THASSOS ADASI’NI GEZİYORUZ (Hüsniye ile Ahmet 16)

Thassos Adası’ndaki Golden Beach Kamping’e yerleştik, kamping deniz kenarındaydı, geniş ve uzun bir kumsalı, pırıl pırıl bir denizi vardı. Deniz parlak olduğu kadar da soğuktu. Ahmet düzenli olarak denize girip yüzüyordu; tek kolunu kullanıyordu ve bu kolunun yardımıyla diğer kolunu hareket ettiriyordu denizde. Hiçbir zaman yılmadı çalışmaktan. Çadırda kalmamız da Ahmet’i çok mutlu ediyordu, çadırımızda kendimizi çok iyi hissediyorduk. Doğanın içinde olmak, içimizde doğanın olması nasıl güzeldi nasıl!

Karavan komşumuz Uğurtan Bey ve kızı kaldığımız kampa geldikten sonra dokuz kişi olduk ve Thassos Adası’nın tamamını dolaşmayı düşündük, hepimizi alacak bir araç kiralayıp Thassos’u dolaştık. Adanın tamamı 378 kilometre kareydi ve yolları gayet güzeldi. Karavanlarla dolaşmadığımıza da pişman olduk. Golden Beach gibi dört-beş kamping daha vardı Thassos Adası’nın değişik koylarında. Thassos Adası kamping yönünden çok zengindi, halkın çoğu karavanlarıyla kampinglerde tatillerini geçiriyordu.

Thassos Adası-Aliki Koyu

Thassos Adası-Aliki Koyu

Özellikle Aliki Koyu’nu turkuaz renkli deniziyle çok beğendik, denizde uzun süre yüzdük, kafesinde keyifle kahvelerimizi içtik. Thassos’un ören yerlerini gezdik. Antik çağlardan günümüze kadar gelmiş mermer duvarlar hepimizi etkiledi. Antik çağlarda Thassos mermeri ve altın madeniyle olduğu kadar heykelleriyle, kabartmalarıyla da ünlüymüş. Musa ve Apollon’u betimleyen kabartmalar Fransa-Louvre Müzesi’ndeymiş. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde de kentin sur duvarlarından Herakles Kapısı’nın kabartmalarından bir bölümü bulunmaktaymış. Sanırım Thassos Adası antik çağda önemli bir sanat merkeziymiş.

Thassos Adası Koyları

Thassos Adası Koyları

Thassos Adası’nın koyları, uçsuz bucaksız kumsalları, ormanlarla kaplı tepelerin suya vuran görüntüsü harikaydı.

Yunanistan’a ilk defa gelmiş olmamıza rağmen sanki defalarca gelmiş gibiydik, pek çok benzer yan bulduk Yunanlılarla aramızda. Ahmetçiğim benzerlikleri yakaladıkça seviniyordu, heyecanı doruktaydı.

Kiraladığımız aracı Ahmet Bey kullanıyordu, başlangıçta yüksek bir hızla gidiyordu; bizler acelemiz yok yavaş giderseniz çevreyi daha iyi görebiliriz deyince Ahmet Bey hızını düşürdü. Bize “Nerede durmak istiyorsanız söyleyin duralım,” dedi. Tüm adayı güzel  ve özel yerlerde dura kala dolaştık.
My captured pictureYüksek ve büyük bir kayanın üzerine yapılmış bir manastır görünce Ahmet Bey aracımızı hemen durdurdu, inip manastıra girmek için yürüdük, içeri giremedik, görevliler engelledi bizleri. Meğer şortlarla ve kolsuz tişörtlerle girilemezmiş manastıra.Manastırın adı Michael Archangelos’tu. Yanımızda manastıra girebileceğimiz giysiler yoktu; ancak biz buna hemen çözüm bulduk. Havlularımızı ya şal ya da etek yaptık, görevlilerin böyle komik giysilerle içeriye almayacağını düşünüyorduk; neyse ki yanılmışız kapıdaki görevliler o kadar da acımasız değillermiş ki bizi manastıra kabul ettiler.

Manastırın manzarası insanı büyülüyordu, harika olduğu kadar vahşi bir manzaraydı. Manastır çok yüksekteydi, deniz aşağılarda kalıyordu ve her yer kayalıktı. Deniz mavi mi mavi sonsuza kadar uzanıyordu.

Thassos Adası

Thassos Adası

Manastırdan çıktıktan sonra adayı gezdik, kumsallarında dinlenip denizlerinde yüzdük. Adanın çevresi yüz on kilometreymiş ve adanın yüzde doksanı kumsallardan oluşuyormuş. Biz bu kumsalların keyfini doyasıya çıkardık.

Son durağımız Limenaria’ydı. Limenaria’nın tepesinde bir koru vardı, orada piknik yaptık yüksek çam ağaçlarının altında kuşların tatlı cıvıltılarıyla. Güneş çam ağaçlarının yaprakları arasından bize gülümsüyordu, hava çok sıcaktı; ama ağaçlar sıcaklığı hissettirmiyordu.

Limenieri

Limenaria

Korudan Limenaria’nın müthiş güzelliğini seyrettik. Limanda rengârenk tekneler gün ışığı altında tembel tembel salınıyorlardı. Ahmet, bana ışıl ışıl parlayan gözleriyle:

“Burası cennet olmalı!” dedi. Ben de “Evet canım, cennet!” dedim gözlerimle.

Akşam kampımıza dönünce yorulduğumuzu anladık. Doğru yorucu bir gündü; ama bir o kadar da güzel, eğlenceli ve keyifliydi.

KRİSTİNA İSTANBUL’DA ve İKİNCİ KEZ KRİOPİGİ

Yunanistan gezimizi tamamladıktan sonra Temmuz’un sonuna doğru İstanbul’a döndük. Ağustos ayında da Avşa Adası’na gittik. Ağustosun ortalarıydı bir telefon  geldi.

İstanbul

İstanbul

Kristina, kızı Maria ve torunu Kristina’yla İstanbul’a gelmiş üç günlüğüne. Bize ikinci günün sonunda ulaşabilmişler. Maria’ya İstanbul’da olmadığımızı, İstanbul’a altı saat uzaklıkta bir adada bulunduğumuzu  söyledim. Onları Avşa Adası’na davet ettim. Maria, ertesi gün Yunanistan’a döneceklerini, Kristina’nın -bizi göremediği için-üzgün olduğunu, Laleli’de bir otelde kaldıklarını,

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

iki gün İstanbul’da doyasıya dolaştıklarını, özellikle Sultanahmet’te müzeleri gezdiklerini, İstanbul’u çok beğendiklerini söyledi.

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ne yazık ki onlarla görüşemedik! Kristina bizim için İstanbul’a gelmişti. Bu olay onun bizi ne kadar çok sevdiğini, akrabaları olarak kabullendiğini kanıtladı.

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Çok duygulandık! İstanbul’da olmadığımıza, onları evimizde ağırlayamadığımıza ne kadar üzüldük!

Onlara hemen mektup yazdım, onlarla İstanbul’da görüşemediğimizden duyduğumuz üzüntüyü dile getirdim. Kısa bir zaman sonra onlar da bana yazdılar.

Ertesi yaz (2001) Yunanistan’a oradan da İtalya’ya geçtik. İtalya’dan dönüşte Kristina’yı göreceğimizi umuyorduk. Selanik’e geldik, Beyaz Kule’nin yakınına karavanımızı park ettik.

Selanik-Beyaz Kule

Selanik-Beyaz Kule

Kristina’nın yazı geçirdiği kamp yeri, Selanik’ten bir saat uzaklıktaydı. İçime bir kurt düştü, ya kampa gidip onu bulamazsak o, ya şu anda Selanik’teyse diye. Kızı Maria’ya telefon açtım, Selanik’te olduğumuzu, Kristina’yla görüşmek istediğimizi söyledim. O da özel derse gidiyormuş, dersini iptal edip bulunduğumuz yere geldi. Daha önce Maria’yla karşılaşmamıştık, onu Kristina’nın anlattıklarından tanıyorduk, o da bizi annesinin anlattıklarından tanıyordu.

Maria'nın evinde Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Maria’nın evinde
Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Birbirimizi gördüğümüz anda çok daha önceden tanışmış olduğumuzu anladık, sanki kırk yıllık dosttuk.

Bizi (Mithat, Yavuz, Mualla ve ben) alıp evine götürdü, deniz gören, rahat, hoş bir evi vardı.

Maria'nın evinden Selanik'in görünüşü

Maria’nın evinden Selanik’in görünüşü

Saatlerce sohbet ettik; insan ilişkilerinden, sanattan, kültürden, ülkelerimizin sorunlarından, yöneticilerimizin yanlış politikalarından, öğretmenlikten, çocuklarımızdan… Maria, Selanik’te gördüğü, Türkiye’den gelen Türk oyuncuların oynadığı bir oyundan söz etti. Türkçe bilmediği halde oyuncuların güçlü oyunculukları sayesinde oyunu çok iyi anladığını, duygulandığını, çok hoş zaman geçirdiğini anlattı. Maria’ya gerçekten çok iyi tiyatro sanatçılarımızın olduğunu, onları izlemekten her zaman zevk aldığımızı söyledik.

Biz Maria ve kızı Kristina’yla sohbet ederken kapı çaldı, bir hanım geldi. Maria’nın ev işlerine yardım ediyormuş bu hanım. Onu bizimle tanıştırdı, yardımcısı Ermenistan’dan Yunanistan’a çalışmak için gelmiş. Maria bizim Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. İsmini anımsayamadığım hanım bizi soğuk bir tavırla selamladı, onun soğuk tavrına biz sıcacık gülümsemelerimizle karşılık verdik. O, bir iki dakika sonra yanımızdan ayrıldı ve bir daha yanımıza uğramadı. Ona İstanbul’daki Ermeni dostlarımızı, teyzelerimizi, ablalarımızı, öğrencilerimizi; onlarla paylaştığımız dostluğu, sevgiyi anlatmak isterdim.

O gün Yunanistan’da grev vardı, bütün müzeler grevden dolayı kapalıydı. Yunanistan’da gezip gördüğümüz yerlerde dükkânlar, müzeler, postahaneler saat 14.00’da veya 15.00’da kapanıyordu. Bu bize çok garip gelmişti. Kendi aramızda “Böyle bir şey nasıl olur?„ diyorduk. Saat üçten sonra açık dükkân bulmak zordu. Meğer o günkü grev çalışma saatlerinin azaltılmasıyla ilgiliymiş, saat on ikiye kadar çalışmak isteğinde bulunuyorlarmış. Tabii biz buna çok şaşırdık ve ülkemizdeki çalışma saatleriyle ister istemez karşılaştırdık. Gece saat ona kadar açık olan işyerlerini ve buralarda çalışan insanlarımızı düşünmeden edemedik.

Maria, bizim İtalya’dan geldiğimizi öğrenince pek çok kereler İtalya’ya gittiğinden ve her sene üç ya da dört defa Avrupa’nın diğer ülkelerine kültür gezileri yaptığından bahsetti. Türkiye’deki bir öğretmen yılda üç dört kez nasıl yurt dışına çıkabilir ki? Bu olacak bir şey değildi bizler için. Tüm öğretmenlerimizin yılda en az bir kez yurt dışına çıkabilmesini diledik.

Yunanistan’da tanıştığımız, konuştuğumuz kişiler ülkelerine Yunanistan, kendilerine de Yunanlı denmesinden hoşlanmıyorlar. Onlar ülkelerine Hellas (Elas), kendilerine de Hellen (Elen) diyorlar. Maria’yla konuşurken bunu daha iyi anladık.

My captured pictureBu arada bizim Selanik dediğimiz şehrin adı da Thessaloniki. Biz alışkanlıkla Thessaloniki’ye nasıl Selanik diyorsak onlar da İstanbul’a Constantinopoli diyorlar ve Türkiye’ye yaklaştıkça Constantinopoli’yi gösteren levhalara rastlanıyor.

Maria’yı ve kızı Kristina’yı tanımak bizi çok mutlu etti. Sanki iki gün önce ayrılıp buluşan dostlar gibiydik. Birlikte güzel zaman geçirdik. Ama her şeyin bir sonu vardı, Selanik’ten Kriopigi’ye gidip Kristina’yı görecektik. Maria, karavanın arkasındaki bisiklete bakıp;

– Kızımın da bisikleti var, fakat benim arabam küçük Kriopigi’ye götüremiyorum, dedi.

-İstersen bisikleti ver, biz götürelim, dedik. Maria:

“Neden olmasın? „ dedi. On üç, on dört yaşlarındaki kızı Kristina biraz isteksiz gibiydi bisikleti vermekte. Yepyeni, kırmızı-beyaz bir bisiklet, alalı bir hafta bile olmamış. İlk defa gördüğü insanlara, bisikletini nasıl versin çocuk? Yine de bisikletini getirdi. Karavanın arkasına bizim bisikletin yanına Kristina’nın bisikletini bağlayan Mithat, Kristina’ya şakadan:

“Senin bisikletin çok güzel bizimkiyle değiştirebilirim, deyince genç Kristina bunu gerçek sandı, keyfi kaçtı, yüzü asıldı. Bunun üzerine Mithat:

-Korkma, korkma! Şaka yaptım, dedi de Kristina’nın yüzü güldü.  Dostlarımızdan ayrıldık, Kriopigi‘nin yolunu tuttuk. Kristina bizi Kriopigi’de görünce çok sevindi, ona bisikleti verdik. Kristina, torununun telefon ettiğini söyleyince Mithat:

“Genç Kristina ilk olarak bisikletini mi sordu?„ dedi. Evet, küçük Kristina’nın sorduğu ilk şey bisikletiymiş…

Kristina’yla iki üç gün hasret giderdik, Kristina’nın Türkçesi inanılmayacak kadar gelişmişti, bir yıl boyunca eskiden kullandığı Türkçe sözcükleri anımsamış ve şimdi onları gayet güzel kullanıyordu.

Kriopigi Kamping-Kristina'nın karavanının önünde Soldan sağa: Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Kriopigi Kamping-Kristina’nın karavanının önünde
 Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Arkadaşımız Yavuz, Kristina’yla aramızdaki sevgi bağına inanamadı. “Nasıl böyle bir dostluk, sevgi olabilir?„ diye diye bir oldu. Kısa sürede Mualla ve Yavuz  Kristina’yı, Kristina da onları sevdi. Nasıl böyle bir dostluk olabilir? diyen Yavuz da o dostluk ve sevgi çemberine dahil oldu. Oradan ayrılma zamanımız geldiğinde -bu sefer ayrılmak daha da zor oldu- Kristina:

-Siz benim hısımlarımsınız, atmayın volta başka yerlerde burada oturun, deyince:

-Canım biz de senden ayrılmak istemiyoruz; seni çok özleyeceğiz, dedik.

Gerçekten ondan ayrılmak istemiyorduk. Başka yerleri görme arzumuz ve bir aylık gezimizin sonuna yaklaşmamız bizi ne yazık ki ondan ayırıyordu. Kristina’dan ayrılırken hepimizin gözleri yaşlıydı…

Kriopigi’den ikinci kez ayrılmak daha da zor oldu! Yüreğimizde Kristina yolumuza devam ettik.