ATEŞ BÖCEKLERİNİN AŞK DANSI

ateş böceği-abSiz hiç ateş böceklerinin aşklarına tanık oldunuz mu? En son ne zaman ateş böceği gördünüz?

Haziran ayının son haftasıydı, Çatalca’nın köylerinden biri olan Karacaköy’deydik. Köyün merkezine beş yüz metre uzaklıkta yeşillikler içinde bir arazideyiz. Arazi arkadaşlarımız Mehpare-Münir Tecimen’in. Sık sık karavanla geliriz buraya. Karacaköy ve çevresindeki köyler çok güzeldir! Doğayı doya doya yaşayabilirsiniz burada. Karavanımızı ağaçların hemen önüne park ettik, çevrede kayda değer bir yapı yok. Yerleştikten sonra Karacaköy’ün güneyinde bulunan Belgratköy’e yürüdük. Yürüyüşten döndükten sonra yemek hazırlığı yaptık, yeşillikler içinde yemeğimizi yedik.

Karavan

Karacaköy

Her taraf yemyeşil, kuşlar nasıl ötüyor, nasıl ötüyor! Sağ tarafta, ağaçların arasında küçük bir dere var herhangi bir yere akmayan. DSC02819-minik dere-ab

Hava kararmaya başladı ve bir anda dere tarafında bir şeyler yanıp sönmeye başladı, ‘Bunlar da ne?’ derken onların ateşböcekleri olduğunu anladık. Hava karardıkça onların ışıkları parlıyor, belirginleşiyordu. O akşam köyde de düğün vardı. Davul zurna en oynak oyun havalarını çalıyordu. Kuşlar sustu. Davula olanca gücüyle vuruyordu davulcu.

Ateş böcekleri ışıklarını yakıp söndürüyor. Dört bir yanımız ateş böcekleriyle doldu. Öyle onlarca, yüzlerce değil, binlerce belki de milyonlarca ateş böceği uçuşuyor, dans ediyor, aşklarını dünyaya ilan ediyorlar. Arada sırada yoldan geçen araçların farları, onları görünmez kılsa da araçlar geçtikten sonra karanlık; ağaçları, çayırı, çimeni kaplıyor. Bu karanlık kötülükleri, çirkinlikleri barındıran bir karanlık değil. Bu karanlık güzelliği, aydınlığı, aşkı gösteren bir karanlık. Karanlığın her noktası ışıl ışıl. Hülyalı, karanlık bir gece. Karanlığın içinden binlerce pırıltı çıkıyor; aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya hareket ediyor pırıltılar…

Ateş böceği

Ateş böceği

Her yeri ateş böcekleri kapladı, nasıl ışıyorlar!.. Işık yakmıyoruz, karanlıkta ateş böceklerinin ışıltıları içimizi ışıtıyor. Gökte yıldızlar, yerde ateş böcekleri. Her yönden umut ışıkları fışkırıyor. Ülkemizin de buradaki gibi ateş böcekleri tarafından aydınlatılmasını; cahilliğin, geriliğin, akla dayanmayan törelerin yok olmasını… herkesin aydınlanmasını, beyinlerin, gönüllerin ışımasını diliyoruz.

Milyonlarca ışık göz kırparak uçuşuyor, davul eşliğinde halay çekiyor, misket, çiftetelli, zeybek, İzmir karşılaması oynuyor. Uçan ışıklar bize doğru geliyor, bulunduğumuz yer ateş böcekleriyle dolu. Burnumuzun ucunda, ayağımızın dibinde, omuzlarımızın üstündeler… Bu gece ateş böceklerinin baskınına uğradık. Ne güzel bir baskın bu! Gerçi bir yıl önce yine haziran ayında Abana-Şenyuva Orman Kampı’nda kamp yaparken onlarca ateş böceğinin uçuştuğunu görmüştük, çam ağaçlarının arasında uçuşuyorlardı. Ne kadar hoşumuza gitmişti onları seyretmek!..Ancak bu akşam Karacaköy’deki gibi milyonlarca ateş böceğini bir arada hiç görmedik. İnsan ömrü boyunca böyle bir şölenle kaç kez karşılaşabilir? Bu sorunun yanıtını veriyorum: bizim için bu bir ilk ve tek!  İçimiz içimize sığmıyor! Kalbimiz yerinden çıkacak sanki! İşte mutluluk bu! Milyon yıldızlı göğün altında milyonlarca ateş böceğiyle birlikteyiz. Ateş böceklerinin de düğünü var, köydeki düğünle aynı anda.

Ağaçların, otların arasının bıcır bıcır ateş böcekleriyle dolu olması inanılmaz bir şey! Sanki yıldız yağmuru… gökyüzünde değil yeryüzünde. Her taraf yanıp sönen ateş böcekleriyle aydınlanmış. Karanlığın her noktasından adeta fışkırıyorlar, dünyaya aşklarını kanıtlamak için.

Muhteşem, harika, olağanüstü… Türkçe sözcükler yetmiyor, aklıma gelen değişik dillerdeki en güzel sözcükleri art arda sıralıyorum; sözcükler ateş böceklerinin aşkını, düğününü, dansını, zarifliklerini, ışıltılarını, aynı anda binlercesinin ışıklarını saçmasını anlatamıyor. Sözcükler yetersiz, daha çok sözcük üretmeliyiz… Güzel anlamlar yüklü sözcükler… Dilimize girecek güzel anlamlı, yeni sözcükler; yaşamımızı daha anlamlı yapacak, onu renklendirecek; düşüncelerimiz, duygularımız olumlu yönde gelişecek. Çirkinlikler, haksızlıklar, eşitsizlikler yok olacak. Tüm kötülüklerin; iyinin, doğrunun, güzelin karşısında bir değeri kalmayacak, eriyip gidecekler. Ah, keşke! Keşke! Keşke!

Davul aynı ritimleri çalmaya devam ediyor, biz davul sesine doyduk. Ateş böceklerimizi bırakmak istemiyoruz da davulu daha fazla dinleyemeyeceğiz. Karavana girip pencereden ateş böceklerini seyretmeye karar veriyoruz. Davulun sesi, karavanın kapısını kapadığımız halde duyuluyor. En iyisi bir cd çalalım deyip cd’lerin durduğu raflardan sağdakine uzanıyorum, üst üste duran elli cd arasından rasgele bir cd çekiyorum. Merakla cd’nin üzerindeki yazıyı okuyorum: “Edirne Romanları”. Olamaaaaz!!! Şansa bak, iki saattir Roman havalarının en âlâsını dinledik!.. Onu cd çalara koymuyorum. Bir kez daha şansımı denemek istiyorum. Ortalardan bir cd çekiyorum. Çaykovski’nin Fındıkkıran ve Kuğu Gölü Balesi Suitleri.

Devlet Opera ve Balesi tarafından defalarca sahnelenen, keyifle izlediğimiz bale eserleri. Müzik bizi AKM’ye götürüyor.

Fındıkkıran balesi

Fındıkkıran Balesi

Koltuklarımıza oturmuş önce Fındıkkıran’ı sonra  Kuğu Gölü’nü izliyoruz, uzun yıllar orada oyun izleyemeyeceğimizin hüznüyle. Atatürk Kültür Merkezi’nin restore edilip bir an önce açılması en büyük dileğimiz. AKM’de tiyatro, bale, opera izlemeyi çok özledik, İstanbul gibi bir kültür kentine AKM çok gerekli! Karavanın perdelerini ve müziğin sesini sonuna kadar açıp dışarıdaki ateş böceklerini seyrediyoruz. Ateş böcekleri baleden hoşlanırlar mı? Bir balerin gibi dans edebilirler mi? Göreceğiz bakalım Çaykovski’nin Fındıkkıranı’yla nasıl dans edecekler. Aaa, valla bunlar bale eğitimi almışlar! Ateş böceklerinin bilmediği dans yok. Davulla halay çekenler şimdi de Fındıkkıran’la bale yapıyorlar. Müziğe nasıl da uyum sağladılar.

Ateş böceklerinin anında uyum sağladığı bale sanatı, ne yazık ki toplumumuzda hak ettiği yerde değil!.

Kuğu Gölü Balesi

Kuğu Gölü Balesi

Müzik değişti ateş böceklerimiz Kuğu Gölü’yle dans ediyor  şimdi. İnanılacak gibi değil! Ateş böcekleri hiç yorulmaz mı? Işık oluşturan güç kaynakları tükenmez mi? Onlarla biz de coşuyor, dans ediyoruz.

Gözlerimi ateş böceklerinin dansından güçlükle ayırıyor, dere kenarında yükselen ağaçlara bakıyorum. On metre yüksekliğindeki ıhlamurla arkasındaki akça ağaç, tek ağaç izlenimi veriyor ve değişik bir görüntü oluşturuyor. Sanki dikenlerini çıkarmış bir kirpinin üzerinde oturan, kirpiye rahatsızlık vermek istemeyen, başını ve sırtını dimdik tutan, saçları dikelmiş bir çocuk. Kirpi ve çocuk. Niye kirpiye benzetiyorum akça ağacı?

Akşamüstü yürüyüş yaparken  Belgratköy’e giden yolda gördüğümüz kirpiden etkilenmiş olabilir miyim? Kirpi yolun karşısına geçmeye çalışırken bize takılıp peşimizden gelen, gövdesi beyaz, sağrısı dar, kafası kahveyle kızıl arası bir renk olan, güzel gözlü av köpeği yanımızdan ayrıldı. Hızla kirpinin yanına gitti, yürümekte olan kirpi durdu, dikenlerini çıkardı, kafasını saklamaya çalıştı. Köpek onu koklarken o sessiz, sakin duruyordu. Köpeğin burnu kirpinin dikenlerine değdi, köpek bunun ne olduğunu anlayamadı, kirpinin etrafında dolaşıp bir daha koklamaya çalıştı. Kirpinin dikenleri burnuna batınca onun yanından koşarak ayrıldı. DSC03472 kirpi-aKöpek gidince kirpi başını kaldırdı, kalkık burnu kirpiye öyle şeker bir hava veriyordu ki… Şirin bir hayvandı! Evet, evet kirpiden etkilenmişim, ağacı kirpiye benzetmem bundan.

Kirpi ve çocuğun yan tarafında ellerini yana açmış, kafasını gökyüzüne kaldırmış devasa bir adam var. Adamın yanındaysa iki kadın bu adam ne yapıyor der gibi kafalarını birleştirmiş duruyorlar. Gün ışığında bunların hiçbiri yoktu, sadece on-on beş ağaç vardı. Gece ağaçlar değişik kimliklere bürünüyor anlaşılan.

Kadınların merak ettikleri gibi ben de merak ediyorum adamın baktığı yeri. Onun bakışını takip ediyorum. Sola doğru! İlerde, epey ilerde kavak dallarının göğe ulaşmaya çalıştığı yerde, kavağın dalları arasında parça parça altın gibi ışıklar görüyorum. En az iki yüz metre uzaklıktaki ağacın kavak ağacı olduğunu karanlıkta nasıl bilebiliyorum? Şu anda sadece ağacın dallarını ve dalların arasından vuran parça parça aydınlığı görüyorum. Ağaçların kavak olduğunu önceden biliyordum. Dalların ardında sokak lambası mı var? diye soruyorum, sonra köyün dışında olan bu yerin ana yolunda sokak lâmbaları yok, tarlalarda mı olacak diye düşünüyorum.

Untitled-100.ay-ab jpgBen düşünürken sarı aydınlık artıyor; parlıyor, parlıyor sarı bir yuvarlak çıkıyor ortaya. Tepede duran yıldıza yaklaşmaya çalışıyor.
Ay yine bizi şaşırtmayı başardı; sapsarı, parlak bir çiçek gibi gökyüzünde açtı.

Baharda doğaya sarının hakim olduğunun farkında mısınız? DSC02319-sarı çiçek-abBen mayıs ve haziran aylarında Karacaköy’de sarının egemenliğini gördüm. DSC02290-sarı çiçek 2 abAğaçların arasında, yol kenarlarında, tarlalarda onlarca değişik çiçeğe rastladım; bunların ortak özellikleri: renklerinin sarı olmasıydı. DSC02588-sarı çiçek 3-abÇeşitli boyutlarda çiçeklerdi bunlar, daha önce hiç dikkatimi çekmemişti onlarca farklı sarı çiçek. Baharın gelişini sarılar müjdeliyor.

 

 

 

 

DSC03176-b DSC03945sarı çiçek 8 ab

DSC03946-sarı çiçek 7 ab

DSC03144-sarı çiçek 6 ab

DSC07091-sarı çiçek 9 a

DSC02661 sarı çiçekler kanola ab

r003-034

Untitled-25b

Untitled-49 Çaykovski’nin valsleri eşliğinde ay yükseliyor. Ayın büyüsü bir an için ateş böceklerini unutturdu. Ateş böcekleri vals yapıyor şimdi de. Ay sarıdan gümüşe dönünce onların ışıltılarını seçemez olacağız. Ne güzel bir gece! Ömrümüz boyunca görmediğimiz bir şeye, sayılamayacak kadar çok olan, binlerce yok yok milyonlarca ateşböceğinin aşklarının dansına tanık olduk. Ne olur, ne olur betona yenik düşmeyelim!.. Ateş böcekleri hâlâ yaşıyorken onları öldürmeyelim, kendi ruhumuzu yok etmeyelim. Çocuklarımız da onların aşk danslarını görsün, onlarla dans etsin. Bırakalım gecelerimizi ateş böcekleri ışıtsın.

Ay ortalığı aydınlatınca ateş böceklerini göremez olduk. Biz de gönül sarhoşluğuyla daldık uykuya. Düşümde ateş böcekleri, ay, yıldızlar, köy düğünü, davul-zurna, Çaykovski, kirpi, köpek, Bizans’ın Basileus’u İrene, tasvirleri, hipodrom, Büyük Saray, Yeni Saray, Konstantinopolis: Işık Şehir, Ebedi Şehir İstanbul… hepsi birbirine geçti… Gerçekler, düşler, kitaplar, yazarlar, kitapların kahramanları, doğa…

Sabah, güzel sesli kuşlar korosunun eşsiz müziğiyle gözümüzü açtık: doğanın sesleri, güneşin pırıltısı, ağaçların hışırtısı, çimenlerin, çiçeklerin salınışı… Kalkıp dışarıya çıkayım diye düşünürken uykunun tatlı koynuna düştüm yeniden. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Karavanın tavanına vuran tıp… tıp… tıp… tıp sesleriyle düşlerimden ayrılırken tıp, tıp, tıp, tıp, tıp… Tıp’lar kalınlaştı, kalınlaştı. Bardaktan boşanır gibi değil kovadan boşanırcasına yağmaya başladı yağmur. Karavanda uyumak harika bir şey! Yağmurun, hangi hızda olursa olsun, karavanın tavanına vurması çok çok hoş! Doğanın bir parçası gibi duyumsuyor insan kendini.

Yağmur damlaları sertleşerek biçim değiştirdi. Karavanın tavanı doluları karşılıyor hiç yakınmadan. Sesler artık takır takır, takır takır, takır takır! Doluların takırtısı keyfimize keyif kattı. Bir anda Münir ağabeyin bir gün önce çapaladığı fasulyeler, kabaklar geldi aklımıza:

“Eyvah sebzeler zarar görmese bari!” diye fısıldaşıyoruz. Dolular fısıldaşmamızı duymuş olacak ki hızlarını yavaşlatıyor, sakinleşiyor, uysal bir yağmura dönüşüyor. Yağmur damlaları hafif tınılar çıkarıyor artık. Dingin damlalar. Güneş ışımaya başlıyor, güneşe eşlik eden kuşların ötüşleri müziğimiz oluyor. Ötenler bülbül değil! Bülbüller, bahçedeki yedi veren güllerine bütün gece aşklarını ilan etmişlerdi.

karavan 5-bÜst kattaki yatağımızdan oturma odamıza indik, iki adımda kendimizi mutfakta bulduk, çay suyunu ocağa koyduk. Yağmur karavanın sağ tarafındaki cama vuruyor hafiften. Sol tarafın penceresini açıp kahvaltımızı hazırlıyoruz. Demlenen çayın kokusuyla; yağmurun, çimlerin, toprağın, ağaçların kokusu karıştı. Rüzgârın hareketlendirdiği ağaçların fısıldadığı sevgi sözcükleriyle kuşların nağmeleri birbirini tamamlıyor.

Gecenin karanlığındaki kirpiyi, çocuğu, adamı, kadınları görmek için ağaçlara bakıyorum. Hiçbiri yok!.. Hepsi gecenin gizinin konukları olmuş anlaşılan. Onlarca ağaç iç içe, sarmaş dolaş; dallarını, yapraklarını sallıyor. Sabah yağmuruyla yıkanıp paklanmışlar. Yaprakları ışıl ışıl parlıyor…

DSC02114bulut abAğaçların üstünden, gözümüzün önünden beyaz, bembeyaz bulutlar geçiyor.DSC02851-bulut ab Bulutları yakalıyorum fotoğraf makinemle. Türlü şekiller, kişiler, nesneler…

 

 

SARAYLI KAMPÇI

Saray’dan çıkan 14-15 yaşlarında on beş genç, yoldan kendilerini alacak bir araç geçer umuduyla hem yürüyor hem de yolu kolluyordu. Öyle sık araç geçmezdi buralardan. Ara sıra Kıyıköy’e ya da Kırklareli’ne giden kamyonlara rastlanırdı.

Şöyle büyük bir kamyon geçse de arkasına doluşsak diye konuşurlarken bir homurtu duyuldu, ses homur homur homurdanarak git gide yükseliyor, yer zangır zangır titriyordu. On beş yürek, on beş çift göz heyecanla köşeyi dönecek olan homurtunun sahibini bekliyordu. Siyah dumanlar çıkartarak, tozu dumana katarak, sallana titreye gelen eski mi eski model kamyonu gören gençler zıplamaya, el sallamaya başladılar. Çocukların hoplamalarını, zıplamalarını gören yaşlı aracın yaşlı sürücüsü durup çocuklara gidecekleri yeri sordu. Çığlık çığlığa ‘Bahçeköy’e Bahçeköy’e!’ yanıtını alınca atlayın arkaya, dedi.

Üç dakika içinde on beş genç, yaşamlarını sürdürmek için yanlarında bulunan eşyalarıyla attılar kendilerini kamyonun arkasına. Neşeyle türkü söyleyip el çırpıyorlardı, en az on kilometre yürümekten kurtulmuşlardı.

Bahçeköy’ün çıkışında ‘zınk!’ diye duran kamyonu çarçabuk boşaltan gençler, yaşlı sürücüye neşeyle teşekkür ettiler. Adam, ‘gençlik ne güzel şey!’ dercesine gülümsedi onlara.

Gençler, Bahçeköy yolundan ayrılıp bir patikaya girdiler. Hepsinin ellerinde birer nacak, sırtlarında çuval, iki kişinin taşıdığı tahta kasalarda su, soğan, patates, domates, biber ve içecekler… vardı. Sırtlardaki çuvalların biri tıka basa ekmekle, diğerleriyse gençlerin çadırları, battaniyeleri, giysileriyle doluydu.

Kastro Ormanı

Kastro- Orman

Yörelerinin türkülerini söylemekteydiler. Yürüdükleri yol, yol değildi! Bir cangılın içinde nacaklarının yardımıyla zorlukla yol alabiliyorlardı. Ormanda domuz ve yılan çoktu… Her an yanlarında bir domuz bitebilir, önlerine bir-bir buçuk metre boyunda yılan çıkabilirdi. Onlar 14-15 yaşın verdiği coşkuyla, cesaretle ne yılanları ne domuzları akıllarına getiriyorlardı.

Kastro-Orman

Kastro-Orman

Onları yıldıran, ağaçlara sarılarak yükselmiş olan dikenli sarmaşıklardı. O sarmaşıklara dokunmayagör canın yanar, kendini dikenlerinden kurtaramazsın. Yaşam alanına giren insanlardan nefret eden dikenli sarmaşığın eline düştün mü bittin demektir. Öl daha iyi! İşte, nacaklar tam burada işlerine yarayacaktı!

Gençler, ellerindeki nacaklarla dikenli bitkiyi bir tarafından kesip alaşağı edip sonra da üstüne basıp geçtiler. Güçlü bir ağaç olmadan yukarılara çıkamayacak olan sarmaşık, böylece lâyığını buldu.

Yedi kilometrelik orman yolunu dikenli sarmaşıklarla mücadele ederek yürümeleri üç dört saatlerini aldı, yolun sonunda çevresi meşe ormanlarıyla kaplı bir alana geldiler. Bu alanın zemini çevredeki ağaçlara inat kapkaraydı. Eskiden bu alanda odun kömürü yapılır, bu doğa harikası yer torluk olarak kullanılırmış. Ağaçların arasından bir dere görülmekte, çok yakından gelen dalgaların sesleri işitilmekte. Dalganın sesi var da denizin görüntüsü yok! Sık meşe ormanı denizi saklamakta…

Gençler dere kenarında ağaçların elverdiği yerlere çadırlarını kurmaya başladılar. Pratik kurulan çadırlardan değildi bu çadırlar. Eski, hantal çadırları kurmak, yataklarını hazırlamak epey zamanlarını aldı. Bir şeyler atıştırıp soluğu kömür tozuna bulanmış sahada aldılar. Kıyasıya bir maç yaptılar. Sanki onca yoldan gelmemiş gibi! Maçın sonunda herkes zenci oldu. turgut 2 054gözler-DSC05285gözlerKapkara suratlarda parlayan kahverengi, ela, mavi, yeşil gözler. Onların delifişek gözlerini, kıyasıya yaptıkları mücadeleyi bugünkü büyük takımlar görseydi 00410009gözler hepsini takımlarına transfer eder, turgut 2 059-gözler
r003-013-gözler

dışarıdan zenci futbolcu ithal etmezlerdi.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Yapılan kıyasıya maçtan sonra hepsi kendini dereye atıp yıkandı, gencecik çocuklar anında kömürün isinden pisinden arındılar. Derede yıkandıkları yetmezmiş gibi yüze yüze denize ulaştılar.

Kastro deniz-kumsal

Kastro deniz-kumsal

Karadeniz’in bir günü bir gününe uymaz; bazı günler sakin olan deniz bazı günler azgın, acımasız dalgalarla kıyıyı döver. Karadeniz insanı şaşırtır, dalga bir anda ayağınızın altındaki kumu çeker, sizi boşlukta bırakır. İyi yüzme bilenler, dalganın oyununa ayak uydururlar; fakat ayak uyduramayıp oyuna gelen de çok olur Karadeniz’de.

Gençler Karadeniz’de yüzdükten sonra kamp alanına geldiler, akşam olmak üzereydi, yanlarında bir şeyler getirmişlerdi; burada ana gıdaları balık ve pavurya olacaktı. Ağlarını henüz hazırlamamışlardı. Hazırlamış olsalardı bile ağları Elmalı Deresi’ne atacaklardı, Elmalı bulundukları yerden iki üç kilometre ötedeydi. Gençlerden biri o zaman iş bizim eski tüfeğe kaldı diyerek çadırından bir çakar almaz çıkardı. Bir başkası da ben de şu akıllı kefallara bakayım, belki şu iki küçük ağla bir iki kefal yakalarım deyip bir arkadaşını da yanına alarak dereyle denizin birleşme yerine doğru yolu tuttu.

Kastro deresinde sazanlar az sonra başlarına geleceklerin bilincinde olmadan oynaşıyor, atlıyor zıplıyorlardı. Koca koca sazanlar nasıl da yukarıya fırlayıp ‘paaat!’ diye suya düşüyorlardı. İnsan sazanların oyunlarını seyretmeye doyamıyordu, gençler de onların oynaşmalarına bayılıyorlardı, on beş aç karın daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, tüfekli arkadaşlarını tempoyla balıkları vurmaya teşvik etti. Hep bir ağızdan haydi en büyüğünü ‘Vur! Vur! Vur!’ diye bağırıp el çırpıyorlardı.

Tüfeğini büyük bir havayla eline alan genç, kendinden emin ilk atışını yaptı. Havaya sıçrayan bir sazanı ıskaladı; ikinci, üçüncü, dördüncü atışında da herhangi bir şey vuramadı. Arkadaşlarına ; çok şamata yapıyor, dikkatimi dağıtıyorsunuz, sessiz olun, dedi. Kastro’ya bir anda bir sessizlik hakim oldu, kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnız balıkların sıçramalarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Kocaman bir sazan neşeyle suyun yüzeyine fırladı, onun fırlamasıyla tüfeğin ‘çıtoov!’ diye patlaması bir oldu. Neşeli fırlayış ölümle noktalandı. Derenin üzeri kana bulandı. Arkadan gelen iki patlama, iki sazanı daha cansız düşürdü suya.

Gençler, akşam yemeklerini kaçırmamak için atladılar suya, vurulan sazanları kaptılar. Sazanların biri dört, diğerleri ikişer kilo kadardı.

Diğer yandan derenin ağzına ağlarla gelen iki genç, kefalların sığ suda cirit attıklarını gördü. Önce bir ağı gerdiler, ağların uçlarını taşlara bağladılar. Kefalleri tek ağla yakalayamayacaklarını biliyorlardı; ancak bir deneyelim, dediler. Kefaller ağı fark eder etmez ağın üstünden diğer tarafa atlıyorlardı. Hiç niyetleri yoktu ağa yakalanmaya. Eee, boşuna kefal için akıllıdır, dememişler. Amaaa, gençler bu konuda deneyim sahibi olduklarından ikinci bir ağ daha getirmişlerdi. Elli santim arayla ikinci ağı da kurdular. Birinci ağı aşan hayvanlar ikinci ağa takılıyordu. Bir saat içinde ağa altı-yedi kefal takıldı, ağa takılan kefalleri bir bezin içine koyan gençler, arkadaşlarının yanına gidince sazanları gördüler. Sazanın yanında kefalin lafı olmazdı; ama hiç yoktan iyiydi.

Gençler hemen iş bölümü yaptılar; kimi balıkları temizliyor, kimi salata yapıyordu. Dört-beş genç de nacaklarını, iplerini alarak ormana daldı. Gece yakacakları ateş için odun toplayacaklardı. Yaş ağaçlara ellerini sürmezlerdi, onlar ayakta duran kuruları şöyle bir sallar, yere yıkar iplerle bağlayarak sırtlarına vurup kampa getirirler, önceden yaptıkları ocağa odunları yerleştirip ateşi yakarlardı. Bütün yemekleri bu ateşte pişerdi. Ateş yakarken çok dikkat eder, ateşin çevreye yayılmaması için büyük özen gösterirlerdi. Orman onlarındı, mallarına zarar gelmesini istemezlerdi. Gece en büyük ışık kaynakları kuru meşe dallarının yanarken yaydığı kırmızı-mavi alevlerdi. Kamp ateşi etrafındaki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Her biri gözlerini alevlerden alamayarak türlü düşler kurardı.

O gece de nefis balık ziyafetinden sonra iş bölümü yaptılar, nöbet günlerini ayarladılar, her gün iki kişinin nöbetçi olması gerekiyordu. Nöbetçiler yemekten, bulaşıktan, çevre temizliğinden sorumlu olacaklardı.

Ateşin çevresinde neşeyle günün olaylarını konuştular, ateş kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyordu. Kastro aslında vahşi bir yerdi, insan yoktu; domuz, yılan, çakal çoktu.

DSC02345-Münir Tecimen ateş-abKalın meşeler gürül gürül yanarken alevlere mavi gözlerini dikmiş ak saçlı adamın belleğinden tüm bunlar film şeridi gibi geçiyordu. Gözlük camlarının buğulandığını anlayınca gözlüğünü çıkarıp tişörtünün kenarıyla sildi. Ne kadar zaman geçti o günlerden bu yana? diye düşündü.Şöyle bir geçen yılları hesapladı,DSC02109-Münir Tecimen kırk yedi-kırk sekiz yıl olmuş. Nasıl, ne zaman geçti gitti onca yıl? dedi kendi kendine.

Müzik öğretmeni İsmail Bey’i anımsadı, onu hiçbir zaman unutmamıştı zaten. Nasıl unutabilirdi ki?

Hayatımda kullandığım ilk ve tek tüfeği İsmail Bey vermişti bana, diye düşündü. On ikilik bir çifte…

«Münir oğlum, Kastro gibi insan elinin değmediği bir yerde kamp yapıyorsunuz, orada çok yılan olur, al bu tüfeği yanında bulunsun,» demişti müzik öğretmenim.

Müzik öğretmenim tüfeği vermekte ve beni uyarmakta haksız da değildi! O zamanlar her gün bir-bir buçuk metre boyunda en az on-on beş yılanla boğuşurduk. Biz onlara zarar vermek istemezdik; çünkü onların yaşam alanıydı Kastro. Denize giderken çadırlarımızı bazen kapatır, bazen kapatmazdık. Bu yılanlar için fark etmezdi, denizden gelince bir bakardık koca bir yılan sarım sarım sarılmış yatağımızın ortasına çöreklenmiş…

Ulan burası benim yatağım, ne işin var burda, çek git, dersin; hiç oralı olmaz yatar dururdu. Haydi, sonra bir kavga çıkardı aramızda, ister istemez onlara zarar verirdik, kimi zaman öldürürdük onları.

Bir gün bir öğle vakti, güneş tüm kızgınlığıyla tepemizdeydi… Hava da bu kadar mı sıcak olur! Kamp ateşimizi yaktığımız yere yakın bir yerde, altmış-yetmiş santim boyunda, ince bir su yılanı gördük.

Kastro-kumsal

Kastro-kumsal

Kamp ateşini genellikle kumsalda yakardık. Garibim yılan dereden kumsala nasıl gelmişse gelmiş… Kâmil arkadaşımız iyi darbuka çalardı, su yılanını görünce Hint fakirlerine öykünüp eline bir teneke parçası aldı, başladı düm teka, düm tek diye çalmaya… Yılanı oynatacak sözüm ona(!) Kâmil büyük bir hevesle tenekeye vuruyor, yılanın oralı olduğu yok.

Hayvan canını kurtarma derdinde. Kumlar, cam gibi. Yine de hayvan zor da olsa sürünerek Kâmil’in kötü müziğinden kurtulmak istiyor. Sağa gidiyor Yoğurtçu Arif’in oğlu İhsan kesiyor önünü, hayvan sola dönüyor Karamahmut’un İlker geçmesine izin vermiyor, diğer tarafta Kâmil’le ben yılanı engelliyoruz. Bizler çok eğleniyoruz, elimizdeki sopalarla hayvanı dürtüklüyor, onu ileri geri oynatıyoruz.

Biz geleceğin öğretmenleri o yılanla en az kırk beş dakika uğraştık. Hayvan bir ara kafasını kaldırdı, onunla göz göze geldim, yorulmuş, umutsuz bir hali vardı. Bizlerden kurtulamayacağını anlamış olacak ki kafasını arkaya doğru attı, belinde bir yere dokundu dokunmadı… o anda öldü hayvan. Şaşılacak şey dokundu dokunmadı… Onun zehirli bir yılan olduğunu sanmıyorum; ama yılan kendini zehirleyip intihar etti diye düşünüyorum. Artık bu durumu gururuna mı yediremedi, ne bileyim neye yediremedi de gözümüzün önünde intihar etti. Aradan elli yıla yakın zaman geçti, böyle bir olayı bir daha ne gördüm ne duydum. Müthiş bir şeydi benim için! Yılanın çaresizliği bende derin izler bıraktı. Onun çektiği acıyı ben de çektim. Çocuklukta insan bazen acımasız oluyor, karşı tarafa verdiği, vereceği zararı düşünemiyor. Yılanın umutsuz bakışı, sonra da intiharı oynadığımız oyunun yanlış olduğunu gösterdi bana.

Acaba yılanın intiharını diğer arkadaşlarım da hatırlıyorlar mı? Onlar da benim gibi yılanın çektiği acıyı duydular mı? Yoksa sadece ben mi etkilendim bu olaydan? Kimi zaman birden fazla kişi bir olaya tanık oluruz, aradan yıllar geçer, o olayla ilgili yaşananları karşılıklı anlatırız. Anlatılanlar bizleri şaşırtır, zira herkesin anımsadığı farklıdır. Herkes olayı kendine göre yorumlamış, değişik durumlardan etkilenmiştir; üstüne üstlük bir de zaman, örtüsünü örtmüştür geçmişin üzerine.

İlker’e, İhsan’a, Kâmil’e sorsam benim hissettiklerimi onlar da hissettiler mi diye? Belki de hiçbiri anımsamayacaktır!

Yılanlardan başka bir de domuzlar vardı. Gece oldu mu yemek kokusu onları cezbeder, yiyeceklerin olduğu bölüme uğrarlardı. Yemeğin kokusuna gelen domuzları bizim kokumuz kaçırtırdı. Çakallardan söz etmeden geçmek olmaz.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Hiç unutmuyorum bir gece derenin dibinde yatıyorduk, gündüz yılanlar basmış çadırlarımızı, güç bela onlardan kurtulmuşuz, arkadan domuzları kovalamışız. Derken derenin karşısında ‘çav, çav, çav!’ diye bağıran çakalların sesiyle ayağa dikildik. Yataklarımızı çadırlardan çıkardık, derenin yarım metre yukarısına yaydık. Onlarca çakal karşı kıyıda çakal çakal uluyordu, bir ara bağırmaları kesildi, suya şapır şupur atlayıp yüzmeye başladılar, bize doğru geliyorlar, biz de tıs yok, ellerimizde fenerler bekliyoruz.

Bunlar ne menem hayvandır bilmiyoruz, karaya çıkan çakallar köpekler gibi silkelendiler, onların silkelenmelerini duyar duymaz hepimiz aynı anda ‘şak!’ diye fenerlerimizi yaktık. Ortada çakal makal yok, çakal olmadığı gibi tık yok tık!.. Ne şıpırtı, ne tıkırtı, ne bir ağacın yaprağının sallanması… Hiçbir şey! Çakal nasıl bir hayvansa yanıbaşınızda nefesini hissediyorsunuz, göremiyorsunuz. Her gece çakallarla uğraşırdık, bu yaşa geldim kendime soruyorum: «Çakal gördüm mü?» Görmedim. Ama elimle dokunacak kadar yaklaştım. Bazı insanları çakala benzetirler, işte o tip insanlardan çok çekinirim.

Hayvanların bütün derdi karınlarını doyurmaktır. Bütün gün ve gece yiyecek peşinde dolaşır dururlar. Yiyecek ve korunma temel gereksinimleridir. Gerçi bizim Kastro’daki yaşamımız hayvanlarınkine paraleldi. Korunuyor ve karnımızı doyurmak için avlanıyorduk. Karnımız toksa eğleniyor, söyleşiyor, oyunlar oynayıp yüzüyorduk. Açsak tek amacımız karnımızı doyurmanın bir yolunu bulmaktı…

Sabah kahvaltılarımızı hiç unutmuyorum, kahvaltıda pavurya ve bal yerdik. Ekmeğimize balı boca eder üstüne pavuryanın bacaklarının kalın kısmından çıkardığımız eti koyar afiyetle mideye indirirdik. Ondan sonra bizleri tutana aşk olsun, ne enerji verirdi balla, pavurya. Yalnız pavuryayı canlı canlı kaynar suya atmak hiçbirimizin hoşuna gitmezdi, onun sıcak suya atıldığında çıkardığı incecik ciyak sesi tüylerimizi ürpertirdi.

Öğlen ve akşam yemeğimiz balıktı. O zamanlar derelerde, denizde balık boldu. Kimyasal atık derdi, çevre kirliliği yoktu, her şey doğaldı. Saray pazarından aldığımız domates, biber, patates, soğan, sarımsak hep yöremizde yetişirdi. Öyle Çin’den sarımsak, İsrail’den domates tohumu gelmezdi. Yerli malı kullanırdık yerli! Her çarşamba Saray pazarına gider, alışveriş yapardık…

Balıklarımızı da dereden ve denizden tutardık. Sadece benim dört ağım vardı, bir tanesini kimi zaman hırçın, kimileyin uysal olan Karadeniz’e; diğer üçünü de Elmalı Deresi’ne atardım.

O derede en çok sazan tutardık, bir de bıyıklı bir alabalık vardı, çok lezzetliydi. O bıyıklılar ağımıza gelmişse çok sevinirdik. Istranca’dan İstanbul’a su götürebilmek için pek çok irili ufaklı derenin üzerine minik barajlar yapıldı; Elmalı da bu derelerden biri.

Sadece derede değil, denizde de balık tutardım. Tekir ağı denilen ince gözlü ağımın ucunu önce kıyıda bir taşa bağlar, yüze yüze Kastro’nun açıklarındaki kayalıklara gider ağı dört beş metre derinliğe bırakırdım. Ağla gidebileceğim yerin derinliği en fazla dört-beş metreydi. Sabah erkenden önce denizdeki ağı toplardım. Denizden çıkardığım ağın renkliliğini hiç unutmadım, unutamam da… Deniz yaşamının küçük bir tablosu gibi olurdu ince gözlü ağım. Yalnız uykunun esiri olduğumda ağlar güneşi görür ve olanlar olurdu. O çağnozlar ağa doluşur önüne çıkan canlıyı ya da cansızı biçerlerdi. Ağın kurşunlarla bağlı olan alttaki ipini keserlerdi, bir keresinde baş parmağımın ucunu götürüyorlardı da zor kurtardım parmağımı. Tüm bunlar bana iyi ders oldu, her zaman vakitli kalkmaya çalışıp ağı ve balıkları çağnozlara kaptırmamaya  çalıştım.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Ah Kastro! Bana doğayı öğreten, sevdiren yer… Deniziyle, ormanıyla, deresiyle… Evet deresiyle… ille de dere… DSC02244.-orman-dere-abDoğada benim olayım dere… temiz, şırıl şırıl akan bir dere… DSC02249-Dere-orman-abOnun sesini, şırıltısını duyacağım bir yere çadırımı kuracağım. Ve dereye yakın bir yerde kamp ateşimi yakacağım; oldukça özenli, çevreye en küçücük bir zarar vermeden… DSC_0913-ateşSımsıkı kontrol altında yaktığımız ateşler… Yağmurla, karla sönmeyen, rüzgârla çevreye yayılmayan, keyif  ve ısı veren ateşler…

Kastro Dere-Orman

Kastro Dere-Orman

Kastro’da bakmaya doyamadığımız, kıyamadığımız zümrüt yeşili ormanın yanmasına tanık oldum ne yazık ki! Kısa sürede yemyeşil ormanın yerini kapkara bir toprak parçası aldı. Aslında doğada yabancı olmayacak. Yabancı kim? İnsan! İnsandan başka her şey doğaya ait, doğaya zarar vermez. Doğa yapmacık olmadığı gibi  doğada yaşayan canlılar da yapmacık değildir, hepsi doğaldır. Onlar oldukları gibidir; sertlikleriyle, zorluklarıyla, acımasızlıklarıyla, hırçınlıklarıyla, uysallıklarıyla, vahşi güzellikleriyle… Doğadaki canlılar, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, insanın doğaya verdiği zararı kesinlikle vermemişlerdir.

Ben; doğaya zarar vermeyen, doğada yaşamak isteyen bir insanım. Çok gençken arkadaşlarımla Kastro’da kamp yapmaktan, doğanın içinde olmaktan, derenin kenarına çadırımızı kurmaktan ne büyük haz alırdık.

 

Münir Tecimen

Münir Tecimen

Bir gece ateşimizi söndürdükten sonra çadırlarımızda Karadeniz’in çılgın dalgalarını dinleye dinleye uykuya daldık. Fethi’nin Münir, Münir diye seslenişiyle uyandım: «Hayrola, ne var?» derken altımdaki ıslaklığı hissettim. Durumu anında kavradım, dalgalar sahili döve döve derenin ağzına kum yığmış, o kum yığınları da derenin denizle birleşmesini engellemişti. Denize sularını akıtamayan dere de şiştikçe şişmiş çadırlarımızın bulunduğu alan sular altında kalmıştı.

DSC08173-gün doğumuApar topar dışarı çıktık, güneş henüz doğmak üzereydi, gökyüzü kızarmıştı, çevremizi tam anlamıyla göremiyorduk, el yordamıyla eşyalarımızı toplayıp derenin ulaşamayacağı yüksekçe yerlere taşınmaya başladık, eşyalarımız sular altındaydı. Güneşin doğmasıyla işlerimizi daha kolay hallettik; çadırları, yatakları, battaniyeleri ağaçların dallarına astık, bıraktık doğaya kurumaları için. Bu durum ilk kez başımıza gelmiyordu, bir keresinde üç kere çadırımızın yerini değiştirdiğimizi anımsıyorum. Dere buraya kadar gelemez deyip çadırları kurduk, sen misin dereye gelemez diyen, dere bize kadar ulaştı, arkadan daha yükseklere çıktık, namussuz oraya da geldi. Dere bu, ne yapacağı belli olmaz! Burnunun dibine gidip çadırını kurmayacaksın, oysa biz her seferinde dereyi daha yakından duyumsamak için ıslanmayı göze alarak derenin yakıncığına kurardık çadırlarımızı.

Bu kamplar bizi büyüttü, geliştirdi, sağlam arkadaşlıklar kurduk; hepimiz liseyi bitirdik, büyük kentlerdeki okullara dağıldık. Yaz tatillerinde uzun süreli kamplar kurmaya devam ettik. Bir iki arkadaşımızın dışında hepimiz öğretmen olduk.

Münir-Mehpare Tecimen

Münir-Mehpare Tecimen

Okulu bitirdikten sonra aynı okuldan mezun olan Mehpare’yle yaşamımızı paylaşmaya karar verdik. O da bir doğa severdi.

Eğitim fakültesinden çıkan her öğretmen doğal olarak TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üyesi oluyordu. Her birimiz TÖS’ün birer üyesi olarak önce insan dedik. Öğrencilerimizi ve çocuklarımızı eşit koşullarda, özgür; bilime, bilgiye, aydınlığa, insana önem veren çağdaş bireyler olarak yetiştirmeye çalıştık.

Aydın insanlardan oluşan bir toplumda insanlar birbirine, adalete, hukuka, doğaya saygılı olur; çağdaş, uygar bir dünya kurarız diye düşündük.

Kırk beş-elli yıl sonra bile Kastro çok güzel! Yaz mevsiminde gelmemek koşuluyla diye düşünüyor.

Yıllar önce Kastro’daki kamp yaşamımızı sonlandırdık, ailecek yaz aylarında Kastro’ya gitmeme kararı aldık.

Kastro Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. İnsanlar Kastro’yu keşfettikçe, Kastro’daki doğal yaşam bozuldu. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, Edirne’den… otobüslerle, özel araçlarla akın akın geldi insanlar buraya. Akın akın geldikçe kalabalıklar, kirlilik had safhayı buldu: gürültü, çevre kirliliği… her türlü çöp…

DSC02422Kastro dere kenarı nylon torbalarGelenler yiyor, içiyor, yüzüyor, güneşleniyordu… bunlar herkesin hakkı, çok da güzel! Her şey iyi güzel de o insanlar giderken tüm pisliğini bırakıp gidiyordu. Kastro’da devamlı kalanlar, kalabalıkların bıraktıkları çöpleri çoluk çocuk toplayıp yakardık… Şişeleri, özellikle kırık şişeleri çocukların gidemeyecekleri yerlerde toplardık. Ne yazık ki insanlarımızda getirdikleri yiyeceklerin, içeceklerin çöplerini geri götürme alışkanlığı yok! Onların karnı doyduktan sonra çöpler ne olursa olsun fark etmiyor. DSC02654-çöpler-aOnun için de Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, en ücra köşeler bile çöplüktür. O çöpler oraya insanlar tarafından götürülmüştür. İnsanlarımız çocukluklarından beri doğayı her zaman yararlanılacak bir şey olarak görürler; ağaçları diledikleri gibi kesip yakar, taşından kumundan ev yapıp tüm bunları satıp para kazanmayı düşünürler. Böyle insanlardan doğayı korumalarını beklemek hata olur.Pek çok insanın doğayı sömürmesi, onu yok edip yozlaştırması beni bu tip insanlardan uzaklaştırdı. Ben kendisine, başkalarına, doğaya saygısı olmayan insanlarla yan yana olacağıma gider domuzun, yılanın yanında kalırım daha iyi! O hayvanlardan güçlü olmasam bile onlar bana bir şey yapmaz diye düşünürüm. Biz -ailecek- doğayı, doğallığı, sakin yaşamı severiz; doğanın katledilmesi bizleri her zaman çok üzer. Doğa bizim için çok önemlidir, ona değer verir, zarar vermemeye çalışırız.

Doğaya değer vermek, onu korumak, geliştirmek sevgiyle olur. Doğa sevgisini de çocuklara küçük yaşta vermek gerekir. Önce aile sonra da okul bu görevi yerine getirmelidir. Çocuklara küçük yaşta doğada yaşamayı öğretmek, börtü böceği, çeşitli ağaçları, çiçekleri tanıtmak gerekir. Tüm bunları tanıyan çocuk doğayı sever ve ona zarar veremez. Ne yazık ki ülkemizde okula gidemeyen 8-10 yaşında işbaşı yapan çocuk-adamlar, küçücük yaşta evlendirilen çocuk-kadınlar öyle çok ki! Onlar nasıl daha iyi bir hayat yaşayacaklar? Onlara doğayı kim sevdirecek? Doğruyu yanlışı kim öğretecek?

Çocuğa ne gösterirsen onu sever. Küçük yaşta kampçılığa başlayan çocukların doğayı sevmemesi düşünülebilir mi?

Ben şanslı bir çocuktum, benim çocukluğumda tarım dersi diye bir ders ve Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş bir öğretmenim vardı. Öğretmenim müzik dersine girer bize mandolin çalmasını öğretir, resim dersinde resim yaptırır, yazı dersinde güzel yazı yazmayı, Türkçe dersinde okumayı, okuduğumuzu anlamayı, anlatmayı kısacası düşünmeyi öğretirdi. O öğretmenimiz tarım dersimizde de tarımla, doğayla ilgili tüm bildiklerini bize sevgiyle aktarırdı. Doğa aşkım onunla gelişti, güçlendi diyebilirim. Ailem de doğada kamp yapmama karşı çıkmadı, destek verdi. Sevgili babam, dükkânda bana ihtiyacı olmasına rağmen beni hiç engellemedi. Annem zaman zaman: Derenin kenarında yatma çarpılırsın, derdi ama inandığından mı yoksa etrafında çokça duyduğundan mı böyle söylerdi? Bu beni pek de ilgilendirmezdi, ben doğada nefes alır, kendimi çok iyi hissederdim, hele de ormanın içinde şırıl şırıl akan bir dere kenarındaysam, benden mutlusu yoktu!

Kastro

Kastro

Yaz aylarında Kastro’da kamp yapmaya uzun yıllar ara verdik; ama eşim ve çocuklarımla kampçılığı hiç bırakmadık. Türkiye’nin pek çok yerinde kampçılık yaptık. İstanbul’a yakın olmasından dolayı Karacaköy, Yalıköy, Çilingoz, Kıyıköy, Serves, Ormanlı DSC00204-çadırlar abher hafta sonu kamp yaptığımız yerlerin başında geldi. Hepsinin Karadeniz’e kıyısı, geniş-uzun kumsalları, denizle birleşen çevresi ormanlarla kaplı dereleri var.

Kilometrelerce kilometrelerce uzanan incecik kumlu kumsallar, Karadeniz’in dalgalarını büyük bir sevecenlikle karşılar. Kimi zaman mavi, kimi zaman lacivert Karadeniz, kumsallarda bembeyaz köpüklere dönüşür. Denizle kumsalın aşkının tanığı, tepeleri yemyeşil saran ormanlardır. Ormanlarımız, kumsallarımız, denizlerimiz, derelerimiz büyük bir ailedir. Ve bizler de bu ailenin en değerli bireyleriyiz. Ailemizi çok seviyor, onsuz bir hiç olduğumuzu biliyoruz. Biz doğayız, doğaysa biz…