AİDABELLA GEMİSİ İLE AKDENİZ SEYAHATİ

Denizde olmayı, deniz araçlarıyla gezip dolaşmayı çok severim. Kuzenim Mine ile eşi Detlef, Köln’den bize konuk olarak gelmişlerdi. Dünyanın pek çok yerine gemiyle seyahat eden çifte, gemiyle seyahati çok sevdiğimizi söyleyince onlar ‘uygun ve güzel bir gemi turu bulursak hep birlikte gider miyiz?’ diye sordular. Biz onların sorularına olumlu yanıt verdik. Misafirlerimiz birkaç gün kalıp evlerine döndüler. Günlük yaşamımıza devam ederken onlarla konuştuğumuz gemi seyahatini unutup gittik. Biz bunu unuttuk da Mine ile Detlef unutmamışlar. malta-valetta-mdina 022-AİDABELLA AGTam tarihi hatırlayamayacağım da aşağı yukarı aradan üç-dört ay geçti, Mine telefon etti, Aida bella gemisi ile Akdeniz’e bir seyahate ne diyeceğimizi sordu, olumlu yanıt verirsek gezi biletlerini alacağını söyledi. Bu gezinin altı ay sonra olacağını söyleyip gezi haritasını gönderdi. Türkiye’de değil altı ay sonranın planını yapmak, ertesi günün planını yapmanın bile zor olduğunu bile bile tamam dedik. O gemi biletlerini aldı, biz de Köln’e gidecek uçak biletlerini aldık. Köln’e vardığımızda seyahatin ücretini onlara verecektik.

DSC01501-kar a

İstanbul’da Kar

İstanbul’da 2010 yılının Ocak ayı karlıydı; Köln’e gideceğimiz uçağın kalkıp kalkmayacağı şüpheliydi. Neyse kar yağışı yağmura döndü de uçaklar normal seferlerine çıkabilecek duruma geldi. Bir cuma akşamı Bakırköy’den Sabiha Gökçen Havaalanı’na gitmek tam dört saatimizi aldı. Yeğenimiz bizi arabasıyla havaalanına götürüyordu. Cuma akşamı hava yağışlı ve işten çıkanlarla trafik öylesine kötüydü ki… Üstelik Bakırköy’den saat beşte yola çıkmıştık. Saat erken en geç saat yedide orada oluruz diye düşündük. Uçağımız dokuzdaydı. Ama ne mümkün biz ancak dokuzda havaalanında olabildik. Uçağı kaçırdığımızı düşünüyorduk ki Havaş’ın aracının da trafiğe takıldığını uçağın kalkmadığını; ancak on birde kalkabileceğini öğrenip rahatladık.

köln-mayorka 006köln-bonn havaalanı a

Köln-Bonn Havaalanı

Neyse üç saatte Köln’e vardık. Bakırköy’den havaalanına dört saatte, Köln’e ise üç saatte gittik. Köln’de de her yer karla kaplıydı.

köln-mayorka 017 a

Köln’den Mayorka’ya giderken

köln-mayorka 049a

Mayorka Adası’nın Uçaktan Görünüşü

Ama biz ertesi günü uçakla Mayorka’ya gidecektik. Gemimiz Aidabella bizi orada bekliyordu, on beş gün sürecek bir yolculuğa çıkacaktık.

köln-mayorka 054 a

Mayorka’nın Palma Limanı’nda Aida Bella Gemisi

Mayorka Adası’nın Palma şehrinden yola çıkıp önce İspanya’nın Malaga, Cartegena, Valencia ve Barselona Limanlarına uğrayacak oradan Fransa’nın Marsilya şehrine, daha sonra İtalya’nın Napoli Limanı ve Civitaveccia’ya gidecek, Civitaveccia’dan Sicilya’ya, Sicilya’dan Malta’ya, Malta’dan Tunus’a, Tunus’tan Mayorka’ya, Mayorka’dan da Köln’e uçakla geri dönecektik.

Uçağımız Mayorka(Mallorca) hava alanına indi, uçaktan bineceğimiz gemiyi limanda görmüştük. Bir otobüs bizi gemiye götürecekti, otobüse bindik; ancak saat erken olduğu için bizi Palma’da gezdirdiler, önce yeni çiçek açmış badem ağaçlarını gösterdiler. Ağaçlar küçüktü; ama onlar badem yetiştirmekten  ve badem ağaçlarını bizlere göstermekten çok mutluydular. Biz İstanbul’a Marmaris’ten gelmiştik ve Mayorka’yla Marmaris’in hava sıcaklığı aşağı yukarı aynıydı. Marmaris’in köylerinde bütün badem ağaçları çiçek içindeydi, köyler sanki beyaz gelinlik giymiş gibiydiler. Üstelik bademler alabildiğine boyluydu, bu yüzden Palma’daki badem ağaçları bizi pek etkilemedi..

Badem ağaçlarını gördükten sonra, Palma’ya yakın bir Orta Çağ  köyü olan Vallde Mossa(Musa’nın Vadisi)ne gittik. Burası hoş bir yerleşim yeriydi; daracık taş sokaklar, pencereleri yeşil boyalı taş evler, evlerin duvarlarına yerleştirilmiş saksılar içindeki çiçekler çok çok güzeldi.  İnsan, yüzyıllar öncesinden kalan evleri, sokakları görünce kendini Orta Çağ’da gibi hissediyor. Orada epey dolaştıktan sonra Palma’ya döndük.

DSC04187-Palma a

Bellver Kalesi/ Palma-Mayorka Adası

Gemimiz hâlâ hazır değildi, bizi gezdiren tur şirketi bu sefer Palma’da çok eskilerde yapılmış Bellver Kalesi’ne götürdü bizi.

DSC04181-Palma a

Palma Katedrali ve Marina/ Mayorka Adası-İspanya

Yapının manzarası harikuladeydi. Tam karşımızda Katedral ve marina kendilerini olanca güzellikleriyle gösteriyorlardı. İyi ki gemi hazır değildi de bu güzelliği gördük diye düşünmeden edemedik. Güneş katedrale vurmuş sarı olan binayı neredeyse kızıla boyamıştı.

DSC04179

Aidabella Palma Limanı’nda

Neyse hava kararmadan AidaBella’nın hazır olduğunu öğrendik, otobüsümüz bizleri gemiye bıraktı.

Fotoğraflar: Mithat Okay-Detlef Bringmann

MAYORKA ADASI’NDAKİ DRACH MAĞARALARI

Mayorrka (Mallorca) Adası

Mayorka (Mallorca) Adası


Mayorka(Mallorca), İspanya’nın bir adası. Baş kenti Palma. Yüzölçümü 3640 kilometre kare. Dünyaca ünlü Drach Mağaraları(Cuevas Drach) Mayorka’nın Manacor kentinde, Porto Kristo sahil kasabasına bir buçuk kilometre uzaklıkta. 

Palma kentinden Manacor’a gitmek için otobüse bindik, Palma’yla Manacor arası altmış beş kilometreydi. Yol boyunca ekili araziler, basit köyler; küçük, şirin bağ evleri, büyük taş evler, onlarca değirmen gördük. Filmlerde gördüğümüz klasik İspanyol köyleri bizlere hoş geldiniz dercesine bakıyordu.

Yolculuğumuz bir saatten fazla sürdü, önce Manacor’a, Manacor’dan on beş dakika sonra da Porto Kristo Limanı ve şirin sahil kasabasına 

vardık.

Porto Kristo Limanı

Porto Kristo Limanı

Porto Kristo

Porto Kristo



mayorka-porto kristo-mağara 028

Drach Mağarası'na Giriş

Drach Mağarası’na Giriş

Sonunda ‘Cuevas del Drach’ levhasını gördük ve ormanlık bir alana girdik, otobüsten inip çevreyi dolaştık; güzel bir piknik alanı, hediyelik eşyalar satan bir mağaza, cafe, bar ve tuvaletler gözümüze ilk çarpanlardı. Rehberimiz herkese mağaraya giriş biletlerini verdi. Biletlerimizi alıp mağaranın giriş kapısına ulaşmak için merdivenleri inmeye başladık.

Grup halinde mağaraya girdik, yerler ıslaktı. Çok yavaş yürüyorduk kaymamak için. Ancak mağaranın sarkıt dikitlerinin oluşturduğu muhteşem görsellik bizi büyüledi. Artık yürümüyor neredeyse santim santim ilerliyorduk. İnsan nereye bakacağını bilemiyor. Gözlerimiz mağaranın tavanından bastığımız yere, bastığımız yerin altında duran cam gibi suya, suyun etrafındaki mermer dantellerden, şelalelerden, işlemelere ışık hızıyla gidip geliyordu. Ne güzellik, ne güzellik! Anlatılır gibi değil! Drach Mağarası bana Gümüşhane Torul’daki Karaca Mağarası’nı anımsattı. Yalnız Drach, Karaca’ya göre daha büyük bir mağaraydı. Yaklaşık olarak 2400 metre uzunluğunda bir mağara! Görenleri büyülüyor…

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası’nda üç bölüm var; Cueva Negra (Siyah Mağara), Cueva Blanca (Beyaz Mağara), Cueva Luis Salvator (Luis Salvator Mağarası).

Aşağı yukarı 1000-1200 metre yürüdük, 60 metre kadar derine indik; karşıdan gelen kimse yoktu. Ben çıkışı başka bir kapıdan yapacağımızı düşündüm. Mağaranın olağanüstü güzelliği, turistleri etkilemişti. Herkesten hayranlık bildiren sesler yükseliyordu. Bizden de önleyemediğimiz sesler çıkıyordu. Etkilenmemek olanaksızdı. Altımızda duran su kimi yerde masmavi, kimi yerde yemyeşil, kimi yerde cam gibiydi. Hiç kıpırdamadan öylece duruyordu, su değilmiş gibi…

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Drach Mağarası

Ah ne güzellik, ne olağanüstülük! Boşuna İspanya’nın en ünlü mağarası unvanını almamış Drach…

Sürekli yürüdük baktık, baktık yürüdük, durduk seyrettik. Bu güzelliklerin fotoğraflarını nasıl hem de nasıl çekmek istedik. Ne yazık ki çekemedik, fotoğraf çekmek yasaktı. Suyun milyonlarca yılda oluşturduğu harikaların zarar görmemesi için buna katlandık. O muhteşem sarkıt ve dikitler, rengarenk İspanyol etekleri!

Aaa, o ne? Nereye geldik? Büyük bir alandayız, amfi-tiyatro gibi bir yer. Tahta sıralar yarım daire şeklinde yerleştirilmiş, sıraların yarısı turistlerle dolmuştu. İki görevli bizi de tahta sıralara oturmaya davet etti. Boş sıralardan birine oturduk, buranın tavanı çok yüksekti, sanırım yirmi beş metre kadardı. Oturduktan sonra çevremizi incelemeye başladık, oturma alanının ötesini göremiyorduk, büyük bir karanlığın ortasındaydık. İnsanlar sürekli geliyordu, iki görevli de onları tahta sıralara oturtuyordu. Sıralar hızla doluyordu. Yeni gelenler de otursun diye herkes yanındakine daha bir yaklaştı. O alaca karanlıkta en az yedi yüz kişiydik, belki de bin.

Bir anda içime bir fenalık çöktü, kendimi orada kıstırılmış hissettim. Gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İnsanlar art arda geliyor, bir yerlere oturuyorlardı. Pek az boş yer kalmıştı. Benim, başka bir çıkış kapısı umudum, boş bir hayalden başka bir şey değilmiş meğer. Buradan nasıl çıkacaktı bu kadar kişi? Pek çok mağaraya girmiştim, hiç böyle bir sıkıntı yaşamamıştım. Sanki boğuluyordum. Mağaradan çıkmaya karar verdim; ancak düşündüğümü anında yapamadım, az sonra, az sonra derken artık bulunduğumuz yere gelen kimse olmadığını, herkesin neredeyse sıkış tıkış oturduğunu fark ettim alacakaranlıkta.

Drach Mağaraları

Drach Mağaraları

Ve o anda ilerdeki karanlık aydınlandı. O aydınlık ortaya turkuaz renkli bir göl çıkardı, turkuaz gölün etrafı suyun milyonlarca yılda oluşturduğu birbirinden güzel desenlerle, resimlerle, ince heykellerle donatılmıştı. Sarkıtlar dikitler, birbirleriyle kesişenler, sarmaş dolaş olanlar, incecik ipliklerle örülmüş danteller, usta yontucuların elinden çıkmış heykeller, iğnedenlikler, sivriler, yuvarlaklar, rengârenk İspanyol etekler… Bu görsel şölen karşısında büyülendik. Ne sıkıntım, ne kıstırılmışlık duygum kaldı. İyi ki dışarı çıkmamışım diye düşünürken ışıklar söndü, ortalık siyaha kesti. Harika mavilik, olağanüstü dikitler-sarkıtlar belleğimizi etkisi altına almıştı, o karanlıkta bile onları görebiliyorduk.

Yüzlerce kişide tıs yoktu, sanırım herkes gördüklerinden çok fazla etkilenmişti! Kendimizi cazibesine kaptırdığımız gölün uzak bir köşesinde cılız bir ışık göründü, ışıkla birlikte mağarayı klasik müzik doldurdu. Cılız ışık çoğaldı, çoğaldı, çoğaldı… Mağaranın derinliklerinden küpeşteleri boydan boya lambalarla donatılmış üç tekne ağır ağır bize doğru geliyordu.

Caballero’nun ‘Gallician-Gündoğumu’ eşliğinde güneş doğdu. Güneşin müzikle gölün üzerine doğması, güneşin göle düşürdüğü altın rengi yansısının oluşturduğu harika ötesi görüntü bizi kendimizden geçirdi. Güneşin yükselmesiyle  mağaranın eşsiz duvarları ortaya çıktı. Mağara tüm güzelliğini, gizemini, ulaşılmazlığını bizlere yansıtıyor, bizi kendine hayran bırakmak için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ve müzik olanca haşmetiyle bizi sarıp sarmalıyordu, güneşin doğumu muhteşemdi!

Müzik, ışıklar içinde olan teknelerin birinden geliyordu;  iki viyola, bir çello ve orgdan oluşan dörtlü müzik grubu Caballero’nun Gallician-Gündoğumu’ndan sonra Martini’nin Plaisir D’amour, Chopin’in Tristesse Studio 3 opus 10 ve Offenbach’ın Barcarola-Hoffmann’ın Masalları’nı çaldı. Klasik müzik eşliğinde, küpeştedeki lambaların suya yansıması, suyun çevresindeki dantellerin, resimlerin gözler önüne serilmesi müthiş, müthişti!!! Mağaraya büyük bir sessizlik hâkimdi, herkes müziğe ve mağaradaki gün doğumuna kendini kaptırmıştı. Hiç kimse bu şölenin bitmesini istemiyordu. Birden küçük bir çocuk avaz avaz bağırmaya başladı. Ön sıralardan çocuğa ‘şışşşşt!’ diyenler oldu. Çocuk, ‘şışşşt!’ diyenlere pabuç bırakmayıp karşılık verdi. Bir anda yüzlerce kişi gülmeye başladı. Neyse gülme pek uzun sürmedi de müziğin kalan kısmını rahatlıkla dinleyip teknelerin dolaştığı alanları büyük bir keyifle seyrettik.

1935 yılından beri yapılan müzikli gösteri on-on beş dakika sürdü.  Müzik bitince tekneler ışıklarını söndürüp kıyıya yanaştı, gölü dolaşmak isteyen turistleri almak için. Bu gölün adı Martel, 177 metre uzunluğunda, 230 metre genişliğinde. Burayı araştıran, inceleyen, 1896 yılında haritasını çıkaran Fransız mağara bilimcisi E.A. Martel’in adı verilmiş dünyanın en büyük yeraltı göllerinden biri olan, Drach’ın koynunda barındırdığı bu göle.

Drach Mağaraları, yılın on iki ayı açık, en ölü mevsimde bile her gün binlerce turisti ağırlıyor. Mağaranın dünyaca ünlü olmasında, doğal güzelliğinin yanı sıra müzik-ışık gösterisinin ve de ülke içinde-dışında tanıtımının en iyi şekilde yapılmasının büyük payı var.

Ülkemizde de pek çok mağara var ve her geçen yıl da bu mağaralara yenileri ekleniyor; örneğin Torul’daki Karaca Mağarası, Demirköy’deki Dupnisa Mağarası… Bu mağaralar, Drach Mağaraları’yla yarışabilecek güzellikteler. Bu yeraltı harikalarının hem Türkiye’de hem de yabancı ülkelerde tanıtımlarının en iyi şekilde yapılması turizmimize büyük ölçüde katkı sağlayacaktır.

 

Not: Mağara içi fotoğrafları İnternetten alınmıştır.