anlamında değil, gerçeğin insandaki izdüşümü şeklinde bir yaklaşımdır.

Breton için bilinç dışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğidir.

Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutar, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurgular.

Bilinç ile bilinçdışı, düşsel dünyayla gerçek yaşamın iç içe geçtiği gerçeküstücülük akımında figürler düşsel bir atmosferdeki kompozisyon içinde yer alır.

SAMSUNG CAMERA PICTURES‘Zembereğin Güncesi’ adlı yapıtta sık sık gerçek yaşamla düşsel yaşamın iç içe geçtiğini görürüz, daha doğrusu okuruz. Zaman zaman anlatılanların hangisinin düş, hangisinin gerçek olduğunu karıştırırız. İşin ilginç yanı, kitabın baş kahramanı Toru’nun da özellikle yaşadığı deneyimlerinin gerçek mi düş mü olduğunun pek ayırdında olmadığını algılarız .

sigmund_freud_life

Sigmund Freud (1856-1939) Avusturyalı Nörolog, Psikanalist

Freud’a göre insanın bilinçaltında gizlenmiş kuşkuları, eğilimleri, arzuları rüyalarda bütün çıplaklığı ile kendini gösterir; gerçeküstücüler de bunu düşüncenin gerçek faaliyeti olarak görürler. Onlara göre bilinçaltı sanatın gerçek kaynağıdır, aklın ve mantığın kontrolünde yazılan eserler sahtedir.

‘Gerçeküstücülükte rüyalar çok önemli ve gerçeklerden daha gerçektir. Bilincimizin bilinçaltına ittiği gerçekler düşlerimizde ortaya çıkar, düşlerde çıkarcılık ve iki yüzlülük yoktur. Düşlere sığınma yaşamın çirkinliklerinden bir kaçıştır,’ der sürrealistler.

Zemberek Kuşu’nun Güncesi’nde de kitabın başkarakteri Toru Okada da çeşitli düşler görür, gördüğü düşler genellikle cinsellikle ilgilidir, tanıdığı kadınlardan özellikle biriyle düşlerinde cinsel ilişkiye girer. Toru cinsel ilişki yaşadığı zamanları düş ile gerçek arasında, sisler içinde anımsar, düşte mi gerçekte mi olduğunu bir türlü anlayamaz.

Doğaüstü olaylar olur, duvarın içinden geçer, yüzünde mavi bir leke oluşur, bu leke psikolojik yönden rahatsız olan pek çok kişiyi iyileştirir, bu iyileştirilen kişilerin çoğu kadındır, Toru yaptığı iyileştirmelerin karşılığında büyük paralar alır. Gerçek ve düş her zaman iç içedir.

murakami-new-york-maratonu-1991

Haruki Murakami- New York Maratonu  1991     Foto: İnternet

Haruki Murakimi gençliğinin büyük bölümünü Kobe’de geçirir. Tokyo Waseda Üniversitesinde drama okurken eşi Yoko ile tanışır. Batı müziğine ve edebiyatına yakın ilgi duyan yazar, üniversiteyi bitirdikten sonra eşiyle yedi yıl Tokyo’da bir caz kulübü işletir.

Yazarın müzikle içli dışlı olduğu kitaplarına da yansımıştır. Kitaplarındaki kahramanların dinledikleri müziklerden sıkça bahseder.

1986-1995 yılları arasında Avrupa ve Amerika’da yaşayan yazarın fazlasıyla Batıcı olduğu söylenerek eleştiriliyormuş. Tüm eleştirilere rağmen Japonya’nın XX. yüzyıldaki en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Her ne kadar Murakami, Batıcı olarak eleştirilse de İkinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Japon Ordusu ve halkının yaşadıklarını tüm dünyaya anlatmıştır. Pek çok ülkenin insanı genellikle uzaktır Japonların savaşta yaşadıklarına, Japon toplumunun yaşam biçimi özellikle Batılı ülkelere yabancı gelebilir, yaşananlar tam olarak anlaşılamayabilir.

Haruki Murakami’nin Japonya’da milyonlarca okuyucusu olduğu gibi Amerika ve Avrupa’da da kayda değer okuyucusu vardır.

Haruki Murakami yapıtlarında anlaşılır, sade bir dil kullansa da, oldukça etkileyici cümleler kuruyor.

Sy. 50/ “Evet, sizde bir aile geleneğidir bu, dedim, bir koyun dibindeki akşam esintisi kadar taptaze bir sesle.

Sy. 63/  “Cesaret ile merak, bilinmeyen bir bahçeye girildiğinde birlikte işler. Kimi zaman merak, gizlenmiş cesareti ortaya çıkarabilir, kışkırtır. Ama bana öyle geliyor ki, merak çabucak yok oluverir de cesaret uzun bir yol almak zorundadır. Merak, birlikte iyi olunan ama güvenilemeyen bir arkadaşa benzer. Seni bir şeyler yapmaya kışkırtabilir de gerektiği zaman savuşup gider. İşte o zaman sen de devam etmek için cesaretini toplamak zorunda kalırsın.”

Sy.65/ “Çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. İneceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.

Murakami; hoşlanmadığı, varlığını kabullenmek istemediği kişilerden de eserlerinde bahseder. Bu kitapta (Zemberekkuşu’nun Güncesi) karısının ağabeyi Noboru Vataya’dan hiç hoşlanmaz; ama yine de onun televizyon ekranlarından halkı nasıl etkilediğini anlatır. Ona hiç inanmaz, ona inananlara da çok şaşırır.

Sy.74/   “Noboru Vataya televizyon denen iletişim organının bağrında, kendisine tıpatıp uyan bir yer edinmişti. Medya onu kucaklayıp bağrına basmıştı ve o da medyada suyun içindeki balık kadar rahattı.

Gene de hiçbir zaman ne yazdıklarını okuyabildim ne televizyonda suratına bakabildim. Zekiydi, yetenekliydi, bundan hiç kuşkum yok, kabul ediyorum. Kısa zaman içinde, kısa cümlelerle karşısındakini büyük bir ustalıkla tuşa getiriyordu. Rüzgârın ne yönden estiğini algılamakta da hayvansal bir önsezisi vardı, ama yazdıklarını dikkatle okurken ya da düşüncelerini açıklamasını dinlerken tüm bunların sağlam bir temele dayanmadığını anlamak kolaydı. Yaşam konusunda hiçbir küresel görüşü yoktu ve derin inançlardan yoksundu. Dünyası, yüzeysel sistemlerden kapmaca, o anın gereklerine göre değiştirdiği tutarsız bir öğeler bütününden oluşuyordu. Çeşitli düşüncelerle oynama biçimi öylesine inceydi ki, bu işi bir tür sanat yapmış bile denebilirdi. Ama bana göre tüm bunlar sadece göstermelikti. Görüşlerindeki tek iler tutar taraf, aslında bunların hiçbir iler tutar yanı olmamasıydı ve eğer en ufak bir kişisel dünya görüşü varsa o da, gerçek dünya konusundaki yapıcı öğelerin hiç bulunmaması olarak özetlenebilirdi. Bununla birlikte, bu kusurlarını kendine göre bir tür zekâ zenginliği yapıp çıkmıştı. Zamanı kısa dilimlere bölen medyanın kıvrak zekâ stratejisi, elle tutulur ve sağlam bir felsefe gerektirmiyordu zaten; Noboru Vataya’nın gerçek değeri de işte böyle bir yükü yüklenmemiş olmasındaydı.

Savunması gereken hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden, vargücüyle çok basit bir strateji üstünde yoğunlaştırabiliyordu çabalarını. Sadece saldırması ve rakibini devirmesi gerekiyordu, o kadar. Bir bakıma bir zekâ bukalemunu sayılırdı. Karşısındakinin rengine göre renk değiştiriyordu ve hemen oracıkta, etkili bir mantık kuruyor, bu uğurda akla gelebilecek her türlü konuşma cambazlığını seferber ediyordu. Söylemlerinin çoğu oradan buradan alıntıydı ve çoğunlukla da içerikten yoksun olduğu belliydi, ama onları hiçlikten, bir hokkabaz ustalığı ve çabukluğuyla çıkartıverdiği için, yürüttüğü mantığın boşluklarının o anda ortaya dökülmesi neredeyse olanaksızdı.”

76/  “Kimi durumlarda, karmaşık bilimsel terimleri art arda sıralayabiliyordu ama kimse, bu terimlerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordu ki. Anlamayanların şöyle veya böyle haksız olduğunu ima eden bir hava yaratma ustalığına sahipti. Ya da ardı arkası gelmeyen, beynine kazınmış gibi görünen rakamları liste liste sıralıyor ve bu ona büyük bir inandırma yeteneği kazandırıyordu. Ne var ki sonradan kimse bu rakamlar güvenilir bir kaynaktan mı alınmış, gerçekten resmi rakamlardan mı, arayıp sormuyordu ki. İstatistiklere yalan söyletmenin kolay olduğunu herkes bilir. Ama Noboru Vataya’nın yöntemi öylesine ustacaydı ki, hiç kimse açıkça bir tehlikeyi göze alıp gün ışığına çıkartamıyordu.

İşte Noboru Vataya böylece, çağın en parlak aydınlarından biri sayılmaya başlanmıştı. Düşüncelerinin sağlam bir temele dayanıp dayanmaması kamuoyunun umurunda bile değildi. Halkın ekranda görmek istediği tek şey, bir fikir düellosuydu, sadece kıpkırmızı bir kanın akmasını istiyorlardı. Pazartesi bir fikri savunan kişi, cumartesi bir başkasını savunmuş, onlar için hiç önemi yoktu.”

Murakami; medyayı ve Noboru Vataya’nın temsil ettiği politikacıları ne güzel dile getirmiş. Anlattıkları bana hiç de yabancı gelmiyor ve beni çok düşündürüyor, pek çok ülkenin halkının bu tür insanlara inandığını, güvendiğini okudukça kahroluyorum.

Haruki Murakami’nin kitaplarından bazıları:

Farklı yazarların farklı kitaplarını keyifle okuyup okumanın tadına varmanızı diliyorum.

İSTANBUL’UN DİĞER TEPELERİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 4)

İstanbul’un tepelerini sayacaktın Yurdanur, unuttuğumu sanma, seni merakla dinleyeceğimi biliyorsun.

-Kesinlikle unutmadım, İstanbul’un tepelerini sayıyorum. İstanbul’un birinci tepesinin Sarayburnu Tepesi olduğunu öğrenmiştik, ikinci tepesi de Çemberlitaş Tepesi.

-Aaa, Çemberlitaş da mı tepeymiş? Hiç aklıma gelmezdi Çemberlitaş’ın bulunduğu yerin bir tepe olduğu. Beni yine şaşırttın arkadaşım. Çemberlitaş’ı kimin ne zaman diktirdiğini biliyor musun Yurdanur?

forum-konstantini-ve-sutunu

Forum Konstantin ve Apollon Sütunu      Fotoğraf: İnternet’ten

-Biliyorum Gönül biliyorum. Önce Çemberlitaş’ın bulunduğu yere Roma İmparatoru l. Konstantin bir forum yaptırmış. Buraya Konstantin Forumu deniyormuş, oval biçimli, etrafı revaklarla (sundurmalarla) çevrili, zemini geniş mermerlerle kaplıymış.

150px-gurlitt_constantine_column_with_statue

– Gurlitt tarafından 1912 yılında yapılmış Çemberlitaş(Konstantin) sütununun gravürü/ İnternet’ten

Çemberlitaş dediğimiz sütun Roma’daki Apollon tapınağından getirilmiş, 57 metre uzunluğu olan Çemberlitaş’ın gövdesi imparator taşı olarak bilinen erguvan renkli porfir taşından yapılmış. M.S. 328 yılında dikilmiş. İlk yapıldığında sütun üzerinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varmış. Roma İmparatoru Konstantin, Apollon heykelini söktürüp yerine kendi heykelini koydurmuş.

-Ah, Yurdanur, ahhh! Beni yine mahvettin. Peki niye o sütuna Konstantin veya Apollon Sütunu değil de Çemberlitaş diyoruz?

cemberlitas

Çemberlitaş/İstanbul              Fotoğraf: İnternet’ten

-Ben de bunu çok merak ettiğim için araştırdım. Osmanlı Döneminde Apollon Sütunu büyük bir yangında hasar almış. Sütunun mermerleri zedelenmiş. Zamanın hükümdarı Sultan ll. Mustafa sütunun altına duvar ördürmüş, sütunu da demir çemberlerle sardırmış, sağlamlaştırmış. Ondan sonra herkes bu sütuna Çemberlitaş demiş, bu ad günümüze kadar gelmiş.

dsc04928-ba

Yerebatan Sarnıcı/ İstanbul      Fotoğraf:Sevil Okay

bin-birdirek-sarnici-istanbul-gb

Bin bir Direk Sarnıcı          Fotoğraf: İnternet’ten

Yerebatan Sarnıcı ve Bin bir Direk Sarnıcı da ikinci tepede bulunmaktadır.

Osmanlı Döneminde Konstantin Forumu’nun yerini Mimar Sinan’ın eseri olan Nuruosmaniye Camii ve Külliyesi almış.

-Yıllardır burada yaşıyor, her gün bu yolları arşınlıyoruz; ama çevremize doğru dürüst baktığımız yok! Bu ödevi iyi ki almışım. Üçüncü tepemiz hangisi?

-Üçüncü tepe Beyazıt Tepesi’ymiş. Bu tepede İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı, Beyazıt Camii, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii bulunuyor. Bugünkü Beyazıt Meydanı, Roma İmparatorluğu zamanında Teodosius Forumu’ymuş. Forumun ortasında İmparator l. Teodosius onuruna dikilmiş bir sütun ve sütunun tepesinde Teodosius’un heykeli bulunmaktaymış.

fatih-camii

Fatih Camii          Fotoğraf: İnternet’ten

Dördüncü tepe Fatih Tepesi; bu tepede Bizans Döneminde Havariyun Kilisesi varmış. Osmanlı zamanında da Fatih Camii inşa edilmiş.

Beşinci tepe Yavuz Selim Tepesi; adından anlaşılacağı gibi Yavuz Selim Camii bulunmakta.

fener-rum-lisesi-b

Fener Rum Erkek Lisesi      Fotoğraf: İnternet’ten

Ayrıca 550 yıllık geçmişi olan Fransa’dan getirtilen kırmızı tuğlalarla yaptırılan, kubbeli mimarisiyle göze çarpan halkın ‘Büyük Kırmızı Okul’ diye andığı Fener Rum Erkek Lisesi de bu tepede.

bizans-tekfur-sarayi

Bizans Tekfur Sarayı       Fotoğraf: İnternet’ten

 

kariye-muzesi-istanbul

Kariye (Chora) Kilisesi 1900’lerde çekilen bir fotoğraf    İnternet

mihrimah-sultan-camii

Mihrimah Sultan Camii        Fotoğraf: İnternet’ten

Altıncı tepe Edirnekapı Tepesi; Bizans Tekfur Sarayı, bugün müze bir dönem kilise daha sonra cami olan Kariye, Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan için yaptığı Mihrimah Camii, Edirnekapı Tepesi’nden selamlıyor Haliç’i.

Dördüncü, beşinci, altıncı tepeler Haliç’e bakıyor. Yedinci tepeyse Marmara’ya dönmüş yüzünü. Aksaray’dan başlayıp Yedikule’ye kadar devam ediyor yedinci tepe. Cerrahpaşa-Çapa-Kocamustafa Paşa Tepesi. Tepeden daha çok bir sırt özelliği taşıdığı yazıyor ansiklopedilerde. Ve bu sırtın en yüksek noktasında Cerrahpaşa Camii bulunuyor. 17. yüzyılın erken dönemlerinde yapılmış olan bu caminin mimarı Sinan’ın kalfası Davut Ağa’ymış. Az daha unutuyordum Arkadius Forumu da burada.

-Oh, sonunda yedi tepeyi öğrenebildim! Bir de forumlardan bahsettin, başka forumlar var mı?

-Olmaz mı? Var tabii… ben adlarını söyleyeyim, sen istediğini araştır. Bovis Forumu Aksaray Meydanı’nda; Filadelfion Forumu Şehzadebaşı Direkler arasında; Amasterionan Forumu Şehzade Camii’nin kapladığı alan üzerindeymiş. Önemli başka bir nokta da İstanbul’un kurulduğundan beri tehdit altında olup kuşatılması. Bu kuşatmalar esnasında halkın susuz kalmaması için Roma ve Bizans zamanında sarnıçlar yapılmış. Kapalı sarnıçların yanı sıra açık sarnıçlar da önemli yer tutmuş İstanbul’da. En önemli açık sarnıçlardan Aspar beşinci tepede Yavuz Selim Camii’nin yanındaki park; Aetius Açık Sarnıcı altıncı tepede Karagümrük’te Vefa Stadı; Mocius Açık Sarnıcı da yedinci tepede Fındıkzade’de Fatih Spor Tesisleri’nin bulunduğu yerdeymiş.

-Yurdanur, sen bu konuyla ilgili fazlasıyla bilgi edinmişsin inan çok etkilendim. Beni biraz da utandırdın. Bana iyi bir ders verdin, artık bundan sonrasını ben araştırıp sana anlatacağım, sonra da hepsini kâğıda dökeriz. Biliyor musun sayende tarih dersini  sevmeye başladım, ödevimiz harika olacak, bir de buraların resim veya fotoğraflarını bulsak ne iyi olur. Şu turistik eşya satan dükkânlara gidip anlattığın yerlerle ilgili kartpostallar varsa alalım. Ne dersin?

-Çok iyi olur! Haydi ne duruyoruz!

ESKİ ROMA’DAN YENİ ROMA’YA (Kentlerin Kraliçesi İstanbul- 3)

Eski Roma şehrine öykündüğü için Yeni Roma’yı yani İstanbul’u yedi tepe üzerine kurmuş Roma İmparatoru l. Konstantin (324-337). Bu şehrin eski Roma kadar kutsal olmasını istemiş.

istanbulun-duvarlari-ab

İstanbul’un Tarihi Duvarları

 

l. Konstantin, İstanbul’u ele geçirdikten sonra şehri; Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak görmüş, yoğun imar çalışmaları yapmış; kenti büyütmüş, yeni yollar, saraylar yaptırmış; imparatorluğunun her yanından antik sanat eserleri getirterek Yeni Roma’yı süslemiş. Kuruluşundan başlayarak yüz-yüz elli yıl içinde yedi tepenin her birine forumlar inşa edilmiş.

-Forum mu? Eski çağlarda halkın sorunlarını konuşup tartıştığı alanlara forum denmiyor muydu Yurdanur?

-Evet canııım!. Bu yedi tepeye forumlar yani meydanlar yapılmış. Bu meydanların etrafı sıra sıra sütunlu pasajlarla çevrilmiş ve çevresine dini, politik, ticari binalar yerleştirilmiş. Her forumun ortasına da imparatora ithaf edilen sütunlar dikilmiş.

turgut-istanbul-marti-033-Anlattıklarından çıkarabildiğim; tarihi yarımadada belirlenen yedi tepe ya da bölgede yerleşim alanları oluşturulmuş. Kent böylece büyümüş, genişlemiş.

-Öyle! O tepeler kentin merkezleri olmuş, bu merkezler genişledikçe kent de büyümüş. Merkezlerdeki forumlar ve çevresindeki anıtlar zamanla doğal afetler, iç savaşlar, ekonominin kötüye gidişiyle özellikle de Latin İmparatorluğu (1204-1261) zamanında yakılıp yıkılmış, büyük zarar görmüş. Roma ve Bizans’tan günümüze gelen eserler var, var da; ben tüm eserlerin günümüze kalmasını isterdim.

onufrio_panavinio_hippodrome_constantinople-900x578

İtalyan Tarihçi Onofrio Panvinio’nun İstanbul-Sultanahmet Hipodrom Gravürü (16. yy.)

İşin ilginci İstanbul’un fethiyle yedi tepe, Osmanlı Devleti zamanında da önemini yitirmemiş. Bizans’ın düşüş döneminde yedi tepede bulunan Bizans eserleri yeniden yapılandırılmak istense de Bizans ekonomisinin kötüye gitmesi buna olanak vermemiş.

istanbul-ag022

İstanbul

Yükseliş dönemindeki Osmanlı Devleti, İstanbul’un yedi tepesini camilerle donatmış, çevrelerini yaşanası yerler haline getirmiş. Roma ve Bizans’ın sütunlarının yerini minareler ve kubbeler almış.

-Yurdanur sen bu kadar bilgiyi ne zaman, nereden edindin? Dün gece ansiklopedi karıştırdığını söyledin de bir gece de bu bilgiyi edinmek biraz zor!

-Haklısın valla! Doğduğumdan beri burada yaşıyorum, geziyorum, dolaşıyorum. İstanbul’un diğer tepelerinde yani semtlerinde oturan akrabalarımız, ahbaplarımız var. İstanbul’un neresine gitsek annem, babam şehirle ilgili bildiklerini anlatırlar.

istanbul-bogazi-a-011

İstanbul

Bir de İstanbul-Sultanahmet-Boğaz’a âşık bir ağabeyim ve kütüphaneler dolusu kitapları var. Yıllardır İstanbul’la ilgili anlatılanları, yazılanları okudum. Dün akşam karıştırdığım ansiklopedilerdeki bilgilerle öncekileri cilâladım. Hepsi bu!

Yurdanur’cuğum sende, bende olmayan tarih merakı, bilinci; okuma sevgisi, gözlem yapabilme yetisi var. Araştırarak, inceleyerek nerelere varıyorsun. Ama en önemlisi konuya ilgi duymak ve öğrenmek istemek. Başlangıçta anlattıkların aklımı karıştırdı; neyin ne olduğunu kavrayınca konuya ilgim arttı. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelere yapılan eserlerin neler olduğunu çok merak ediyorum.

-Birinci tepe Sarayburnu Tepesi! Bu tepede bulunan eserleri saymadan önce Augusteion Forumu’na gidelim, etrafı inceleyelim.

-Çok uzakta mı bu forum? Bu adı daha önce duymamıştım.

-Yok, yok! Yüz-yüz elli metre sonra oradayız. Bak geldik bile!

-Eee, burası Sultanahmet Meydanı!

istanbul-ag024

İstanbul

-Evet canım! Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde Bizantion Akropolü varmış. Akropolün agorasıymış burası. Doğu Roma zamanında bu meydan düzenlenmiş. Augusteion Forumu, Roma İmparatoru Konstantinus’un annesi Augusta Helena’nın anısına yapılmış. Meydanın merkezinde Helena’nın sütun üzerinde heykeli bulunuyormuş. Augusteion Forumu; dini yapı Ayasofya, iktidar yapısı Büyük Saray, su yapısı Yerebatan Sarnıcı, sosyal yapı Hipodrom ve imparatorluğun tüm ülkeye yayılan yollarının başlangıç noktası olan Milion Taşı gibi önemli yapılarla çevrilmiş. İşte bu ana kent meydanına Augusteion deniyormuş o zamanlar.

My captured picture-Yani bu meydan Megaralılardan günümüze kadar önemini yitirmemiş. Dünyanın en eski katedrali, büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin simgesi  Ayasofya’nın bulunduğu meydan.

000035-ayasofya-a

İstanbul-Sultanahmet/ Ayasofya

-Ayasofya, dünyanın en hızlı inşa edilmiş katedraliymiş, beş yılda (M.S. 532-537) yapılmış. Aslında bu 3. Ayasofya’ymış! Daha önce aynı yerde yapılmış olan iki kilise isyanlarda yıkılmış. Gerçi 3. Ayasofya’nın da kubbesi çok geniş olduğundan Bizans Döneminde birçok kez çökmüş. Osmanlı Döneminde Mimar Sinan Ayasofya’ya istinat duvarları yapmış, ondan sonra herhangi bir çökme olmamış.

-Desene Mimar Sinan’ın eli Ayasofya’ya da değmiş. Bir yerde okumuştum, Ayasofya on beş yüzyıl ibadet yeri olmuş, bu da dünyadaki en uzun süreymiş. Çok kısa sürede inşa edilen en uzun süre ibadet yeri olan Ayasofya Katedrali, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş.

-Dediğin gibi  Ayasofya yüzyıllarca cami olarak kullanılmış canım Gönül’üm, 1935’te de müze olarak hizmete girmiş. Tüm konuştuklarımızdan çıkardığım Osmanlılar da Roma İmparatoru Konstantin gibi Sultanahmet’e çok değer vermiş, burayı yönetim merkezi yapmışlar. Eskiden Bizantion Akropolü’nün olduğu yere Topkapı Sarayı’nı inşa ettirmişler.

Birinci tepenin en önemli yapıları Ayasofya, Sultanahmet Camii ve Topkapı Sarayı’dır.

-Kaç saattir birinci tepedeyiz, haydi diğer tepelerin hangileri olduğunu söyle artık.

-Haklısın da burada araştıracak pek çok yapı var. Örneğin Büyük Saray’ın içinde olan Magnaura Sarayı, M.S. 425 yılında Avrupa’nın ilk üniversitesi olarak kabul edilmiş. Konstantinopolis Üniversitesi, Magnaura Sarayı Üniversitesi adıyla üniversiteler tarihine geçmiş.

-Nerden nereye geldik. Bu ödevi aldığımda böyle bir şeyle karşılaşacağım aklımın ucundan geçmezdi. Ben yine de diğer tepelere bakalım diyorum, yoksa bu işin içinden çıkamayacağız.

dsc08026-a-istanbul-Bak arkadaşım, bizim asıl ödevimiz birinci tepe; şimdi bu konuyu kapatıyorum;  hafta içi kütüphaneye gidip etraflıca araştıracağız. Anlaştık mı?

-Anlaşmaz mıyız? Tabii ki anlaştık Yurdanur’cuğum. Sen diğer tepelerin adlarını say bakalım.

 

YEDİ TEPELİ ŞEHİR İSTANBUL ve BİRİNCİ TEPESİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 2)

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Anadolu’dan göçler olmuş. Sultanahmet de bu göçlerden nasibini almış, gelenler Sultanahmet’te yerleşmişler, yeni mahalleler kurmuşlar. Ve çoğu ev Büyük Saray’ın üzerine yapılmış, bu evlerde yaşayanlar Bizans Sarayı’nın üzerinde yaşadıklarını bilmeden yüzlerce yıl yaşamışlar.

Osmanlı Dönemi’ne hipodromun pek fazla kalıntısı kalmamışsa da Osmanlılar hipodromun olduğu meydana At Meydanı derlermiş.

-Yurdanur! Ben tarihten hiç hoşlanmam, ama anlattıkların ilgimi çekti, büyük bir zevkle dinliyorum. Peki sarayın üstündeki evlerde yaşayanlar ne zaman öğrenmişler bu durumu?

SAMSUNG-Aslında hiçbir zaman öğrenmeyebilirlerdi. Ancaaak 1912’de büyük bir yangın çıkmış Sultanahmet’te. Birçok tahta ev yanmış yıkılmış. O yangından sonra bu evlerin Büyük Saray’ın yıkıntılarının üzerine yapıldığı anlaşılmış.

dsc02189

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02184

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02172

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

Bir de Büyük Saray’ın mozaiklerinin olduğu bir yer bulunmuş, buranın sarayın salonlarından biri olduğu tahmin ediliyormuş. İlerde burası müze olabilirmiş.

-Yani 50 yıl önce çıkmış yangın ve sarayın mozaikleri bulunmuş.

-Yurdanur, dediğin gibi orası müze yapılır mı?

-Belki yapılır yapılır da kim bilir ne zamaaan? Peki, Gönül sen Sultanahmet Camii’nin yapıldığı tarihi biliyor musun?

-Hah, tam adamına sordun. Sultan l. Ahmet’in yaptırdığını  biliyorum da zamanını ve yapan mimarı bilmiyorum.

dsc04889

Sultanahmet Camii

-Doğru! Sultan l. Ahmet, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya (l609-l6l6) Ayasofya’nın tam karşısına yaptırmış Sultanahmet Camii’ni. Avrupalılar bu camiye ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Cami’ diyorlar. Caminin içi 20.000’den fazla mavi, yeşil, beyaz İznik çinileriyle bezeli olduğu ve kubbelerinin içi mavi kalem işi ile süslendiği için. Ayrıca Türkiye’nin altı minareli ilk camisiymiş.

-Yurdanur, Büyük Saray’ı anlatırken Sultanahmet Camii’ne geldin. Bunun altından bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

-Çıktı bile canım… Ansiklopedilerin yazdığına göre Sultanahmet Camii de Büyük Saray’ın kalıntıları üzerinde oturmaktaymış.

-Deme yaaaa! Bu iş gittikçe ilginçleşiyor.Sen Sultanahmet Camii’nden konuyu Ayasofya’ya da getirirsin… arkadan Aya İrini, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet Ceza Evi, Gülhane Parkı, Binbir Direk ve Yerebatan Sarnıcı dersen yandık valla.

-Evet canım, iyi tahmin ettin, onlardan da söz edecektim, sen benden önce davrandın.

-Ben şunu anlayamıyorum, bizim bunlarla ne işimiz var? Bizim ödevimiz İstanbul’un tepeleri özellikle birinci tepesi değil miydi? Haydi birinci tepe neredeyse oraya gidelim. Bırakalım sarayları, camileri, müzeleri…

-Bırakamayız! Zira İstanbul’un birinci tepesi burası!

-Neeee? Sultanahmet mi?

SAMSUNG

Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada           Sarayburnu/İstanbul

-Bir bakıma öyle sayılır. İstanbul’un birinci tepesi Sarayburnu Tepesi’ymiş. Bu tepede Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii bulunuyor.

-Aaaa! Şaştım buna! Yani biz birinci tepede yaşıyoruz desene. Tepe deyince insanın aklına yüksek bir yer geliyor. Sarayburnu Tepesi bana çok yüksekmiş gibi gelmiyor.

-Bulunduğumuz yerden bakarsan düz bir yermiş gibi görünüyor. Deniz kenarından baktığında 40-45 metrelik yükseltiyi rahatlıkla fark ediyorsun. İstanbul’un tepeleri zaten öyle çok yüksek tepeler değil; bir tepesi yetmiş metrenin üzerinde, diğerleri kırk metre civarındaymış.

-İstanbul, daha doğrusu eski İstanbul niçin yedi tepe üzerine kurulmuş, altı, sekiz veya on tepe üzerine kurulamaz mıydı?

-Kimi dini inanışlarda yedi sayısı kutsal sayılıyormuş. Yedi sayısına yüklenmiş olan bu kutsallıktan dolayı Roma yedi tepe üzerine kurulmuş.

-Yurdanur, ne yaptın sen? Konumuz İstanbul, Roma ne alâka şimdi?

-Canım Gönül’üm! M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’ın Megara Bölgesi’nden gelen bir koloni şimdi İstanbul dediğimiz yere gelmiş, burayı öyle beğenmişler ki yurt edinip küçük bir koloni halinde yaşamlarını beş-altı yüz yıl sürdürmüşler. Kolonilerine, ilk gelen Megaralıların lideri Byzas’ın adını vermişler.

M.S. 195’te Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u ele geçirmek için saldırınca, Bizantionlular olanca güçleriyle direnmişler Roma’ya. Severus, Bizantion’u yerle bir etmiş; Roma imparatoru daha sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayıp kenti imar etmiş; yeniden surlarla çevirmiş.

-Offf! Kafam karıştı yine! Tarihi bunun için sevmiyorum işte! Günümüzden Osmanlıya, oradan Bizans’a, Bizans’tan Roma’ya gittik. O da yetmedi Megaralılara kadar indik.

-Canım, sana sıkıcı gelen bana çok enteresan geliyor, tarih beni içine çekiyor. Düşünsene doğup büyüdüğümüz yerde bizden önce ne kadar farklı koloniler, devletler, uygarlıklar ve tüm bunları oluşturan insanlar yaşamış. Değişik diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmışlar. Ortak noktamız Sultanahmet ve geçmişin, geleceğin altın anahtarının sahibi İstanbul. Üç imparatorluğa başkentlik etmiş, kentlerin kraliçesi İstanbul’un kalbindeyiz.

Hangi sokağına dalsan, hangi taşa bassan tarih fışkırıyor; uygarlık, yaşanmışlık kokuyor. Ben bu güzelliklerin tadına doyamıyorum!

dsc04915-sultanahmet-yerebatan-sarnici-ab

Yerebatan Sarnıcı- Sultanahmet

Saraylar, müzeler, camiler, hamamlar, kiliseler, türbeler, medreseler, sarnıçlar, dikilitaşlar, tarihi evler, çeşmeler, asırlık ağaçlar… Üzerinde gün ışıklarının oynaştığı masmavi, güneşin doğumuyla kıpkırmızı, ayın on dördüyle önce altın sonra da gümüş renge bürünen Marmara Denizi.

Her gün turist otobüsleriyle karşılaşıyoruz Sultanahmet’te. Yabancılar dünyanın dört bir yanından geliyorlar ‘Kentlerin Kraliçesi’ni görmek için.

-Sanırım haklısın. Yedi tepeli şehrimizin kuruluşuna devam edelim, karşı çıkmadan anlattıklarını dinleyeceğim.

-Şairlerimiz, yazarlarımız yedi tepeli şehrimiz İstanbul için şiirler, yazılar yazmışlar.

Ne demiş şair: ‘Yedi tepeli şehrimde / Bıraktım gonca gülümü…’

Fotoğraflar: Sevil Okay

İSTANBUL’UN KALBİ SULTANAHMET (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 1)

-Yurdanur! Yurdanur! Kızım uyan artık!

-…………

-Yavrum, kalkman gerekiyor.

-Ihhh! Anneciğim bugün tatil, n’olur biraz daha uyuyayım.

-Canım kızım benim, istediğin kadar uyu, bana göre bir şey yok; lâkin arkadaşın aşağıda seni bekliyor.

-Arkadaşım mı? Kim?

-Gönül canım! Her gün okula beraber gittiğin arkadaşın.

-Ne olmuş, günleri mi şaşırmış yoksa?

-Günleri şaşırmış ya da karıştırmış gibi görünmüyor. Bir ödev mi yapacakmışsınız ne? Öyle bir şeyler söyledi.

-Ödev mi? Tabii ya ödev! Hemen giyinip geliyorum, Gönül’ü içeri alır mısın?

-Tamam kızım, tamam!

Annesinin terliklerinin topuklarıyla tahta merdivenlerin dansından çıkan tıkırtıyı dinlerken alelacele giyiniyor, yapacakları ödevle ilgili düşünüyordu.

Hay Allah, o kadar geç yatarsan olacağı bu işte!

Tarih öğretmeni ödevin konusunu söylediğinde heyecanla nasıl da atlamıştı ben yaparım diye.

Her şey öğretmenlerinin sorduğu bir soruyla başlamıştı.

“İstanbul’un, üzerlerine kurulduğu söylenen yedi tepesini kim söyleyecek?”

Sınıfa önce bir sessizlik hâkim oldu, sonra fısıltıyla bir iki isim söylendi: Tepebaşı, Çamlıca Tepesi…

Öğretmenlerinden bu tepelerin doğru olduğuna dair olumlu bir yanıt gelmedi.

Öğretmenleri, herkese bu konuyu araştırmasını söyledi ve konuyla ilgili ödev hazırlamak isteyen olup olmadığını sordu.

yurdanur-oztan-b

Yurdanur Öztan (Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Yurdanur ilk parmak kaldıran kişiydi, onun parmak kaldırdığını gören, Yurdanur’la aynı mahallede oturan, her gün okul yolunu birlikte arşınladıkları, sıra arkadaşı Gönül de ödev yapmak için istekli olduğunu belirtti. Tarih öğretmenleri Nuran Hanım, ikisine de yedi tepenin nereler olduğunu öğrendikten sonra birinci tepeyi özellikle incelemelerini söyledi.

Yurdanur aşağı indi, ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra iki arkadaş evden çıktılar, yokuşun başına geldiklerinde denize döndüler, bugün güneşin doğuşunu görememişlerdi, her sabah erkenden evden çıktıklarında güneş de ufuktan olanca kızıllığıyla yükselir, denizin üzerinde kızıl bir yol oluştururdu.

untitled-73-sultanahmet-b

Sultanahmet            Fotoğraf: Serpil Bakır

Gün boyu o muhteşem görüntü gözlerinin önünden gitmez, onları mutlu ederdi. İki genç kız denizden bulundukları yokuşun başına kadar yaşadıkları sokağa alıcı gözlerle baktılar. Sokaklarında beton binalara rastlanmıyordu, genellikle tek ve iki katlı ahşap evlerin birbirine yaslanarak zamana direndiği; içinde yaşayanların birbirlerinin acılarına, sevinçlerine, heyecanlarına ortak olduğu, büyük bir dayanışma gösterdiği yaşlı tahta evler.

untitled40-sultanahmet

   Fotoğraf: Sevil Okay

untitled-56

Sultanahmet                Fotoğraf: Sevil Okay

Her sokağı, her taşı buram buram tarih ve deniz kokan, tarihi eserlerinin, asırlık ağaçlarının gönüllere taht kurduğu, üç imparatorluğa kucak açmış tarihi yarımadadaydı semtleri Sultanahmet. O, İstanbul’un kalbiydi.

-Yurdanur, benim bu ödevi niçin aldığımı merak ediyorsundur. Tarihe merakım olmadığını biliyorsun; bundan dolayı da tarih dersim zayıf. Belki bu ödevle hocanın gözüne girip notumu yükseltirim diye düşündüm.

– Ben de öyle tahmin ettim canım. İyi ki sen de bu ödeve talip oldun. Birlikte güzel bir ödev hazırlarız, dediğin gibi olur da zayıfını kurtarırsın.

Sultanahmet Meydanı’na yürürken Yurdanur anlatmaya devam ediyordu.

-Haydi başlayalım ! Ben akşam biraz ansiklopedi karıştırdım. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelerin üzerlerindeki tarihi eserleri öğrendim.

-Deme yaaa! Hafta içi Beyazıt Kütüphanesi’ne gidip orada araştırırız diye düşündüm, bugün öylesine bir gezinti yapacağımızı düşünerek herhangi bir çalışma yapmadım.

-Tamam, kütüphaneye de gider, araştırma yaparız. Şimdi bak şu meydanda ne görüyorsun?

-İki dikilitaş görüyorum; biri Örme, diğeri alt tarafında kabartmalar, üzerinde yazılar olan Mısır’dan getirildiği söylenen dikilitaş, daha ilerde Alman Çeşmesi var.

-Bu dikilitaşlara obelisk deniyor. Mısır Obeliski’nin yakınında bir de Yılanlı Sütun bulunuyor, bu sütun Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirilmiş.

untitled-43-sultanahmet-camii-b

Sultanahmet Camii         Fotoğraf: Sevil Okay 

Sağ tarafta asırlık ağaçların arkasına gizlenmiş Sultanahmet Camii, sol tarafta da İbrahim Paşa Sarayı bulunuyor.

buyuk-saray-roma-imparatorlugu

Sultanahmet Hipodrom ve Büyük Saray  /Fotoğraf: İnternet’ten

Biliyor musun Roma İmparatoru Septimius Severus M.S. 2. yüzyılın sonlarında bu meydanda bir hipodrom inşa ettirmiş. Hipodromun çevresinde de önemli yapılar ve abideler yerlerini almış. Önce Roma İmparatorluğu sonra Bizans İmparatorluğu döneminde burada araba yarışları düzenlenirmiş. Tabii o zamanlar motorlu araçlar olmadığından at arabaları pek revaçtaymış. Araba yarışlarının yanı sıra burası şehrin toplanma, eğlence ve spor merkeziymiş. Müzisyenler, dansçılar, akrobatlar burada yaparlarmış gösterilerini. Dev bir U harfi biçimindeymiş hipodrom. Tahminime göre şu an durduğumuz yerin sağ tarafında -Sultanahmet Camii’nin önü- balkon şeklinde imparator locası yer alırmış, locanın damında da dört bronz at bulunurmuş. Hipodromun 10. yüzyıla kadar önemi büyükmüş Konstantinopoli’de.

İmparatorluğun Büyük Saray’ı hipodromun yanından başlayıp taa deniz kenarına kadar uzanırmış. Sarayla hipodrom arasında bir geçit olduğu söyleniyor,  zamanın imparator ve imparatoriçeleri saraylarından hipodroma geçiverirlermiş yarışları, eğlenceleri ya da vahşi hayvanlarla insanların hayatta kalma mücadelesini seyretmek için. 11. yy.dan sonra Büyük Saray, dışardan gelecek düşman korkusuyla terk edilmiş; Haliç kıyısında inşa edilen, daha korunaklı olduğu düşünülen Blakhemai Sarayı’na taşınmış İmparatorluk.

-Eee, Büyük Saray’a ne olmuş?

000035

Sultanahmet-Ayasofya          Fotoğraf: Sevil Okay

-Neler olmamış ki Gönül’cüğüm? 1204 yılında Latin işgaline uğramış. Başta Ayasofya ve Büyük Saray bu işgal sırasında yağmalanmış. Büyük Saray yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Latinler tam elli yıl Bizans’a egemen olmuşlar ve ülkeyi çok kötü idare etmişler. İstanbul’a, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında yapılan, değişik yerlerden getirilen sanat eserlerini yağmalayıp büyük zarar vermişler. Tüm bunların yanı sıra hava şartları; yağmur, kar, rüzgâr… doğa olayları, büyük zelzeleler… Büyük Saray’ın yeryüzünden yer altına inmesine neden olmuş. Saray’ın kalıntıları toprak altında kalmış.