ALTINOLUK (Hüsniye ile Ahmet 19)

Artık çadır bizim olmazsa olmazımız olmuştu. Onsuz bir yere adım atmıyorduk. Bize çok pratik geliyordu, her yere gidiyorduk.

Çiroz Kamp her geçen yıl güzelleşti, tam bir rehabilite merkeziydi bizim için. Neredeyse tüm karavancılar devamlı yaşar hale gelmişti kampta.

Yeşilköy(Florya) Çiroz Kamping-İstanbul

Yeşilköy(Florya) Çiroz Kamping-İstanbul

Kamptayken kahvaltıya, yemeğe dostlarımızın gelmesini arzu ederdi Ahmet. Tek başımıza masaya oturmamızı istemezdi,  hadi git Pepa’yı çağır,  Zübeyde’yi çağır, derdi. Bir gün Zübeyde ve Ayşe’yle karavanımızın çiçekler içindeki bahçesinde otururken Ayşe:

-Deniz kenarında bir yere gitsek, yeşillikler içinde bir yer olsa, kaldığımız yerin önünden dere aksa, bahçe güllerle donanmış olsa… olsa da… olsa…

Zübeyde:

-Ayol, sen bizim Altınoluk’taki yazlığımızın bulunduğu yeri anlatıyorsun sanki.. Üstelik yan komşumuz evini kiraya vermek istiyor, size orayı kiralayalım.

Ayşe’yle birbirimize bakıp:

-Neden olmasın, hadi tutalım! dedik.

Ahmet’in sevinci görülmeye değerdi. Ellerini çırparak mutluluğunu dışa vurdu.

2003 yılının Temmuz ayında Altınoluk’a gittik, on gün kalacaktık… bir ay kaldık. Mıhlı Çayı önümüzden akıyor, çayda ördekler yüzüyordu. Çevreyi saran ağaçların konukları olan kuşların neşeli müziklerini dinliyorduk sabahtan akşama, akşamdan sabaha… DSC03605-abIşıl ışıl bir denizde yüzmek de çok keyifliydi… Ya çevre!!!

Hasan Boğuldu Göleti

Hasan Boğuldu Göleti

Hasan Boğuldu Göleti, Pınarbaşı Piknik Alanı, Sutüven Şelalesi, Adatepe köyü, Zeus Altarı, Tahtakuşlar Müzesi ve güzel mi güzel köyü, Güre Kaplıcaları, 850 yaşındaki anıt ağacın bulunduğu Kızılkeçili köyü , Sarıkız Tepesi, Yeşilyurt köyü, Mıhlı Çayı ve daha nice yerler…

Sutüven Şelalesi

Sutüven Şelalesi

Zeus Altarı-Adatepe Köyü

Zeus Altarı-Adatepe Köyü

Pınarbaşı Milli Parkı

Pınarbaşı Milli Parkı

Kızılkeçili Köyü-Anıt Ağaç

Kızılkeçili Köyü-Anıt Ağaç

Tanrılar, tanrıçalar, söylenceler diyarı Kaz Dağı ya da eski adıyla İda… Bu yörenin denizine, dağına, ağacına, deresine, şelalesine, eski evlerine, zeytinine, zeytinyağına… aşık olduk… Yeşilliklerin kesilip her yerin yazlıklarla dolması canımızı sıkmadı değil… Hele orada maden arama çalışmalarının yapılabilmesi için doğanın talan edileceğini duymak bizi hem üzdü hem öfkelendirdi.

Yeşilyurt Köyü

Yeşilyurt Köyü

Adatepe-Zeus Altarından Yazlık Evlere ve Denize Bakış

Adatepe-Zeus Altarından Yazlık Evlere ve Denize Bakış

Her ne kadar her yerin yazlıklarla dolmasından hoşlanmasak da Ahmet oradan bir ev almamızı istiyordu. Bense bir eve para bağlamak istemiyordum, biz karavancıydık. Ne işimiz vardı evde!..

Ahmet kendini güçlü hissetsin diye tüm maaşlarımızı ona veriyordum, onun yaşamla ilişkisini koparmasını kesinlikle istemedim. O yaptığımız alışverişin, ödediğimiz faturaların hesaplarını tutar, her şeyi incelerdi. Hiçbir zaman yaşamın dışında kalmadı.

Arkadaşımız Ayşe, Altınoluk’tan ev almaya karar verdi. Ahmet buna çok sevindi. Cebinde ne kadar para varsa çıkardı, Ayşe’ye verdi. Sürekli tapu, tapu, kapora, kapora diyordu. Ayşe’nin alacağı evin kaporasını, o vermek istiyordu. Ahmet işte böyle biriydi, para pul onun için önemli değildi, dostlarının sevincini taa yüreğinde duyardı.

Ayşe, Ahmet’in kaporayı vermek istemesine çok duygulandı. Zaten Ahmet’i o kadar iyi tanıyordu ki…

SAMSUNGAyşe istediği evi aldı, 2004’ün Temmuzunda Altınoluk’a ikinci kez gittik. Ayşeler artık evlerinde kalıyordu, motokaravanlarını da bize tahsis etmişlerdi. Kızları Tuğçe, ben ve Ahmet karavanda kalıyorduk. Nadi, Ahmet’e bir ev göstermiş. Ahmet ille o evi alalım, diyor. Ben: “Olmaz” diyorum. O:

-Ben çalışmıyorum, param yok! Sen emekli ikramiyeni vermek istemiyorsun. Benim param olsa o evi hemen alırım.

Onun sözleri beni üzüyordu, söylediklerinin doğru olmadığını kendi de biliyordu. Bizim aramızda hiçbir zaman senin paran, benim param diye bir şey olmamıştı. Evi o kadar çok istiyordu ki…

-Bak Ahmet’çiğim, aramızda parayla ilgili bu zamana kadar hiç sorun çıkmadı. Kenarda köşede biraz paramız bulunsun, zor durumda kalmayalım, diyordum.

Ben ne dersem diyeyim o ikna olmuyordu, ev de ev diyordu.

Tatilimizin son günleriydi, karavanın tuvaletini temizlemek için bir su şişesine çamaşır suyu koymuştum.O şişe nasıl olduysa karavanın mutfak tezgâhına konmuş. Fark etmedim.

Ahmet her gün düzenli olarak ilaç alıyordu, ilacını içmek için su istedi. Tezgâhın üzerindeki su şişesinden bir çay bardağına su koyup Ahmet’e verdim. İlacın arkasından bir yudum aldı, iyi ki bir yudum aldı… O bir yudum suyu almasıyla gözlerinin yuvalarından fırlaması bir oldu. Bu da ne? der gibi gözleri koca koca açıldı, gözlerini kırpamadı… yutkunamadı… ses çıkaramadı… Acı hissi, şaşkınlıkla karışarak gözlerinden taştı; her yer, her şey acı oldu. Gözleriyle anlattıkları yüreğimi burdu, kavurdu!

Ahmet’e su yerine, çamaşır suyu vermişim… Ben ne yaptım??? Bu nasıl oldu??? Üzüntüden, şaşkınlıktan bir yandan dövünüyor diğer yandan ona süt içiriyor, yoğurt yediriyorum. Nafile, adam nefes alamıyor, garip sesler çıkarıyor. Sonunda kendine geldi, nefes almaya başladı. Günlerce vicdan azabı çektim… kötü düşler gördüm. Ya bardağın tamamını içseydi? Kendimi bir türlü affedemiyordum. Nasıl böyle bir hata yaptığımı sorguluyordum? Çamaşır suyunun verdiği vicdan azabından kurtulmak için Ahmet’in istediği evi aldım. Ah, ah, ah! Ne sevindi ne sevindi!.. Çocuk gibi neşeliydi. Ne iyi yaptım da o evi aldım. O evde çok mutlu yaşadık. Ve eylülün sonuna kadar Altınoluk’ta kaldık. Ahmet evin her yerini; kapılarını, pencerelerini, çivilerini bile okşuyor, seviyordu.

Bu iki odalı, minik evi herkese ballandıra ballandıra anlatıyordu… Kardeşim Aziz’e o kadar çok anlattı ki evimizi, Aziz yazın Altınoluk’a geldi. Bana şöyle dedi:

Kardeşim Aziz

Kardeşim Aziz

“Abla, Ahmet ağbimin bu iki odalı evi neden delicesine sevdiğini, nasıl bu kadar çok anlatacak şey bulduğunu bir türlü anlamıyor ve çok şaşırıyordum. Ne buluyor o evde? diyordum. Burayı görüp birkaç gün yaşadıktan sonra onu anladım. Hele Ahmet ağbimle deniz kenarındaki iki büyük çınarın altında oturup çaylarımızı içerken çevremizdekilerle selamlaşıp konuştuktan sonra ona hak verdim.

Altınoluk

Altınoluk

Onun evi doğayla, insanla iç içeydi… çınarın altı püfür püfür esiyor… insanlar gülümseyen gözlerle sohbet ediyor…  mis gibi deniz kokusu her yeri sarıyor… mavilikler sonsuzluğa doğru uzanıyor…. dağlar yeşil yeşil parlıyordu…

O, burayı taa içinde duyumsuyor, dolu dolu yaşıyor, çevresindekilere de yaşatıyor. Ahmet ağbim hissettiklerinin tümünü bana da hissettirdi. Onun gözlerindeki ışıltıyla, güneşin denize yansıyarak oluşturduğu ışıltı aynıydı. Ben bunu gördüm abla… Onun küçük şeylerden tat aldığına, yaşam sevinciyle dolduğuna tanık oldum. Onu öyle iyi, öyle iyi anladım ki!..

Ahmet

Ahmet

Bizim yaşamda kaçırdığımız ya da umursamadığımız ayrıntıları, o yakalamış, mutlu olmanın sırrını keşfetmiş… Ne güzel adam Ahmet ağbim, ne güzel adam!..”

-Evet Aziz’ciğim, gerçekten çok güzel adam Ahmet ağbin!..

Hüsniye’nin gözleri gökyüzüne karışır, yüzünde saydam çizgiler oluşur, bedeni özlem denen ateşle yanar, yanar … Kimdir o? Ne yapmaktadır? Yaşamın anlamı nedir? Bir sürü soru kafasını kurcalar…

Ahmet’le ilgili anılar, düşünceler beynine bir anda üşüşüyor, hangisini seçeceğini bilemediğinden biraz ordan biraz burdan anlatıyor Hüsniye.

KARAVANIMIZLA GİDE KALA

Karavancıların gezileri sadece yaz mevsimiyle sınırlı değildir. Yılın her mevsimi karavancılar gerek haftasonu gerekse daha uzun soluklu gezilere çıkarlar. Biz de yaz-kış-ilkbahar-sonbahar demeden tatillerimizi karavanımızla çıktığımız gezilerle değerlendiririz.

Gökçetepe

Gökçetepe

İstanbul’un beyaza kestiği aylardan birinde yollara düştük. Neredeyse on beş günde bir haftasonu gittiğimiz Saroz Körfezi’nin Gökçetepe köyündeki orman kampına merhaba deyip geceyi orada geçirdik; Kayıp Cennet’i ne kadar özlemişiz! Ertesi gün uzun zamandır gitmek istediğimiz Bayramiç yolundaydık. Evciler’e vardık, Evciler’den Ayazma’ya çıktık. İda Dağı’nın zirvesine yaklaştıkça yemyeşil doğanın beyaza boyandığını gördük. Kar neredeyse dizimize geliyordu. O beyazlık gözümüzü gönlümüzü arındırdı, ışıl ışıl parlattı; o parlaklıkla yüreklerimiz pır pır attı, gülücükler açtı yüzlerimizde.

Yağan yağmur ve kar, suları çoğalttıkça çoğaltmış, sular gümbür gümbür, gürül gürül akıyordu. İda’nın sütun gibi göknarlarının gökyüzüyle bütünleşmesini görmek ve görüntülemek, mitolojide ilk güzellik yarışmasının burada yapıldığını anımsamak; soğuk, tertemiz havayı solumak başımızı döndürdü. Evcilerden Yeşilyurt’a oradan da Küçükkuyu’ya geçtik. Adaköy’ün hatırını sormadan edemedik, Zeus Sunağı’na çıkıp Midilli’ye karşı durduk, güneşin en renkli giysilerini giyip Ege’den ayrılışını izledik büyük bir hayranlıkla. Her seferinde başımızı döndürmesini nasıl da biliyor! Sonraki günler Altınoluk çevresini dolaştık.

Antik Çağ’da adı İda olan Kazdağı’nın köylerinin, derelerinin, çaylarının, şelalelerinin, kanyonlarının, bin bir çeşit bitkisinin baş döndürücü güzelliğine kendimizi kaptırıp efsaneler, mitler diyarında yolculuğa çıktık. Pınarbaşı, Güre, Zeytinli, Kızılkeçili, Sutüven Şelalesi, Hasan Boğuldu Göleti, Mıhlı Çayı, Çamlıbel köyünü ve daha nicesini dolaştık. Sarıkız’dan Hasan Boğuldu efsanesine, Zeus’tan Hera’ya, Hera’dan Afrodit’e, Sabahattin Ali’den Homeros’a gittik geldik.

Tahtakuşlar köyündeki Etnoğrafya Galerisi’ni ziyaret etmeden geçmedik. Galerinin kurucusu dostumuz Alibey Kudar ve ailesiyle hasret giderdik. Galerilerinde yaptıkları yeniliklere tanık olduk. Güre Kaplıcaları’nın şifalı sularından nasibimizi alıp Ören’e, Ören’den Gömeç’e, Gömeç’ten Ayvalık’a geçtik. Ayvalık’ın sahiline park ettik karavanımızı ve geceyi orada geçirdik. Ertesi gün Cunda Adası’nın çağrısına kulak verdik, ver elini Cunda dedik, adanın arkalarında dalış yaptık, hava kararmadan tarihi adanın sahilinde konuşlandık, sahildeki balık lokantalarından birinde enfes deniz ürünleriyle kendimize ziyafet çekip Taş Kahve’de akşam kahvelerimizi höpürdettik.

Mevsimlerden kış olduğu için, yazın gürültüsü patırtısı yoktu, her yer sakindi. Kışın sahil kasabalarını dolaşmak bir başka güzel olur. Yazın cümbüşü yoktur, kasabanın gerçek yüzü ve ruhu sizi can-ı gönülden karşılar. Her yer sizindir; deniz kenarı, kumsallar, restoranlar, kafeler… Orada yaşayan insanlarla daha yakınlaşır, bol bol sohbet eder, onları yakından tanımaya, yaşamlarına tanık olmaya çalışırsınız. O köyler ve kasabalarda yalınlığı, ıssızlığı, huzuru, dostluğu bulursunuz.

Ayvalık

Ayvalık

Ayvalık son durağımızdı, oradan dönüşe geçtik.

İşte, şimdi Altınoluk’tayız!

Akşam üzeri güneş ufuk çizgisiyle buluşma telaşında… Güneşten yansıyan ışıklar, denizin üstünde alev alev yanan bir yol oluşturmuş. Soğuk bir kış günü, gözlerimiz güneşin kızıl renkleriyle, kulaklarımız ve ruhumuz da Cihat Aşkın’ın kemanının tellerinden dökülen eşsiz müzikle ısınıyor. Kaloriferimiz yanıyor; penceremiz açık. Pencerenin kenarındaki masamıza oturmuş, akşam yemeğimizi yiyoruz. Altınoluk’ta güneş yola çıkmış gidiyor.Untitled-21

Masada tuzluk yok, uzanıp buzdolabının üzerindeki dolaptan alıyorum tuzluğu. Ekmeğimiz bittiğinde sadece iki adım atmam yetiyor ekmeği almak için. Cihat Aşkın’ın cd’si sona erdi, yeni bir cd koymak gerekiyor müzik setine. Elimi başımın üzerindeki cd rafına uzatıyorum, rasgele bir cd çekiyorum. Aaa, Yansımalar’ın Bab-ı Esrar’ını çekmişim! Şimdi müzik setine cd’yi yerleştirmek için yandaki koltuğa geçip otuz santim eğilirsem cd’yi yerleştirebilirim. İşte, o da tamam!
Karavanımızla Gide KalaYansımalar’ın insanın içini titreten müziği hem oturma, hem yemek, hem yatak odasında, hem de mutfak ve banyoda duyuluyor, üstelik sesi sonuna kadar açmaya gerek kalmadan.

Güneş battı, hava karardı. Hava sert; fakat oldukça açık. Yıldızlar yavaş yavaş yerlerini alıyor. Onlar yerlerini alsınlar ki biz de milyon yıldızlı evimizde doyasıya yaşıyoruz, diyebilelim. Bir geceliğine buradayız. Yarın kim bilir nerede olacağız?

Karavanımızla Gide KalaKitap okumak için yatak odasına çıktım, buradan evimizin her köşesini rahatlıkla görebiliyorum, ne de olsa tabandan bir buçuk metre yüksekteyim. Nohut oda, bakla sofa derler ya, bu benzetme evimize çok uyuyor. Sevgili karavanımızda, hepi topu on metre karelik bir alandayız.

O on metre karelik karavanın kilometrelerce uzanan kumsalları, yüzlerce hektarlık ormanları, üzeri karlı dağları, buz tutmuş gölleri, şırıl şırıl akan nehirleri, kimi zaman masmavi, kimi zaman dağların yeşil örtüsüyle boyanmış yemyeşil denizleri var. Canınız nerede olmak istiyorsa orada olabilirsiniz hem de her mevsimde. Ülkenizin her yöresinden veya farklı ülkelerden komşular edinebilirsiniz.

Karavanla değişik yerleri dolaşmak, her gün başka bir yerde güneşin doğuşunu, batışını seyretmek; kimi zaman bir dağ yamacında, kimi zaman deniz kenarında ya da dere boyunda, nehir kıyısında uyanmak; kimi zaman ormanın derinliklerinde ya da bir bozkırda yağmurda, karda, sıcakta, her koşulda kalmak; gözünün gönlünün, beyninin yeşille, maviyle, griyle, kırmızıyla, pembeyle, sarıyla yıkanması, farklı kültürlerle kaynaşmak, antik çağla modern çağı aynı anda soluyabilmek bir karavancının her zaman yaşayabileceği güzellikler. Karavanla kısa ya da uzun soluklu gezilere çıkmak müthiş keyifli! Karavancılık; yeni yaşamlara, gizemli diyarlara, farklı insanlara yelken açmaktır.