GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET (Akordiyon 2)

Saroz Körfezi’ndeki Gökçetepe’ye ilk gidişte vurulduk! Keşan ışıklardan beş-altı kilometre sonra Çamlıca levhasını görüp sola saptık, Çamlıca’ya gelmeden önce Bahçeköy’den geçtik, ekili araziler dikkatimizi çekti. Bahçeköy’den bir iki kilometre sonra Çamlıca’ya girdik, burası küçük bir belediyeydi, küçük köy evleri, taş ahırlar, parke taşlı yollar çok hoşumuza gitti, Çamlıca’nın ortasından uzun bir yokuş çıktık, belediye binasını, bir iki bakkal ve manavı geçtik, parke taşlı yol bitti.

Gökçetepe’ye ilk defa 1993 yılının sonbaharında gittik. Taşlı topraklı, eğri büğrü, tozlu bir yoldan ilerledik; yolun iki tarafı çam ormanıydı, görüntü nefisti. Toprak yolun tozu, araçlarımızın taşların üzerinden sarsıla sarsıla gitmesi bile canımızı sıkmadı; ormanın güzelliği tüm zorlukları unutturdu. Gökçetepe sahiline ulaşabilmek için yirmi-yirmi beş kilometre gideceğimizi biliyorduk da o yirmi beş kilometrenin bir saat süreceğini tahmin etmemiştik. Çamlıca’dan sonra sol  tarafta Sazlıdere köyü, daha sonra da sağda Pırnar köyü levhalarını gördük. Ne sağa ne sola sapmadık, yola devam ettik, Gökçetepe köyü levhasını ve aşağılardaki şirin köyü görünce bir oh çektik; ancak gitmek istediğimiz yere daha beş kilometre vardı; Gökçetepe köyüne girmeden yola devam ettik veee denizi gördük. O tozlu topraklı yolu boşuna çekmediğimizi anladık, eski adı Marız olan Gökçetepe sahili bizi çok etkiledi, en fazla on-on beş küçük yazlık ev daha doğrusu derme çatma kulübeler vardı sahilde dağınık halde duran. Bizim kamp yapacağımız yer değildi sahil, araçlarımızla toprak yolda ilerledik ve Gökçetepe Orman Kampı’nı bulduk. Kampın giriş kapısından elli metre önce sağda bakkalımsı bir kahve vardı; adı Köylü Kafe’ydi, sahipleri güleryüzlü insanlardı, onlarla sohbet ettikten sonra alışveriş yapıp kampa girdik.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Kamp alanı olağanüstüydü! Orman ve Ege Denizi nasıl güzel bir birliktelik oluşturmuştu. O çamların canlı yeşili, denizin mavisi, ormandan denize bakınca pırıl pırıl suyun gün ışıklarıyla oynaşması, suyun altında tek tek sayılabilen taşlar, kayalar…

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe-Çakıl Koyu

Gökçetepe’ye aşık olduk, bu aşk yıllarca sürdü ve hâlâ da sürüyor.

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Saroz Körfezi-Gökçetepe-Çakıl Koyu

Tam bizim istediğimiz gibi doğal bir yerdi; üstelik kalabalıklar tarafından tüketilmemiş, bozulmamıştı. Kuşlar serbestçe uçuşuyor ve ötüşüyordu. Ayrıca kuşlar klasik müziği çok seviyorlar, müzik çaldıkça bizlerden kaçmıyor hemen başımızın üstündeki dallara konup müzik dinliyor, müzik bitince kendileri müzik yapıyorlardı.

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet-Saroz Körfezi)

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Doğayı içimizde doyasıya duyumsadığımız, çadırlarımızı kurup rahatlıkla kaldığımız, pırıl pırıl denizine dalıp su altını seyrettiğimiz, rahatça yüzebildiğimiz, tekneyle dalışa gidebildiğimiz, kanoyla kürek çekebildiğimiz,

Gökçetepe-Sörf

Gökçetepe-Sörf

sahildeki çakıllar sörfün finini kırsa da sörf yapabildiğimiz, günün her saatinde ormanda güneşten şikayet etmeden uzun yürüyüşler yapıp bisiklete bindiğimiz, top oynadığımız çok güzel bir orman kampıydı,

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı-Yürüyüş Yolları

Gökçetepe Orman Kampı’nın bir adı da ‘Kayıp Cennet’ti. Cennet sözcüğü Gökçetepe’yi tam olarak anlatan bir sözcük. Yemyeşil Orman, pırıl pırıl bir deniz, bu denizde yüzmek, denizin altını seyretmek olağanüstüydü. Burasının hangi tarihte kamp alanı olarak düzenlendiğini bilmiyorum. Belirli yerlere tuvaletler, bulaşık ve çamaşır yıkama yerleri yapılmış.

Gökçetepe Orman Kampı'nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Gökçetepe Orman Kampı’nda tuvalet, çamaşırhane, bulaşıkhane olarak yapılmış; ancak tamamlanmamış binalardan biri.

Yalnız bu yapılar tam olarak bitirilmemiş, bulaşıkhane ve çamaşırhane olarak yapılan yerler açılmamıştı. Binalar bakımsızdı.

Kampta özellikle yazın su ve çöp sorunu vardı. Su çok azdı, çöpler de yöre belediyesi tarafından sık toplanmıyordu. Yazın Gökçetepe’ye pek gitmiyorduk, genelde ilkbahar, sonbahar ve kış mevsimlerinde iki haftada bir giderdik. Her mevsim Gökçetepe bir başka güzel olurdu! Orada kamp yapmaya doyamazdık, kimi zaman yağmurda, kimi zaman karda kurardık çadırımızı. İstanbul’dan yola çıktıktan üç saat sonra harika bir doğada olmak olağanüstüydü.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz yazları Gökçetepe’ye hiç gitmiyor değildik, her yaz bir kaç gün de olsa mutlaka uğrardık; ancak uzun süre kalmazdık. Her yaz Gökçetepe’ye Keşan’dan, Edirne’den, İstanbul’dan gelip kamp yapan, aylarca kalan Gökçetepe’ye aşık kampçılar çok fazlaydı. Biz kampçıların çoğuyla arkadaş olmuştuk. Gökçetepe-Kayıp Cennet’in güzellikleri bizleri birbirimize yaklaştırmıştı.

Gökçetepe'de Kamp Ateşi

Gökçetepe’de Kamp Ateşi

Hele kamp ateşinin etrafında oturup sohbet etmek, ateşin oyunlarını seyretmek harikaydı! Biz kampçılığı seviyoruz, yıllardır kampçıyız ve kamp yapmadan yaşayabileceğimizi düşünemiyoruz. Evet, ne zaman kampa gidiyoruz???

KARAVANCININ ATEŞ TUTKUSU

Kampçı ve Karavancı Dostumuz Ergün Aydınlar’ın anısına…

Doğada olmayı neden seviyorum? Kendimi doğada iyi, yenilenmiş hissediyorum. Ne zaman başladı doğa sevgim? Sanırım doğduğum gün…

Nesrin-Ergün Aydınlar

Nesrin-Ergün Aydınlar

Bahçeli bir evde doğdum ve büyüdüm İstanbul’da yaşıtlarımın çoğu gibi. Ağaçtan kopardığım meyveyi yemek en sevdiğim şeydi. Mahallemizdeki tüm evler ağaçların arasına gizlenmiş; güllerle, kasımpatılarla, leylaklarla, akşamsefalarıyla bezenmişti.

Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkmak, tertemiz havayı solumak ne güzellikti! Bir de bende bir ateş tutkusu vardı. Erken saatte uyanmamın başlıca nedeniydi bu ateş tutkusu. Annemden önce kalkıp tahtaları, odunları bir araya getirip sobayı yakardım. Sonra sobanın, soğuğu alt etmek için giriştiği mücadeleyi izlemek; önce tahtaların, arkadan odunların tutuşması, alev alev yanması bana türlü düşler kurdururdu. Alevlere bakarak kurulan düşler…

Kamp Ateşi

Kamp Ateşi

Yıllar geçtikçe köyden kente göçün artması, insanların konuta duydukları gereksinim; bahçeli evlerin yıkılıp yerine apartmanların dikilmesine neden oldu. Mahallemizdeki şirin evler, suratsız apartmanlara dönüştü. Suratsız apartmanlarda oturan insanlar da topraktan, yeşilden uzaklaştılar ve bu uzaklaşma onları mutsuz kişiler haline getirdi.

Eşim Nesrin de benim gibi doğanın içinde büyümüştü, birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıyorduk, annelerimiz arkadaştı. Nesrin’le güzel bir birlikteliğimiz oldu her zaman. Birbirimizi çok sevdik, saydık ve iyi dost olduk. İkimiz de doğayı seviyorduk.

Kampta

Kampta

Doğanın içinde yaşayabilmek için bir çadır ve uyku tulumları aldık. Ve tatillerde Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladık. Çocuklarımız Burak ve Bora da kamplarda büyüdüler.

***

Ergün’ün dediği gibi bahçeli bir evde doğdum, büyüdüm. Bizim çocukluğumuzda evlerin hemen hemen hepsi bir ya da iki katlı ve bahçeliydi. Çocukluğumuz apartman dairelerine sıkışmamıştı. Özgürdük, sokaklarda çeşitli oyunlar oynardık. Her yer bizimdi; sokaklar, caddeler araçların malı olmamıştı o zamanlar.

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Her yaz İETT’nin kampına gider, iki-üç ay denizden, güneşten yararlanırdık. İlk kampımız Ataköy’de Ayamama Deresi’nin kıyısındaydı. Çadırda kalıyorduk, o zamana göre oldukça lükstü bu çadırlar. Kimisi yuvarlak, kimisi dikdörtgendi, içinde tahta divanlar vardı. Kızılay’ın çadırlarına benzerdi kampımızın çadırları. Ayamama Deresi şimdiki gibi lağım lağım kokmaz, çamur çamur akmazdı. Suyu gürül gürül, pırıl pırıldı. O zamanlar çevresinde yapılaşma olmadığından yağmurlar çok yağsa da derenin suları kabarsa da hiçbir canlıya zarar vermezdi Ayamama. Kendi yatağında kabarır, coşar, denize bir an önce ulaşmak için çağlayarak akardı.

Yüzmeyi Ayamama Deresi’nde öğrendim, dereyle denizin birleştiği yerde suya girmek harika bir şeydi! Tatlı suyla tuzlu suyun birbirini yadsımadığını, birbirlerini büyük bir sevecenlikle kabullenip ortak yaşam alanı oluşturduklarını görürdük. Yalnız dereyle deniz mi anlaşırdı? Hayır! Toplumumuzu oluşturan; düşünceleri, dilleri, inançları, kökenleri farklı insanlar da büyük bir dostluk içinde yaşardı.

Denize karışan dere uzak diyarlara giderdi, ona çok özenir ben de onunla gitmek isterdim; fakat diğer yandan da korkar pek fazla açılamazdım.

Ayamama’da birkaç yıl üst üste kampa gittik, sonra İETT Ambarlı’da yeni bir kamp alanı oluşturdu. Burada çadırlardan başka tramvaylar da vardı. Tramvay… İstanbul’un ulaşımını uzunca bir süre yüklenmiş olan raylı araç… 1960’larda tramvaylar kaldırılmıştı. Oysa ben tramvaya binmeyi ne çok severdim! Tramvaylar seferden kalkınca biz çocuklar çok üzülmüştük. 

İşte seferden kaldırılan tramvaylar Ambarlı’daki İETT Kampı’na getirilmiş, kamp yapacak kişilere kiralanıyordu. Bize ait iki tramvay vardı. Minik bir ev gibiydiler: yataklarımız, mutfağımız, sandalyelerimiz, masamız tramvaylara yerleştirilmişti… Gece yatınca tramvayın yol aldığını, değişik köylere, kasabalara, kentlere gittiğimizi düşlerdim. Ben o tramvayla geceler boyu ne yolculuklar yaptım, nerelere gittim, ne insanlar tanıdım!

***

Yıllar geçse de ateş tutkum geçmedi, kamplarda en büyük zevkim kamp ateşi yakmaktı, tabii çevreye zarar vermeden. Ateşin kırmızısını, oksijeni bol ortamlarda kırmızıyla mavi alevlerin dansını seyrederdik Nesrin’le; çocukların kuru dalların ucunu ateşe tutup sonra karanlıkta sağa sola, aşağı yukarı sallamaları, daireler çizmeleri, değişik şekiller oluşturup eğlenmeleri bize nasıl keyif verirdi nasıl! Çocukluğumdaki soba yakma merakım, ileri yaşlarımda kamp ateşleriyle devam etti. Ateşle oynamak beni her yaşımda mutlu etmiştir.

Kamp Ateşi

Kamp Ateşi

Gebze-Ballıkayalar

Gebze-Ballıkayalar

Deniz kenarında, ormanda, bir dağ yamacında çadırda kalmak; sabah kuş sesleriyle uyanmak ne mutluluktur!

SAMSUNGÇocuklarımız büyüdükçe çadırımız bize küçük gelmeye başladı. Ne yapsak, çocuklar için ayrı bir çadır mı alsak? diye düşünürken karavan almak geldi aklımıza.

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

1985 yılında bir çekme karavan aldık, arabamızın arkasına çeki demiri taktırdık ve evimizi peşimizden sürüklemeye başladık. Üç-dört yıl karavanımızı, çalıştığım kurum Türk Hava Yolları’nın otoparkında tuttum. Tatile çıkarken karavanımızı otoparktan alır, arabamızın arkasına takardık.

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping-İstanbul

Bu arada Ataköy Kamping’e karavanımızı koyalım, sadece yaz tatillerinde değil, her mevsim karavanımızı kullanalım, diye düşündük. 1990 yılının sonlarında karavanımızı Ataköy’e yerleştirdik, böylece karavanımızda daha çok zaman geçirir olduk.

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping’de çok güzel dostluklar kurduk; karavancı dostlarımızın çocuklarıyla (Hülya-Selçuk Yapraklı, Fatoş-Hayati Kaplan, Meral-Cevdet Çelikörs, Yurdanur-Ergün Öztan) çocuklarımız birlikte büyüdü, güzel arkadaşlıklar kurdular. Şimdi hemen hemen hepsi evli ve çocuklu; arkadaşlıkları hâlâ devam ediyor. Karavan komşuluğu herkesin yaşadığı bir şey değil; doğayı paylaşmak dostlukları daha içten ve sağlam yapıyor.

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping’de uzun yıllar kaldık, daha sonra 1999’daFlorya’daki Çiroz Kamping’e göç ettik yüzlerce karavancıyla birlikte. Kamping’de kalmak keyifliydi! Her ne kadar kampingde kalsak da asıl amacımız karavanla gezmekti. Biz de bunu doyasıya gerçekleştirdik.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Çekme karavanımızla ilk gittiğimiz yer Kastro’ydu. Karavanı Kastro Deresi’nin kenarına çekmiştik. Kastro cennet gibi bir yerdi! Dere kışın denizle birleşiyordu… Derenin iki yanı yemyeşil ormandı, diğer tarafta uzun mu uzun, geniş mi geniş kumsallar ve pırıl pırıl bir deniz bulunuyordu… Kimi zaman azgın dalgaların kumsalı çılgınca kucakladığı, kimi zaman uysal dalgaların büyük bir şefkatle okşadığı uçsuz bucaksız sahiller…

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Kastro kumsal ve deniz

Kastro kumsal ve deniz

Karavanda yatacağımız ilk geceydi, çocuklar heyecandan kıpır kıpırdılar… Nesrin yataklarını hazırladı, çocuklar geç vakte kadar oyun oynadılar, konuştular. Onların konuşmaları bana ninni gibi geldi, uykunun kucağına düştüm.

***

Ergün ve çocuklarla önce çadırla kamp yapmayı, daha sonra karavanla gezip değişik yerlerde kalmayı, her gün farklı bir yerde uyanmayı çok sevdim; bana yabancı değildi kamp yapmak, çocukluğumdan beri alışkındım bu yaşama. Hele karavanla dolaşmak! Çocukluğumda tramvayda kurduğum düşler gerçek oldu. Tramvayla hayalen çıktığım seyahatler karavanla gerçekleşti. Karavanla geziye çıkmak, tatil yapmak nefis bir şeydir! Kastro’da kaldığımız ilk gecenin sabahını hiç unutmuyorum.

Yüzüme bir serinlik çarptı, kokuların en güzelini duydum, gözümü açtım, aydınlık gözümü kamaştırdı, sabah olmuştu, karavanın kapısı açıktı, sanırım Ergün kalkıp dışarı çıkmıştı. Gözümün önünden sular akarak geçiyor, ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyordu. Nerede olduğumu bilemedim bir anda! Akan sudan gözlerimi ayıramıyordum, öylesine güzel akıyordu ki! Karavanımızda olduğumu anladığımda içimi bir coşku sardı. İnsanın Kastro Deresi’nin neredeyse içinde olduğunu duyumsaması karavanın yaşatabileceği bir şeydi.

Doğadaki Sevgi

Doğadaki Sevgi

Karavandan dışarı çıktım, yalınayak çimenlerde yürüyorum. Bahar gelmiş Kastro’ya, yeni adıyla Çamlıkoy’a. Yemyeşil dere, derenin iki yanında yeşil, zümrüt yeşili ağaçlar, ormanlık alanlar… Yemyeşil ağaçların altı çimenlik, çimenlerin üstü sapsarı, bembeyaz papatyalar, pespembe çiçeklerle örtülü.

Kastro çimenler ve çiçekler

Kastro çimenler ve çiçekler

Uzaktan bakınca toplu halde sarıları, beyazları, pembeleri görüyor; gözlerinizle, beyninizle, ruhunuzla renkler içinde yitip gidiyorsunuz. Sanki düşler âlemindesiniz! Hayır, hayır düş değil! Düşler tramvayda kaldı. Rüzgâr hafif hafif iki ağaç arasındaki hamağı sallıyor. Karavandan hafif bir müzik geliyor. Bizlerle birlikte kurbağalar da müziği dinliyor ve parçaya kendi müzikleriyle eşlik ediyorlar.

Vırak, vırak, vırak, vıraaaak… Toplu halde müzik yapıyorlar, bu mevsim üreme zamanıymış, onun için bu kadar vıraklıyorlarmış meğer!

Ergün yanıma geldi, el ele tutuşup kıyıya yürüdük, ayak seslerimizi duyan kurbağalar, olimpiyatlara katılan sporcular gibi hep birden suya atlayıp yüzmeye başladılar. Öyle minikler var ki içlerinde. Aaa, ufaklığın biri baloncuklarını nasıl da şişirerek vıraklıyor, bir diğeri ona karşılık veriyor, bir başkası, bir başkası daha… Ooo, kurbağalar korosu iş başında!

***

Taşlardan yaptığımız ocakta ateşi büyük bir keyifle yaktım, ben ateşi yakarken Nesrin de kahvaltıyı hazırlamıştı. Nesrin:

-Hazır ateş yanmışken güveçte türlü yapalım.

-Çok iyi olur, sen sebzeleri ayıkla, ben de eti keseyim.

Kurbağalar korosuna kuşlar da katıldı; çok sesli koro oluşturdular. Yeşil dünyada doğanın seslerini dinlemek olağanüstü güzel!

Ergün, ateşin üzerine, içine eti ve sebzeleri koyduğumuz güveci oturttu. Dere bizleri çağırıyor, biz de Burak’la Bora’ya sesleniyoruz. Yaşlı sandalların durduğu derenin başına geldik, geniş kumsal Kastro deresiyle Karadeniz’i ayırıyor. Derecik denize ulaşmak istiyor, incecik bir kolu bir kenardan denize gitme telaşında… Yüzlerce, yüzlerce metrelik kumsal uzanıyor önümüzde denizle sevgilerini birbirlerine fısıldayarak. Büyük bir koy burası, dereye yakın olan burun kayalık, kayaların üstü bile yemyeşil, koyun diğer ucu oldukça uzak, orada delikli, kocaman bir kaya var.

Çoğunlukla dalgalı olan Karadeniz bugün öyle sakin ki… Minik dalgalar, incecik kumlu sahile hafif öpücükler konduruyorlar. Bize de davetkâr bir biçimde haydi atın kendinizi uysal sularıma der gibi bakıyor Karadeniz! Aylardan nisan, nisanda denize girmişliğimiz yok değil; fakat daha önce dereye söz verdik, onu bekletmek olmaz! Karadeniz’e

istemeden arkamızı dönüp dereye yöneldik.

Kastro Deresi ve Çiçekler

Kastro Deresi ve Çiçekler

Çocukların beğendiği bir sandala binip küreklere asıldık, cennete yolculuk yapıyoruz! Sağımız, solumuz, önümüz, ardımız yeşilin her tonuyla bezeli. Gök açık mavi, zaman zaman beyaz bulutları konuk ediyor. Derenin iki yanındaki kayalıkların üzerinde güneşlenmeye çıkmış su kaplumbağalarını gören Bora’yla Burak sevinç çığlıkları atıyorlar. Birer kaplumbağa almak istiyorlar. Anne-babalarının sırtlarına çıkmış minik kaplumbağaları görünce bu isteklerinden vazgeçiyorlar. Minikleri. anne- babalarından ayırmanın kötü olacağını düşünüyorlar.

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları

Karavancının Ateş Tutkusu

Küreklerin şıpırtısını duyan kaplumbağalar art arda suya atlıyor. O kadar çok, o kadar çok kaplumbağa var ki… Burak’la Bora, kaplumbağaları korkuttuğumuz için üzülüyorlar.

***

Nesrin büyük bir heyecanla suyun yüzeyini gösteriyor. Suyun yüzeyi durgun, gökteki bulutlar ve derenin içindeki ağaçlar suya yansımış. Görüntü muhteşem! O ne? Nesrin’in gösterdiği yerde suyun yüzeyinde bir hareketlenme var. Minik minik başlar hızla suda yol alıyor. Onlarca minik su yılanı, kafaları suyun dışında hızlı bir şekilde yüzüyor.

Yeşil derenin içine doğru çekiyorum kürekleri; yaşlı, tahta sandal çok hantal; ağır ağır yol alıyoruz. Şelale dedikleri yere bir saatte geldik. Şelale deyince insanın aklına onlarca metrelerden dökülen sular geliyor, buradaki şelaleyse bir metre yükseklikten hafif bir ses çıkararak suya dökülüyor. Şelalede biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik, deredeki nefis yolculuğun sonuna geldiğimizde kurtlar gibi acıkmıştık. Kendimizi ateşin üzerinde demlenen güvecin başında bulduk, güvecin kapağını açtığımızda yemeğin nefis kokusu açlığımızı daha da arttırdı. El birliğiyle masayı hazırlayıp yemeğe oturduk.

Çekme karavanımızla Kastro’dan sonra nerelere gitmedik ki? Oylat’ın dar, virajlı, sürekli tırmanma gerektiren yollarını mı aşmadık? İstanbul’dan Kapadokya’ya, Kapadokya’dan Silifke’ye, Silifke’den Antalya’ya, Antalya’dan Kaş’a, Kaş’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Foça’ya, Foça’dan Altınoluk’a, Altınoluk’tan Çanakkale’ye, Çanakkale’den Saroz’a… Yıllarca karavanımızı, arabamızın arkasında çeke çeke dolaştık.

1995 yılında çekme karavanımızı satıp motokaravan aldık. Motokaravanın çekme karavana göre kullanımı daha kolaydı. Motokaravanımızla da yaz-kış, yağmur-çamur, kar-dolu demeden dolaştık. Bir kış günü dokuz kişi Bursa’ya gittik, Uludağ’a çıktık. Çok şiddetli bir kıştı, ormanda dolaşırken koca koca ağaçların şiddetli fırtınadan devrilmiş olduğunu gördük. Ağaçların devasa kökleri dışardaydı, bir iki ağaç değil onlarca ağaç toprakla bağını koparmıştı. Metrelerce derinlere inen çapı üç dört metrelik kökler topraktan nasıl da ayrılmışlardı!

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Devrilen asırlık ağaçların arasında dolaşırken yön duygumuzu yitirdik, hava kararmaya yüz tutmuştu, dönüş yolunu bulmakta zorlandık. Herkes farklı bir yönü işaret ediyordu geriye dönmek için. Çok ilginç! Bir anda tuzağa düşmüş gibi hissettik kendimizi! Hangi yöne gidecektik, birinin işaret ettiği tarafa yönelip biraz yol aldık, kısa sürede daha derinlere sürüklendiğimizi gördük. Daha sonra bir diğerinin, bir diğerinin gösterdiği yolu denedik, kaygılı anlar yaşadık, sonunda dönüş yolumuzu bulduk.

Bir başka zaman da Bolu’daki Gölcük’e gittik iki karavan. Her yer bembeyazdı… Çamlar bembeyaz parlıyordu… Göl donmuştu… Gölün kenarındaki şirin ev, cam gibi olan göle yansısını düşürmüş ikizleşmişti. Gece olunca günübirlik gelenler gitti. Kala kala iki karavan kaldık, karın üzerinde mangalımızı yakıp etlerimizi pişirdik, yemeğimizi büyük bir keyifle yedik. Üşüdükçe karavanlarımıza girip ısınıyor, biraz ısındıktan sonra kendimizi dışarı atıyorduk.

Bolu-Gölcük İki Karavan

Bolu-Gölcük İki Karavan

Beyaz ne kadar masumdu! İçimiz beyazla yıkandı, arındı. Gölün kıyısına indik, gölün etrafında yürümeye başladık. Gölün etrafını aydınlatan lâmbaların sarı ışığı, karın üstüne yansıyor, geceyi gizemli bir hale getiriyordu. Sonsuz sessizlikte botlarımızın karın üstüne bastıkça çıkardığı gıcırtıdan başka ses duyulmuyordu. Her şey bembeyaz donmuştu. Kar; ağaçların dallarıyla, yapraklarıyla ne danteller örmüş, nakışlar işlemişti! Bakmaya doyamıyorduk!

Bolu-Gölcük

Bolu-Gölcük

Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Kırk yıllık dostum Süleyman Tosun ve ailesiyle yıllarca günübirlik  gezi yaptık. Süleyman’da her zaman karavan alma düşüncesi vardı. Ancak yıllardır düşündüğü halde bir karavan almaya karar verememişti, ta ki l7 Ağustos depremine kadar. Gölcük depremi binlerce kişinin hayatına mal oldu, acısı hepimizi derinden vurdu. İstanbul’da da yıkımlar, yaralanmalar, ölümler yaşandı. Depremde evdeydik ne olduğumuzu anlayamadık, evden nasıl çıktık, nasıl Ataköy Kamping’e vardık hiç anımsamıyorum. Korkunç bir kâbustu! Evimiz kampa on dakikalık mesafedeydi, kampa vardığımızda kamp mahşer yeri gibiydi. Evlerinden fırlayanlar, soluğu kampta almıştı. Yeşilköy’de oturan Süleyman da eşini, kızlarını, torunlarını arabasına attığı gibi kampı bulmuştu. Çok kısa bir zaman sonra da Sally Karavan’da özel bir çekme karavan yaptırdı. O da sonunda karavancı olmuştu.

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul

Karavancılar-Çiroz Kamping

Karavancılar-Çiroz Kamping’de

Onlarla hafta sonlarında, bayram tatillerinde Çanakkale’ye, Ayvalık’a, Bozcaada’ya, Enez’e, Erikli’ye ve daha pek çok yere karavanlarımızla kamp yapmaya gittik. Çok keyifli gezilerdi!

Bozcaada'da Karavanlarla Tatil

Bozcaada’da Karavanlarla Tatil

Düşündükçe yaptığımız pek çok gezi geliyor aklıma, bunlardan biri de 1998 yazında Nesrin-ben, Sevil-Mithat Okay, Buket-Özge-Selçuk Borak bir ay süren bir ralli gerçekleştirdik. İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan Kapadokya’ya, Ürgüp’e, Derinkuyu’ya, Ihlara Vadisi’ne gittik.

Ihlara’dan Konya’ya, Konya’dan güneye indik. Beşkonaklar’dan Köprülü Kanyon’a geçtik. Köprülü Kanyon’da rafting yaptık, çok zevkliydi.

Köprülü Kanyon'da Rafting

Köprülü Kanyon’da Rafting

Köprülü Kanyon’dan Kemer’deki Kındılçeşme Kamping’e geldik. Hava aşırı sıcaktı, Kındılçeşme’de sıcaktan fazla kalamadık.

Kaş’a, Kaş’tan Fethiye Ölüdeniz’e, Ölüdeniz’den tekneyle Kelebekler Vadisi’ne daha sonra Patara’ya, Patara’dan Saklıkent’e geçtik. Saklıkent’te suların içinde yürüdük, altından gürül gürül sular akan yer sofralarında yöresel yemekler yedik. Saklıkent’ten ayrılmak üzereyken dondurmalı kavunu görünce dayanamadım, içine karışık dondurma konmuş buz gibi kavunu yedim. Ve olanlar oldu, o gece ateşlendim. Karavanı kullanabileceğimi düşünemiyordum, ama Nesrin hazırladığı ilaçlarla beni ertesi gün ayağa kaldırdı. Mucize şekilde iyileştim. Geziye kaldığımız yerden devam ettik. Kalkan, Kaputaş Plajı derken Alaçatı’yı bulduk.Karavancının Ateş Tutkusu

Alaçatı sörf cennetiydi. Nesrin’le ben sörf yapmamamıza rağmen Alaçatı’yı çok sevdik. Onlarca sörfün kelebekler gibi suyun üzerinde uçuşması görülmeye değerdi. Saatlerce usanmadan seyrediyorduk dünyanın dört bir yanından gelen usta sörfçüleri. Alaçatı’dan İzmir’e, İzmir’den İstanbul’a geldik. Bir ay süren bir gezi oldu. Değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak, ilginç yaşamlara karışmak insana yaşamın çok değerli ve güzel olduğunu hissettiriyor.

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Tatil bizim için karavanımıza bindiğimiz anda başlar, karavanda geçirdiğimiz her saatin, her günün ayrı bir değeri vardır. Bir an önce bir yerlere ulaşmak değildir amacımız, geldiği gibi yaşarız. Karavanımızla olduktan sonra hiçbir şey sorun değildir. Nerede, ne zaman, nasıl istersek öyle kalabiliriz. Mutluluk; varacağınız istasyon değil, o istasyona varmak için yaptığınız yolculuktur, diye bir özdeyiş var, karavanla seyahat de böyledir. Yaşamın her anından nasıl haz alıyorsak karavanla yaptığımız gezilerden de öyle haz alırız.

Şair, her ne kadar şiirinde:

«Orda bir köy var uzakta / Gitmesek de görmesek de / O köy bizim köyümüzdür» dese de bizler o köylere gitmekten yanayız. Köylerimizi, kasabalarımızı, kentlerimizi, adalarımızı gördükçe, oralarda yaşadıkça ülkemizi tanıyor, anlıyor ve seviyoruz.

 Not: Siyah-beyaz tramvay fotoğrafı internetten alınmıştır.