EMECİK YÜRÜYÜŞÜ(KARYA KEÇİLERİ- 9)

EMECİK (DATÇA YARIMADASI)

Datça demek söylence demek. Söylencelerden biri daha Emecik için söylenir. Doğru mudur, değil midir? Bilemeyiz. Ama yine de anlatalım. Yıllar yıllar önce bir İspanyol gemisi Datça yakınlarından geçerken gemide bulunan on-on beş cüzzamlıyı sanırım, sarı limanda bırakmışlar. O zamanlar henüz Türkan Saylan Lepra hastanesini kurmamıştı, cüzzamlıların iyileştiğini bilmiyorlardı herhalde. Neyse cüzzamlılar nasıl olsa ölecek diye Datça’ya yakın bir yere bırakmışlar cüzzamlıları. Ancak Datça’nın havası iyi gelmiş ve cüzzamlılar iyileşmiş. Sonra da iyileşen cüzzamlılar Emecik’i kurmuşlar. Bizler söylentilerin yalancısıyız. Ama bugün de Datça’nın havası pek çok astımlıya iyi geliyor. Belki cüzzamlılar da iyileşmişlerdir, kim bilir?

Bizler yine gerçeğe dönelim, Datça ile Emecik arası 20 kilometre, bizler Emecik’te tuttuğumuz minibüsten indik, yürümeye başladık. her yanımız yemyeşildi ve çiçekler ve çiçek ağaçlar açmıştı. Ne de olsa bahar gelmişti, kaplumbağalar bile yuvalarından çıkmış, yürüyorlardı. Çiçekler, böcekler bize merhaba diyorlardı. Tabii bizler de bu güzelliklere merhaba dedik. Bu yürüyüş bizi ne kadar mutlandırmıştı. Açan çiçekleri, çiçek ağaçları, yuvasından çıkmış kaplumbağaları,hiç durmadan öten ve oradan oraya uçuşan kuşları görmek bize o kadar iyi geldi ki…

EMECİK ÇİÇEK
EMECİK ÇİÇEK
REYHAN GÜRSES
YÜRÜYÜŞÇÜLER FOTOĞRAF ÇEKERKEN
EMECİK -PERİLİ KÖŞK ARASI ÇİÇEK AĞAÇ
EMECİK – PERİLİ KÖŞK ARASI KAPLUMBAĞA
YÜRÜYÜŞÇÜLER EMECİKTEN PERİLİ KÖŞKE YÜRÜYORLAR
EMECİK-PERİLİ KÖŞK ARASINDAKİ MAVİ ÇİÇEKLER

Emecik’le Perili Köşk arasında araziden yürüyüşümüzü yaparken, türlü çiçekler gördük, bu bizi psikolojik olarak nasıl rahatlattı nasıl… Sonuçta deniz kenarına, yani Perili Köşk’e geldik, ikiz adacıklar dediğim adalar karşımdaydı, öndeki adayla kara arasındaki su çok sığ, sıcaklarda adaya yürüyerek rahatça gidilebiliyor. Orada denizin(su sığ olduğu için) rengi de daha açık görünüyor.

RAHİME KALKAN PAPATYALAR ARASINDA
PERİLİ KÖŞK’TEKİ İKİZ ADALAR
PERİLİ KÖŞK SAHİLİ ve ÇİÇEKLER
PERİLİ KÖŞK OTEL’İN GİRİŞİ

Perili köşkte hemen hemen her zaman rüzgar vardır. Zaten buranın Perili Köşk adını alması da rüzgar sayesinde olmuş, burada yapılan ilk köşk rüzgardan ötüp duruyormuş, sonra buraya Perili Köşk demişler. Yine söylentiler, söylenceler…

PERİLİ KÖŞK ÇİÇEK

Biz yine çiçeklere bakalım, onlar gerçek ve çok güzeller! Beyaz, sarı, kırmızı, mor çiçekler… Perili Köşk sahilini zevkle yürüdük, Çiçekler genelde kumda açmışlardı. Buranın toprağı ne kadar güzel ki bize bu çiçekleri, böyle güzellikleri yaşatıyor.

PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEK
PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEKLER
PERİLİ KÖŞK SAHİLİNDEKİ ÇİÇEKLER
ÇİÇEK AĞAÇLARDAN PAVLONYA

Pavlonya ağacı, aslında Çin’de yetişen bir ağaçmış .Pavlonya’ya Çin Kavağı da deniyormuş. En hızlı yetişen ağaçlardan biriymiş .25-45 derece arasında yaşıyormuş, Muğla ve çevresinde de Pavlonya ağacı çokça bulunuyor. Rengi ve çiçekleri çok güzel, ben bu ağacı çok seviyorum.. Ülkemizde kavağın yetiştiği her yerde pavlonya da yetişirmiş.

YÜRÜYÜŞÇÜLER BİNECEKLERİ ARACI BEKLERKEN

Aracımızı biraz bekledik, sonuçta geldi. Saatte akşam üzerini bulmuştu. Evimize geldik, birer duş alıp dinlendik.

PUSULA- MATHİAS ENARD

KİTABIN ADI: PUSULA

YAZARIN ADI: MATHİAS ENARD

ÇEVİREN: FRANSIZCA ASLINDAN / EBRU ERBAŞ

YAYINEVİ:CAN YAYINLARI

İLK BASIM: HAZİRAN/ 2019

SAYFA SAYISI: 465 SAYFA

ÖDÜLLÜ KİTAP: 2015 YILINDA FRANSA’NIN EN ÖNEMLİ EDEBİYAT ÖDÜLÜ OLAN

GONCOURT’U ALDI.ı

IMG_20200512_190912

Pusula’nın Arka Yüzü

FRANZ RİTTER, Avusturyalı bir müzikolog, hasta biri; ama hastalığının ne olduğunu biz bilmiyoruz, bir yandan ağrı çekiyor diğer yandan daha önce yaşadıklarını, hissettiklerini, tanıdığı kişileri, gittiği yerleri bize anlatıyor. Bizler anlattığı kişilerin kimini tanıyor, kimilerini ise hiç tanımıyoruz. Ama o kişilerin kim olduğunu araştırıp öğreniyoruz. Tanıyoruz derken anlattığı müzik adamlarının müziklerini dinlemiş, kitaplarını okumuş olabiliriz veya olmayabiliriz, o kişiler-yazarlar veya müzik adamları-kitabı yazandan da  önce yaşamış kişiler. Gittiği yerlerden biri ise bizim yıllarca yaşadığımız bir yer: İstanbul Ama onun bilmediğimiz bir yüzü, doğal güzelliğini biliyoruz da gizemli halini yabancıların hangi yüzünü görmek istediklerini bilmiyoruz. Üstelik Osmanlı zamanında İstanbul’u ziyaret edenler var. Alıntılarda da yazdığım gibi ünlü pek çok sanatçının rüyasıymış İstanbul’a gelmek.

İran, Suriye, Ortadoğu çok anlatılıyor, Franz Ritter ve arkadaşları ‘Oryantalist’, Batı’da olan her şeyi Doğu’ya bağlıyorlar. İranlı yazar Sadık Hidayet’i ve eseri Kör Baykuş’u kitaptan öğreniyorum. Kör Baykuş’u okumayı düşünüyorum. Bir de Franz Ritter’in yıllardır sevdiği bir kadın var. Adı Sarah, ne yazarsa ne söylerse Sarah’nın nasıl düşüneceğini veya o konuyla ilgili ne söyleyeceğini de tahmin ediyor veya daha önce söylediklerini yazıyor. Biz Sarah’ yı yazarın anlatmasıyla tanıyoruz. Yazarın dediğine göre tek taraflıymış bu aşk, kim bilir belki de Sarah da onu seviyordur. Bu aşkı Goethe’nin Genç Werther’in Acılarına benzetiyorum. Orada Werther’in anlattıklarını, burada da Franz’ı dinliyoruz. Aralarındaki fark Franz’ın Sarah’nın kendisini sevdiğinden bahsetmemesi. Franz ve Sarah eskiden veya daha gençken birlikte Doğu’ya pek çok yolculuk yapmışlar.

Yazarımız Kafka ile Sadık Hidayet’i karşılaştırarak başlıyor kitabına. Sadık Hidayet küçük mutfağında(Fransa’da-1951’de) gazı açarak intihar etmiştir.Kafka’yı okumadan, çevirmeden,  Ömer Hayyam’ı tanıtmadan önce intiharla ilgili şöyle yazmış 1920’de.

200px-Hedayat113

Modern İran Edebiyatının Önde Gelen Yazarı Sadık Hidayet (1903-Tahran-1951 Paris)

kor-baykus-547487-97-B

Sadık Hidayet-Kör Baykuş

Sy. 15″Kimse intihar etmeye karar vermez, intihar bazı adamların içindedir, doğalarında vardır.” İntihar etmeden önce kağıtlarını ve notlarını yok eder. Franz Ritter Hidayet’in

Kafka1906_cropped

Franz Kafka(l883-1924) 20. yüz yılın en önemli yazarlarından biri                  VİKİPEDİ

Kafka’dan daha cesur olduğunu belki de Kafka’nın dostu olan Max Brod gibi güvenebileceği birinin olmadığını yazar. Kim bilir belki Kafka yazdıklarına kıyamamıştır, Hidayet ise tüm insanlardan umudunu kesmiş olabilir. Kafka’nın son zamanlarında çok hasta olduğunu, o kadar hasta olsa da öksürerek yazılarını düzelttiğini söyler.

Max_Brod_(1965)

Max Brod(1884 Prag- 1868 Tel Aviv) Yazar, Müzisyen, Çevirmen, Kafka’nın Yakın Arkadaşı        VİKİPEDİ

Demek ki Kafka arkadaşına çok güveniyordu, kendi eserlerine kıyamamıştı veya öldükten sonra Max Brod’un onun eserlerini yayımlayabileceğini düşünmüş olabilir, veya olmayabilir. Onunla ilgili ne desek boş olur. Düşünebiliyor musunuz  Max Brod, Kafka’nın eserlerini yayımlamamış olsaydı 20. yüzyılın en önemli yazarı yok olmuş olacaktı. Kafka’nın eserlerinin kıymetini bilen Max Brod kendisi de yazar olduğu halde yazarlığıyla pek bilinmemektedir. Sadık Hidayet ise yazdıklarını kendisi yok etmiştir.Belki o Kafka kadar şanslı değildir, Max Brod gibi yakın bir dostu yoktur. Demek ki o hiçbir şekilde eserlerini kimse okusun istememiştir.Eserlerini kimsenin okumasını istememesi acaba onun kendisini anlamayacakları için midir? Ayrıca kendini Doğu ile Batı arasında sıkışmış da hissetmiş olabilir. Zamanından önce yaşama merhaba demiştir. Belki daha sonra yaşama başlasaydı, anlaşılabilirdi. Bir de yazarımızın yazdığı gibi cüzzam denilen bir hastalıkla savaşmakta ve onun acılarını çekmektedir. Yazar Kafka hakkında da şunları yazar ; Kafka Prag’da hem Alman, hem Yahudi hem Çek olup hiçbiri olmadığı gibi, der. Demek Hidayet de ne Doğu’lu ne de Batı’lı olabilmiştir.

Bana okuduğun bir kitaptan ne çok alıntı yapıyorsun diyebilirsiniz, ben bir yazardan yapılan alıntıların o yazarı yakından tanıttığına inanıyorum, yoksa hayatı ve kitapları hakkında bilgi verebilirim, ama onu en çok yazdıkları anlatacaktır, diye düşünüyorum. Onun için de okuduğum kitabı çiziyorum, önceleri bir kağıda yazıyordum yazılacak yerleri, sonra defterlerime ya da bilgisayarıma geçiriyordum. Defterlere el yazısıyla yazmak daha iyi, hiçbir zaman yok olmuyorlar, bilgisayara kaydetmek daha kolay ancak bilgisayardaki yazılar bir anda sanal olabiliyor. Her şey yalan daha doğrusu sanal diyorum bilgisayardaki yazılar için. Bir anda yok olabiliyorlar, o zaman da her şey hayalde kalıyor. Bu beni çok üzüyor.

Kitaptan Alıntılar:

Sy.13/ “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla kemiren yiyen, kemiren yaralar.” diye yazar İranlı Sadık Hidayet Kör Baykuş adlı romanının girişinde.Sadık Hidayet ‘in ne kadar yalnız olduğunu ve cüzamdan neler çektiğini sadece şu bir cümleden bile anlayabiliriz.

Sy.19″Nedim hemen beni kardeşçe kucakladı ve bu kucaklama beni bir anlığına Şam’a, Halep’e ışınladı.Nedim’in geceleyin Suriye’nin metalik göğündeki yıldızları sarhoş eden lavtasına, uzağa, çok uzağa,artık kuyrukluyıldızların değil, misillerin, havan toplarının çığlıkların ve savaşın yırttığı o göğe-1999’da Paris’te, önünde bir şampanya kadehi, Suriye’nin şiddetlerin en beteriyle viran olacağını,

halep-carsisi

Halep Çarşısı-Suriye

Halep Çarşısının yanacağını, Emevi Camii’nin minaresinin yıkılacağını, bir sürü dostun öleceğini ya da sürgüne mahkum olacağını hayal edebilmek imkansızdı; hatta bugün bile Viyana’daki konforlu ve sessiz apartman dairesinden bakıp da bu hasarın çapını ve acının kapsamını hayal edebilmek imkansız.”

Sy.23/ Schubert’in,Richard Strauss’un, Schönberg’in şehri burası, aman aman Doğulu bir tarafı yok bence.Hatta temsil düzeyinde bile, kruvasandan başka Şark’ı çağrıştıracak en ufak bir şey göremiyorum. Viyana imgeleminde.

“Osmanlı iki kere kapıya dayandı diye Şark’ın kapısı olunmuyor.”

“Mesele o değil, mesele bu düşüncenin gerçekliği değil, asıl ilgimi çeken neden ve ne şekilde bunca gezginin Viyana’yı ve Budapeşte’yi ilk Doğulu şehirler olarak gördüğü ve bunun onların bu söze yüklediği anlam hakkında bize ne öğretilebileceği. Ve eğer Viyana Şark’ın kapısı ise bu kapının hangi Şark’a açıldığı?

Sy.24/ “Sarah’nın Viyana’yı benden daha iyi, Schubert’e ya da Mahler’e takılmadan, daha derinlemesine tanıdığını kabul etmeliyim.”

Sy.47/Brahms ninnilerin Volkswagen’i ağır ve etkili, hiçbir şey sizi Brahms kadar hızlı uyutamaz. …Orkestra için yazılmış ninni çok az mesela, ninni tanımı itibariyle oda müziği kapsamında. Bildiğim kadarıyla elektronik ya da otantik piyano için yazılmış ninni de yok; ama bunu teyit etmeli. Acaba çağdaş bir ninni hatırlayabilecek miyim?

Arvo_Pärt (1)

Arvo Part(1935 Tallinn) Estonyalı  Klasik Müzik Bestecisi          Vikipedi

Arvo Part, şu ateşli Estonyalı, ninniler bestelemişti korolar ve yaylı toplulukları için, koca manastırları uyutacak ninnileri.

800px-Wolfgang-amadeus-mozart_1

Wolfgang Amadeus Mozart ( 1756 Avusturya-1791 Avusturya) KLASİK BATI MÜZİĞİ BESTECİSİ VİKİPEDİ

Sy.52/ “1778′ de, Mozart’ın 11. piyanı sonatını bestelediği sırada bile Osmanlı varlığı, Viyana kuşatması ya da bu Mogersdorf Muharebesi çok gerilerde kalmıştı, ama yine de onun Rondo alla turca’sı o dönem için Yeniçerilerin mehteriyle en doğrudan bağlantıya geçebilmiş eserdi.

Sy.54/ “Güzeli düşlemeden önce dehşetin en dibini görmek, onu baştan sona katetmek gerekirdi, işte Sarah’nın teorisi buydu”

istanbul ag022

İstanbul

Sy.55/ ” Altı hafta sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere yola çıkacaktım ve Steimermark seyahatinde karşılaştığım Türklere dair bu öncü işaretler beni mest ediyordu-genç çevirmen Joseph Hammer da kariyerine Boğaziçi’ndeki Avusturya Sefareti’nde başlamamış mıydı? İstanbul, Boğaziçi işte bir happy place, eğer doktorlar beni Porzellangasse’detutmuyor olsaydı ilk fırsatta döneceğim bir yer, Arnavutköy’ün ya da Bebek’in daracık apartmanlarından birinin tepesindeki minicik bir daireye kurulur, gemilerin geçişini seyre dalardım, mevsimler değiştikçe Anadolu yakasının renkten renge bürünüşünü izlerken gemileri sayardım, bazen de Bağdat Caddesi’ndeki kış ışıklarını görmek için vapura biner, Üsküdar’a ya da Kadıköy’e geçerdim ve buz tutmuş, gözlerimin feri sönmüş, ellerim ceplerimde, o pek ışıltılı alışveriş merkezlerinden birinden eldiven almadığıma hayıflanarak ve geceleyin Boğaz’ın ortasında sanki çok yakınmış gibi gözüken

Kız_Kulesi_February_2013_01

Kız Kulesi-İstanbul           Vikipedi

Kız Kulesi’ni bakışlarımla okşayarak dönerim ki sonra da evde, nefes nefese tırmandığım üst katta kendime bol demli, tavşan kanı, çok şekerli bir çay koyar, bir afyon piposu tüttürürdüm, bir fırt ve koltuğumda usulca daldığım uyku, arada bir Karadeniz’den inen tankerlerin sis düdükleriyle bölünürdü.

İstikbal, güzel bir sonbahar gününde Boğaziçi kadar parlaktı.

Esterházy_pál

Prens Pal Esterhazy(1652-1687 )Savaşçı-besteci       Vikipedi

Sy.57/”Mogersdorf Muharebesi’nde bir müzisyen de vardı tabii, unutulmuş bir barok besteci, bu unvanın ilk temsilcisi olan Prens Pal Esterhazy, sayısız kez Türklerle savaşmış, bilinen tek büyük savaşçı-besteci ya da muhteşem Harmonia caelestis de dahil pek çok kantatın yaratıcısı ve bizzat büyük bir klavsenci de olan büyük besteci-savaşçı- o çok işittiği Türk askeri müziğinden ilk esinlenen o mu olmuştur, bilinmiyor ama sanmam: topraklarında bunca savaş ve felaket yaşandıktan sonra herhalde daha ziyade şiddeti unutmak ve kendini İlahi Ahenk’i yazmaya (başarıyla) adamak istemiş olmalı.”

Sy.58/”Bilger oldum olası benim Viyana aksanımla alay etmiştir-Johann Strauss’un eserlerini hiç avazım çıktığı kadar söylemedim hatta ıslıkla bir Les patineurs bile çalmadım, demiyorum, daha lisede vals dersleri bir işkenceydi, nitekim vals Viyana’nın lanetidir ve Cumhuriyet’in ilanından sonra o da asalet unvanlarıyla birlikte yasaklanmalıydı:bir sürü korkunç nostaljik balodan ve turistlere yönelik berbat konserlerden kurtulmuş olurduk böylece. Sarah’nın flüt ve viyolonsel için küçük valsi dışında tabii. …. Dünyanın kusurluluğu ve bedenin çöküşü karşısında müziğin güzel bir sığınak olduğunu düşündüren o gizemli, çocuksu, hassas parçalardan biri olan “Sarah’nın Teması”.”

185px-Hector_berlioz

Hector Berlioz(1803-1869) Fransız besteci, yazar ve müzik eleştirmeni

Sy.59/ “Berlioz’da onun Faust’unda Truvalılarında ya da Romeo ve Juliet’inde aşk daima bir altonun bir flütle ya da obuayla diyaloğu halinde tezahür eder-Romeo ve Juliet’e, onun tutkuyla, şiddetle sarsan pasajlarına kulak vermeyeli çok oldu.”

Sy.60/”Askeri müzik kesinlikle Doğu ile Batı arasında bir mübadele noktası derdi Sarah olsa: “Türk Marşı’nın bestelenmesinden 50 yıl sonra Mozart’ın tarzına çok uygun olan bu müziğin bir nevi çıkış noktasına, Osmanlı başkentine dönmesi olağanüstü; her şey bir yana, kendi ritimlerinin ve sonoritelerinin bu şekilde dönüşümae uğratılmasının Türklere cazip gelmesi mantıklıydı zira -Sarah’nınterimleriyle ifade edersek- benliğimizin ötekindeki varlığı söz konusuydu.

Afrodisyas 225-a

Kazı Yapılan Yerlerden Biri

Sy.69/ Sarah kazı yapılan yerleri gördükçe şu soruyu sorar:

-İşçiler açısından bu kazıların neyi temsil ettiğini bilmek isterdim. Acaba tarihlerinden mahrum bırakıldıkları, Avrupalının bir kez daha, bir şeylerini çaldığı hissine kapılıyorlar mı?..

“Bilger’in bir teorisi vardı, bu kazıcılar açısından İslamiyet öncesine dair hiçbir şeyin onlara ait olmadığını, kadim cidden’e yani “çok eskiye” sürgün ettikleri bir başka düzene, bir başka aleme ait olduğunu savunurdu; Bilger bir Suriyeli için dünya tarihinin üç döneme ayrıldığını iddia ederdi: cedid,yeni; kadim, eski; kadim cidden, çok eski ki böylesi basitleştirmenin sebebinin sadece onun kendi Arapça seviyesi olup olmadığını kestirmek güçtü: işçileri ona Mezopotamya hanedanlarının silsilesini ortak bir dil sayacak olsaydı dahi ortak bir dilleri olmadığından ve o anlayabilsin diye, hepsini kadim cidden’e havale etmek zorunda kalırlardı.

Avrupa; Suriyelilerin, Iraklıların, Mısırlıların altından antik temelleri söküp aldı, bizim muzaffer uluslarımız, bilim ve arkeoloji tekelleri vasıtasıyla evrensel olanı temellük(bir şeyi kendine mal etmek) ettiler, bu yağmayla geçmişten mahrum bırakılan sömürge halklarının da bu geçmişi sanki yabancı bir unsurmuş gibi algılaması kolay oldu: Kuş beyinli İslamcılar da bu mirasın yabancı güçlerin geçmişe dönük, acayip bir tezahürü olduğuna dair az çok yaygın bir hissi kendilerinin yontulmamış, derin budalalıklarıyla nasıl kolayca bağdaştırıyorlarsa kepçeleri de aynı kolaylıkla antik şehirlere daldırıyorlar.”

Doğulunun arkeolojik kazılarda çıkanları kendilerinin saymaması Avrupalının işine gelmiş, şayet bilgi verselerdi, çıkan taşların orada yaşayan halkların geçmişlerini yansıttığını söyleselerdi, Doğulular onlara güle oynaya bu tarihi vermezlerdi sanırım,o zaman Avrupa’daki birçok Doğu’ya ait müze bugün Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bizim ülkemizde olurdu. Ne yazık ki arkeologlarımız, müzecilerimiz, tarihçilerimiz olduktan sonra biz arkeolojiye,müzelere, tarihe önem vermişiz. Yani her şeyin başı eğitime gelip dayanıyor. Onlar da arkeolojik eserleri verenlere ‘Kuş beyinli İslamcılar demezlerdi; bir şey diyeceklerse de bu sefer ‘uyanıklar’ derlerdi.

Kitap_20180123162326_74870_12

Journal de Constantinople-Nadir Kitap

Sy. 72-73Kütüphanede Journal de Constantinople. Ecco de l’Orient’ın sayfalarını karıştırırken şehrin nasıl da Avrupa’da ressam, müzisyen, edebiyatçı, maceraperest namına gelmiş geçmiş kim varsa kendine çektiğini(diğer etkenlerin yanı sıra sultanın cömertliklerine de şükretmeli ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında artık o da mahvolmuş sayılırdı) görmek müthişti-Michelangelo ile Da Vinci den bu yana herkesin Boğaziçi’nin hayalini kurduğunu keşfetmek kesinlikle muhteşemdi. İstanbul’da benim ilgimi çeken, Sarah’nın sözleriyle ifade edecek olursak, “benliğin” bir çeşitlemesiydi, Türklerin “ötekiliğinin” gerçekliğinden ziyade, Avrupalıların Osmanlı başkentine yaptığı ziyaretler ve seyahatlerdi.

sigmund-freud-müzesi-Avusturya-Viyana

Sigmund Freud Müzesi-Viyana/Avusturya    Psikolojidenoku.com

S y.126/ “Kafka, Sarah’nın tutkularından, favori kişiliklerinden biriydi ve onunla böyle Viyana’da Freud’un evinin üst katında. Kafka adlı biriyle karşılaşmak onu sevince boğmuştu. Ona Viyana’da bu soyadının çok yaygın olduğunu söylediysem de pek oralı olmadı. O dünyayı bir tesadüfler, topluma anlam kazandıran, olumsallıkların ve görüngülerin yün yumağı olan samsara(Budizm ve Hinduizmde ölüm ve yeniden doğma devri) nın rotasını tayin eden raslantısal karşılaşmalar zinciri olarak okumaya bayılıyor; pek tabii ki Kafka gibi benim de ön adımın Franz olduğu hususuna da dikkatimi çekmişti: ona bunun büyükbabam Franz Joseph’in adı olduğunu, ona da bu adın, aynı isimdeki imparatorun ölüm günü olan 21 Kasım 1916 tarihinde doğduğu için verilmiş olduğunu açıklamam gerekti.

Sy.127/ “Sarah bana Prag’da Kafka’nın Viyana’da Mozart’ın, Beethoven’ın ya da Schubert’in ayarında bir kahraman olduğunu anlatırdı; kendine ait bir müzesi, heykelleri, meydanı var; turizm ofisi Kafka turları düzenliyor.

Sy.131/”Gidip Sarah’nın Saravak hakkındaki ürkütücü makalesini elime almak geçiyor içimden, tekrar okumak, bizim hikayemize, Tanrı’ya, aşkınlığa, dehşetin ötesine dair incelikli göndermeler içerip içermediğini kontrol etmek geçiyor. Aşka. Aşık ile maşuk arasındaki o ilişkiye. Sarah’nın belki de en mistik metni, Ignak Goldziher ile Gershom Scholem’e ithaf ettiği, “Oryantalizm Bir Hümanizmdir.” başlıklı ve tam da Kudüs Üniversitesi’nin dergisinde yayımlanmış olan o basit ve aydınlatıcı makale; şuralarda bir yerlerde olmalı; kalksam mı, kalkmak gün ağarana dek uykudan el çekmek anlamına gelecek, biliyorum kendimi.

Sy.133/ “Kafka kan tükürüyordu, o da bambaşka bir eziyet olmalı, mendilindeki o kırmızı lekeler, ne dehşet verici; 1900’de her dört Viyanalıdan biri veremden ölüyordu, acaba Kafka’nın bu kadar popülerleşmesinin de kaynağı bu hastalık olabilir mi? Kafka ürkütücü son mektuplarından birinde, Tuna yakınlarındaki Klosterneuburg’da yer alan Kierling Sanatoryumu’ndan Max Brod’a şöyle yazar; O gece defalarca sebepsiz ağladım, o gece komşum öldü, ve iki gün sonra Franz Kafka’nın da sırası gelmişti.”

IMG_20200512_190818

Pusula- Mathias Enard(1972 Fransa)

Kitap 465 sayfa ve ben pek çok alıntı yapmışım. Bütün alıntıları yazmam bu yazıyı çok uzatacak, en iyisi yazdığım alıntıları okuduktan sonra veya önce kitabı okuyun derim.