DESCARTES ve GÖRME ENGELLİ RESSAM EŞREF ARMAĞAN/LOCKE ve HELEN KELLER

DESCARTES ve LOCKE

Descartes, doğuştan gelen bilgileri en değerli bilgi kabul etmekle dogmatik rasyonalizmi benimsemiş bir bilgi kuramcısıdır. Descartes’e göre duyularımız ve anlama yetimiz bizi yanıltabilir. Rene Descartes(1596_1650) modern felsefenin kurucusu olarak tanınır, onun felsefesi, felsefeyi tamamen değiştiren entelektüel bir devrimin ifadesi olarak görülür. Descartes, skolastisisizm diye adlandırılan felsefenin ortadan kaldırılmasında önemli payı olan birçok felsefeciden biridir. Bu skolastisisizm M.Ö. 4. yüzyılda Aristoteles’ten beri kesintisiz bir biçimde Avrupa’da hakim olan felsefedir. Descartes bilginin  ‘akıl’ yoluyla elde edilebileceğine inanır. Ve şöyle der:

yapay-zeka-descartes

Rene Descartes (1596-1650)

“Akıl, dünyada en iyi paylaştırılan şeydir. Çünkü herkes onunla öylesine iyi donatılı olduğunu düşünür ki, tüm başka şeylerde hoşnut edilmeleri çok güç olanlar bile genellikle ondan şimdiden ellerinde bulunandan daha çoğunu istemezler. Bunda tümünün aldanması olası değildir; tersine, bu sağlam yargıda bulunma ve doğruyu yanlıştan ayırdetme gücünün- ki sözcüğün asıl anlamıyla ‘akıl’ ya da ‘sağ duyu’denilen şey budur- tüm insanlarda doğal olarak eşit olduğuna böylece görüşlerimizin türlülüğünün kimi insanların başkalarından daha ussal olmalarından değil, ama yalnızca düşüncelerimizi değişik yollara yöneltmemiz ve aynı şeyleri irdelemiyor olmamız olgusundan geldiğine tanıklık eder.”(Rene Descartes/Usun Doğru Yönetimi ve Bilimlerde Gerçeklik Arayışı İçin Yöntem Üzerine Söylem(1637) /Çeviren Aziz Yardımlı/İdea Yayınevi/ İstanbul-2014/S. 9)

Descartes’e hak vermemek elde değil. Dünyada pek çok insan pek çok şeyden şikayetçidir; ancak aklından şikayet edene pek rastlanmaz. Halk arasında anlatılan bir hikaye de vardır, pek çok kişi bunu sıkça anlatır.  Herkesin aklını almışlar, pazara koymuşlar ve insanlara istediğiniz aklı alın demişler. Herkes yine kendi aklını almış. Demek ki herkes aklından memnun, acaba aklımızın ötesini göremediğimizden mi yine kendi aklımızı alıyoruz?

Tam bir rasyonalist olan Descartes(Dekart), rasyonalizmin savunduklarını savunur. Bilginin düşünceye ve akla dayandığını, insan aklının doğuştan bilgilere sahip olduğunu, doğru bilginin doğuştan getirilen bilgi olduğunu ve bunların doğruluklarının akılda temellendirilebileceğini savunur.

Descartes’e göre bilim kesin ve açık bir bilgidir. Onun için kesin ve açık bilgi ‘Matematik ve Geometri’dir. “Böyle bir bilgiyi ise ancak aklımızı hakkında kesin ve kuşku götürmeyen bilgiye erişebileceği konulara muhatap kılmakla edinebiliriz,” der (Rene Descartes, Aklın Yönetimi İçin Kurallar, Çeviren Engin Sunar, Say Yayınları, İstanbul, s.l0).

Ayrıca Descartes gördüklerimizle algımızın aynı şey olamayacağını da söyler. İnsanın duyularıyla algıladığı şeyin aynı olamayacağını söyler ve örnekler verir. Ben onun örneklerini kullanmayacağım, kendimden örnek vereceğim.

Bazen ben de gördüğüm bir şeyin algıladığım olmadığını fark ediyorum. Bir hafta önce sahilde yürürken bir Golden Retriver gördüm, onu sevince benimle yürümeye başladı, boynunda kırmızı bir tasma vardı. Sonra yanımdan ayrılıp daha önce yattığı yere gitti. Aradan iki gün geçti, camdan bakarken evimizin yanındaki arsanın kenarında yeşillikler içinde bir Golden kafası gördüm, boynunda kırmızı bir tasma da vardı, iki gün önce deniz kenarında gördüğüm Golden bu diye düşündüm. Sonra köpeği unuttum, aradan 2-3 saat geçti, bir ara gözüm köpeğin olduğu yere kaydı, köpek hâlâ aynı yerde aynı şekilde oturuyordu.Üzerinde çok fazla düşünmedim, olabilir dedim kendime. Ertesi gün oldu sabah dışarı çıktım, köpeğin olduğu yere bakınca köpeğin başını aynı şekilde gördüm. Bu nasıl olabilir diye kendime sorarken yürümeye başladım, köpeğin bulunduğu yere gittiğimde büyük bir şaşkınlığa düştüm. Uzaktan köpek sandığım şey meğer bir ağaç köküymüş!!! İşte algılarım beni böyle yanılttı, bu yanılgıya çoğu zaman  pek çok kişi düşebilir.

John Locke (1632-1704) ise Descartes’in rasyonalist düşüncelerine karşı çıkar; John Locke Amprizmin yani deneyciliğin(ya da deneyimcilik) kurucusudur. Ona göre insan zihni dünyaya boş bir levha (tabula rasa) olarak gelir. Tüm bilgilerimizin kaynağı deney ve alışkanlıklardır. O, insanların bilgilerinin doğuştan olmadığını, insanların bilgilerinin doğuştan olması durumunda cahil veya budala olarak görünen kişilerin akıl ilkeleri, matematik kavramları ve tanrı hakkında bilgileri olması gerektiğini; birçok değişik toplumun olduğunu ve bu toplumların tanrı konusunda hiçbir düşünceleri ve tanrıyı anlatacak sözcükleri olmadığını söyler.

Gerçekten bizler deney yoluyla ve başkalarından pek çok şey öğreniriz. Tüm yaşamımız öğrenmekle geçer, herhangi bir şey öğrenmediğimiz bir günümüz bile yoktur. John Locke şöyle der:

images

John Locke (1632-1704)

“Doğuştan ilkelere bizi inandırmak isteyenler, bunları toptan almayıp da bu önermelerin yapıldıkları parçaları ayrı ayrı inceleselerdi, belki de bunların doğuştan olduğuna inanacak kadar ileri gitmezlerdi. Çünkü bu doğruları oluşturan ideler doğuştan olmadıkça onların oluşturduğu önermelerin doğuştan olması ya da onlar üzerindeki bilgimizin bizimle birlikte doğmuş olması olanaksızdır. Gerçekten, eğer ideler doğuştan değilse zihinde bu ilkelerin bulunmadığı bir zaman var demektir, o zaman da bunlar doğuştan olmayıp başka bir kaynaktan türemiş demektir. Çünkü idelerin bulunmadığı yerde bilgi de onlarla ilgili zihinsel ya da sözsel önermeler de olamaz.

İdeler, özellikle ilkelere ilişkin olanlar çocuklarla doğmaz. Yeni doğmuş çocukları dikkatle incelersek onların dünyaya birtakım idelerle geldiklerini düşünmek için bir sebep görmeyiz. Belki de döl yatağındayken duyumlamış olabilecekleri açlık, sıcaklık ve kimi acı ideleri dışında çocuklarda yerleşmiş bir idenin özellikle de doğuştan ideler diye kabul edilen evrensel önermeleri yapan terimlerin karşılığı olan idelerin en ufak bir görüntüsü yoktur. Daha sonra idelerin onların zihnine adım adım nasıl girdiği bir deneyle, yollarına çıkan şeylerin gözleminin onlara sağladığından ne daha çok ne de daha başka bir şey kazanmadıkları algılanabilir, bu da zihne başlangıçta basılmış yazılar bulunmadığına bizi inandırmaya yetebilir.” (John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Çeviren: Vehbi Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.79)

 

Descartes ve Görme Engelli Ressam Eşref Armağan 

Eşref Armağan, doğuştan görme engelli bir ressam, 1953 yılında İstanbul’da doğmuş. Altı yaşında resim yapmaya başlamış, hiçbir eğitim almamış, okuma yazmayı da kendi kendine öğrenmiş. eşref-armağan1Eşref Armağan’ın resimlerinde düşüncesinin derinliğini, ufkunun genişliğini, hayal gücünün sonsuzluğunu görmek mümkün. Resimlerinde mitolojiyi, uzay çağını, su altını, dağları, nehirleri, ormanları, müziği, dansı, sevgiyi, tutkuyu, kederi, mizahı, insanı, canavarı, meleği, şeytanı, soyutu, somutu her şeyi insana ve yaşama dair ne varsa görebiliyorsunuz. esref-armaganEşref Armağan güneşin doğuşunu ve batışını, herhangi bir çiçeği, böceği, arıyı, balığı, kuşu görmemiş. Ancak bunların hepsi resimlerinde var. Bunların yanı sıra bir de resimlerinde her renk var, hem de hepsi yerli yerinde. Hadi elle dokunarak birtakım objeleri çizdi, peki renkleri nasıl bildi de yerli yerince resimlerini boyadı. Doğuştan görme engelli biri renkleri nasıl biliyor ve ayırt edebiliyor? Eşref Armağan önce Amerikalıların dikkatini çekmiş, beyni Amerikalı bilim adamları tarafından incelemeye alınmış, daha sonra da İtalyanlar Eşref Armağanı İtalya’ya davet etmişler ve ona Vaftiz Kilisesi’nin resmini yaptırmışlar, Discovery Channel’da izledim, Vaftiz Kilisesi’nin resmini yapmasını, önce kilisenin etrafında dolaştırdılar ressamımızı o elleriyle binaya dokunarak dolaştı, sonra da binanın resmini çizdi. Bu beni etkiledi ancak renkleri uyumlu ve doğru bir şekilde kullanması beni daha çok etkiledi. Sonra Eşref Armağan’ın bir resim sergisine gittim. Resimlerinde kullandığı renklerden çok etkilendim. Burada Descartes acaba haklı mı diye düşünüyorum. Bilim adamları tarafından beyni incelenen Eşref Armağan resim yaparken beyninde görme ile ilgili korteksin çalışmaya başladığı gözlenmiş. Descartes’in dediği gibi bazı bilgiler doğuştan mı geliyor, insan onları kullanmaya başlayınca insan zihninde olan bilgiler açığa mı çıkıyor? Doğuştan görme engelli biri renkleri nasıl bilebiliyor ve onu eserlerinde kullanabiliyor? Ona renkleri nasıl anlatabilirsiniz ve o renkleri kullanmasını sağlayabilirsiniz?

John Locke ve Görme, Duyma, Konuşma Engelli Helen Keller

Görme engelli ressamımız Eşref Armağan beni her zaman çok etkilemiştir. Ve beni onun kadar etkileyen bir diğer kişi de göremeyen, duyamayan ve konuşamayan Helen Keller’dır. Helen Keller on dokuz aylıkken ateşli bir hastalık geçirir ve sonrasında göremez, duyamaz ve konuşamaz.

HELEN KELLER-1887

Helen Keller

Bu durum onu aşırı sinirli ve huysuz bir çocuk yapar. Yedi yaşında bir öğretmeni olur, bu öğretmen Anne(Ann) Mansfield Sullivan’dır. Sullivan da anne ve babasını erken yaşta kaybetmiş ve görme yeteneği çok az olan bir kişidir.

Helen Keller ve A. Sullivan-b

Helen Keller ve Öğretmeni Anne Mansfield Sullivan

Helen’in öğretmeni Sullivan, Keller’a okumayı, yazmayı avucuna yazarak öğretti. Keller yaşamı parmak uçlarıyla keşfetti. Sullivan’ın çabalarıyla Helen hem okuma-yazma öğrenir hem de herkes gibi eğitim alır. Ve 1880-1968 yılları arasında yaşamış olan Amerikalı Helen Keller, yüksek öğrenim görüp pedagog olur. İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince ve Rusça öğrenir. Aynı zamanda yüzer, satranç oynar, bisiklete biner, kanoyla, yelkenliyle gezintiye çıkar, tiyatrolara, müzelere gider. Hayatını körlere, sağır ve dilsizlere adar.

HELEN KELLER

Helen Keller

Pek çok organizasyonda görev alır, Amerikan Görme Engelliler Vakfı’ndaki görevinden dolayı Kanada’ya, Orta ve Güney Amerika’ya, Uzakdoğu ve Yakındoğu’ya gidip oralarda konuşmalar yapan bir aktivist olur. Birçok makale ve bir dizi kitap yazar. Helen’in yaşamını, yaptıklarını, öğrendiklerini okuyunca John Locke’a hak vermemek olanaksız, ne diyordu Locke? İnsan doğuştan bilgiyle gelmez; deneyler, gözlemler birikerek doğuştan gelen boş levhanın dolmasını sağlar. Helen Keller’ın şansı Sullivan gibi bir öğretmeni olması, Keller’a duyularını, algılarını kullanmayı öğretmesi. Deneyler sayesinde Keller’ın bilgilerinin birikerek tabula rasayı bilgiyle donatması.

RASYONALİZM Mİ DENEYCİLİK Mİ?

Rasyonalizm ve deneycilik tamamen birbirine karşıt düşünceler; rasyonalizm her şeyi akılla öğrenebiliriz ve doğuştan bilgiyle doğarız. Matematik ve geometri temel bilimlerdir. Bu bilimler yanlış yapmamıza olanak vermez derken, Amprizm(deneycilik) doğuştan bilgi olamayacağını, her şeyi duyular ve algılarla, gözlem ve deneyle elde edebileceğimizi, doğarken boş bir levha olan zihnin deneylerle yazılabileceğini savunur. Ve pozitivizmle ortak noktaları çoktur. Bir doğa bilimi olan Fizik’te olduğu gibi yapılan deneylerin çok önemli olduğunu anlatır John Locke. Pek çok bilim adamı Rasyonalizm’in de Amprizm’in de eksik yanları olduğunu söylemektedir. Peki bizim bu konudaki düşüncelerimiz nelerdir? Bizler için akıl(sağduyu) önemli, onsuz bir yaşam düşünemiyorum, doğruyu yanlıştan  ayırmada önemli bir rol oynuyor akıl. Akıl önemli de duyularımız ve algılarımız önemli değil mi? Descartes’in dediği gibi algılarımız zaman zaman bizi yanıltsa da onlarsız, deneysiz bir yaşam düşünemiyorum. Pek çok bilim, deneyler sayesinde ilerlemiştir. Biz deneylerle birçok bilgi ediniriz. Yani ne akıldan ne de duyu ve algılarımızdan vazgeçebiliriz.

Rasyonalizm ve Amprizm’i barıştırmanın yolu yok mu? Yaşamda bilgi edinmek için her ikisini de kullandığımıza göre ne rasyonalizmden ne de amprizmden vazgeçebiliriz.

 

 

HELEN KELLER ve ÖĞRETMENİ ANNE MANSFİELD SULLİVAN

İnsanın istedikten sonra her zorluğun altından kalkabileceğinin, kendisini geliştirebileceğinin, kendini geliştirmenin dışında başka insanlara da yardımcı olabileceğinin en güzel örneklerinden biridir Helen Keller’ın yaşam öyküsü. Onun reçetesi; durumundan şikâyetçi olmak değil, bulunduğu durumu en iyi şekilde değerlendirip sorunlara çözüm üretmektir.

Helen Keller (1880-1968)

Helen Keller (1880-1968)

Helen Keller, 1880-1968 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pedagog ve aktivist; on dokuz aylıkken bir hastalık geçirmiş ve bu hastalık onun işitme, konuşma ve görme yeteneğini yitirmesine neden olmuş. Evet, Helen Keller “kör, sağır ve dilsiz” miş. Ama öyle olması onun yüksek öğrenim görmesine ve pek çok dil -İngilizce, Almanca, Fransızca, Latince, Rusça- öğrenmesine engel olmamış. Aynı zamanda yüzen, satranç oynayan, bisiklete binen, kanoyla, yelkenliyle gezintiye çıkan, tiyatrolara, müzelere giden biriymiş. Hayatını körlere, sağır ve dilsizlere adamış. Pek çok organizasyonda görev almış, Amerikan Görme Engelliler Vakfı’ndaki görevinden dolayı Kanada’ya, Orta ve Güney Amerika’ya, Uzakdoğu ve Yakındoğu’ya gitmiş, oralarda konuşmalar yapmış. Birçok makale ve bir dizi kitap yazmış.

Ve şöyle diyor Helen Keller:

“Hayallerinizle gerçekler arasındaki mesafeden korkmayın.”

“Uçmak dürtüsünü hisseden biri sürünmeye asla razı olamaz.”

Helen Keller’a “Kör olmaktan daha kötüsü nedir?” diye sormuşlar. O da şöyle yanıtlamış: “Kör olmamak; ama yine de hiçbir şey görmemek.”

Ne kadar doğru söylemiş Helen Keller, şöyle bir çevrenize bakın ve gören körlerin çokluğunu görünce sakın şaşırmayın!

Peki Helen Keller kendisini nasıl geliştirdi? Ona yol gösteren kimdi?

Anne Mansfield Sullivan (1866-1936) İrlandalı-Amerikalı Öğretmen

Anne Mansfield Sullivan (1866-1936) İrlandalı-Amerikalı Öğretmen

Ona yol gösteren kişi, Anne Mansfield Sullivan’dı. Sullivan da kör sayılırdı, çok az görme yeteneği vardı. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmişti.

Helen Keller (1887)

Helen Keller (1887)

Yedi yaşında karanlık ve sessiz dünyasında yaşayan; oldukça hırçın ve sert olan bir çocuğun karşısına bir öğretmen çıkıyor. Bu öğretmen Anne Mansfield Sullivan, Helen’in karanlık dünyasını aydınlatıyor, sessiz dünyasına hoş tınılar katıyor. Helen kendisini geliştirdikçe geliştiriyor, öğrendiklerini karanlıklar içinde yaşayan başka kişilerle paylaşıyor. Başkalarının kendilerini değiştirmesine, geliştirmesine yardımcı oluyor. Helen düşündüklerini, yaptıklarını, bilgisini başkalarıyla paylaştıkça beyinler güçleniyor, karanlıklar aydınlanıyor.

Sullivan’la Helen karşılaşmamış olsaydı Helen kendini bu kadar geliştirip başkalarına yardımcı olabilir miydi?

Sullivan’la Helen, çalışmaya Helen’ın zihninde yer etmiş tek sözcükten başladılar. Bu sözcük “su”ydu.HER ŞEY SU İLE BAŞLADI-HELEN KELLERHelen Keller’ın kitabının adı da “Her Şey Suyla Başladı”.

Anne Mansfield Sullivan, Keller’a okumayı, yazmayı avucuna yazarak öğretti. Keller yaşamı parmak uçlarıyla keşfetti. Sullivan’ın çabalarıyla Helen hem okuma-yazma öğrendi hem de herkes gibi eğitim aldı. Helen’ın ve Sullivan’ın azimleri ve çalışmaları insana inanılmaz geliyor. Ama onlar çok büyük ve zor olan şeyleri başarmışlar. İnsan onlara saygı duyuyor ve onları çok takdir ediyor.

Beyin ne kadar büyük bir güç, iyi kullanıldığında neler yapabiliyor. Bütün olay insanın bir şeyler yapmak istemesi, kişide bu istek varsa beyin ona bütün kapıları açıyor, kendisini geliştirmesine olanak sağlıyor.

O zaman biz yaşamımıza farklı renkler katmak, kendimizi, yakınlarımızı geliştirmek için ne bekliyoruz? Helen Keller kaderine razı olmamış, kendi yaşam çizgisini kendi oluşturmuş. Bizler de düşündüklerimizi, hayallerimizi yaşama geçirebiliriz. Hadi ne duruyoruz, yaşam kucak açmış bizi bekliyor! 

 

 

 

Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim /Sevil Okay / Sy: 23-24