NAPOLİ’DEN ROMA’YA

Napoli (Naples)

Napoli (Naples)

Napoli- Pozzuoli’deki Solfatara Kamping’de üç gün kaldık. Karavanımızı kampingde bırakıp her sabah Pozzuoli’den metroyla Napoli’ye gittik ; kenti, kentteki yaşamı, kentin tarihini, kültürünü, insanını tanımaya çalıştık. Akşamları otobüs veya metroyla Pozzuoli’ye döndük.

My captured pictureNapoli’den sonraki durağımız Roma olacaktı. Napoli’den Roma’ya gitmek için bindik karavanımıza düştük yollara. Roma’ya giderken iki yol seçeneğimiz vardı: biri otoyol, diğeri deniz kenarından Roma’ya giden eski yoldu. Biz, otoyolu değil eski yolu tercih ettik.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

İtalya’nın kıyılarını, köylerini, kasabalarını görür, istediğimiz yerde mola veririz diye düşündük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arasındaki yerleşimlerden biri

Kimi zaman virajları bol olan sahil yolundan, kimi zaman her iki tarafı yemyeşil, ekili alanların olduğu dümdüz yollardan geçtik. İlginç köyler, kasabalar gördük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası 200-250 km, görsel olarak zevkli bir yolculuk yapıyoruz. Roma’da Roma Kamping’de kalacağız. Karavancı dostumuz Ahmet Bey, İtalya’daki kamplarla ilgili 400 sayfalık bir kitap vermişti. Kitapta her kampın adresi, telefon numarası ve kamplarla ilgili bilgiler var. Roma’da ilk işimiz kalacağımız kampı bulup yerleşmek, sonra da toplu taşıma araçlarını kullanarak şehri gezmek olacak.

Roma Kamping otoyol üzerindeydi, otoyoldan gitseydik kampingin önünden geçecektik; oysa biz eski yoldan varacaktık Roma’ya. Bu da bize sorun yaratabilirdi. Neyse Roma’ya girdik, haritaya göre Roma Kamping’den oldukça uzaktık.

Roma-Venedik Sarayı

Venedik Meydanı (Piazza Venezzia)-Vittorio Emanuele II Anıtı

Roma’da Venedik Meydanı’nda bir gence Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk.O, şöyle bir tarif yaptı:

“Önce sola dönün, sonra sağa, elli metre gittikten sonra yine sağa dönün, nehrin kenarındaki yolu takip edin,

Roma 1.Köprü

Roma Castel Sant’Angelo ve Sant’Angelo Kalesi’ne giden Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü

Sant’Angelo köprüsünden değil ondan sonraki köprüden karşıya geçip sola devam edin…„

Genç İtalyan’ın tarif ettiği yolu takip ettik, önce Sant’ Angelo Kalesi’ni, daha sonra Tiber nehrinin bizim bulunduğumuz tarafla karşı tarafı birbirine bağlayan iki tarafında da heykeller olan muhteşem Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü’nü gördük.

Roma Tiber nehri kenarı

Roma Tiber Nehri kenarında mola

Karavanımızı nehrin kenarına park ettik ve tarihi kaleyle köprüsünü uzun uzun seyrettik. Kaleyi de köprüyü de çok beğendik; ama kalenin geçmişini öğrenince keyfimiz kaçtı. Aziz Melek (Sant’Angelo) Kalesi II. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılmış. Hristiyanlığın kabul edilmesiyle Papalık merkezi olmuş, daha sonra Papa Vatikan’a geçmiş, San Pietro Bazilikası ve Sant’Angelo Kalesi arasında 13. yy. sonlarında inşa edilen gizli bir geçit bulunmaktaymış. Bu geçidi Papalık tehlike anında kaçış yolu olarak saptamış.

Papalık Vatikan’a taşındıktan sonra Aziz Melek Kalesi hapishane olarak işlevini sürdürmüş. Pek çok davaya bakılmış burada ve pek çok kişi idam edilmiş. İdam edilenlerin kesik kafaları günlerce köprüde asılı dururmuş başkalarına ibret olsun diye. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kaledeki küçük, havasız, rutubetli hücrelerde kalan mahkumlar olumsuz koşullardan, açlıktan, hastalıktan pek fazla yaşamazlarmış. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da sürgündeyken uzun süre Sant’Angelo Kalesi’nde hapis yatmış. Neyse ki artık kale hapishane değil, hiç kimse orada idam edilmiyor, 1901 yılından beri ulusal müze olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Tiber nehrine, kaleye, köprüye veda edip Sant’Angelo Köprüsü’nden sonraki köprüden karşıya geçip sola döndük 500-600 metre gittik gitmedik San Pietro Bazilikası karşımıza çıktı, oraya bak buraya bak genç İtalyan’ın tarifini unuttuk, sağa mı yoksa sola mı sapacağımıza karar veremedik. Önce sola girelim, olmazsa döneriz dedik. Yola devam ettik; bu arada şehir merkezinden de uzaklaştık. Birilerine yolu sorduk, sorduğumuz bazı kişiler İngilizce bilmiyordu. Hem İngilizce hem de Roma Kamping’i bilenlerin yaptıkları yol tarifleriyse birbirinden farklıydı. Bazıları da:

“Siz buralarda ne yapıyorsunuz, buralar tekin yerler değil, bir an önce buradan uzaklaşın!„ diyorlardı. Onların bu sözleri üzerine çevremize dikkatlice bakınca oldukça ıssız, ağaçlıklı bir yolda olduğumuzu fark ettik, yerleşim yeri değildi burası, pek fazla insan da yoktu. Sağa sola dönüp oradan uzaklaşmaya çalıştık, ters yola girmişiz, karşıdan gelen aracın sürücüsü avaz avaz bağırıyordu.

Hani Türkiye’yi hiç aramadık, trafikte bizden beş beterdiler doğrusu. Sağa dön, sola dön, düz git derken birkaç iş yerinin bulunduğu bir mahalleye geldik. Küçük bir oto tamirhanesinin önüne park ettik, kapıda yaşlı bir İtalyan duruyordu. Ona, umutsuz ve yorgun bir şekilde Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk. Adamın İngilizce bilmediğini öğrenince umutsuzluğumuz daha da arttı. Adam bizi nasıl anlayacak da Roma Kamping’e nasıl gidileceğini anlatacaktı! Amaaa ön yargılı olmamak gerektiğini anladık; çünkü yaşlı İtalyan, bize yolu İtalyanca o kadar güzel tarif etti ki bulunduğumuz yerden sekiz kilometre uzakta olan Roma Kamping’i elimizle koymuş gibi bulduk.

My captured pictureKaravanla yolculuk yapmak çok zevkli ve güzel! Gittiğiniz yeri neredeyse adım adım dolaşıyorsunuz, o yörenin halkıyla, esnafıyla yakınlaşıyorsunuz. İlk defa gittiğiniz yabancı bir ülkenin herhangi bir kentine herhangi bir yerinden giriyorsunuz, elinizde size yardımcı olacak o kentle ilgili kitaplar, haritalar var. Bunlar kesinlikle işinize yarayacak materyaller olsa bile ilk gün o kentte bir acemilik yaşayabilir, sinirleriniz gerilebilir. Bütün bunlar o kadar önemli değil; en önemli şey konuşlanacağınız kampı bulup yerleşmek sonra toplu ulaşım araçlarının yerlerini öğrenmek.

My captured pictureToplu ulaşım araçlarıyla kentin kalbine ulaşıp oradan hangi müzeye, ören yerine, meydana, kafelere gitmek istiyorsanız gidebilirsiniz. Sonra bir gün önce tanıştığınız kentle öyle sıkı fıkı olursunuz ki kendinizi yıllardır orada yaşıyormuş gibi hisseder, bir müzeden diğerine koşturursunuz. Günde on, on iki saat ayakta kalır ve yürürsünüz. Akşam geç saatlerde kampınıza gelir, minik eviniz karavanınızda dinlenmeye çalışır, yorgunluktan bitap düşerek uykuya dalarsınız. Ertesi günkü koşturmaya gücünüzü toplamanız gerekmektedir.

Bulunduğunuz ülkenin doğal güzelliklerini, tarihi yerlerini, sanatını tanımak size yetmez; halkın yaşam tarzını, düşüncelerini, birbirlerine ve size karşı davranışlarını da öğrenmek istersiniz. Karavanla gezdiğiniz için gittiğiniz yerlerin halkıyla haşır neşir olabilirsiniz.

Aynı durum yabancı ülkelerden Türkiye’ye gelen kampçı ve karavancı turistler için de geçerlidir. Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen turistler yıllarca Ataköy ve Çiroz (Florya) Kamping’de kaldılar. Çadırlarını, karavanlarını kamplarda bırakıp kimi zaman 81, 72T no.lu otobüslere, kimi zaman trene, minibüslere, taksilere binerek Yenikapı’ya, Aksaray’a, Sultanahmet’e, Eminönü’ne, Taksim’e, Boğaz’a, İstanbul’un pek çok semtine gittiler. Bizim dış ülkelerde gezdiğimiz gibi onlar da bizim ülkemizde gezdiler. Müzelerimizi, saraylarımızı, köşklerimizi, camilerimizi, kiliselerimizi, kulelerimizi, sanat evlerimizi… dolaştılar; yemeklerimizi yediler, halkımızı tanıdılar, kaldıkları kamplarda Türk karavancılarla dostluk kurdular.

Üzülerek hem de çok üzülerek söylüyorum ki artık ne Ataköy Kamping ne de Çiroz Kamping var! Binlerce kampçı ve karavancı için İstanbul diye bir kent yok artık! Neden??? Nedeni onların İstanbul’da kalabilecekleri bir kamp yeri olmaması! Yazık hem de çok yazık! Avrupa Kültür Kenti İstanbul’a bu hiç yakışmıyor! İstanbul ne yapsın? O, bütün direnciyle, umuduyla yıkımlara, talanlara, betonlaşmaya, yozlaşmaya karşı duruyor. Herkes ondan bir şeyler almaya çalışsa da onu yok etmeye uğraşsa da bence o, hâlâ dimdik ayakta ve çok güzel!

Beni duyan, söylediklerimi önemseyen olur mu bilemiyorum; ama ben İstanbul’un kampinglerine kavuşmasını diliyorum. Kamplarımızı istiyorum!!!

İstanbul’daki kampinglerin acı sonunu da Avrupa’da kampçılığa-karavancılığa verilen önemi de içinde yaşayarak öğrendik.

Roma Kamping’e geldiğimizde zar zor karavanımızı yerleştireceğimiz bir yer bulduk. Kamp çok doluydu. Karavancıların, kampçıların biri gidiyor beşi geliyordu. Roma, kampçıların en fazla geldikleri yerlerden biri. Karavancılık ve kampçılık o kadar yaygın ki şaşırmamak elde değil. Çadırını, uyku tulumunu, karavanını alan düşmüş yollara değişik ülkeler, insanlar, kültürler tanımak uğruna.

 

ŞİRİN ASPROVALTA

Asprovalta

Asprovalta (Yunanistan)

Yunanistan’da Thassos Adası’nda bir hafta kaldıktan sonra yeni yerler görme tutkumuzun peşine düşüp yola çıkma hazırlıklarımızı tamamladık, Thassos’tan Keramoti’ye geçip Kavala’nın yolunu tuttuk. Kavala’dan sonra Halkidiki’ye doğrulttuk karavanımızın burnunu. Karavanımız Halkidiki’den önce bizi Asprovalta’ya getirdi. Yol burada ikiye ayrılıyordu. Sol taraf, kıyı boyunca devam edip Halkidiki Yarımada’sının Triapodisi’ne, Triapodi’yi dolaştıktan sonra Selanik’e çıkıyor; diğeri ise doğru Selanik’e gidiyordu.

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

Yola devam etmeyip Asprovolta’daki EOT Kampı’na girdik. Kamping idaresinden, kalacağımız bölümün işaretli olduğu kamping planını aldık.

Kamping’de kalacağımız yeri bulup karavanımızı park ettik.

Karavandan inince karşımızdaki bölümde araçlarını hazırlamış gitmek üzere olan genç bir çiftin gülerek bize baktığını görüp onlara selam verdik. Küçük bir çocukları vardı. Onlar ısrarla bize bakıyor, içtenlikle tebessüm ediyorlardı. Onları daha önceden tanıyormuş hissine kapıldık. Karavanın dış dolaplarından birini açıp orada konuşlanabilmek için gerekli aletleri çıkarmaya başladık

Dolapta bir de basket topu vardı, topu gören çocuk, koşarak yanımıza geldi. O minicik bedeninden beklenmeyen bir güçle topu dolaptan çıkarmaya çalıştı uzun süre. Basket topu büyük, çocuğun elleri küçücüktü.

Bu küçük eller, çocuğun güçlü isteğine uyarak topu dolaptan almayı başardı. Çocuk öyle rahattı ki sanki kendi topuydu aldığı, topun büyüklüğüne aldırmadan, büyük bir coşkuyla oynamaya başladı. Çocuğun samimiyeti hoşumuza gitti!

Çocuğu sevdik, o arada çocuğun annesi de yanımıza geldi.

-İstanbul’dan mı geliyorsunuz? diye sordu.

-Evet! İstanbulluyuz, dedik.

İstanbul

İstanbul (Türkiye)

-Biliyor musunuz benim büyükannem de İstanbullu. Yıllar önce İstanbul’dan Yunanistan‘a gelmiş; bana İstanbul’u öyle çok anlattı ki…

Onların bize dostça gülümsemelerinin nedenini anladık. Genç kadına, İstanbul’a gelip gelmediğini sordum. Aldığım yanıt:

İstanbul

İstanbul (Sol tarafta Ayasofya Müzesi, sağ tarafta Sultanahmet Camii)

“Gelmedim; ama İstanbul çocukluğumun masal kenti. Büyükannemin İstanbul öyküleriyle uyudum her gece, onun sevgiyle, özlemle titreyen sesi hâlâ kulaklarımdadır. Sizin anlayacağınız çocukluk düşlerimin baş kahramanı İstanbul’du. İstanbul‘a gitmek, büyükannemin doğduğu yerleri görmek, onun anlattıklarını yerinde yaşamak istiyorum. „ oldu.

İstanbul

İstanbul

Onları, İstanbul’a davet ettik.

Genç kadın, bir gün mutlaka İstanbul’a geleceğini söyledi. Bizlerden ayrılırken bana sarıldı.

“Ne kadar parlak gözleriniz var, insanın içini ısıtıyor! „ dedi. Utanıp ne diyeceğimi bilemedim, sadece gülümsedim. Genç çift ve minik oğulları arabalarına bindi, bize el sallayarak uzaklaştılar.

On, on beş dakikada yoğun duygular yaşadık. Ne tuhaf! Yaşamlarımız bazı insanlarla bir yerde kesişiyor, o kesişmede ortak noktalar buluyor, birbirimize yakınlaşıyoruz. Sonra, yıllar sonra o an; insanın aklına düşüyor ve dışarıya çıkmak istiyor, o isteğe karşı çıkamıyor, o an’ı işaretler aracılığıyla beyaz kâğıtlar üzerinde görünür kılıyoruz.

Çok sevdiğim bir kasabadır Asprovalta, demeseydi karavan komşumuz Ahmet Bey, dikkatimizi çeker miydi burası? Kasabaya girmeden iki üç kilometre önce başlayan orman kampına bakıp ‘ne güzel bir kamp alanı’ deyip kasabayı ortadan ikiye bölen her iki tarafı yeşilliklerle bezeli caddeden, Asprovalta’nın sakladığı güzellikleri yaşamadan geçer gider miydik? Doğayla iç içe olan bu kent; belki de bizi kendine çeker, bir iki gün kalırdık burada.

İşi belkilere bırakmamak, Ahmet Bey’in bu kasabaya dikkatimizi çekmesi iyi oldu. Biz de en az onun kadar sevdik Asprovalta’yı!

Asprovalta’ya girmeden başlıyor devlete ait olan EOT Kampı. EOT, Yunanistan’ın Ulusal Turizm Örgütü’ymüş. Bu turizm örgütü 1950’den 2004’e kadar hükümetin turizmle ilgili politikalarını ve stratejilerini önermek, uygulamak ve tanıtımını yapmak, organize etmekle görevli en üst devlet kuruluşu durumundaymış.

Giriş-çıkış kapılarının ortasında EOT Kampı’nın yönetim binası bulunuyor. Çok geniş bir alana yayılmış kamping. Kampın içindeki yollar oldukça geniş ve sağlı sollu kırmızı-beyaz zakkumlarla donatılmış. Öyle büyük çınar ağaçları var ki bu çınarların gövdesini beş altı kişi ancak sarar.

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

Karavan ve çadırlar için özel bölümler hazırlanmış, üç tarafı ağaçlarla çevrili bahçeler. Kıpkırmızı, bembeyaz, pespembe açmış zakkumlarla şenlendirilmiş karavanların duracakları yerler. Karavanımızın durduğu alan

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

küçümsenmeyecek ölçüde geniş. Bahçemizde oturuyoruz, dört tarafımız çeşitli ağaçlarla sarılmış. İki ağacı hamağımızla birleştiriyoruz. Taa ileriye bakınca ağaçların gökyüzüne ulaşma çabasıyla yükseldiğini görüyoruz. Ağaç korosunun gün ışıklarıyla parlamasını ve hafif hafif esen rüzgârla oynaşmasını seyrederken Yunanistan’da kamp alanlarına bu kadar önem

Asprovalta EOT Kamping

Asprovalta EOT Kamping

verilmesine, bu kamp alanlarının büyük bir özenle yapılmış olmasına hayret ediyor, hayret ettiğimiz kadar da hayran oluyoruz.

EOT’nin turizmi doğru algılamasının ve uygulamasının sonucunda bu kampinglerin hayata geçirildiğini düşünüyor; doğayı korudukları, bu kadar büyük, güzel, düzenli kamp alanları oluşturdukları için onları kutluyoruz.

Yunanlı karavancıların bahçeleri

Yunanlı karavancıların bahçeleri (Asprovalta EOT Kamping)

Yunanlı karavancılar, karavanlarına ait bahçeleri çitlerle çevirmiş, rengârenk çiçekler ve meyve ağaçları yetiştirmişler bu bahçelerde. Ağaçların arasında kaybolmuş karavanların çoğunda mavi-beyaz Yunan bayrağı asılı.

Kampta düzenli aralıklarla tuvaletler, mutfaklar var. Tuvaletlerin yarısı alafranga, yarısı alaturka… Tuvaletlerde su yok; ama hepsi tertemiz. Ne çöp, ne pislik, ne kullanılmış tuvalet kâğıtları, ne  pedler, ne bebek bezleri ortada.

Mutfaklar, mutfaklarda bulunan buzdolapları pırıl pırıl. Her karavana ait çöp kutusu var. Etrafta çöp ve çöp kokusu diye bir şey yok! Hava çok sıcak; ama yemyeşil ağaçların kat kat dalları ve yaprakları güneşin ısısını geçirmiyor. Tatlı, yumuşak bir hava bizi dinlendirip rahatlatıyor.

Asprovalta EOT Kamping Kumsalı

Asprovalta EOT Kamping Kumsalı

Ağaçların bittiği yerde kumsal başlıyor. Kumsalın eni denize kadar kimi yerde otuz, kimi yerde kırk-elli hatta yüz metreyi buluyor. Kilometrelerce uzayıp giden bir kumsal. Kumsalda bir park var. Kumun bitim noktasında ağaçlık alan başlıyor,

Asprovalta

Asprovalta

bu bölgede ağaçların altı temizlenmiş, banklar konmuş, ortak kullanım alanı olarak düzenlenmiş.

Kumsaldan yürüyerek Asprovalta’ya gidilebiliyor. EOT Kamping’de başlayan kumsal kentin sonuna kadar devam ediyor.

Mavi Bayraklı Asprovalta

Mavi Bayraklı Asprovalta

Ve denizin temiz olduğunu belirten mavi bayrak kilometrelerce uzayan kumsalın ortasında, kavakların sallanışına eşlik ederek dalgalanıyor. Sahil yolu da anayol kadar güzel! Asprovalta’nın sahili de kampingin sahili gibi geniş kumsallardan oluşuyor, kızlı erkekli bir grup genç plaj voleybolu oynuyor. Kumsalla yol arasında yeşil alanlar, parklar var; buradaki palmiyeler, kavaklar, çınarlar, çamlar parktaki insanları güneşten koruyor.

Asprovalta

Asprovalta

Bir çamın gölgesindeki banka oturmuş etrafı seyrederken yolun karşısındaki bir kahve dikkatimizi çekti, Ayvalık Cunda Adası‘ndaki kahveleri anımsatan. Kahvenin önünde oturan, tavla oynayan yaşlı adamlar, kadınlar. Kahvenin karşısında, yolun ortasında duran bir çeşme ve biraz ileride küçük bir binadaki etnoğrafya müzesi; içindeki eşyalar; kap kacak, giysiler, örtüler… bize hiç yabancı değil! Sanki Amasra’da, Edremit’te, Safranbolu’daki bir etnoğrafya müzesindeyiz!

Sahildeki restoranlarda bizim yemeklerimiz, bize ‘kalimera (merhaba)’ diyor. Neler yok ki: Musakka, karnıyariki, fasuli.

Karşı yakanın insanıyla ortak yönlerimiz çok; aynı denizi, iklimi, yemekleri, müziği, dansları paylaşıyoruz. Uzun süre aynı topraklarda yaşamış, komşu olmuşuz. Daha sonra da her iki toplumda derin izler bırakan bir değiş tokuş olmuş; insan ve yer-yurt değişimi. Kimileri oralardan Türkiye’ye; kimileri de Türkiye’den Yunanistan’a göç etmiş…

İki yıl üst üste uğradık Asprovalta’ya. İkinci gidişimizdi (2001). Bir sabah bahçemizde kahvaltı hazırlıyorduk ki birinin değişik bir şiveyle ‘Bütün İnsanlar Kardeştir’ türküsünü söylediğini duyar gibi olduk. Bahçemizin etrafını çeviren ağaçların arkasından bir gölgenin geçtiğini gördük. Kahvaltımızı bitirmek üzereyken aynı türküyü bir daha duyduk. Dikkatimizi çekmek isteyen ve bize yan yan bakan, otuz yaşlarında, kumral, zayıf birinin türküyle ve küçük bir köpekle geçmekte olduğunu fark ettik. Ona selam verip masamıza buyur ettik.

Türküyü söyleyen kişi Alman’mış, iki yıl Türkiye’de yaşamış, Türkçe öğrenmiş. Bir yıldır da Yunanistan’da yaşıyor ve Yunanca öğreniyormuş. Yunanca öğrenirken Türkçe’yi unutmaya başlamış. Karavanımızı görünce bizimle arkadaş olmak için Türkiye’deyken öğrendiği türküyü söylemesinin iyi olacağını düşünmüş. Markos çok samimi, konuşkan biriydi, uzun süre sohbet ettik. Markos:

-Sizi Yani Amca’yla tanıştırmak istiyor ben, dedi ve gitti. On dakika geçti geçmedi altmış yaşlarında, esmer, bıyıklı bir adamla geldi.

-İşte, Yani Amca!

Biz, adama ‘kalimera’ dedik. O:

-Merhabaaa, hoş gelmişsiniz! dedi ağız dolusu gülerek.

-Aaa, Türkçe biliyorsunuz!

-Biliyorum ya! Otuz sene Almanya’da işçi olarak çalıştım. En iyi arkadaşlarım Türklerdi. Ben onlarla bir ömür paylaştım; acı, tatlı pek çok anımız var .

-Türklerle dost olmanız ne iyi!

-İyi tabii! Biz Yunan ve Türk halkları birbirimize çok benzeriz. Müzik, yemek zevkimiz, yaşam biçimimiz birbirine çok yakın. Bizim birbirimizle bir alıp veremediğimiz yok, bu başımızdakiler aramızı bozuyor, hep onların yanlış politikaları yüzünden çıkıyor tatsızlıklar.

-Valla haklısın Yani Amca! İki yıldır Yunanistan’a geliyoruz, benzer noktalarımızın çok fazla olduğunu gördük. Ve pek çok dost edindik, ayrıca seni tanıdığımıza da çok memnun olduk.

Uzun bir sohbetten sonra Yani Amca‘yla Markos kalktılar. Yani Amca:

-Sizi karavanıma bekliyorum, mutlaka gelin! dedi.

Dördümüz (Mualla, Yavuz, Mithat ve ben) birden:

-Tamam, geliriz, dedik.

Ertesi sabah erkenden denize girdik, karavana geldiğimizde Yani Amca‘nın Markos‘la bahçemizde oturduğunu gördük. Hep birlikte kahvaltı ettik. Kahvaltıdan sonra Yani Amca:

“Haydi yürüyün bakalım benim karavanıma gidiyoruz! „ dedi.

Asprovalta kumsal, deniz, karavan

Asprovalta EOT Kamping

Başka zaman geliriz, dediysek de dinletemedik. Yani Amca‘nın kumsalın başlangıcında, çeşitli ağaçlar ve rengârenk çiçeklerin ortasında duran karavanına gittik. Yani Amca önce karavanını gezdirdi.

Biz karavancılar, karavan gezmeyi pek severiz. Karavanların içi her ne kadar birbirine benzese de karavanlardaki minik farklılıkları keşfetmek çok hoşumuza gider. Bir konağı, köşkü gezme zevkini yaşarız bir karavanı gezerken. Yani Amca, karavanının öyküsünü, kendi karavan tutkusunu, karavanda yaptığı değişiklikleri, yetiştirdiği bitkileri uzun uzun anlattı.

Karavancı olmayan, bir karavancının karavan tutkusunu pek anlayamaz. Biz onun karavanında yaptığı değişikliklerden, yeniliklerden ne büyük keyif aldığını anlıyorduk. Bir başkasına önemsiz, saçma gelen karavanla ilgili öyküler bizim ilgimizi çekiyordu, onu dikkatle dinliyorduk.

Karavanı dolaşmamız bittikten sonra karavanın önündeki gölgeliğin altına oturduk. Yani Amca kahve yaptı, karşılıklı kahvelerimizi içtik. Tabii kahve bahaneydi, önemli olan kahve eşliğinde yapılan sohbetti.

Yani Amca‘nın tek kusuru, argo bir dil kullanmasıydı. Türkçedeki bütün küfürleri biliyordu.

-Yani Amca, biz seni çok sevdik. Yalnız küfürlü konuşmana bir anlam veremedik. Neden bu kadar küfürlü konuşuyorsun?

-Ne yapabilirim ki Almanya’da çalıştığım yerdeki Türk arkadaşlarımdan öğrendim, onlar nasıl konuşuyorlarsa ben de öyle konuşuyorum. Özel olarak bir kursa gitmedim, Almanya’da çalışan Türkler ve Yunanlılar hayatın içinden gelen, zor şartların insanlarıdır, bir o kadar da duygusal ve içtendirler. Onlarda yalan dolan yoktur! Hissettiklerini içlerinden geldiği gibi, anında dile getirirler. Küfürü de bolca kullanırlar.

Yabancı bir ülkede işçi olarak çalışmanın, ikinci sınıf vatandaş olmanın, horlanmanın ne demek olduğunu, oralarda çalışmayan bilemez. Zorluklara, haksızlıklara dayanmak, derdini resmi ya da gayriresmi yerlere anlatamamak, sorunlarını çözememek insanları küfürlü konuşmaya itiyor. Acizliklerinden kurtulmak ve akıl sağlıklarını korumak için insanlar küfürlere sığınıyor işte!

Yani Amca‘nın anlattıkları karşısında diyecek bir söz bulamadık.

Onu İstanbul’a davet ettik. Çiroz Kamping’in, üzerinde adres ve telefon numarası yazılı, çıkartmalarını verdik ona. Yani amca, çadırını alıp İstanbul’a geleceğini, özellikle Ayasofya’yı ziyaret edeceğini ve de Boğaz’da rakı içeceğini söyledi. Almanya’daki Türk arkadaşlarından Boğaz’ın dillere destan güzelliğini çok dinlemiş.

İstanbul Boğazı

İstanbul Boğazı

İki yıl Türkiye’de yaşayan Markos da, başladı Boğaz’ı, vapurlarımızı, mezelerimizi anlatmaya. Asprovalta’da değişik ülkelerin insanları bir arada, sevgiyle, dostlukla sohbetimizi sürdürdük, birlikte olmaktan keyif aldık, başka bir zamanda başka bir ülkede tekrar bir araya gelme arzumuzu dile getirdik.

Biz Yani Amca‘yı ve Markos’u büyük bir içtenlikle ülkemize, kampımıza- Çiroz Kamping’e- davet ettik.

Kamplarımızın kapanacağını nereden bilebilirdik ki? Onlar belki de İstanbul’a geldiler… Çiroz ve Ataköy Kamping kapatıldığı için çadırlarını kuracak bir yer bulamamış olabilirler… Kim bilir?

                           

KARAVANCININ ATEŞ TUTKUSU

Kampçı ve Karavancı Dostumuz Ergün Aydınlar’ın anısına…

Doğada olmayı neden seviyorum? Kendimi doğada iyi, yenilenmiş hissediyorum. Ne zaman başladı doğa sevgim? Sanırım doğduğum gün…

Nesrin-Ergün Aydınlar
Nesrin-Ergün Aydınlar

Bahçeli bir evde doğdum ve büyüdüm İstanbul’da yaşıtlarımın çoğu gibi. Ağaçtan kopardığım meyveyi yemek en sevdiğim şeydi. Mahallemizdeki tüm evler ağaçların arasına gizlenmiş; güllerle, kasımpatılarla, leylaklarla, akşamsefalarıyla bezenmişti.

Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkmak, tertemiz havayı solumak ne güzellikti! Bir de bende bir ateş tutkusu vardı. Erken saatte uyanmamın başlıca nedeniydi bu ateş tutkusu. Annemden önce kalkıp tahtaları, odunları bir araya getirip sobayı yakardım. Sonra sobanın, soğuğu alt etmek için giriştiği mücadeleyi izlemek; önce tahtaların, arkadan odunların tutuşması, alev alev yanması bana türlü düşler kurdururdu. Alevlere bakarak kurulan düşler…

Kamp Ateşi
Kamp Ateşi

Yıllar geçtikçe köyden kente göçün artması, insanların konuta duydukları gereksinim; bahçeli evlerin yıkılıp yerine apartmanların dikilmesine neden oldu. Mahallemizdeki şirin evler, suratsız apartmanlara dönüştü. Suratsız apartmanlarda oturan insanlar da topraktan, yeşilden uzaklaştılar ve bu uzaklaşma onları mutsuz kişiler haline getirdi.

Eşim Nesrin de benim gibi doğanın içinde büyümüştü, birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıyorduk, annelerimiz arkadaştı. Nesrin’le güzel bir birlikteliğimiz oldu her zaman. Birbirimizi çok sevdik, saydık ve iyi dost olduk. İkimiz de doğayı seviyorduk.

Kampta
Kampta

Doğanın içinde yaşayabilmek için bir çadır ve uyku tulumları aldık. Ve tatillerde Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladık. Çocuklarımız Burak ve Bora da kamplarda büyüdüler.

***

Ergün’ün dediği gibi bahçeli bir evde doğdum, büyüdüm. Bizim çocukluğumuzda evlerin hemen hemen hepsi bir ya da iki katlı ve bahçeliydi. Çocukluğumuz apartman dairelerine sıkışmamıştı. Özgürdük, sokaklarda çeşitli oyunlar oynardık. Her yer bizimdi; sokaklar, caddeler araçların malı olmamıştı o zamanlar.

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı
Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Her yaz İETT’nin kampına gider, iki-üç ay denizden, güneşten yararlanırdık. İlk kampımız Ataköy’de Ayamama Deresi’nin kıyısındaydı. Çadırda kalıyorduk, o zamana göre oldukça lükstü bu çadırlar. Kimisi yuvarlak, kimisi dikdörtgendi, içinde tahta divanlar vardı. Kızılay’ın çadırlarına benzerdi kampımızın çadırları. Ayamama Deresi şimdiki gibi lağım lağım kokmaz, çamur çamur akmazdı. Suyu gürül gürül, pırıl pırıldı. O zamanlar çevresinde yapılaşma olmadığından yağmurlar çok yağsa da derenin suları kabarsa da hiçbir canlıya zarar vermezdi Ayamama. Kendi yatağında kabarır, coşar, denize bir an önce ulaşmak için çağlayarak akardı.

Yüzmeyi Ayamama Deresi’nde öğrendim, dereyle denizin birleştiği yerde suya girmek harika bir şeydi! Tatlı suyla tuzlu suyun birbirini yadsımadığını, birbirlerini büyük bir sevecenlikle kabullenip ortak yaşam alanı oluşturduklarını görürdük. Yalnız dereyle deniz mi anlaşırdı? Hayır! Toplumumuzu oluşturan; düşünceleri, dilleri, inançları, kökenleri farklı insanlar da büyük bir dostluk içinde yaşardı.

Denize karışan dere uzak diyarlara giderdi, ona çok özenir ben de onunla gitmek isterdim; fakat diğer yandan da korkar pek fazla açılamazdım.

Ayamama’da birkaç yıl üst üste kampa gittik, sonra İETT Ambarlı’da yeni bir kamp alanı oluşturdu. Burada çadırlardan başka tramvaylar da vardı. Tramvay… İstanbul’un ulaşımını uzunca bir süre yüklenmiş olan raylı araç… 1960’larda tramvaylar kaldırılmıştı. Oysa ben tramvaya binmeyi ne çok severdim! Tramvaylar seferden kalkınca biz çocuklar çok üzülmüştük. 

İşte seferden kaldırılan tramvaylar Ambarlı’daki İETT Kampı’na getirilmiş, kamp yapacak kişilere kiralanıyordu. Bize ait iki tramvay vardı. Minik bir ev gibiydiler: yataklarımız, mutfağımız, sandalyelerimiz, masamız tramvaylara yerleştirilmişti… Gece yatınca tramvayın yol aldığını, değişik köylere, kasabalara, kentlere gittiğimizi düşlerdim. Ben o tramvayla geceler boyu ne yolculuklar yaptım, nerelere gittim, ne insanlar tanıdım!

***

Yıllar geçse de ateş tutkum geçmedi, kamplarda en büyük zevkim kamp ateşi yakmaktı, tabii çevreye zarar vermeden. Ateşin kırmızısını, oksijeni bol ortamlarda kırmızıyla mavi alevlerin dansını seyrederdik Nesrin’le; çocukların kuru dalların ucunu ateşe tutup sonra karanlıkta sağa sola, aşağı yukarı sallamaları, daireler çizmeleri, değişik şekiller oluşturup eğlenmeleri bize nasıl keyif verirdi nasıl! Çocukluğumdaki soba yakma merakım, ileri yaşlarımda kamp ateşleriyle devam etti. Ateşle oynamak beni her yaşımda mutlu etmiştir.

Kamp Ateşi
Kamp Ateşi
Gebze-Ballıkayalar
Gebze-Ballıkayalar

Deniz kenarında, ormanda, bir dağ yamacında çadırda kalmak; sabah kuş sesleriyle uyanmak ne mutluluktur!

SAMSUNG

Çocuklarımız büyüdükçe çadırımız bize küçük gelmeye başladı. Ne yapsak, çocuklar için ayrı bir çadır mı alsak? diye düşünürken karavan almak geldi aklımıza.

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar
Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

1985 yılında bir çekme karavan aldık, arabamızın arkasına çeki demiri taktırdık ve evimizi peşimizden sürüklemeye başladık. Üç-dört yıl karavanımızı, çalıştığım kurum Türk Hava Yolları’nın otoparkında tuttum. Tatile çıkarken karavanımızı otoparktan alır, arabamızın arkasına takardık.

Ataköy Kamping-İstanbul
Ataköy Kamping-İstanbul

Bu arada Ataköy Kamping’e karavanımızı koyalım, sadece yaz tatillerinde değil, her mevsim karavanımızı kullanalım, diye düşündük. 1990 yılının sonlarında karavanımızı Ataköy’e yerleştirdik, böylece karavanımızda daha çok zaman geçirir olduk.

Ataköy Kamping-İstanbul
Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping’de çok güzel dostluklar kurduk; karavancı dostlarımızın çocuklarıyla (Hülya-Selçuk Yapraklı, Fatoş-Hayati Kaplan, Meral-Cevdet Çelikörs, Yurdanur-Ergün Öztan) çocuklarımız birlikte büyüdü, güzel arkadaşlıklar kurdular. Şimdi hemen hemen hepsi evli ve çocuklu; arkadaşlıkları hâlâ devam ediyor. Karavan komşuluğu herkesin yaşadığı bir şey değil; doğayı paylaşmak dostlukları daha içten ve sağlam yapıyor.

Ataköy Kamping
Ataköy Kamping

Ataköy Kamping’de uzun yıllar kaldık, daha sonra 1999’daFlorya’daki Çiroz Kamping’e göç ettik yüzlerce karavancıyla birlikte. Kamping’de kalmak keyifliydi! Her ne kadar kampingde kalsak da asıl amacımız karavanla gezmekti. Biz de bunu doyasıya gerçekleştirdik.

Kastro Deresi
Kastro Deresi

Çekme karavanımızla ilk gittiğimiz yer Kastro’ydu. Karavanı Kastro Deresi’nin kenarına çekmiştik. Kastro cennet gibi bir yerdi! Dere kışın denizle birleşiyordu… Derenin iki yanı yemyeşil ormandı, diğer tarafta uzun mu uzun, geniş mi geniş kumsallar ve pırıl pırıl bir deniz bulunuyordu… Kimi zaman azgın dalgaların kumsalı çılgınca kucakladığı, kimi zaman uysal dalgaların büyük bir şefkatle okşadığı uçsuz bucaksız sahiller…

Kastro Deresi
Kastro Deresi
Kastro kumsal ve deniz
Kastro kumsal ve deniz

Karavanda yatacağımız ilk geceydi, çocuklar heyecandan kıpır kıpırdılar… Nesrin yataklarını hazırladı, çocuklar geç vakte kadar oyun oynadılar, konuştular. Onların konuşmaları bana ninni gibi geldi, uykunun kucağına düştüm.

***

Ergün ve çocuklarla önce çadırla kamp yapmayı, daha sonra karavanla gezip değişik yerlerde kalmayı, her gün farklı bir yerde uyanmayı çok sevdim; bana yabancı değildi kamp yapmak, çocukluğumdan beri alışkındım bu yaşama. Hele karavanla dolaşmak! Çocukluğumda tramvayda kurduğum düşler gerçek oldu. Tramvayla hayalen çıktığım seyahatler karavanla gerçekleşti. Karavanla geziye çıkmak, tatil yapmak nefis bir şeydir! Kastro’da kaldığımız ilk gecenin sabahını hiç unutmuyorum.

Yüzüme bir serinlik çarptı, kokuların en güzelini duydum, gözümü açtım, aydınlık gözümü kamaştırdı, sabah olmuştu, karavanın kapısı açıktı, sanırım Ergün kalkıp dışarı çıkmıştı. Gözümün önünden sular akarak geçiyor, ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyordu. Nerede olduğumu bilemedim bir anda! Akan sudan gözlerimi ayıramıyordum, öylesine güzel akıyordu ki! Karavanımızda olduğumu anladığımda içimi bir coşku sardı. İnsanın Kastro Deresi’nin neredeyse içinde olduğunu duyumsaması karavanın yaşatabileceği bir şeydi.

Doğadaki Sevgi
Doğadaki Sevgi Foto: Ergün Aydınlar

Karavandan dışarı çıktım, yalınayak çimenlerde yürüyorum. Bahar gelmiş Kastro’ya, yeni adıyla Çamlıkoy’a. Yemyeşil dere, derenin iki yanında yeşil, zümrüt yeşili ağaçlar, ormanlık alanlar… Yemyeşil ağaçların altı çimenlik, çimenlerin üstü sapsarı, bembeyaz papatyalar, pespembe çiçeklerle örtülü.

Kastro çimenler ve çiçekler
Kastro çimenler ve çiçekler

Uzaktan bakınca toplu halde sarıları, beyazları, pembeleri görüyor; gözlerinizle, beyninizle, ruhunuzla renkler içinde yitip gidiyorsunuz. Sanki düşler âlemindesiniz! Hayır, hayır düş değil! Düşler tramvayda kaldı. Rüzgâr hafif hafif iki ağaç arasındaki hamağı sallıyor. Karavandan hafif bir müzik geliyor. Bizlerle birlikte kurbağalar da müziği dinliyor ve parçaya kendi müzikleriyle eşlik ediyorlar.

Vırak, vırak, vırak, vıraaaak… Toplu halde müzik yapıyorlar, bu mevsim üreme zamanıymış, onun için bu kadar vıraklıyorlarmış meğer!

Ergün yanıma geldi, el ele tutuşup kıyıya yürüdük, ayak seslerimizi duyan kurbağalar, olimpiyatlara katılan sporcular gibi hep birden suya atlayıp yüzmeye başladılar. Öyle minikler var ki içlerinde. Aaa, ufaklığın biri baloncuklarını nasıl da şişirerek vıraklıyor, bir diğeri ona karşılık veriyor, bir başkası, bir başkası daha… Ooo, kurbağalar korosu iş başında!

***

Taşlardan yaptığımız ocakta ateşi büyük bir keyifle yaktım, ben ateşi yakarken Nesrin de kahvaltıyı hazırlamıştı. Nesrin:

-Hazır ateş yanmışken güveçte türlü yapalım.

-Çok iyi olur, sen sebzeleri ayıkla, ben de eti keseyim.

Kurbağalar korosuna kuşlar da katıldı; çok sesli koro oluşturdular. Yeşil dünyada doğanın seslerini dinlemek olağanüstü güzel!

Ergün, ateşin üzerine, içine eti ve sebzeleri koyduğumuz güveci oturttu. Dere bizleri çağırıyor, biz de Burak’la Bora’ya sesleniyoruz. Yaşlı sandalların durduğu derenin başına geldik, geniş kumsal Kastro deresiyle Karadeniz’i ayırıyor. Derecik denize ulaşmak istiyor, incecik bir kolu bir kenardan denize gitme telaşında… Yüzlerce, yüzlerce metrelik kumsal uzanıyor önümüzde denizle sevgilerini birbirlerine fısıldayarak. Büyük bir koy burası, dereye yakın olan burun kayalık, kayaların üstü bile yemyeşil, koyun diğer ucu oldukça uzak, orada delikli, kocaman bir kaya var.

Çoğunlukla dalgalı olan Karadeniz bugün öyle sakin ki… Minik dalgalar, incecik kumlu sahile hafif öpücükler konduruyorlar. Bize de davetkâr bir biçimde haydi atın kendinizi uysal sularıma der gibi bakıyor Karadeniz! Aylardan nisan, nisanda denize girmişliğimiz yok değil; fakat daha önce dereye söz verdik, onu bekletmek olmaz! Karadeniz’e

istemeden arkamızı dönüp dereye yöneldik.

Kastro Deresi ve Çiçekler
Kastro Deresi ve Çiçekler

Çocukların beğendiği bir sandala binip küreklere asıldık, cennete yolculuk yapıyoruz! Sağımız, solumuz, önümüz, ardımız yeşilin her tonuyla bezeli. Gök açık mavi, zaman zaman beyaz bulutları konuk ediyor. Derenin iki yanındaki kayalıkların üzerinde güneşlenmeye çıkmış su kaplumbağalarını gören Bora’yla Burak sevinç çığlıkları atıyorlar. Birer kaplumbağa almak istiyorlar. Anne-babalarının sırtlarına çıkmış minik kaplumbağaları görünce bu isteklerinden vazgeçiyorlar. Minikleri. anne- babalarından ayırmanın kötü olacağını düşünüyorlar.

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları
Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları
Karavancının Ateş Tutkusu

Küreklerin şıpırtısını duyan kaplumbağalar art arda suya atlıyor. O kadar çok, o kadar çok kaplumbağa var ki… Burak’la Bora, kaplumbağaları korkuttuğumuz için üzülüyorlar.

***

Nesrin büyük bir heyecanla suyun yüzeyini gösteriyor. Suyun yüzeyi durgun, gökteki bulutlar ve derenin içindeki ağaçlar suya yansımış. Görüntü muhteşem! O ne? Nesrin’in gösterdiği yerde suyun yüzeyinde bir hareketlenme var. Minik minik başlar hızla suda yol alıyor. Onlarca minik su yılanı, kafaları suyun dışında hızlı bir şekilde yüzüyor.

Yeşil derenin içine doğru çekiyorum kürekleri; yaşlı, tahta sandal çok hantal; ağır ağır yol alıyoruz. Şelale dedikleri yere bir saatte geldik. Şelale deyince insanın aklına onlarca metrelerden dökülen sular geliyor, buradaki şelaleyse bir metre yükseklikten hafif bir ses çıkararak suya dökülüyor. Şelalede biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik, deredeki nefis yolculuğun sonuna geldiğimizde kurtlar gibi acıkmıştık. Kendimizi ateşin üzerinde demlenen güvecin başında bulduk, güvecin kapağını açtığımızda yemeğin nefis kokusu açlığımızı daha da arttırdı. El birliğiyle masayı hazırlayıp yemeğe oturduk.

Çekme karavanımızla Kastro’dan sonra nerelere gitmedik ki? Oylat’ın dar, virajlı, sürekli tırmanma gerektiren yollarını mı aşmadık? İstanbul’dan Kapadokya’ya, Kapadokya’dan Silifke’ye, Silifke’den Antalya’ya, Antalya’dan Kaş’a, Kaş’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Foça’ya, Foça’dan Altınoluk’a, Altınoluk’tan Çanakkale’ye, Çanakkale’den Saroz’a… Yıllarca karavanımızı, arabamızın arkasında çeke çeke dolaştık.

1995 yılında çekme karavanımızı satıp motokaravan aldık. Motokaravanın çekme karavana göre kullanımı daha kolaydı. Motokaravanımızla da yaz-kış, yağmur-çamur, kar-dolu demeden dolaştık. Bir kış günü dokuz kişi Bursa’ya gittik, Uludağ’a çıktık. Çok şiddetli bir kıştı, ormanda dolaşırken koca koca ağaçların şiddetli fırtınadan devrilmiş olduğunu gördük. Ağaçların devasa kökleri dışardaydı, bir iki ağaç değil onlarca ağaç toprakla bağını koparmıştı. Metrelerce derinlere inen çapı üç dört metrelik kökler topraktan nasıl da ayrılmışlardı!

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ
Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Devrilen asırlık ağaçların arasında dolaşırken yön duygumuzu yitirdik, hava kararmaya yüz tutmuştu, dönüş yolunu bulmakta zorlandık. Herkes farklı bir yönü işaret ediyordu geriye dönmek için. Çok ilginç! Bir anda tuzağa düşmüş gibi hissettik kendimizi! Hangi yöne gidecektik, birinin işaret ettiği tarafa yönelip biraz yol aldık, kısa sürede daha derinlere sürüklendiğimizi gördük. Daha sonra bir diğerinin, bir diğerinin gösterdiği yolu denedik, kaygılı anlar yaşadık, sonunda dönüş yolumuzu bulduk.

Bir başka zaman da Bolu’daki Gölcük’e gittik iki karavan. Her yer bembeyazdı… Çamlar bembeyaz parlıyordu… Göl donmuştu… Gölün kenarındaki şirin ev, cam gibi olan göle yansısını düşürmüş ikizleşmişti. Gece olunca günübirlik gelenler gitti. Kala kala iki karavan kaldık, karın üzerinde mangalımızı yakıp etlerimizi pişirdik, yemeğimizi büyük bir keyifle yedik. Üşüdükçe karavanlarımıza girip ısınıyor, biraz ısındıktan sonra kendimizi dışarı atıyorduk.

Bolu-Gölcük İki Karavan
Bolu-Gölcük İki Karavan

Beyaz ne kadar masumdu! İçimiz beyazla yıkandı, arındı. Gölün kıyısına indik, gölün etrafında yürümeye başladık. Gölün etrafını aydınlatan lâmbaların sarı ışığı, karın üstüne yansıyor, geceyi gizemli bir hale getiriyordu. Sonsuz sessizlikte botlarımızın karın üstüne bastıkça çıkardığı gıcırtıdan başka ses duyulmuyordu. Her şey bembeyaz donmuştu. Kar; ağaçların dallarıyla, yapraklarıyla ne danteller örmüş, nakışlar işlemişti! Bakmaya doyamıyorduk!

Bolu-Gölcük
Bolu-Gölcük
Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan
Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Kırk yıllık dostum Süleyman Tosun ve ailesiyle yıllarca günübirlik  gezi yaptık. Süleyman’da her zaman karavan alma düşüncesi vardı. Ancak yıllardır düşündüğü halde bir karavan almaya karar verememişti, ta ki l7 Ağustos depremine kadar. Gölcük depremi binlerce kişinin hayatına mal oldu, acısı hepimizi derinden vurdu. İstanbul’da da yıkımlar, yaralanmalar, ölümler yaşandı. Depremde evdeydik ne olduğumuzu anlayamadık, evden nasıl çıktık, nasıl Ataköy Kamping’e vardık hiç anımsamıyorum. Korkunç bir kâbustu! Evimiz kampa on dakikalık mesafedeydi, kampa vardığımızda kamp mahşer yeri gibiydi. Evlerinden fırlayanlar, soluğu kampta almıştı. Yeşilköy’de oturan Süleyman da eşini, kızlarını, torunlarını arabasına attığı gibi kampı bulmuştu. Çok kısa bir zaman sonra da Sally Karavan’da özel bir çekme karavan yaptırdı. O da sonunda karavancı olmuştu.

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul
Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul
Karavancılar-Çiroz Kamping
Karavancılar-Çiroz Kamping’de

Onlarla hafta sonlarında, bayram tatillerinde Çanakkale’ye, Ayvalık’a, Bozcaada’ya, Enez’e, Erikli’ye ve daha pek çok yere karavanlarımızla kamp yapmaya gittik. Çok keyifli gezilerdi!

Bozcaada'da Karavanlarla Tatil
Bozcaada’da Karavanlarla Tatil

Düşündükçe yaptığımız pek çok gezi geliyor aklıma, bunlardan biri de 1998 yazında Nesrin-ben, Sevil-Mithat Okay, Buket-Özge-Selçuk Borak bir ay süren bir ralli gerçekleştirdik. İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan Kapadokya’ya, Ürgüp’e, Derinkuyu’ya, Ihlara Vadisi’ne gittik.

Ihlara’dan Konya’ya, Konya’dan güneye indik. Beşkonaklar’dan Köprülü Kanyon’a geçtik. Köprülü Kanyon’da rafting yaptık, çok zevkliydi.

Köprülü Kanyon'da Rafting
Köprülü Kanyon’da Rafting

Köprülü Kanyon’dan Kemer’deki Kındılçeşme Kamping’e geldik. Hava aşırı sıcaktı, Kındılçeşme’de sıcaktan fazla kalamadık.

Karavancının Ateş Tutkusu

Kaş’a, Kaş’tan Fethiye Ölüdeniz’e, Ölüdeniz’den tekneyle Kelebekler Vadisi’ne daha sonra Patara’ya, Patara’dan Saklıkent’e geçtik. Saklıkent’te suların içinde yürüdük, altından gürül gürül sular akan yer sofralarında yöresel yemekler yedik. Saklıkent’ten ayrılmak üzereyken dondurmalı kavunu görünce dayanamadım, içine karışık dondurma konmuş buz gibi kavunu yedim. Ve olanlar oldu, o gece ateşlendim. Karavanı kullanabileceğimi düşünemiyordum, ama Nesrin hazırladığı ilaçlarla beni ertesi gün ayağa kaldırdı. Mucize şekilde iyileştim. Geziye kaldığımız yerden devam ettik. Kalkan, Kaputaş Plajı derken Alaçatı’yı bulduk.

Alaçatı sörf cennetiydi. Nesrin’le ben sörf yapmamamıza rağmen Alaçatı’yı çok sevdik. Onlarca sörfün kelebekler gibi suyun üzerinde uçuşması görülmeye değerdi. Saatlerce usanmadan seyrediyorduk dünyanın dört bir yanından gelen usta sörfçüleri. Alaçatı’dan İzmir’e, İzmir’den İstanbul’a geldik. Bir ay süren bir gezi oldu. Değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak, ilginç yaşamlara karışmak insana yaşamın çok değerli ve güzel olduğunu hissettiriyor.

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet
Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Tatil bizim için karavanımıza bindiğimiz anda başlar, karavanda geçirdiğimiz her saatin, her günün ayrı bir değeri vardır. Bir an önce bir yerlere ulaşmak değildir amacımız, geldiği gibi yaşarız. Karavanımızla olduktan sonra hiçbir şey sorun değildir. Nerede, ne zaman, nasıl istersek öyle kalabiliriz. Mutluluk; varacağınız istasyon değil, o istasyona varmak için yaptığınız yolculuktur, diye bir özdeyiş var, karavanla seyahat de böyledir. Yaşamın her anından nasıl haz alıyorsak karavanla yaptığımız gezilerden de öyle haz alırız.

Şair, her ne kadar şiirinde:

«Orda bir köy var uzakta / Gitmesek de görmesek de / O köy bizim köyümüzdür» dese de bizler o köylere gitmekten yanayız. Köylerimizi, kasabalarımızı, kentlerimizi, adalarımızı gördükçe, oralarda yaşadıkça ülkemizi tanıyor, anlıyor ve seviyoruz.

 Not: Siyah-beyaz tramvay fotoğrafı internetten alınmıştır.

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (2)

DSC04930Avrupa Kültür Kenti İstanbul’da Ataköy ve Çiroz Kamping’in kapatılması, İstanbul’a hiç ama hiç yakışmadı! Yabancı ülkelerden her yıl binlerce karavancı-kampçı geliyordu, yıllar boyu binlerce, milyonlarca turisti ağırladı bu kampingler.

Karavancılık ve KampinglerKaravanlarını, çadırlarını kamplara bırakan karavancılar ve kampçılar; otobüse, trene binip günlerce İstanbul’un tarihi yerlerini, çarşılarını, pazarlarını dolaşıyorlardı.

Turizm demek sadece beş yıldızlı oteller demek, denize girmek, güneşlenmek demek değildir. Kültür turizmi diye bir şey vardır. Avrupalı karavancıların-kampçıların İstanbul’a gelmeleri kültür turizmidir. Karavan ve Kampingler (2)Karavancılık ve Kampingler

Karavancılık ve kampçılık Avrupa’da öyle yaygın ki yaz aylarında yoldan geçen on araçtan sekizi karavandır. Karavanı veya herhangi bir aracı olmayanlar ise çadırlarını, kamp malzemelerini koydukları sırt çantalarını sırtlarına vurup yollara düşerler. Avrupalı artık yazlık ev düşüncesini bir kenara atmış. Onlar gezerek, görerek, dokunarak tatil yapmayı yeğlemekteler. Bu da ancak bir karavanla ve çadırla olabilir.

Yunanistan'da bir kamping

Yunanistan’da bir kamping

Temmuz, ağustos aylarında Avrupa’daki kamplarda yer bulmak zordur, gideceğiniz kamplarda yer ayırtmamışsanız başınız dertte demektir, kalacak bir yer bulamayabilirsiniz.

1933 yılında kurulan Uluslararası Kampçılık ve Karavancılık Federasyonu (FICC)’nun verilerine göre Avrupa’da her beş aileden üçünde çekme karavan, her beş aileden birinde ise motokaravan varmış. Ve her yıl üç milyon karavancı, karavanlarıyla tatile çıkıyormuş. Avrupalılar genellikle Akdeniz ülkelerinin sahillerini tercih ediyorlarmış: İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye…

Kampingler, çağdaş bir ülkede mutlaka olması gereken alanlardır. Onlar, lüks oteller ya da pansiyonlar kadar gereklidir. Çünkü kampçılık-karavancılık büyük bir sektördür. Karavan ve kamp turizmi Avrupa’da çok önemlidir. Birçok Avrupa ülkesinde karavan sanayii oldukça gelişmiş, çok çeşitli karavanlar üretiliyor..

Avrupa’nın pek çok ülkesinde karavan fuarları yapılmaktadır. Bu fuarlarda aklınıza gelebilecek veya gelemeyecek karavan ve karavanla ilgili her türlü donanım satılmaktadır. Bu fuarlarda, karavanla ilgili yan sanayinin ne kadar gelişmiş olduğu kolayca görülür.

Karavancılık farklı bir şeydir, bir hobi değildir, yaşamın ta kendisidir! İnsanın kendini huzurlu hissettiği, mutlu olduğu bir yaşam biçimidir. Bunu anlatabilmek kolay değil, karavancılık yaşayarak öğrenilir ve karavancılığın keyfine varılır. Keyif dedim ama keyfi kadar cefası da vardır. Öyle sanıldığı gibi kolay bir şey değildir karavancılık, emek harcanması gerekir karavan yaşamı için. Emek harcandığı için de çok değerlidir. Kızılderililerin şöyle bir atasözü var:

“Bir insanı anlayabilmek için onun makosenlerini giyip onlarla üç ay dolaşmak gerekir.„

Ben de; “Karavan yaşamını anlayabilmek; karavanda yaşamakla anlaşılabilir, diyorum.

İstanbul’da önce Yeşilköy’deki Çiroz Kamping’in üç beş ay sonra da Ataköy Kamping’in kapanması, her şeyin yerle bir edilmesi içimizi acıttı, tüm kampçı ve karavancıları çok üzdü.

Üzüntümüz hem kendimiz hem ülkemiz, hem de ülkemize gelen yabancı kampçı ve karavancılar için. Her yıl Avrupa’da tatile çıkan üç milyon karavancının ve milyonlarca kampçının büyük bir bölümünü ülkemize çekmemiz o kadar zor mu? Bundan sonra oldukça zor görünüyor; zira İstanbul gibi bir kente gelen karavancılar-kampçılar artık nerede konaklayacak? Her yıl yüzlerce karavan, binlerce kampçı Ataköy ve Çiroz’da konaklıyordu. Bundan sonra İstanbul’a hangi karavancı-kampçı gelecek? Binlerce hatta milyonlarca turiste kapılarımızı kapadık kampinglerimizi kapatarak.

Kovanlık Aktur Kamping Datça

Kovanlık Aktur Kamping Datça (Türkiye’de alt yapısı eksiksiz olan kampinglerden biri)

Marmara’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de çok güzel kamp alanları var. Bu kampların bulunduğu yerler müthiş güzellikte, hani cennet gibi derler ya, öyle… Ne yazık ki pek çok kampingin alt yapısı tam olarak düzenlenmemiş ve bu kampinglere gereken bakım gösterilmiyor. Bu da kampinglerin niteliğini yitirmesine, kampçıların en zaruri ihtiyaçlarını dahi göremedikleri kampinglere gitmemesine neden oluyor. Böyle olunca da olağanüstü güzellikteki kamp alanları satılıyor,kampinglerin yerini lüks oteller, moteller, yazlık siteler alıyor. Kamp alanlarımıza gereken önemi verelim, doğal alanları betonlaştırmayalım, doğayı koruyalım.

DSC08447

Doğanın korunması, insanlarımıza doğada yaşamayı sevdirerek olacaktır. Doğayı seven insan, ona zarar vermeyecek, betonlaşmaya karşı çıkacak, çöplerini gelişigüzel her yere atmayacak, sigara izmaritlerini söndürecek, yaktığı ateşin söndüğünden emin olmadan bulunduğu yerden ayrılmayacak, doğaya zarar verecek hiçbir şey yapmayacaktır. Çocuklarımıza, gençlerimize, orta yaşlılarımıza ve yaşlılarımıza kampçılığı ve karavancılığı sevdirirsek, doğanın düzenini bozmadan kamp alanları oluşturursak inanın herkesin daha mutlu olduğu, çok daha güzel bir yer olacak ülkemiz.

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (1)

karavanlar1

karavanlar 6Nedir insanı evinden çıkarıp on metre karelik bir alanda yaşamaya iten? Doğayı seven insanlar; oturma odası, yemek odası, yatak odası, mutfak ve banyonun on metre kareye sığdırıldığı karavanlarda yaşamayı seçiyorlar. Karavancılık nasıl bir şey? İnsanlar karavanlarına nasıl aşkla bağlanıyorlar?

Karavan onlara özgürlük veriyor, onlar doğanın içinde, milyonlarca yıldız altında yaşamak istiyorlar.

Şehir ışıklarından ya da kirli havadan göremediğimiz milyonlarca yıldız altında olmak, samanyolunu görmek harika bir şey! Evet, karavancıların istediği yeşille mavinin iç içe olduğu yerlerde yaşamak.

Ne yazık ki ülkemizdeki kamp alanları her geçen gün azalıyor, hatta yok oluyor. Şu anda İstanbul’da; yerli-yabancı kampçıların, karavancıların kalabilecekleri bir karavan kampı yok. Semizkum’da, Kilyos’ta kampingler var; ancak Semizkum ve Kilyos’taki kamplar şehir merkezine çok uzak.

İstanbul’da uzun yıllar hizmet veren tek karavan kampı Ataköy Kamping’di. 1990’dan önce yerli karavancılar Ataköy Kamping’den faydalanamıyorlardı, bunun nedeni Avrupa’dan Türkiye’ye yoğun şekilde kampçı ve karavancı gelmesiydi. İstanbul’da tek olan Ataköy Kamping sadece yabancılara hizmet verebiliyordu. Yazın kampa gelen karavan ve kampçı sayısı arttığından çoğu Avrupalı karavancı da Ataköy Kamping’de yer bulamıyordu.

1980’lerin sonunda Yugoslavya’da başlayan etnik çekişmeler, anlaşmazlıklar , ekonomik bunalımlar korkunç bir savaşa dönüştü. Bu savaş, yıllardır aynı toprakları paylaşan komşuları, evliliklerle akraba olan milletleri birbirine kırdırdı. Milyonlarca insan işkence gördü, yaşamını yitirdi, kadınlar tecavüze uğradı. Onulmaz acılar yaşandı. Avrupa’nın ortasında yaşanan katliamlar nedense zengin Avrupa ülkeleri tarafından anında engellenmedi. Savaşın acımasızlığı, insanların çektiği acılar, bir ülkenin paramparça olması görmezden gelindi.

Savaş, Türkiye-Avrupa karayolunun kapanmasına neden oldu. Avrupalı kampçıların ve karavancıların Türkiye’ye gelmesi zorlaştı. Bu da Ataköy Kamping’in gelirini düşürdü. Bunun üzerine Ataköy Kamping yerli karavancılara kapılarını açtı. Bizim gibi pek çok yerli karavancı Ataköy Kamping’e yerleşti ve her geçen gün karavancı sayısı arttı.

İstanbul-Ataköy Kamping, karavana gönül verenlerin yılın en az dört-beş ayını geçirdikleri, pek çok ailenin de devamlı yaşadıkları bir yaşam alanı haline geldi. Özellikle kış aylarında -haftasonları- karavancıların buluşma yeriydi Ataköy Kamping. Karavancılar, kampingde kalabilmek için her ay kamp yönetimine kira ödüyorlardı. Her yıl kira bedeli bir miktar artıyordu, bu artışlar büyük oranlarda değildi.

Herkes mutlu, her yer güllük gülistanlıkken kamp yönetimi 1999’da kamp ücretine büyük bir zam yaptı, bu artış pek çok karavancının hoşuna gitmedi. İst. Kamp ve Karavancılar Derneği yöneticileri, kampingin idarecileriyle defalarca görüşmeler yaptılarsa da uzlaşma sağlanamadı. Bunun üzerine yeni bir kamp alanı arayışına girildi, uzun uğraşlar sonucunda Yeşilköy’de, Çiroz Kamping bulundu. Ataköy’den Yeşilköy’e büyük bir göç başladı, iki yüzden fazla karavan Çiroz’a yerleşti.

Ataköy Kamping’den ayrılmak istemeyenler, karavan yaşamlarına Ataköy’de devam ettiler. İstanbul’un artık iki kamp alanı vardı.

İlk günler Çiroz bize çöl gibi görünüyordu, Ataköy’deki büyük ağaçlardan sonra, buranın ağaçları çok cılız geliyordu hepimize. Bütün yeşillikler, susuzluktan sararıp solmuştu. Bakımsız bir yerdi Çiroz! Yapacak bir şey yoktu, burayı bulduğumuza şükrediyorduk.

Çiroz Kamp’taki ilk gecemizi anımsıyorum, şakır şakır yağmur yağıyordu, taşlardan bir ocak yapıp ateş yakmıştık. Sandalyelerimizi ateşe yaklaştırmış, karavan komşularımız olan ablamız ve eniştemizle iki kişilik şemsiyelerimizi açıp karşılıklı oturmuştuk. Yağmur durmadan yağıyordu, bizler şemsiyelerimizin altında söyleşiyorduk. Ne kadar keyifliydi anlatamam! Her on beş, yirmi dakikada bir yeni bir karavan geliyordu Çiroz’a. Herkes yeni kampa bir an önce yerleşme derdindeydi. Çiroz’a yerleştik, her karavancı çevresini temizledi, ağaçları suladı, yeni ağaçlar dikti. Çiroz iki üç senede Ataköy Kamping’den daha güzel bir kamp alanı oldu.

Her yıl binlerce turisti ağırladı Çiroz Kamping.

Biz doğaseverlerse karavan kampta kalıyor, Yeşilköy’den işlerimize rahatlıkla gidiyorduk. İş dönüşü bir iki saat bahçede oturmak, şehrin içinde şehir dışında olmak harikaydı! Ne diyordu Falih Rıfkı Atay:

“İstanbul, zevksizlik ve fensizlik eline sonradan düştü. Biz, dağları yeşil kabuğundan soyup kayalaştıranlar, bahçeli evlerde doğduk ve iki ağaç arasında sallandık. … Bir gün Bebek kıyılarında mavi suyu

görmek için, asansörle beşinci kata çıkacağız. „

Evet, ne yazık ki  Falih Rıfkı haklı çıktı; biz yeşile hasret, denize hasret… İstanbul bir deniz kenti; ne yazık ki artık denizinden faydalanamadığımız bir büyük kent!

Karavanda yaşamak, bizi geçmişe götürüyor, yeşilin bol olduğu, denizin masmavi, tertemiz olduğu günlere… Kampta günün her saatinde yürüyüş, koşu yapabiliyor, basket, voleybol oynayabiliyor, bisiklete binebiliyoruz.

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Ya karavan komşuluğu!.. Şehrin gürültüsü içinde unuttuğumuz komşuluk ilişkileri yeniden canlandı kampta. Sevgili komşularımız; karavanlarımız, sevgili evlerimiz!..

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

İnsanın mutlu olması için çok şeye ihtiyacı yok; sevdiklerinin yanında, yeşillikler içinde, yıldızlar altında olması yeterli.DSC02630.jpg-çiçek ab

Her geçen gün yeşillikler azalıyor, denizler kirleniyor…

Yılda üç-dört bin yangın çıkıyor, ormanlık alanlarımız her geçen yıl azalıyor ülkemizde. Yangınla yok edemediğimiz yerleriyse taş binalarla yok ediyoruz. Hiçbir alan kalmayana kadar gökdelenleri dikeceğiz, sonra insanlar birbirinden uzak, ilişkiler kopuk diye yakınacağız. Her geçen gün toprakla ilişkimiz kesiliyor, sürekli daha yükseğe daha yükseğe tırmandırılıyoruz. Beşinci kattan onuncu kata, onuncu kattan on beşinci kata çıkarıldık. Şimdi daha da yükseğe çıkarılmak isteniyoruz.

Biz karavancılar, kampçılar yükseklere çıkmak istemiyor; toprağa yakın olmak, yalınayak dolaşmak, çimene, ağaca, çiçeğe dokunmak istiyoruz. Sadece yaz mevsiminde değil, dört mevsim doğanın içinde yaşamak dileğimiz. Türkiye’nin her kentinde, kasabasında, köyünde karavan kampları kurulmalı. Yeni kamplar kurulmalı diyoruz da yeni kamplar kurulacağına yıllardan beri var olan kamplar kapatılıyor.  İstanbul’daki Ataköy Kamping ve Çiroz Kamping artık yok! Yüzlerce karavancının ve kampçının yaşam alanı olan kamplar kapandı. Bu kampların kapatılması, hem yerli karavancılar-kampçılar hem de yabancı karavancılar ve kampçılar açısından çok kötü oldu. Karavancılık-kampçılık laf olsun diye yapılan bir şey değildir! Bu bir yaşam biçimidir!