KARAVAN KOMŞULUĞU (Doğadan Zorunlu Kopuş 10)

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

Karavan dostluğu, komşuluğu bizlere çocukluğumuzun samimi mahallelerini anımsatıyordu. İstanbul’un karlar altında olduğu aylardan birinde doğa beyaz halısını İstanbul Çiroz Kamping’e sermişti. Havanın kararmasıyla ortalık daha da beyazlaşmış ve soğumuştu. Biz Sevillerin karavanında film izliyorduk, filme öyle dalmışız ki cama çarpan top gibi bir şey bizi yerlerimizden hoplattı. Ne oluyor deyip perdeyi açtık, dört kafa sekiz göz dışarıya merakla bakarken Şahika Hanım’ın kartopu yaptığını ve anında cama yapıştırdığını gördük, kartopunu yüzümüze yemişçesine başlarımızı geriye çektik.

Şahika Hanım kocaman gülerek kartopu yapıp art arda karavanın camına fırlatıyordu. Komşumuzun kocaman gülüşü bize de yansıdı, izlediğimiz filmin oluşturduğu gerginlikten eser kalmadı. Cama yapışan karların ördüğü dantellerin delikleri arasından Şahika Hanım’ın ‘gelin’ diye işaret ettiğini görünce anoraklarımızı, botlarımızı giyip onların karavanına daha doğrusu minik bahçelerine gittik.

My captured pictureŞahika Hanım’ın eşi Sabri Bey, bahçelerinde taşlardan yaptığı ocakta ateşi yakmış, Şahika Hanım bulgur pilavı yapmış, kampın köpeği Haydut baş köşedeki yerini almıştı. Tüm ağaçlar, yerler bembeyazdı, sanki Çiroz bir masallar ülkesi, Şahika Hanım da bu masallar ülkesinin iyi kalpli kraliçesiydi! Aslında her isteyen kendi masalını yaratabilir. Biz de izlediğimiz filmi unutup kendi masalımızın içinde bulduk kendimizi. My captured pictureÇevrenin beyazlığı gözlerimizi yıkarken üstünden sıcak buhar tüten bulgur pilavıyla acılı turşuyu titreye titreye afiyetle yedik gürül gürül yanan ateşin başında. Ateş gürül gürül yansa da bizi ısıtmaya yetmiyordu o soğuk kış gününde. Yine de gecenin ikisine kadar sürdü bulgur pilavlı sohbet.

İstanbul’un kara yenik düştüğü, okulların kardan tatil ollduğu bir başka zamandaysa aynı bahçeyi paylaştığımız Avni Bey, kuru fasulye pişirmişti. Avni Bey’le Cahide’nin karavanlarının önündeki çadırda toplandık, bir yandan acılı kuru fasulyeyi yiyor, diğer taraftan karın lâpa lâpa yağışını seyrediyorduk. Avni Beylerin karavanıyla bizim karavan arasında kardan tepeler oluşmuştu. Karnımızı doyurduktan sonra bahçeye çıkıp çocuklar gibi kartopu oynadık, yerlerde yuvarlandık.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımla

Karavan Komşularımla

Hangi mevsim olursa olsun cumartesi-pazar sabahları bahçemizdeki büyük tahta masada beş-altı karavan hep birlikte kahvaltı ederdik, kimi zaman da akşamları hep birlikte yemeğimizi yerdik. Nasıl şenlikli olurdu o kahvaltılarımız ve de akşam yemeklerimiz?

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Bu arada beş çaylarımızı da unutmayalım, havanın güneşli olduğu zamanlar mutlaka bir karavanın bahçesinde toplanır neşeyle çaylarımızı içerdik güzel kekler ve börekler eşliğinde.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavanla yaptığımız gezilerde de hava serinse yemeğimizi genellikle karavanda yerdik.

Karavanda yağmurun çatıya tıp tıp vuruşunu, toprağa düşüp toprakla bütünleşmesini, toprakla yağmur karışımından çıkan kokuyu çok severim.

Komşum Sanem’le yağmurlu günlerde karavanın camını açar, yağmurun yağışını seyredip müziğini dinlerken saatlerce sohbet ederdik. Yağmurun sesine Yavuz’un engin müzik bilgisiyle seçtiği müzikleri de katardık. Karavanda müzik dinlemek, hiçbir yerde müzik dinlemeye benzemezdi. Müzik doğayla bir senfoni oluştururdu.

KARAVANIMDA BİR MİSAFİR: SANEM (Doğadan Zorunlu Kopuş 6)

Sanem’le tanışmamız akşamları eğitmenlik yaptığım Bilgeadam Bilgisayar Kursu’nda başladı. O da eğitmendi. Okuldan çıktıktan sonra koştura koştura Bilgeadam’a gider, derslere girerdim. Yoğun bir iş yaşamım vardı. Sanem’in de öyle. Birbirimizi yakından tanıdığımız söylenemezdi.

Sanem ve Mualla

Sanem ve Mualla

Bir akşam derslerimiz bittikten sonra yönetim toplantı yaptı. Toplantı düşündüğümüzden geç bitti, Sanem’in huzursuz olduğunu hissettim.

-Ne oldu Sanem, bir sorun mu var? Seni huzursuz görüyorum.

-Saat geç oldu, ben Kadıköy’e gidecektim. Nasıl gideceğimi düşünüyorum.

-Bu saatten sonra Kadıköy’e gidilmez, sen en iyisi bana gel.

-Valla, sana yük olmayacaksam…

-Bana yük mük olmazsın, haydi gidelim…

Bizim konuşmamızı duyan bir iki arkadaş gülerek takıldılar bana:

-Ha, ha, ha! Sanem’i çağırıyorsun da onu nerede yatıracaksın?

-Siz benim evimi ne sanıyorsunuz? Sanem’i oturma odamda yatıracağım…

***

Mualla’nın toplantı gecesi, beni evine davet etmesi hayatımı kurtardı desem yeridir. Gecenin bir yarısı Kadıköy’e gitmek maddi olarak beni batırabilirdi. Aksaray’dan Yeşilköy otobüsüne bindik onun evine gitmek için. Gerçi onunla pek samimi değildik; ancak beni büyük bir içtenlikle evine çağırdığını hissettim. Yeşilköy’de son durakta indik, oradaki apartmanlardan birine gireceğimizi sanıyordum; öyle olmadı, bir apartmanın kapısı yerine park gibi bir yerin upuzun, demir kapısının önünde durduk. Mualla kapıdaki görevliye ‘iyi geceler’ dedi, görevli de selâm verdi, girdik kapıdan içeri. Lâmbalar girdiğimiz parkı aydınlatıyordu, ortada ev mev yoktu. Yüz-yüz elli adım gittikten sonra tek katlı bir bina gördüm, Mualla’nın evi burası olsa gerek diye düşünürken binanın önünden geçtik. Bir ara yola girdik, bu yolda aydınlatma yoktu. Karanlıkta biraz yürüdük.

Resim 019-Çiroz Kamping-tahta kapı bg-bgMualla, bahçe kapısını açtı, bir iki adım attık, işte eve geldik diyerek penceresinden ışık sızan büyük karavanı gösterdi. Karavan!!! My captured pictureBir karavanda yaşıyordu. Meğer evim, evim dediği bir karavanmış! Bu gece bir karavanda yatacaktım, bu inanılmaz bir şeydi! Üniversitede okurken bir karavanım olmasını çok istemiştim. Düşlerimde karavanda yaşadığımı görürdüm. Karavanda yaşama düşüncesi takıntı haline gelmişti bende. Bu takıntıdan kurtulmam uzun zaman aldı. Ama bak, Mualla ve eşi karavanda yaşıyordu işte! Demek ki bir karavanda yaşama düşü, çok da absürd değilmiş.

***

Sanem, ‘İşte evim!’ diyerek karavanımı gösterdiğimde çok şaşırdı. Onun bu kadar şaşırmasını doğal karşıladım. Çünkü bana ilk kez gelenlerin tepkileri hep aynı oluyordu. Pek çok arkadaşımın karavan yaşamıyla ilgili bilgileri ve düşünceleri yoktu. İlk defa karavanıma geldiklerinde genellikle:

-Aaa! Nasıl yaşıyorsunuz bir karavanda? diyorlar, kampta bir iki saat geçirdikten sonra da İstanbul’da bambaşka bir dünyada yaşadığımızı görünce çok imreniyorlar ve:

-İyi ki geldik, ne güzel yaşıyorsunuz! Sizi tebrik ederiz! deyip “Biz de yaşayabilir miyiz acaba? diye birbirlerine soruyorlardı.

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

Hiçbiri cesaret edip bir karavan almasa da bize konuk olarak geldiklerinde kampın ve karavan yaşamının tadını çıkarıyorlardı. Sabahtan akşama, hatta gece yarısına kadar kampta vakit geçiriyorlardı. Zaman zaman yatıya kalan dostlarımız da oldu. Bir karavan çoğu kişiye küçük gelse de normal bir eve göre daha fazla konuk yatağımız vardı. Her gelenin, nihayet nefes alabiliyoruz dediği bir yerdi Çiroz Kamping. Yeşilköy Hava Alanı’na inen uçakların üzerimizden büyük bir gürültüyle geçmesi bile kimsenin keyfini kaçırmıyordu. Betonlaşmış İstanbul’da böyle bir kampingin olması ve burada pek çok karavancının huzur içinde yaşaması dostlarımıza inanılmaz geliyordu.

O gece Sanem ve eşimle karavan yaşamından konuştuk uzun uzun. Meğer bir karavanda yaşamak Sanem’in düşüymüş.

Onun yatağını oturma odasına hazırlarken karavan almak istediğini söyledi. Önce şaka yapıyor sandım, yüzüne bakınca ne kadar kararlı olduğunu gördüm. Ve bir hafta geçmeden Adapazarı’na gidip Sanem için 5.25’lik bir karavan ısmarladık.

KARAVAN BENİM İÇİN NEDİR? (Doğadan Zorunlu Kopuş 2)

2006 yılının yazında İstanbul Çiroz Kamping’den istemeden çıkarıldık, İstanbul Ataköy Kamping’e yıllar sonra geri döndük. Ataköy Kamping’e yerleştik yüzlerce karavancıyla. Ama aradan beş-altı ay geçti geçmedi bir hafta sonu-hiç unutmuyorum 21 Ocak 2007’de- Ataköy Kamping’deki karavan yaşamımız sonlandırıldı..

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping(2007)

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping (2007)

Biz karavancılar çok üzgündük, İstanbul’un önemli iki karavan kampının kapatılmasına bir türlü inanamıyorduk, yaşam alanlarımız elimizden alınmıştı.

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım Ataköy Kamping'den ayrılırken

Karavanım Ataköy Kamping’den ayrılırken

İstanbul’da önce Çiroz Kamping’in ardından Ataköy Kamping’in kapatılması yerli ve yabancı karavancılığın bitmesi anlamına geliyordu.

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping (2007)

Karavan benim için nedir? sorusunu kendime çok sormuşumdur.

KARAVAN! KARAVANIM!

Ataköy Kamping'deki son günüm

Karavanımla Ataköy Kamping’deki son günüm

Dünyam!!! Dostlarımla çevrili; hırsın, çekişmenin, didişmenin olmadığı, kimsenin kimseden dostluktan başka bir şey beklemediği, insan sıcaklığının duyulduğu bir dünya…

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Özgürlüğüm!!! On-on beş metre karelik bir alanda kişinin ne kadar özgür olabileceğini düşündünüz mü hiç?

Resim 007-Çiroz Kamping b kirpi

Resim 002-Ataköy Kamping Kediler bÇiçekleriyle, kargalarıyla, kuşlarıyla, kedileriyle, kangallarıyla, kirpileriyle, kazlarıyla, tavşanlarıyla, ağaçlarıyla, gece gündüz üstümüzden büyük bir gürültüyle geçen, bizi uykumuzda hoplatan, korkutan uçaklarıyla; karıyla, yağmuruyla, çamuruyla, tozuyla, çimeniyle, dostlarıyla sonsuz kere sonsuz özgürdür insan karavanında yaşarken.

Sonsuz kere sonsuz özgür ve mutlu yaşarken birden her şey bitiverdi. Yüksek yüksek binalar kuran, bunları yüksek fiatlara satan, yüksek mevkilerdeki kişilerden; toprağa dokunarak yaşamak isteyen karavancıları anlayacaklarını beklemek çocukça bir saflık olurdu.

Yine de karavancılar, çocukça bir saflıkla inandılar maddenin kölesi olmuş yükseklerdeki yüksek kişilere.

Ve kampçılığı-karavan yaşamını yaşamamış, doğacıların duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun kişiler bir anda İstanbul haritasından sildiler kampingleri.

Dünyam ve özgürlüğüm yok artık! Betona, maddeye yenildim!

DOĞADAN ZORUNLU KOPUŞ

Dersten çıktı. Kapalı olan cep telefonunu açtı. On iki cevapsız arama olduğunu gördü. Bir önceki teneffüste arayan olmamıştı. Sık sık telefonu çalardı; ancak kırk dakika içinde bu kadar aranmış olmasına bir anlam veremedi. Kırk dakikada on iki arama, onun gibi telefonu çok kullanan biri için bile fazlaydı. En tuhafı da tüm telefonların komşularından gelmesiydi. Onlar böyle üst üste aramazlardı onu, daha sabah görüşmüşlerdi.

Mutlaka karavanımla ilgili bir konu bu, diyerek aynı bahçeyi paylaştıkları komşusunu aradı. Karavan komşusunun telefonu uzun uzun çaldı. Saatine baktı, derse giriş zilinin çalmasına beş dakika var, bir çay bile içemedim diye düşünürken telefon açıldı. Biri nefes nefese ’alo‘ dedi. Kendisini niçin aradıklarını soramadan telefondaki ses:

“Bizi kamptan çıkarıyorlar, taşınmamızı istiyorlar,“ diye hıçkırdı.

Nasıl olur? Hani hiçbir şey bozulmayacaktı, hepimiz orada yaşayacaktık? demesine fırsat kalmadan ders zili çaldı. Telefonu kapadı. Yanında duran sandalyeye oturdu. Bu arada diğer öğretmenler birer ikişer odayı terk ediyorlardı. Onunsa dünyası kararmış, ne yapacağını bilmeden öylece duruyordu. Böyle bir şey olamazdı! Karavanından, bahçesinden nasıl koparırlardı onu ve komşularını. Yüzlerce kişi yaşıyordu orada.

Derse gitmekte olan bir arkadaşı neşeyle sordu:

-Senin dersin yok herhalde?

-Dersim var, gidiyorum sınıfıma. Sanki kendisi değil de bir robottu konuşan.

-Sen iyi değilsin, dedi arkadaşı.

Mualla Varlıoğlu

Mualla Varlıoğlu

-Yok, yok iyiyim,  deyip derse girdi, sersemlemişti. Öğrencilere iyi günler demediğini fark etmedi bile. Öğretmenlerinin her zaman sıcacık bir gülümsemeyle merhaba demesine alışkın olan öğrenciler, onun karmakarışık bir yüzle sınıfa girmesini, hiçbir şey dememesini yadırgadılar.

Mualla Varlıoğlu

Bilgisayar Öğretmeni Mualla Varlıoğlu (Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)

Çocuklar bilgisayarlarını açmak için onun ana bilgisayarı açmasını bekliyorlardı, o ise ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Ön sıradaki öğrencilerden biriyle göz göze geldi Öğretmen Mualla Varlıoğlu. Öğrencinin pırıl pırıl, sevgiyle bakan gözlerini görünce içini bir sıcaklık kapladı. Her şeyin sonu değil! diye düşündü. Diğer öğrencilerine baktı, yüzleri ne kadar masum ve aydınlıktı. Onlara baktıkça içi ışıdı, ışıdı… Bir an için kaybettiğini sandığı umudu, bir ucundan yakaladı.

Öğrencilere bilgisayarlarını açtırdı, derse başladı. Dersi anlattıkça, çocuklar anlatılanları anlayıp uyguladıkça kendini daha iyi hissetti. Sevgili evi karavanı aklından çıktı, daha doğrusu belli bir zaman için gündemden düştü. Ders bitti, paltosunu giydi, tam okuldan çıkıyordu ki öğrenciler şiir dinletisi için birlikte çalışma yapacaklarını anımsattılar.

Çocuklar haklıydı; birlikte bir şiir dinletisi hazırlıyorlardı, bugün de çalışacaklardı. Öğrencilere kendini iyi hissetmediğini, başka bir gün çalışabileceklerini söyleyip veda etti. Okuldan dışarı attı kendini, şimdi Sultanahmet yokuşundan koşar adımlarla iniyor ve artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yaşlar delicesine yuvarlanıyordu yanaklarından, burnu zırıl zırıl akıyordu. Çizmelerinin topukları asfaltı döverken siyah, uzun saçları darmadağın, havada uçuşuyordu. Her zaman büyük bir keyifle seyrettiği tarihi evleri, birbirinden güzel halıların, bakırların, çinilerin satıldığı dükkânları görmüyordu bile. Tren köprüsünün altından geçip sahil yolundaki Çatladıkapı durağına geldi. Duraktaki banka oturamadı. Topuklarını vura vura bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı.

Nerede kaldı bu otobüs? diye bağıran bir ses duydu. Durakta kimse yoktu, o feryadın kendisine ait olduğunu anladı. On dakika sonra 81 numaralı Eminönü-Yeşilköy otobüsü geldi. Yıllardır bu hattı kullanıyordu. Otobüse bindi, ’iyi günler‘ bile demedi, sürücüye. Oysa her zaman gülerek selam verirdi. Sürücüyü görmedi bile! Otobüs pek dolu değildi, oturacak boş yer olmasına rağmen o, otobüsün bir köşesinde dikilmeyi yeğledi.

Dışarı bakarken otobüsün yanından geçen araçları, denizin rengini, denizde sere serpe yatan yüzlerce gemiyi, Yaşar Kemal’in heykelini ve daha nice objeyi fark etmedi. Gözünün önünde, beyninde, yüreğinde tek bir şey vardı:

Çiroz Kamping

Çiroz Kamping

Karavanı… güzel, şirin, minik evi… evinin üstünü, bahçesini kollarıyla, dallarıyla, yapraklarıyla kucaklamış; rüzgârlı günlerde ona şarkılar söyleyen, yazın en sıcak günlerinde onun salıncakta rahatlıkla kitabını okuyabilmesi için güneşi tatlılıkla engelleyen ağacı… Yemyeşil çimleri… rengârenk gülleri… sapsarı, bembeyaz papatyaları.

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

Otobüs son durakta durdu, kendini otobüsten attı, hızlı adımlarla kampa doğru yürüdü, on dakikada kampın kapısına geldi. Ne zaman kampa girse içi sevinçle dolar; şehrin gürültüsünü, karmaşasını ardında bırakmanın; sessiz, yeşil bir dünyaya adım atmanın rahatlığını duyardı. Bugün her şey farklıydı. Çimler, ağaçlar, çiçekler hüzün kokuyordu. Kazlar küçük su birikintisinde yüzmüyor, tavşanlar yeşillikleri yemiyor, hüzünlü gözlerle etrafa bakıyorlardı. Karavancılar karavanlarını hazırlıyorlardı, yalnız bu hazırlık neşeli bir tatil hazırlığı değildi. Karavanlar ve karavanların sahipleri hüzün yüklüydüler.

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

Önce tavşanların sonra kazların önünden geçti. İki kangal betona uzanmış, çevreleriyle ilgilenmiyordu, anlaşılan onların da keyfi yoktu. Yoksa kendisini görür görmez koşarak yanına gelip uzun uzun koklarlar, karavanına kadar eşlik ederlerdi ona. Anlaşılan onun ve tüm karavancıların hüznü köpeklere de sirayet etmişti.

Resim 025.-Çiroz Kamping bjpgtTek başına sevgili karavanının durduğu bahçesine geldi. Komşusu Avni Bey ve Cahide ortalarda yoklardı. Biricik evine yani karavanına ve karavanının önüne yeni yaptırdığı yeşil-beyaz çizgili çadırına baktı. Bundan önceki çadırını beş yıl kullanmıştı. Rüzgâr, yağmur, kar geçen beş yıl içinde onu kullanılamaz hale getirmişti. O, kampın kapanabileceğini hiç ama hiç düşünmemişti. İstanbul’da -şehrin içinde- iki kampingden biri olan, yerli ve yabancı karavancılara, kamp ve karavan turizmine hizmet eden Çiroz Kamping’in kapanma olasılığını düşünmek bile saçma ötesiydi! Kampın kapatılmasını aklı almıyordu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey???

Çiroz Kamping'de Salıncak Keyfi

Çiroz Kamping’de Salıncak Keyfi

Karavanının önünde duran salıncağa bıraktı kendini, yıllarca keyfince yatmış, kitaplarını büyük bir rahatlıkla okumuştu bu salıncakta; ancak şimdi kafasının içi bomboştu, yüreğini bir burgaç sıkıştırıyordu. Salıncakta uzun süre rahatsız bir şekilde oturduktan sonra, birden bir şey anımsamışçasına gözlerinden akan yaşları silmeye gerek duymadan karavana yürüdü. Karavanı açmak için anahtar gerekiyordu. Neredeydi anahtarı? Çevresine bakındı, çantasının salıncağın bir köşesine büzülmüş olduğunu gördü. Salıncağa gitti çantasından anahtarı aldı. Karavana girdi, ona her zaman yaşam sevinci veren karavanı onu hüzne boğdu.

İstanbul Çiroz Kamping'de Akşam

İstanbul Çiroz Kamping’de Akşam

Oh, bu koku ne güzel bir koku! İnsana güven, sevgi, huzur, mutluluk veriyor. Canım evim benim! Bir tanecik karavanım. Sensiz yaşamım nasıl olacak? Bunu düşünmek bile istemiyorum; ama ayrılma zamanımız yakın görünüyor. Hiç inanmadım, daha doğrusu inanmak istemedim kampın kapatılacağına. İçim acıyor, gözlerim yanıyor, kulaklarım uğulduyor, sürekli bir ağlama duygusu tüm bedenimi kaplıyor… Ben senden nasıl ayrılırım?diye kendi kendine konuştu.

Ağlama duygusunu bastırmak için buzdolabından bir tencere çıkardı, tencerenin kapağını kaldırdı, akşamdan kalma kıymalı, çubuk makarnanın her bir çubuğu boyunlarını bükmüş, çaresizlik içinde yatıyorlardı tencerenin içinde, yüzüne bakmaktan çekiniyorlardı sanki! Hüzün onlara da bulaşmıştı. Karnı açtı, ancak kendisi gibi hüzün yüklü makarnayı yiyebilecek halde değildi.

Uzun yıllar Amasra’da yaşayan bir kadın:

“Amasra benim aşkımdı, ben onu bir insanı sever gibi sevdim,” demişti.

Onun bu sözleri beni çok etkilemişti; o zaman anlamını tam olarak kavrayamamıştım. Kampın kapanacağını duyduğum andan beri bu cümleler beynimde dönüp duruyor, yüreğim kan ağlıyor. Evet, sevgili karavanım, ben de seni bir insanı sever gibi sevdim. Sen bir dost gibi tüm acılarımı, sevinçlerimi, sevgilerimi paylaştın.