THASSOS’TA BİR DALIŞ ÖYKÜSÜ (Hüsniye ile Ahmet 17)

Thassos Adası’nı bütün gün dolaşıp onunla iyice kaynaştıktan sonra Golden Beach Kamping’e döndük. Akşam olmuştu, yorulmuştuk ve keyifli bir gün geçirmiştik.  O akşam hep birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Ertesi gün Uğurtan ve kızı Thassos’tan ayrıldılar. Onlar gittikten sonra arkadaşlarımız Sevil’le Mithat, bulunduğumuz koyun en ucundaki kayalıklara yürüyüp orada denize gireceklerini söyleyip bizi de davet ettiler. Onların daveti bana cazip geldi; fakat Ahmet oralara yürüyemezdi. Pepa’yla Ahmet Bey de başka bir gün gideriz, dediler. husniye-ahmet13-ab-bgAhmet’çiğim benim çok gitmek istediğimi anlamış olacak ki “Hadi sen de onlara katıl,” dedi. husniye-ahmet-pepa-abg-bbPepa da:

“Git canım, sen Ahmet Bey’i merak etme! Biz buradayız nasıl olsa,” deyince hemen çantamı hazırladım. Sevgili Pepa, Ahmet ve Ahmet Bey ne kadar iyiler! Ne kadar fedakârlar! Canlarım benim!

Kamptan çıktık, güle söyleye, çevreyi içimize sindire sindire koyun sol tarafına giden yoldan yürüdük. Yol bitti; bizim yürüyüşümüz devam etti kayalıkların üzerinde… Koyun ucuna kadar kayadan kayaya atlayarak, tırmanarak ilerledik… çok eğlenceliydi. Büyükçe, denize doğru eğimli ve diğer kayalara göre oldukça düz bir kayanın üzerine yerleştik, bir an önce kendimizi pırıl pırıl, soğuk mu soğuk sulara atmak istiyorduk. Güneşin altında yürümekten kaynama noktasına gelmiştik.

Mithat, balık adam elbisesini giydi, dalış için hazırlığını yaptı, denize atladı. Sevil:

-Sen kendini suyun altında kaybedip zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın, bak buranın su altını bilmiyorsun, denizde dört-beş saat kalıp bizi merakta bırakma!

Mithat:

-Tamam, merak etme, ben de öyle düşünüyorum, bir iki saatte dönerim.

DSC07189-abOna rasgele deyip Ege’nin sularına teslim ettik, şinorkelinin ucunu takip ettik, iki üç dakikada adanın burnunu döndü, görünmez oldu. Biz de bıraktık kendimizi güneşin altında ışıl ışıl parlayan Ege’ye. Yüzdük, yüzdük, yüzdük… Yanımızda bir gözlük bir şinorkel olduğundan sırayla kullandık onları. Deniz altındaki yeşillikleri, balıkları, diğer canlıları seyrettik. Görüş çok netti. Yarım saat önce üstünde yürüdüğümüz iskele, koca koca mermer bloklarla yapılmıştı. Eee, Antik Çağ’da mermerden Dionysos’un, Musa’nın, koç taşıyan adamın heykellerini; sunaklarda Apollon’un, Musa’nın kabartmalarını yapan adalılar; bu çağda da mermerden iskeleler yapmışlar.

İskelenin içini de görmüş olduk deniz altına bakınca. Mermer blokların arasında yuva yapmış olan balıklar, kimi zaman dışarı çıkıp yiyecek arıyor, kendilerinden küçük balıkları anında yutuyor, kimi zaman da sadece başlarını mermer kayaların arasından uzatıp etrafı kolaçan ediyorlardı. Deniz altı bana çok ilginç geldi, o yeşilin her tonunda olan yosunların su altındaki hareketleri, çeşitli boyutlardaki kayalar, kayaların üzerinde konuşlanmış gorbon dalları, minik bir ahtapotun anında kayaların arasında kaybolması, irili ufaklı yengeçler, minicik balıkların bir arada yüzerek bir grup oluşturması… içimi coşturdu,doğa insana ne kadar değişik duygular yaşatıyor. Köpekleme yüzerken de bol bol söyleştik arkadaşımla. Keyfimiz yerindeydi.

Bir ara karnımızın acıktığını hissettik, denizden çıktık, iki termos çayımız vardı. Fincanlarımıza çaylarımızı koyup sandviçlerimizi çıkardık, bir güzel karnımızı doyurduk. Yalnız bir sorun vardı; su altının güzelliklerine kendimizi kaptırdığımızdan uzun süre suda kalmıştık. Denizin soğukluğu güneşin yakıcılığını ve sırtlarımızın yandığını hissettirmemişti bize.

Meyvelerimizi yerken saatin kaç olduğuna bakmak geldi aklımıza. Saate bakınca aklımız başımızdan gitti, kamptan ayrılalı beş saat olmuştu. Bir saat yol yürümüş, üç buçuk saat denizde yüzmüş, yarım saatte de yemeğimizi yemiştik. Beş saat geçmiş… Hay Allah! Ahmet ne yaptı acaba! Pepa’ya da zahmet oldu, öğle yemeğini yedirmiş, kahvesini yapmış, şu sırada da çay hazırlığındadır. Ben bu kadar saatin geçtiğini nasıl anlayamadım.

Arkadaşımın yüzüne baktım, o gözlerini kısmış kayalık burna bakıyordu. Bakar tabii, eşi ortalarda yoktu!

-Eyvah! Kötü bir şey mi oldu! Balık adamımız daha gelmedi! dedim.

-Genelde dört-beş saat dalar; erken dönerim demişti, bu adada ilk defa dalıyor, merak ettim doğrusu! Olumsuz bir şey de düşünmek istemiyorum… ancak pek çok olumsuzluk geliyor aklıma, dedi. Ben:

-Ne yapalım? Kampa gidip bir arama ekibi mi çıkarttırsak? deyince, Sevil:

-Yok, yok o birazdan gelir, deniz altındayken saatin nasıl geçtiğini anlamamıştır. Ona çok kızdım, bak bizi nasıl merakta bıraktı! Hem çok geç oldu, Ahmet Bey ve Pepalar da merak içindedirler. Sen git, biz sonra geliriz, dedi.

-Valla, seni burada bırakmak istemiyorum…

-Yapacağın bir şey yok, git de kamptakiler huzursuz olmasın, baksana beş saat geçmiş. Deniz‘e durumu anlat, gelsin buraya.

-Tamam canım, şimdilik hoşça kal!

Hüsniye, gönülsüzce Sevil’in yanından ayrıldı. Arkadaşının gözlerine bir an için girip çıkan kaygı, onu bir girdaba sürüklemişti. Kaygıyla benim kadar içli dışlı olan çok az kişi vardır, diye düşünürken başkasının gözlerinde ona rastlamak Hüsniye’yi sarsmıştı. Okkalı bir şamar yemiş gibiydi. Ne güzel bir gün yaşamışlardı! Beş saat, anlamadan nasıl da geçmişti? Ahmet ne yapmıştı? Kim bilir ne kadar merak etmişti onu?

Bir yandan kayalıklarda düşmeden yürümeye calışıyor, diğer yandan kafasındaki türlü olumsuzluklar; meydanı ele geçirmenin verdiği rahatlıkla fütursuzca hareket edip çevrelerine tüm kötü düşüncelerin tohumlarını ekerek anında büyütüyorlardı. Beyin bir kere olumsuzluk yoluna girmesin, sürekli kötü düşünceler üretmeye bayılır. Bu konuda ona yüz vermeye gelmez. Şımarır, her şeye egemen olmak ister, kötü arkadaşlarına davetiyeler çıkarır. Kişinin kötü, olumsuz düşüncelerden kendini kurtarması zor olur. Onun için olumsuz düşünceleri unutup onların yerine güzel fotoğraflar yerleştirmeliyim, diye düşündü Hüsniye. Ve bugün yaşadığı güzel saatlere geri döndü.

Zamanın geriye sarılmasıyla, renkli bir film gözlerinin önüne yerleşti.
DSC04015-abDeniz altının nefis görüntüleri: balıklar, yosunlar, denizin bedenini sevecenlikle sarıp okşaması, arkadaşıyla yaptığı sohbet… Olumlu düşüncelerin yavaş yavaş beynine akmasıyla, zorlukla yürüdüğü kayalık yol da bitti. Şimdi bir tarafı deniz diğer tarafı orman olan geniş, toprak yolda hızlı; kendisini rahatsız etmeyen, huzur veren bir tempoyla yürüyordu. Kafası ve bedeni anlaşmış, kötülüklere yüz vermemişti. Olumlu enerji ve düşünce karşısında, olumsuzluk geri adım atıp beynin en ücra köşelerindeki yerini aldı, daha doğrusu pusuya yattı…

Elbet olumlu, güzel, iyi düşüncelerin zayıf bir anı olacaktı; o zamana kadar güç toplayıp uygun zamanda üzerine çullanacak, beynin her bölümünü ele geçirecekti. O beklemesini bilirdi. Hiçbir zaman pes etmezdi. Ancaaak Hüsniye’nin yaşama olumlu bakmak üzerine master yaptığını, doktora tezini de bitirmek üzere olduğunu ‘olumsuzluk’ unutmuştu anlaşılan!

Arkadaşımı büyük kayanın üzerinde bırakıp kayalardan oluşmuş engebeli yolda yürümeye başladım, bin bir düşünce kafamın içinde dolaşıp durdu, içim hiç rahat değildi. Onun gözlerinde kısa bir an için de olsa büyük bir endişenin dolaştığını gördüm. Önce karmakarışık bir ruh haliyle yürüdüm; sonra tüm kötü düşünceleri attım, bir saatte kampı buldum. Bizimkilerde bir merak bir merak. Pepa bana fena kızdı:

“Altı saat oldu, nerede kaldın, Ahmet Bey seni ne kadar merak etti?” Pepa’ya durumu anlattım, ikimiz birden karavanlarının önünde kitap okumakta olan Deniz’in yanına gittik:

-Canım, baban dalıştan dönmedi, annen koyun ucunda yalnız, seni bekliyor, babanı da merak etti.

Deniz:

-Merak edecek bir şey yok! Babam dalınca zaman kavramı kalmaz, bir saate kadar gelirler, dedi.

-Gitmeyecek misin annenin yanına?

-Aslında gitmeme gerek yok da gideyim hadi…

Çocuğun bu kadar rahat konuşmasını, Pepa’yla çok yadırgadık doğrusu!

Öte yandan Hüsniye’nin kayalıklarda yürümesini, daha sonra gözden yitmesini izleyen Sevil, yüzünü tekrar denize döndü. Denizin üstünü taradı, bir şinorkelin ucunu görebilmek umuduyla… Görünen bir şey yoktu! Sonra bulunduğu büyük koya baktı. Koyun iki ucu kayalıktı. İki burun birbirinden çok uzaktı. Hiçbir zaman da bir araya gelemeyeceklerdi. Arada Thassos’un parıl parıl parlayan denizi vardı. Niye böyle düşünüyorum?

Thassos Adası Kumsalları

Thassos Adası Kumsalları

Bu pırıl pırıl parlayan, incecik kumdan oluşmuş kumsal onları neden ayırsın ki? Belki de iki burnu, kuvvetli bağlarla bu kumsal bağlıyor!

Denizden çıkıp kayalıklarda takır takır yürüyen yandan çarklı yengeçler… My captured pictureTüm tepelerin yemyeşil orman olması… Yeşille mavinin uyumlu birlikteliği… Koyun ortasında bulunan Golden Beach Kamping…Golden Beach Kamping’den sonra gelen hoş restoranlar, kafeler… Yerleşim alanları; evler, pansiyonlar, moteller… turizmin önemini kavramış adalılar. Her şey gerçek olamayacak kadar güzeldi!

Burası cennetten bir köşe olmalı diye düşündü, cennetten bir köşede cehennemi duygular içinde. Dış ortamla iç dünyası ancak bu kadar zıt olabilirdi! Dört buçuk saat geçti Mithat’ın denize dalmasının ardından. Kendi kara sularında olsalar bu kadar merak etmeyecekti. Onun su altında kolunda saat olduğu halde zamanı unuttuğunu, su altı dünyasının bir parçası olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de bu açık denizde su altı faunasının nasıl olduğunu bilmediğinden onun başına bir şey gelmiş olmasından korkuyordu. Kötü düşünceleri kafasından atmaya çalışıyordu.

Müren balığı

Müren balığı

Sorular, sorular, sorular… Korku… tedirginlik… kaygı… su altındaki balkonlar… mağaralar… mürenler… köpek balıkları…

Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de kocalarının sağ salim denizden dönmelerini eski çağlardan beri bekleyen balıkçıların karılarının düşünceleri, hüzünleri, yalnızlıkları taa içinde. Karanlıkların içinde debelenirken “Ne yapıyorum ben?” deyip ayağa kalktı. “Saçmalıyorsun, biraz sonra şu burnu dönecek o,” diye düşündü. Sıcaktan, kara düşüncelerden bunalmış durumdaydı. Ege’nin tuzu tüm bedenini germişti.

Yalınayak kızgın, denize meyilli kayanın üzerinde, ayakları yana yana yürüyüp kayayla denizin birleştiği noktaya geldi. Kızgın kaya ve soğuk suyun birlikteliği… Tabanlarının altı yanarken parmaklarını buz gibi su serinletiyordu. Bu kadar sıcak havada denizin soğukluğu şaşırtıcıydı! Kavrulmuş, gerilmiş bedenini denize bıraktı. Cosss! Kötü düşünceleri, yanıtsız soruları ‘gidin burdan, benden uzak olun’ diyerek kovdu. Dostu denize sımsıkı sarıldı. Deniz de onun sarılışını karşılıksız bırakmadı. Gözlerini kamaştıran ormanın yeşilliği; içindeki kaygıyı, hüznü yok etti. İçi hafif hafif sevgiyle kıpırdadı. Sevgi neşeye dönüştü. Her şeyin güzel olduğunu düşünüyordu tuzdan gözleri yanarken. Karşıt duygular, düşünceler… Yaşamın anlamı bu karşıtlıklardaydı…

My captured pictureThassos Adası, binlerce yıldır Persler, Spartalılar, Atinalılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar, son olarak da Balkan Savaşı’nda Yunan Deniz Kuvvetleri tarafından ele geçirilip yönetilmiş. Tabii ki bu ele geçirmeler dostlukla olmamış. Zavallı Thassos sürekli savaşın içindeymiş, Thassoslular savaş korkusuyla binlerce yıl içli dışlı yaşamışlar.

Savaş ne kötü bir şey!!! Yemyeşil, sakin, barışçıl bir ada Thassos, savaşla kesinlikle uyuşmuyor. Dünyanın farklı ülkelerinden gelen turistler bu adada kendilerini çok rahat ve mutlu hissedip keyifle tatil yapıyorlar. Buraya gelen insanların tümünün isteği savaşmadan barış içinde yaşamak. Thassos Adası; deniziyle ormanıyla mermer kayaları ve kumsallarıyla dili, dini, ülkesi farklı turistlere kucağını açmış, onları mutlu etmeye çalışıyor. Thassos binlerce yıl sonra barışa, dostluğa, sevgiye ulaşabilmiş.

Denizden kayalıklara çıkarken olumsuzluklardan arınmış, pozitif enerjiyle dolmuş, yenilenmişti. Kayalıklara uzanırken denizin üstünde ufacık bir şey parladı… bir şinorkelin ucu… Mithat’ın döndüğünü görünce rahatladı Sevil.

Ahmet’e Sevil ve Mithat’la gittiğimiz yerleri, güzellikleri anlattım. Benim güzel bir gün geçirmem onu memnun etti. O da sabahtan yürüyüş yaptığını, öğleden sonra yüzdüğünü, kolunu çalıştırdığını anlattı. Sağ olsun Pepa da nefis yemekler yapmıştı. Kampa gelmemin üzerinden bir saat geçmişti ki arkadaşlarımız geldiler. Deniz yanımıza gelerek:

-Ben size demedim mi? Bu her zaman böyle olur. Babam dört-beş saatten önce dalıştan dönmez. Ben on altı yıldır alıştım bu durumlara, dedi.

Bir saat önce çocuğun söylediklerini yadırgamıştım; onun haklı olduğunu anladım. O, alışmış da biz ilk defa böyle bir şey yaşadığımızdan çok tedirgin olduk, üzüldük. Neyse Mithat, sağ salim geldi ya! Bir de balık vurmuş… onu Ahmet’e verdi. Ahmet afiyetle yedi balığı.

THASSOS ADASI’NI GEZİYORUZ (Hüsniye ile Ahmet 16)

Thassos Adası’ndaki Golden Beach Kamping’e yerleştik, kamping deniz kenarındaydı, geniş ve uzun bir kumsalı, pırıl pırıl bir denizi vardı. Deniz parlak olduğu kadar da soğuktu. Ahmet düzenli olarak denize girip yüzüyordu; tek kolunu kullanıyordu ve bu kolunun yardımıyla diğer kolunu hareket ettiriyordu denizde. Hiçbir zaman yılmadı çalışmaktan. Çadırda kalmamız da Ahmet’i çok mutlu ediyordu, çadırımızda kendimizi çok iyi hissediyorduk. Doğanın içinde olmak, içimizde doğanın olması nasıl güzeldi nasıl!

Karavan komşumuz Uğurtan Bey ve kızı kaldığımız kampa geldikten sonra dokuz kişi olduk ve Thassos Adası’nın tamamını dolaşmayı düşündük, hepimizi alacak bir araç kiralayıp Thassos’u dolaştık. Adanın tamamı 378 kilometre kareydi ve yolları gayet güzeldi. Karavanlarla dolaşmadığımıza da pişman olduk. Golden Beach gibi dört-beş kamping daha vardı Thassos Adası’nın değişik koylarında. Thassos Adası kamping yönünden çok zengindi, halkın çoğu karavanlarıyla kampinglerde tatillerini geçiriyordu.

Thassos Adası-Aliki Koyu

Thassos Adası-Aliki Koyu

Özellikle Aliki Koyu’nu turkuaz renkli deniziyle çok beğendik, denizde uzun süre yüzdük, kafesinde keyifle kahvelerimizi içtik. Thassos’un ören yerlerini gezdik. Antik çağlardan günümüze kadar gelmiş mermer duvarlar hepimizi etkiledi. Antik çağlarda Thassos mermeri ve altın madeniyle olduğu kadar heykelleriyle, kabartmalarıyla da ünlüymüş. Musa ve Apollon’u betimleyen kabartmalar Fransa-Louvre Müzesi’ndeymiş. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde de kentin sur duvarlarından Herakles Kapısı’nın kabartmalarından bir bölümü bulunmaktaymış. Sanırım Thassos Adası antik çağda önemli bir sanat merkeziymiş.

Thassos Adası Koyları

Thassos Adası Koyları

Thassos Adası’nın koyları, uçsuz bucaksız kumsalları, ormanlarla kaplı tepelerin suya vuran görüntüsü harikaydı.

Yunanistan’a ilk defa gelmiş olmamıza rağmen sanki defalarca gelmiş gibiydik, pek çok benzer yan bulduk Yunanlılarla aramızda. Ahmetçiğim benzerlikleri yakaladıkça seviniyordu, heyecanı doruktaydı.

Kiraladığımız aracı Ahmet Bey kullanıyordu, başlangıçta yüksek bir hızla gidiyordu; bizler acelemiz yok yavaş giderseniz çevreyi daha iyi görebiliriz deyince Ahmet Bey hızını düşürdü. Bize “Nerede durmak istiyorsanız söyleyin duralım,” dedi. Tüm adayı güzel  ve özel yerlerde dura kala dolaştık.
My captured pictureYüksek ve büyük bir kayanın üzerine yapılmış bir manastır görünce Ahmet Bey aracımızı hemen durdurdu, inip manastıra girmek için yürüdük, içeri giremedik, görevliler engelledi bizleri. Meğer şortlarla ve kolsuz tişörtlerle girilemezmiş manastıra.Manastırın adı Michael Archangelos’tu. Yanımızda manastıra girebileceğimiz giysiler yoktu; ancak biz buna hemen çözüm bulduk. Havlularımızı ya şal ya da etek yaptık, görevlilerin böyle komik giysilerle içeriye almayacağını düşünüyorduk; neyse ki yanılmışız kapıdaki görevliler o kadar da acımasız değillermiş ki bizi manastıra kabul ettiler.

Manastırın manzarası insanı büyülüyordu, harika olduğu kadar vahşi bir manzaraydı. Manastır çok yüksekteydi, deniz aşağılarda kalıyordu ve her yer kayalıktı. Deniz mavi mi mavi sonsuza kadar uzanıyordu.

Thassos Adası

Thassos Adası

Manastırdan çıktıktan sonra adayı gezdik, kumsallarında dinlenip denizlerinde yüzdük. Adanın çevresi yüz on kilometreymiş ve adanın yüzde doksanı kumsallardan oluşuyormuş. Biz bu kumsalların keyfini doyasıya çıkardık.

Son durağımız Limenaria’ydı. Limenaria’nın tepesinde bir koru vardı, orada piknik yaptık yüksek çam ağaçlarının altında kuşların tatlı cıvıltılarıyla. Güneş çam ağaçlarının yaprakları arasından bize gülümsüyordu, hava çok sıcaktı; ama ağaçlar sıcaklığı hissettirmiyordu.

Limenieri

Limenaria

Korudan Limenaria’nın müthiş güzelliğini seyrettik. Limanda rengârenk tekneler gün ışığı altında tembel tembel salınıyorlardı. Ahmet, bana ışıl ışıl parlayan gözleriyle:

“Burası cennet olmalı!” dedi. Ben de “Evet canım, cennet!” dedim gözlerimle.

Akşam kampımıza dönünce yorulduğumuzu anladık. Doğru yorucu bir gündü; ama bir o kadar da güzel, eğlenceli ve keyifliydi.