AĞAÇ KÖK ve GÖVDELERİ- 1

Ağaçları çok severim. Nerede bir ağaç kök ve gövdesi görsem çok etkilenir, onları değişik objelere, canlılara benzetirim. Onları herhangi bir şeye benzeteyim benzetmeyeyim mutlaka onların fotoğraflarını çekerim. Bu fotoğrafları sizlerle de paylaşmak istiyorum, kim bilir belki sizler de o kök ve gövdeleri çok sever, onları gördüğünüz yerde fotoğraflar, bizlerle paylaşırsınız.

20150319_154323TURGUT.jpg

Marmaris-Türkiye

SAMSUNG

Marmaris-Türkiye

cartegena 105

Cartegena-İspanya

DSC02264SARAY

Saray-Türkiye

DSC02520GÖKÇETEPE

Gökçetepe-Türkiye

DSC02299 KASTRO

Kastro-Türkiye

DSC02545SAROZ GÖKCETEPE

Gökçetepe-Türkiye

DSC04985YEDİ GÖLLER

Yedigöller-Türkiye

MAYORKA

Palma-Mayorka

mayorka-porto kristo-mağara 054

Porto Kristo-Mayorka

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Sakarya- Türkiye

My captured picture

Ihlara-Türkiye

Fotoğraflar: Sevil Okay

 

KARDA GÖKÇETEPE (Akordiyon 7)

2001 yılı, Aralık ayıydı üç günlük bayram tatili vardı önümüzde. Tatilde Mithatlar, Ergün ağabeyler ve biz Gökçetepe’ye gitmek için sözleştik. Onlar iki karavan sabahtan yola çıktılar, biz gece geç vakit Gökçetepe’de olabilecektik. Hava durumuna baktık, hava soğuyacak belki de kar yağacaktı. Buna pek aldırmadık, pek çok kere Gökçetepe’de karı yaşamıştık. Her zamanki gibi çadırda kalacaktık. Arife gününün akşamı Gökçetepe’ye doğru ilerlerken kar yağışı başladı. Bir ara dönmeyi düşündük, Sevcan’a baktım, halinden hoşnut görünüyordu, yola devam ettik.

Keşan ışıklarını geçtikten beş-altı kilometre sonra Çamlık levhasının gösterdiği sağ taraftaki yola saptık, önce Bahçeköy’ün arkadan Çamlık’ın içinden geçtik. İki tarafı çam ormanıyla kaplı, taşlı topraklı yoldan yirmi kilometre ilerleyerek Gökçetepe köyünün girişine geldik, köye girmedik, köyün dışından geçen yolu takip edip denize doğru yol aldık. Beş kilometre sonra Gökçetepe’nin sahiline vardık. Hava kararmış, kar yağışı hızlanmıştı. Burada yazlıkçıların evleri, bakkalımsı bir kahve, Gökçetepe Orman Kampı’nın kahvesi bulunuyordu. Kampın giriş kapısındaki «Kayıp Cennet» tabelası karşıladı bizi. Kampa girdik, her yer beyaza kesmişti.

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Karın bezediği çam ağaçları, kadınlarımızın ördükleri dantellerle yarışıyorlardı adeta! Kampın içinde iki yüz metre kadar ilerleyince arkadaşlarımızın karavanlarını ve karavanların önünde yanan ateşi, ateşin çevresindeki dört kişiyi gördük. Arabamızı uygun bir yere çektik, hoş beşten sonra çadırımızı kurduk. Biz çadırımızı kurarken kar yağmaya devam ediyordu.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Burada kar yağışı öğleden sonra başlamış, Ergün ağabeyle Mithat İstanbul’a dönmeye karar vermişler, karavanlarını yola hazırlamışlar, tam hareket etmek üzereyken kamptaki bungolovlarda kalan üç genç önlerini kesip:

-Hayrola, gidiyor musunuz?

Gökçetepe Karda Karavanlar

Gökçetepe Karda Karavanlar

-Evet, kar yağışı artarsa yol kapanabilir, buradan çıkamayız.

-Yok canım, ne kadar kar yağarsa yağsın, buranın yolu kapanmaz. Biz geçen hafta da buradaydık, kar yağdı; ama yollar kapanmadı. Kar yolları kapasa bile grayderler gelip anında açıyorlar. Gitmekten vazgeçin.

Bizimkiler gençlere inanıp orada kalmışlar; aslında beyaz cennetten hiç ayrılmak istemiyorlarmış, gençlerin yolun kapanmayacağına teminat vermeleri üzerine Gökçetepe’de kalmışlar.

Gökçetepe-Ateş

Gökçetepe-Ateş

O gece ateşin başında yemeğimizi yedik, sohbet ettik, Sevcan’ın akordiyonla çaldığı ve söylediği şarkıları dinleyip dans ettik. Çok güzel beyaz bir geceydi! Uykumuz gelince çadırımıza girip yattık, arkadaşlar da karavanlarında yattılar.

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Sabah karavancıların, kapımız açılmıyor muhabbetine uyandık. Çadırın fermuarını açmak için epey uğraştım, fermuar aşağıya indikçe içerisi karla doluyordu. Bizim çadırın yarıdan fazlası kara gömülmüştü, zar zor dışarı çıktık. Karavandakiler de kapılarının önüne yığılan kar yüzünden kapılarını güçlükle açabilmişlerdi. Çevremize şaşkın şaşkın bakakaldık. Karın yüksekliği bir metreyi bulmuştu, kasıklarımıza kadar kara gömülmüştük. Yürüyebilmenin olanağı yoktu! İri kar taneleri nazlı nazlı uçuşuyor, nazikçe yere konuyordu. Nazlı kar taneleri, her yeri nasıl böyle beyaza boyayabilmişti? Kar yağışı hiç durmadı, o gece büyük bir fırtına oldu, elektrik telleri koptu, elektriksiz kaldık.

Gökçetepe'deki Bungolovlardan Biri

Gökçetepe’deki Bungolovlardan Biri

Çadırımızı kaldırıp bungolovlardan birini kiraladık. Gece bungolovdaki odun sobasını yakıp çevresinde oturup söyleştik. Türkiye’nin neredeyse tamamı kara teslim olmuştu. Bayram tatili bitmişti; biz Gökçetepe Orman Kampı’nda mahsur kalmıştık. Bizim gibi mahsur kalan başkaları -yazlık evlerine kış tatili yapmaya gelenler- da vardı. Günümüzün büyük bölümü bakkalımsı kahvede geçiyordu. Her yere telefon ediyorduk: Köy Hizmetlerine, Çamlık Belediyesine, Karayollarına… Hepsinin söylediği şuydu:

«Sizin gibi pek çok köy böyle karlar altında, yol ne zaman açılır bilmiyoruz.» Bekliyorduk, beklemek çözüm değildi, bir şeyler yapmalıydık. Yürüyerek Keşan yoluna çıkabileceğimizi oradan da bir otobüsle İstanbul’a gidebileceğimizi düşünüyorduk. Herkesin sorumlulukları, işleri vardı.

Sevcan’ın elinden telefon düşmüyordu, saat başı ilgili yerleri arıyor, yürüyerek ana yola çıkacağımızı söylüyordu. Biz nasıl gitsek, ne yapsak diye aramızda sürekli konuşuyorduk, kahvenin sahibi ve orada yaşayan birkaç köylü bu durumdan hoşnut, bizim durumumuza gülüyor, bizle dalga geçiyorlardı. Onların sakin yaşamına bir renk katmıştık, bir oyunu izler gibi izliyorlardı bizleri.

İstanbul’daki yakınlarımız da bizleri merak edip arıyorlardı, onlara çok iyi olduğumuzu, merak etmemelerini söylüyorduk. Bizimle bu tatile gelecek olan bir aile daha vardı. Selami-Nursel Şahin ve oğulları Deniz, Mertcan da bizlerle birlikte olacaklardı. Selami’nin son anda işi çıkınca Şahin ailesi bu kar tatilinden mahrum kaldı(!) Aslında onlar için seviniyor, iyi ki gelmediler, diyorduk.

Balıkadam Selami Şahin

Balıkadam Selami Şahin

Selami bizim gibi düşünmüyordu, Gökçetepe’de bizlerle olamadığına hayıflanıyor, günde en az üç kere telefon ediyor; halimizi hatırımızı soruyordu. Şahin ailesiyle onlarca kez Gökçetepe’ye gelip kamp yapmıştık, onların karavanları, tekneleri yaz-kış burada duruyordu. Hep birlikte dalıyor, balık avlıyor, uzun yürüyüşler yapıyor, akşamları yemekler hazırlayıp ateş başında sohbet ediyorduk.

Selamilerle yalnız Gökçetepe’de kamp yapmıyor, değişik yerlere de dalışa gidiyorduk. İki hafta görüşmesek üçüncü hafta birbirimizi ve Mithat’ı arayıp Gökçeada’ya, Çanakkale’ye, Asos’a, Eceabat’a kamp yapmak, dalmak, yüzmek için giderdik. Doğada kamp yapmak, çadırlarda kalmak, birlikte doğayı paylaşmak, yemek yapmak, ateş yakmak, söyleşmek güzel oluyordu. Kampçılık ve dalış en büyük hobimizdi! Doğaya yaptığımız yolculuklar, doğanın zorluklarını birlikte aşma, doğal yaşamı paylaşma insanları birbirine daha bir yakınlaştırıyor, dostlukları daha pekiştiriyor. Selami tüm bunları çok iyi bildiği, yaşadığı için bizleri Gökçetepe’de yalnız bırakmadı, telefonla devamlı aradı.

Sevcan sürekli Belediye Başkanı’na telefon ediyordu, adam onun aramalarından bıkmış olacak ki ‘Bu kış kıyamette buralara niçin geldiniz? Evinizde otursaydınız,’ demek gafletinde bulunmuş. Vay, sen misin bunu diyen! Sevcan açtı ağzını, yumdu gözünü, kahvedekiler şaşkınlıkla Sevcan’ı dinliyorlardı. Bu genç kadın, başkanla nasıl böyle rahat konuşabiliyor? diyorlardı. Sevcan’ı sakinleştirmek olanaksızdı. O, bir başkanın hiçbir şey yapmamasını, vatandaşına yardımcı olmamasını, hele ‘Kış günü evinizden neden çıktınız?’ demesini anlayamıyordu.

Bulgaristan’da her kış kar tatiline gittiklerini, kışların buraya oranla daha soğuk olduğunu; kimsenin bir yerlerde mahsur kalmadığını, kendisinin başkanlık görevini hakkıyla yapamıyorsa istifa etmesi gerektiğini söyleyerek telefonu başkanın yüzüne kapattı. Sevcan’ın telefon trafiği günlerce devam etti, bu telefon konuşmaları bize oldukça pahalıya patladı. Bir ay sonra gelen faturalar çok kabarıktı.

İki akşam üst üste kaymakam bizleri aradı, kurtarma çalışmalarının başladığını, yolun açılacağını, kesinlikle ana yola yürümeye teşebbüs etmememizi söyledi.

Gökçetepe-Köylü Kafe

Gökçetepe-Köylü Kafe

Bakkalımsı kahvede bir masanın etrafında oturmuş çay içiyorduk kaymakam aradığında, hepimizle tek tek konuştu, Sevcan’ın telefonu elden ele geziyordu. Kaymakam yürümeyeceğimizden emin olmak istiyordu. O yolun yürünemeyeceğini, çok tehlikeli olduğunu anlattı. Bize acı bir haber verdi: Altı-yedi kilometre ötedeki Pırnar köyünün öğretmeni, okula yürüyerek gitmek için evden çıkmış ve köye ulaşamadan yolda donarak ölmüş. Bu bizi çok çok üzdü, insanın bu durumda çaresiz kalması, bir şeyler yapamaması çok acı! Yirmibirinci yüzyılda, uzay çağında doğayla uzlaşamamak, ona teslim olmak insana ağır geliyor!

Gökçetepe Kar

Gökçetepe Kar

Bizler yine de yürüme düşüncesinden vazgeçmiş değildik. Bir şekilde ana yola ulaşabileceğimizi düşünüyorduk. Yalnız gelen haberler ana yolun da kapandığı ulaşımın yapılamadığı yolundaydı. Bulunduğumuz yerde herkes bir şey söylüyordu, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz olmuştu. Hiçbir şey yapmamak, o durağanlık insanı sıkıyordu. Bu arada kar yağıyor, yağıyor, yağıyordu; karın yüksekliği bazı evlerin ikinci katını bulmuştu. Bir gün sabahtan akşama kadar kampın girişiyle karavanların bulunduğu yer arasındaki yolun karını küredik, grayderler gelirse kampın içine rahat girsin diye. Sonra bir haber geldi; yolu açma çalışması yapan grayderin biri dereye yuvarlanmış, diğeri arızalanmış. Başka bir haber de ertesi sabah bir askeri geminin geleceğiyle ilgiliydi. Ertesi sabah oldu, ne grayder ne de gemi geldi.

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 3 (Akordiyon 4)

Mart ayının sonları Nisan’ın başında Gökçetepe’ye gitmiştik. Balıkadamlarımız -Atilla, Mithat, Selami, Nurettin ağabey- Saroz Körfezi’ndeki Üç Adalar’a dalışa gitmişlerdi. Saroz (Saros) Körfezi, antik adı Melas Kolpos. Körfezde akıntı öylesine fazla ki sular girdap oluşturuyor değişik yerlerde. Saroz’un denizi kendini temizliyor,suyu tuzlu mu tuzlu; ancak ışıl ışıl, pırıl pırıl sularda dalmak, yüzmek müthiş keyifli.

Gelibolu Yarımadası-Saroz Körfezi

Gelibolu Yarımadası-Saroz Körfezi

Saroz Körfezi’ndeki Üç Adalar, Gökçetepe’ye yakın değil; balık adamlarımız küçük bir zodyak botla bu adalara gidip dalış yaptılar. Üç Adalar’ın bir diğer adı da Eşek Adaları. Üzerinde kimse yaşamayan adaların adları ya Hayırsız Ada ya da Eşek Adası oluyor nedense! Son yıllarda Üç Adalar’a başka bir isim de verilmiş, üzerinde Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin atış yaptığı en büyük adanın, sevimli hayalet Casper’a benzemesinden dolayı bu adalar Hayalet Adalar adıyla da anılır olmuş.

Saroz Körfezi Üç Adalar'ın En Büyüğü

Saroz Körfezi Üç Adalar’ın En Büyüğü

Google Earth’ün haritasına bakınca adaların en büyüğünün hayalet Casper’a benzediği görülüyor.

Eşlerimiz dalışa gidince bizler de-Sevil, Nursel, onların çocukları ve ben- yürüyüşe çıktık. Deniz kenarı boyunca yürürken büyük bir patlama oldu. Başta ne olduğunu anlamadık, sonra denizde bir sandal ve içinde iki adam gördük. Adamların ellerinde uzun bir sopanın ucuna takılı sepetler vardı ve dalgalanan denizden balık topluyorlardı. Dinamiti onlar atmış olmalıydı, dinamitin etkisiyle ölen ve su yüzüne çıkan balıkları topluyorlardı. Suyun yüzeyi balık ölüleriyle doldu, iç organları patlamış yüzlerce balık. Çok sinirlendik, onların fotoğraflarını çektik, hemen jandarmayı aradık. Bu arada balıkların bir kısmını toplayan adamlar gitti. Onlar gitti, jandarma geldi. Durumu anlattık, onlar yazıp çizdiler, gerekeni yapacaklarını söylediler.

Bir yandan da balık adamlarımızı merak ediyorduk, bu patlama onlara zarar vermiş olabilirdi. Gerçi Üç Ada bulunduğumuz yere pek yakın değildi; ama su altında en ufak bir ses bile büyüyordu. Balık adamlar bir  saat sonra geldiler. Balıklara atılan dinamitin sesi onlara büyük bir gürültü olarak gelmiş, çok tedirgin olmuşlar. Daha fazla dalacakken bir an önce dönüp ne olduğunu anlayalım demişler. Dinamitin atıldığı yerle kıyı arasında su altında binlerce iç organları patlamış ölü balık görmüşler. Suyun yüzeyindeki balıklardan çok fazlası suyun altındaymış; üstelik balık yatakları da darmadağın olmuş. Dinamiti atan balıkçılar o günden kâr ettiklerini sansalar da geleceklerini bitirdiklerinin, çevreye, gelecek nesillere ne kadar büyük zarar verdiklerinin ne yazık ki bilincinde değiller. Bu bizim rastladığımız sadece bir olay, ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili; ne yazık ki yeteri kadar bu denizlerden faydalanamıyoruz.

Peki denize dinamit atan adamlar yakalanıp cezalandırıldılar mı? Ne yazık ki öyle bir şey olmadı. Ne sandalı ne de balıkçıları bizden başka gören olmamış(!)

Üç  Adalar’da dalan balık adamlarımız, daldıkları alanın kül renkli, gizemli bir ortam ve bu ortamda yaşayan ahtapotların kollarının neredeyse iki metre, yılan balıklarının bacak kalınlığında bir buçuk metreden uzun olduğunu görünce şaşırdıklarını söylediler. Onların iyi olduklarını görmek bizleri rahatlattı, onlar bota atlayıp kamp yerine gittiler. Biz de yürüyerek kampa geri döndük.

Gökçetepe

Gökçetepe

Akşam yemeğimizi hazırladık, ateşimizi yaktık, ateş etrafında koyu bir sohbete daldık.

Gökçetepe/Atilla-Sevcan-Sezin

Gökçetepe/Atilla-Sevcan-Sezin Güve

DSC02070-Çiçek abGökçetepe-Kayıp Cennet çok sevdiğimiz bir yer; çiçeğiyle, böceğiyle, kuşuyla, ağacıyla, çimiyle, deniziyle öylesine bütünleştik ki, onlara gelen en ufacık bir dert bizim derdimiz oluyordu. Kuşların klasik müziği sevdiğini burada öğrendik, biz müzik dinlerken onlar altında oturduğumuz ağaçların bize en yakın olan dallarında yerlerini alıp bizim müziğimizi dinlerlerdi. Ağaçlar, güzelim çam ağaçları ne yazık ki erozyonun etkisindeydiler.

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Gökçetepe Denize Yürüyen Ağaçlar

Özellikle denize yakın olan ağaçlar erozyondan kaçamamışlar, sürekli denize doğru gidiyorlardı. Ben bu ağaçlara denize yürüyen ağaçlar diyorum. Denize giden ağaçlar sonunda suyla birleşip ölüyor; aynı ateşin etrafında dönen pervaneler gibi…

Gökçetepe Hasta Ağaçlar

Gökçetepe Hasta Çam Ağaçları

Ağaçların sorunu erozyonla bitmedi, Gökçetepe’de 2005-2006’da çam ağaçlarına bir hastalık geldi, çamların yaprakları yandı, böcekler sardı ağaçları.

Gökçetepe

Gökçetepe

Kamp iki yıl boyunca kapatıldı, ağaçların hastalığına çare bulunması nedeniyle. İki yıl orada kamp yapamadık. İki yıl sonra kamp açıldığında ağaçlar nasıl iyileştirildi diye merakla dolaşmaya çıktık; bir de ne görelim, hastalıklı ağaçlar hep kesilmiş, içimiz cız etti.

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe Kesilen Ağaçlar

Gökçetepe’de, yönetmenliğini Steven Spielberg’ün yaptığı bilim-kurgu film The Extra-Terrestrial(E.T.) in uzaylı kahramanı E.T.’ye benzettiğim bir ağaç vardı, ağaç çeşmenin başındaydı. Ağacın gövdesi kadın bedenine benziyordu.

Gökçetepe'deki ağaç E.T.

Gökçetepe’deki ağaç E.T.

My captured picture

Ağaç E.T. /Gökçetepe-Saroz Körfezi

Dalları, Kolları kırılan E.T.

Dalları, Kolları kırılan E.T.

Ne yazık ki artık Ağaç E.T. yok; rüzgâr, yağmur ağacın dallarını kırmış, sadece gövdesinin bir bölümü kalmış.

Her şey değişiyor, kimi ağaçlar ölüyor, onların yerine yeni fidanlar geliyor; biz Gökçetepe’den hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz, fırsat buldukça oraya gideceğiz. Artık Gökçetepe Orman Kampı, Gökçetepe Nature Park yani Gökçetepe Tabiat Parkı diye anılıyor. Karavanıyla, çadırıyla tatil yapmak isteyenler ne zaman isterlerse gidebiliyorlar. Karavanımız, çadırımız yok diye üzülmeyin, kiralık çadırlar doğayla baş başa kalmak isteyenleri bekliyor. Gökçetepe’de doğayı doyasıya yaşamanız dileğiyle…

KARAVANIMIZLA GİDE KALA

Karavancıların gezileri sadece yaz mevsimiyle sınırlı değildir. Yılın her mevsimi karavancılar gerek haftasonu gerekse daha uzun soluklu gezilere çıkarlar. Biz de yaz-kış-ilkbahar-sonbahar demeden tatillerimizi karavanımızla çıktığımız gezilerle değerlendiririz.

Gökçetepe

Gökçetepe

İstanbul’un beyaza kestiği aylardan birinde yollara düştük. Neredeyse on beş günde bir haftasonu gittiğimiz Saroz Körfezi’nin Gökçetepe köyündeki orman kampına merhaba deyip geceyi orada geçirdik; Kayıp Cennet’i ne kadar özlemişiz! Ertesi gün uzun zamandır gitmek istediğimiz Bayramiç yolundaydık. Evciler’e vardık, Evciler’den Ayazma’ya çıktık. İda Dağı’nın zirvesine yaklaştıkça yemyeşil doğanın beyaza boyandığını gördük. Kar neredeyse dizimize geliyordu. O beyazlık gözümüzü gönlümüzü arındırdı, ışıl ışıl parlattı; o parlaklıkla yüreklerimiz pır pır attı, gülücükler açtı yüzlerimizde.

Yağan yağmur ve kar, suları çoğalttıkça çoğaltmış, sular gümbür gümbür, gürül gürül akıyordu. İda’nın sütun gibi göknarlarının gökyüzüyle bütünleşmesini görmek ve görüntülemek, mitolojide ilk güzellik yarışmasının burada yapıldığını anımsamak; soğuk, tertemiz havayı solumak başımızı döndürdü. Evcilerden Yeşilyurt’a oradan da Küçükkuyu’ya geçtik. Adaköy’ün hatırını sormadan edemedik, Zeus Sunağı’na çıkıp Midilli’ye karşı durduk, güneşin en renkli giysilerini giyip Ege’den ayrılışını izledik büyük bir hayranlıkla. Her seferinde başımızı döndürmesini nasıl da biliyor! Sonraki günler Altınoluk çevresini dolaştık.

Antik Çağ’da adı İda olan Kazdağı’nın köylerinin, derelerinin, çaylarının, şelalelerinin, kanyonlarının, bin bir çeşit bitkisinin baş döndürücü güzelliğine kendimizi kaptırıp efsaneler, mitler diyarında yolculuğa çıktık. Pınarbaşı, Güre, Zeytinli, Kızılkeçili, Sutüven Şelalesi, Hasan Boğuldu Göleti, Mıhlı Çayı, Çamlıbel köyünü ve daha nicesini dolaştık. Sarıkız’dan Hasan Boğuldu efsanesine, Zeus’tan Hera’ya, Hera’dan Afrodit’e, Sabahattin Ali’den Homeros’a gittik geldik.

Tahtakuşlar köyündeki Etnoğrafya Galerisi’ni ziyaret etmeden geçmedik. Galerinin kurucusu dostumuz Alibey Kudar ve ailesiyle hasret giderdik. Galerilerinde yaptıkları yeniliklere tanık olduk. Güre Kaplıcaları’nın şifalı sularından nasibimizi alıp Ören’e, Ören’den Gömeç’e, Gömeç’ten Ayvalık’a geçtik. Ayvalık’ın sahiline park ettik karavanımızı ve geceyi orada geçirdik. Ertesi gün Cunda Adası’nın çağrısına kulak verdik, ver elini Cunda dedik, adanın arkalarında dalış yaptık, hava kararmadan tarihi adanın sahilinde konuşlandık, sahildeki balık lokantalarından birinde enfes deniz ürünleriyle kendimize ziyafet çekip Taş Kahve’de akşam kahvelerimizi höpürdettik.

Mevsimlerden kış olduğu için, yazın gürültüsü patırtısı yoktu, her yer sakindi. Kışın sahil kasabalarını dolaşmak bir başka güzel olur. Yazın cümbüşü yoktur, kasabanın gerçek yüzü ve ruhu sizi can-ı gönülden karşılar. Her yer sizindir; deniz kenarı, kumsallar, restoranlar, kafeler… Orada yaşayan insanlarla daha yakınlaşır, bol bol sohbet eder, onları yakından tanımaya, yaşamlarına tanık olmaya çalışırsınız. O köyler ve kasabalarda yalınlığı, ıssızlığı, huzuru, dostluğu bulursunuz.

Ayvalık

Ayvalık

Ayvalık son durağımızdı, oradan dönüşe geçtik.

İşte, şimdi Altınoluk’tayız!

Akşam üzeri güneş ufuk çizgisiyle buluşma telaşında… Güneşten yansıyan ışıklar, denizin üstünde alev alev yanan bir yol oluşturmuş. Soğuk bir kış günü, gözlerimiz güneşin kızıl renkleriyle, kulaklarımız ve ruhumuz da Cihat Aşkın’ın kemanının tellerinden dökülen eşsiz müzikle ısınıyor. Kaloriferimiz yanıyor; penceremiz açık. Pencerenin kenarındaki masamıza oturmuş, akşam yemeğimizi yiyoruz. Altınoluk’ta güneş yola çıkmış gidiyor.Untitled-21

Masada tuzluk yok, uzanıp buzdolabının üzerindeki dolaptan alıyorum tuzluğu. Ekmeğimiz bittiğinde sadece iki adım atmam yetiyor ekmeği almak için. Cihat Aşkın’ın cd’si sona erdi, yeni bir cd koymak gerekiyor müzik setine. Elimi başımın üzerindeki cd rafına uzatıyorum, rasgele bir cd çekiyorum. Aaa, Yansımalar’ın Bab-ı Esrar’ını çekmişim! Şimdi müzik setine cd’yi yerleştirmek için yandaki koltuğa geçip otuz santim eğilirsem cd’yi yerleştirebilirim. İşte, o da tamam!
Karavanımızla Gide KalaYansımalar’ın insanın içini titreten müziği hem oturma, hem yemek, hem yatak odasında, hem de mutfak ve banyoda duyuluyor, üstelik sesi sonuna kadar açmaya gerek kalmadan.

Güneş battı, hava karardı. Hava sert; fakat oldukça açık. Yıldızlar yavaş yavaş yerlerini alıyor. Onlar yerlerini alsınlar ki biz de milyon yıldızlı evimizde doyasıya yaşıyoruz, diyebilelim. Bir geceliğine buradayız. Yarın kim bilir nerede olacağız?

Karavanımızla Gide KalaKitap okumak için yatak odasına çıktım, buradan evimizin her köşesini rahatlıkla görebiliyorum, ne de olsa tabandan bir buçuk metre yüksekteyim. Nohut oda, bakla sofa derler ya, bu benzetme evimize çok uyuyor. Sevgili karavanımızda, hepi topu on metre karelik bir alandayız.

O on metre karelik karavanın kilometrelerce uzanan kumsalları, yüzlerce hektarlık ormanları, üzeri karlı dağları, buz tutmuş gölleri, şırıl şırıl akan nehirleri, kimi zaman masmavi, kimi zaman dağların yeşil örtüsüyle boyanmış yemyeşil denizleri var. Canınız nerede olmak istiyorsa orada olabilirsiniz hem de her mevsimde. Ülkenizin her yöresinden veya farklı ülkelerden komşular edinebilirsiniz.

Karavanla değişik yerleri dolaşmak, her gün başka bir yerde güneşin doğuşunu, batışını seyretmek; kimi zaman bir dağ yamacında, kimi zaman deniz kenarında ya da dere boyunda, nehir kıyısında uyanmak; kimi zaman ormanın derinliklerinde ya da bir bozkırda yağmurda, karda, sıcakta, her koşulda kalmak; gözünün gönlünün, beyninin yeşille, maviyle, griyle, kırmızıyla, pembeyle, sarıyla yıkanması, farklı kültürlerle kaynaşmak, antik çağla modern çağı aynı anda soluyabilmek bir karavancının her zaman yaşayabileceği güzellikler. Karavanla kısa ya da uzun soluklu gezilere çıkmak müthiş keyifli! Karavancılık; yeni yaşamlara, gizemli diyarlara, farklı insanlara yelken açmaktır.