AYDOS-CİDE

Aydos’tayım…  Aydos Cide ile Abana arasında bir yer. Cide’den on yedi kilometre sonra etrafı yeşilliklerle kaplı bir koy.

DSC02807-a-bDeniz kenarındayım…arkamda iki koldan akarak gelen ortası ve yanları yeşilliklerle kaplı dere,

Untitled-51a-b
Kıyıları Döven Karadeniz

önümde kıyıyı dövüp köpükler oluşturan, şarkılar söyleyen KARADENİZ.

Sahilde oturuyorum, koyun sol tarafı denize yatık bir şekilde inen, pek çok katmandan oluşan kaya duvarla sınırlanmış.

DSC03673a
Denize vuran günışığı

Güneş denize vurmuş, gün ışığı bu kadar mı güzel parlar denizin üzerinde. Gözümü alamıyorum bu parlaklıktan, bir an o ışığın içine girdiğimi duyumsadım. O parlaklık renk değiştiriyor,gümüş renginden floresan rengine dönüyor.

DSC03601-ab
Günışıkları

DSC03593Gün ışıkları sürekli oynaşıp yanan, sönen, koşan, kaçan yıldızlara benziyor.Onların suda oynaşmalarını izlemek beni düşünceden düşünceye götürüyor. Gün ışıklarının suyla yaptıkları dansı izlemek bana büyük bir keyif veriyor.Stres, sorunlar, iş, güç, yılın yorgunluğu, her şey uçup gidiyor; yalnız bu gösteriden aldığım tat var.Doğa işitsel ve görsel olarak büyük bir gösteri sunuyor bize.

Bir an için başımı arkaya çeviriyorum, bir de ne göreyim yeşil dağların arasından süzülerek akan dere iyice durulmuş ve ay güneşin karşısındaki yerini almış.Şimdilik yeşil tepelerin üstünde mavi gökyüzünde duran beyaz ay.

Yemyeşil dere, mavi gökyüzü, gri-yüksek kayalar ve kaya duvar., bembeyaz köpükler, masmavi deniz, kimi zaman gümüş kimi zaman

altın gibi parlayan gün ışıklarından oluşan ışıklı yol…. Bir iki saate kadar bu ışıklı yol; güneşle birlikte önce pembeleşecek sonra kızaracak.

Untitled-24-b

Gün ışıkları ve dalgalardan başka oynayanlar da var denizde,derede, kumsalda,,, Bunlar iki küçük çocuk… Dalgayla, taşlarla oynuyorlar, onlar da denizle, taşlarla, gün ışıklaıyla, güneşle bütünleşmişler. O çocuklar bana oğlumun çocukluğunu anımsattı, o da saatlerce denizde, kumsalda oynardı ve bundan büyük zevk alırdı. Doğadaki her şey onun oyuncağıydı.

Yürüyorum; kumsal oldukça geniş, kumsal dediğime bakmayın kumun üzeri gri renkli irili ufaklı taşlarla kaplı.Taşların üzerine basarak yürüyorum, yere bakmamaya çalışıyorum, bakarsam üzerine bastığı taşlarla ilişki kuracağımı, beğendiklerimi toplayacağımı biliyorum.Daha önce de yüzlerce taş topladım,ama şu an taş falan toplamak istemiyorum,

Her ne kadar taşlara bakmamaya çalışsam da bakıyorum.Taşlar gri, içlerinden beyaz çizgiler geçiyor. İçinden beyaz çizgiler geçen taşlar…

Çapı 1,5 cm olan daire şeklinde bir taş görüyorum, eğilip yerden alıyorum. Hani almayacaktım? Taşı elimde evirip çeviriyorum, gözüm yerdeki taşların içinden elips şeklinde bir taşa takılıyor, daha sonra üçgen, yamuk şeklinde taşlar görüyorum. Onları da alıyorum. Taşların içinden geçen beyaz çizgilere hayretle bakıyorum.R001-026 Taşların üzerinde doğrular, eğriler, birbirini kesen çizgiler, daireler bu dairelerin yanından geçen çizgiler, x’ler, +’lar, A’lar bulunuyor. R001-024-bBu taşların matematikle, geometriyle yakından ilişkisi var. Kendileri geometrik şekilli içlerinden geçen çizgilerde matematikle ilgili.

R001-024a-b
Kalp Şeklindeki Taş

Aaa! Bir de duygusal yoğunluğu olan bir taş buluyorum, kalp şeklinde. Ama her duygusallıkta matematik vardır dercesine kalp şeklindeki taşın üzerinde birbirine paralel iki kalın çizgi var.

İlk çağdaki matematikçiler bu taşlardan etkilenmiş olabilirler mi? Acaba Thales veya Pisagor doğada bu taşlara rastlamışlar mıdır?

Bu taşlar bana neler düşündürdü, bir de ben onlara bakmak istemiyordum. Onlarca taş topladım yine, ben bunu yapacağımı biliyordum.

Untitled-35Güneş birazdan batacak, ortalık kızıla boyandı, akşam serinliği çıktı, gölgelerimiz uzamaya başladı, ay yükseldi.

DSC04312-a
Yükselen Ay

Birazdan gün geceye kavuşacak, bizler çadırlarımızı kurup dalgaların ninnisiyle uykuya dalacağız.çadır-f

DOĞANIN İÇİNDE OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 5)

Gönül’le bu ödevi yaptıktan birkaç yıl sonra (1966) Ergün’le nişanlandık. Düğün hazırlıkları esnasında devamlı alışverişe gidiyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Cağaloğlu’nda bir kırtasiyede minicik bir kart gördüm, dikdörtgen şeklindeydi üstünde mini minnacık bir gül vardı, gül kartın dışına taşmıştı. Kart o kadar hoşuma gitti ki hemen aldım. Kartı Ergün’e verecek, bir hediyenin yanına iliştirecektim. Kartın üzerindeki gül bana iki dize çağrıştırdı, bu dizeleri karta yazdım:

ergun-yurdanur-oztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan  Nişan Töreni (Y.E.Öztan fotoğraf albümünden)

“Solmayan bir gül gibi olmalı sonumuz

Demeli ki hayat geçer mi hiç onsuz.”

Evlendik, bir kızımız oldu, kızımız Fulya iki-üç yaşlarındaydı, Gemlik Kumla’ya tatile gitmeye karar verdik.

e-oztan

Ergün Öztan Gazetede Arkadaşlarıyla (E.Öztan Fotoğraf Albümünden)

Ergün, Hürriyet gazetesinde çalışıyordu, gazeteden bir arkadaşı tatile gideceğimizi duyunca Ergün’e çadırını vermiş. Bir otele, pansiyona gideceğinize benim çadırımda kalın, doğayı taa içinizde hissedin, demiş.

My captured pictureDaha önce çadırlı bir tatil yapmamıştık, denemeye karar verdik. Gemlik Kumla’da deniz kıyısına yakın bir zeytin bahçesine kurduk çadırı. Öyle lüks bir çadır değildi, altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında Türkiye’de çadır ve çadır kavramı yok gibiydi.

SAMSUNGGemlik-Kumla hoş bir yerdi, denizi pırıl pırıl, balığı ve midyesi boldu. Çadırımızı kurduğumuz bahçede su ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir kuyu vardı; suyu kuyudan kovayla çekiyorduk. Denizden sonra duşumuzu kuyudan çektiğimiz suyla yapıyorduk, suyun ne kadar soğuk olduğunu anlatacak sözcük bulamıyorum. Kuyu suyunu başımızdan aşağı döktüğümüzde vücudumuzdan buharlar çıkıyordu, bunu hiç unutmuyorum. İşin en zoru orada bir tuvaletin olmamasıydı, kendimize bir tuvalet yapıp tuvalet sorununu çözdük. Çadırımızı kurduğumuz zeytinliğin toprağı sürülmüş olduğundan yumuşacıktı, denize giderken ayak bileklerimize kadar toprağa gömülüyor, zorlukla yürüyebiliyorduk. O yumuşacık, kumlu toprağa basmak, yürüdükçe bileklerimize kadar gömülmek nasıl hoş bir duyguydu. Bütün elektriğimizi, stresimizi alıyordu toprak. Gerçi o yıllarda stres sözcüğü bilinmiyordu.

Bir gece çok yağmur yağdı, arkadaşımızın çadırı çok yıpranmış olduğundan bazı yerlerinden su sızdırıyordu, yağmur damlalarının içeriye konuk olduğunu uykumda hissetmiş olacağım ki konuk damlaları avucumda biriktirip suyu daha ileriye boca ediyordum. Rahatım öyle yerindeydi ki kalkıp yatağımı diğer tarafa çekmek zahmetine girmedim. Avucum defalarca doldu doldu, boşaldı.

dsc07031-deniz-abDüşününce pek kolay bir şey değilmiş çadırla tatil yapmak diyesi geliyor insanın; ancak o tatilin tadı damağımızda kaldı. Zeytin ağaçlarının ve binlerce yıldızın altında yatmak, mis gibi havayı teneffüs etmek, ışıl ışıl parlayan denizde yüzmek, upuzun kumsalda yürümek, balık tutmak, midye çıkarmak, midyeleri kızartıp kimi zaman zeytinyağ-limon-karabiber karışımına kimi zaman da sarımsaklı yoğurda daldırarak yemek nefisti. Minik kızımız Fulya da özgürce kumsalda koşmaktan, istediği zaman denize girmekten, babasıyla kumdan kaleler yapmaktan öyle hoşnuttu ki…

Arkadaşımızın ille de çadırımı alın, çadırla tatil yapın diye bizi neden zorladığını çok iyi anladık. Doğayı öylesine özümsedik ki… pembe-cadir-bgtKampçılığımızı nasıl geliştirebileceğimizi düşündük ve kendimize bir Polonya çadırı aldık. O çadırla yıllarca ülkemizin en güzel köşelerinde tatil yaptık. Almanya’ya gittiğimizde de aldığımız ilk şey; yatak odası, salonu, mutfağı olan güzel bir çadırdı.

Uzun yıllar kullandık bu çadırımızı da; sonra bir gün gazetedeki ilanlara bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi.

KARDA GÖKÇETEPE (Akordiyon 7)

2001 yılı, Aralık ayıydı üç günlük bayram tatili vardı önümüzde. Tatilde Mithatlar, Ergün ağabeyler ve biz Gökçetepe’ye gitmek için sözleştik. Onlar iki karavan sabahtan yola çıktılar, biz gece geç vakit Gökçetepe’de olabilecektik. Hava durumuna baktık, hava soğuyacak belki de kar yağacaktı. Buna pek aldırmadık, pek çok kere Gökçetepe’de karı yaşamıştık. Her zamanki gibi çadırda kalacaktık. Arife gününün akşamı Gökçetepe’ye doğru ilerlerken kar yağışı başladı. Bir ara dönmeyi düşündük, Sevcan’a baktım, halinden hoşnut görünüyordu, yola devam ettik.

Keşan ışıklarını geçtikten beş-altı kilometre sonra Çamlık levhasının gösterdiği sağ taraftaki yola saptık, önce Bahçeköy’ün arkadan Çamlık’ın içinden geçtik. İki tarafı çam ormanıyla kaplı, taşlı topraklı yoldan yirmi kilometre ilerleyerek Gökçetepe köyünün girişine geldik, köye girmedik, köyün dışından geçen yolu takip edip denize doğru yol aldık. Beş kilometre sonra Gökçetepe’nin sahiline vardık. Hava kararmış, kar yağışı hızlanmıştı. Burada yazlıkçıların evleri, bakkalımsı bir kahve, Gökçetepe Orman Kampı’nın kahvesi bulunuyordu. Kampın giriş kapısındaki «Kayıp Cennet» tabelası karşıladı bizi. Kampa girdik, her yer beyaza kesmişti.

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Karın bezediği çam ağaçları, kadınlarımızın ördükleri dantellerle yarışıyorlardı adeta! Kampın içinde iki yüz metre kadar ilerleyince arkadaşlarımızın karavanlarını ve karavanların önünde yanan ateşi, ateşin çevresindeki dört kişiyi gördük. Arabamızı uygun bir yere çektik, hoş beşten sonra çadırımızı kurduk. Biz çadırımızı kurarken kar yağmaya devam ediyordu.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Burada kar yağışı öğleden sonra başlamış, Ergün ağabeyle Mithat İstanbul’a dönmeye karar vermişler, karavanlarını yola hazırlamışlar, tam hareket etmek üzereyken kamptaki bungolovlarda kalan üç genç önlerini kesip:

-Hayrola, gidiyor musunuz?

Gökçetepe Karda Karavanlar

Gökçetepe Karda Karavanlar

-Evet, kar yağışı artarsa yol kapanabilir, buradan çıkamayız.

-Yok canım, ne kadar kar yağarsa yağsın, buranın yolu kapanmaz. Biz geçen hafta da buradaydık, kar yağdı; ama yollar kapanmadı. Kar yolları kapasa bile grayderler gelip anında açıyorlar. Gitmekten vazgeçin.

Bizimkiler gençlere inanıp orada kalmışlar; aslında beyaz cennetten hiç ayrılmak istemiyorlarmış, gençlerin yolun kapanmayacağına teminat vermeleri üzerine Gökçetepe’de kalmışlar.

Gökçetepe-Ateş

Gökçetepe-Ateş

O gece ateşin başında yemeğimizi yedik, sohbet ettik, Sevcan’ın akordiyonla çaldığı ve söylediği şarkıları dinleyip dans ettik. Çok güzel beyaz bir geceydi! Uykumuz gelince çadırımıza girip yattık, arkadaşlar da karavanlarında yattılar.

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Sabah karavancıların, kapımız açılmıyor muhabbetine uyandık. Çadırın fermuarını açmak için epey uğraştım, fermuar aşağıya indikçe içerisi karla doluyordu. Bizim çadırın yarıdan fazlası kara gömülmüştü, zar zor dışarı çıktık. Karavandakiler de kapılarının önüne yığılan kar yüzünden kapılarını güçlükle açabilmişlerdi. Çevremize şaşkın şaşkın bakakaldık. Karın yüksekliği bir metreyi bulmuştu, kasıklarımıza kadar kara gömülmüştük. Yürüyebilmenin olanağı yoktu! İri kar taneleri nazlı nazlı uçuşuyor, nazikçe yere konuyordu. Nazlı kar taneleri, her yeri nasıl böyle beyaza boyayabilmişti? Kar yağışı hiç durmadı, o gece büyük bir fırtına oldu, elektrik telleri koptu, elektriksiz kaldık.

Gökçetepe'deki Bungolovlardan Biri

Gökçetepe’deki Bungolovlardan Biri

Çadırımızı kaldırıp bungolovlardan birini kiraladık. Gece bungolovdaki odun sobasını yakıp çevresinde oturup söyleştik. Türkiye’nin neredeyse tamamı kara teslim olmuştu. Bayram tatili bitmişti; biz Gökçetepe Orman Kampı’nda mahsur kalmıştık. Bizim gibi mahsur kalan başkaları -yazlık evlerine kış tatili yapmaya gelenler- da vardı. Günümüzün büyük bölümü bakkalımsı kahvede geçiyordu. Her yere telefon ediyorduk: Köy Hizmetlerine, Çamlık Belediyesine, Karayollarına… Hepsinin söylediği şuydu:

«Sizin gibi pek çok köy böyle karlar altında, yol ne zaman açılır bilmiyoruz.» Bekliyorduk, beklemek çözüm değildi, bir şeyler yapmalıydık. Yürüyerek Keşan yoluna çıkabileceğimizi oradan da bir otobüsle İstanbul’a gidebileceğimizi düşünüyorduk. Herkesin sorumlulukları, işleri vardı.

Sevcan’ın elinden telefon düşmüyordu, saat başı ilgili yerleri arıyor, yürüyerek ana yola çıkacağımızı söylüyordu. Biz nasıl gitsek, ne yapsak diye aramızda sürekli konuşuyorduk, kahvenin sahibi ve orada yaşayan birkaç köylü bu durumdan hoşnut, bizim durumumuza gülüyor, bizle dalga geçiyorlardı. Onların sakin yaşamına bir renk katmıştık, bir oyunu izler gibi izliyorlardı bizleri.

İstanbul’daki yakınlarımız da bizleri merak edip arıyorlardı, onlara çok iyi olduğumuzu, merak etmemelerini söylüyorduk. Bizimle bu tatile gelecek olan bir aile daha vardı. Selami-Nursel Şahin ve oğulları Deniz, Mertcan da bizlerle birlikte olacaklardı. Selami’nin son anda işi çıkınca Şahin ailesi bu kar tatilinden mahrum kaldı(!) Aslında onlar için seviniyor, iyi ki gelmediler, diyorduk.

Balıkadam Selami Şahin

Balıkadam Selami Şahin

Selami bizim gibi düşünmüyordu, Gökçetepe’de bizlerle olamadığına hayıflanıyor, günde en az üç kere telefon ediyor; halimizi hatırımızı soruyordu. Şahin ailesiyle onlarca kez Gökçetepe’ye gelip kamp yapmıştık, onların karavanları, tekneleri yaz-kış burada duruyordu. Hep birlikte dalıyor, balık avlıyor, uzun yürüyüşler yapıyor, akşamları yemekler hazırlayıp ateş başında sohbet ediyorduk.

Selamilerle yalnız Gökçetepe’de kamp yapmıyor, değişik yerlere de dalışa gidiyorduk. İki hafta görüşmesek üçüncü hafta birbirimizi ve Mithat’ı arayıp Gökçeada’ya, Çanakkale’ye, Asos’a, Eceabat’a kamp yapmak, dalmak, yüzmek için giderdik. Doğada kamp yapmak, çadırlarda kalmak, birlikte doğayı paylaşmak, yemek yapmak, ateş yakmak, söyleşmek güzel oluyordu. Kampçılık ve dalış en büyük hobimizdi! Doğaya yaptığımız yolculuklar, doğanın zorluklarını birlikte aşma, doğal yaşamı paylaşma insanları birbirine daha bir yakınlaştırıyor, dostlukları daha pekiştiriyor. Selami tüm bunları çok iyi bildiği, yaşadığı için bizleri Gökçetepe’de yalnız bırakmadı, telefonla devamlı aradı.

Sevcan sürekli Belediye Başkanı’na telefon ediyordu, adam onun aramalarından bıkmış olacak ki ‘Bu kış kıyamette buralara niçin geldiniz? Evinizde otursaydınız,’ demek gafletinde bulunmuş. Vay, sen misin bunu diyen! Sevcan açtı ağzını, yumdu gözünü, kahvedekiler şaşkınlıkla Sevcan’ı dinliyorlardı. Bu genç kadın, başkanla nasıl böyle rahat konuşabiliyor? diyorlardı. Sevcan’ı sakinleştirmek olanaksızdı. O, bir başkanın hiçbir şey yapmamasını, vatandaşına yardımcı olmamasını, hele ‘Kış günü evinizden neden çıktınız?’ demesini anlayamıyordu.

Bulgaristan’da her kış kar tatiline gittiklerini, kışların buraya oranla daha soğuk olduğunu; kimsenin bir yerlerde mahsur kalmadığını, kendisinin başkanlık görevini hakkıyla yapamıyorsa istifa etmesi gerektiğini söyleyerek telefonu başkanın yüzüne kapattı. Sevcan’ın telefon trafiği günlerce devam etti, bu telefon konuşmaları bize oldukça pahalıya patladı. Bir ay sonra gelen faturalar çok kabarıktı.

İki akşam üst üste kaymakam bizleri aradı, kurtarma çalışmalarının başladığını, yolun açılacağını, kesinlikle ana yola yürümeye teşebbüs etmememizi söyledi.

Gökçetepe-Köylü Kafe

Gökçetepe-Köylü Kafe

Bakkalımsı kahvede bir masanın etrafında oturmuş çay içiyorduk kaymakam aradığında, hepimizle tek tek konuştu, Sevcan’ın telefonu elden ele geziyordu. Kaymakam yürümeyeceğimizden emin olmak istiyordu. O yolun yürünemeyeceğini, çok tehlikeli olduğunu anlattı. Bize acı bir haber verdi: Altı-yedi kilometre ötedeki Pırnar köyünün öğretmeni, okula yürüyerek gitmek için evden çıkmış ve köye ulaşamadan yolda donarak ölmüş. Bu bizi çok çok üzdü, insanın bu durumda çaresiz kalması, bir şeyler yapamaması çok acı! Yirmibirinci yüzyılda, uzay çağında doğayla uzlaşamamak, ona teslim olmak insana ağır geliyor!

Gökçetepe Kar

Gökçetepe Kar

Bizler yine de yürüme düşüncesinden vazgeçmiş değildik. Bir şekilde ana yola ulaşabileceğimizi düşünüyorduk. Yalnız gelen haberler ana yolun da kapandığı ulaşımın yapılamadığı yolundaydı. Bulunduğumuz yerde herkes bir şey söylüyordu, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz olmuştu. Hiçbir şey yapmamak, o durağanlık insanı sıkıyordu. Bu arada kar yağıyor, yağıyor, yağıyordu; karın yüksekliği bazı evlerin ikinci katını bulmuştu. Bir gün sabahtan akşama kadar kampın girişiyle karavanların bulunduğu yer arasındaki yolun karını küredik, grayderler gelirse kampın içine rahat girsin diye. Sonra bir haber geldi; yolu açma çalışması yapan grayderin biri dereye yuvarlanmış, diğeri arızalanmış. Başka bir haber de ertesi sabah bir askeri geminin geleceğiyle ilgiliydi. Ertesi sabah oldu, ne grayder ne de gemi geldi.

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

KUM KAMP-KABATEPE 1 (Akordiyon 6)

Kabatepe kışın en sık gittiğimiz yerlerden biriydi. Mayıs-ekim ayları arasında Kabatepe Orman Kampı’nda kamp yapardık; ancak bizim kampçılığımız beş-altı ayla sınırlı değildi. Ekim-mayıs ayları arasında Kabatepe’ye gitmişsek Kabatepe Orman Kampı kapalı olduğundan, orman kampından dört-beş kilometre mesafede, ormanla denizin buluştuğu bir yerde, Mahir Bey’in işlettiği Kum Kamp vardı. Yıllarca Kum Kamp’ta çadırımızı kurup kamp yaptık. Zaten Sevillerle de tanışmamız  1992 yılında Kum Kamp’ta oldu.

Kum Kamp Kumsalı

Kum Kamp Kumsalı

Kum Kamp’ın  upuzun kumsalları ve pırıl pırıl bir denizi vardı. Kampın arkası çam ormanıydı, ormanların arasındaki düzlüklerde gelincik tarlaları kırmızı kırmızı gülümserdi kendisine bakanlara.

Kabatepe-Gelincik Tarlası ve Kampçılar

Kabatepe-Gelincik Tarlası ve Kampçılar

Kum Kamp

Kum Kamp

Kum Kamp'ta Sevcan

Kum Kamp’ta Sevcan

Burada bir ağacın altına çadırınızı kurabilir, karavanınızı çekebilirdiniz. Çadır veya karavanla tatil yapmak istemeyenler için kiralık bungolovlar vardı. Mahir Bey; Kum Kamp’a gelen tüm müşterilerini  güler yüzle karşılar, onların rahat etmesi için elinden geleni yapardı. Biz de Kum Kamp’ı çok sever sık sık giderdik.

Kabatepe Kum Kamptaki Kum Tepeler

Kabatepe Kum Kamp’taki Kum Tepeler

Kum Kamp’ın kum tepeleri bizi kendine bağlardı. Kumların üzerinde ayak izlerimizden başka bir şey bırakmamaya özen gösterirdik. Bu kum tepelerinin aralarında düzlükler vardı. Gece kampçılar bu düzlüklerde ateş yakıp etrafında oturur, canlı müzik yapanları dinlerlerdi.

Ateş

Ateş başı

Her bir tepe kampçıları birbirinden ayırırdı. Bir gece biz de grubumuzla kum tepelerinin arasındaki düzlüklerden birinde konuşlandık, ateşimizi yaktık, kumların üzerine yayıldık; Nurettin ağabey’in oğulları Aytuğ ve Burak gitar çalıp şarkı söylediler. Ben de akordiyonumla şarkılarımı söyledim. Grubumuzda on yaşından altmış yaşına kadar her yaştan insan vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kendimizi müziğe kaptırmışken, on beş-on altı yaşlarında iki genç geldi karşımızdaki kum tepesini aşarak. “İyi akşamlar!” dediler, bizler de onlara “İyi akşamlar!” dedik.

Gençler: “Biz iki tepe ötedeyiz, müziğinizi duyduk, bizim grupta da müzik yapan arkadaşlar var, sizleri bizim bulunduğumuz yere davet ediyoruz, hep birlikte eğlenelim.” dediler.

Nurettin ağabey: “Sizlerin yaş ortalamanız kaç?” diye sordu.

Gençlerden biri: “Bizim yaş ortalamamız sanırım yirmi civarı,” deyince Nurettin ağabey: “Sizler buraya gelin, bizim misafirimiz olun,” dedi.

Gençler: “Tamam, biz sizin davetinizi arkadaşlarımıza iletelim, kabul ederlerse geliriz.” deyip gittiler.On beş dakika sonra kum tepelerinin üzerinde bir hareketlenme oldu, yedi-sekiz genç yanımıza geldi, ikisinin ellerinde gitarları vardı, az önce gelen iki genç de gruptaydı.

Gençlere “hoş geldiniz” dedik, gençler “hoş bulduk” dedikten sonra ateşin etrafına oturdular, ateş yüzlerine vuruyordu ve gençlerin yüzlerindeki şaşkınlığı görüyorduk; biz onların neden şaşırdıklarını anlamıştık.

Daha sonra itiraf ettiler, bizim çok genç olduğumuzu düşünmüşler, yanımıza gelince grubumuzun yarıdan fazlasının orta yaşın üzerinde olduğunu görüp hayal kırıklığına uğramışlar. Sohbet koyulaştıkça, müzik derinleştikçe aynı kafada olduğumuzu anlayıp hayal kırıklıklarını ateşe fırlatmışlar. Gecenin sonunda herkes hayatından memnundu.

Kum Kamp'ta Atilla ve Burak

Kum Kamp’ta Atilla ve Burak

Bizlerden Burak ve Aytuğ; onlardan da iki genç öylesine güzel, doğal çalıp söylediler ki bizler de onları büyük bir keyifle dinleyip elimizden geldiğince onlara eşlik ettik. Onların grupla bizim grup arasındaki yaş farkının hiçbir önemi kalmadı. Müzik şöleni oldukça uzun sürmüş olmalı ki kampta kalan gençlerin aileleri çocuklarını merak etmiş, onları aramaya çıkmışlar. Bir anda ayakta dikilen orta yaşlı (kadın-erkek) bir grup belirdi karşımızda. Onlar kendilerini tanıttılar, gençlerin aileleri olduklarını söylediler.

Mithat da onlara: “Buyrun altınıza bir kum çekip oturun ve bize katılın.” dedi; ancak onlar gençlerin kendilerinden büyük insanlarla oturduklarını, konuştuklarını, müzik yaptıklarını görünce çok rahatladılar. Hiçbiri oturmadı. Anne-babalar, en fazla beş dakika yanımızda kaldıktan sonra gittiler.

Bizler için çok güzel bir geceydi; ateş başında müzik dinledik, sohbet ettik. İşin en güzel yanı da her yaştan ve cinsten kişinin birlikte sözü, sohbeti, müziği paylaşmasıydı.

KABATEPE ORMAN KAMPI (Akordiyon 5)

Yemyeşil orman deniziyle masmavi denizin güzel bir birliktelik oluşturduğu Kabatepe Orman Kampı; Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda olsa da Eceabat sınırlarındadır. Çok sevdiğimiz ve sık sık gittiğimiz bir kamp alanıydı Kabatepe Orman Kampı. Mayıs-ekim ayları arasında açık olan Kabatepe Orman Kampı’nda açık olduğu zamanlarda sık sık kamp yapardık.

İstanbul’dan yola çıktık mı dört-beş saat sonra Eceabat’ta olurduk. Eceabat’la İstanbul arası aşağı yukarı 330 kilometredir. Kabatepe’ye gitmek için Eceabat’a gelmeden bir-iki kilometre önce sağa sapmak gerekir, iki tarafı çam ağaçlıklı bu yol bizi Kabatepe’ye götürür. Yol boyunca çam ağaçlarının yeşilliği içimizi arındırır, gözlerimizi şenlendirirdi.

Kabatepe Orman Kampı’na girmeden önce Gökçeada feribot iskelesi ve limandaki balıkçıların tekneleri karşılar bizi.

Kabatepe Limanı-Balıkçı Tekneleri, Gökçeada Feribotu

Kabatepe Limanı-Balıkçı Tekneleri, Gökçeada Feribotu

Kabatepe Orman Kampı Yolu

Kabatepe Orman Kampı Yolu

İskeleye girmeyip sola devam edersek Kabatepe Orman Kampı karşımıza çıkar. Deniz kenarında; ama denizden yüksek bir alana kurulmuştur kamp alanı. Ağaçlar nasıl yeşildir, nasıl güzeldir!

Kabatepe Orman Kampı-Gökyüzüne Ulaşmaya Çalışan Ağaçlar

Kabatepe Orman Kampı-Gökyüzüne Ulaşmaya Çalışan Ağaçlar

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı-Orman ve Deniz

Çadırınızla, karavanınızla rahatça kalabileceğiniz, güzel bir kumsalda güneşlenebileceğiniz ve soğuk, parlak, masmavi, temiz bir denizde yüzebileceğiniz; duşları, tuvaletleri, bulaşıkhaneleri, buzdolapları olan bir kamp alanıdır Kabatepe Orman Kampı. Tüm bunları küçük bir ücret karşılığında kullanabilirsiniz. Kabatepe Orman Kampı’nda günübirlik gelen misafirlerin ağırlandıkları ayrı bir yer vardır.

Kabatepe Orman Kampı Kumsalı

Kabatepe Orman Kampı Kumsalı

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı

Kabatepe Orman Kampı'nın Denize İnen Merdivenleri

Kabatepe Orman Kampı’nın Denize İnen Merdivenleri

Kabatepe Orman Kampı’nın bulunduğu alan denizden daha yüksekte olduğundan denize gitmek için merdivenleri kullanmak gerekiyor, yukardan bakınca denizin büyük bölümü görülüyor. Yeşilin içinden maviye bakmak çok hoş!

Kabatepe Orman Kampı'nın Denizi

Kabatepe Orman Kampı’nın Denizi

Kabatepe Orman Kampı-WC-Duş-Bulaşıkhane Binası

Kabatepe Orman Kampı-WC-Duş-Bulaşıkhane Binası

Kabatepe’de kaldığımız zamanlarda yüzmek, dalmak, kıyı boyunca uzun uzun yürümek dışında çevreyi dolaşıp müzeleri gezmek, feribotla veya Kilitbahir’den kalkan teknelerle Çanakkale’ye geçmek, Kabatepe İskelesi’nden kalkan gemiyle Gökçeada’ya gitmek yaptığımız etkinliklerdi.

Kilitbahir

Kilitbahir

90’lı yılların başında tanıştık Kabatepe’yle, yaz-kış demeden kamp yaptık orada. 1994 yılının temmuz ayının başlarında Kabatepe Orman Kampı’ndaydık. Kampta iki hafta kaldıktan sonra farklı yerlere gittik. Temmuzun son haftasında Kabatepe’de çıkan büyük bir yangın haberiyle içimiz cız etti. Yangın elli yedi saat sürmüş ve dört bin hektardan fazla orman küle dönmüş. Yangını söndürmek için uğraşan Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe ölümün kıyısına gelen beş personelini kurtarırken kendi yaşamını yitirmiş. Bu olay bizleri çok üzdü, görev aşkı, insan aşkı, orman aşkı uğruna Sayın Talat Göktepe yaşamını hiçe saymış. Bir gün Conk bayırına yolunuz düşerse Kabatepe-Conk bayırı yolunun kenarına Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe’nin ağaçları kurtarmak için yangınla yaptığı mücadelenin anlatıldığı, Orman Bakanlığı tarafından dikilen bronz heykelini görmeden geçmeyin.

Talat Göktepe Anıtı

Çanakkale Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe Anıtı

94 yılının son aylarında Kabatepe’ye gittik, her yer kapkaraydı, o güzelim çamlardan eser yoktu. Yangının bu kadar büyük bir alana yayıldığını, yeşil cennetin kapkara bir cehenneme dönüştüğünü görünce gözyaşlarımızı tutamadık, içimiz yandı. Yangını görenler, çam kozalaklarının patlayarak yüzlerce metre öteye düştüklerini ve düştükleri yerleri alev alev yaktıklarını anlattılar. Patlayan çam kozalakları yangını büyüttükçe büyütmüş, uzun süre yangın denetim altına alınamamış.

Ülkemizde her yıl üç-dört bin orman yangını çıkıyor; bunlar genellikle dikkatsizlikten, bilinçsizlikten çıkan yangınlar. Bunlara dur demek; ancak eğitimle olacaktır.

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 2 (Akordiyon 3)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet) bizim olmazsa olmazımız olmuştu. Orada kendimizi çok iyi hissediyorduk, doğanın içinde yaşamak olağanüstüydü. Pek çok kampçı arkadaşımızla gittik Gökçetepe’ye. Gökçetepe’nin deniz kıyısı kumsal olmadığı, denizin içi taşlı, kayalı, deniz kestaneli olduğu için kumsaldan denize girmeye alışık olanların pek tercih etmediği bir yerdi.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Bizim için denizin içinin kum, sahilinin kumsal olması veya olmaması fark etmiyordu; yüzerken ayağınızın yere değmesi gerekmiyor. Hele palet, gözlük, şinorkelle dalmak ve su altını seyretmek harikaydı! Kayaların arasında dolaşan balıklar, değişik kaya yapısı, kayaların üstüne tutunan deniz kulakları, deniz kestaneleri, mercanlar, yeşilin çeşitli tonlarındaki yosunları seyretmenin keyfi bir başkaydı.

Şahin Ailesi'nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Şahin Ailesi’nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı’nda karavanlarını sürekli bırakan karavancılar vardı. Bu çekme karavanlardan biri de arkadaşımız Selami Şahin ve kardeşlerine ait olan bir karavandı.

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Şahin ailesi de Gökçetepe’yi çok seviyordu; öyle seviyorlardı ki burada yapılan yazlık evlerden aldılar. Bizler de bir aralık o evlerden almayı düşünmedik değil, bir anlık bir düşünceydi hemen vazgeçtik bu düşünceden.

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Bizim gibi çadırla ya da karavanlarıyla kamp yapmayı seven arkadaşlarımızla defalarca Gökçetepe’de kamp yaptık. Bizler hareketi sevdiğimizden tekneyle pek çok koya gidiyorduk, hangi yıldı anımsamıyorum; ama aylardan hazirandı. Mecidiye yakınlarında bir koya gittik deniz kalkıp kopuyordu, su altında bir mağara vardı, mağaranın bir ucundan bakınca  diğer ucunun turkuaz mavisini görmek içimizi coşturdu, bu arada deniz de coşmuştu, mağarayı görebilmek için kaya duvara sıkı sıkı tutunmak gerekiyordu yoksa bizi bir anda ileriye fırlatıp kaya duvara çarpabilirdi. Sevil’le birlikte kaya duvara çarpmamak için olanca dikkat ve kuvvetimizle kayalara tutunurken Mithat’la Atilla mağaranın içine girdi, yüzerek gidip mağaranın diğer ucundan o olağanüstü turkuazdan çıktılar.

Mığrı (Yılan Balığı)

Mığrı (Yılan Balığı)

Onlar mağaranın içinde yüzerken dar, galeri gibi mağaranın iki tarafında bulunan birçok delikten başlarını çıkarıp etrafı seyreden mığrıları (yılan balıkları) gördük, çok korktuk, heyecanımız doruktaydı.  Mağaranın duvarlarındaki mığrıların Atilla ve Mithat’a zarar vermesinden çekindik; ancak insanlar onların pek de umurlarında değildi, sanırım karınları toktu. Hani evinizin camından dışarıyı seyredersiniz ya, yılan balıkları da aynı camdan bakan insanlara benziyorlardı. Keşke onları fotoğraflayabilseydik, bu her zaman görülebilecek bir şey değildi. Su altındaki o mağarayı ve mağaranın duvarlarındaki pencerelerden etrafı seyreden mığrıları hiç unutmadım, belleğime kaydettim, istediğim zaman onları izleyebiliyorum.

Mığrıların mağarasından sonra bir koya geldik, burası rüzgâr almıyordu, su kıpırtısızdı. Atilla ve Mithat burada dalış yapacaklardı, biz de yüzüp su altını dolaşır seyrederiz diye düşünüyorduk. Tekneyi koya yanaştırıp orada konuşlanırız diye konuştuk, çakıllı sahile yanaşmamıza üç-dört metre vardı, derinlik yarım metreymiş gibi gözüküyordu, ayağımı attım tekneden suya inmek için iki üç saniye öylece kaldım, ayağım yere değmedi bile; çünkü derinlik en az on metreydi. Su öyle parlak öyle parlaktı ki beni yanıltmıştı. On metre derinliği yarım metre olarak görmüştüm. Burada üç saat kaldık; balık adamlarımız dalışa gitti, bizler de ışıl ışıl, parlak sularda yüzdük, kendimize göre daldık, su altını seyrettik. Sudan çıktıktan sonra termoslarımızdaki çaylarımızı içtik, sandviçlerimizi yedik. Rüzgâr almayan koyda bir anda her şey uçuşmaya başladı, kıpırtısız deniz dalgalandı, hava soğudu… Balık adamlarımız ne yapıyorlar, ne zaman dönecekler diye konuşurken onlar da geldi, havanın değiştiğini su altında hissettiklerinden dönmüşlerdi. Hemen eşyalarımızı toplayıp tekneye atladık, kampımızın yakınındaki bir koya gelene kadar ıslanmadık bir şey kalmamıştı, deniz kalkıp kopuyordu, dalgalar şırak şırak tekneyi dövüyor, bizleri ıslatıyordu. Hava bir anda kararmıştı. Kampımızın olduğu yerde tekneyi kıyıya çektik, çadırımıza koşarak geldik. Nasıl mutluyduk nasıl anlatamam!

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz çadırımızı her defasında farklı bir yere kurardık, özellikle manzarayı en iyi şekilde seyredeceğimiz yerlere. Bir keresinde minik bir dere yatağına kurmuşuz çadırı, bütün gece yağmur yağdı, sabahleyin bir uyandık suyun ortasında yatıyoruz. Gün boyu, yataklarımızı, tulumlarımızı kurutmaya çalıştık, mart ayındaydık ıslananların kuruması çok zordu. DSC02227-karavan abMithatların karavanında kalorifer borularının geçtiği gardroba ıslanan tüm eşyamızı astık da akşam kuru bir yatakta, kuru tulumlarla yatabildik. Yaşadığımız hiçbir olumsuzluk bizi kamp yapmaktan alıkoymadı, her zaman, her koşulda çadırda uyumaktan büyük keyif aldık. Nereden geliyordu bu doğa sevgimiz?

Bulgaristan

Bulgaristan

Ben Bulgaristan’da doğdum, on beş yaşıma kadar orada yaşadım. Okulda doğayı korumak, doğaya önem vermek işlenen en önemli konulardı. Yaz ve kış tatillerinde de okul, öğrencileri doğada kamp yapmaya götürür, doğada yaşamayı öğretirdi. Ayrıca annem babam da gezmeyi çok severdi. Küçük bir arabamız vardı. Devlet, ailelerin çadırla tatil yapmaları için kiralık çadır verirdi.

Bulgaristan’da kamp yerleri çoktu, demir perde ülkelerini -Çekoslovakya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Yugoslavya- küçük arabamızla gezmiş, kiraladığımız çadırla bu ülkelerdeki kampinglerde kalmıştık. Bu büyük geziyi iki kez yaptık. Bu ülkelerin hepsinde çadır turizmi çok yaygındı. Bulgaristan’da kiraladığımız çadırlar modern değildi, fazlaca kullanılmıştı; öyle olmasına rağmen temiz ve sağlamdı. Gittiğimiz ülkelerin –Doğu Almanya hariç- kampingleri lüks değildi; lâkin alt yapısı düzgün bir şekilde yapılmış kampinglerdi. Tuvaletleri, duşları, mutfakları her kampçıya rahatlıkla yetiyordu ve her yer tertemizdi.

Gökçetepe Kampı’nda tuvalet, duş, su sorunu olması bana çok garip geldi. İnsanın temel gereksinimlerinin karşılanmadığı bir kamping, kamping olamazdı. Gökçetepe Orman Kampı’nı seviyorduk; ancak alt yapıdaki eksiklikler canımızı çok sıkıyordu, uzun süre kalmak istediğimiz halde orada fazla kalamıyorduk.

Eşim Atilla Almanya’da büyümüş, onun ailesi de doğayı, kampçılığı seven bir aileymiş. Almanya’dan bütün akrabalarına çadır ve kamp malzemeleri taşımışlar yıllarca.

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe’de büyük bir aile olarak kendi kampinglerini oluştururlarmış. Onlar etrafı çevrili alanlarda kalmaktan nefret eder; onun için de doğal kamplarda kalırlarmış.

Biz de ailelerimiz gibi doğayı taa içimizde hissedip doğanın sesleriyle çadırımızda uyumayı ve uyanmayı çok seviyoruz.

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET (Akordiyon 2)

Saroz Körfezi’ndeki Gökçetepe’ye ilk gidişte vurulduk! Keşan ışıklardan beş-altı kilometre sonra Çamlıca levhasını görüp sola saptık, Çamlıca’ya gelmeden önce Bahçeköy’den geçtik, ekili araziler dikkatimizi çekti. Bahçeköy’den bir iki kilometre sonra Çamlıca’ya girdik, burası küçük bir belediyeydi, küçük köy evleri, taş ahırlar, parke taşlı yollar çok hoşumuza gitti, Çamlıca’nın ortasından uzun bir yokuş çıktık, belediye binasını, bir iki bakkal ve manavı geçtik, parke taşlı yol bitti.

Gökçetepe’ye ilk defa 1993 yılının sonbaharında gittik. Taşlı topraklı, eğri büğrü, tozlu bir yoldan ilerledik; yolun iki tarafı çam ormanıydı, görüntü nefisti. Toprak yolun tozu, araçlarımızın taşların üzerinden sarsıla sarsıla gitmesi bile canımızı sıkmadı; ormanın güzelliği tüm zorlukları unutturdu. Gökçetepe sahiline ulaşabilmek için yirmi-yirmi beş kilometre gideceğimizi biliyorduk da o yirmi beş kilometrenin bir saat süreceğini tahmin etmemiştik. Çamlıca’dan sonra sol  tarafta Sazlıdere köyü, daha sonra da sağda Pırnar köyü levhalarını gördük. Ne sağa ne sola sapmadık, yola devam ettik, Gökçetepe köyü levhasını ve aşağılardaki şirin köyü görünce bir oh çektik; ancak gitmek istediğimiz yere daha beş kilometre vardı; Gökçetepe köyüne girmeden yola devam ettik veee denizi gördük. O tozlu topraklı yolu boşuna çekmediğimizi anladık, eski adı Marız olan Gökçetepe sahili bizi çok etkiledi, en fazla on-on beş küçük yazlık ev daha doğrusu derme çatma kulübeler vardı sahilde dağınık halde duran. Bizim kamp yapacağımız yer değildi sahil, araçlarımızla toprak yolda ilerledik ve Gökçetepe Orman Kampı’nı bulduk. Kampın giriş kapısından elli metre önce sağda bakkalımsı bir kahve vardı; adı Köylü Kafe’ydi, sahipleri güleryüzlü insanlardı, onlarla sohbet ettikten sonra alışveriş yapıp kampa girdik.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Kamp alanı olağanüstüydü! Orman ve Ege Denizi nasıl güzel bir birliktelik oluşturmuştu. O çamların canlı yeşili, denizin mavisi, ormandan denize bakınca pırıl pırıl suyun gün ışıklarıyla oynaşması, suyun altında tek tek sayılabilen taşlar, kayalar…

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe’ye aşık olduk, bu aşk yıllarca sürdü ve hâlâ da sürüyor.

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Tam bizim istediğimiz gibi doğal bir yerdi; üstelik kalabalıklar tarafından tüketilmemiş, bozulmamıştı. Kuşlar serbestçe uçuşuyor ve ötüşüyordu. Ayrıca kuşlar klasik müziği çok seviyorlar, müzik çaldıkça bizlerden kaçmıyor hemen başımızın üstündeki dallara konup müzik dinliyor, müzik bitince kendileri müzik yapıyorlardı.

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Doğayı içimizde doyasıya duyumsadığımız, çadırlarımızı kurup rahatlıkla kaldığımız, pırıl pırıl denizine dalıp su altını seyrettiğimiz, rahatça yüzebildiğimiz, tekneyle dalışa gidebildiğimiz, kanoyla kürek çekebildiğimiz,

Gökçetepe-Sörf

Gökçetepe-Sörf

sahildeki çakıllar sörfün finini kırsa da sörf yapabildiğimiz, günün her saatinde ormanda güneşten şikayet etmeden uzun yürüyüşler yapıp bisiklete bindiğimiz, top oynadığımız çok güzel bir orman kampıydı,

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı’nın bir adı da ‘Kayıp Cennet’ti. Cennet sözcüğü Gökçetepe’yi tam olarak anlatan bir sözcük. Yemyeşil Orman, pırıl pırıl bir deniz, bu denizde yüzmek, denizin altını seyretmek olağanüstüydü. Burasının hangi tarihte kamp alanı olarak düzenlendiğini bilmiyorum. Belirli yerlere tuvaletler, bulaşık ve çamaşır yıkama yerleri yapılmış.

Gökçetepe Orman Kampı'nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Gökçetepe Orman Kampı’nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Yalnız bu yapılar tam olarak bitirilmemiş, bulaşıkhane ve çamaşırhane olarak yapılan yerler açılmamıştı. Binalar bakımsızdı.

Kampta özellikle yazın su ve çöp sorunu vardı. Su çok azdı, çöpler de yöre belediyesi tarafından sık toplanmıyordu. Yazın Gökçetepe’ye pek gitmiyorduk, genelde ilkbahar, sonbahar ve kış mevsimlerinde iki haftada bir giderdik. Her mevsim Gökçetepe bir başka güzel olurdu! Orada kamp yapmaya doyamazdık, kimi zaman yağmurda, kimi zaman karda kurardık çadırımızı. İstanbul’dan yola çıktıktan üç saat sonra harika bir doğada olmak olağanüstüydü.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz yazları Gökçetepe’ye hiç gitmiyor değildik, her yaz bir kaç gün de olsa mutlaka uğrardık; ancak uzun süre kalmazdık. Her yaz Gökçetepe’ye Keşan’dan, Edirne’den, İstanbul’dan gelip kamp yapan, aylarca kalan Gökçetepe’ye aşık kampçılar çok fazlaydı. Biz kampçıların çoğuyla arkadaş olmuştuk. Gökçetepe-Kayıp Cennet’in güzellikleri bizleri birbirimize yaklaştırmıştı.

Gökçetepe'de Kamp Ateşi

Gökçetepe’de Kamp Ateşi

Hele kamp ateşinin etrafında oturup sohbet etmek, ateşin oyunlarını seyretmek harikaydı! Biz kampçılığı seviyoruz, yıllardır kampçıyız ve kamp yapmadan yaşayabileceğimizi düşünemiyoruz. Evet, ne zaman kampa gidiyoruz???

KARAVANIMIZIN MUTFAĞINDA BİRİ Mİ VAR? (Gezici Doğa Evim 15)

1999 yılında yaptığımız büyük ralliden sonra, 2000 yılında Buket’le ne kadar karavancı olduğumuzu sınamaya karar verdik. Marmara Denizi’nin etrafını yeni aldığımız karavanımızla dolaşacak Çanakkale’ye geçip oradan İstanbul’a dönecektik. Bir yıl önce bize sorun yaratan, yokuşları çıkarken zorlandığımız 1400’lük aracımız Typo’yu elden çıkarıp 2000’lik bir Ford aldık. Artık yokuşlarda sorun yaşamayacaktık. Büyük bir heyecanla karavanımızı geziye hazırladık.

marmara_deniziBuket, Marmara Denizi’nin çevresindeki kampları araştırdı; tek tek adreslerini, telefon numaralarını defterine not etti. Marmara’nın hemen her yerinde onlarca kamping vardı, her gece bir yerde kalır, gündüzleri de gecelediğimiz kentleri, kasabaları, köyleri, bunların ören yerlerini, müzelerini dolaşırız diye düşünüyorduk. Ancak gittiğimiz yerlerin çoğunda -Turizm Bakanlığı’nda halen kamping olarak görünen yerlerin- kamping olmadığını gördük. Pek çok kamping yıllar önce kapanmış, oraların zamanında kamping olduğunu hatırlayanlara bile rastlamadık.

Büyük düş kırıklığına uğradık. Karavancılığın zorluğunu Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi sayılan Marmara’da anladık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor! Bazı  akaryakıt istasyonlarındaki görevliler:

«Benzini öndeki araca mı arkadakine mi koyacağız? diye soruyorlar. Aslında kamp ve karavan yaşamını bilmeyenlere anlatabilsek, onları kampçılığa-karavancılığa özendirsek. Gezici doğa eviyle gezilere çıkıp doğanın içinde yaşasalar, doğayı sevip korusalar fena mı olur?

Buket-Selçuk Borak

Buket-Selçuk Borak Karavanlarında

Bu gezimizde iki-üç yerde rastladığımız kampinglerde kaldık. Yalnız bu kamp alanlarında çadır ve karavanların yerleşimleri, büyük kentlerimizdeki çarpık yapılaşmaya benziyordu. çadırlar-abÇadırlar birbirinin dibine kurulmuş, karavanlar arasındaki uzaklık iki metreyi geçmiyordu. Öyle ki karavanımızın önünde akşam yemeğimizi yerken mutfağımızdan gelen gürültüleri duyunca şaşkınlıkla:

-Karavanımızın mutfağında biri mi var? sorusunu karşılıklı sorarken gürültünün, hemen yanı başımıza park etmiş komşu karavandan geldiğini anlıyorduk. Böyle iç içe yerleşimler bizi çok rahatsız etti. Bizim istediğimiz şey, çadırımızda ya da karavanımızda başkalarıyla belli mesafede ve saygı çerçevesinde yaşamaktı.

ALAÇATI SÖRFÇÜLERİN CENNETİ (Gezici Doğa Evim 13)

Kaş’ı, Kalkan’ı, Fethiye’yi, Köyceğiz’i, Göcek’i geze dolaşa Gökova’ya geldik. Marmaris’e girsek mi girmesek mi diye düşündük taşındık, konuştuk; Marmaris’e uğramadık. Selçuk’la Mithat bir aydır Alaçatı’da sörf yapma hayalini kuruyorlardı. Bir an önce hayallerinin gerçekleşmesi için Alaçatı’nın yollarına düştük.

Alaçatı Sörf Merkezi'ne Giderken

Alaçatı Sörf Merkezi’ne Giderken

Son durağımız Alaçatı olacaktı. Sonunda beklenen gün geldi, Alaçatı’dan sörf merkezine  giderken heyecanımız doruktaydı. Hele tepeden aşağı inerken sörflerin rengârenk kelebekler gibi uçuşması görülmeye değerdi.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Onlarca sörfçü karşılıklı, yan yana sörflerini ustalıkla kullanıyordu. İçimizi büyük bir coşku kapladı!

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Alaçatı Karavanlar ve Çadırlar

Nihayet Alaçatı’mıza kavuşmuştuk. Kendimizi deniz kenarında buluverdik. Karavanlarımızı alelacele park ettik.

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Rüzgâr olanca şiddetiyle esiyor, o estikçe sörfçüler havalara uçuyor, rüzgâr şiddetini arttırdıkça sörfçüler çıldırıyor, sörflerini çılgınca dansettiriyor, türlü atraksiyonlar yapıyorlardı.

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı Sörfçüler

Alaçatı Sörfçüler

Bizler oturmayı bile akıl edemeden büyülenmişçesine onları izliyorduk. Ne muhteşem bir gösteriydi!

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Alaçatı/ Sevil-Mithat-Buket-Selçuk

Bu sörf gösterisini izlerken aklımıza bir yıl öncesi geldi; bir yıl önce de Alaçatı’daydık. Aylardan yine temmuzdu. Avşa’dan arkadaşlarımız Selda ve Uluç’la sözleşmiştik, onlar da geleceklerdi Alaçatı’ya. Uluç tam bir sörf delisiydi. Çadırımızı alır geliriz demişlerdi. Biz onların çadırını aramaya çıktık; fakat bulamadık.

Teknoloji ne güne duruyor deyip Uluç’a telefon açtık:

«Biz Alaçatı’dayız, sizler neredesiniz?» dedik. Uluç:

«Biz dün akşam Alaçatı’dan Avşa’ya döndük,» deyip başlarına geleni anlattı.

İki gün önce Selda’yla Alaçatı’ya gelmişler, rüzgâr çok fazlaymış, çadırlarını güçlükle kurmuşlar. Uluç sörf yaptıktan sonra köfte ve makarna pişirip akşam yemeği için masalarını hazırlamışlar. Onlar bu hazırlıkları yaparken rüzgâr da şiddetini arttırdıkça arttırmış. Minik masalarına oturup tabaklarına mis gibi kokan köfteleri ve makarnayı koyup yemeğe başlamışlar, daha tek köfteyi bitiremeden yaramaz rüzgâr, tabakları yüzlerine yapıştırmış. Yüzleri, üstleri başları köfteli makarna olmuş. Kendilerini köfteli makarnadan arındırıp çadırlarına atmışlar, sinirleri bozulmuş, çadır rüzgârın şiddetiyle sağa sola yattıkça Selda’yla Uluç da bütün gece gözlerini kırpmamışlar ve ertesi sabah rüzgârın hiddetini, şiddetini devam ettirdiğini görünce Alaçatı’dan ayrılalım ayrılmayalım tartışmasına başlamışlar, tartışa tartışa Avşa’ya dönmüşler.

Bizim Alaçatı’da olduğumuzu duyar duymaz «Tamam, biz hemen yola çıkıyoruz,» dediler. Ertesi gün Alaçatı’ya geldiler. Ama bu sefer çadırlarını getirmemiş, sörf merkezine yakın bir pansiyonda yer ayırtmışlardı. Gündüz hep birlikteydik, akşamları pansiyonlarına gidiyorlardı. Uluç kendini sörfe vurmuştu, hiç dinlenmeden bütün gün sörf yapıyordu. Bir akşam üzeri topallayarak yanımıza geldi. Hayrola ne oldu demeye kalmadan Selda: “Uluç ayağını denizde bir kayaya vurmuş, baş parmağı morardı ve şişti, yürümekte zorlanıyor,” dedi. Selçuk: “Biz, Buket’le sana bir ilaç yaparız, ayağın kısa zamanda iyileşir,” deyince hemen ilacı hazırlamaya giriştik.

Selçuk ve Buket, Uluç'a ilaç hazırlarken

Selçuk ve Buket Borak, Uluç’a ilaç hazırlarken

Uluç’un ayağı için yedi zeytini çekirdeğiyle havanda ezdik, özellikle çekirdeklerin kırılması gerekiyor, ezilen zeytin ve çekirdeklerle yine ezdiğimiz bir baş soğanı karıştırdık. Uluç’un ayağına malzemeyi koyduk, naylonla sardık. Uluç ve Selda pansiyonlarına gittiler, ertesi gün merakla onların gelmesini bekledik. Neredeyse öğlen olmuştu, gelen giden yoktu. Bizler herhalde ayağı iyi değil ki hâlâ gelmediler, derken karavanın yanında bir araba durdu, arabayı Selda kullanıyordu, yazık Uluç çok kötü diye düşünürken arabanın diğer kapısından Uluç indi, şakır şakır oynuyordu. “Ayağımda ağrı yok, rahatça yürüyebiliyorum ve hemen sörf yapmaya gidiyorum,” dedi ve gitti. O gün akşama kadar hiç dinlenmeden sörf yaptı. Bizim ilaç işe yaramıştı.

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Alaçatı/ Nursel-Selami-Mert Şahin

Yine aynı yıl Mithat’ın yıllarca birlikte kamp  ve dalış yaptığı arkadaşı Selami, eşi Nursel, oğulları Mertcan ve Deniz Şahin de Alaçatı’ya tatile gelmişler, Alaçatı’da bir otelde kalıyorlarmış, iki-üç gün bize de uğradılar. Bir seferinde Selami avladığı balıkları getirdi, Nursel’le birlikte balığı bir güzel pişirdiler, güle söyleye afiyetle yedik. Sabahleyin İstanbul’a hareket edeceklerini söylediler, vedalaştık. Ertesi gün akşam üzerine doğru Selamilerin arabasını gördük yolun başında, bize doğru geliyordu. Şaşırdık, onların İstanbul yolunda olmaları gerekmiyor mu diye birbirimize sorarken arabaları karavanlarımızın yanında durdu. Arabadan önce Selami arkadan Nursel indi, betleri benizleri atmıştı. Çok meraklandık. Hayrola, ne oldu? demeye fırsat bulamadan Nursel olanları anlattı.

Selami, yola çıkmadan önce bir dalış daha yapmak istemiş; sessiz, sakin bir koya gitmişler, arabayı deniz kenarına sokamamışlar, sahilden kolayca görebilecekleri yüksekçe bir yere park edip denize gitmişler. Kendilerini bir an önce Ege’nin ışıl ışıl sularına atmak için acele ettiklerinden arabanın camlarından birini açık unutmuşlar. Yüzdükten, daldıktan, güneşlendikten sonra yola çıkmak için arabalarına geldiklerinde cüzdanlarının ve kıymetli eşyalarının çalındığını görüp büyük bir şok yaşamışlar. İstanbul’a dönüşlerini bir gün ertelemişler.

My captured pictureBu tatsız olay canımızı sıktı; ama Şahin ailesi bu durumu çabuk kabullenip canımıza bir şey olmadı ya deyip kendilerini teselli ettiler ve günün kalanını neşe içinde geçirdik. Alaçatı’nın soğuk, parlak sularına bıraktık kendimizi.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN EVİ ve AHMET’İN DÜŞÜ (Hüsniye ile Ahmet 18)

Thassos Adası’nda çadırımızda keyifle kaldık, çadır bizim olmazsa olmazımız oldu artık. Çadırımızda ilk kalışımız değildi ve son da olmayacaktı. Çadırımızı çok seviyorduk. Ahmet çocuklar gibi şendi, öyle mutluydu ki Golden Beach Kamping’de… Onun neşeli olması beni çok çok mutlu ediyordu.

Resim 349-çadır abcİstanbul’dan yola birlikte çıktığımız arkadaşlarımız Thassos’ta iki gün kalmayı düşünüyorlardı.

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Thassos Adası’nın cazibesine kapılıp bir hafta kaldılar.Bir haftanın sonunda onları Halkidiki Yarımadası’na uğurladık.

Biz tüm tatilimizi Thassos Adası’nda geçirecektik. Tatilimizin sonuna doğru bir sabah kuş cıvıltılarıyla uyandık, Pepa ve Ahmet Bey’le güzel bir kahvaltı ettik çam ağaçlarının altında. Ahmet Bey:

-Bir an önce hazırlanın yola çıkıyoruz, dedi.

Hüsniye ile Pepa

Hüsniye ile Pepa

Pepa ve ben, hemen itiraz ettik:

-Aaa, daha birkaç günümüz var, ne bu acele! dedik. Ahmet Bey:

-İstanbul’a gitmiyoruz, önce Selanik’e gideceğiz, Atatürk’ün Evi’ni ziyaret edeceğiz, dedi.

Sevgili dostumuz Ahmet Bey, Ahmet’in Selanik’e, Atatürk’ün Evi’ne gitmek istediğini anlamış olmalıydı. Kendisi ve Pepa defalarca Selanik’e gitmişlerdi. Selanik’e gitme düşüncesi Ahmet’i memnun etmek içindi.

husniye-ahmet babAh, Ahmet’i görmeliydiniz; sevinçten çıldırdı… çıldırdı… Onu böylesine mutlu görmek dünyaya bedeldi…

dsc_0153hymer karavan-abHemen çadırımızı toplamaya giriştik, bir saat içinde hepimiz hazırdık; tüm eşyalarımızı karavana yerleştirdik, karavandaki yerlerimizi aldık veee yola koyulduk.

My captured picture

My captured pictureSelanik’te ilk önce Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret ettik. Ahmet de ben de çok duygulandık! Sanki Mustafa Kemal Atatürk de orada bizimleydi. Ahmet’in düşüydü onun doğduğu ve çocukluğunu yaşadığı bu evi ziyaret etmek. Düşü gerçekleşmişti! Yaşlar, Ahmet’in yanaklarından usul usul aşağıya iniyordu. Islak ıslak gülümsüyordu Ahmet. Ona öyle yakışıyordu ki o gülümseme… Selanik ne güzel bir kentti! Kendimizi orada yabancı gibi hissetmedik, sanki kendi ülkemizdeydik, bu duyguyu Atamızın evi veriyor sanırım.

Bizim hüznümüzü, mutluluğumuzu gören Ahmet Bey ve Pepa’nın da gözleri dostlukla, sevgiyle ışıl ışıl parlıyordu.

Yunanistan gezimizi her zaman büyük bir keyifle anımsadık.