PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

SU ALTINDAKİ GÜZELLİKLERE MERHABA!

Avşa Adası karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası’na kanoyla gidiyoruz. Avşa İskelesi’nden Fener Adası’na gitmek on beş dakikamızı aldı. Önce kanomuzla adanın çevresini dolaşıp martılara ve karabataklara hal hatır sorduk. Adanın çevresi kayalık. Küreklerimizi sakin sakin çekerek adanın etrafını dolaşıp Fener Adası’nın Avşa’ya bakan yüzündeki mini minnacık limana girdik, kanoyu karaya çektik daha sonra da fenerin yanına çıktık.

Avşa Adası'nda Tomonori Fujioka (Japon)nın eseri ve Fener Adası

Avşa Adası’nda
Tomonori Fujioka’nın eseri ve Fener Adası

Fenerin üzerindeki “Ali Ayşeyi seviyo! Zeynep ve Emin, Ben sensiz naparım Sinem! Bu hayat acımasız!” vb. yazıları okuduk. Zavallı Fener! Aşk ve sevgi sözcükleri onu berbat hale getirmiş. Biçare feneri kendi haline bırakıp bu sefer de yürüyerek adayı dolaşıyoruz. Adanın üzerindeki otlar sararmış, kurumuş; rüzgâr estikçe onlar hışırdıyor. Bu hışırtı aklıma yılanları getiriyor, bunu arkadaşıma söylüyorum. O, bana: “Korkacak bir şey yok!” diyor. Bunu o kadar kendine güvenerek söylüyor ki yılan korkum ‘pısss’ diye sönüveriyor. Doğa ve doğadaki canlılar onun yakın dostları.

Her yer börtü böcek dolu… Kertenkeleler kovalamaca oynuyor. Yerlerde kurumuş otlar, gökyüzünde yakıcı güneş, adanın ortasında sıcaktan kavrulmuş iki kadın… Su altındaki güzelliklere merhaba!

Deniz ise pırıl pırıl, şıkır şıkır; sanki bize nispet yapıyor. Yok yok nispet yapmıyor, bizi yüzmeye davet ediyor! Bu davet geri çevrilmez deyip kendimizi kanonun yanında buluyoruz. Apar topar gözlüklerimizi, şinorkellerimizi takıp denize atıyoruz kendimizi. Paletlerimizi denizde giyiyor, adanın çevresini bu kez de su altından dolaşıyoruz.

Su altı fotoğrafları  Kubilay Mayadağlı

Su altı fotoğrafları
Kubilay Mayadağlı

Artık başka bir dünyadayız, su altında yer çekimi olmayan bir ortamda dans ediyoruz. Haaayııır! Dans etmiyor, uçuyoruz; üstelik düşme tehlikesi de yok! Balıklar da bize eşlik ediyor. Yalnız balıklar mı?

Su altındaki güzelliklere merhaba! Ya yosunlar, sessiz müzik eşliğinde nazlı nazlı nasıl da sallanıyorlar! Yeşilin ne kadar çeşitli tonu var; koyu yeşil, açık yeşil, çimen yeşili, zümrüt yeşili, çağla yeşili… yosun yeşili diyeceğim de diyemiyorum; çünkü yosunların hepsinin yeşili aynı değil. Gözlerimiz bayram ediyor, içimiz nasıl yeşilleniyor, şenleniyor…
Su altında dinginliğin sesini dinliyor, denizin parklarında dolaşıyoruz.

Değişik boyutlarda ve şekillerde kayalar, kayaların arasında daracık patikalar, Su altındaki güzelliklere merhaba!geniş yollar, kovuklar, oyuklar var.  Kimi kayaların üzeri yosunlarla, kimisi midyelerle, deniz kestaneleriyle kaplı.

 Su altı fotoğrafları Kubilay Mayadağlı

Çok değişik bitkiler, deniz çiçekleri içimizi coşturuyor.

Deniz kestanelerinin üzerine konuşlanmış sedefler ne güzel parlıyor! Ya midyeler, ağızlarına layık bir yiyecek bulunca kabuklarını aralayıp anında kapıyorlar. Şu pavuryaların yan yan gidişlerine bayılıyorum! Kolları öyle kuvvetli ki birine uzunca bir tahta parçası IMG_3363uzatıyoruz, elimizden çekip alıyor. Deniz yıldızları kollarını açmış, kumlara-kayalara sere serpe yayılmışlar; pinalar onların başlarına dikilmişler sohbet etmek ister gibi bir halleri var.

Lapinler birbirleriyle oynaşıyor, gümüş balıkları gruplar halinde dolaşıyor. Aaa, şuradaki taşın altına bir eşkina saklanmış, çok da büyük! Nasıl da merakla çevresini izliyor. Eşkina’nın kafasında, gözlerinin arkasında bembeyaz, mermer gibi sert, düğme şeklinde iki taş bulunur. Bu taşların böbrek taşlarını erittiği ve böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olduğu söyleniyor.

Su altı güzelliklerine merhaba! IMG_3193




Avşa Adası’nın suları çok zengin, kiklalar, karagözler, kefaller, yılan balıkları, istavritler, adını bilmediğim pek çok balık cirit atıyor. İrili ufaklı tokalaklar, şeytan minareleri, her boyda yengeç, minik ahtapotlar gözümüze çarpıyor. Kocaman bir deniz kulağı gördüm, arkadaşım da onu görmüş, eliyle işaret ediyor.
Denizciler, deniz kulağının sivri ucunu kesiSu altındaki güzelliklere merhaba!p haberleşme aracı olarak kullanırlarmış eski çağlarda. Kesilen uçtan dudaklar titreştirilip üflendiğinde gemilerin düdük sesi gibi bir ses çıkıyor deniz kulağından. Belki de deniz kulağının sesine öykünmüştür gemilerin düdükleri. Şayet deniz kulağının oyuk kısmını kulağımıza dayarsak denizin sesini duyar gibi oluruz. Aslında duyduğumuz denizin sesi değildir, kendi kalp atışımızdır.

DSC01189-aKumun içinde kımıl kımıl bir şey hareket ediyor. Hay Allah, kuma gizlenmiş küçük bir vatozmuş! Çok büyükleri var bu vatozların, o kocamanlar insanı ürkütüyor; ancak suda dans eder gibi tüm vücutlarını yumuşak, kıvrak bir şekilde hareket ettirerek öyle güzel gidiyorlar ki… Onları seyrederken adeta büyüleniyorsunuz! İnanın İspanyol dansçılarıyla yarışabilirler vatozlar…

Su altı güzelliklerine merhaba!Arada başımızı sudan çıkarıyoruz üstümüzde martılar uçuşuyor, karabatakların bazıları suda bazıları da kayalıklarda… Tekrar suya sokuyoruz başlarımızı, dibe dalıp beğendiğimiz kabukları topluyoruz.

Su altındaki güzelliklere merhaba!Dalmak, kendini bambaşka bir dünyada hissetmek, şehrin karmaşasından, gürültüsünden soyutlanmak, doğanın içinde deniz canlılarıyla dostça yaşamak, kendini dalgalara bırakıp ahenkle salınmak, ahh ne güzel! Ne hoş!

Mutluluğumuzu; suyun dibinde gördüğümüz kola, bira şişeleri, petler, naylon torbalar bozuyor.

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Atıklara hüzünle bakarken Avşa İskelesi’nden geminin kalktığını duyuyoruz. Su altındaki canlı, cansız varlıklara istemeden veda ediyoruz, en kısa zamanda onları tekrar ziyaret edeceğiz.

Avşa Adası

Avşa Adası

 

46961_427504099723_2482815_n-can sualtı

60282_427503929723_1038246_n-can sualtı

 

 

 

 

 

Yazı, “Adada Ay Kokusu Var” adlı kitabın ‘Kanoyla Avşa Turu’ bölümünün 129-130. sayfasından alınmıştır.

Su altı fotoğrafları: Kubilay Mayadağlı

Diğer fotoğraflar: Mithat Okay