YERALTINDAN NOTLAR- DOSTOYEVSKİ

Kitabın Adı: Yeraltından Notlar

Yazarı:  Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Yayınevi: Can Yayınları- Çeviren: Ergin Altay/İletişim Yayıncılık-Çeviren Mehmet Özgül/

Ema Yayıncılık-Çeviren: Leyla Şener/İş Bankası Kültür Yayınları-Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

yeraltından notlar-1Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabını Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından okudum ilk defa Nihal Yalaza Taluy çevirisiyle, bu yıl ise e-kitaptan okudum. Çeviren Mehmet Özgül’dü. Bir kitabın çevirmenini çok önemserim, kolay değildir bir kitabı çevirmek, kendi diline ve kitabı çevirdiğin yabancı dile hâkim olmak gerekir. Dile hâkim olmak kadar yazarı, edebiyatı bilmek gerekir diye düşünüyorum. Nedense okur, bir kitabın çevirmeninin ismini bilmez veya buna dikkat etmez. Çevirmenler olmasaydı, halimiz nice olurdu diye düşünmeden edemiyorum..

Kitap karakterin kendisini hasta bir adam olarak tanımlamasıyla başlıyor. Hasta olmasına karşın tedavi olmadığını ve olmak da istemediğini, iyi bir öğrenim görmesine karşın pek çok boş inancı olduğunu söylüyor. Hıncından tedavi olmadığını, yıllardır hastalık çektiğini, tedavi olmamakla hekimlere bir kötülük yapmadığını, kötülüğün kendisine olacağını anlatıyor. Daha kitabın girişinde bu kişinin kızgın, birtakım şeylere hınçlı ve kendisinin  çelişki içinde olduğunu anlıyoruz.

yeraltından notlar 2Dostoyevski var oluş hakkındaki düşüncelerini bu eserinde açıkça ortaya koymuş ve pek çok yazarı, düşünürü etkilemiş, varoluş felsefesi üzerinde düşündürmüştür.

Yazarın yarattığı kahraman sürekli çelişkiler içinde, hastalık derecesinde saplantılı olan inatçı bir kişidir. Dostoyevski bu kahramanı yaratırken kendisi de bunalımdaymış gibi hissettiriyor bize. İsmi de ilginç Yeraltından Notlar, bu insanın kişiliğinin en dipte kalan kısımlarının anlatılmasıdır, yazar kendini, düşüncelerini, ruhunu yeraltında sıkışmış hissetmekte ve yarattığı karakter aracılığı ile hem karakteri hem yaşadığı toplumu hem de tüm dünyayı eleştirmektedir.

imagesdostoyevski

Dostoyevski (D.T.1821- Ö.T.1881)

Yazar kahramanın düşüncelerini, yaptıklarını, yaşadıklarını kafasında yaşamış olabilir mi? Kitabın kahramanı kafasında sürekli kendisiyle konuşmakta, başkalarını ve kendisini alabildiğine eleştirmektedir. Kendisiyle ilgili düşüncelerini kendiyle enine boyuna tartışmakta, kişiliğinin en karanlık taraflarını bile derinlerden çıkarıp sözcüklere dökmektedir. Ona genelde kitap gibi  veya bir kitaptan alıntılar yaparmış gibi konuştuğu söylenir. Kahramanımız eğitimli ve okuyan bir kişidir; düşününce kendi de bir kitaptaki düşünceleri anlattığını zanneder. Aslında anlattığı kendi düşünceleridir. Bizler de zaman zaman kendimize baktığımızda derinlerde yatan farklı bizleri görmez miyiz? Kitabın karakteri kadar olmasa da o bizlerle konuşmaz mıyız?  Kahramanımızda büyük ölçüde aşağılık kompleksi olduğu kadar kendisini başkalarından üstün görme durumu da var. Kendini üstün gören yani egosu oldukça fazla olan bir adam ne kadar zavallı olduğunu anlatarak-öyle ki bir böcek bile olamadığını söyler- egosunu daha da şişirir, diğer insanlara değer vermediğini her zaman dile getirir, daha doğrusu kendi kendisiyle konuşurken bize anlatır. Bu adam kendini toplumdan soyutlayarak yeraltına hapseder. Aslında tüm dünyaya, uygarlığın acımasızlığına karşıdır.

Yazarın kahramanı sıradan biridir, yazar bize sıradan bir kişinin de sıra dışı yönleri olabileceğini ve bu sıra dışı yönlerin her insanda bulunabileceğini gayet güzel anlatıyor. İnsan düşünmeden edemiyor, Dostoyevski tüm bunları yaşadı, düşündü mü? Yoksa iyi bir gözlem ve analiz sonucu mu bu karakteri ortaya çıkardı? İster kendi yaşadıkları isterse gözlemleri sonucu bu kitabı yazmış olsun. Kitaptaki karakterin psikolojisini o kadar iyi anlatıyor ki okuyucu bir anda kendisine dönüp kendini gözden geçirmeye, eleştirmeye başlıyor. Kim bilir belki bizler de sevmediğimiz insanlara karşı kızgınlık duyabilir, kitaptaki karakter kadar olmasa da çelişkiler içinde olabiliriz. Yazar istediğini bir şekilde elde ediyor; tabii ki istediği bir şey varsa. Belki de bunu yazdıktan sonra “ne iyi yaptım da yazdım, çok rahatladım” diye düşünmüş olabilir.

Benimki sadece varsayım. Bir yazar kim ve ne için yazar? sorusuna yanıt arıyorsak; yanıtı ‘okur için’ olmalı diye düşünüyorum, o halde okura vermek istediği bir ileti, onda görmek istediği bir değişiklik istiyor olabilir diyorum. Okuru düşündürüyor, aşırı derecede rahatsız ediyor. Okur; yaşadığı çağı, kendini, yapılan haksızlıkları, vahşi uygarlığı ve daha nicelerini sorguluyor. O zaman yazarın istediğini elde ettiğini, okurda fark yarattığını bir okur olarak anlayabiliyorum.

Dostoyevski ister başkalarını gözlemleyerek isterse kendinden yola çıkarak bu eseri yazmış olsun, bana düşündürdüğü insanları çok iyi bildiği, onların görünmeyen taraflarını rahatlıkla görebildiği ve tüm bunları söze dökebildiğidir. Yüz elli yıl önce yazılmış bir eserde bugünü sorgulayabiliyor, ders çıkarabiliyoruz. İşte böyle eserler klasik diye tanımlanıyor. Yani hiçbir zaman eskimeyecek, güncelliğini hep koruyacak olanlar.

Az daha unutuyordum, ben Yeraltından Notlar’ın oyununu da seyrettim, uzun süredir kapalı olan AKM’nin Aziz Nesin Sahnesi’nde. 2006-2007 sezonunda’ Özgür Yalım’ Yeraltından Notlar’ı tiyatro metnine uyarladı ve oyunu yönetti. Alexander Petihof’un besteleyip balalaykasıyla eşlik ettiği müzik çok etkiliydi. Bir oyuna Petihof’un müziği bu kadar mı yakışır?

Oyunun yönetmeninden, nerede, ne zaman oynandığından, müziğinden bahsettin de o oyunda oynayanlardan söz etmedin diyenleriniz olabilir. Küçük rolleri olan oyuncular oldukça başarılıydılar rollerinde.

Payidar Tüfekçioğlu 2

Payidar Tüfekçioğlu(Mayıs 1962- Mayıs 2017)- Yeraltından Notlar

Bir türlü ana oyuncuya gelemedim, gelmeye çalışıyorum, ancak onu 2017 yılının Mayıs ayında kaybetmiş olmamız beni hüzünlendiriyor.

payidar tüfekçioğlu 4

Payidar Tüfekçioğlu- Yeraltından Notlar

Bu oyunla 2007 yılında Afife Tiyatro Ödülleri’nden yılın en başarılı erkek oyuncusu ödülünü alan Payidar Tüfekçioğlu gerçekten çok iyiydi; adeta Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’daki karakteriyle özdeşleşmişti; oyunda her ne kadar kalabalık bir kadro olsa da tek kişilik tadında, kitap gibi bir oyundu.

payidar tüfekçioğlu 3

Yeraltından Notlar adlı tiyatro oyunundan bir sahne.(İstanbul Devlet Tiyatrosu)

Tiyatroyu gülme, rahatlama yeri olarak görenlere göre bir oyun olmadığı çok açıktı. Yine de bazı seyirciler böyle bir oyunda nasıl kahkahalarını koyveriyorlar bir türlü anlayamıyorum. Belki bazı sahnelerde acı acı tebessüm edilebilir, ama o kadar. Başka türlüsü olmaz.

afife-tiyatro-odulleri-adayi-oyun

Afife Jale ve Afife Tiyatro Ödülü

Yeraltından Notlar adlı oyun 2006-2007 sezonunda 11. Afife Tiyatro Ödülleri’nden bir tane değil, üç ödül aldı:

özgür yalım

Özgür Yalım (Tiyatro Oyuncusu, Yönetmen)

2007 yılının en başarılı yönetmeni: Özgür Yalım

En başarılı erkek oyuncu: Payidar Tüfekçioğlu

ali cem köroğlu2007 yılının en başarılı sahne tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu

. Kitaptan bazı bölümleri alıntıladım; aslında kitabın tümü alıntılanabilir. Bunu yapamayacağıma göre okumadıysanız kitabı okumalısınız. Belki Yeraltından Notlar oyunu yine sahneye konur, mutlaka onu da görün derim.

yeraltından notlar 5Kitaptan Alıntılar:

“Niçin iyilik üstüne, güzel, yüce şeyler üstüne anlayışım derinleştikçe, batağa daha çok saplanıyorum, neredeyse boğulmama ramak kalıyor.”

“Uygarlık neyimizi yumuşatmış, anlayalım! Duygularımızın türlerini çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır uygarlık. Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu korkarım, kan dökmede bir zevk aramaya kadar varacak. Üstelik böyle bir felaket insanlığın başına çoktan gelmiştir. Cana kıyıcılıkta en ince ustalıkları gösterenlerin uygar kimseler olduklarına hiç dikkat ettiniz mi?

… Uygarlık sonunda insanlar daha çok kan dökücü olmadılarsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç birer cana kıyıcı olmuşlardır. Eskiden hak uğruna kan dökülür, istendiği kadar insan iç huzuruyla öldürülürdü; çağımızda kan dökmeyi iğrenç bir davranış saydığımız halde yine de bu iğrenç işle uğraşmaktayız; hem de eskisinden daha çok.”

“Her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır.”

“İnsanoğlu her zaman, her yerde kim olursa olsun mantığının ve çıkarlarının buyurduğu gibi değil de gönlünün çektiği gibi davranmıştır.”

“İnsanın yaratmayı, yol açmayı sevdiği su götürmez bir gerçektir. Ama sorarım size, neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi darmadağın etmeye bayılır. Yanıtlar mısınız sorumu? … Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan, kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için yıkmayı, bozup dağıtmayı seviyor olmasın?”

“İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince artık bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek, böyle göz göre göre mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır.”

“ Doğa neyi, ne zaman yapacağımızı bize hiç sormaz; onu hayalimizde canlandırdığımız gibi değil, gerçekte olduğu gibi kabul etmeliyiz.”

“Ah, şimdi şuraya yazdıklarımın bir bölümüne bari inansam başka ne isterdim! Yemin ederim ki beyler,şu çiziktirdiklerimin bir sözcüğüne bile inanmıyorum. Daha doğrusu belki inanıyorum, ama bir yandan da nedense her sözümün yalan olduğunu hissediyor, kuşkular içinde kıvranıyorum.

-Öyleyse ne diye yazdınız bunları? diyeceksiniz.

-İşsiz güçsüz olarak sizi de yeraltına sokup, kırk yıl sonra “Durumunuz nicedir? diye sormaya gelsem, sizin karşılığınız ne olurdu? insan kırk yıl tek başına, işsiz güçsüz bırakılır mı efendim?

“Peki ama bütün bunları yayımlayarak üstelik bir de sizlere okutacağımı düşünecek kadar ağır başlılıktan yoksun musunuz? Sonra, bir sorun daha var: Sizlere niçin “beyler, efendiler, okurlarım” diye sesleniyorum? Az sonra yazacağım itiraflar ne yayımlanabilir,  ne de başkalarına okutulur türdendir. En azından ben kendimde bu güveni bulamıyorum, hem bulsam ne çıkar! Fakat ne yaparsınız ki içime bir heves düştü, ben de bu hevesi gerçekleştirmeye çalışacağım.

Her insanın anılarında herkese söyleyemeyeceği, ancak dostlarına açabileceği şeyler vardır. Hatta dostlarına bile açılamayacak, gizli kalması koşuluyla yalnız kendimize itirafta bulunacağımız durumlar olur. Ama bir de öyleleri vardır ki kendi kendimize bile açmaktan korkarız. Her aklı başında insanın dağarcığında bile böyleleri yığınla bulunur. Daha doğrusu insan aklını başına topladıkça bunların da sayısı artar. Geçenlerde eski serüvenlerimi kafamda şöyle bir toparlayayım diye karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, büyük bir tedirginlikle çoğunu geçiştirmeye çalışıyorum. Yalnız anımsamakla kalmayıp bunları bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapacağım.

İnsan hiç olmazsa kendi kendisiyle içli-dışlı olabiliyor, gerçekleri çekinmeden söyleyebiliyor mu?”

“Neden anılarımı ille de yazmak istiyorum? Okurlar için olmadığına göre, anılarımı kâğıda dökmeden zihnimden geçirmekle yetinemez miydim?

Orası öyle, ama anılarım kâğıt üstünde daha bir görkemli duruyor. Böylece etkisi daha da artacak, kişiliğim üstünde daha doğru bir yargıya varabileceğim; buna bir de üslup güzelliği eklenecek. Ayrıca, içimi dökmekle belki rahatlayacağım. Sırası gelmişken söyleyeceğim eski bir anım var ki şu sıralar canımı sıkıp duruyor. Geçenlerde birden kafama takıldı, o günden beri, hep kulağımda çınlayan hüzünlü bir müzik parçası gibi, bir türlü aklımdan çıkmıyor. Peki ama, ondan kurtulmam da gerekli. Böyle anıların yüzlercesi var bende, zaman zaman bunlardan bir tanesi üste çıkarak beni bunaltmaya başlıyor. Yazmakla kurtulacağıma inanıyorum nedense. Bir kez denesem ne çıkar?”

“En küçüğünden en büyüğüne kadar dairedekilerin hepsinden nefret ediyor,onları bir yandan küçümserken, bir yandan da onlara karşı çekingenlik duyuyordum. Daire arkadaşlarımı kendimden üstün gördüğüm de oluyordu. Bu hal durup dururken geliyordu başıma. Onları ya küçümsüyor ya da kendimden üstün görüyordum.”

“Davranışlarımda bir başkalık görecekler diye ödüm patlıyordu. Aslında başka olmaya kim dayanabilirdi ki! Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizdekilerden yalnızca ben aydın olduğum için kendimi ürkek, köle ruhlu hisseden tek kişi bendim. Yalnızca hissetmek olsa gene iyi; gerçekten de korkağın, köle ruhlunun biriydim ben. Zamanımızda her aklı başında adam korkaktır, köle ruhludur, açıkçası böyle olmak zorundadır.”

 

TİMBUKTU ve TİMBUKTU

Kitabın Adı: Timbuktu

Yazarın Adı: Paul Auster

Türü:             Roman

Yayınevi:      Can Yayınları

Sayfa sayısı: 123

Çeviren:        İlknur Özdemir

Roman bir köpeğin bakış açısıyla anlatılıyor. Kemik Bey adındaki köpek, sahibi Willy’nin yaşam tarzını düşüncelerini ve kendi düşüncelerini aktarıyor okuyucuya. Sıradan bir köpek değil Kemik Bey, sahibi Willy’nin her dediğini anlıyor, Willy’nin anlattıkları ve yaşadıklarıyla ilgili yorum yapabiliyor, düşünebiliyor; sadece konuşamıyor. Anlama yetisi çok gelişmiş olan Kemik Bey, bunu sahibinin kendisiyle uzun uzun konuşmasına borçlu olduğunu düşünüyor.

Timbuktu Evsiz barksız bir insan olan Willy, psikolojik olarak rahatsızlanınca uzun süre tımarhanede yatmış, annesini kaybettikten sonra sokaklarda yaşamaya başlamış, tabii Kemik Bey’le. Willy düşüncelerini Kemik Bey’e anlatıyor, o da yorumlayarak bize aktarıyor. Kemik Bey bizi insanlığımızla yüzleştiriyor. Pek uzun olmayan roman bizi eğlendirirken hüzünlendiriyor. İnsan ilişkilerini, yaşamı, dünyayı sorgularken buluyoruz kendimizi.

Kitabın adı olan Timbuktu sözcüğü, ilk duyduğumuzda bize ilginç geliyor. Timbuktu, Willy’nin ölünce gideceği yer. Ruhun bedenden ayrılınca bedenin toprağa gömüldüğünü, ruhunsa öteki dünyaya gitmek üzere havalandığını Kemik Bey’e hep Willy anlatmıştı. Willy son birkaç haftadır durmadan bu konu üzerinde konuşuyordu, köpek artık öteki dünyanın gerçek bir yer olduğundan kuşku duymaz olmuştu. Bu yerin adı Timbuktu idi ve Kemik Bey’in anlayabildiği kadarıyla çölün ortasında bir yerlerdeydi. New York’un, Baltimore’un, Polonya’nın ya da yolculukları boyunca uğradıkları bütün kentlerin uzağındaydı. Bir seferinde Willy orayı, “ruhların vahası” diye tanımlamıştı, bir başka seferde “Bu dünyanın haritasının bittiği yerde, Timbuktu’nun haritası başlar,” demişti. Besbelli, oraya ulaşmak için göz alabildiğine uzanan bir kum ve sıcak ülkesinden, bitmek bilmeyen bomboş topraklardan geçmek zorundaydı insan. Kemik Bey bu yolculuğu fazlasıyla güç ve zahmetli bulmuştu; ama Willy böyle olmadığı konusunda güvence verdi ona, göz açıp kapayıncaya kadar orada olunacağını söyledi. “Ve bir kez oraya varınca, dedi, o sığınağın sınırlarından içeri girince, artık yiyecek bulacağım, geceleri uyuyacağım ya da bağırsaklarımı boşaltacağım diye bir kaygın olmayacak. Evrenle bütünleşecek, Tanrı’nın beyninde yer alan bir antimadde zerreciği olacaksın.” Kemik Bey böyle bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal etmekte güçlük çekiyordu; ama Willy bu konudan öylesine özlemle söz ediyor, ederken de sesinde öyle tatlı titreşimler yankılanıyordu ki köpek sonunda kuruntulanmaktan vazgeçti.”Tim-buk-tu.” Artık bu sözcüğün söylenmesi bile onu mutlandırmaya yeter olmuştu.

Kitapta Timbuktu, kişilerin öldüğü zaman gittiği bir yer olarak anlatılsa da gerçekte Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir şehirmiş Timbuktu. İlim ve kültürün yanı sıra altın ticaretinin de merkeziymiş bu şehir. Eski zamanlarda Timbuktu’ya gitmek o kadar zormuş o kadar zormuş ki, yola çıkanlar Timbuktu’ya ulaşamadan yollarda ölürlermiş. Avrupalılar Timbuktu’nun nerede olduğunu tam olarak bilemez; ancak Timbuktu’yla ilgili çeşitli efsaneler anlatır, üstelik bunlara da inanırlarmış. Bu efsanelerden biri Timbuktu’nun evlerinin altından olduğuymuş. Timbuktu hem altın şehri, hem de ulaşılmaz şehir imajına sahipmiş.

İnsan bu efsanelerin ne kadarının gerçek olduğunu merak ediyor doğrusu; Timbuktu’dan altın çıkıyormuş da altından elde edilen kazancın ne kadarı halka yansıyordu acaba? Halkın Timbuktu’nun altınlarından faydalandığına, insanların Timbuktu’da bolluk ve refah içinde yaşadığına ben inanamıyorum. Keşke yanılıyor olsam.

Eskiden Timbuktu’ya gitmek, oraya ulaşabilmek ne kadar zorsa bugün o kadar kolay. Tatil sitelerine baktığınızda Timbuktu’ya nasıl gidebileceğiniz, tatilinizi en güzel ne şekilde değerlendirebileceğinizi görüyorsunuz.

Willy, ölünce Timbuktu’ya gideceğini düşünüp mutlu oluyordu, bizimse yaşarken Timbuktu’ya gitme olasılığımız var.

Unesco 1988 yılında Timbuktu’yu Dünya Mirası Listesi’ne eklemiş.Ortaçağ boyunca dünya altın gereksiniminin üçte ikisini Batı Afrika’daki Timbuktu karşılıyormuş. Timbuktu yalnız altınıyla değil bilim merkezi olmasıyla da ünlüymüş.

Timbuktu’da XVll. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etmiş. 1893-1960 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olmuş Timbuktu. Fransa’nın sömürgesi olduğu yıllarda Timbuktu’da eğitim sürse de binlerce yazma eser evlerin mahzenlerinde çürümeye terk edilmiş ve yoksulluk alabildiğine hüküm sürmüş.

Uzun süre sömürgeleri olan ülkeler, sömürgelerine ne yazık ki adil davranmamışlar; onlardan faydalanmaya bakmışlar ve daha sonra onları yoksulluklarıyla baş başa bırakmışlar.

 

BİR OYUN: KONTRABAS-BİR YAZAR: PATRİCK SÜSKIND-BİR OYUNCU: METİN BELGİN

Kontrabas (Der Kontrabass) Alman yazar Patrick Süskınd tarafından 1980 yılında yazılmış tek kişilik bir oyundur. Yazarın ilk oyunu Kontrabas’ı Almanca’dan çeviren Tevfik Turan’dır. Oyun 1989 yılında Kıyı Yayınları, 2010 yılında da Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Kontrabas

Türkçeden başka pek çok dile çevrilen Der Kontrabass; Almanya, İsviçre ve Avusturya’da en çok oynanan oyunlar arasına girdiği gibi  Edinburg Festivali’nde ve Londra National Theatre’da sahnelendi.

Oyunu okuduğunuzda yazarın kontrbas çalmasını bildiğini düşünüyorsunuz, oysa Patrick Süskınd kontrbas çalmayı bilmiyormuş, piyano çalıyormuş. Onun kontrbas çalmasını bilmediğini öğrenmek pek çok okuru şaşırtmış olmalı; bir kontrbasın ve kontrbasçının öyküsü ancak bu kadar gerçek, bu kadar güzel anlatılabilir.

Her ne kadar tek kişilik-monolog biçiminde- bir oyun da olsa; kontrbasçı kadar kontrbas da oyunun önemli bir oyuncusu. Başrol onun aslında…

Oyun karşıtlıklar üzerine kurulmuş; kontrbasçı kitabın başında kontrbasını çok sevdiğini, genç yaşlarda çalmaya başladığı kontrbasın orkestranın ve kendi yaşamının olmazsa olmazı olduğunu anlatırken kitabın ilerleyen sayfalarında kontrbas sanatçısı aynı zamanda memur; kontrbasın iri cüssesiyle yaşamında büyük bir yer işgal ettiğinden ve ona duyduğu nefretten bahseder. Yazar, kitabında kontrbası önce yüceltir sonra yerer:

“Kontrbas ses derinliğinden dolayı yegane temel orkestra çalgısıdır. 1750’den yirminci yüzyıla kadar bütün orkestra müziği, hiç abartısız dört telli kontrbasın omuzları üstündedir. Kontrbas, insanın ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi işittiği tek çalgıdır.”

“ Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyurun, bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felaket, fazla yüksek kalıyor, ince de değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar – deli olmak işten değil. Bunun sebebi, kontrbasın melez olması…”

Kontrbas, sanatçının hem sevdiği hem nefret ettiği; dostu ve düşmanı, ne onunla ne onsuz olabiliyor. Arka planda kalmak zorunda olan kontrbas, kontrbasçıyı da arka planda bırakıyor. Yazar kontrbası anlatırken memurlukla yaratıcı sanatçılığı, yaşamdaki çelişkileri ortaya koyuyor. Karşıtlıkları anlattığı kitabın adından da belli “KONTRABAS”…

220px-Kontrabas_afisBir müzisyenin, kontrbas üzerinden müziğe, topluma, bireye, sevgiye, cinselliğe, aileye ve yaşamdaki pek çok soruna değindiği, insanın kendisiyle olan çatışmasını anlattığı Kontrabas adlı oyunla tiyatro oyuncusu Metin Belgin’in yolları yirmi beş yıl önce kesişir. Metin Belgin önceleri bu oyunu sahnelemeyi, oynamayı düşünmez; ama düşüncelerini bir türlü oyundan koparamaz. Sonra bu oyunu İstanbul Devlet Tiyatrolarında sahnelemek için büyük çaba sarfeder. Tiyatro yönetimini ve yönetmenleri bu oyunun sergilenmesi için ikna etmeye çalışır.

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Metin Belgin-Kontrabas /1992 Atatürk Kültür Merkezi (AKM)

Büyük uğraşlar sonucu yönetmenliğini ve oyunculuğunu kendisinin yaptığı KONTRABAS’ı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 11.Ocak.1992’de sahneler.

Metin Belgin yönetmen olarak Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da oyunu sahneye koyar, yönetmen yardımcısı ve oyuncu Olcay Kavuzlu’dur.

Olcay Kavuzlu/Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu/Kontrabas- Ankara Devlet Tiyatrosu

Olcay Kavuzlu’nun oynadığı Kontrabas adlı oyun on dokuz yıldır Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor.

Bu oyunu ilk sahnelendiğinde seyretmiştim Atatürk Kültür Merkezi’nde, tek kişilik oyunları çok severim, Metin Belgin Kontrabas’ta çok başarılıydı.

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Metin Belgin- 25. yılda Kontrabas/ist. Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne

Ve başarısı hâlâ devam ediyor; çünkü Metin Belgin Kontrabas’ı yirmi beş yıldır oynuyor. Demek ki iyi bir yazar ve iyi bir oyuncunun buluştuğu bir oyun yirmi beş yıl sürebiliyor.

İstanbullu ve Ankaralı tiyatro severlerin bir perde olan bir saat süren Kontrabas’ı görme şansları var. Onlara “iyi seyirler” diliyorum.

KOKU-PATRİCK SÜSKİND

Kitap: Koku/ Das Parfüm

Yazarı: Patrick Süskind

Can Yayınları

Almanca aslından çeviren: Tevfik Turan

Sayfa: 258

1949’da Almanya’da doğan Patrick Süskind üniversitede tarih eğitimi aldı. Üniversite yıllarında yazmaya başlayan yazarın, o yıllarda yazdığı düz yazılar ve senaryolar bugüne kadar yayımlanmadı.

Yirmiden fazla dile çevrilen Süskind’in kitapları birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmış. Hakkında pek az bilgi olan Süskind’in yazdığı kısa ve alaycı bir biyografisi de varmış. Münih, Paris ve güney Fransa’da yaşayan Süskind insan içine çıkmaktan pek hoşlanmıyormuş.

Koku

Das Parfum (Koku) Patrick Süskind’in 1985 tarihinde yayımlanan ilk romanı, 33 dile çevrilen Das Parfum, dünyada sekiz milyon adet satılmış, Süskind’i dünya çapında şöhrete kavuşturmuş. Das Parfum, Almanya’nın önemli dergilerinden olan Der Spiegel’in çok satanlar listesinde tam dokuz yıl yer almış; yani hem çok satan hem de uzun yıllar satan bir kitap. Kitabı çok satan, dünya çapında ünlü, ayrıca Almanca konuşulan ülkelerin en önemli çağdaş yazarlarından biri olan Patrick Süskind kendisine verilen edebiyat ödüllerini almıyor ve reddediyormuş.

Patrick Süskind

Patrick Süskind

1987 yılında Tevfik Turan, Das Parfum’u Koku adıyla dilimize çevirmiş, kitap Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Alman yönetmen Tom Tykwer kitabı sinemaya uyarlamış. Film, 2006 yılında Almanya’da; 2007’de Türkiye’de  gösterime girmiş.

Kitap, 17 Temmuz 1738’de Paris’te bir çöplükte doğan, koku alma konusunda üstün yetenekli olan Jean Baptiste Grenouille’i anlatır. Çok çok uzaklardan her nesnenin kokusunu alabilen Grenouille’in kendi kokusu yoktur. Grenouille, bunu fark ettiğinde kendinin de başka insanların da yaşamları değişir. Kendini normal insan haline getirmek, doğal insan kokusunu elde etmek için cinayetler işler. Cinayetlerden elde ettiği kokuları biriktirir.

Kitaptan alıntılar:

“İnsan kokusu hep etten kaynaklanan bir kokudur, o halde günaha batmış bir kokudur. Böyleyken nasıl olur da, etin işlediği günahı henüz düşünde bile tanımamış bir bebek kokabilir? Nasıl koksun ki?”

“Paris her yıl on binin üstünde bulunmuş çocuk, piç, yetim üretiyordu.”

“Küçük Grenouille için Madam Gaillard’ın evi nimetti. Herhalde başka hiçbir yerde hayatta kalmayı başaramazdı. Oysa burada, bu ruh yoksulu kadının yanında serpildi. Dirençli bir bünyesi vardı. Nasıl çöplükte doğduktan sonra hayatta kalabildiyse, şimdi de kendini öyle kolay kolay bu dünyanın dışına ittireceğe benzemiyordu.”

“Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce, bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkârdı.

Bedeni için gereksindiği en az ölçüde besinle giysiydi. Ruhu içinse hiçbir gereksinimi yoktu.”

“Odun/ Grenouille bacaklarını uzatmış, sırtını odunluk duvarına vermiş, gözlerini kapamış kıpırdamadan oturuyordu. Bir şey görmüyor, bir şey hissetmiyordu. Sadece çevresinden yükselip sundurmanın kuytusunda biriken odun kokusunu duyuyordu. Bu güzel kokuyu içiyor, onun içinde boğuluyor, bu kokuyla en içindeki en son gözeneği tıkıyor, kendi de oduna dönüşüyor, ağaçtan bir kukla gibi, bir Pinokyo gibi, ölü gibi yatıyordu odun yığınının üstünde; neden sonra belki bir yarım saat sonra “odun” sözcüğünü çıkardı ağzından. Tepeden tırnağa odunla dolmuş, gırtlağına kadar odunla dolmuşçasına, odun karnından, boğazından, burnundan taşıyormuşçasına kustu, attı sözcüğü. Kustu da kendine geldi, odunun ezici varlığının, kokusunun altında ezilip boğulmaktan kurtuldu. Günlerce bu yoğun koku yaşantısının sersemliği içinde gezdi.

Böyle öğrendi konuşmayı. Soyut kavramlar, özellikle töresel ve ahlaki cinsten olanlar ona zor mu zor geliyordu. Aklında tutamıyor, karıştırıyordu, yetişkin bir insan olduğunda bile istemeye istemeye ve çoğu zaman yanlış kullanacaktı hak, vicdan, tanrı, sevinç, sorumluluk, alçakgönüllülük, şükran vb. sözleri; her birinin neye karşılık olduğu karanlıktı ona ve de hep karanlık kaldı.”

“Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş; şişkin bir yelken gibi kokuyordu.”

“Bu parfümler ona bütün olarak daha çok kaba, hantal; beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu. Ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu.”

“Şimdilik yalnız iğreti olarak da olsa kendisinde olmayan insan kokusunu edinmek istiyordu. Elbet insanların belli bir kokusu var değildi. Her insan başka türlü kokardı, bunu binlerce kokuyu tek tek ayırdedebilen ve insanları doğduğundan beri koklayarak birbirinden ayıran Grenouille’den iyi kim bilebilirdi. Gene de parfümsel yönden ele alındığında insan kokusu diye bir ana tema vardı, pek de bayağı bir koku. Bütün insanların, çevrelerini birer hale gibi, ince farklar gösteren bireysel kokulardan oluşan bulutlar sarsa da aynı biçimde taşıyadurduğu, terli-yağlı, genelde oldukça iğrenç bir ana tema.”

“Onun istediği, belirli insanların kokusuydu; o çok seyrek olan, aşk uyandıran insanların kokusu. Böyleleriydi onun kurbanları.”

“Mayıs’tan eylül sonuna kadar her halk kesiminden, en güzellerinden yirmi dördün üstünde genç kız öldürüldü.”

“Grenouille’in o gün yarattığı garip bir parfüm oldu. O zamana kadar dünyada bundan daha garip bir parfüm yapılmamıştı: bir güzel koku gibi değil, güzel koku yayan bir insan gibi kokuyordu. Bu parfüm karanlık bir odada koklansa, odada ikinci bir insan daha duruyor sanılırdı.”

“Kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu, şimdi gerçek insanlar üzerinde kurmalıydı egemenliğini.”

“Kokulara egemen olan insanın kalbine egemen olurdu.”

“Çiçekler, ölüm korkusu içindeki gözler gibi bir saniye yüzeyde kalıyor, spatulanın gelip yağa gömdüğü anda bembeyaz kesiliyorlar, sıcak yağ çevrelerini sarıveriyordu.

Hemen hemen aynı anda da pörsümüş, solmuş oluyorlardı; anlaşılan ölüm o kadar apansız yakalıyordu ki çiçekleri, son kokulu iç çekişlerini kendilerini boğan o sıvıya teslim etmekten başka seçenekleri kalmıyordu. Ölü çiçekler kokmaya devam ediyor değildi, hayır kokan çiçeklerin kokusunu içmiş olan yağın kendisiydi.”