TİMBUKTU ve TİMBUKTU

Kitabın Adı: Timbuktu

Yazarın Adı: Paul Auster

Türü:             Roman

Yayınevi:      Can Yayınları

Sayfa sayısı: 123

Çeviren:        İlknur Özdemir

Roman bir köpeğin bakış açısıyla anlatılıyor. Kemik Bey adındaki köpek, sahibi Willy’nin yaşam tarzını düşüncelerini ve kendi düşüncelerini aktarıyor okuyucuya. Sıradan bir köpek değil Kemik Bey, sahibi Willy’nin her dediğini anlıyor, Willy’nin anlattıkları ve yaşadıklarıyla ilgili yorum yapabiliyor, düşünebiliyor; sadece konuşamıyor. Anlama yetisi çok gelişmiş olan Kemik Bey, bunu sahibinin kendisiyle uzun uzun konuşmasına borçlu olduğunu düşünüyor.

Timbuktu Evsiz barksız bir insan olan Willy, psikolojik olarak rahatsızlanınca uzun süre tımarhanede yatmış, annesini kaybettikten sonra sokaklarda yaşamaya başlamış, tabii Kemik Bey’le. Willy düşüncelerini Kemik Bey’e anlatıyor, o da yorumlayarak bize aktarıyor. Kemik Bey bizi insanlığımızla yüzleştiriyor. Pek uzun olmayan roman bizi eğlendirirken hüzünlendiriyor. İnsan ilişkilerini, yaşamı, dünyayı sorgularken buluyoruz kendimizi.

Kitabın adı olan Timbuktu sözcüğü, ilk duyduğumuzda bize ilginç geliyor. Timbuktu, Willy’nin ölünce gideceği yer. Ruhun bedenden ayrılınca bedenin toprağa gömüldüğünü, ruhunsa öteki dünyaya gitmek üzere havalandığını Kemik Bey’e hep Willy anlatmıştı. Willy son birkaç haftadır durmadan bu konu üzerinde konuşuyordu, köpek artık öteki dünyanın gerçek bir yer olduğundan kuşku duymaz olmuştu. Bu yerin adı Timbuktu idi ve Kemik Bey’in anlayabildiği kadarıyla çölün ortasında bir yerlerdeydi. New York’un, Baltimore’un, Polonya’nın ya da yolculukları boyunca uğradıkları bütün kentlerin uzağındaydı. Bir seferinde Willy orayı, “ruhların vahası” diye tanımlamıştı, bir başka seferde “Bu dünyanın haritasının bittiği yerde, Timbuktu’nun haritası başlar,” demişti. Besbelli, oraya ulaşmak için göz alabildiğine uzanan bir kum ve sıcak ülkesinden, bitmek bilmeyen bomboş topraklardan geçmek zorundaydı insan. Kemik Bey bu yolculuğu fazlasıyla güç ve zahmetli bulmuştu; ama Willy böyle olmadığı konusunda güvence verdi ona, göz açıp kapayıncaya kadar orada olunacağını söyledi. “Ve bir kez oraya varınca, dedi, o sığınağın sınırlarından içeri girince, artık yiyecek bulacağım, geceleri uyuyacağım ya da bağırsaklarımı boşaltacağım diye bir kaygın olmayacak. Evrenle bütünleşecek, Tanrı’nın beyninde yer alan bir antimadde zerreciği olacaksın.” Kemik Bey böyle bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal etmekte güçlük çekiyordu; ama Willy bu konudan öylesine özlemle söz ediyor, ederken de sesinde öyle tatlı titreşimler yankılanıyordu ki köpek sonunda kuruntulanmaktan vazgeçti.”Tim-buk-tu.” Artık bu sözcüğün söylenmesi bile onu mutlandırmaya yeter olmuştu.

Kitapta Timbuktu, kişilerin öldüğü zaman gittiği bir yer olarak anlatılsa da gerçekte Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir şehirmiş Timbuktu. İlim ve kültürün yanı sıra altın ticaretinin de merkeziymiş bu şehir. Eski zamanlarda Timbuktu’ya gitmek o kadar zormuş o kadar zormuş ki, yola çıkanlar Timbuktu’ya ulaşamadan yollarda ölürlermiş. Avrupalılar Timbuktu’nun nerede olduğunu tam olarak bilemez; ancak Timbuktu’yla ilgili çeşitli efsaneler anlatır, üstelik bunlara da inanırlarmış. Bu efsanelerden biri Timbuktu’nun evlerinin altından olduğuymuş. Timbuktu hem altın şehri, hem de ulaşılmaz şehir imajına sahipmiş.

İnsan bu efsanelerin ne kadarının gerçek olduğunu merak ediyor doğrusu; Timbuktu’dan altın çıkıyormuş da altından elde edilen kazancın ne kadarı halka yansıyordu acaba? Halkın Timbuktu’nun altınlarından faydalandığına, insanların Timbuktu’da bolluk ve refah içinde yaşadığına ben inanamıyorum. Keşke yanılıyor olsam.

Eskiden Timbuktu’ya gitmek, oraya ulaşabilmek ne kadar zorsa bugün o kadar kolay. Tatil sitelerine baktığınızda Timbuktu’ya nasıl gidebileceğiniz, tatilinizi en güzel ne şekilde değerlendirebileceğinizi görüyorsunuz.

Willy, ölünce Timbuktu’ya gideceğini düşünüp mutlu oluyordu, bizimse yaşarken Timbuktu’ya gitme olasılığımız var.

Unesco 1988 yılında Timbuktu’yu Dünya Mirası Listesi’ne eklemiş.Ortaçağ boyunca dünya altın gereksiniminin üçte ikisini Batı Afrika’daki Timbuktu karşılıyormuş. Timbuktu yalnız altınıyla değil bilim merkezi olmasıyla da ünlüymüş.

Timbuktu’da XVll. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etmiş. 1893-1960 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olmuş Timbuktu. Fransa’nın sömürgesi olduğu yıllarda Timbuktu’da eğitim sürse de binlerce yazma eser evlerin mahzenlerinde çürümeye terk edilmiş ve yoksulluk alabildiğine hüküm sürmüş.

Uzun süre sömürgeleri olan ülkeler, sömürgelerine ne yazık ki adil davranmamışlar; onlardan faydalanmaya bakmışlar ve daha sonra onları yoksulluklarıyla baş başa bırakmışlar.

 

KARAVANLA BODRUM GEZİSİ (Hüsniye ile Ahmet 11)

Ahmet hastalanmadan önce araba kullanmıyordum, ehliyetim vardı; ama onu bir süs olarak çantamda taşıyordum. Onun hastalığından sonra zorunlu olarak araba kullanmaya başladım. Şu anda iyi araba kullanıyorsam Ahmet’in iyi eğitmenliğinden. Sürücülüğü, yolları bana o öğretti. Yalnız İstanbul’da değil, Türkiye’nin her yerinde beni o yönlendiriyordu, yollar değişmiş olsa bile hiç şaşırmıyordu. husniye-ahmet6-bBen felçliyim, köşeme çekilip oturayım diye düşünmüyor, hayata katılabileceği her noktadan katılıyordu. Onun yaşama iyimser bakması, tükenmez bir yaşama sevincine sahip olması beni büyülüyordu. Bu kadar kendisiyle ve çevresindekilerle barışık olan bir kişi daha yoktur diye düşünüyorum.

Hüsniye’nin burada unuttuğu bir şey var ki bunu, onu ilk gören kişi bile anlardı. Hüsniye’nin Ahmet’e duyduğu büyük aşk. Sevgisi, güler yüzü, hoşgörüsü, yaşamdan doyasıya keyif alması… Ahmet yaşama bağlıydı; onun yaşama sevincini Hüsniye geliştiriyor, güçlendiriyordu. husniye-ahmet12-bAhmet’in ışık kaynağıydı Hüsniye. O, sevgisiyle Ahmet’i öyle sarıp sarmalamıştı ki… hiçbir kötü şey, bu sevgide minik bir boşluk bulup Ahmet’e ulaşamazdı. Sevgi; acıları hafifleten, insanı bulutlara ulaştıran, kötülükleri yok eden, insanın içini titreten bir duygu… Hüsniye’nin de Ahmet’in de sevgileri gözlerindeki pırıltılarda, yüzlerindeki gülümsemelerdeydi…

Araba kullanmayı biliyordum; ancak karavanı arabamızın arkasına takıp İstanbul dışında bir yere götürmeyi düşünemiyordum.

Bodrum

Bodrum

1998 yazıydı ve karavancı arkadaşlarımız Bodrum’a gideceklerdi. Biz de istiyorduk da ne yapacağımızı bilemiyorduk.  Arabayla karavan çekmeyi hiç denememiştim; Ahmet her zaman her şeyi hallederdi. Karavanla seyahat etmeyi de çok özlemiştik. Bir arkadaşımız:

-Siz İstanbul’dan karavanla feribota binin, ben sizi İzmir’de karşılar, Bodrum’a götürürüm, deyince bu bana da Ahmet’e de çok cazip geldi. Ben:

– İyi olur da, Yeşilköy’den Sirkeci’ye karavanı kim götürecek? diye sorunca karavan komşumuz Uğurtan Bey:

Karavan Komşumuz Uğurtan Bey

Karavan Komşumuz Uğurtan Bey

-Ben sizi Sirkeci’ye götürür, feribota bindiririm, dedi.

Sevincimiz görülmeye değerdi, karavanımızla geziye gideceğimizi düşünmek harikaydı, yıllardır bunun hayalini kuruyorduk, sonunda hayallerimiz gerçekleşecekti.

samsun gemisi-abtİzmir’e gidecek olan Samsun Gemisi için biletlerimizi aldık. Gideceğimiz gün, saat yedide iskeleye geldik. Uğurtan, karavanı geminin önüne getirdi, tam içeriye sokacaktı ki… Gemideki görevliler, onu durdurup: “Sizin arabanızı ve karavanınızı en son alacağız.” dediler.

Arabadan inen Uğurtan Bey:

-Karavanı tüm araçlar gemiye alındıktan sonra alacaklarmış, bu da en az bir saat sürer. Benim yapmam gereken bir işim var, onu halleder bir saate kadar gelirim, dedi.

-Tamam, sen işini hallet; bizi de burada unutma! dedim en az üç kere.

Uğurtan gitti. O arada kızkardeşimin Amerika’dan gelen arkadaşı Didem bir adamla koca bir valizi çekiştirerek yanıma geldi. Didem de bizim bineceğimiz gemiyle İzmir’e gidecekti. Didem:

-Günaydın Hüsniye abla! Nasılsın?

-Valla Didem’ciğim hiç iyi değilim! Erkenden iskeleye geldik; karavanı gemiye almadılar, en son alacaklarmış…

-Yaa!

-Ne o, sen bu koca valizle ne yapıyorsun böyle?

-Öyle ağır ki yukarıya çıkarmak sonra da indirmek çok zor olacak, senin arabanın bagajı boşsa şu valizi koysak diyorum. İzmir’de senden alırım onu. Ne dersin?

-Ne diyeceğimi çok iyi biliyorsun! Hadi koy bakalım!

Didem’le taksi şoförü, valizi bin bir güçlükle bagaja yerleştirdiler. Didem, beni mucuk mucuk öptü, sonra gemiye bindi. Didem’in gemiye binmesiyle gemiden bir görevli geldi:

-Sizi hemen alıyoruz gemiye.

-Aaa! Olur mu canım! Siz de bir öyle bir böyle diyorsunuz, karavanı gemiye yerleştirecek olan arkadaş gitti, bir saat sonra gelecek. Şimdi kim çekecek karavanı?

-Abla, bu senin araban değil mi? Bineceksin arabana, karavan da arkandan gelecek.

-Sen öyle zannet kardeşim! Bu iş senin dediğin gibi kolay değil!

-Gel abla, gel gel! Biz sana yardım ederiz. Sen bin arabaya, benim dediklerimi yap!

Hay Allah! Ne olacak şimdi! Ne yapacağım, bu karavanı gemiye nasıl sokacağım? Uğurtan da gidecek zamanı buldu! Canım ne yapsın adam, işi varmış işte! Ahmet’e bakıyorum, o da bana bakıyor. Gözlerindeki pırıltılardan bana güvendiğini anlıyorum. Bir anda kendime güvenim geliyor. Arabaya binip kontağı açıyorum. Gemiye doğru yavaş yavaş yol alıyorum arkamdaki düş evimizle. DSC02636-abKendimi dişi bir kaplan, yok canıııım(!), KAPLUMBAĞA gibi hissediyorum. Sırtımda evim burnumu gemiye sokuyorum, burnum gemide popom iskelede… Şöyle biraz gaza basıp karavanı gemiye soksam iyi olacak. Gaza dokunuyorum, sadece ses çıkıyor, ilerleyemiyorum. İskeleyle gemi arasındaki boşlukta kaldık. Adamlar bağırıyor:

-Abla, geri git! Geri git!

Geri mi gideyim? Geri??? Arkamda beş buçuk metre karavanla geri gideyim haaa! İniyorum arabadan, adamlara bağırıyorum:

-Kardeşim, gidebilsem ileri gideceğim. İleri gidemiyorken geri nasıl gidebilirim?

Arabayla karavanın ilişkisine bakıyorum, araları pek yok gibi. Araba içeri girmek istiyor, karavansa burnunu havaya kaldırmış, içeri girmeye hiç niyeti yok. Çeki demiri, gemiyle iskele arasında havada duruyor. Ne ileri ne geri gidecek halleri var araçların. Birbirlerini ters yöne çekiyorlar.

Bir arabaya bir karavana bakarken aklıma Didem’in valizi geldi, o koca valiz ağırlık yapıyor olmasın, dedim önce kendime, sonra adamlara. Valizi çıkaralım dedik, iki kişi kaldırmaya uğraştık, olacak gibi değil. Ne valizmiş! Yazlık giysiler de bu kadar ağır mı çeker? Kız, sen bunun içini taşla mı doldurdun? Bu ağırlık arabayı çökertir tabii… Ah, bu Didem her zaman başıma iş açmıştır zaten! Ben akıllanmam ki… al işte olana bak! İki adam daha geldi, dört kişi indirdik arabadan taş dolu valizi(!) arabaya bindim, hafifçe gaza bastım, kolaycacık gemiden içeri girdim. Ohh, çok şükür arabayla karavanın anlaşmazlığı çabuk çözüldü! Fakaaat işimiz karavanı yerleştirmekle bitmedi, o ağır valizi bagaja koymalıydık. Zar zor onu da arabaya attık. Ben adım adım bunları yaptıkça Ahmet ‘yaşasın, yaşasın!’ diyordu. Bir yandan benim çektiğim stresi o da çekiyor; diğer yandan çok mutlu oluyordu. Arabamızı kilitleyip yukarı kamaramıza çıktık. Daha sonra Didem’le karşılaştık, ona az söylenmedim!

Gemi yolculuğumuz yirmi saat sürdü, gemide her şey çok güzeldi! İzmir’e yaklaştıkça kaygılanmaya başladım. Ya arkadaş gelmezse ben Bodrum’a kadar karavanı götürmek zorunda kalırsam o zaman ne yaparım? gibi düşünceler yiyip bitiriyordu beni. Gemi iskeleye yanaşır yanaşmaz arabamızın yanına indik. Ahmet, beni hiç yalnız bırakmıyordu, her zaman yanımda ve bana yardımcıydı. Arabalar birer birer gemiden çıkıyordu. Ben ilk sırada girdiğim için en son çıkacaktım. Nasıl çıkarım? Ne yaparım? diye çevreyi incelerken bizi Bodrum’a götürecek olan arkadaşımızı yanı başımızda gördük. Onu görmek ikimizi de çok rahatlattı. Sevgili arkadaşımız ta Bodrumlardan gelmişti.

İzmir’den Bodrum Ortakent’teki Kaktüs Kamp’a rahatça geldik. Kaktüs Kamp’ta çok güzel günler geçirdik. Geceleri hoş eğlenceler düzenledik dostlarla. Öyle eğlendik, öyle eğlendik ki… ama her şeyin bir sonu vardı. Karavancıların çoğu, buradan başka yerlere gideceklerdi… kimi Antalya’ya… kimi Marmaris’e… kimi Bodrum’un başka köylerine… Biz ne yapacaktık???

KARAVAN KOMŞULUĞU (Doğadan Zorunlu Kopuş 10)

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

Karavan dostluğu, komşuluğu bizlere çocukluğumuzun samimi mahallelerini anımsatıyordu. İstanbul’un karlar altında olduğu aylardan birinde doğa beyaz halısını İstanbul Çiroz Kamping’e sermişti. Havanın kararmasıyla ortalık daha da beyazlaşmış ve soğumuştu. Biz Sevillerin karavanında film izliyorduk, filme öyle dalmışız ki cama çarpan top gibi bir şey bizi yerlerimizden hoplattı. Ne oluyor deyip perdeyi açtık, dört kafa sekiz göz dışarıya merakla bakarken Şahika Hanım’ın kartopu yaptığını ve anında cama yapıştırdığını gördük, kartopunu yüzümüze yemişçesine başlarımızı geriye çektik.

Şahika Hanım kocaman gülerek kartopu yapıp art arda karavanın camına fırlatıyordu. Komşumuzun kocaman gülüşü bize de yansıdı, izlediğimiz filmin oluşturduğu gerginlikten eser kalmadı. Cama yapışan karların ördüğü dantellerin delikleri arasından Şahika Hanım’ın ‘gelin’ diye işaret ettiğini görünce anoraklarımızı, botlarımızı giyip onların karavanına daha doğrusu minik bahçelerine gittik.

My captured pictureŞahika Hanım’ın eşi Sabri Bey, bahçelerinde taşlardan yaptığı ocakta ateşi yakmış, Şahika Hanım bulgur pilavı yapmış, kampın köpeği Haydut baş köşedeki yerini almıştı. Tüm ağaçlar, yerler bembeyazdı, sanki Çiroz bir masallar ülkesi, Şahika Hanım da bu masallar ülkesinin iyi kalpli kraliçesiydi! Aslında her isteyen kendi masalını yaratabilir. Biz de izlediğimiz filmi unutup kendi masalımızın içinde bulduk kendimizi. My captured pictureÇevrenin beyazlığı gözlerimizi yıkarken üstünden sıcak buhar tüten bulgur pilavıyla acılı turşuyu titreye titreye afiyetle yedik gürül gürül yanan ateşin başında. Ateş gürül gürül yansa da bizi ısıtmaya yetmiyordu o soğuk kış gününde. Yine de gecenin ikisine kadar sürdü bulgur pilavlı sohbet.

İstanbul’un kara yenik düştüğü, okulların kardan tatil ollduğu bir başka zamandaysa aynı bahçeyi paylaştığımız Avni Bey, kuru fasulye pişirmişti. Avni Bey’le Cahide’nin karavanlarının önündeki çadırda toplandık, bir yandan acılı kuru fasulyeyi yiyor, diğer taraftan karın lâpa lâpa yağışını seyrediyorduk. Avni Beylerin karavanıyla bizim karavan arasında kardan tepeler oluşmuştu. Karnımızı doyurduktan sonra bahçeye çıkıp çocuklar gibi kartopu oynadık, yerlerde yuvarlandık.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımla

Karavan Komşularımla

Hangi mevsim olursa olsun cumartesi-pazar sabahları bahçemizdeki büyük tahta masada beş-altı karavan hep birlikte kahvaltı ederdik, kimi zaman da akşamları hep birlikte yemeğimizi yerdik. Nasıl şenlikli olurdu o kahvaltılarımız ve de akşam yemeklerimiz?

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Bu arada beş çaylarımızı da unutmayalım, havanın güneşli olduğu zamanlar mutlaka bir karavanın bahçesinde toplanır neşeyle çaylarımızı içerdik güzel kekler ve börekler eşliğinde.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavanla yaptığımız gezilerde de hava serinse yemeğimizi genellikle karavanda yerdik.

Karavanda yağmurun çatıya tıp tıp vuruşunu, toprağa düşüp toprakla bütünleşmesini, toprakla yağmur karışımından çıkan kokuyu çok severim.

Komşum Sanem’le yağmurlu günlerde karavanın camını açar, yağmurun yağışını seyredip müziğini dinlerken saatlerce sohbet ederdik. Yağmurun sesine Yavuz’un engin müzik bilgisiyle seçtiği müzikleri de katardık. Karavanda müzik dinlemek, hiçbir yerde müzik dinlemeye benzemezdi. Müzik doğayla bir senfoni oluştururdu.

KARAVAN GEZİLERİ ve DOĞADA YAŞAM (Doğadan Zorunlu Kopuş 9)

Kurucaşile’de geç saatte karavanlara gelip koltuklarımızı deniz kıyısına koyduk, denizin kokusunu doya doya içimize çekip türküsünü dinledik. Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı, şehirde görmeyi unuttuğumuz yıldızlar göz kırpıp duruyorlardı. Tekneler denizin dalgasıyla hafif hafif sallanıyordu. Balığa çıkan büyük balıkçı tekneleri balıktan dönmemişti henüz.

SAMSUNGKaradeniz’in mis gibi havası bizi bebekler gibi uyuttu. Sabah erkenden kalktık kendimizi dışarı atıp maviliklerin büyüsüne kaptırdık. Aaa! İskelenin öbür ucundan bize doğru gelen Ergün enişte değil mi? Elinde bir kova var. Ne yapıyor o kovayla? Ergün enişte yanımıza gelince elindeki kovanın ağzına kadar balık dolu olduğunu gördük.

-Hayrola, balığa mı çıktınız?

-Eh, biraz öyle oldu, balığı kovayla tuttum(!)

-Kovayla mı, o nasıl oldu?

-Şaka şaka, şu büyük teknenin kaptanı verdi balıkları. Sabaha karşı üç gibi balıktan dönmüşler, balıkları bize vermek için karavanlara gelmişler, fakat bizi uyandırmaktan çekinmişler. Yürüyüşe çıkmıştım, kaptan beni görünce kovayı elime tutuşturdu.

– Oh, ne iyi! Kendimize balık ziyafeti çekeceğiz.

Kurucaşile

Kurucaşile

Karadenizliler ne kadar insan canlısı, ne kadar konukseverler! Balıkları ayıklamak için kovanın başına oturduk. Hep birlikte ayıkladık hamsileri. Çok tazeydiler?

Dönüşte Kurucaşile’ye çok yakın olan, doğası bozulmamış, yeşilin her tonunun maviyle bütünleştiği “Tekne ve Yat” yapımcılığı yönünden adını dünyaya duyurmuş Tekkeönü’ne uğradık. Küçücük bir yerleşim yeri olmasına karşın yirmi-yirmi beş gemi yapım yeri vardı. My captured picture

My captured pictureDünya denizlerine pek çok gemi yapmış olan Hüseyin Çoban’ın tekne yapım yerini ziyaret ettik. Tekne yapımını yakından gördük.

Amasra gezisine İstanbul’dan başladık, Adapazarı, Karasu,

Akçakoca

Akçakoca

Akçakoca, Bartın, Amasra, Kurucaşile’ye kadar gidip dönüşte Tekkeönü, Amasra, Bartın, İnkumu, Safranbolu, Bolu,

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Gölcük

Gölcük

Sünnet Gölü

Sünnet Gölü

Gölcük, Mudurnu, Sünnet Gölü’nü de dolaşıp İstanbul’a döndük. Güzel bir gezi oldu, bunun gibi yurt içinde ve yurt dışında arkadaşlarımızla pek çok gezi yaptık.

Her gün evden işe, işten eve koşturup duruyor insanoğlu. Herkesin derdi daha çok kazanmak, kazandıklarıyla yatırım yapmak: Ev, araba, yazlık ev, yeni eşyalar…

Mülkiyet duygusu insanda çok gelişmiş ve sürekli gelişmekte. Her şeyim olsun, her şey benim olsun düşüncesi yaygın.

My captured pictureKaravan yaşamında bu duygu en aza iniyor. İnsan karavana ait olduğunu hissediyor. Bu da doğadan kaynaklanıyor sanırım. My captured pictureDoğayla iç içe yaşamak; bencilliği, insanın mala mülke düşkünlüğünü geri plâna itiyor.

Ne diyor Kızılderili reisi Seattle, kendisinden toprak satın almak isteyen beyaz adama:

SAMSUNG“Siz toprağı, gökyüzünü, akarsuları nasıl satın alabilirsiniz? Onlar bizim kardeşlerimiz.”

Ancaak, beyaz adam o toprakları, akarsuları, gökyüzünü, denizleri, gölleri satın almakla kalmıyor; toprakları kullanılamaz hale getiriyor, akarsuları kurutuyor, ormanları yakıp yok ediyor, denizleri kirletiyor, gökyüzünü deliyor.

Bırakın satmayı, satın almayı, dünyayı yok ediyor insanoğlu!!!

İnsanlar, yüksek katlı binalarda yaşadıkça doğadan kopuyor; betonun, metalin, plastiğin, camın, teknolojinin esiri oluyorlar.

Doğayı, çiçeği, böceği televizyonlarından, bilgisayarlarından izliyor; rahat koltuklarından her yere, her şeye ulaşabiliyorlar. Doğanın içinde olsalar başlarına bir yığın dert gelebilir. Bir yılan tarafından sokulabilir, bir eşek tarafından tepilebilir, bir yengeç tarafından sıkıştırılabilir; yürürken ayakları burkulabilir, yüzerken bacaklarına kramp girebilir, tepelere tırmanırken kayabilir, tepelerden üzerlerine taşlar, kayalar yuvarlanabilir, her türlü tehlikeyle karşılaşabilirler. Eee, bunca zahmete değer mi? Evde televizyon karşısında hiçbir tehlike yok(!)

Nasıl olsa birileri onlar için en tehlikeli yerlere gidiyor, en zor yarışmalara girip ölümü bile göze alıyor, en heyecanlı aşkları, en güzel sevdaları yaşıyor.

Televizyonda tüm bunları izleyip “miş gibi yapmak” varken emek harcamanın, kendini zora koşmanın ne gereği var(!)

O yüksek, daha yüksek, daha yüksek binalarda yaşamak; insanlara doğal yaşamı, komşuluğu, insan sıcaklığını unutturdu. Her şey madde oldu, insan bir baktı o çok değer verdiği maddeler onu tutsak etmiş. Kendi de maddileşmiş. Sonra bazıları bu durumdan rahatsız olup ‘Biz nereye gidiyoruz?’ diye kendilerini sorgulamış. Maddeden uzaklaşmanın çarelerini aramaya başlamışlar. Arayışın sonunda bir çıkar yol bulmuşlar. Maddenin esiri olmak istemeyen insanın yaşamına karavan girmiş.

Ve insanlara şöyle seslenmiş minik bir karavan:

“Hey, sizler ne yapıyorsunuz? Bu gidişe bir dur deyin! Derin bir soluk alın! Birlikte yaşamınızı güzelleştirelim, size en iyi dost doğadır.”

Karavandaki küçücük yaşam alanı, insana büyük bir zenginliğin, doğanın kapılarını açıyor.

Bir çiçeğin açmasını, kelebeğin uçmasını, ağaçların tomurcuklanmasını gördüğünüz, bülbüllerin ötmesini, kargaların gaklamasını, arıların vızıltılarını işittiğiniz; yeşille mavinin, yeşille sarının, sarıyla beyazın, beyazla kırmızının, kırmızıyla eflatunun, griyle pembenin yan yana, iç içe, kucak kucağa olduğu; değişik kokuların, tatların, arkadaşlıkların dostlukların, sevgilerin, aşkların, değerbilirliğin, sorumluluğun, yardımlaşmanın, paylaşmanın yaşandığı rengârenk bir dünyanın kapılarını açıp ‘hoş geldiniz’ diyor karavanı insana.

Herkesin sürekli insan ilişkilerinin bozulduğundan bahsedip eskiyi aramaları, yeni dostluklar kuramamaktan yakınmaları kişiyi, insan ilişkilerinin gerçekten bozulduğu düşüncesi ve duygusuna kaptırıyor.

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.