MAYORKA(MALLORCA) ADASI

Ben Mayorka(Mallorca) adasını Marmara Denizi’ndeki adalarla kıyaslıyorum. Örneğin Avşa adası 36 kilometre kare, adayı bir günde yürüyerek dolaşabilirsiniz. 36 km.karelik adanın iki köyü var. Marmara Adası, Marmara Denizi’ndeki  en büyük adamız,yüz ölçümü 119 kilometre kare ve altı yerleşim yeri bulunuyor. Adaların kaç kilometre kare olduğunu söylememin nedeni  Mayorka adasının büyüklüğünü anlatabilmek.  Mayorka adası, 3640 kilometre kareymiş. Bizim Marmara Denizi’ndeki en büyük adamızdan kaç misli büyük bir ada. Marmara adasının ortalarında yaşayan denizi görmeyen insanlar bu zamanda bile var. Nasıl böyle bir şey olabilir diye düşünüyor insan; ama oluyor işte. Bir adada yaşayıp da deniz nedir bilmeyen kişiler var. Acaba Mayorka adasında yaşayıp da deniz  görmemiş insanlar var mıdır? Böyle bir şeyi herhangi bir yerde okumadım ve duymadım.

köln-mayorka 011köln'den mayorkaya giderken Paris'in uçaktan görünüşü a

Köln’den Mayorka’ya Giderken Karlar Altındaki Paris

Köln’den uçakla Mayorka’ya bir buçuk saatte gittik. Almanya’dan Mayorka Adası’na giderken karlar altındaki Paris’in üzerinden geçtik.

köln-mayorka 043 a

Uçaktan Mayorka’nın Görünüşü

Sonra da baharı yaşayan Mayorka’ya vardık. Almanya ve Fransa karlar altındayken, Mayorka’da bademler açmış, bahar gelmişti.

köln-mayorka 191 ag

Mayorka- Palma Limanı’ndaki Tekneler

Ama Mayorka’nın bir turizm cenneti olduğunu, güzel plajları, tarihi yerleri, mağaraları, çok büyük ve yaşlı ağaçları olduğunu hem okudum, hem de gördüm.

mayorka-2 060 a

Mayorka-Palma Kentinde Bir Payton(Fayton)

Turistler akın akın geliyor Mayorka’ya. Sanki Mayorka Almanların arka bahçesi gibi. Bunu Almanlar söylüyor. Uçakla bir buçuk saatte Almanya’dan geliyor turistler. Pek çok Alman buradan yazlık ev almış, sadece ev almakla kalmamışlar özellikle Mayorka’nın başkenti Palma’da iş yerleri açmışlar.

Almanlar gibi İngilizler de Mayorka’da tatil yapmaktan hoşlanıyorlarmış. Özellikle hafta sonları yüzlerce uçak inip kalkıyor binlerce kişiyi adaya getiriyormuş. Ve her yaz milyonlarca kişi Mayorka’ya geliyormuş. İstanbul’da paytonlar, prens adalarında ve İzmir Kemeraltı’nda olsa da pek fazla değil, ama İspanya’nın -Palma dışında- deniz kenarındaki dört şehrine gittik ve bu şehirlerde paytonlara rastladık, sadece İspanya’da değil İtalya’da da rastladık paytonlara, turistlerin çok ilgisini çekiyor paytonlar. Özellikle şehirleri paytonla gezmek  hoşlarına gidiyor.

mayorka-kamu binaları2 070a

Palma’daki Kamu Binaları

Katedralin önündeki yolu takip ettik, Palma’nın ünlü mağazalarının arasından aşağı yukarı yirmi dakika yürüdük, kendimizi bir meydanda bulduk, bu meydandaki bin yıllık zeytin ağacını  görmek bizleri o kadar memnun etti ki anlatamam. Ağaç kök ve gövdelerini çekmeden duramayan ben hemen ağacın fotoğrafını çektim ve ağaçla birlikte fotoğraf çektirdim. Ağacın olduğu Plaza de Cort adlı meydanda muhteşem zeytin ağacından başka Belediye ve Yönetim Binası gibi kamuya ait binalar vardı.

Malorca-1000 yıllık zeytin ağacı-photomerge a

Bin Yaşındaki Harika Zeytin Ağacı

Biz yazın sıcakta değil Şubat ayında Mayorka’daydık. Hava soğuk değildi. Bizim Ege kıyılarımızın sıcaklığındaydı. Rahatlıkla gezip dolaştık. Yılın o ayında her yer turist kaynıyordu, sadece bizim yolculuk yapacağımız  gemide bile çalışanların dışında üç bin kişi bulunuyordu ve dört kişi dışında hepsi Alman’dı.

mayorka-2 062-a

Mayorka- Palma Kenti-Katedralin Ön Tarafı

İspanya kıyılarıyla Cezayir arasında bulunan bir milyon nüfuslu Balear Adaları’nın en büyüğü ve en kalabalığıymış Mayorka(Mallorca) Adası. Mayorka’da bir milyon kişinin sekiz yüz bini yaşamaktaymış. Bu sekiz yüz bin kişinin büyük çoğunluğu da Mayorka’nın baş kenti Palma’daymış. Biz,  Aida Bella ile yaptığımız geziye Palma’dan başladık.

köln-mayorka 068 a

Palma Katedrali-La Seu

Palma’da insanı çok etkileyen bir yapı aniden sizi çarpıyor. Sarı renkli kireçtaşından yapılmış   yüksekliği 44 metre olan, 400 metre karelik bir alanı kaplayan geçmişi 14. yüzyıla kadar giden kocaman bir yapı bu! Adı Palma Katedrali, katedral neredeyse denizin içinde olduğu için Katalanca La Seu(Deniz) da deniyormuş katedrale.

-mayorka- katedral 2 057a

Palma Katedrali

Mistik bir havası vardı katedralin, bize doğunun esintilerini getirdi. Ne yazık ki içini göremedik, biz gittiğimiz zaman katedrale bakım yapılıyormuş, onun için kapalıydı.Yazılanlardan okuduğuma ve görenlerden duyduğuma göre katedralin içi çok güzelmiş. Katedralin yerinde eskiden Mağribiler zamanında yapılmış bir cami varmış.

mayorka-katedral2 044-a

Mayorka-Palma Katedrali ve Almudania Sarayı

DSC04180

Mayorka, Palma Katedrali ve Limanı

Katedralle ilgili şöyle bir öykü anlatılıyor: Aragon Kralı,  1. Jaime(Aragon, 11. -15.yy arasında bugünkü İspanya’nın kuzeydoğusunda var olan ve Endülüs’teki İslam Devletine son veren Hristiyan Krallığı) Müslümanların elinde olan Mayorka’yı almak için askerleriyle bir sefer düzenlemiş. Mayorka Adası’na gelirlerken büyük bir fırtınaya yakalanmışlar. Askerlerin başındaki kral 1. Jaime fırtınadan çok etkilenmiş ya da korkmuş, sağ kalırsa karaya ayak bastığı yere büyük bir kilise yaptıracağını söylemiş. Söylediğini de yapmış, gerçi katedral ha deyince bitmemiş, yapımı neredeyse beş yüz yıl sürmüş. Bunun için de farklı pek çok mimari tarzdan oluşmuş.

antoni gaudi(1852-1926) İspanya

Antoni Gaudi

Barselona’ya damgasını vuran meşhur mimar Gaudi bile Palma Katedrali’yle ilgili çalışmalar yapmış. Fakat her ne olduysa Katedralle ilgili çalışmalarını sonlandırmış Gaudi. Neyse pek çok mimari tarzdan etkilenmiş olsa da hakim olan mimari tarz Katalan Gotik tarzı ve de kuzey Avrupa mimarisinin etkilerini taşımaktaymış..

mayorkapalma-katedralin yan tarafı-2 046a

Mayorka-Palma Katedrali Önündeki Canlı Heykellerden Biri

Daha sonraki günlerde Barselona’nın ünlü La Rambla caddesinde gördüğümüz canlı heykellere ilk kez Palma Katedrali önünde rastladık. Bize bu canlı heykeller çok şirin göründü. Yüzlerini boyayıp giyinmişler ve öylesine hareketsiz duruyorlardı ki, önce onları gerçek heykel zannettik, sonra canlı olduklarını anlayınca hiç hareket etmeden sürekli aynı şekilde durmaları karşısında onları çok takdir ettik, önlerinde duran şapkalara ya da kutulara bozuk para attık.

mayorka-palma-katedral yanı2 047a

Almudaina Sarayı-Mayorka-Palma

Palma Katedrali’nin tam karşısında bulunan Almudaina Sarayı  Mağribiler(Müslüman Kuzey Afrikalılar) tarafından yapılmış. Vikipedi’den okuduğuma göre 1281 yılında temeli atılmış. Mağribiler bu sarayı hükümdarlıkları sürdüğü müddetçe kullanmışlar, onlardan sonra saray İspanyollar tarafından kullanılmaya başlanmış. Şimdilerdeyse kraliyet ailesi resmi törenlerde ve seramonilerde kullanıyorlarmış. Anlatılanlara göre bu sarayı en fazla Mağribilerin kullandığı anlaşılıyor

mayorka-porto kristo 029a

Palma – Monacar Arasındaki Topraklar ve Taş Evler

mayorka-porto kristo evleri- 019 a

Mayorka-Porto Kristo’daki Bazı Evler

mayorka-porto kristo plajları 024 a

Mayorka-Porto Kristo’daki Plajlardan Biri

mayorka-porto kristo-deniz 026 a

Mayorka-Porto Kristo-Deniz

 

Mayorka Adası’nın başkenti Palma’dan Monacor’a Drach Mağaralarını görmeye giderken Porto Kristo’ya uğradık. Porto Kristo’nun limanı, plajı, evleri pek hoşumuza gittik. Sonra gezmenin güzel bir şey olduğunu bir kez daha anladık. Palma’dan başlayan gezimiz yine Palma’da son bulacaktı; ama arada bir sürü farklı şehre ve ülkeye uğrayıp güzel yerler görecektik, bunun heyecanıyla doluyduk.

 

Faydalanılan Kaynaklar:

Mayorka(Mallorca) -Vikipedi

Palma de Mallorca-Vikipedi-Wikipedia

https://www.travelingturks.com/avrupa/ispanya

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay-Detlef Bringmann

AVŞA ADASI’NDA SEL FELÂKETİ (Gezici Doğa Evim 1)

Cama vuran tıp tıp sesiyle uyandım, alt kata inip verandaya çıktım. Yağmur hafif hafif yağıyor, havada kara bulutlar dolaşıyordu. Saat yedi yirmiydi. Bu kapalı havada en iyisi uyumak deyip yatak odama çıktım.

Bir telefon sesi uzun uzun çaldı, denizdeydim. Suya daldım, suda bir sürü balık dolaşıyordu. Su altında, onları izlemekten her zaman keyif almışımdır. Hiçbiri benden ürkmedi, çevremi aldılar; etrafımda dans ediyorlardı. İlke Kodal ve Selim Borak İDOB- Giselle Balesinde

Giselle (İlke Kodal)-Albrecht (Selim Borak)/Giselle Balesi

Balıklar Giselle (Jizel) Balesi’ni canlandırıyorlardı sanki! İlginç!

Telefon çalmaya devam ediyor. Aaa, balığın biri telefonuma bir ip takmış dolaştırıyor! Telefonumu derinlere sürüklüyor. Telefona ulaşmalıyım.

Giselle (Jizel) Balesi

Giselle (Jizel) Balesi

Balıkların dansını da kaçırmak istemiyorum. Şu kikla benim rolümü mü kapmış? Heyy, Bayan Kikla! Giselle’in annesini ben oynuyorum. Sana ne oluyor? Hiç umru değil, beni duymuyor bile! Yuvasının önünde kızıyla dans ediyor.

Selim’in oynadığı Albrecht’i de şu Karagöz oynuyor olmalı. Giselle’e aşık olduğu nasıl da belli! Giselle de onu seviyor.

Giselle (Jizel) Balesi’nde Giselle’in annesini canlandırıyordum. Bu, beni derinden etkileyen rollerden biridir. Bir annenin evlâdını kaybetmesinin acısını derinden yaşadım o oyunda. Diğer yandan oğlum Selim’le aynı sahneyi paylaşmanın heyecanı had safhadaydı!

Kiklacık bırak bu oyunu, senin acı çekmeni istemiyorum! Su altında müziksiz nasıl dans ediyorlar? Yoksa benim suyun içinde duyduğum çıtırtılar onların müziği mi? Öyle olmalı yoksa böylesine güzel dans edemezlerdi.

Aaa, balıklar bir anda kayboldular! Yoksa benden mi korktular? Yok, yok benden niye korksunlar ki! Sanırım perde arası.

Şu telefon da susmadı gitti. Nerede o? Ah, işte gördüm onu! Hâlâ balığın ipine takılı aşağılarda dolaşıp duruyor. Ben o kadar derinlere inemem ki… İlk dört metrede burnumu sıkıp ıkındım kulaklarım açıldı, bir dört metre sonra aynı işlemi bir daha yapmam gerekiyor. Balık telefonu bıraktı, telefon hızla dibi boyluyor, her geçen saniye benden uzaklaşmasına rağmen sesi nasıl da kulağımın dibindeymiş gibi çınlıyor. Çalıyor, çalıyor… Telefonuma ulaşmaya çalışıyorum, neredeyse ulaşacağım. Yok, yok nefesim tükendi, su yüzüne çıkmalıyım.

Sakin ol Buket! Heyecan yapma, suyun yüzüne çıkarken paletlerini yavaş yavaş çırp!

DSC04965-abÇok derine inmişim, çık çık bitmiyor; kafamı yukarı kaldırıp bakıyorum üstümde metrelerce su var. Yavaş yavaş suyun yüzeyine yaklaşıyorum. Telefonun sesi beynimi deliyor. Sudan başımı çıkardım gökyüzüne merhaba demek için. Büyük bir hayal kırıklığı!.. Gökyüzünü göreceğimi umarken karşıma bir tavan çıktı. Yatak odamın tavanı. Başımı sağ tarafa çevirdim, komodinin üstündeki telefonumu gördüm, az önce bu telefon denizin dibini boylamamış mıydı? Ohh, telefon sesi hariç hepsi düşmüş meğer!

Yarı uyur yarı uyanık telefona uzandım, ekranda Güldal Abla yazısını görünce bana neden telefon ettiğini anlamakta zorlandım. Zira Güldal Abla yan komşumuz, kapımı çalması daha mantıklı olurdu. Telefonu açtım, Güldal Abla soluk soluğa sesleniyordu:

-Buket, Buket çabuk kalk! Yağmur… yağmur… her yeri kapladı… güldür güldür tepelerden geliyor… yağmur suları… arabanız… karavanınız… sulara gömülüyor!..

Telefon kapandı, alelacele kalktım merdivenlere seğirttim, o arada duvardaki saate takıldı gözüm, saat dokuz buçuktu. Aceleyle salona indim, arabanın anahtarlarını alıp dışarı çıktım, evimizin ve komşuların evlerinin civarında küçücük bir toprak parçası bile görünmüyordu. Her yer suydu, gürül gürül akan; dağlardan devrile devrile gelen su. Bahçe kapısını açıp evin yanındaki arsada duran arabaya koştum. Sular arabanın kapılarının hizasına gelmişti. Anında sırılsıklam olmuştum, heyecanla arabanın kapısını açtım, benimle birlikte ‘Foooş!’ diye sular da içeri doldu. Kontağı çevirdim, arabadan hiç bir ses gelmedi. Allahım ne olur çalışsın! Ne olur çalışsın! diye dua ediyordum. Neyse ki kontağı ikinci çevirişimde araba çalıştı. Onu, evin önündeki yüksek betonun üstüne çektim.

Arabamızın hemen karşısında duran çekme karavanımıza baktım, üstünden sular ve çaresizlik akıyordu. Onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Her geçen saniye yağmur etrafımızdaki çamur renkli denizi yükseltiyordu. Kendimi verandaya zor attım, Güldal Abla yan taraftan el sallayıp dağdan inen yolu gösteriyordu. Böyle bir seli daha önce ne Avşa Adası’nda ne de başka bir yerde görmüştüm.

Avşa Adası'nda Sel

Avşa Adası’nda Sel

Avşa Adası

Avşa Adası

Sular çağlayanlar oluşturmuş, çağıl çağıl akıyordu, eni onlarca metre olan bir nehir, önünde ne var ne yok ezip geçiyor, her şey sulara gömülüyordu. Televizyondan seyredildiği gibi değildi, insanı dehşete düşürüyordu azgın sular! Bir hafta önce Silivri’de insanlar yaşamlarını yitirmişti. Hayatta kalanlardan pek çok kişi evsiz barksız kalmıştı. Hele dere yataklarına yapılmış olan binaların çoğu kullanılamaz hale gelmişti.

Avşa AdasıNe büyük acı! İnsanoğlu doğanın kurallarına uymadıkça, doğayla uzlaşmaya yanaşmadıkça, doğayı tahrip ettikçe felâketlerin önüne geçilemez. Doğasız yaşayamayacağımızı bir anlayabilsek sorunun çözümünü bulmuş oluruz.

Üstümü değiştirip Selçuk’a telefon ettim, koreografisini yaptığı Kabare Müzikali’yle Kıbrıs’a turneye gitmişti, bu sabah dönecekti.

Kabare Müzikali

Kabare Müzikali

-Selçuk nasılsın? Döndün mü İstanbul’a?

-Canım şu anda eve girmek üzereyim, birazdan ben de seni arayacaktım. İki üç güne kadar adaya gelirim.

-Ne iki üç günü, bugün ne yap yap buraya gel! Burada bir felâket yaşıyoruz, sel felâketi!

-Deme yaa! Tamam canım, sakin ol! En kısa zamanda oradayım.

Telefonu kapattıktan sonra karavanın ne durumda olduğunu görmek için dışarı baktığımda, sular karavanın kapısının hizasına gelmişti. Karavanın içini suların istila etmesi an meselesiydi.

Karavanımız

Karavanımız ve biz (Buket-Selçuk Borak)

Karavanımız yaşamımıza ne zaman, nasıl girmişti? Deli gibi yağan yağmura bakarken bu sorular belleğimde dolaşıyordu. Acaba bu bir kaçış mıydı? Yağmurun, selin korkusunu bertaraf etmek için belleğimin bana oynadığı bir oyun muydu yoksa?  Dikkatimi başka bir yöne çekerek beni rahatlatmak, teselli etmek mi istiyordu? Belleğim öyle istiyorsa ben de onun açtığı yolda yürür, anıların içine dalarım.

TAŞ USTASI

Ben taş ustasıyım, hem de iyi bir taş ustası! “Taş ustalığı nedir ki?” diye burun kıvırmayın. Benim kestiğim taşların üzerinde yürümemiş insan yoktur İstanbul’da.

İstanbul- Sultanahmet

İstanbul- Sultanahmet

İstanbul’un parke taşlarla döşeli yollarını bir düşünün. Anımsadınız mı o yolları?

İstanbul’un caddelerinde anne ve babanızla, arkadaşınızla, sevgilinizle, eşinizle, çocuğunuzla dolaşırken hiç aklınıza geldim mi?

Taş Ustası

Taş Ustası

Kim miyim ben? Biraz önce söyledim ya, ne çabuk unuttunuz. Taş ustasıyım ben, taş ustası!

Yürüdüğünüz yollara döşenmiş taşların arkasını görmek, o taşların ve taşçıların öykülerini öğrenmek istemediniz mi hiç?

Her taşın dili olsa da yaşanan acıları, sevgileri, yaralanmaları ölümleri dile getirse…

Bir taşın ait olduğu dağı, kayayı parçalamak için kullanılan patlayıcılar; o dağın rahatını kaçırdığı gibi bütünlüğünü de bozar. Onlar taş ocaklarından ekmeğini kazanan taşçıların sakat kalmalarına, ölmelerine neden oldu çoğu kez. Ahh! Ne analar evlatsız, ne kadınlar eşsiz, ne çocuklar babasız kaldı Avşa Adası’ndaki taş ocaklarında. Bu acılar yıllarca sürdü gitti…

İstanbul

İstanbul

İstanbul

İstanbul

İstanbul

İstanbul

Ben taşları gönderdiğimiz yeri, yani İstanbul’u düşünür, düşler kurardım; orası çok uzak gelirdi bana. İstanbul’da yaşayanların bolluk içinde, zamanlarının büyük bölümünü eğlenerek geçirdiklerini zannederdim; ama geçen zaman içinde gördüm ki onlar da benim gibi geçimini sağlama çabasında olan insanlarmış.

İstanbul

İstanbul

Fabrikalara, bürolara, okullara, devlet dairelerine, sanat kurumlarına, bankalara… koşturan, kafalarında onlarca sorunları olan, bu sorunları çözmek için uğraşan insanlar…

İstanbul

İstanbul

Eee, onlar bu durumdayken ayaklarının bastığı taşın gerisindeki dünyayı nasıl düşünebilirlerdi ki? Size düşünmediğiniz bir dünyayı anlatmaya çalışacağım. Ne? Dinlemeyecek misiniz anlatacaklarımı? Siz bilirsiniz; ama ben yine de anlatacağım.

Avşa Adası

Avşa Adası

Bir adada yaşıyorum; yazın binlerce yerli, yüzlerce yabancı turistin gelip rahatça tatil yaptığı, adanın dört bir yanını

Avşa Adası

Avşa Adası

çevreleyen kumsallarında sere serpe yatıp masmavi sularında yüzdüğü, daldığı,

Avşa'da sörf

Avşa’da sörf

sörf yaptığı, kürek çektiği, balık tuttuğu; barlarında, diskolarında, türkü evlerinde eğlendiği; adanın üzümlerinden elde edilen şaraplarını içtiği, oksijeni bol, Avşa (Türkeli) ve Yiğitler (Araplar) adlı iki köyü olan Avşa Adası’nda. Avşa Adası’na gelmeyeniniz ya da bu adayı duymayanınız yoktur.

Avşa Adası-Yiğitler Köyü

Avşa Adası-Yiğitler Köyü

Avşa Adası-Yiğitler Köyü

Avşa Adası-Yiğitler Köyü

Ben bu adanın eski adı Araplar (Yiğitler) olan köyünde doğdum. Kendimi bildim bileli dağ, tepe, ova dolaşırım.

Avşa Adası Granit Kayalar

Avşa Adası Granit Kayalar

Dolaştığım yerlerdeki granit kayalar benim en yakın arkadaşlarımdır. Onlar kimi zaman atım, kimi zaman sandalım, kimi zaman bisikletim oldular çocukluğumda.

Granit Kayalar

Granit Kayalar

O granit kayaları kendime öyle yakın hissederim ki tüm dertlerimi, sırlarımı onlara anlatırım. Biliyor musunuz delice aşık olduğumu ilk onlar öğrendi. Hiç kimseye anlatmadılar onlarla paylaştıklarımı. Onun için onlara öyle güvenirim ki… DSC04503avşa kayalar abGranitin üzerinde elimi dolaştırırım okşar gibi, yüzeyi tırtıklıdır; ama can yakmaz, üzerindeki tırtıklar onun da beni sevdiğini hissettirir bana.

Taş Ustası Hasan Ayvaz

Taş Ustası Hasan Ayvaz

Ahh, aslında benim ilk ve ömür boyu süren aşkım çocukluğumda vurulduğum bu üç yüz, beş yüz tonluk granit kayalardır! Granit kayalarla oyunlar oynarken birdenbire taş ocakları iş yerim oldu. Bir ilkokul çocuğuyken başladım çalışmaya 1950’de, daha on yaşındaydım, on…

Adanın geçimi taşçılıktı. Taş ustalığının bir değeri vardı o yıllarda. Taş ustası, bir kızı istemeye gittiğinde sorgusuz sualsiz istediği kız ona verilirdi. Kızlar taş ustası olan sevgilileri için; “Benim sevgilimin altın bileziği var” diye övünürlerdi. Ben de sevdiğim kızla, köyün en güzel kızıyla evlendim… Adadaki taş ocaklarında, taş ocakları 1967’de kapatılana kadar çalıştım. Avşa’nın bütün dağlarında taş ocakları vardı. Üç yüz, dört yüz tonluk kitleyi önce dinamitle, barutla devirip sonra murçlarla, keskilerle delikler açıp varyozla keseriz. Bir marangoz, tomruğu nasıl kesiyorsa ben de elli tonluk graniti tavla zarı büyüklüğünde parçalara ayırabilirim. Graniti incitmeden, en yararlı şekilde nasıl keseceğimi, damarlarının nerelerde attığını çabucak öğrendim. Taşın damarını bulamazsan yirmi tonluk taştan, yararlı ufacık bir parça çıkaramazsın. Ben, onun içini görmeyi başardım.Bana bunu yaptıran aşktı. Granite duyduğum aşk… İşimi her zaman severek yaptım. R001-004-taş ustası abBinlerce binlerce taş kesti, o taşlara şekil verdi bu eller. Et, kemik ve kaslardan oluşan eller… Tonlarca ağırlığı olan kayalardan parçalar kopararak onları rahatlıkla işleyen eller, eller…

Bu ellerin kestiği taşlar, önce eşeklere ve atlara yüklenerek Avşa’nın tepelerinden kumsallara indirilirdi. Zavallı hayvanlar onca taşın ağırlığı altında taş toprak, çalı çırpı arasından patika niteliğinde bile olmayan yollardan sahile inerdi. Taşlar sahile yığılırdı. Adanın hiçbir yerinde iskele olmadığı için İstanbul’dan gelen büyük motorlar açıkta demirler, motordan kıyıya uzun bir halat atılar, o halat kıyıda bir yere bağlanırdı. Köyün onlarca sandalına taşlar yüklenir, sandal sahipleri motorun kıyıya bağlanmış halatını çeke çeke motora ulaşır; yirmi bin, otuz bin taşı tek tek, karpuz atar gibi atarlardı.

Tam on yedi yıl çalıştım taş ocaklarında, sonra asfalt diye bir şey çıktı, parke taşlarının pabucu dama atıldı…  Yollar asfaltlandı; ancak asfaltlar kendi başlarına, rahatça yaşayamadılar hiç. Onları su, kanalizasyon, elektrik, telefon, doğalgaz için sık sık rahatsız ettiler; kazdılar, kazdılar, kazdılar… Kırk yıldır ne asfaltın çilesi bitti, ne de vatandaşın.

adadaaykokusuvarkitaptanıtımı

GRANİT ADA AVŞA

Avşa, adayı yumuşacık, sıcacık saran kumsallarla ve bu kumsalları birbirinden yer yer ayıran, karadan denize inen ya da denizden karaya yükselen granit kayalarla çevrilidir. Bu kumsalların en önemli özelliği birileri tarafından parsellenmemiş olmasıdır.

DSC03636avşa ab

Avşa Adası'nın granit kayaları

Avşa Adası’nın granit kayaları

Avşa Adası

Avşa Adası

Avşa’da kumsal ve deniz herkesindir, istediğiniz yerden özgürce denize girebilir, kumsallarında güneşlenebilirsiniz, çoğu yerde olduğu gibi siteler, oteller, moteller, pansiyonlar, villalar kumsallara el koymamıştır.

Yıllar önce; elektriğin, iskelenin olmadığı, gemilerin açıkta demirleyip gemiye yanaşan motorlara yolcularını  indirdiği zamanlarda kumsaldan başlayıp dağların eteklerine kadar uzanan bağlar bulunmaktaydı adada. Yemyeşil bağlar, boydan boya uzanan kumsallar; masmavi, tertemiz bir deniz.

DSC03594avşa ab

Gemiden motora atlarken mutlaka bir heyecan yaşardınız, bu heyecanın yanı sıra başka bir heyecan daha sarardı insanı denize baktığı anda; çünkü otuz metre derinliği net olarak görürdünüz. Pırıl pırıl su sizi kendine çeker bir an önce denize atmak isterdiniz kendinizi.

Sonra sonra ne oldu? O bağlar parsellendi, adaya gelip gönülden bağlanan yerli turistlere satıldı. Parsellenen bağlara evler yapıldı, belli yerlerin dışında Avşa’da bağlık alan kalmadı.

Avşalılar sattıkları bağlardan önce kazançlı çıktıklarını sandılar; ancak çoğu bağların parasını kısa zamanda tüketince daha yoksullaştı, arazileri sattığına pişman oldu. Adanın şarapçılıktan elde ettiği gelir de azaldı.

Adanın artık elektriği ve iskelesi var; ama bağları, bu bağlardan elde edilen şarapları, otuz metre dibin görülebildiği denizi yok. Gerçi Avşa Adası ve çevresindeki adalar Marmara Denizi’nin en temiz yerlerinden de olsa bana göre deniz eski deniz değil!

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Avşa’ya gemiyle-ne yazık ki artık gemi seferleri yok- daha doğrusu deniz otobüsüyle gelirken yemyeşil bağlar görünmüyor, görünenler her geçen sene çoğalan binalar ve ağaçsız tepeler, tepelerdeki  granit kayalar…

DSC03684 granit kayalar abGranit kayalar! Beni etkileyen, çok sevdiğim kayalar! Ve Avşa bir granit ada.

Adada Ay Kokusu Var /Artshop Yayıncılık Sayfa:20-21

AVŞA ADASI’NDAKİ GRANİT KAYALAR

Yeşille mavinin büyük aşk yaşadığı yerler çok hoşuma gider; ama üzerinde ağaç olmayan kıraç toprakları, kayalık tepeleri de sevdiğim çok olmuştur. Her yerin kendine özgü güzellikleri vardır. Bir yerde yaşamadan o yer hakkındaki düşüncelerimiz tam olarak gerçekçi olmaz. İlk görüşte beğenmediğimiz bir yerde belli bir zaman yaşarsak o yerin farklı özelliklerini fark edip oraya gönülden bağlanabilir ve orayı sevebiliriz.

Kumsallarıyla ünlü, İstanbul’a uzaklığı 72 mil olan Avşa Adası’nın, heykel görünümlü granit kayaları beni her zaman etkilemiştir.

Granit Kayanın Penceresinden Avşa'ya Bakış

Granit Kayanın Penceresinden Avşa’ya Bakış

Avşa Adası

Avşa Adası’nın tepelerindeki granit kayalar

DSC04532-aAvşa Adası; kendisini yumuşacık, sıcacık saran kumsallarla ve bu kumsalları birbirinden yer yer ayıran, karadan denize inen ya da denizden karaya yükselen granit kayalarla çevrilidir. Bu kumsallar harikadır ve en önemlisi de birileri tarafından parsellenmemiştir.

Avşa Adası Çınar Koyu

Avşa Adası Çınar Koyu

Kumsal ve deniz herkesindir; herkes istediği yerden özgürce denize girebilir, kumsallarında güneşlenebilir. Siteler, oteller, moteller, pansiyonlar, villalar kumsallara el koymamıştır.

Avşa'nın kuzeyinde bir kumsal

Avşa’nın kuzeyinde bir kumsal

Avşa Adası-Granit Kayalar

Avşa Adası-Granit Kayalar

Avşa’nın granit kayaları çok dikkat çekicidir! Beni etkileyen, kendini bana çok çok sevdiren granit kayalar…

DSC03807 avşa adası kayalıklar abAvşa Adası’nda granit kayalıklarda dolaşmak bir kayadan diğerine atlamak; geçilemeyecek, çıkılamayacak gibi görünen kayalıkları aşmak ya da zorunlu olarak denize girip diğer tarafa geçtikten sonra kayalıklarda yürümeye devam etmek ne hoştur!

DSC04488 avşa kayalar a

DSC03728 avşa adası kayalar abGranit sağlam, güvenilir bir taş; insanı yarı yolda bırakmayan, her koşulda yanında olan dostlara benziyor.

Kimi yerlerde granitle iç içe geçmiş farklı taşlar olabiliyor. Bu taşların granit kayaların arasına nasıl girmiş olduğuna şaşıyor insan. R001-013 kayalar aGranit kayaların arasındaki değişik taşlar sağlam gibi görünüyor, granite güvendiğim gibi o taşlara da güveniyorum; ama çoğu zaman güvenim boşa çıkıyor. Güven içinde tuttuğum kayanın ucu elimde kalıyor veya un ufak oluyor. İnsan dengesini kaybedip düşüyor, ters durumlarda kalıyor.

O güvenilir gibi görünen; ancak dikkatli olunmazsa insana zarar verebilen kayaları dost gibi görünen insanlara benzetiyorum, her an yakınlarını yarı yolda bırakabilecek, onlara zarar verebilecek insanlara.

Avşa Adası-Doğal Granit Heykeller

Avşa Adası-Doğal Granit Heykeller 

DSC04448 avşa adası kaya ab

DSC04450 avşa kayalar abDSC04454 avşa kaya a

Granit Kayalar

Granit Kayalar 

DSC04458avşa ab

DSC04499 avşa kayalar ab

Avşa Adası-Granit Kayalar

Avşa Adası-Granit Kayalar

Adanın granit kayalarını bir takım nesnelere, canlılara benzetir, onların fotoğraflarını çekerim.

Avşa’nın Marmara Adası’na bakan kuzey tarafındaki –Kamburtarla- kayalıklarda granit bir koltuğum var.

Avşa Adası-Kamburtarla Kayalıkları-Granit Koltuğum

Avşa Adası-Kamburtarla Kayalıkları-Granit Koltuğum

Deniz ve rüzgâr kayayı oyarak koltuk şekline getirmiş, kim bilir ne kadar uzun zaman aldı bu kayanın koltuk şeklini alması. Ne zaman Kamburtarla’daki kayalıklara gitsem en uçtaki kayalıkların üzerindeki koltuğuma kısa bir zaman için de olsa oturur, sağ tarafımdaki Marmara’ya, karşımdaki Ekinlik Adası’na, DSC03729 avşa adası yosunlar absol tarafımda marinaya kadar uzanan kayalıklara, ayağımın altındaki yeşilin her tonunun suyun üstünden göründüğü denize ve DSC03749 avşa adası bulut abDSC03882 avşa adası bulut abbaşımın üstündeki göğe bakarım. Esen poyraz, yüzümü yalayıp geçerken saçlarımı özgürce dağıtır.

Bu granit koltukta otururken denizin kokusunu içime çekmek, rüzgârın nefesini tenimde hissetmek, denizin ve gökyüzünün renkleriyle gözlerimi şenlendirmek beni mutlu eder; kendimi öyle iyi öyle iyi hissederim ki sanki bu topraklarda yaşayan herkes mutluymuş, sorunlarını çözmüş, eşit bir şekilde yaşıyormuş gibi…

 

KRİSTİNA İSTANBUL’DA ve İKİNCİ KEZ KRİOPİGİ

Yunanistan gezimizi tamamladıktan sonra Temmuz’un sonuna doğru İstanbul’a döndük. Ağustos ayında da Avşa Adası’na gittik. Ağustosun ortalarıydı bir telefon  geldi.

İstanbul

İstanbul

Kristina, kızı Maria ve torunu Kristina’yla İstanbul’a gelmiş üç günlüğüne. Bize ikinci günün sonunda ulaşabilmişler. Maria’ya İstanbul’da olmadığımızı, İstanbul’a altı saat uzaklıkta bir adada bulunduğumuzu  söyledim. Onları Avşa Adası’na davet ettim. Maria, ertesi gün Yunanistan’a döneceklerini, Kristina’nın -bizi göremediği için-üzgün olduğunu, Laleli’de bir otelde kaldıklarını,

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

iki gün İstanbul’da doyasıya dolaştıklarını, özellikle Sultanahmet’te müzeleri gezdiklerini, İstanbul’u çok beğendiklerini söyledi.

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ne yazık ki onlarla görüşemedik! Kristina bizim için İstanbul’a gelmişti. Bu olay onun bizi ne kadar çok sevdiğini, akrabaları olarak kabullendiğini kanıtladı.

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Çok duygulandık! İstanbul’da olmadığımıza, onları evimizde ağırlayamadığımıza ne kadar üzüldük!

Onlara hemen mektup yazdım, onlarla İstanbul’da görüşemediğimizden duyduğumuz üzüntüyü dile getirdim. Kısa bir zaman sonra onlar da bana yazdılar.

Ertesi yaz (2001) Yunanistan’a oradan da İtalya’ya geçtik. İtalya’dan dönüşte Kristina’yı göreceğimizi umuyorduk. Selanik’e geldik, Beyaz Kule’nin yakınına karavanımızı park ettik.

Selanik-Beyaz Kule

Selanik-Beyaz Kule

Kristina’nın yazı geçirdiği kamp yeri, Selanik’ten bir saat uzaklıktaydı. İçime bir kurt düştü, ya kampa gidip onu bulamazsak o, ya şu anda Selanik’teyse diye. Kızı Maria’ya telefon açtım, Selanik’te olduğumuzu, Kristina’yla görüşmek istediğimizi söyledim. O da özel derse gidiyormuş, dersini iptal edip bulunduğumuz yere geldi. Daha önce Maria’yla karşılaşmamıştık, onu Kristina’nın anlattıklarından tanıyorduk, o da bizi annesinin anlattıklarından tanıyordu.

Maria'nın evinde Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Maria’nın evinde
Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Birbirimizi gördüğümüz anda çok daha önceden tanışmış olduğumuzu anladık, sanki kırk yıllık dosttuk.

Bizi (Mithat, Yavuz, Mualla ve ben) alıp evine götürdü, deniz gören, rahat, hoş bir evi vardı.

Maria'nın evinden Selanik'in görünüşü

Maria’nın evinden Selanik’in görünüşü

Saatlerce sohbet ettik; insan ilişkilerinden, sanattan, kültürden, ülkelerimizin sorunlarından, yöneticilerimizin yanlış politikalarından, öğretmenlikten, çocuklarımızdan… Maria, Selanik’te gördüğü, Türkiye’den gelen Türk oyuncuların oynadığı bir oyundan söz etti. Türkçe bilmediği halde oyuncuların güçlü oyunculukları sayesinde oyunu çok iyi anladığını, duygulandığını, çok hoş zaman geçirdiğini anlattı. Maria’ya gerçekten çok iyi tiyatro sanatçılarımızın olduğunu, onları izlemekten her zaman zevk aldığımızı söyledik.

Biz Maria ve kızı Kristina’yla sohbet ederken kapı çaldı, bir hanım geldi. Maria’nın ev işlerine yardım ediyormuş bu hanım. Onu bizimle tanıştırdı, yardımcısı Ermenistan’dan Yunanistan’a çalışmak için gelmiş. Maria bizim Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. İsmini anımsayamadığım hanım bizi soğuk bir tavırla selamladı, onun soğuk tavrına biz sıcacık gülümsemelerimizle karşılık verdik. O, bir iki dakika sonra yanımızdan ayrıldı ve bir daha yanımıza uğramadı. Ona İstanbul’daki Ermeni dostlarımızı, teyzelerimizi, ablalarımızı, öğrencilerimizi; onlarla paylaştığımız dostluğu, sevgiyi anlatmak isterdim.

O gün Yunanistan’da grev vardı, bütün müzeler grevden dolayı kapalıydı. Yunanistan’da gezip gördüğümüz yerlerde dükkânlar, müzeler, postahaneler saat 14.00’da veya 15.00’da kapanıyordu. Bu bize çok garip gelmişti. Kendi aramızda “Böyle bir şey nasıl olur?„ diyorduk. Saat üçten sonra açık dükkân bulmak zordu. Meğer o günkü grev çalışma saatlerinin azaltılmasıyla ilgiliymiş, saat on ikiye kadar çalışmak isteğinde bulunuyorlarmış. Tabii biz buna çok şaşırdık ve ülkemizdeki çalışma saatleriyle ister istemez karşılaştırdık. Gece saat ona kadar açık olan işyerlerini ve buralarda çalışan insanlarımızı düşünmeden edemedik.

Maria, bizim İtalya’dan geldiğimizi öğrenince pek çok kereler İtalya’ya gittiğinden ve her sene üç ya da dört defa Avrupa’nın diğer ülkelerine kültür gezileri yaptığından bahsetti. Türkiye’deki bir öğretmen yılda üç dört kez nasıl yurt dışına çıkabilir ki? Bu olacak bir şey değildi bizler için. Tüm öğretmenlerimizin yılda en az bir kez yurt dışına çıkabilmesini diledik.

Yunanistan’da tanıştığımız, konuştuğumuz kişiler ülkelerine Yunanistan, kendilerine de Yunanlı denmesinden hoşlanmıyorlar. Onlar ülkelerine Hellas (Elas), kendilerine de Hellen (Elen) diyorlar. Maria’yla konuşurken bunu daha iyi anladık.

My captured pictureBu arada bizim Selanik dediğimiz şehrin adı da Thessaloniki. Biz alışkanlıkla Thessaloniki’ye nasıl Selanik diyorsak onlar da İstanbul’a Constantinopoli diyorlar ve Türkiye’ye yaklaştıkça Constantinopoli’yi gösteren levhalara rastlanıyor.

Maria’yı ve kızı Kristina’yı tanımak bizi çok mutlu etti. Sanki iki gün önce ayrılıp buluşan dostlar gibiydik. Birlikte güzel zaman geçirdik. Ama her şeyin bir sonu vardı, Selanik’ten Kriopigi’ye gidip Kristina’yı görecektik. Maria, karavanın arkasındaki bisiklete bakıp;

– Kızımın da bisikleti var, fakat benim arabam küçük Kriopigi’ye götüremiyorum, dedi.

-İstersen bisikleti ver, biz götürelim, dedik. Maria:

“Neden olmasın? „ dedi. On üç, on dört yaşlarındaki kızı Kristina biraz isteksiz gibiydi bisikleti vermekte. Yepyeni, kırmızı-beyaz bir bisiklet, alalı bir hafta bile olmamış. İlk defa gördüğü insanlara, bisikletini nasıl versin çocuk? Yine de bisikletini getirdi. Karavanın arkasına bizim bisikletin yanına Kristina’nın bisikletini bağlayan Mithat, Kristina’ya şakadan:

“Senin bisikletin çok güzel bizimkiyle değiştirebilirim, deyince genç Kristina bunu gerçek sandı, keyfi kaçtı, yüzü asıldı. Bunun üzerine Mithat:

-Korkma, korkma! Şaka yaptım, dedi de Kristina’nın yüzü güldü.  Dostlarımızdan ayrıldık, Kriopigi‘nin yolunu tuttuk. Kristina bizi Kriopigi’de görünce çok sevindi, ona bisikleti verdik. Kristina, torununun telefon ettiğini söyleyince Mithat:

“Genç Kristina ilk olarak bisikletini mi sordu?„ dedi. Evet, küçük Kristina’nın sorduğu ilk şey bisikletiymiş…

Kristina’yla iki üç gün hasret giderdik, Kristina’nın Türkçesi inanılmayacak kadar gelişmişti, bir yıl boyunca eskiden kullandığı Türkçe sözcükleri anımsamış ve şimdi onları gayet güzel kullanıyordu.

Kriopigi Kamping-Kristina'nın karavanının önünde Soldan sağa: Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Kriopigi Kamping-Kristina’nın karavanının önünde
 Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Arkadaşımız Yavuz, Kristina’yla aramızdaki sevgi bağına inanamadı. “Nasıl böyle bir dostluk, sevgi olabilir?„ diye diye bir oldu. Kısa sürede Mualla ve Yavuz  Kristina’yı, Kristina da onları sevdi. Nasıl böyle bir dostluk olabilir? diyen Yavuz da o dostluk ve sevgi çemberine dahil oldu. Oradan ayrılma zamanımız geldiğinde -bu sefer ayrılmak daha da zor oldu- Kristina:

-Siz benim hısımlarımsınız, atmayın volta başka yerlerde burada oturun, deyince:

-Canım biz de senden ayrılmak istemiyoruz; seni çok özleyeceğiz, dedik.

Gerçekten ondan ayrılmak istemiyorduk. Başka yerleri görme arzumuz ve bir aylık gezimizin sonuna yaklaşmamız bizi ne yazık ki ondan ayırıyordu. Kristina’dan ayrılırken hepimizin gözleri yaşlıydı…

Kriopigi’den ikinci kez ayrılmak daha da zor oldu! Yüreğimizde Kristina yolumuza devam ettik.

PAŞALİMANI ADASI ve SAİT AMCA

Avşa Adası, Avşa Adası'nın karşısında Paşalimanı Adası, Paşalimanı'nın arkasında Kapıdağ Yarımadası

Avşa Adası, Avşa Adası’nın karşısında Paşalimanı Adası, Paşalimanı’nın arkasında Kapıdağ Yarımadası

Paşalimanı Adası, Marmara Takımadaları’nın ikinci büyük adasıdır. Yüzölçümü 21.3 km2’dir. Ada, kuzeyden Kapıdağ Yarımadası, kuzey-batıdan Mamalı ve Koyun Adası’yla sarılıp sarmalanmıştır. Paşalimanı Adası; Marmara Adası’nın güneyinde, Avşa Adası’nın doğusundadır.

Sol taraf: Mamalı Adası Sağ taraf Koyun Adası  İki adanın arasındaki ada Paşalimanı

Sol taraf: Mamalı Adası
Sağ taraf Koyun Adası
İki adanın arasındaki Paşalimanı Adası

Adanın güney tarafında Paşalimanı ve Harmanlı köyleri, diğer taraflarında Balıklı, Poyrazlı, Tuzla adlı köyler  bulunmaktadır. Paşalimanı ve Harmanlı karşıdan bakıldığında tek köymüş gibi görünür. Yeşillikler içinde şirin köylerdir bunlar. Harmanlı’ya bir kıyı beldesi demek çok zor. Harmanlı’nın kumsalında tavuklar, horozlar, kazlar özgürce dolaşır. Çok hoş bir görüntüdür bu! Kendinizi bir Anadolu köyündeymiş gibi hissedersiniz.

Paşalimanı köyü; her yönden gelen fırtınaya kapalı, gemilerin yanaşmasına uygun doğal bir limandır. Ancak bu doğal liman, ne yazık ki, Denizyolları İşletmesi’nin güzergâhında olmadığından gemilerin uğradığı canlı bir liman değildir. Yıllardır liman olmanın tadını çıkaramamıştır. Adının Halone ve Alonya olduğu zamanlarda önemli bir liman mıydı acaba? Bunu her zaman merak etmişimdir. Buraya Denizyolları’nın gemileri uğramadığı için turizm de pek gelişmemiştir. Paşalimanı Adası’na Marmara Adası’ndan Avşa’dan ya da Erdek’ten gelen motorlar ve arabalı vapurlarla ulaşılabilir. Paşalimanı Adası’nın kimi yeri kayalık kimi yeri kumsallardan oluşan girintili çıkıntılı uzun kıyıları vardır. Kukumav Tepesi’ne çıkıldığında Marmara Takımadaları ve Kapıdağ Yarımadası rahatlıkla görülür.

Koyun Adası'nın kayalıkları

Koyun Adası’nın Paşalimanı’na bakan kayalıkları

Koyun Adası-Midye Kabuğu Koyu

Koyun Adası-Midye Kabuğu Koyu

Koyun Adası’nın Midye Kabuğu Koyu’nun kayalıklarında oturuyorum. Paşalimanı Adası’nın Paşalimanı ve Harmanlı köylerinin karşısındayım. Oturduğum kayadan adanın tüm yüzeyini tarıyorum, köyler sağımda. Gözlerim köylerden ayrılıp hızla adanın sol tarafına kayıyor, adanın ucuna yakın bir yerdeki yeşil alana takılıyor. Aslında tesadüfen görmüş değilim o yeşilliği, başından beri aklım oradaydı. Beni Paşalimanı’yla ilişkilendiren o yeşil alan! Adanın Paşalimanı ve Harmanlı köylerinin dışında kalan bölgeleri makilik, makiliğin ortasındaki bu koru neyin nesi diye düşünebilirsiniz. İsterseniz gelin o koruya girelim, Paşalimanı Adası ve köyüne âşık olan ve bu koruyu oluşturan Sait Öztürk’ün aşkını herkese anlatalım.

Aşk nedir? Aşk sadece iki insanın birbirine deli gibi sevdalanması, tutkuyla bağlanması, onun için türlü güçlüklere katlanması, acı çekmesi ya da çılgınca mutlu olması, neşelenmesi; çelişkili davranışlarda bulunması; değişik duygular arasında gidip gelmesi, iyi ya da kötü her duyguyu zirvede yaşaması mıdır?

Aşk, insan dışındaki canlı, cansız varlıklara duyulduğunda aşk olmaz mı? Bir köpeğe, papağana, ağaca, çiçeğe, böceğe; bir kente, köye, adaya da âşık olunamaz mı?

Adada doğup büyümeyen; ama adalara büyük bir aşkla bağlanan, uzun yıllar adalarla aşklarını sürdürerek gerçek adalı olan çok insan tanıdım. İşte Sait Amca da o kişilerden biriydi!

O, Paşalimanı’na öyle sevdalıydı ki adaya ulaşımın zor olması, köyün dışında bulunan arazisinde tatlı su olmaması, eğimli arazinin toprağının taşlı olması onu hiçbir zaman yıldırmamıştı. Paşalimanı’na olan aşkı, geçen yıllar içinde azalmamış; adada yaşadıkça, ada insanını tanıdıkça, toprakla uğraştıkça bu aşk daha da büyümüş, ailesine ve çevresindekilere de sirayet etmişti. Eşi ve çocukları da Paşalimanı’na sevdalanmışlardı. Ve bizler de…

Sait Amca, çorak toprağa dikmek için İstanbul’dan yüzlerce yüzlerce fidan getirdi gemilerin uğramadığı, ulaşımı güç olan Paşalimanı Adası’na. Taşlı, kaya gibi sert toprağı kazdı, kazdı, kazdı… Çoğu yeri kazamadı, murçla delikler açıp fidanları o deliklere yerleştirdi. O fidanları sulayacak suyu yoktu, deniz kenarında bir kuyu açtı. Deniz kenarından tepelere bir düzenekle suyu çıkardı, özenle diktiği fidanları suladı ailesiyle… Fidanların çoğu kurudu, o gitti İstanbul’dan yüzlerce fidan daha aldı, kuruyanların yerine yenilerini dikti. Her gece, ertesi gün yeni bir fidan yeri açmak düşüncesiyle başını yastığa koydu. Paşalimanı Adası ve Sait AmcaDüşlerinde o fidanların ağaç olduklarını, o ağaçların dallarının gökyüzüyle kucaklaşmak istercesine metrelerce uzadığını, hep birlikte özgürce ve kardeşçe yaşadıkları bir ormana dönüştüklerini gördü.

Düşlerini gerçekleştirmek için aşkla, şevkle çalıştı; yoruldu çok yoruldu ama sonunda istediği ormanı oluşturdu. Ferhat’a dağları deldiren, Mecnun’a çölleri aştıran aşk, Sait Amca’ya kurak, çorak topraklarda bir koru yaratma gücü verdi.

Midye Kabuğu Koyu’nun kayalıklarında oturmuşum, karşı adaya, Paşalimanı Adası’ndaki Sait Amca’nın cennetine bakıyorum. Boz toprakların ortasında bir cennet! Sait Amca artık bizim yaşadığımız dünyada değil; ama ben karşımda duran yeşilliğe baktıkça o yeşilliğin ardındaki büyük aşkı; sevgi yüklü, dost canlısı bir aileyi ve onların bu koruyu oluşturmak için harcadıkları emeği görüyorum. Onlara Midye Kabuğu Koyu’ndan sevgilerimi gönderiyorum dostlarım rüzgâr ve dalgalarla…

Paşalimanı Adası ve Sait AmcaSevgimle yüklü dalgalar, Paşalimanı’na gidip Sait Amca’nın iskelesini büyük bir sevecenlikle yıkayacak; rüzgâr ağaçlar arasında dolaşıp her ağaca aşkla dokunup sevgi sözcükleri fısıldayacak…

Belki bir gün yolunuz Paşalimanı’na düşer, ‘aşk ve emek’ korusunu görür; bir adaya duyulan aşkı, aşkın gücünü ve güzelliğini taa yüreğinizde duyumsarsınız.

Adada Ay Kokusu Var/ Sayfa;124-125 Artshop Yayıncılık

SU ALTINDAKİ GÜZELLİKLERE MERHABA!

Avşa Adası karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası’na kanoyla gidiyoruz. Avşa İskelesi’nden Fener Adası’na gitmek on beş dakikamızı aldı. Önce kanomuzla adanın çevresini dolaşıp martılara ve karabataklara hal hatır sorduk. Adanın çevresi kayalık. Küreklerimizi sakin sakin çekerek adanın etrafını dolaşıp Fener Adası’nın Avşa’ya bakan yüzündeki mini minnacık limana girdik, kanoyu karaya çektik daha sonra da fenerin yanına çıktık.

Avşa Adası'nda Tomonori Fujioka (Japon)nın eseri ve Fener Adası

Avşa Adası’nda
Tomonori Fujioka’nın eseri ve Fener Adası

Fenerin üzerindeki “Ali Ayşeyi seviyo! Zeynep ve Emin, Ben sensiz naparım Sinem! Bu hayat acımasız!” vb. yazıları okuduk. Zavallı Fener! Aşk ve sevgi sözcükleri onu berbat hale getirmiş. Biçare feneri kendi haline bırakıp bu sefer de yürüyerek adayı dolaşıyoruz. Adanın üzerindeki otlar sararmış, kurumuş; rüzgâr estikçe onlar hışırdıyor. Bu hışırtı aklıma yılanları getiriyor, bunu arkadaşıma söylüyorum. O, bana: “Korkacak bir şey yok!” diyor. Bunu o kadar kendine güvenerek söylüyor ki yılan korkum ‘pısss’ diye sönüveriyor. Doğa ve doğadaki canlılar onun yakın dostları.

Her yer börtü böcek dolu… Kertenkeleler kovalamaca oynuyor. Yerlerde kurumuş otlar, gökyüzünde yakıcı güneş, adanın ortasında sıcaktan kavrulmuş iki kadın… Su altındaki güzelliklere merhaba!

Deniz ise pırıl pırıl, şıkır şıkır; sanki bize nispet yapıyor. Yok yok nispet yapmıyor, bizi yüzmeye davet ediyor! Bu davet geri çevrilmez deyip kendimizi kanonun yanında buluyoruz. Apar topar gözlüklerimizi, şinorkellerimizi takıp denize atıyoruz kendimizi. Paletlerimizi denizde giyiyor, adanın çevresini bu kez de su altından dolaşıyoruz.

Su altı fotoğrafları  Kubilay Mayadağlı

Su altı fotoğrafları
Kubilay Mayadağlı

Artık başka bir dünyadayız, su altında yer çekimi olmayan bir ortamda dans ediyoruz. Haaayııır! Dans etmiyor, uçuyoruz; üstelik düşme tehlikesi de yok! Balıklar da bize eşlik ediyor. Yalnız balıklar mı?

Su altındaki güzelliklere merhaba! Ya yosunlar, sessiz müzik eşliğinde nazlı nazlı nasıl da sallanıyorlar! Yeşilin ne kadar çeşitli tonu var; koyu yeşil, açık yeşil, çimen yeşili, zümrüt yeşili, çağla yeşili… yosun yeşili diyeceğim de diyemiyorum; çünkü yosunların hepsinin yeşili aynı değil. Gözlerimiz bayram ediyor, içimiz nasıl yeşilleniyor, şenleniyor…
Su altında dinginliğin sesini dinliyor, denizin parklarında dolaşıyoruz.

Değişik boyutlarda ve şekillerde kayalar, kayaların arasında daracık patikalar, Su altındaki güzelliklere merhaba!geniş yollar, kovuklar, oyuklar var.  Kimi kayaların üzeri yosunlarla, kimisi midyelerle, deniz kestaneleriyle kaplı.

 Su altı fotoğrafları Kubilay Mayadağlı

Çok değişik bitkiler, deniz çiçekleri içimizi coşturuyor.

Deniz kestanelerinin üzerine konuşlanmış sedefler ne güzel parlıyor! Ya midyeler, ağızlarına layık bir yiyecek bulunca kabuklarını aralayıp anında kapıyorlar. Şu pavuryaların yan yan gidişlerine bayılıyorum! Kolları öyle kuvvetli ki birine uzunca bir tahta parçası IMG_3363uzatıyoruz, elimizden çekip alıyor. Deniz yıldızları kollarını açmış, kumlara-kayalara sere serpe yayılmışlar; pinalar onların başlarına dikilmişler sohbet etmek ister gibi bir halleri var.

Lapinler birbirleriyle oynaşıyor, gümüş balıkları gruplar halinde dolaşıyor. Aaa, şuradaki taşın altına bir eşkina saklanmış, çok da büyük! Nasıl da merakla çevresini izliyor. Eşkina’nın kafasında, gözlerinin arkasında bembeyaz, mermer gibi sert, düğme şeklinde iki taş bulunur. Bu taşların böbrek taşlarını erittiği ve böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olduğu söyleniyor.

Su altı güzelliklerine merhaba! IMG_3193




Avşa Adası’nın suları çok zengin, kiklalar, karagözler, kefaller, yılan balıkları, istavritler, adını bilmediğim pek çok balık cirit atıyor. İrili ufaklı tokalaklar, şeytan minareleri, her boyda yengeç, minik ahtapotlar gözümüze çarpıyor. Kocaman bir deniz kulağı gördüm, arkadaşım da onu görmüş, eliyle işaret ediyor.
Denizciler, deniz kulağının sivri ucunu kesiSu altındaki güzelliklere merhaba!p haberleşme aracı olarak kullanırlarmış eski çağlarda. Kesilen uçtan dudaklar titreştirilip üflendiğinde gemilerin düdük sesi gibi bir ses çıkıyor deniz kulağından. Belki de deniz kulağının sesine öykünmüştür gemilerin düdükleri. Şayet deniz kulağının oyuk kısmını kulağımıza dayarsak denizin sesini duyar gibi oluruz. Aslında duyduğumuz denizin sesi değildir, kendi kalp atışımızdır.

DSC01189-aKumun içinde kımıl kımıl bir şey hareket ediyor. Hay Allah, kuma gizlenmiş küçük bir vatozmuş! Çok büyükleri var bu vatozların, o kocamanlar insanı ürkütüyor; ancak suda dans eder gibi tüm vücutlarını yumuşak, kıvrak bir şekilde hareket ettirerek öyle güzel gidiyorlar ki… Onları seyrederken adeta büyüleniyorsunuz! İnanın İspanyol dansçılarıyla yarışabilirler vatozlar…

Su altı güzelliklerine merhaba!Arada başımızı sudan çıkarıyoruz üstümüzde martılar uçuşuyor, karabatakların bazıları suda bazıları da kayalıklarda… Tekrar suya sokuyoruz başlarımızı, dibe dalıp beğendiğimiz kabukları topluyoruz.

Su altındaki güzelliklere merhaba!Dalmak, kendini bambaşka bir dünyada hissetmek, şehrin karmaşasından, gürültüsünden soyutlanmak, doğanın içinde deniz canlılarıyla dostça yaşamak, kendini dalgalara bırakıp ahenkle salınmak, ahh ne güzel! Ne hoş!

Mutluluğumuzu; suyun dibinde gördüğümüz kola, bira şişeleri, petler, naylon torbalar bozuyor.

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Atıklara hüzünle bakarken Avşa İskelesi’nden geminin kalktığını duyuyoruz. Su altındaki canlı, cansız varlıklara istemeden veda ediyoruz, en kısa zamanda onları tekrar ziyaret edeceğiz.

Avşa Adası

Avşa Adası

 

46961_427504099723_2482815_n-can sualtı

60282_427503929723_1038246_n-can sualtı

 

 

 

 

 

Yazı, “Adada Ay Kokusu Var” adlı kitabın ‘Kanoyla Avşa Turu’ bölümünün 129-130. sayfasından alınmıştır.

Su altı fotoğrafları: Kubilay Mayadağlı

Diğer fotoğraflar: Mithat Okay