SARAYLI KAMPÇI

Saray’dan çıkan 14-15 yaşlarında on beş genç, yoldan kendilerini alacak bir araç geçer umuduyla hem yürüyor hem de yolu kolluyordu. Öyle sık araç geçmezdi buralardan. Ara sıra Kıyıköy’e ya da Kırklareli’ne giden kamyonlara rastlanırdı.

Şöyle büyük bir kamyon geçse de arkasına doluşsak diye konuşurlarken bir homurtu duyuldu, ses homur homur homurdanarak git gide yükseliyor, yer zangır zangır titriyordu. On beş yürek, on beş çift göz heyecanla köşeyi dönecek olan homurtunun sahibini bekliyordu. Siyah dumanlar çıkartarak, tozu dumana katarak, sallana titreye gelen eski mi eski model kamyonu gören gençler zıplamaya, el sallamaya başladılar. Çocukların hoplamalarını, zıplamalarını gören yaşlı aracın yaşlı sürücüsü durup çocuklara gidecekleri yeri sordu. Çığlık çığlığa ‘Bahçeköy’e Bahçeköy’e!’ yanıtını alınca atlayın arkaya, dedi.

Üç dakika içinde on beş genç, yaşamlarını sürdürmek için yanlarında bulunan eşyalarıyla attılar kendilerini kamyonun arkasına. Neşeyle türkü söyleyip el çırpıyorlardı, en az on kilometre yürümekten kurtulmuşlardı.

Bahçeköy’ün çıkışında ‘zınk!’ diye duran kamyonu çarçabuk boşaltan gençler, yaşlı sürücüye neşeyle teşekkür ettiler. Adam, ‘gençlik ne güzel şey!’ dercesine gülümsedi onlara.

Gençler, Bahçeköy yolundan ayrılıp bir patikaya girdiler. Hepsinin ellerinde birer nacak, sırtlarında çuval, iki kişinin taşıdığı tahta kasalarda su, soğan, patates, domates, biber ve içecekler… vardı. Sırtlardaki çuvalların biri tıka basa ekmekle, diğerleriyse gençlerin çadırları, battaniyeleri, giysileriyle doluydu.

Kastro Ormanı

Kastro- Orman

Yörelerinin türkülerini söylemekteydiler. Yürüdükleri yol, yol değildi! Bir cangılın içinde nacaklarının yardımıyla zorlukla yol alabiliyorlardı. Ormanda domuz ve yılan çoktu… Her an yanlarında bir domuz bitebilir, önlerine bir-bir buçuk metre boyunda yılan çıkabilirdi. Onlar 14-15 yaşın verdiği coşkuyla, cesaretle ne yılanları ne domuzları akıllarına getiriyorlardı.

Kastro-Orman

Kastro-Orman

Onları yıldıran, ağaçlara sarılarak yükselmiş olan dikenli sarmaşıklardı. O sarmaşıklara dokunmayagör canın yanar, kendini dikenlerinden kurtaramazsın. Yaşam alanına giren insanlardan nefret eden dikenli sarmaşığın eline düştün mü bittin demektir. Öl daha iyi! İşte, nacaklar tam burada işlerine yarayacaktı!

Gençler, ellerindeki nacaklarla dikenli bitkiyi bir tarafından kesip alaşağı edip sonra da üstüne basıp geçtiler. Güçlü bir ağaç olmadan yukarılara çıkamayacak olan sarmaşık, böylece lâyığını buldu.

Yedi kilometrelik orman yolunu dikenli sarmaşıklarla mücadele ederek yürümeleri üç dört saatlerini aldı, yolun sonunda çevresi meşe ormanlarıyla kaplı bir alana geldiler. Bu alanın zemini çevredeki ağaçlara inat kapkaraydı. Eskiden bu alanda odun kömürü yapılır, bu doğa harikası yer torluk olarak kullanılırmış. Ağaçların arasından bir dere görülmekte, çok yakından gelen dalgaların sesleri işitilmekte. Dalganın sesi var da denizin görüntüsü yok! Sık meşe ormanı denizi saklamakta…

Gençler dere kenarında ağaçların elverdiği yerlere çadırlarını kurmaya başladılar. Pratik kurulan çadırlardan değildi bu çadırlar. Eski, hantal çadırları kurmak, yataklarını hazırlamak epey zamanlarını aldı. Bir şeyler atıştırıp soluğu kömür tozuna bulanmış sahada aldılar. Kıyasıya bir maç yaptılar. Sanki onca yoldan gelmemiş gibi! Maçın sonunda herkes zenci oldu. turgut 2 054gözler-DSC05285gözlerKapkara suratlarda parlayan kahverengi, ela, mavi, yeşil gözler. Onların delifişek gözlerini, kıyasıya yaptıkları mücadeleyi bugünkü büyük takımlar görseydi 00410009gözler hepsini takımlarına transfer eder, turgut 2 059-gözler
r003-013-gözler

dışarıdan zenci futbolcu ithal etmezlerdi.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Yapılan kıyasıya maçtan sonra hepsi kendini dereye atıp yıkandı, gencecik çocuklar anında kömürün isinden pisinden arındılar. Derede yıkandıkları yetmezmiş gibi yüze yüze denize ulaştılar.

Kastro deniz-kumsal

Kastro deniz-kumsal

Karadeniz’in bir günü bir gününe uymaz; bazı günler sakin olan deniz bazı günler azgın, acımasız dalgalarla kıyıyı döver. Karadeniz insanı şaşırtır, dalga bir anda ayağınızın altındaki kumu çeker, sizi boşlukta bırakır. İyi yüzme bilenler, dalganın oyununa ayak uydururlar; fakat ayak uyduramayıp oyuna gelen de çok olur Karadeniz’de.

Gençler Karadeniz’de yüzdükten sonra kamp alanına geldiler, akşam olmak üzereydi, yanlarında bir şeyler getirmişlerdi; burada ana gıdaları balık ve pavurya olacaktı. Ağlarını henüz hazırlamamışlardı. Hazırlamış olsalardı bile ağları Elmalı Deresi’ne atacaklardı, Elmalı bulundukları yerden iki üç kilometre ötedeydi. Gençlerden biri o zaman iş bizim eski tüfeğe kaldı diyerek çadırından bir çakar almaz çıkardı. Bir başkası da ben de şu akıllı kefallara bakayım, belki şu iki küçük ağla bir iki kefal yakalarım deyip bir arkadaşını da yanına alarak dereyle denizin birleşme yerine doğru yolu tuttu.

Kastro deresinde sazanlar az sonra başlarına geleceklerin bilincinde olmadan oynaşıyor, atlıyor zıplıyorlardı. Koca koca sazanlar nasıl da yukarıya fırlayıp ‘paaat!’ diye suya düşüyorlardı. İnsan sazanların oyunlarını seyretmeye doyamıyordu, gençler de onların oynaşmalarına bayılıyorlardı, on beş aç karın daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, tüfekli arkadaşlarını tempoyla balıkları vurmaya teşvik etti. Hep bir ağızdan haydi en büyüğünü ‘Vur! Vur! Vur!’ diye bağırıp el çırpıyorlardı.

Tüfeğini büyük bir havayla eline alan genç, kendinden emin ilk atışını yaptı. Havaya sıçrayan bir sazanı ıskaladı; ikinci, üçüncü, dördüncü atışında da herhangi bir şey vuramadı. Arkadaşlarına ; çok şamata yapıyor, dikkatimi dağıtıyorsunuz, sessiz olun, dedi. Kastro’ya bir anda bir sessizlik hakim oldu, kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnız balıkların sıçramalarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Kocaman bir sazan neşeyle suyun yüzeyine fırladı, onun fırlamasıyla tüfeğin ‘çıtoov!’ diye patlaması bir oldu. Neşeli fırlayış ölümle noktalandı. Derenin üzeri kana bulandı. Arkadan gelen iki patlama, iki sazanı daha cansız düşürdü suya.

Gençler, akşam yemeklerini kaçırmamak için atladılar suya, vurulan sazanları kaptılar. Sazanların biri dört, diğerleri ikişer kilo kadardı.

Diğer yandan derenin ağzına ağlarla gelen iki genç, kefalların sığ suda cirit attıklarını gördü. Önce bir ağı gerdiler, ağların uçlarını taşlara bağladılar. Kefalleri tek ağla yakalayamayacaklarını biliyorlardı; ancak bir deneyelim, dediler. Kefaller ağı fark eder etmez ağın üstünden diğer tarafa atlıyorlardı. Hiç niyetleri yoktu ağa yakalanmaya. Eee, boşuna kefal için akıllıdır, dememişler. Amaaa, gençler bu konuda deneyim sahibi olduklarından ikinci bir ağ daha getirmişlerdi. Elli santim arayla ikinci ağı da kurdular. Birinci ağı aşan hayvanlar ikinci ağa takılıyordu. Bir saat içinde ağa altı-yedi kefal takıldı, ağa takılan kefalleri bir bezin içine koyan gençler, arkadaşlarının yanına gidince sazanları gördüler. Sazanın yanında kefalin lafı olmazdı; ama hiç yoktan iyiydi.

Gençler hemen iş bölümü yaptılar; kimi balıkları temizliyor, kimi salata yapıyordu. Dört-beş genç de nacaklarını, iplerini alarak ormana daldı. Gece yakacakları ateş için odun toplayacaklardı. Yaş ağaçlara ellerini sürmezlerdi, onlar ayakta duran kuruları şöyle bir sallar, yere yıkar iplerle bağlayarak sırtlarına vurup kampa getirirler, önceden yaptıkları ocağa odunları yerleştirip ateşi yakarlardı. Bütün yemekleri bu ateşte pişerdi. Ateş yakarken çok dikkat eder, ateşin çevreye yayılmaması için büyük özen gösterirlerdi. Orman onlarındı, mallarına zarar gelmesini istemezlerdi. Gece en büyük ışık kaynakları kuru meşe dallarının yanarken yaydığı kırmızı-mavi alevlerdi. Kamp ateşi etrafındaki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Her biri gözlerini alevlerden alamayarak türlü düşler kurardı.

O gece de nefis balık ziyafetinden sonra iş bölümü yaptılar, nöbet günlerini ayarladılar, her gün iki kişinin nöbetçi olması gerekiyordu. Nöbetçiler yemekten, bulaşıktan, çevre temizliğinden sorumlu olacaklardı.

Ateşin çevresinde neşeyle günün olaylarını konuştular, ateş kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyordu. Kastro aslında vahşi bir yerdi, insan yoktu; domuz, yılan, çakal çoktu.

DSC02345-Münir Tecimen ateş-abKalın meşeler gürül gürül yanarken alevlere mavi gözlerini dikmiş ak saçlı adamın belleğinden tüm bunlar film şeridi gibi geçiyordu. Gözlük camlarının buğulandığını anlayınca gözlüğünü çıkarıp tişörtünün kenarıyla sildi. Ne kadar zaman geçti o günlerden bu yana? diye düşündü.Şöyle bir geçen yılları hesapladı,DSC02109-Münir Tecimen kırk yedi-kırk sekiz yıl olmuş. Nasıl, ne zaman geçti gitti onca yıl? dedi kendi kendine.

Müzik öğretmeni İsmail Bey’i anımsadı, onu hiçbir zaman unutmamıştı zaten. Nasıl unutabilirdi ki?

Hayatımda kullandığım ilk ve tek tüfeği İsmail Bey vermişti bana, diye düşündü. On ikilik bir çifte…

«Münir oğlum, Kastro gibi insan elinin değmediği bir yerde kamp yapıyorsunuz, orada çok yılan olur, al bu tüfeği yanında bulunsun,» demişti müzik öğretmenim.

Müzik öğretmenim tüfeği vermekte ve beni uyarmakta haksız da değildi! O zamanlar her gün bir-bir buçuk metre boyunda en az on-on beş yılanla boğuşurduk. Biz onlara zarar vermek istemezdik; çünkü onların yaşam alanıydı Kastro. Denize giderken çadırlarımızı bazen kapatır, bazen kapatmazdık. Bu yılanlar için fark etmezdi, denizden gelince bir bakardık koca bir yılan sarım sarım sarılmış yatağımızın ortasına çöreklenmiş…

Ulan burası benim yatağım, ne işin var burda, çek git, dersin; hiç oralı olmaz yatar dururdu. Haydi, sonra bir kavga çıkardı aramızda, ister istemez onlara zarar verirdik, kimi zaman öldürürdük onları.

Bir gün bir öğle vakti, güneş tüm kızgınlığıyla tepemizdeydi… Hava da bu kadar mı sıcak olur! Kamp ateşimizi yaktığımız yere yakın bir yerde, altmış-yetmiş santim boyunda, ince bir su yılanı gördük.

Kastro-kumsal

Kastro-kumsal

Kamp ateşini genellikle kumsalda yakardık. Garibim yılan dereden kumsala nasıl gelmişse gelmiş… Kâmil arkadaşımız iyi darbuka çalardı, su yılanını görünce Hint fakirlerine öykünüp eline bir teneke parçası aldı, başladı düm teka, düm tek diye çalmaya… Yılanı oynatacak sözüm ona(!) Kâmil büyük bir hevesle tenekeye vuruyor, yılanın oralı olduğu yok.

Hayvan canını kurtarma derdinde. Kumlar, cam gibi. Yine de hayvan zor da olsa sürünerek Kâmil’in kötü müziğinden kurtulmak istiyor. Sağa gidiyor Yoğurtçu Arif’in oğlu İhsan kesiyor önünü, hayvan sola dönüyor Karamahmut’un İlker geçmesine izin vermiyor, diğer tarafta Kâmil’le ben yılanı engelliyoruz. Bizler çok eğleniyoruz, elimizdeki sopalarla hayvanı dürtüklüyor, onu ileri geri oynatıyoruz.

Biz geleceğin öğretmenleri o yılanla en az kırk beş dakika uğraştık. Hayvan bir ara kafasını kaldırdı, onunla göz göze geldim, yorulmuş, umutsuz bir hali vardı. Bizlerden kurtulamayacağını anlamış olacak ki kafasını arkaya doğru attı, belinde bir yere dokundu dokunmadı… o anda öldü hayvan. Şaşılacak şey dokundu dokunmadı… Onun zehirli bir yılan olduğunu sanmıyorum; ama yılan kendini zehirleyip intihar etti diye düşünüyorum. Artık bu durumu gururuna mı yediremedi, ne bileyim neye yediremedi de gözümüzün önünde intihar etti. Aradan elli yıla yakın zaman geçti, böyle bir olayı bir daha ne gördüm ne duydum. Müthiş bir şeydi benim için! Yılanın çaresizliği bende derin izler bıraktı. Onun çektiği acıyı ben de çektim. Çocuklukta insan bazen acımasız oluyor, karşı tarafa verdiği, vereceği zararı düşünemiyor. Yılanın umutsuz bakışı, sonra da intiharı oynadığımız oyunun yanlış olduğunu gösterdi bana.

Acaba yılanın intiharını diğer arkadaşlarım da hatırlıyorlar mı? Onlar da benim gibi yılanın çektiği acıyı duydular mı? Yoksa sadece ben mi etkilendim bu olaydan? Kimi zaman birden fazla kişi bir olaya tanık oluruz, aradan yıllar geçer, o olayla ilgili yaşananları karşılıklı anlatırız. Anlatılanlar bizleri şaşırtır, zira herkesin anımsadığı farklıdır. Herkes olayı kendine göre yorumlamış, değişik durumlardan etkilenmiştir; üstüne üstlük bir de zaman, örtüsünü örtmüştür geçmişin üzerine.

İlker’e, İhsan’a, Kâmil’e sorsam benim hissettiklerimi onlar da hissettiler mi diye? Belki de hiçbiri anımsamayacaktır!

Yılanlardan başka bir de domuzlar vardı. Gece oldu mu yemek kokusu onları cezbeder, yiyeceklerin olduğu bölüme uğrarlardı. Yemeğin kokusuna gelen domuzları bizim kokumuz kaçırtırdı. Çakallardan söz etmeden geçmek olmaz.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Hiç unutmuyorum bir gece derenin dibinde yatıyorduk, gündüz yılanlar basmış çadırlarımızı, güç bela onlardan kurtulmuşuz, arkadan domuzları kovalamışız. Derken derenin karşısında ‘çav, çav, çav!’ diye bağıran çakalların sesiyle ayağa dikildik. Yataklarımızı çadırlardan çıkardık, derenin yarım metre yukarısına yaydık. Onlarca çakal karşı kıyıda çakal çakal uluyordu, bir ara bağırmaları kesildi, suya şapır şupur atlayıp yüzmeye başladılar, bize doğru geliyorlar, biz de tıs yok, ellerimizde fenerler bekliyoruz.

Bunlar ne menem hayvandır bilmiyoruz, karaya çıkan çakallar köpekler gibi silkelendiler, onların silkelenmelerini duyar duymaz hepimiz aynı anda ‘şak!’ diye fenerlerimizi yaktık. Ortada çakal makal yok, çakal olmadığı gibi tık yok tık!.. Ne şıpırtı, ne tıkırtı, ne bir ağacın yaprağının sallanması… Hiçbir şey! Çakal nasıl bir hayvansa yanıbaşınızda nefesini hissediyorsunuz, göremiyorsunuz. Her gece çakallarla uğraşırdık, bu yaşa geldim kendime soruyorum: «Çakal gördüm mü?» Görmedim. Ama elimle dokunacak kadar yaklaştım. Bazı insanları çakala benzetirler, işte o tip insanlardan çok çekinirim.

Hayvanların bütün derdi karınlarını doyurmaktır. Bütün gün ve gece yiyecek peşinde dolaşır dururlar. Yiyecek ve korunma temel gereksinimleridir. Gerçi bizim Kastro’daki yaşamımız hayvanlarınkine paraleldi. Korunuyor ve karnımızı doyurmak için avlanıyorduk. Karnımız toksa eğleniyor, söyleşiyor, oyunlar oynayıp yüzüyorduk. Açsak tek amacımız karnımızı doyurmanın bir yolunu bulmaktı…

Sabah kahvaltılarımızı hiç unutmuyorum, kahvaltıda pavurya ve bal yerdik. Ekmeğimize balı boca eder üstüne pavuryanın bacaklarının kalın kısmından çıkardığımız eti koyar afiyetle mideye indirirdik. Ondan sonra bizleri tutana aşk olsun, ne enerji verirdi balla, pavurya. Yalnız pavuryayı canlı canlı kaynar suya atmak hiçbirimizin hoşuna gitmezdi, onun sıcak suya atıldığında çıkardığı incecik ciyak sesi tüylerimizi ürpertirdi.

Öğlen ve akşam yemeğimiz balıktı. O zamanlar derelerde, denizde balık boldu. Kimyasal atık derdi, çevre kirliliği yoktu, her şey doğaldı. Saray pazarından aldığımız domates, biber, patates, soğan, sarımsak hep yöremizde yetişirdi. Öyle Çin’den sarımsak, İsrail’den domates tohumu gelmezdi. Yerli malı kullanırdık yerli! Her çarşamba Saray pazarına gider, alışveriş yapardık…

Balıklarımızı da dereden ve denizden tutardık. Sadece benim dört ağım vardı, bir tanesini kimi zaman hırçın, kimileyin uysal olan Karadeniz’e; diğer üçünü de Elmalı Deresi’ne atardım.

O derede en çok sazan tutardık, bir de bıyıklı bir alabalık vardı, çok lezzetliydi. O bıyıklılar ağımıza gelmişse çok sevinirdik. Istranca’dan İstanbul’a su götürebilmek için pek çok irili ufaklı derenin üzerine minik barajlar yapıldı; Elmalı da bu derelerden biri.

Sadece derede değil, denizde de balık tutardım. Tekir ağı denilen ince gözlü ağımın ucunu önce kıyıda bir taşa bağlar, yüze yüze Kastro’nun açıklarındaki kayalıklara gider ağı dört beş metre derinliğe bırakırdım. Ağla gidebileceğim yerin derinliği en fazla dört-beş metreydi. Sabah erkenden önce denizdeki ağı toplardım. Denizden çıkardığım ağın renkliliğini hiç unutmadım, unutamam da… Deniz yaşamının küçük bir tablosu gibi olurdu ince gözlü ağım. Yalnız uykunun esiri olduğumda ağlar güneşi görür ve olanlar olurdu. O çağnozlar ağa doluşur önüne çıkan canlıyı ya da cansızı biçerlerdi. Ağın kurşunlarla bağlı olan alttaki ipini keserlerdi, bir keresinde baş parmağımın ucunu götürüyorlardı da zor kurtardım parmağımı. Tüm bunlar bana iyi ders oldu, her zaman vakitli kalkmaya çalışıp ağı ve balıkları çağnozlara kaptırmamaya  çalıştım.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Ah Kastro! Bana doğayı öğreten, sevdiren yer… Deniziyle, ormanıyla, deresiyle… Evet deresiyle… ille de dere… DSC02244.-orman-dere-abDoğada benim olayım dere… temiz, şırıl şırıl akan bir dere… DSC02249-Dere-orman-abOnun sesini, şırıltısını duyacağım bir yere çadırımı kuracağım. Ve dereye yakın bir yerde kamp ateşimi yakacağım; oldukça özenli, çevreye en küçücük bir zarar vermeden… DSC_0913-ateşSımsıkı kontrol altında yaktığımız ateşler… Yağmurla, karla sönmeyen, rüzgârla çevreye yayılmayan, keyif  ve ısı veren ateşler…

Kastro Dere-Orman

Kastro Dere-Orman

Kastro’da bakmaya doyamadığımız, kıyamadığımız zümrüt yeşili ormanın yanmasına tanık oldum ne yazık ki! Kısa sürede yemyeşil ormanın yerini kapkara bir toprak parçası aldı. Aslında doğada yabancı olmayacak. Yabancı kim? İnsan! İnsandan başka her şey doğaya ait, doğaya zarar vermez. Doğa yapmacık olmadığı gibi  doğada yaşayan canlılar da yapmacık değildir, hepsi doğaldır. Onlar oldukları gibidir; sertlikleriyle, zorluklarıyla, acımasızlıklarıyla, hırçınlıklarıyla, uysallıklarıyla, vahşi güzellikleriyle… Doğadaki canlılar, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, insanın doğaya verdiği zararı kesinlikle vermemişlerdir.

Ben; doğaya zarar vermeyen, doğada yaşamak isteyen bir insanım. Çok gençken arkadaşlarımla Kastro’da kamp yapmaktan, doğanın içinde olmaktan, derenin kenarına çadırımızı kurmaktan ne büyük haz alırdık.

 

Münir Tecimen

Münir Tecimen

Bir gece ateşimizi söndürdükten sonra çadırlarımızda Karadeniz’in çılgın dalgalarını dinleye dinleye uykuya daldık. Fethi’nin Münir, Münir diye seslenişiyle uyandım: «Hayrola, ne var?» derken altımdaki ıslaklığı hissettim. Durumu anında kavradım, dalgalar sahili döve döve derenin ağzına kum yığmış, o kum yığınları da derenin denizle birleşmesini engellemişti. Denize sularını akıtamayan dere de şiştikçe şişmiş çadırlarımızın bulunduğu alan sular altında kalmıştı.

DSC08173-gün doğumuApar topar dışarı çıktık, güneş henüz doğmak üzereydi, gökyüzü kızarmıştı, çevremizi tam anlamıyla göremiyorduk, el yordamıyla eşyalarımızı toplayıp derenin ulaşamayacağı yüksekçe yerlere taşınmaya başladık, eşyalarımız sular altındaydı. Güneşin doğmasıyla işlerimizi daha kolay hallettik; çadırları, yatakları, battaniyeleri ağaçların dallarına astık, bıraktık doğaya kurumaları için. Bu durum ilk kez başımıza gelmiyordu, bir keresinde üç kere çadırımızın yerini değiştirdiğimizi anımsıyorum. Dere buraya kadar gelemez deyip çadırları kurduk, sen misin dereye gelemez diyen, dere bize kadar ulaştı, arkadan daha yükseklere çıktık, namussuz oraya da geldi. Dere bu, ne yapacağı belli olmaz! Burnunun dibine gidip çadırını kurmayacaksın, oysa biz her seferinde dereyi daha yakından duyumsamak için ıslanmayı göze alarak derenin yakıncığına kurardık çadırlarımızı.

Bu kamplar bizi büyüttü, geliştirdi, sağlam arkadaşlıklar kurduk; hepimiz liseyi bitirdik, büyük kentlerdeki okullara dağıldık. Yaz tatillerinde uzun süreli kamplar kurmaya devam ettik. Bir iki arkadaşımızın dışında hepimiz öğretmen olduk.

Münir-Mehpare Tecimen

Münir-Mehpare Tecimen

Okulu bitirdikten sonra aynı okuldan mezun olan Mehpare’yle yaşamımızı paylaşmaya karar verdik. O da bir doğa severdi.

Eğitim fakültesinden çıkan her öğretmen doğal olarak TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üyesi oluyordu. Her birimiz TÖS’ün birer üyesi olarak önce insan dedik. Öğrencilerimizi ve çocuklarımızı eşit koşullarda, özgür; bilime, bilgiye, aydınlığa, insana önem veren çağdaş bireyler olarak yetiştirmeye çalıştık.

Aydın insanlardan oluşan bir toplumda insanlar birbirine, adalete, hukuka, doğaya saygılı olur; çağdaş, uygar bir dünya kurarız diye düşündük.

Kırk beş-elli yıl sonra bile Kastro çok güzel! Yaz mevsiminde gelmemek koşuluyla diye düşünüyor.

Yıllar önce Kastro’daki kamp yaşamımızı sonlandırdık, ailecek yaz aylarında Kastro’ya gitmeme kararı aldık.

Kastro Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. İnsanlar Kastro’yu keşfettikçe, Kastro’daki doğal yaşam bozuldu. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, Edirne’den… otobüslerle, özel araçlarla akın akın geldi insanlar buraya. Akın akın geldikçe kalabalıklar, kirlilik had safhayı buldu: gürültü, çevre kirliliği… her türlü çöp…

DSC02422Kastro dere kenarı nylon torbalarGelenler yiyor, içiyor, yüzüyor, güneşleniyordu… bunlar herkesin hakkı, çok da güzel! Her şey iyi güzel de o insanlar giderken tüm pisliğini bırakıp gidiyordu. Kastro’da devamlı kalanlar, kalabalıkların bıraktıkları çöpleri çoluk çocuk toplayıp yakardık… Şişeleri, özellikle kırık şişeleri çocukların gidemeyecekleri yerlerde toplardık. Ne yazık ki insanlarımızda getirdikleri yiyeceklerin, içeceklerin çöplerini geri götürme alışkanlığı yok! Onların karnı doyduktan sonra çöpler ne olursa olsun fark etmiyor. DSC02654-çöpler-aOnun için de Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, en ücra köşeler bile çöplüktür. O çöpler oraya insanlar tarafından götürülmüştür. İnsanlarımız çocukluklarından beri doğayı her zaman yararlanılacak bir şey olarak görürler; ağaçları diledikleri gibi kesip yakar, taşından kumundan ev yapıp tüm bunları satıp para kazanmayı düşünürler. Böyle insanlardan doğayı korumalarını beklemek hata olur.Pek çok insanın doğayı sömürmesi, onu yok edip yozlaştırması beni bu tip insanlardan uzaklaştırdı. Ben kendisine, başkalarına, doğaya saygısı olmayan insanlarla yan yana olacağıma gider domuzun, yılanın yanında kalırım daha iyi! O hayvanlardan güçlü olmasam bile onlar bana bir şey yapmaz diye düşünürüm. Biz -ailecek- doğayı, doğallığı, sakin yaşamı severiz; doğanın katledilmesi bizleri her zaman çok üzer. Doğa bizim için çok önemlidir, ona değer verir, zarar vermemeye çalışırız.

Doğaya değer vermek, onu korumak, geliştirmek sevgiyle olur. Doğa sevgisini de çocuklara küçük yaşta vermek gerekir. Önce aile sonra da okul bu görevi yerine getirmelidir. Çocuklara küçük yaşta doğada yaşamayı öğretmek, börtü böceği, çeşitli ağaçları, çiçekleri tanıtmak gerekir. Tüm bunları tanıyan çocuk doğayı sever ve ona zarar veremez. Ne yazık ki ülkemizde okula gidemeyen 8-10 yaşında işbaşı yapan çocuk-adamlar, küçücük yaşta evlendirilen çocuk-kadınlar öyle çok ki! Onlar nasıl daha iyi bir hayat yaşayacaklar? Onlara doğayı kim sevdirecek? Doğruyu yanlışı kim öğretecek?

Çocuğa ne gösterirsen onu sever. Küçük yaşta kampçılığa başlayan çocukların doğayı sevmemesi düşünülebilir mi?

Ben şanslı bir çocuktum, benim çocukluğumda tarım dersi diye bir ders ve Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş bir öğretmenim vardı. Öğretmenim müzik dersine girer bize mandolin çalmasını öğretir, resim dersinde resim yaptırır, yazı dersinde güzel yazı yazmayı, Türkçe dersinde okumayı, okuduğumuzu anlamayı, anlatmayı kısacası düşünmeyi öğretirdi. O öğretmenimiz tarım dersimizde de tarımla, doğayla ilgili tüm bildiklerini bize sevgiyle aktarırdı. Doğa aşkım onunla gelişti, güçlendi diyebilirim. Ailem de doğada kamp yapmama karşı çıkmadı, destek verdi. Sevgili babam, dükkânda bana ihtiyacı olmasına rağmen beni hiç engellemedi. Annem zaman zaman: Derenin kenarında yatma çarpılırsın, derdi ama inandığından mı yoksa etrafında çokça duyduğundan mı böyle söylerdi? Bu beni pek de ilgilendirmezdi, ben doğada nefes alır, kendimi çok iyi hissederdim, hele de ormanın içinde şırıl şırıl akan bir dere kenarındaysam, benden mutlusu yoktu!

Kastro

Kastro

Yaz aylarında Kastro’da kamp yapmaya uzun yıllar ara verdik; ama eşim ve çocuklarımla kampçılığı hiç bırakmadık. Türkiye’nin pek çok yerinde kampçılık yaptık. İstanbul’a yakın olmasından dolayı Karacaköy, Yalıköy, Çilingoz, Kıyıköy, Serves, Ormanlı DSC00204-çadırlar abher hafta sonu kamp yaptığımız yerlerin başında geldi. Hepsinin Karadeniz’e kıyısı, geniş-uzun kumsalları, denizle birleşen çevresi ormanlarla kaplı dereleri var.

Kilometrelerce kilometrelerce uzanan incecik kumlu kumsallar, Karadeniz’in dalgalarını büyük bir sevecenlikle karşılar. Kimi zaman mavi, kimi zaman lacivert Karadeniz, kumsallarda bembeyaz köpüklere dönüşür. Denizle kumsalın aşkının tanığı, tepeleri yemyeşil saran ormanlardır. Ormanlarımız, kumsallarımız, denizlerimiz, derelerimiz büyük bir ailedir. Ve bizler de bu ailenin en değerli bireyleriyiz. Ailemizi çok seviyor, onsuz bir hiç olduğumuzu biliyoruz. Biz doğayız, doğaysa biz…