KARDA GÖKÇETEPE (Akordiyon 7)

2001 yılı, Aralık ayıydı üç günlük bayram tatili vardı önümüzde. Tatilde Mithatlar, Ergün ağabeyler ve biz Gökçetepe’ye gitmek için sözleştik. Onlar iki karavan sabahtan yola çıktılar, biz gece geç vakit Gökçetepe’de olabilecektik. Hava durumuna baktık, hava soğuyacak belki de kar yağacaktı. Buna pek aldırmadık, pek çok kere Gökçetepe’de karı yaşamıştık. Her zamanki gibi çadırda kalacaktık. Arife gününün akşamı Gökçetepe’ye doğru ilerlerken kar yağışı başladı. Bir ara dönmeyi düşündük, Sevcan’a baktım, halinden hoşnut görünüyordu, yola devam ettik.

Keşan ışıklarını geçtikten beş-altı kilometre sonra Çamlık levhasının gösterdiği sağ taraftaki yola saptık, önce Bahçeköy’ün arkadan Çamlık’ın içinden geçtik. İki tarafı çam ormanıyla kaplı, taşlı topraklı yoldan yirmi kilometre ilerleyerek Gökçetepe köyünün girişine geldik, köye girmedik, köyün dışından geçen yolu takip edip denize doğru yol aldık. Beş kilometre sonra Gökçetepe’nin sahiline vardık. Hava kararmış, kar yağışı hızlanmıştı. Burada yazlıkçıların evleri, bakkalımsı bir kahve, Gökçetepe Orman Kampı’nın kahvesi bulunuyordu. Kampın giriş kapısındaki «Kayıp Cennet» tabelası karşıladı bizi. Kampa girdik, her yer beyaza kesmişti.

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Gökçetepe-Karlı Ağaçlar

Karın bezediği çam ağaçları, kadınlarımızın ördükleri dantellerle yarışıyorlardı adeta! Kampın içinde iki yüz metre kadar ilerleyince arkadaşlarımızın karavanlarını ve karavanların önünde yanan ateşi, ateşin çevresindeki dört kişiyi gördük. Arabamızı uygun bir yere çektik, hoş beşten sonra çadırımızı kurduk. Biz çadırımızı kurarken kar yağmaya devam ediyordu.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Gökçetepe, Sevcan Kar Yağarken Çadır Kuruyor.

Burada kar yağışı öğleden sonra başlamış, Ergün ağabeyle Mithat İstanbul’a dönmeye karar vermişler, karavanlarını yola hazırlamışlar, tam hareket etmek üzereyken kamptaki bungolovlarda kalan üç genç önlerini kesip:

-Hayrola, gidiyor musunuz?

Gökçetepe Karda Karavanlar

Gökçetepe Karda Karavanlar

-Evet, kar yağışı artarsa yol kapanabilir, buradan çıkamayız.

-Yok canım, ne kadar kar yağarsa yağsın, buranın yolu kapanmaz. Biz geçen hafta da buradaydık, kar yağdı; ama yollar kapanmadı. Kar yolları kapasa bile grayderler gelip anında açıyorlar. Gitmekten vazgeçin.

Bizimkiler gençlere inanıp orada kalmışlar; aslında beyaz cennetten hiç ayrılmak istemiyorlarmış, gençlerin yolun kapanmayacağına teminat vermeleri üzerine Gökçetepe’de kalmışlar.

Gökçetepe-Ateş

Gökçetepe-Ateş

O gece ateşin başında yemeğimizi yedik, sohbet ettik, Sevcan’ın akordiyonla çaldığı ve söylediği şarkıları dinleyip dans ettik. Çok güzel beyaz bir geceydi! Uykumuz gelince çadırımıza girip yattık, arkadaşlar da karavanlarında yattılar.

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Karda Gökçetepe ve Çadırımız

Sabah karavancıların, kapımız açılmıyor muhabbetine uyandık. Çadırın fermuarını açmak için epey uğraştım, fermuar aşağıya indikçe içerisi karla doluyordu. Bizim çadırın yarıdan fazlası kara gömülmüştü, zar zor dışarı çıktık. Karavandakiler de kapılarının önüne yığılan kar yüzünden kapılarını güçlükle açabilmişlerdi. Çevremize şaşkın şaşkın bakakaldık. Karın yüksekliği bir metreyi bulmuştu, kasıklarımıza kadar kara gömülmüştük. Yürüyebilmenin olanağı yoktu! İri kar taneleri nazlı nazlı uçuşuyor, nazikçe yere konuyordu. Nazlı kar taneleri, her yeri nasıl böyle beyaza boyayabilmişti? Kar yağışı hiç durmadı, o gece büyük bir fırtına oldu, elektrik telleri koptu, elektriksiz kaldık.

Gökçetepe'deki Bungolovlardan Biri

Gökçetepe’deki Bungolovlardan Biri

Çadırımızı kaldırıp bungolovlardan birini kiraladık. Gece bungolovdaki odun sobasını yakıp çevresinde oturup söyleştik. Türkiye’nin neredeyse tamamı kara teslim olmuştu. Bayram tatili bitmişti; biz Gökçetepe Orman Kampı’nda mahsur kalmıştık. Bizim gibi mahsur kalan başkaları -yazlık evlerine kış tatili yapmaya gelenler- da vardı. Günümüzün büyük bölümü bakkalımsı kahvede geçiyordu. Her yere telefon ediyorduk: Köy Hizmetlerine, Çamlık Belediyesine, Karayollarına… Hepsinin söylediği şuydu:

«Sizin gibi pek çok köy böyle karlar altında, yol ne zaman açılır bilmiyoruz.» Bekliyorduk, beklemek çözüm değildi, bir şeyler yapmalıydık. Yürüyerek Keşan yoluna çıkabileceğimizi oradan da bir otobüsle İstanbul’a gidebileceğimizi düşünüyorduk. Herkesin sorumlulukları, işleri vardı.

Sevcan’ın elinden telefon düşmüyordu, saat başı ilgili yerleri arıyor, yürüyerek ana yola çıkacağımızı söylüyordu. Biz nasıl gitsek, ne yapsak diye aramızda sürekli konuşuyorduk, kahvenin sahibi ve orada yaşayan birkaç köylü bu durumdan hoşnut, bizim durumumuza gülüyor, bizle dalga geçiyorlardı. Onların sakin yaşamına bir renk katmıştık, bir oyunu izler gibi izliyorlardı bizleri.

İstanbul’daki yakınlarımız da bizleri merak edip arıyorlardı, onlara çok iyi olduğumuzu, merak etmemelerini söylüyorduk. Bizimle bu tatile gelecek olan bir aile daha vardı. Selami-Nursel Şahin ve oğulları Deniz, Mertcan da bizlerle birlikte olacaklardı. Selami’nin son anda işi çıkınca Şahin ailesi bu kar tatilinden mahrum kaldı(!) Aslında onlar için seviniyor, iyi ki gelmediler, diyorduk.

Balıkadam Selami Şahin

Balıkadam Selami Şahin

Selami bizim gibi düşünmüyordu, Gökçetepe’de bizlerle olamadığına hayıflanıyor, günde en az üç kere telefon ediyor; halimizi hatırımızı soruyordu. Şahin ailesiyle onlarca kez Gökçetepe’ye gelip kamp yapmıştık, onların karavanları, tekneleri yaz-kış burada duruyordu. Hep birlikte dalıyor, balık avlıyor, uzun yürüyüşler yapıyor, akşamları yemekler hazırlayıp ateş başında sohbet ediyorduk.

Selamilerle yalnız Gökçetepe’de kamp yapmıyor, değişik yerlere de dalışa gidiyorduk. İki hafta görüşmesek üçüncü hafta birbirimizi ve Mithat’ı arayıp Gökçeada’ya, Çanakkale’ye, Asos’a, Eceabat’a kamp yapmak, dalmak, yüzmek için giderdik. Doğada kamp yapmak, çadırlarda kalmak, birlikte doğayı paylaşmak, yemek yapmak, ateş yakmak, söyleşmek güzel oluyordu. Kampçılık ve dalış en büyük hobimizdi! Doğaya yaptığımız yolculuklar, doğanın zorluklarını birlikte aşma, doğal yaşamı paylaşma insanları birbirine daha bir yakınlaştırıyor, dostlukları daha pekiştiriyor. Selami tüm bunları çok iyi bildiği, yaşadığı için bizleri Gökçetepe’de yalnız bırakmadı, telefonla devamlı aradı.

Sevcan sürekli Belediye Başkanı’na telefon ediyordu, adam onun aramalarından bıkmış olacak ki ‘Bu kış kıyamette buralara niçin geldiniz? Evinizde otursaydınız,’ demek gafletinde bulunmuş. Vay, sen misin bunu diyen! Sevcan açtı ağzını, yumdu gözünü, kahvedekiler şaşkınlıkla Sevcan’ı dinliyorlardı. Bu genç kadın, başkanla nasıl böyle rahat konuşabiliyor? diyorlardı. Sevcan’ı sakinleştirmek olanaksızdı. O, bir başkanın hiçbir şey yapmamasını, vatandaşına yardımcı olmamasını, hele ‘Kış günü evinizden neden çıktınız?’ demesini anlayamıyordu.

Bulgaristan’da her kış kar tatiline gittiklerini, kışların buraya oranla daha soğuk olduğunu; kimsenin bir yerlerde mahsur kalmadığını, kendisinin başkanlık görevini hakkıyla yapamıyorsa istifa etmesi gerektiğini söyleyerek telefonu başkanın yüzüne kapattı. Sevcan’ın telefon trafiği günlerce devam etti, bu telefon konuşmaları bize oldukça pahalıya patladı. Bir ay sonra gelen faturalar çok kabarıktı.

İki akşam üst üste kaymakam bizleri aradı, kurtarma çalışmalarının başladığını, yolun açılacağını, kesinlikle ana yola yürümeye teşebbüs etmememizi söyledi.

Gökçetepe-Köylü Kafe

Gökçetepe-Köylü Kafe

Bakkalımsı kahvede bir masanın etrafında oturmuş çay içiyorduk kaymakam aradığında, hepimizle tek tek konuştu, Sevcan’ın telefonu elden ele geziyordu. Kaymakam yürümeyeceğimizden emin olmak istiyordu. O yolun yürünemeyeceğini, çok tehlikeli olduğunu anlattı. Bize acı bir haber verdi: Altı-yedi kilometre ötedeki Pırnar köyünün öğretmeni, okula yürüyerek gitmek için evden çıkmış ve köye ulaşamadan yolda donarak ölmüş. Bu bizi çok çok üzdü, insanın bu durumda çaresiz kalması, bir şeyler yapamaması çok acı! Yirmibirinci yüzyılda, uzay çağında doğayla uzlaşamamak, ona teslim olmak insana ağır geliyor!

Gökçetepe Kar

Gökçetepe Kar

Bizler yine de yürüme düşüncesinden vazgeçmiş değildik. Bir şekilde ana yola ulaşabileceğimizi düşünüyorduk. Yalnız gelen haberler ana yolun da kapandığı ulaşımın yapılamadığı yolundaydı. Bulunduğumuz yerde herkes bir şey söylüyordu, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz olmuştu. Hiçbir şey yapmamak, o durağanlık insanı sıkıyordu. Bu arada kar yağıyor, yağıyor, yağıyordu; karın yüksekliği bazı evlerin ikinci katını bulmuştu. Bir gün sabahtan akşama kadar kampın girişiyle karavanların bulunduğu yer arasındaki yolun karını küredik, grayderler gelirse kampın içine rahat girsin diye. Sonra bir haber geldi; yolu açma çalışması yapan grayderin biri dereye yuvarlanmış, diğeri arızalanmış. Başka bir haber de ertesi sabah bir askeri geminin geleceğiyle ilgiliydi. Ertesi sabah oldu, ne grayder ne de gemi geldi.

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay

KARAVAN KOMŞULUĞU (Doğadan Zorunlu Kopuş 10)

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

Karavan dostluğu, komşuluğu bizlere çocukluğumuzun samimi mahallelerini anımsatıyordu. İstanbul’un karlar altında olduğu aylardan birinde doğa beyaz halısını İstanbul Çiroz Kamping’e sermişti. Havanın kararmasıyla ortalık daha da beyazlaşmış ve soğumuştu. Biz Sevillerin karavanında film izliyorduk, filme öyle dalmışız ki cama çarpan top gibi bir şey bizi yerlerimizden hoplattı. Ne oluyor deyip perdeyi açtık, dört kafa sekiz göz dışarıya merakla bakarken Şahika Hanım’ın kartopu yaptığını ve anında cama yapıştırdığını gördük, kartopunu yüzümüze yemişçesine başlarımızı geriye çektik.

Şahika Hanım kocaman gülerek kartopu yapıp art arda karavanın camına fırlatıyordu. Komşumuzun kocaman gülüşü bize de yansıdı, izlediğimiz filmin oluşturduğu gerginlikten eser kalmadı. Cama yapışan karların ördüğü dantellerin delikleri arasından Şahika Hanım’ın ‘gelin’ diye işaret ettiğini görünce anoraklarımızı, botlarımızı giyip onların karavanına daha doğrusu minik bahçelerine gittik.

My captured pictureŞahika Hanım’ın eşi Sabri Bey, bahçelerinde taşlardan yaptığı ocakta ateşi yakmış, Şahika Hanım bulgur pilavı yapmış, kampın köpeği Haydut baş köşedeki yerini almıştı. Tüm ağaçlar, yerler bembeyazdı, sanki Çiroz bir masallar ülkesi, Şahika Hanım da bu masallar ülkesinin iyi kalpli kraliçesiydi! Aslında her isteyen kendi masalını yaratabilir. Biz de izlediğimiz filmi unutup kendi masalımızın içinde bulduk kendimizi. My captured pictureÇevrenin beyazlığı gözlerimizi yıkarken üstünden sıcak buhar tüten bulgur pilavıyla acılı turşuyu titreye titreye afiyetle yedik gürül gürül yanan ateşin başında. Ateş gürül gürül yansa da bizi ısıtmaya yetmiyordu o soğuk kış gününde. Yine de gecenin ikisine kadar sürdü bulgur pilavlı sohbet.

İstanbul’un kara yenik düştüğü, okulların kardan tatil ollduğu bir başka zamandaysa aynı bahçeyi paylaştığımız Avni Bey, kuru fasulye pişirmişti. Avni Bey’le Cahide’nin karavanlarının önündeki çadırda toplandık, bir yandan acılı kuru fasulyeyi yiyor, diğer taraftan karın lâpa lâpa yağışını seyrediyorduk. Avni Beylerin karavanıyla bizim karavan arasında kardan tepeler oluşmuştu. Karnımızı doyurduktan sonra bahçeye çıkıp çocuklar gibi kartopu oynadık, yerlerde yuvarlandık.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımla

Karavan Komşularımla

Hangi mevsim olursa olsun cumartesi-pazar sabahları bahçemizdeki büyük tahta masada beş-altı karavan hep birlikte kahvaltı ederdik, kimi zaman da akşamları hep birlikte yemeğimizi yerdik. Nasıl şenlikli olurdu o kahvaltılarımız ve de akşam yemeklerimiz?

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Bu arada beş çaylarımızı da unutmayalım, havanın güneşli olduğu zamanlar mutlaka bir karavanın bahçesinde toplanır neşeyle çaylarımızı içerdik güzel kekler ve börekler eşliğinde.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavanla yaptığımız gezilerde de hava serinse yemeğimizi genellikle karavanda yerdik.

Karavanda yağmurun çatıya tıp tıp vuruşunu, toprağa düşüp toprakla bütünleşmesini, toprakla yağmur karışımından çıkan kokuyu çok severim.

Komşum Sanem’le yağmurlu günlerde karavanın camını açar, yağmurun yağışını seyredip müziğini dinlerken saatlerce sohbet ederdik. Yağmurun sesine Yavuz’un engin müzik bilgisiyle seçtiği müzikleri de katardık. Karavanda müzik dinlemek, hiçbir yerde müzik dinlemeye benzemezdi. Müzik doğayla bir senfoni oluştururdu.