ALINTILAR-8

Yine bir defter buldum ve defterde yazılı özlü sözleri yazmaya başladım, bütün sözleri yazdıktan sonra defteri atacağım. Yalnız bazı özlü sözleri ve hoşuma giden cümleleri  yazarken hangi kitaptan aldığımı ve yazarını yazmamışım; ama sayfa numaralarını yazmışım. Sanki kitapları ve yazarlarını hiç unutmayacakmışım gibi. Aradan uzun yıllar geçmiş, öyle bir defterim olduğunu bile unutmuşum. Bu kimin yazdığı veya söylediği belli olmayanları yazmadan edemedim.

Sevmek; töresellikten değil gökten inen, insan yaratılışına sinen bir nimetti.

Daktilo kızların ojeli, incecik parmakları örümcek ayakları gibi sekti tuşların üstünde.

Buruş buruş olmuş, bilmeceye dönmüş, ne düşündüğü belirsiz yüzünde, göçer yörüklüğünün yüzlerce yıllık derin kökleri kazınmış gibiydi.

Untitled-15Bir bölük kadın da yaşlı kadının çevresini almış, eski bir ayindelermiş gibi ağır ağır dönerek acı dolu bin ağıta sürüyorlar ağızlarını.

Kat kat kırışıklarla dolu yüzünde yıllar yaşamaktan bıkmış, usanmıştı sanki.

İmgeleme yoluyla insana korkulu düşler üfleyip fısıldayan bir resimdir o.

Osman Şahin’inHikâyelerinden

Çöl yolunu yitirmiş, kuru erkeklerden oluşan bir şey; vaha, kadınlardan kurulu sulak bir kalp.

Hayat bizim nefesimizde!

Çünkü içim güzellikle eziliyor.

Maryam’ın sesi üşüyor kulağıma fısıldarken ölümü…

Sanırım, hepimiz su gibi uyuduk. Arası yok gibiydi. Uykuya dalışımızla gündoğumu bitişikti.

Yırtılmış bir kâğıt fenerdik Maryam ile ikimiz, ışık gitmişti.

Amira’nın  gülümsemesi ağzında donakalmışken, gözleri ihanete uğramış bir kız çocuğuna hızlıca gitti geldi.

Madam Lila tutup kaldırdı düşeni:’Peki’demiş Hiç mi dans etmediniz oralarda? Amira kendini kaldırdı içine düştüğü kız çocuğundan. Sesini toparlayıp çümlenin ortasına kadar düze ve sonra yeniden sahnesine çıktı.

Dua okuyor Amezir dilinde bağırmamak için sesi dişleriyle ısırarak.

Ece Temelkuran-Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Untitled-24Hesaplanmış kusurda aklın izi, kusursuzluktakinden daha derindir.

Hikâye dediğin şey kelime kusarak değil, kelime yutarak yazılır.

Bir kitap ne başlar ne biter; olsa olsa öyle görülür.                  Mallerme

O yürürken aradan geçen yıllar görünüyordu sanki.

Bir zamanlar pek yakınlaşmışlar, sonrasındaysa hayat girmişti araya.

Birikmişlerin fazlalığı insanı kendi geçmişinden bile uzaklaştırır.

Hepsi şimdi solgun sevinç. Çocukluğun büyülenen gözlerinde kalmış nice sızılı resim.

Sezgi, tecrübeden süzülmüş akıldır.

Untitled-67Öğretmenler elmas arayıcılarıdır. Milletin ruhunda gizlenmiş istidatların kâşifleridir.”                                Gospodin D. Bojkoff

“Prof. Raçinsk

Ben sizin zannettiğiniz gibi geniş bilgimi, büyük yeteneğimi uçuruma atmaya gitmiyorum. Ben bu geniş bilgim sayesinde halk kütleleri arasında gizli kalan yeni yetenekleri keşfe gidiyorum. İşte ben bugün milletin ruhunun derinliklerinde binlerce seneden beri gizli kalmış olan büyük yetenekleri meydana çıkarmak için köylere gidiyorum.”

 

“Yüzlerce milyondan ibaret olan milletimizin halini düşünün. Doğa bunlara birçok yetenekler verdiği halde yeteneklerin birçoğu gelişememiştir. Dünyaya büyük edebiyatçılar yetiştirmiş olan yüzlerce milyondan ibaret bir milletin okuyucuları yoktur. Bu milletin yüzde altmışı okumak yazmak nimetinden mahrumdur. “Milletin kafasındaki karanlığı yırtmak için projektörler lâzımdır.” İşte ben, bu kararımla doğduğum ve büyüdüğüm köyde büyük bir irfan meşalesi olmak istiyorum.”

“Bir insan hakiki manasıyla canlı bir mum değil midir? Eğer bu mum yanmazsa, etrafını aydınlatmazsa insan hayatının kıymeti nedir? Bilmiyor musunuz ki, Rusya’da hâlâ yanmayan yüz milyon mum vardır!..

MEFKÛRECİ MUALLİM –GRİGORİ PETROF

Bu köyün Tanrıya ve devlete en uzak köy olduğunu düşünürdü.”

Sy.12/” Sonra kırk iki yıldır yaşadığı bu köyün taşına, toprağına, köpeklerin sesine, gübre kokusuna, hatta rüzgârların keskinliğiyle otların çıtırtısına; ruhu, gözleri, derisi ve kulaklarıyla sımsıkı bağlandığını, artık istese de bir yere gidemeyeceğini anladı Muhtar.”

Sy.18/ Artık köyün gizli bir sayfasında, dedelerinin arasında yaşıyorlardı. Ne var ki uzun kalmadılar orada gevrek ses hepsini toplayıp yeniden odaya getirdi.”

Şafak sökerken sabah ezanından kopmuş heceler gibi yavaş yavaş dağılmıştı toplananlar.

“Sonra devlet her zaman on beş yaşında olurdu, canını sıkıp da bir kere küstürdün mü artık dönüp yüzüne bile bakmazdı.”

“Kimi zaman zamana karışmış tozlu bir ayna gibi parlayıp sönüyordu.” “Kendini inatla kendiyle gizliyordu.”

Sy.24/ “Belki o, sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı.”

25/ Hepsi dönüp dolaşıp kendine çıkıyordu. “Kendini orada burada unuttuğu da oluyordu tabii.”

27/” Herkes her şeyi görmekten körleşmişti.”

31/”Kunduracı, gelişinin nedenini pençeli ayakkabılara benzeyen çok kullanılmış bir gülümseyişin ardına gizleyerek kapıdan girdi.”

33/” Hiçbir iz yok, dedi Reşit

Muhtar her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz hiçbir şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.”

34/”Güvercin, Reşit’in kızı, pencereye yaklaşıp bakışlarını aşağıya sarkıttı.”

“Hiçbir şey bulamayışının kahrını çok şey bilmenin sinsi gülümseyişiyle örterek kapıya yürüdü.”

“Bu kez gizlediği telaş bedeninin dışına taşmıştı.”

Untitled-1645/ Ruhu daralmış bir akşam, içinde biriken uzaklara gidiyormuş.

57/ “Kadınlar, muhtarla bekçi geçerken susuyorlardı nedense, birbirlerini unutup kayalıklara bakıyorlardı.”

61/ “Bekçiye öyle geldi ki köy, karanlığın içinden doğrulup her şeyiyle onlara baktı.”

69/ “Artık gecenin içinde, bekleyen bir geceydiler.”

Gölgesizler-Hasan Ali Toptaş

BİR DİL USTASI HASAN ALİ TOPTAŞ

Roman, öykü, şiirsel metinleriyle tanınan Hasan Ali Toptaş 1958 yılında Denizli’nin Baklan ilçesinde doğmuş. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayımlanmış. O yıldan bu yıla pek çok öykü ve romanı yayımlanan yazar, pek çok ödülün de sahibi.

imagesHasan Ali Toptaş beni çok etkileyen bir yazar, onu okurken Türkçede yolculuk yapıyorum, Türkçenin en gizli köşelerine götürüyor beni. Bir dil bu kadar güzel mi kullanılır, Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri, benzetmeleri nasıl güzel nasıl güzel! Güzel olduğu kadar da ilginç ve şaşırtıcı.

Onun düşlerinde, düşüncelerinde geziyor, yaşıyorum; zaman ne zaman, mekan neresi bir anda her şey yitip gidiyor. Sadece sözcükler kalıyor. Yazarın sözcüklerle kurduğu büyülü, gizemli dünyada doyasıya dolaşıyorum. Sözcüklerle seviniyor, üzülüyor sözcüklerle aşık oluyor, göklerde uçuyorum. Ezilmişliği, suskunluğu, var oluşu, yok oluşu onlarla yaşıyorum. Aman ne güzel bir masalın içindeyim derken o büyülü ortamda gizlerle sarıp sarmalanmış acı gerçekler beni derinden sarsıyor, kendime gelmeye çalışırken bir cümle beni karanlığın dibine çekebiliyor.

Hasan Ali Toptaş’ın ninesinden dinlediği masallar, söylenceler; yaşadığı ortam, köyünün insanları onu nasıl etkileyip onun kitaplarındaki yerlerini almışlarsa ben de onun yazdığı öykülerin, romanların içinde buluyorum kendimi; sanki ben de o öykülerdeki, romanlardaki kahramanlardan biriyim, o düşler benim de düşlerim.

Yazarın kitaplarını okurken pek çok cümleyi not ediyorum, bu cümlelerden bazılarını sizlerle paylaşmak dileğim.

“Eğer Türk Kitaplığı’na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi.” Stefan Weidner

Gölgesizler

Gölgesizler/Roman 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü

“Tadına vişne kokuları düşmüş kopkoyu bir karanlığın ortasına gelip durduklarında, muhtar fısıl fısıl konuşmaya başladı.”

“Ortalık tozlu kahkahalarla çınladı bir zaman. Sonra bir uzaklık çöktü köye, bir uzaklık sokak olup duvar olup kapı, pencere, baca ve ses olup kıpırtılar olup ve bakışlar ve susuşlar olup her yeri doldurdu.”

“Ak sakallı yaşlıların duvar diplerini boşaltarak kekeme birer asa tıkırtısının peşi sıra uykuya doğru yürüdüğü saatlerde kadınlar geliyordu Reşit’in yanına… Sokaklara dağılan ayak sesleri Reşit’in içinde yankılanıyordu o sırada, yavaş yavaş Reşit’in içindeki gecede kayboluyordu. Sonra Reşit kalıyordu içindeki gecenin içinde.”

“Ne istiyorsunuz,” diye bağırdı muhtar. Kimseden çıt çıkmadı. Her şey eli mavzerli bir bekçi gölgesiyle muhtar sesinin altına büzülmüş birbirine bakıyordu.”

“Berber, hiç kuşkusuz ağzına düşsel bir çırak almış hırsla geveliyordu.”

“Fısıltılarla büyüyen bu söylenti, masal tozuna bulanmış upuzun kuyruğuyla kapıya dayandığında kadın donmuş kalmıştı.”

“Kalaycı, ellerinin yarattığı onca ışıltıyı dengelemek istercesine kapkara susmuştu.”

“Muhtar, dört yılda bir hazırlatırdı bu sofrayı, tek başına oturup zaferini kutlardı. Kayalıkların gölgesindeki köye kısık gözlerle bakar, karanlık toprak damları tek tek yutuncaya dek bıyıklarını rakıyla sulardı. Gene de yeşermezdi bıyıkları, yıl geçtikçe ağarırdı.”

“Kunduracı; berberin Nuri olup olamayacağını düşündü bir an, kendi kendine ‘Nuri bildiğimiz yanlarını uzak bir yerlere bırakıp köye bu kılıkta dönmüş olamaz mı?’ diye sordu.”

Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk edebiyatı. Hasan Ali Toptaş, olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır. Türk edebiyatının en güçlü romantık kalemidir.” Yıldız Ecevit

Ölü Zaman Gezginleri

Ölü Zaman Gezginleri/Öykü -1992 Çankaya Belediyesi Öykü Ödülü

“… Ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

“Seslerle birlikte pul pul cadde görüntüleri uçuşmuştu üstümüze, kulaklarımıza doluşarak caddeyi göz kapaklarımızın içinden geçirmişlerdi.”

“Tanklar öldürme, kurtulma, sevme ve ezilme duygularının üzerinden geçmiş, sonra vergi memuruyla polis korkusu yüzünden daralan matbaa kapılarına doğru yürümüş, sonra da kurşun harflerin kanına karışarak kitap sayfalarına girmişlerdi.”

“… Belki, o günden sonra söylenecek her şarkıda birkaç notanın tadını kaçıracaktı gökyüzüne asılıp kalan tank homurtuları.”

“…zamanın tıpkı bir yol ya da gökyüzüne tırmanan masmavi, kocaman bir ağaç gibi kollara ve dallara ayrıldığını düşünmüştüm. Bu varsayıma göre, insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşamadığı ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, ya da ötekini.”

“Ellerim birbirinden habersiz iki yorgun yaratık gibi yan yana duruyorlardı. Buruşuktular. Zaman ellerimdi de, bütün varlığımla onu izliyordum sanki.”

“… Öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”

Sonsuzluğa Nokta’yı bir kara romana çeviren kendine özgü dehşetini yaratan ne kazadır, ne sakatlanma, ne ölüm. 21.yy. arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.” Erendiz Atasü

Sonsuzluğa Nokta

Sonsuzluğa Nokta/Roman-1. Basım 2002-Kültür Bakanlığı Roman Ödülü (Mansiyon)

“Çantamın içinde kitaplarım vardı, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler, kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu. Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum. En önemlisi de içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.”

“…Özlemleri ve tutkuları ayrı; binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran.”

“O geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir.” Yıldız Ecevit