ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

ROMA VATİKAN SİSTİNE (SİXTİNE) ŞAPELİ

Vatikan Müzelerini saatlerce dolaştık, 1400 odası olduğu söyleniyor, müthiş bir müzeler kompleksi. Dünyanın en zengin kolleksiyonuna sahip müzelerden biri. Etkilenmemek imkansız.

Vatikan Müzeleri

Vatikan Müzeleri

Müzeyi büyük bir kalabalıkla dolaştık, insanlar sel gibi akıyordu müzenin içinde, bizler zaman zaman birbirimizi kaybettik bulduk, bulduk kaybettik.

Saatler sonra oldukça yorulmuş olarak Sistine (Sixtine) Şapeli’ne geldik, zorlukla içeri girdik, çünkü kilisenin kapısının önü çok kalabalıktı. Kendimizi içeride bulduğumuzda dışarının kalabalıklığının hiç olduğunu anladık. İçerisi öyle böyle kalabalık değildi, hınca hınç doluydu…“İğne atsan yere düşmez„ sözü burası için söylenmiş olsa gerek. Ancak herkesin ayakta durabileceği kadar yer vardı Sistine’de. Ayakta dikilen, kafaları yukarıya bakan bir insan kalabalığı… büyük bir uğultu… Görevliler, Sistine‘dekileri sürekli uyarıyor sessiz olmaları için; ancak uğultu kesilmiyor. Uğultu nasıl kesilsin ki o kadar kişi hiç konuşmasa sadece nefes alsa bile gürültü olur.

Kilisede duracak bir yer bulduktan sonra herkes gibi ben de kafamı yukarı kaldırıyorum, gördüklerim karşısında içimde bir şey büyüyor, büyüyor çığlık olarak dışarı çıkmaya hazırlanıyor; çığlık atmamayı başarıyorum, çok zorlandığımı söyleyebilirim.

Sistine (Sixtine) Şapeli'nin tavanının bir bölümü

Sistine (Sixtine) Şapeli’nin tavanının bir bölümü

Dünyaca ünlü İtalyan heykeltraş, ressam Michelangelo-kendini tavana asılı tutarak- dört yılda yapmış bu resimleri, dört yılın sonunda bu şaheserler ortaya çıkmış, kendisi de kamburlaşmış.

Hangi resme bakacağımı şaşırıyorum. Bir yandan aşırı yorgunluk, diğer yandan aşırı heyecan. Kendimi resimlerden alamıyorum, kafam sanki gökyüzü çekiminin etkisine girmiş, normal halini alamıyor. Gözlerim tüm resimleri yutmak, belleğime kaydetmek istiyor.Yüzyıllar önce yapılmış bu resimlerde öyle bir devinim var ki!..

Roma-Sistine Şapeli-Libyalı Falcı

Roma-Sistine Şapeli-Libyalı Falcı

Bir bölümde bir kadın kitabı açıyor; açmış değil açıyor, sanki resme baktığım anda kadın kitabı açıyor. Michelangelo yüzyıllar öncesinde yüzyıllar sonrasını, şimdiyi nasıl yakalamış!

Roma-Vatikan Müzeleri-Sistine Şapeli

Roma-Vatikan Müzeleri-Sistine Şapeli

Başka bir resimde bir adam bacaklarını aşağıya sarkıtıp oturmuş, adam aşağıya indi inecek, bu resimler üç boyutlu!

Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475-1564 İtalya) Rönesans Dönemi İtalyan ressam, heykeltraş, mimar, şair

Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475-1564 İtalya) Rönesans Dönemi İtalyan ressam, heykeltraş, mimar, şair

Michelangelo:

“Benim gözümde resim, kabartma ve heykel tarzına yaklaştığı oranda değerlidir.„ demiş ve dediği gibi resimlerini de heykel tarzına yaklaştırmış.

Sistine Kilisesi ve Michelangelo ile ilgili olarak kaç gündür resim öğretmeni olan Yavuz’un anlattıklarını dinlemiştik. Burayı gezmeden önce bilgi sahibi olmuştuk. Şimdi resimlerin karşısındayım; onların ihtişamı tüm öğrendiklerimi unutturdu. Neler söylemişti Yavuz? Anımsamaya çalışayım.

“Michelangelo’nun sanata başlamasının resimle olduğunu, insanı bir mimar gibi işlediğini, fırçasıyla hayat verdiği bedenlerin en zorlu hareketlerin ağırlığı altında eğilip bükülürken bile haşmetli görünümlerinden bir şey kaybetmediklerini, resimde biçimi çok önemsediğini, keskin ve usta çizgileri olduğunu, öyle ki yapıtlarındaki kişilerle onları saran kumaşların kıvrımlarını bile değişik plânlara ayırdığını…„

 

Roma-Vatikan Müzeleri-Sistine Şapeli

Roma-Vatikan Müzeleri-Sistine Şapeli

Tüm söylenenler doğru, resimlerdeki kişiler ve giysileri öyle ustaca çizilmiş ki… hepsi sanki canlı, hareketli… üzerlerindeki giysiler kıvrım kıvrım dökümlü…

6 Mart 1475’de İtalya, Casentino Bölgesi’ndeki Caprese köyünde doğan Michelangelo, 1508 yılında Sistine Kilisesi’nin kubbeli tavanını süslemeyi üzerine almış ve durup dinlenmeden çalışarak 1510 yılında tamamlamış.

Sistine (Sixtine) Şapeli Tavan Fresklerinin Bir Bölümü

Sistine (Sixtine) Şapeli Tavan Fresklerinin Bir Bölümü

Sistine Şapeli

Sistine Şapeli

“Bu eserimin ilk kısmı, kemerli gözlere rastlayan on iki havari resmidir. Gerisini ihtiyaca göre düzenleyip bölümlere ayırdım,” diyen Michelangelo bu yapıtında, milattan önceki yıllarda dünyanın ve insanlığın halini tema olarak ele almış, insan zekâsının sağ duyuya ve bilime yönelişini temsili bir şekilde canlandırmak istemiş.

Kubbenin altına gelen üçgen şeklindeki kirişlerin arasındaki bölmelere muhtemeşem tahtlar ve bu tahtlara Hz. İsa’nın dünya yüzüne ineceğini önceden haber veren peygamberler, sihirbazlar ve falcı kadınlar oturtulmuş. Bunlar on iki kişiymiş. İşte daha önce sözünü ettiğim kitabı açan kadın, Libyalı falcıymış;

Sistine Şapeli-Delfli Güzel Falcı

Sistine Şapeli-Delfli Güzel Falcı

ya şu Delfli falcı kızın güzelliğine ne demeli! Peygamberler ve falcılar bu eserde umudu ve bekleyişi ifade ediyormuş.

Cumaeli Falcı Kadın

Cumaeli Falcı Kadın

Fresklerdeki bütün falcılar Delfli falcı kız gibi güzel değil, Cumaeli falcı kadının karanlık bir yüzü var. Her iki falcının yüz ifadeleri birbirine zıt.

Evet, başka neler söylemişti Yavuz?

Sistine Şapeli-Yaratılış Safhaları'ndan bir bölüm

Sistine Şapeli-Yaratılışın Safhaları

Sistine Şapeli-Yaratılışın Safhaları'ndan bir bölüm

Sistine Şapeli-Yaratılışın Safhaları

“Peygamber tahtlarının üst kısmı ile sınırlanan eserin orta bölümünde dünyanın yaratılması; “ilk günah” ve bunun sonuçlarını temsil eden dokuz değişik sahne yer alıyor: Işığın karanlıklar aleminden kopması, gökyüzündeki büyük yıldızların doğuşu, denizlerin karalardan ayrılması, hayvanların, erkeğin, kadının yaratılması, ilk günah, Adem ile Havva’nın cennetten kovulması, Nuh’un fedakarlığı, tufan; Nuh’un sarhoşluğu…

Alttan, tahtlar dizisinin bulunduğu hat ile bağlantı sağlayacak şekilde, yuvarlak kabartma süsleri taşıyormuş hissini veren dev yapılı, çıplak yaratıklarla desteklenmiştir.„

Bu yaratıkların kimlikleri ve ne anlam ifade ettikleri belli değilmiş. Bu kimlikleri ve anlamları belli olmayan devler havada uçar gibiler, bize doğru geliyormuşçasına… tavana çizilmemişler de boşlukta oluşturulmuşlar; üç boyutlu, devinimli, çarpıcı!..

Sistine’in tüm dünyada dillere destan olması boşuna değil, olağanüstü güzellikte ışık oyunları yaratmış, tavan kirişlerinden yararlanarak görkemli yapıtını bölümlere ayırmış sanatçı; her bölüm başlı başına bir sanat şaheseri, hepsi değişik anlamlar ve değerler içeriyor; insan bedenleri, şekiller, cisimler gökyüzünden kabartma olarak fırlamış, gökten yeryüzüne inmekteler sanki.

Sistine’in tavanının hangi tarafına baksan seni alıp başka bir aleme götürüyor, her nokta bu eseri yaratan kişinin dehasına, yeteneğine, çalışma azmine hayran bırakıyor insanı.

Michelangelo’nun,

“İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlardı.„ sözünü anımsıyor, ona daha fazla saygı duyuyorum.

Bu kadar kalabalık buraya boşuna gelmemiş, diye düşünürken sürekli iteleniyoruz. Kilise tıklım tıklım, yeni gelenlerin ardı arkası kesilmiyor, çıkan yok! Kiliseye giren kalıyor, burada uzun süre kalmamak olanaksız. Ne kadar kalırsanız kalın bu dev şaheseri bütünüyle özümseyemezsiniz. Görevliler sürekli herkesin sessiz olması için uyarıda bulunuyor, ne kadar uyarsalar da faydası yok!

Sistine Kilisesi’nin tavanını dört yılda büyük bir emekle tamamlayan Michelangelo, uzun süre paletini ve fırçasını rafa kaldırmış; yine de resim yapmaktan geri durmamış, yeni sanat akımları ve devrin olaylarıyla da ilgilenmiş.

Bu arada itelene ötelene kilisenin diğer ucuna getirildik, tavandan başımı güçlükle alıp karşı tarafa baktığımda bir anda çarpıldım. Karşı duvarda, dev bir halı asılıydı tüm duvarı kaplayan. Gözlerimi dev halıdan ayıramadan ‘Mithat şuraya bak! Olamaz böyle bir şey! Harika! Olağanüstü!‚ diye fısıldadım. Aslında avaz avaz bağırmak geliyordu içimdeki fırtınaları anlatmak için. İtelenmeden ötelenmeden önce o duvarın yakınındaydım; yakından bakınca insan yapıtın tamamını göremiyor.

Sistine (Sixtine) Şapeli-Son Yargılama (Kıyamet Günü)

Sistine (Sixtine) Şapeli-Son Yargılama (Kıyamet Günü)

Bu yapıtın adı: Son Yargılama yani Kıyamet Günü!

Son Yargılama’yla ilgili olarak sanat danışmanımız Yavuz şunları anlatmıştı:

“Son Yargılama, insanın maddeciliğe ve şer kuvvetlerine karşı tek başına mücadelesini canlandırmaktadır. Değişik konular, çarpıcı olduğu kadar duygulu bir biçemle gözler önüne serilmiş, hepsi de bütünün bir parçasıdır.

Dev bir halı gibi kilisenin büyük mihrabına ait duvarı baştan başa kaplayan Son Yargılama, bu yapıtta kendini aşan Michelangelo’nun bile bir daha erişemeyeceği adeta bir serap ve hiçbir ressamın taklit edemeyeceği bir şaheserdir. En sıkışık noktalarda bile şekiller kusursuzdur. Renk tonları inanılmayacak kadar yumuşak ve göz okşayıcıdır. Sanatçı en küçük alanı bile çok başarılı bir şekilde kullanmış, karışık insan gruplarını ustalıkla canlandırmıştır.

En karışık sahnelerde bile her şahıs ve cismin bütünden tek tek ayrılabilme özelliği, sanatçının resme getirdiği yapıcı bir kuraldır.„

Ve daha anımsayamadığım bir sürü bilgi vermişti Yavuz, sadece dinlemek yetmez, not almak gerekirmiş.

Sistine Şapeli-Son Yargılama

Sistine Şapeli-Son Yargılama (Hakim Hz. İsa bölümünden detay)

Condivi bu eserle ilgili şunları söylemiş: “Michelangelo, resim sanatında en basit bir hareketi hatta bir kıpırdanmayı bile gözden kaçırmadan insan vücudunun değişik durumlardaki halini nasıl canlandırabileceğini göstermiştir.”

Sistine Şapeli-Son Yargılama'dan detay

Sistine Şapeli-Son Yargılama’dan detay

Son Yargılama‘yı yedi yıl süren yorucu bir çalışmadan sonra 1541 yılında bitirebilmiş sanatçı. Resim bittikten sonra bazı çevreler Son Yargılama‘yı sıcak bir ilgi ile karşılamış, bazıları ise şiddetle yermişler.

Hayattayken gelmiş geçmiş en büyük heykeltraş ve ressam sıfatına layık görülen Michelangelo yaşadığı çağın sanatını etkilemekte önemli rol oynamış.

Michelangelo’nun Son Yargılama‘da mahşer temasını kendine has bir şekilde işlediği ve hayran olduğu Dante’nin bir şiirine atıfta bulunduğu yazmaktaymış birtakım kaynaklarda.

Kıyamet gününe öyle dalmışım ki, kalabalığın akışıyla Sistine‘in çıkış kapısına sürüklenmişim farkında olmadan. Mithat’ın yanımda olduğunu düşündüğümden kafam hâlâ karşı duvarda, ona yolun sonuna geldik herhalde, diye fısıldadım. Soruma:

“Hayır, yolun sonu değil! Görülecek pek çok yapıt var daha, „ diye yanıt aldım. Ben şaşkınlıkla, bana yabancı olan sesin geldiği yöne çevirdim başımı, konuşan Mithat değildi! Hemen yanımda soruma Türkçe yanıt veren kumral, kıvırcık saçlı, zayıf bir genç gördüm. Gülümseyerek bakıyordu bana. Ben de ona gülümseyip:

-Eşimi yanımda sanıyordum; şaşılacak bir şey, bunca kalabalıkta Türkçe konuşan biriyle yan yana düşmek. Delikanlı:

-Gerçekten öyle, ben de sorunuzu duyunca, yanlış mı duydum diye sordum kendime, yanıt vermeden duramadım.

Sistine’i biraz daha yaşadıktan sonra istemeden yeni gelen ziyaretçilere bıraktık. Aslında ayakta değil de, yere uzanarak Sistine Şapeli’nin tavanını izlemek isterdim. Ama bu isteğimin gerçekleşmesinin böyle bir kalabalıkta olanaksız olduğunu çok iyi biliyordum..

Üniversite öğrencisi olan genci; dışarı çıkınca bizim grupla tanıştırdım, uzun uzun sohbet ettik onunla, bütün gün bizimle birlikte dolaştı Roma’yı. Bize hırsızlardan korunma yollarını öğretti. Pasaportunu ve parasını gömleğinin altında annesinin diktiği bir kesede sakladığını, bize de öyle yapmamız gerektiğini, İtalya’da hırsızlığın çok yaygın olduğunu söyledi. Biz de ona, Napoli’de tanık olduğumuz hırsızlık olayını anlattık.

İtalya’nın kuzeyine çıktıkça yaşam koşullarının daha iyi olduğunu gördük, pek çok Romalının Güney İtalya’dan şikayet ettiğine tanık olduk. Biz çalışıyoruz, Güneyliler yan gelip yatıyorlar diye yakınıyorlardı. Roma’da üniversiteli Umut’un anlattığı kadar hırsızlık olabileceğine ihtimal vermedik; ancak İtalya’nın hangi şehrine gidersek gidelim elimizden geldiğince temkinli davrandık.

 

NAPOLİ’DEN ROMA’YA

Napoli (Naples)

Napoli (Naples)

Napoli- Pozzuoli’deki Solfatara Kamping’de üç gün kaldık. Karavanımızı kampingde bırakıp her sabah Pozzuoli’den metroyla Napoli’ye gittik ; kenti, kentteki yaşamı, kentin tarihini, kültürünü, insanını tanımaya çalıştık. Akşamları otobüs veya metroyla Pozzuoli’ye döndük.

My captured pictureNapoli’den sonraki durağımız Roma olacaktı. Napoli’den Roma’ya gitmek için bindik karavanımıza düştük yollara. Roma’ya giderken iki yol seçeneğimiz vardı: biri otoyol, diğeri deniz kenarından Roma’ya giden eski yoldu. Biz, otoyolu değil eski yolu tercih ettik.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

İtalya’nın kıyılarını, köylerini, kasabalarını görür, istediğimiz yerde mola veririz diye düşündük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arasındaki yerleşimlerden biri

Kimi zaman virajları bol olan sahil yolundan, kimi zaman her iki tarafı yemyeşil, ekili alanların olduğu dümdüz yollardan geçtik. İlginç köyler, kasabalar gördük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası 200-250 km, görsel olarak zevkli bir yolculuk yapıyoruz. Roma’da Roma Kamping’de kalacağız. Karavancı dostumuz Ahmet Bey, İtalya’daki kamplarla ilgili 400 sayfalık bir kitap vermişti. Kitapta her kampın adresi, telefon numarası ve kamplarla ilgili bilgiler var. Roma’da ilk işimiz kalacağımız kampı bulup yerleşmek, sonra da toplu taşıma araçlarını kullanarak şehri gezmek olacak.

Roma Kamping otoyol üzerindeydi, otoyoldan gitseydik kampingin önünden geçecektik; oysa biz eski yoldan varacaktık Roma’ya. Bu da bize sorun yaratabilirdi. Neyse Roma’ya girdik, haritaya göre Roma Kamping’den oldukça uzaktık.

Roma-Venedik Sarayı

Venedik Meydanı (Piazza Venezzia)-Vittorio Emanuele II Anıtı

Roma’da Venedik Meydanı’nda bir gence Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk.O, şöyle bir tarif yaptı:

“Önce sola dönün, sonra sağa, elli metre gittikten sonra yine sağa dönün, nehrin kenarındaki yolu takip edin,

Roma 1.Köprü

Roma Castel Sant’Angelo ve Sant’Angelo Kalesi’ne giden Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü

Sant’Angelo köprüsünden değil ondan sonraki köprüden karşıya geçip sola devam edin…„

Genç İtalyan’ın tarif ettiği yolu takip ettik, önce Sant’ Angelo Kalesi’ni, daha sonra Tiber nehrinin bizim bulunduğumuz tarafla karşı tarafı birbirine bağlayan iki tarafında da heykeller olan muhteşem Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü’nü gördük.

Roma Tiber nehri kenarı

Roma Tiber Nehri kenarında mola

Karavanımızı nehrin kenarına park ettik ve tarihi kaleyle köprüsünü uzun uzun seyrettik. Kaleyi de köprüyü de çok beğendik; ama kalenin geçmişini öğrenince keyfimiz kaçtı. Aziz Melek (Sant’Angelo) Kalesi II. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılmış. Hristiyanlığın kabul edilmesiyle Papalık merkezi olmuş, daha sonra Papa Vatikan’a geçmiş, San Pietro Bazilikası ve Sant’Angelo Kalesi arasında 13. yy. sonlarında inşa edilen gizli bir geçit bulunmaktaymış. Bu geçidi Papalık tehlike anında kaçış yolu olarak saptamış.

Papalık Vatikan’a taşındıktan sonra Aziz Melek Kalesi hapishane olarak işlevini sürdürmüş. Pek çok davaya bakılmış burada ve pek çok kişi idam edilmiş. İdam edilenlerin kesik kafaları günlerce köprüde asılı dururmuş başkalarına ibret olsun diye. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kaledeki küçük, havasız, rutubetli hücrelerde kalan mahkumlar olumsuz koşullardan, açlıktan, hastalıktan pek fazla yaşamazlarmış. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da sürgündeyken uzun süre Sant’Angelo Kalesi’nde hapis yatmış. Neyse ki artık kale hapishane değil, hiç kimse orada idam edilmiyor, 1901 yılından beri ulusal müze olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Tiber nehrine, kaleye, köprüye veda edip Sant’Angelo Köprüsü’nden sonraki köprüden karşıya geçip sola döndük 500-600 metre gittik gitmedik San Pietro Bazilikası karşımıza çıktı, oraya bak buraya bak genç İtalyan’ın tarifini unuttuk, sağa mı yoksa sola mı sapacağımıza karar veremedik. Önce sola girelim, olmazsa döneriz dedik. Yola devam ettik; bu arada şehir merkezinden de uzaklaştık. Birilerine yolu sorduk, sorduğumuz bazı kişiler İngilizce bilmiyordu. Hem İngilizce hem de Roma Kamping’i bilenlerin yaptıkları yol tarifleriyse birbirinden farklıydı. Bazıları da:

“Siz buralarda ne yapıyorsunuz, buralar tekin yerler değil, bir an önce buradan uzaklaşın!„ diyorlardı. Onların bu sözleri üzerine çevremize dikkatlice bakınca oldukça ıssız, ağaçlıklı bir yolda olduğumuzu fark ettik, yerleşim yeri değildi burası, pek fazla insan da yoktu. Sağa sola dönüp oradan uzaklaşmaya çalıştık, ters yola girmişiz, karşıdan gelen aracın sürücüsü avaz avaz bağırıyordu.

Hani Türkiye’yi hiç aramadık, trafikte bizden beş beterdiler doğrusu. Sağa dön, sola dön, düz git derken birkaç iş yerinin bulunduğu bir mahalleye geldik. Küçük bir oto tamirhanesinin önüne park ettik, kapıda yaşlı bir İtalyan duruyordu. Ona, umutsuz ve yorgun bir şekilde Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk. Adamın İngilizce bilmediğini öğrenince umutsuzluğumuz daha da arttı. Adam bizi nasıl anlayacak da Roma Kamping’e nasıl gidileceğini anlatacaktı! Amaaa ön yargılı olmamak gerektiğini anladık; çünkü yaşlı İtalyan, bize yolu İtalyanca o kadar güzel tarif etti ki bulunduğumuz yerden sekiz kilometre uzakta olan Roma Kamping’i elimizle koymuş gibi bulduk.

My captured pictureKaravanla yolculuk yapmak çok zevkli ve güzel! Gittiğiniz yeri neredeyse adım adım dolaşıyorsunuz, o yörenin halkıyla, esnafıyla yakınlaşıyorsunuz. İlk defa gittiğiniz yabancı bir ülkenin herhangi bir kentine herhangi bir yerinden giriyorsunuz, elinizde size yardımcı olacak o kentle ilgili kitaplar, haritalar var. Bunlar kesinlikle işinize yarayacak materyaller olsa bile ilk gün o kentte bir acemilik yaşayabilir, sinirleriniz gerilebilir. Bütün bunlar o kadar önemli değil; en önemli şey konuşlanacağınız kampı bulup yerleşmek sonra toplu ulaşım araçlarının yerlerini öğrenmek.

My captured pictureToplu ulaşım araçlarıyla kentin kalbine ulaşıp oradan hangi müzeye, ören yerine, meydana, kafelere gitmek istiyorsanız gidebilirsiniz. Sonra bir gün önce tanıştığınız kentle öyle sıkı fıkı olursunuz ki kendinizi yıllardır orada yaşıyormuş gibi hisseder, bir müzeden diğerine koşturursunuz. Günde on, on iki saat ayakta kalır ve yürürsünüz. Akşam geç saatlerde kampınıza gelir, minik eviniz karavanınızda dinlenmeye çalışır, yorgunluktan bitap düşerek uykuya dalarsınız. Ertesi günkü koşturmaya gücünüzü toplamanız gerekmektedir.

Bulunduğunuz ülkenin doğal güzelliklerini, tarihi yerlerini, sanatını tanımak size yetmez; halkın yaşam tarzını, düşüncelerini, birbirlerine ve size karşı davranışlarını da öğrenmek istersiniz. Karavanla gezdiğiniz için gittiğiniz yerlerin halkıyla haşır neşir olabilirsiniz.

Aynı durum yabancı ülkelerden Türkiye’ye gelen kampçı ve karavancı turistler için de geçerlidir. Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen turistler yıllarca Ataköy ve Çiroz (Florya) Kamping’de kaldılar. Çadırlarını, karavanlarını kamplarda bırakıp kimi zaman 81, 72T no.lu otobüslere, kimi zaman trene, minibüslere, taksilere binerek Yenikapı’ya, Aksaray’a, Sultanahmet’e, Eminönü’ne, Taksim’e, Boğaz’a, İstanbul’un pek çok semtine gittiler. Bizim dış ülkelerde gezdiğimiz gibi onlar da bizim ülkemizde gezdiler. Müzelerimizi, saraylarımızı, köşklerimizi, camilerimizi, kiliselerimizi, kulelerimizi, sanat evlerimizi… dolaştılar; yemeklerimizi yediler, halkımızı tanıdılar, kaldıkları kamplarda Türk karavancılarla dostluk kurdular.

Üzülerek hem de çok üzülerek söylüyorum ki artık ne Ataköy Kamping ne de Çiroz Kamping var! Binlerce kampçı ve karavancı için İstanbul diye bir kent yok artık! Neden??? Nedeni onların İstanbul’da kalabilecekleri bir kamp yeri olmaması! Yazık hem de çok yazık! Avrupa Kültür Kenti İstanbul’a bu hiç yakışmıyor! İstanbul ne yapsın? O, bütün direnciyle, umuduyla yıkımlara, talanlara, betonlaşmaya, yozlaşmaya karşı duruyor. Herkes ondan bir şeyler almaya çalışsa da onu yok etmeye uğraşsa da bence o, hâlâ dimdik ayakta ve çok güzel!

Beni duyan, söylediklerimi önemseyen olur mu bilemiyorum; ama ben İstanbul’un kampinglerine kavuşmasını diliyorum. Kamplarımızı istiyorum!!!

İstanbul’daki kampinglerin acı sonunu da Avrupa’da kampçılığa-karavancılığa verilen önemi de içinde yaşayarak öğrendik.

Roma Kamping’e geldiğimizde zar zor karavanımızı yerleştireceğimiz bir yer bulduk. Kamp çok doluydu. Karavancıların, kampçıların biri gidiyor beşi geliyordu. Roma, kampçıların en fazla geldikleri yerlerden biri. Karavancılık ve kampçılık o kadar yaygın ki şaşırmamak elde değil. Çadırını, uyku tulumunu, karavanını alan düşmüş yollara değişik ülkeler, insanlar, kültürler tanımak uğruna.

 

NAPOLİ’DE GÜNLÜK YAŞAM, TARİH ve KÜLTÜR

 

Pompei

Pompei

Napoli’de önce Pompei’yi gördük, ertesi gün de Pompei’den çıkan pek çok sanat eserinin sergilendiği Napoli Ulusal Müzesi’nin yolunu tuttuk. Müzeye doğru ağır ağır ilerlerken aniden önümüzde bir motorsikletli belirdi. Durduk, ona yol verdik; motoru 25-30 yaşlarında biri kullanıyordu. Motorun ön tarafında, adamın ayakları arasında, ilk anda fark edemediğimiz üç yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Ufaklık etrafına gülücükler saçıyordu, onu çok sevimli bulduk, gülerek ona el salladık. Motosikletli adam da gülümseyerek önümüzden geçti gitti. Kendi aramızda, çocuk babasıyla olmaktan ne kadar mutlu diye konuştuk.

Müzeye yaklaşmıştık ki bir kadının canhıraş feryadıyla arkamıza döndük ne oluyor diye! Ve ne olduğunu gördük; motorsikletli bir genç, bir turistin elindeki torbayı almaya çalışıyordu. Kadının torbası yırtıldı, içindekiler yerlere saçıldı. Motorsikletli gaza bastı, gitti. Biz de motorsikletlinin gittiği yere doğru yürümeye başladık, bu bizim gittiğimiz istikametin tam tersiydi. Kadının torbasını çeken motorsikletli adam yüz metre ilerde başka motorlarla buluştu. Gruba yaklaşmaya başladık herhangi bir şey düşünmeden. Aaa, o da ne? Motorunun önünde çocuğunu taşıyan adam da onların arasında değil mi? Adam hırsızlığa oğluyla çıkmış, olacak şey mi? diye söylendik. Motorlulara doğru yürümemiz, onlara dikkatli bakmamız, hırsızları rahatsız etmiş olacak ki hepsi gürültülü bir şekilde farklı yönlere dağıldılar. Ortada tek bir motor kalmadı.

Bu olayı konuşa konuşa geri dönüp müzeye girdik. My captured pictureNapoli Müzesi çok büyük bir müze, müze binası çok etkileyici!

Napoli Ulusal Müzesi Giriş Bölümü

Napoli Ulusal Müzesi Giriş Bölümü

My captured picture

Mozaik Eser

Mozaik Eser-Çingeneler

My captured picture

Napoli Ulusal Müzesi Üst Kat

Napoli Ulusal Müzes’nin Üst Katı

Dünyayı sırtında taşıyan Atlas

Dünyayı sırtında taşıyan Atlas

Burada Pompei’den kurtarılmış eserleri, Romalılarla ilgili yapıtları, dünyayı sırtında taşıyan Atlas’ı, dünyanın her yerinden getirilmiş sanat eserlerini gördük.

Müzedeki Mısır Bölümünden Mumya

Müzedeki Mısır Bölümünde Mumyalanmış Ayaklar

İtalya’daki hemen hemen her müzede olan Mısır Bölümü burada da vardı. Mısır eserlerinin yabancı ülkelerde bu kadar çok olması, insanı ciddi biçimde düşündürüyor.

Yavuz İnce ve Romalı heykel

Arkadaşımız Yavuz ve Roma heykeli

Roma dönemi heykellerini incelerken bir heykelin burnuyla arkadaşımız Yavuz’un burnu arasındaki benzerlik ilgimizi çekti. Mithat, Yavuz’la heykelin fotoğrafını çekerken benzerliği gören turistler şaşkınlıklarını gizlemeden durmuş onları seyrediyorlardı.

Napoli Müzesi’nin içinde birçok bölüm var. Günün değişik saatlerinde açılan bazı bölümlere ayrı ücret ödemeniz gerekiyor.

Henüz açılma saati gelmemiş bir bölümün önünde upuzun bir kuyruk gördük, kuyrukta bekleyenlerin yaş ortalaması 65-70’ti. Mithat: “Bu bölüm neyle ilgili?„ diye sorarken kuyruğun önüne geçip kafasını kapının camlı bölümüne uzatınca kuyruktaki yaşlılardan bir bağırış koptu:

“Sıraya girin!

Mithat:

“Ben içeri girmeyeceğim, „ dese de insanların söylenmeleri kolay kolay bitmedi. Müzenin bu bölümünde özellikle Pompei’den çıkarılan cinsellikle ilgili yapıtlar sergileniyormuş. İlk çağdan günümüze cinsellik! Binlerce yıl önce Pompei’deki yaşamı eleştirenler, Pompei’ye lanetli kent diyenler, bu kuyrukları görseydiler ne düşünürlerdi acaba? Kuyrukta bekleyen yaşlı insanlara bir daha bakıp o bölümden ayrıldık. Böyle büyük bir müzeyi dolaşmaktan çok yorulmuştuk, özellikle yaşlıların ilgisini çeken ‘özel bölümü’ gezecek halimiz kalmamıştı(!)

pompei-napoli 279-agkMüzeden çıkıp deniz kenarına gitmek için yürümeye başladık. Napoli’de gezerken çok fakir semtler, içinde yaşanamayacak, eski, bakımsız binalar gördük. İnsanların buralarda nasıl yaşadıklarını merak ettik. Çamaşırların yolun iki tarafındaki evlerin arasına asılmış olduğunu görünce Kumkapı’yı anımsadık.

Napoli Duomo Meydanı

Napoli’nin en büyük meydanı Piazza del Plebiscito (Plebiscito Meydanı) ve San Francesco di Paola Bazilikası

Napoli’deki tarihi binalara, geniş mi geniş meydanlara bayıldık. Napoli’nin ana meydanı Piazza del Plebiscito’da büyük bir katedral olan San Francesco di Paola,

İspanya kralı III. Charles'ın heykeli

İspanya kralı III. Charles’ın heykeli


katedralin önünde 1732-1734 yılları arasında Napoli’nin kralı olan III. Charles’ın heykeli ve onun tam karşısında

Palazzo Reale-Royal Palace(Royal Sarayı)

Palazzo Reale-Royal Palace(Royal Sarayı)

Royal Palace bulunuyordu. III. Charles 1759’da -kardeşi ölünce- İspanya kralı olmuş. Bu meydanda zaman zaman açık hava konserleri yapılıyormuş. Dünyaca ünlü sanatçılar burada konser veriyorlarmış.

Ülkemizde bu kadar geniş meydanlar olmamasına hayıflandık. Boş alanlar insanımızı rahatsız ediyor sanki, boşluklar anında binalarla dolduruluyor. Hiç boş alan, öyle boş boş durur mu? Orası kaç para eder biliyor musunuz? Eee, o zaman meydana ne gerek var? Satılsın; işyerleri, evler yapılsın,. Hem öyle sıradan evler değil, depreme dayanıklı evler yapılsın yüzme havuzları olan. Bunlar trilyonlara satılsın, halkımız da kolayca bu evlere, işyerlerine sahip olsun. Boş boş duran, başı boş meydanların kime ne faydası var(!) Ne o, siz aynı fikirde değil misiniz? Olmaaaz(!) Farklı düşünemezsiniz(!)

Napoli’nin geniş meydanlarından birinde sabah Pompei’de tanıştığımız İranlıyla karşılaştık. Gezip gördüğümüz yerleri karşılıklı anlattık, birbirimize birtakım önerilerde bulunduk. Napoli’de kaldığımız üç gün boyunca Napoli’nin değişik yerlerinde onunla rastlaştık. Kendi aramızda bu adam mutlaka bizi takip ediyor diye şakalaştık.

napoli birRoyal Palace’a yakın bir alış-veriş merkezi olan Galleria Umberto I’i gezdik. Galeride çeşitli dükkanlar, kafeler, özel yaşam alanları bulunuyor.

The Galleria Umberto I kapısından alış-veriş merkezinin görünüşü

Galleria Umberto I’in ana kapısından alış-veriş merkezinin görünüşü

Galerinin dört kapısı var değişik caddelerden girilen. Galerinin planı haç biçiminde yapılmış. Galeri geniş bir alana kurulmuş ve çok yüksek olan tavanı demir çerçeve ve camdan yapılmış.

The Galleria Umberto I

Galleria Umberto I

Alış-veriş merkezinin tam ortasında da büyük bir kubbe var ve bu kubbe Napoli’nin pek çok yerinden kolaylıkla görülebiliyor. Galleria, Napoli’de sosyal yaşamın aktif bir merkezi görünümünde; çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve yaşlıların toplanma merkezi. Napoli’ye gelen turistlerin mutlaka uğradıkları bir yer Galleria.

Galleria'nın Kubbesi

16 metal kiriş ile desteklenen Galleria’nın  Cam kubbesi

pompei-napoli 208-a

The Galleria'nın tabanının merkezine mozaik olarak yapılmış on iki burçtan biri

Galleria’nın tabanının merkezine mozaik olarak yapılmış on iki burçtan biri

San Carlo Opera Binası  Galleria Umberto I'in ana kapısının karşısında

San Carlo Opera Binası
Galleria Umberto I’in ana kapısının karşısında

Royal Palace, San Carlo Opera Binası, Anno Alış-veriş Merkezi, Galleria Umberto I

Royal Palace, San Carlo Opera Binası, Anno Alış-veriş Merkezi, Galleria Umberto I

Napoli Mithat-Mualla-Yavuz ve güvercinler

Napoli-Nuovo Kalesi önündeki park/ Mithat-Mualla-Yavuz ve güvercinler

Bir başka gün Napoli’de dolaşmaktan bitap düşmüş halde kendimizi Castel Nuovo (Nuovo Kalesi)’nun önündeki parkın yeşilliklerine bıraktık, önce çimlere uzanıp dinlendik. Çay saatimiz gelmişti, sırt çantalarımızdan termoslarımızı, kek ve sandviçlerimizi çıkardık. Ohh! O yorgunluğa çay nasıl iyi geldi. Hiç kolay değil en az altı-yedi saat o müze senin bu galeri benim dolaşmak. Biz çayımızı içerken kuşlar gelip bulunduğumuz yere kondular, kek kırıntılarıyla besledik onları.

Çaylarımızı yudumlarken yoldan geçen turist otobüslerindeki rehberlerin My captured picturearkamızda yükselen kaleyi gösterip bir şeyler anlattıklarını gördük. Kaleyi ne güzel gezdiler deyip gülüştük. Dinlenip biraz güç topladıktan sonra pompei-napoli 194-abgCastel Nuovo’ya girmek için kalenin kapısına geldik, geldik de o kapıdan ha deyince girmek olacak şey değildi! Muhteşem bir kapıydı! Napoli-Nuovobir.Kale kapısının üzerindeki ve etrafındaki heykelleri, kabartmaları inceledik uzun süre. İnsan nereye bakacağını, hangisini inceleyeceğini şaşırıyor.

napoli 186-a

Kendimizi Castel Nuovo’nun girişinden zorlukla ayırıp içeri attık. Gişedeki görevliler bizlerle çok ilgilendiler, bizden Türkiye hakkında bilgi aldılar. Kaleyi gezmemize çok memnun oldular. Onların bizlere gösterdikleri içten ilgi çok hoşumuza gitti. napoli 183-aNeşeyle kaleyi ve Museo Cıvıco’yu dolaşmaya başladık.

Üst kattaki salonlarından birinde Napoli’yle özellikle Vezüv Yanardağı ile ilgili fotoğraf sergisi, diğer bölümdeyse iç içe salonlar, bu salonlara açılan odalar, odaların içinde odalar ve My captured picture

My captured pictureher birinde kıymetli eşyalar, sanat yapıtları vardı.

Castel Nuovo'dan Napoli Limanı

Castel Nuovo’dan Napoli Limanı’na bakış

Kalenin manzarası güzeldi, üst kattaki pencerelerden Napoli Limanı ve sahil yolu görünüyordu.

Müzede o salon senin bu oda benim derken saatler akıp gitti. Saatin kaç olduğunun farkında değildik, bir görevlinin yanımıza gelip bizi uyarmasıyla saatin yedi olduğunu anladık. Görevli de kalenin kapanacağını, kaleden çıkmamız gerektiğini söyledi. Canımız sıkıldı, isteksizce:

“Ne yapalım, çıkmamız gerekiyorsa çıkarız, „ dedik. napoli 184-aAşağıya kalenin avlusuna indik, çıkışa doğru yürürken görevli kendisini takip etmemizi söyleyip sağ tarafa yöneldi, bir kapının önünde durdu. Görevlinin önünde durduğu kapı kapalıydı. Adam kapanmış olan bu bölümün kapısını açtı, karanlık bir yere girdik. My captured pictureGörevli, bir dakika dedikten sonra bir düğmeye bastı, bir anda bulunduğumuz yer ve cam bir kapıdan girilen büyük salon ışıl ışıl aydınlandı. My captured pictureCam kapıdan girmeden önce sol tarafımızda tabanın aydınlandığını fark ettik. Burası üstü camla kaplı bir mezardı ve mezarın içinde iki iskelet vardı. Ürperdiğimi hissettim, sanırım diğerleri de ürperdiler.

Salona girince başka bir sürprizle karşılaştık, salonun tabanı boydan boya camdı, salonun dört bir yanını çevreleyen yürüme alanı vardı. My captured pictureSalonu dolaşırken camın altında kazılmış tarihi alanı ve buradan çıkan eserleri görüyorduk. Çok esrarengiz bir atmosferdi.

Napoli’deki o salondayken bir anda kendimi Sultanahmet’te bir halı atölyesi ve satış mağazasında buldum. Beynin işleyişi çok ilginç; benzer yerleri, olayları aylar, yıllar öncesinden çıkarıp bugünle birleştiriveriyor. Herhangi bir nesne, olay, kişi bize daha önce yaşanan olayları anımsatıveriyor.

Sultanahmet’ten Gedikpaşa’ya giden yola girdikten iki yüz metre sonraydı bu halıcı. Büyük bir kapıdan girdiğinizde yüksek tavanlı, geniş bir atölyeyle karşılaşıyordunuz. Kadınlar burada halı dokuyorlardı tezgâhlarda. İlgili kişinin, bize halıları göstermesi için alt kata indik, satış elemanı bir iki halıyı yere serdi, halıları serdiği yer tahta veya beton değil, camdı.

Üzerinde durduğumuz alan da siyah camdı, ilk etapta bastığımız yerin cam olduğunu fark etmemiştik. Ne zamanki halılar yere atıldı o zaman tabanın cam olduğunu anladık. Bu arada bir şey daha oldu, siyah camın altı aydınlandı, ortaya Eski Roma ya da Bizans’a ait tarihi bir alan çıktı. Satıcı Hereke, Bünyan, Milas, Uşak… çeşit çeşit halıları cam tabanın üzerine seriyordu, halıların hepsi birbirinden güzeldi; ama bizi halılardan çok camın altındaki tarihi yer ilgilendiriyordu. Halıcıya aşağıya inip inemeyeceğimizi sorduk.

“Tabii buyrun!„ dedi. Aşağıya inince buranın yemekhane olduğunu gördük. Halıcının anlattığına göre burası toprakla kaplıymış, temizlenince eski kalıntılar, taş duvarlar ortaya çıkmış. İş yeri sahibi de: “Burayı yemekhane yapalım, çalışanlar yemeklerini burada yesinler.„ demiş. Böylelikle bu tarihi alan ilginç bir yemekhane olmuş!

Napoli’deki üzeri camla kaplanmış tarihi mekân, bana Sultanahmet’teki tarihi yemekhaneyi anımsattı. Napoli’yle Sultanahmet birbirine karıştı. Ben Napoli’yle İstanbul arasında gidip gelirken görevlinin sesiyle daldığım hayal âleminden uyandım.

Görevliye nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik, bize kalenin bu bölümünü gösterdiği için. Bizim memnuniyetimiz onu mutlu etmişti. Kale kapandığı halde o, bizi buraya getirmişti, ne kadar teşekkür etsek azdı. Yoksa bu ilginç bölümü göremeyecektik. İnsanın işini severek yapması ne kadar güzel bir şeydi! Kaleden çıktık, sahil boyunca yürümeye başladık.

My captured pictureNapoli’nin merkezine gidecektik bunun için de sahil yolundan ayrılıp içeri girdik. Napoli’de otobüs duraklarının ve metro istasyonunun bulunduğu alana doğru yürürken bir iki gün önce Pozzuoli’de kendilerinden bilgi aldığımız bir iki kişiye rastladık farklı zamanlarda. Onlar bizi tanıdılar neşeyle el salladılar, biz de onları selâmladık.

Toplu taşıma araçlarının bulunduğu meydana gelince

“Otobüsle mi metroyla mı gitsek?„ diye konuşurken Pozzuoli otobüsünü gördük. Bu sefer de otobüsle gidelim Pozzuoli’ye, yol boyunca farklı yerler görürüz, diye düşündük. Pozzuoli otobüsünün yanına geldiğimizde otobüs kalkmak üzereydi. Bilet alıp geliyoruz, dedik. Sürücü:

“Sizi bekleyemem, kalkıyorum, „ dedi. Ve kalktı.

Biraz bekleseydi ne olurdu sanki, bir sonraki otobüs kim bilir kaçta kalkar? diye söylenirken, makineden biletlerimizi aldık. Biletleri alıp döndüğümüzde Pozzuoli’ye gidecek olan başka bir otobüsün durakta durduğunu gördük, kapıları kapalıydı.  Elimizde biletler, otobüsün yanında beklerken yanımıza bir bey geldi. Elimizdeki biletlere bakıp:

“Yanlış bilet almışsınız 1.500 liretlik değil 2.500 liretlik bilet almalıydınız, „ dedi. Nedenini sorduk.

“Pozzuoli, Napoli’nin dışında bir yer, onun için biletleri daha pahalı, „ diye yanıtladı sorumuzu. O zaman biletleri değiştirelim diye kendi aramızda konuşurken adam:

“Boş verin, otobüsün sürücüsüne söyleyin ve bu biletleri makineye atın, değiştirmeyin.„ dedi. Otobüsün sürücüsünü bulup durumu anlatalım, dedik. Adama sürücüyü nerede bulacağımızı sorduk. O da gülerek:

“Sürücü benim, „ demesin mi?

Buna öyle güldük, öyle güldük ki… Sürücü, hangi ülkeden geldiğimizi, daha sonra nerelere gideceğimizi sordu. Sorularını yanıtladık. Ona, Solfatara Kamping’de kaldığımızı, bizi oraya yakın bir durakta indirmesini söyledik. Tamam, dedi. Otobüsün sürücüsüyle yarım saat sohbet ettik, adam çok konuşkan ve espriliydi. Öyle hoş ve gırgır olaylar anlatıyordu ki… Biz de ondan aşağı kalmıyorduk, karşılıklı anlattıkça anlattık…. Bu söyleşiden çok keyif aldık, çok eğlendik, çok güldük.

Sizler şimdi ne var bunda, anlatmaya değecek bir olay mı bu? diyebilirsiniz. Burada ilginç olan İtalyan sürücüyle aynı dili konuşmuyor olmamızdı. O, bize her şeyi İtalyanca anlattı;  biz de Türkçe ve İngilizce anlattık. İşin komik tarafı o, ne Türkçe ne de İngilizce biliyordu. Bizler de İtalyanca bilmiyorduk. Birbirimizin dilini bilmediğimiz halde birbirimizin anlattıklarını, tüm esprileri anlayabiliyorduk.

İnsan bazen kendi ülkesinde aynı dili konuştuğu insanlara derdini, düşüncelerini anlatmaya çalışır anlatamaz; ya da onların anlattıklarını anlayamaz, doğru iletişim kuramazken yabancı bir ülkede dilini bilmediği bir insanla iletişim kurabiliyor. Onun beyninin kıvrımlarını okuyabiliyor, esprilerini anlayıp gülebiliyor. İlginç ve komik!

Otobüsün sürücüsüyle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık, sürücü otobüsün kapısını açıp şoför mahalline girdi, biz de otobüse binip biletlerimizi makineye attık. Otobüsün arka sıralarına oturduk. Şoför mahallinin şeffaf bir kapısı vardı, sürücü kapıyı kapattı; artık onun yolcularla hiçbir ilgisi kalmamıştı, o camlı bölmede görevini yapıyordu. Bu durum bize tuhaf geldi. Ülkemizde sürücüyü yolculardan ayıran camlı bir kapı yoktur. Bizim sürücülerimiz sürekli yolcularla muhatap olur, kutuya atılan biletleri ya da basılan akbilleri kontrol eder. İtalya’da ise sürücü sadece arabayı kullanıyor; “Kim bilet attı, kim atmadı?„ onu hiç ilgilendirmiyor.

Otobüsümüz saat dokuzda Napoli’den hareket etti, on beş-yirmi dakika geçtiğimiz yerleri gördük, hava kararınca dışarısını göremez olduk. Otobüs her durakta durup yolcu alıyor ya da indiriyordu. Otobüse zencisi, beyazı, efendisi, serserisi, sarhoşu… çeşit çeşit insan biniyordu. Çoğu bilet atmıyordu, bazıları bizim yabancı olduğumuzu anlıyor, bize dik dik bakıyordu. O tipleri gördükçe sürücünün kendisini o bölmeye neden kilitlediğini anlayıp ona hak verdik. Bir ara iki üç kişi tartışmaya, itişip kakışmaya başladı. Bir an önce kampa varmak istiyorduk; yol da bitecekmiş gibi görünmüyor, uzadıkça uzuyordu.

Aramızda “Sürücü bizi Solfatara Kamping’de indireceğini anımsayacak mı, ya bizi anlamadıysa?„ diye konuşuyorduk.

Saat onu geçti, otobüsün camından dışarı bakıp bir şeyler görmeye çalışıyorduk; fakat her yer zifiri karanlıktı, geçtiğimiz yerlerde yerleşim yok gibiydi. Kimi zaman düz gidiyor, kimi zaman virajları döne döne yukarılara çıkıyorduk. Sonunda otobüs durdu, sürücü camlı kapıyı açıp dışarı çıktı, bize seslendi, gülerek Solfatara Kamping’e geldiğimizi söyledi. Otobüs durakta değil, tam kampingin kapısının hizasında durmuştu. Ona teşekkür ettik, indikten sonra otobüsün hareket etmesini bekleyip sürücüye el salladık, o da bize dostça gülümseyip el salladı. Oh, sonunda kampımıza gelmiştik!

Yorucu, zorlu, neşeli, üzüntülü, kaygılı, heyecanlı anlar geçirmiştik, karavanımızın önünde duran koltuklara yerleştik, hayal ve düşünce denizimize bıraktık kendimizi. Kampta ses seda yoktu, ortalık çok sakindi; çevremiz ağaçlarla, gökyüzü yıldızlarla kaplıydı ve bunları Solfatara’nın o eşsiz sülfür kokusu tamamlıyordu(!) Bu koku ilk günkü kadar kötü gelmiyordu artık. Alışmak böyle bir şeydi demek ki!

Gün boyu yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, öğrendiklerimizi; özümseyip, ayrıştırıp uygun bölümlere yerleştirmesi için beynimize teslim ettik.

 

NAPOLİ-POZZUOLİ (PUTZUOLİ) ve SOLFATARA KAMPİNG

Yunanistan’ın Patras Limanı’ndan  Superfast feribotuyla İtalya’nın Bari Limanı’na geçtik karavanımızla. Bari’den Napoli’ye devam ettik, Bari-Napoli arası 260 kilometreydi, temmuz ayı olmasına rağmen yollar pek kalabalık değildi ve yolun iki tarafında da manzara çok hoştu! Yemyeşil üzüm bağları arasında yol aldık, tarihi onlarca köyden geçtik.  Koni biçiminde tepeler, dağlarla çevrili göz alabildiğine uzanan ovalar gördük. Ovaların etrafında ya da ortasında bulanan tepelere köyler, kasabalar kurulmuş. Eteklerden başlayıp en tepeye kadar tarihi evlerle kaplı koniler çok hoş bir görüntü sergiliyordu. Ve ovalarda ekilmedik bir karış toprak yoktu. Yemyeşil ekili alanlar… Tarihle iç içe geçmiş yaşamlar, antik köyler… İnsan bakmaya doyamıyor.

Pompei

Pompei

Napoli’ye varmadan -25-30 km-  önce Pompei yolunu gösteren tabelayı gördük; ama Pompei’ye girmedik. Önce Napoli’ye gidip orada bir kampa yerleşmeyi, başka bir gün Pompei’ye gitmeyi düşündük.

Bari’den Napoli’ye gelirken Pompei’ye girip oradaki kamplardan birinde kalmış olsaydık ya da Napoli’de kalabileceğimiz bir kampingi nerede bulacağımızı iki İtalyan’a sorup farklı yanıtlar almasaydık yolumuz Pozzuoli’ye düşmeyecekti.

Pozzuoli’deki doğal güzelliği, zengin tarihi mirası, hâlâ istim üzerinde olup sülfür mağaralarındaki çatlaklardan dışarıya tükürük atan, buhar çıkaran Solfatara’yı görmeyecek, kentin gizlerini çözmeye uğraşmayacaktık.

Sophia Loren -Dünyaca ünlü İtalyan sinema oyuncusu

Sophia Loren -Dünyaca ünlü İtalyan sinema oyuncusu

Pozzuoli’yle ilgili bilgimiz, dünyaca ünlü yıldız Sophia Loren’in doğduğu ve on beş yaşına kadar orada yaşadığıyla sınırlı kalacaktı. SAMSUNGPozzuoli’nin içinde yer aldığı Camping Flegrei Bölgesi, tarihi yönden çok zengin olan doğal bir cennet!

Napoli (Naples)

Napoli (Naples)

Napoli’ye varınca önce karavanla şöyle bir turladık sonra da kamping arayışına girdik.

Napoli (Naples) Limanı

Napoli (Naples) Limanı

Önce bir kampinge yerleşelim ondan sonra Napoli’yi etraflıca gezeriz diye düşünüyorduk.

Karavanı yolun kenarına park edip dört yolun kesiştiği meydanda gördüğümüz takım elbiseli, ellerinde bond çantalar olan iki İtalyan’a yakınlarda kalabileceğimiz bir kamping olup olmadığını sorduk. Onlar birbirlerine baktılar.  Sonra sorumuzla ilgili uzun bir tartışmaya girdiler. Biz onların hararetli konuşmalarını merakla takip ediyorduk. Çok komiktiler! Öylesine içten, coşkulu tartışıyorlardı ki…

Kampingin yerini birbirlerine gösteriyorlardı, yalnız biri kuzeyi gösterirken diğeri güneyi gösteriyordu. Ve her ikisi de doğru bildiklerini kanıtlamak için kıyasıya mücadele veriyordu. Hiç durmadan, bir virgüllük nefes almadan nasıl bu kadar hızlı konuşabiliyorlardı? Şaştık valla! Adamlar bizi unutmuşlardı. Sanki bir İtalyan filminin figüranlarıydık! Ne kadar heyecanlı, ateşli insanlardı şu İtalyanlar!

Baktık adamların anlaşacağı, bizi doğru adrese yönlendireceği yok, ayrıldık yanlarından, bindik karavanımıza. Yanlarından geçerken tartışmaları hâlâ sürüyordu. Onların haline gülerken bir de baktık Napoli’den çıkmışız, bu sefer de kendi halimize güldük. Kaç kilometre gittiğimizi fark etmedik, kendimizi Pozzuoli’de bulduk.

Pozzuoli- Tapınak (Temple)

Pozzuoli- Tapınak (Temple)

Pozzuoli’nin meydanındaki antik yerleşim yerini görünce attık kendimizi karavandan dışarı, bastık fotoğraf makinelerimizin deklanşörlerine. Kent bizi bir anda kendine bağladı.

Pozzuoli

Pozzuoli

Pozzuoli, İtalya’nın güneyinde Pozzuoli Körfezi’nde Napoli’ye bağlı tarihi bir kent. Eski çağlarda Cumaenler tarafından kurulmuş ve Dicaearcha adı verilerek önemli bir liman haline getirilmiş.

Pozzuoli’de Solfatara Kamping levhasını görüp levhanın gösterdiği yönü takip ettik; Pozzuoli’yi dolaştık, fakat herhangi bir kampinge rastlamadık. Geri dönüp levhanın olduğu yere geldik, levhaya dikkatli bakınca eğrilmiş olduğunu gördük. Levhayı düzelttikten sonra sağa değil dosdoğru, yukarıya çıkmamız gerektiğini anladık. Pozzuoli’den iki kilometre mesafede olan Solfatara Kamping’e vardık. Kampa girmeden önce karavanı yolun kenarına çekip aşağıda kalan Pozzuoli’yi, Pozzuoli Körfezi’ni, körfeze uzanan burnu seyrettik. Manzara çok güzeldi. Manzarayı içimize çektik, yolun karşısına geçtik.

Solfatara'nın giriş kapısı

Solfatara’nın giriş kapısı

Kampın giriş kapısı, aynı zamanda büyük bir binanın da kapısıydı.  Karavanımızın bu kapıdan geçebileceğini düşünmedik. Kapıdaki görevli kendinden emin, girmemizi işaret etti. Solfatara kamping-bbBüyük binanın kemerli kapısından girdik içeri.

Karavanımızı, gölgesi büyük bir ağacın altına park ettik. Masamızı, sandalyelerimizi çıkardık, yemek hazırladık, yemeğimizi yedik. Bu zaman zarfında burnumuza sürekli pis bir koku geliyordu. Bu koku bizi çok rahatsız etti, bizden başka rahatsız olan yok gibiydi. En sonunda dayanamayıp kokunun nereden geldiğini bulmak için etrafı dolaşmaya çıktık.
My captured pictureVee Solfatara Kamping’in çok özel bir yerde olduğunu anladık. Bir volkanın yanı başındaydı. Volkanik bir alanın yakınında olan tek kamp olup İtalya’nın en önemli kamplarından biriymiş meğer!

Burası, Pozzuoli’nin en dikkat çeken yeri Forum Vulcani. Burada sülfür mağaraları bulunmaktaymış. 1190 yılında bu mağaralarda birkaç volkanik erime olmuş, mağaralardaki çatlaklardan sülfürik asit çıkmaya başlamış.

My captured pictureSolfatara’yı dolaşırken volkan; sülfür gazı tükürüp duruyor, volkanik buhar bulduğu deliklerden dışarıya sızıyor, ortalığı bir koku, bir koku kaplıyor… Oh! Sonunda rahatladık, kokunun kaynağına ulaşmıştık. Oh ki ohhh!

Solfatara yanardağı eliptik bir kratere sahipmiş. Bu eliptik kraterin geniş olan tarafının çapı 770, kısa olan tarafı 580 metreymiş ve dört bin yıl önce bu formu almış. Orta Çağ’da turistler buraya kaplıca tedavisi için gelirlermiş. Solfatara’yı gezip dolaştıktan, hakkında bilgi edindikten sonra karavana gidip neler yapacağımızı konuştuk.

Mithat:

-Ben karavana bakım yapacağım, oldukça uzun bir yol yaptık, bundan sonra da yolumuz uzun.

Yavuz:

-Ben de sana yardım edeyim.

Biz (Mualla ve ben) de:

-O zaman biz de Pozzuoli’ye gidip otobüsün, metronun yerini öğrenelim, yarın gideceğimiz yerlerle ve Pozzuoli’yle ilgili bilgi alalım.

Mithat’la Yavuz karavanla ilgilenirlerken karşımızdaki çadırın önünde oturan, Bulgar plakalı aracın sahibi, iri yarı adam onların yanına gelip:

-İyi günler komşu bir ihtiyacınız var mı? diye sordu.

Adamın inceliği hepimizi memnun etti, ona teşekkür ettik. Bulgaristanlı komşumuz, Mithat ve Yavuz’la sohbet ederken biz de kampingin tarihi kapısına doğru yürümeye başladık. Kemerli kapıdan çıkıp yolun karşısına geçtik. Tepedeyiz, aşağıda Pozzuoli kasabası ve Pozzuoli Körfezi… Her yer yemyeşil… Yeşillik maviyle bütünleşmiş… Nefis bir manzara! Bir müddet etrafı seyrettik, sonra aşağıya doğru yürümeye başladık, iki kilometre yürüyeceğiz. Fazla bir yol değil!

Pozzuoli (Putzuoli) ve çevresi buram buram tarih kokuyor, tarihi eski evler, adım başı karşımıza çıkan kiliseler, sanat galerileri… Bir yandan etrafımızı inceliyor, bir yandan da söyleşiyor, tarihi mekânların içine girip dolaşıyoruz. Girdiğimiz kiliselerden birinde düğün vardı, bizi çok iyi karşıladılar, ağzımızı açmadık, sadece gülümsedik, düğünü izledik. Düğünde hoşça vakit geçiriyorduk; ama metronun yerini bulmamız gerektiği geldi aklımıza, düğünden ayrıldık.

Yüz metre yürüdük yürümedik oldukça etkileyici, tarihi bir bina dikildi karşımıza, onunla ilgilenmemek olmazdı. Kendimizi güç bela o binadan ayırıp yürümeye devam ettik. Bir kilometre sonra metro istasyonunu gördük. Metronun Napoli’ye gidiş ve Napoli’den dönüş saatlerini öğrendik. Ertesi gün Pompei’ye gidecektik. Pozzuoli’den Pompei’ye giden tren yoktu, Napoli’ye gidip oradan aktarma yapacaktık.

Metro istasyonundan ayrılıp kentin merkezine inmeye başladık. Dilenci vapuru gibiydik, sekiz on adımda bir durup ilgimizi çeken tarihi mekânları inceliyor, açık olanlara girip dolaşıyorduk. Pozzuoli’nin merkezinde daha önce gördüğümüz tarihi tapınağa uğramadan geçemedik. Kentin ortasındaki bu tarihi alan(tapınak-temple), kendimizi başka bir zamanda hissetmemizi sağladı.

Pozzuoli-Riona Terra- Serapis Tapınağı

Pozzuoli-Rione Terra- Serapis Tapınağı

Tapınak (Temple), Pozzuoli’nin en modern semti Rione Terra’nın merkezinde yer alıyordu. Bu tapınak Roma İmparatoru Augustus adına yapılmış ve yapıldığı dönemin ender bulunan örneklerinden biriymiş. İşin ilginci, tapınağı bir yangın ortaya çıkarmış. Tapınağın bulunduğu yerde kentin katedrali ‘Duomo’ bulunuyormuş, 1964 yılında katedral yanmış ve çökmüş. Duomo’nun yok olması tapınağın kalıntılarının ortaya çıkmasına neden olmuş.

Pozzuoli’nin ortasındaki Duomo’nun yanması sadece antik Roma kalıntılarını değil, Grek, Geç Ortaçağ, Rönesans, Barok ve Modern Dönemlere ait tarihi katmanları da gün ışığına çıkarmış. Bu tapınak kalıntılarının en önemlilerinden biri Serapis Tapınağı’ymış. Serapis’in heykelinin bulunduğu iç oda ve birkaç sütun bugün hâlâ ayakta. Ayrıca tapınağın termal kaplıca olarak kullanılan banyosunun on altı odası günümüze kadar gelmiş.

Pozzuoli-Anfitiyatro

Pozzuoli-Anfitiyatro

Pozzuoli’nin her yanından tarih fışkırıyor. 1838 yılında yapılan kazılarda 30.000 kişilik bir amfitiyatro bulunmuş, yine aynı yerde bir tiyatronun da kalıntıları var. Bu kazılardan çıkan Venüs heykeli ve değişik objeler Napoli Müzesi’nde sergileniyor.

Pozzuoli halkı, arkeolojik alanların korunmasını, Duomo’nun da yeniden ibadete açılmasını istiyormuş. Yalnız çok önemli bir sorunu varmış Pozzuoli kentinin ve yönetiminin. Rione Terra, masif bir tüfün üzerindeymiş ve jeolojik nedenlerden dolayı çok yavaş bir şekilde batıyormuş; bunun için de Rione Terra’da yapılmak istenen yeni binalara izin verilmiyormuş. Pozzuoli yönetimi bu sorunları çözmek için yıllardır çalışıyormuş.

Pozzuoli ilginç bir yer! Pozzuoli’de bulunmamızı da ilginç İtalyanlara borçluyuz! Onlarla karşılaşmasaydık Pozzuoli’nin farkına varmayacak, onunla bu kadar içli dışlı olmayacaktık. Bir kente girip içinde yaşamadıktan sonra o kenti tanıdığımızı söyleyemeyiz. Orada nefes alıp vermek, kenti içinde hissetmek, onun anlattıklarına veya anlatmadıklarına kulak vermek, onunla dost olmak, gizlerini çözmeye çalışmak hoşumuza gidiyor!

Kendimizi tarihin ve kentin gizeminden çekip otobüs durağına geldik, ertesi gün ve daha sonraki günler kullanmak üzere bilet almak istedik. Görevliye ’ticket’ dedik, ’fare’ dedik; adam bizi anlamadı. Kendi aramızda bileti nasıl anlatsak diye konuşurken bizi duyan görevli:

“Aaa, bilette?” demesin mi?

Bilet sözcüğünün, lira sözcüğü gibi İtalyancadan dilimize girdiğini böylece öğrenmiş olduk. Görevlinin ‘Aaa, bilette?’ demesine çok güldük; ama bilet sözcüğünün İtalyanca olması da canımızı sıkmadı değil.

Pozzuoli’de iki üç kişiyle sohbet ettik, Pozzuoli, Napoli ve Pompei’yle ilgili bilgiler aldık. Konuştuğumuz kişiler bizi turizm bürosuna yönlendirdiler. Turizm bürosuna gittik, bürodakiler bizimle çok ilgilendi, bize çeşitli broşürler verip bizi bilgilendirdiler. Uzun süre kaldık orada. İtalya’da rastladığımız, açık olan ve turistle ilgilenen tek turizm bürosu olduğunu daha sonra anlayacaktık. Çünkü daha sonra gezeceğimiz yerlerdeki turizm bürolarının hemen hemen hepsi kapalıydı. Turizm bürolarında bedava verilen broşürler, kitapçıklar, haritalar kapalı olan turizm bürolarının yakınında bulunan dükkânlarda parayla satılıyordu. Gerçi buna benzer durumlar, bize pek de yabancı değildi ya(!)

Turizm bürosundan çıktığımızda akşam olmuştu, saate baktık: dokuz olmuş! Dönüşe geçtik, tepeye tırmanmaya başladık. Kamptan ayrıldığımızda saat beşti, dört saat ne çabuk geçmişti.

Kampa geldiğimizde saat dokuz buçuktu, hava kararmaya yüz tutmuştu. Hayatımızdan çok memnunduk, bir sürü tarihi yer görmüş, metro istasyonunun, otobüs duraklarının yerlerini öğrenmiş, Pozzuoli ile ilgili bilgi almıştık. Öğrendiklerimizi Yavuz ve Mithat’la paylaştık. Ertesi günün programını hep birlikte yaptık. Önce Pompei’ye, sonra Napoli’ye gidecektik. Napoli ‘de birçok müze vardı. Burada gideceğimiz ilk müze Pompei’den çıkarılan eserlerin de sergilendiği Ulusal Napoli Müzesi olacaktı.

Ertesi gün erkenden yola çıktık Pompei’ye gitmek için. Pozzuoli metrosuna yürürken yolun sağına soluna park etmiş araçlara takıldı gözümüz. Birinci araca arkadan vurulmuş, ikinci aracın kapısı içeri göçmüş, üçüncü aracın farı kırıktı. Dördüncü, beşinci, onuncu, on ikinci aracın çeşitli yerlerinde vuruklar vardı. Hasarsız tek araç yoktu! Yolun diğer yanına park etmiş araçlara da tek tek baktık, hepsi farklı bir yerinden hasarlıydı.

Bütün araçların hasarlı olup onarılmamış olması tuhafımıza gitti; daha sonraki günler Napoli ve diğer kentlerdeki trafik keşmekeşini gördükten sonra araçların neden tamir edilmemiş olduğunu anladık.

İtalyanlar kadar hızlı araç kullanan halk görmedim. Sürücüler çılgın gibi, trafikteki hız, karışıklık insanı sersemletiyor. Ben ki İstanbul trafiğini iyi bilen biriyim; İstanbul trafiği İtalya’nın trafiği yanında hiç kalıyor. Motorsiklet öyle yaygın ki duran bir aracın yanından her an bir motorsikletli çıkabiliyor. Caddelerde karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Çoğu zaman motorlar birbiriyle veya başka araçlarla çarpışıyor. Otomobiller, motorlar, otobüsler öyle hızlı, trafik öyle yoğun öyle yoğun ki…