MOTOKARAVAN BİR BAŞKA GÜZELLİK (Kibele’nin Gözleri 6)

1995 yılında emekli olduk, çekme karavanımızı değiştirip motokaravan alma zamanı gelmişti. Ancak 2000 yılında çekme karavanımızı sattık, motokaravan aldık. Artık daha uzun gezilere çıkabilirdik. Karavan demek yaşam demekti bizim için. Uzun soluklu geziler yaptık. Türkiye’nin dörtte üçünü gezdik, hâlâ da geziyoruz. Bizim gezilerimiz sadece yer görmek değildir, kültürel gezilerdir. Gittiğimiz yerlerdeki müzeleri, tarihi alanları, ören yerlerini mutlaka dolaşır, yöre insanıyla dostluklar kurar, yaşamlarıyla, adet ve gelenek görenekleriyle ilgili bilgi ediniriz. Her kent, kasaba, köy farklı bir renktir. Her rengin kendine özgü hoş bir lezzeti vardır. O lezzetlerin tadına varmaktır önemli olan.

Motokaravan bizi çekme karavana göre daha özgür kıldı, motokaravanı çalıştırdığımız gibi kendimizi yollarda buluyorduk. Türkiye’yi neredeyse adım adım gezdik, istediğimiz yerlerde konakladık.

14914719_1287647031265991_153725378_n

Orhan-Raziye Arslan (Raziye-Orhan Arslan Fotoğraf Albümünden)

Doğu ve Güneydoğu gezimiz tam iki ay sürdü, 7.500 km yol yaptık. Konakladığımız yerler çok çeşitliydi; öyle olmasına rağmen hiç kimseden rahatsız edici bir davranış görmedik, kötü bir söz duymadık. Bizlere çok yardımcı oldular. Nereye gitsek içtiğimiz çayın parasını ödetmediler bize. ‘Misafirden çay parası mı alınır?’ dediler. Nereye varsak evlerine davet ettiler, ekmek, yoğurt, soğan verdiler. Onların dostane davranışları, konukseverlikleri bizi çok duygulandırdı. Büyük şehirlerde kaybettiğimiz değerleri oralarda yaşadık.

Maddiyat, çıkar ilişkisi yok; bir şeyler sorup öğrenme isteği var çoğu insanda. Diyarbakır Müzesi’nde bir bekçiyle tanıştık. Onunla konuşurken oğlum aradı. Telefonla konuştuk. Oğlumla konuşmamız bitince bekçiyle sohbet ettik:

-Ağbi kaç çocuğun var?

-İki, bir kız bir oğlan…

-Aman ağbi, nasıl olur iki çocuk, çok az değil mi?

-Senin kaç tane?

-Yedi.

-Çok gençsin! Ne olacak şimdi? Bu çocukları nasıl büyütüp iş güç sahibi yapacaksın? Tarlan, bağın, bahçen de yoktur senin.

-Yok ya, ben de çocuklarımı nasıl büyüteceğimi düşünüyorum zaten. Bu maaşla onları nasıl okutacağım? Ağbi, sen hanımınla kavga eder misin?

-Yoo!

-Hanımını dövmez misin?

-Sen ne diyorsun oğlum, insan eşini döver mi hiç? Ne biçim soru bu?

-Peki, sen eşini dövüyor musun?

-Şeyyy! Bazen dövüyorum ağbi.

-Bak, bu hiç olmadı. İyi yapmıyorsun!

-Ne yapacağız ağbi?

-Sen akşam eve gidince hanımına şöyle diyeceksin:

«Ben eşşeklik etmişim şimdiye kadar seni dövmekle, bir daha yaparsam ellerim kırılsın!» Ve bir daha da hanımını dövmeyeceksin.

-Tamam ağbi, dediklerini aynen yapacağım, uyarıların için çok teşekkür ederim.

O bekçinin benimle konuştuktan sonra bir daha eşini dövmediğini çok iyi biliyorum.

14858531_1287647091265985_985093949_o

Raziye-Orhan Arslan Fotoğraf Albümünden

Başka bir yıl da Karadeniz gezisine çıktık, Giresun Gümbet Yaylası’nda yolumuzu kaybettik. Bunun karşılığında çok sevdiğimiz dostlar edindik.

Resim 404-karadeniz ag.jpg

Karadeniz

Karadeniz, yeşilin anayurdu; o sizi yeşille yıkar, yeşille okşar. Ormansız tek karış toprak yoktur Karadeniz’de; ekinler, çimenler, çiçekler, ağaçlar toprağı büyük bir aşkla sarıp sarmalamıştır. O büyük aşk sizi de içine alır; aşkı doyasıya yaşarsınız. Sanmayın ki orada yeşile doyacaksınız, o yeşile bir türlü doyamazsınız; ama ruhunuz arınır, kafanız rahatlar Karadeniz’de.

resim-414-ba

Karadeniz

Daha çok, daha çok ormanların içinde, dağların tepesinde olmak istersiniz, vurursunuz kendinizi incecik, yılan gibi kıvrılarak giden dağ yollarına. Yaylalar diyarı Karadeniz’in tüm yaylalarına ayak basmak; bulutlarla dans eden tepelerine çıkmak; konuksever, çalışkan halkıyla söyleşmek; delicesine akan, buz gibi sularında yıkanmak;

resim-360-karadeniz-kopru-ab

Karadeniz

rüyalarınızı süsleyen kemerli, taş köprülerinde yürüyerek karşı kıyıyı bulmak; hamsili pilavını, tereyağlı mıhlamasını, baklavalı sütlacını yemek için deli olursunuz. Karadeniz’den büyülenmemek elde değildir.

14876275_1287648841265810_341821843_o

Fotoğraf Orhan Arslan

Karavan nasıl bir güzelliktir! Onunla her yerde her havada, her koşulda kalabiliriz. Karavan başka bir şeyyy! O, yürüyen özgürlük!

BURGAZ-NECEBAR (NESEBAR) (Akordiyon 16)

Bulgaristan’ın Kırın köyü Kazanlık’a çok yakındı. Arabayla en fazla on dakikada Kırın’dan Kazanlık’a gidiliyordu. Önce Burgaz’a oradan da antik bir kent olan Necebar’a (Nesebar) gitmeye karar verdik. Kazanlık ile Burgaz arası 185 kilometreydi. bulgaristan-burgaz-bAşağı yukarı iki buçuk-üç saatte,  Karadeniz kıyı şeridinin güneyinde bulunan, Kırklareli’nin komşusu Burgaz’a vardık.

Bulgaristan’ın Varna kentine 100-120 kilometre mesafede olan Burgaz, Varna’dan sonra Bulgaristan’ın ikinci büyük sahil kenti, ülke genelinde ise dördüncü büyük kent; alabildiğine uzun kumsalları ve plajlarıyla turistleri çok olan bir yer. Tam bir sahil kenti, kumsalları ve plajları için gelen turistler fazla olsa da ben Burgaz’ın denizinde yüzmek istemem, bizim ülkemizde şıkır şıkır, pırıl pırıl sular varken Burgaz’ın denizine girmek pek de cazip değil; ama ortam güzel!

Burgaz Sahili

Burgaz Sahili

Burgaz Tren Garı

Burgaz Tren Garı

Burgaz

Burgaz

Burgaz’da gezip dolaştıktan sonra Burgaz’a 30 kilometre mesafedeki antik kent Necebar’a geçtik. Necebar (Nesebar-Nessebar) kenti Yeni Necebar ve Eski Necebar olmak üzere iki bölümden oluşuyor. datarfcsdfnz0lfprhsm0ublxdzhdrdfhtmhhn1u-gmclkjjl93ggqnl-qqmvl7drp9gvdmn6u0wt-hmrmh9nwxvtgky3krmffthy-rmtprfxjm8anzkimx4ussqilb5cpbf6vx8ckuthsnzv0cvkm5yalfj-j9pptuaknf4lvvvg3dxeep5itit4eiswtttks_3neÜç bin yıldan fazla yaşı olan Necebar Karadeniz’de kayalık bir yarımadanın üzerinde oturmakta. Buraya ilk olarak Menebria denilen Traklar yerleşmiş. Daha sonra 6. yüzyılın başlarında kent Yunanlıların kolonisi olmuş.

Necebar

Necebar

Yunanlılardan sonra Bizanslılar, Bizanslılardan sonra da Osmanlılar Necebar’a egemen olmuş. Yeni Necebar’dan 300 metre uzunluğundaki köprüyü geçtik, Eski Necebar’a girmeden aracımızı otoparka bıraktık; çünkü Eski Necebar’a araçlar giremiyor, iyi ki de giremiyor, insanlar rahatça antik kenttin sokaklarında dolaşıp tarihi eserleri gezebiliyorlar.

Necebar

Necebar (Nesebar-Nessebar)-Aracımızı park ettiğimiz otoparktan Necebar’ın görünümü

Necebar

Necebar

Necebar surlarla çevrili bir kent, biz de bu tarihi surlardan girdik içeri. Üç tarafı denizlerle çevrili kent bu kadar mı şirin olur! Nereye baksan tarih seni çağırıyor, söylendiğine göre tarihi kalıntıların pek çoğu sular altındaymış; yani kentin üstü de altı da buram buram tarih kokuyor…

Necebar'da Sevcan ve minik Sezin

Necebar’da Sevcan ve minik Sezin

Necebar

Necebar

Necebar'da Bir Restoran ve Müşterileri(!)

Necebar’da Bir Restoran ve Denizci Müşterileri(!)

Necebar

Necebar

Necebar Sevcan, Sezin ve Atilla

Necebar /Sevcan, Sezin ve Atilla

Necebar

Necebar-Karadeniz’de Bir Gemi

Necebar

Necebar-Deniz, Tekneler, Eski Bir Ev ve Antik Kent’te Deniz Kenarına Yapılan Özelliği Olmayan Yüksek Bir Bina

Necebar

Necebar’daki Kafelerden Biri

Necebar

Eski Necebar’ı Yeni Necebar’a Bağlayan 300 metrelik köprü

Öyle hoş bir kent ki Necebar Bulgaristan’a giden herkes bu kenti görmeli, burada tatil yapmalı diye düşündük Necebar’da dolaşırken. Necebar’a ‘Kırk Kiliseli Kent’ de deniyormuş. Gerçekten pek çok kilise var burada.

Necebar-Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church)

Necebar-Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church)

Necebar’ın en önemli kiliselerinden biri olan Eski Metropolitan Kilisesi (The Old Metropolitan Church) M.S. 6. yy.da yapılmış Bizans eserlerindenmiş. Antik zamanlarda da bu kilisenin bulunduğu yerin, kentin agorası olduğu pek çok kaynakta yazılıymış.

Necebar

Necebar-Christ Pantokrator Kilisesi

13.-14. yüzyıla tarihlenen bir başka Bizans Kilisesi de Christ Pantokrator, sanat galerisi olmuş artık. Bizler hiç durur muyuz hemen sanat galerisinde aldık soluğu. Kilisenin içi de dışı gibi gösterişliydi!

Necebar

Necebar’ın Tarihi Evleri ve Çeşmesi

Necebar’ın Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve tarihi evleri çok hoşumuza gitti; 18.-19. yüzyılın iki katlı ahşap, cumbalı evleri… Necebar’da bu tarihi evleri çok güzel korumuşlar, sanki İstanbul’un eski semtlerinden birinde dolaşıyormuşuz gibi geldi bize. Burayı Beypazarı’na, Safranbolu’ya da benzetmedik değil.

Necebar

Necebar’ın Sokakları, Evler ve Dükkânlar

Necebar’ın tarihi evleri artık dükkân olmuş, her dükkân rengârenk, bu renklilik turistleri cezbediyor…

Necebar’da her ne kadar tarihle iç içe olsanız da deniz ve güneşten de fazlasıyla yararlanabilirsiniz. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, geçmişi ve bugünü aynı anda yaşamak, geleceğe güzel anılar biriktirmek ne güzel! Ne güzel!!!

Fotoğraflar: Mithat Okay

KARAVAN GEZİLERİ ve DOĞADA YAŞAM (Doğadan Zorunlu Kopuş 9)

Kurucaşile’de geç saatte karavanlara gelip koltuklarımızı deniz kıyısına koyduk, denizin kokusunu doya doya içimize çekip türküsünü dinledik. Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı, şehirde görmeyi unuttuğumuz yıldızlar göz kırpıp duruyorlardı. Tekneler denizin dalgasıyla hafif hafif sallanıyordu. Balığa çıkan büyük balıkçı tekneleri balıktan dönmemişti henüz.

SAMSUNGKaradeniz’in mis gibi havası bizi bebekler gibi uyuttu. Sabah erkenden kalktık kendimizi dışarı atıp maviliklerin büyüsüne kaptırdık. Aaa! İskelenin öbür ucundan bize doğru gelen Ergün enişte değil mi? Elinde bir kova var. Ne yapıyor o kovayla? Ergün enişte yanımıza gelince elindeki kovanın ağzına kadar balık dolu olduğunu gördük.

-Hayrola, balığa mı çıktınız?

-Eh, biraz öyle oldu, balığı kovayla tuttum(!)

-Kovayla mı, o nasıl oldu?

-Şaka şaka, şu büyük teknenin kaptanı verdi balıkları. Sabaha karşı üç gibi balıktan dönmüşler, balıkları bize vermek için karavanlara gelmişler, fakat bizi uyandırmaktan çekinmişler. Yürüyüşe çıkmıştım, kaptan beni görünce kovayı elime tutuşturdu.

– Oh, ne iyi! Kendimize balık ziyafeti çekeceğiz.

Kurucaşile

Kurucaşile

Karadenizliler ne kadar insan canlısı, ne kadar konukseverler! Balıkları ayıklamak için kovanın başına oturduk. Hep birlikte ayıkladık hamsileri. Çok tazeydiler?

Dönüşte Kurucaşile’ye çok yakın olan, doğası bozulmamış, yeşilin her tonunun maviyle bütünleştiği “Tekne ve Yat” yapımcılığı yönünden adını dünyaya duyurmuş Tekkeönü’ne uğradık. Küçücük bir yerleşim yeri olmasına karşın yirmi-yirmi beş gemi yapım yeri vardı. My captured picture

My captured pictureDünya denizlerine pek çok gemi yapmış olan Hüseyin Çoban’ın tekne yapım yerini ziyaret ettik. Tekne yapımını yakından gördük.

Amasra gezisine İstanbul’dan başladık, Adapazarı, Karasu,

Akçakoca

Akçakoca

Akçakoca, Bartın, Amasra, Kurucaşile’ye kadar gidip dönüşte Tekkeönü, Amasra, Bartın, İnkumu, Safranbolu, Bolu,

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Gölcük

Gölcük

Sünnet Gölü

Sünnet Gölü

Gölcük, Mudurnu, Sünnet Gölü’nü de dolaşıp İstanbul’a döndük. Güzel bir gezi oldu, bunun gibi yurt içinde ve yurt dışında arkadaşlarımızla pek çok gezi yaptık.

Her gün evden işe, işten eve koşturup duruyor insanoğlu. Herkesin derdi daha çok kazanmak, kazandıklarıyla yatırım yapmak: Ev, araba, yazlık ev, yeni eşyalar…

Mülkiyet duygusu insanda çok gelişmiş ve sürekli gelişmekte. Her şeyim olsun, her şey benim olsun düşüncesi yaygın.

My captured pictureKaravan yaşamında bu duygu en aza iniyor. İnsan karavana ait olduğunu hissediyor. Bu da doğadan kaynaklanıyor sanırım. My captured pictureDoğayla iç içe yaşamak; bencilliği, insanın mala mülke düşkünlüğünü geri plâna itiyor.

Ne diyor Kızılderili reisi Seattle, kendisinden toprak satın almak isteyen beyaz adama:

SAMSUNG“Siz toprağı, gökyüzünü, akarsuları nasıl satın alabilirsiniz? Onlar bizim kardeşlerimiz.”

Ancaak, beyaz adam o toprakları, akarsuları, gökyüzünü, denizleri, gölleri satın almakla kalmıyor; toprakları kullanılamaz hale getiriyor, akarsuları kurutuyor, ormanları yakıp yok ediyor, denizleri kirletiyor, gökyüzünü deliyor.

Bırakın satmayı, satın almayı, dünyayı yok ediyor insanoğlu!!!

İnsanlar, yüksek katlı binalarda yaşadıkça doğadan kopuyor; betonun, metalin, plastiğin, camın, teknolojinin esiri oluyorlar.

Doğayı, çiçeği, böceği televizyonlarından, bilgisayarlarından izliyor; rahat koltuklarından her yere, her şeye ulaşabiliyorlar. Doğanın içinde olsalar başlarına bir yığın dert gelebilir. Bir yılan tarafından sokulabilir, bir eşek tarafından tepilebilir, bir yengeç tarafından sıkıştırılabilir; yürürken ayakları burkulabilir, yüzerken bacaklarına kramp girebilir, tepelere tırmanırken kayabilir, tepelerden üzerlerine taşlar, kayalar yuvarlanabilir, her türlü tehlikeyle karşılaşabilirler. Eee, bunca zahmete değer mi? Evde televizyon karşısında hiçbir tehlike yok(!)

Nasıl olsa birileri onlar için en tehlikeli yerlere gidiyor, en zor yarışmalara girip ölümü bile göze alıyor, en heyecanlı aşkları, en güzel sevdaları yaşıyor.

Televizyonda tüm bunları izleyip “miş gibi yapmak” varken emek harcamanın, kendini zora koşmanın ne gereği var(!)

O yüksek, daha yüksek, daha yüksek binalarda yaşamak; insanlara doğal yaşamı, komşuluğu, insan sıcaklığını unutturdu. Her şey madde oldu, insan bir baktı o çok değer verdiği maddeler onu tutsak etmiş. Kendi de maddileşmiş. Sonra bazıları bu durumdan rahatsız olup ‘Biz nereye gidiyoruz?’ diye kendilerini sorgulamış. Maddeden uzaklaşmanın çarelerini aramaya başlamışlar. Arayışın sonunda bir çıkar yol bulmuşlar. Maddenin esiri olmak istemeyen insanın yaşamına karavan girmiş.

Ve insanlara şöyle seslenmiş minik bir karavan:

“Hey, sizler ne yapıyorsunuz? Bu gidişe bir dur deyin! Derin bir soluk alın! Birlikte yaşamınızı güzelleştirelim, size en iyi dost doğadır.”

Karavandaki küçücük yaşam alanı, insana büyük bir zenginliğin, doğanın kapılarını açıyor.

Bir çiçeğin açmasını, kelebeğin uçmasını, ağaçların tomurcuklanmasını gördüğünüz, bülbüllerin ötmesini, kargaların gaklamasını, arıların vızıltılarını işittiğiniz; yeşille mavinin, yeşille sarının, sarıyla beyazın, beyazla kırmızının, kırmızıyla eflatunun, griyle pembenin yan yana, iç içe, kucak kucağa olduğu; değişik kokuların, tatların, arkadaşlıkların dostlukların, sevgilerin, aşkların, değerbilirliğin, sorumluluğun, yardımlaşmanın, paylaşmanın yaşandığı rengârenk bir dünyanın kapılarını açıp ‘hoş geldiniz’ diyor karavanı insana.

Herkesin sürekli insan ilişkilerinin bozulduğundan bahsedip eskiyi aramaları, yeni dostluklar kuramamaktan yakınmaları kişiyi, insan ilişkilerinin gerçekten bozulduğu düşüncesi ve duygusuna kaptırıyor.

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

AMASRA’DAN KURUCAŞİLE’YE (Doğadan Zorunlu Kopuş 8)

Amasra’dan çıktık yola, önce Çakraz’a ardından Bozköy’e gittik, hepsi birbirinden güzel yerlerdi; ama biz bir yerde uzun süre kalmak istemiyorduk, karavanımızla sürekli dolaşıp yeni yerler görmekti dileğimiz. Yeni yerler keşfetmek üzere akşam üzeri Kurucaşile’ye doğru yola çıktık.

Amasra-Kurucaşile Haritası

Amasra-Kurucaşile Haritası

Hava kararmadan Kurucaşile’ye varmayı, geceyi orada geçirmeyi düşünüyorduk. Yol oldukça virajlı ve inişli çıkışlıydı. Yolun sağ tarafı ormanlık, dağlık, tepelik; sol tarafsa denize inen yalçın kayalardan oluşuyordu, yol iki arabanın geçebileceği genişlikteydi. Deniz tarafına bakarken insanın içi çekiliyordu. Eee, Karadeniz’de olmak böyle bir şey! Karadeniz engebeli, vahşi; fakat bir o kadar da baştan çıkarıcıdır!

Kurucaşile-KARADENİZ

Kurucaşile-KARADENİZ

Kurucaşile’ye varınca ilk işimiz karavanları bırakabileceğimiz ve geceyi geçirebileceğimiz bir yer aramak oldu.

Karavanlar Kurucaşile İskelesi'nde

Karavanlar Kurucaşile İskelesi’nde

Kamping olmadığı için karavanları iskeleye park ettik. Tüm köyü dolaştık, köy halkıyla sohbet ettik.

Kurucaşile tekne yapım atölyelerinden biri

Kurucaşile tekne yapım atölyelerinden biri

Kurucaşile’nin, yüzyıllardır ahşap tekne yapımında önemli bir konumda olduğunu biliyorduk.

Kurucaşile tekne yapım atölyesi

Kurucaşile tekne yapım atölyesi

Burada tekne yapımındaki ustalık ve geleneksel bilgi babadan oğula aktarılmış, nesiller boyu sürmüş. Eskiden Osmanlı donanmasının savaş gemileri bile Kurucaşile’de yapılırmış.

Kurucaşile tekne yapım atölyesi

Kurucaşile tekne yapım atölyesi

Bugün de Kurucaşile’de kaliteli ahşap kullanılması, işçiliğin olağanüstü olması, usta-çırak ilişkisinin eğitimli elemanlarla desteklenmesi, gelenekselle teknolojinin harmanlanmasıyla yeni tipte tekneler yaratılması; dünya denizcilerinin ilgisini çekmiş, beğenisini kazanmış. Burada yapılan lüks yatlar dünya denizlerinde seyrediyormuş.

Kurucaşile’de konu denizden tekneden açıldı mı sohbet uzayıp gidiyor. Çalışkan, güler yüzlü, konuşkan insanlar Kurucaşileliler. Havanın kararmasına yakın küçük, şirin bir restorana gidip Karadeniz’in o gün tutulmuş tazecik balıklarını yedik. Sonra da iskeledeki karavanlarımızda denizin nefis kokusunu içimize çekerek günün yorgunluğunu giderdik.

AMASRA’DAN ÇAKRAZ ve BOZKÖY’E (Doğadan Zorunlu Kopuş 7)

Amasra’ya nereden bakarsan bak onun çarpıcı güzelliğiyle karşılaşıyorsun.

Amasra’dan ayrılmak istemesek de Amasra’nın farklı koylarını görmek üzere yollara düşüyoruz, karavanımızla tepelere tırmanıyor, tepeleri aşıp virajlı yolları dönüyor, muhteşem manzaradan kendimizi alamıyorduk. Yine tepelerden birini aşmıştık ki yol kenarında, bastonundan yardım alarak zorlukla yürüyen, seksenini aşmış, ak saçlı, pos bıyıklı birini gördük, karavanı durdurduk.

Amasra

Amasra

-Merhaba amca! Nereye böyle?

-Merhaba! Çakraz’a…

-Çakraz yakın mı? Oraya kadar nasıl yürüyeceksin?

-Yakın değil de evde otur otur sıkıldım; nasıl olsa bir araba durup beni alır Çakraz’a götürür deyip vurdum yola. Çakraz’da arkadaşlarla sahilde bir kahve içip sohbet edeceğim.

-Sizler nereye böyle?

–  Biz de Amasra’nın güzel ve farklı koylarını görmek için dolaşıyoruz, gelin sizi de gideceğiniz yere götürelim!

-Çok iyi olur!

Yaşlı adamı aldık karavana.

-Doğrusu daha önce böyle bir araca binmemiştim. Bu bir gezer evmiş! Valla en iyisini yapıyorsunuz, eviniz altınızda gezin gezebildiğiniz kadar, benim gibi kocayınca bir yere gidemezsiniz.

O ara sola kıvrılan, iki tarafı ağaçlık olan yolun başında ‘Bozköy Plajına gider’ yazan bir levha gördük. Tam levhanın gösterdiği toprak yola sapıyorduk ki yaşlı adam bizi durdurdu.

-Nereye gidiyorsunuz? Orada kimsecikler yoktur, sıkılırsınız. Çakraz tam size göre bir yer.

Ahmet amca, yol boyunca yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan, siyasilerden dert yandı. Artık kandırılmak istemiyoruz, dedi. İstanbul’a göç eden çocuklarını ve torunlarını çok özlediğinden söz etti.

Amasra Çakraz

Amasra Çakraz

Çakraz’ın girişinde Ahmet amcayı indirdik, Çakraz’ın sahilini boydan boya yürüdük. Kıyı boyunca kumsalı olan, güzel bir koydu Çakraz; ancak şehirleşmişti. Biz daha sakin bir yer arıyorduk. Aklımız Bozköy’de kalmıştı. Çakraz’da biraz zaman geçirdikten sonra geri dönüp Bozköy yoluna girdik.

Amasra Bozköy Plajı

Amasra Bozköy Plajı

Ahmet amca, Bozköy’ü beğenmezsiniz demişti; ancak orasının bizim beğeneceğimiz bir yer olduğunu düşünüyorduk. Bozköy’ü görünce yanılmadığımızı anladık. Upuzun, geniş kumsalı olan, çevresi ormanla kaplı; yani maviyle yeşilin sarmaş dolaş olduğu bir koydu. Üstelik ormanla kumsal arasından, koyun diğer ucuna kadar giden toprak yola karavanları park etme olasılığı da vardı. Yalnız Ahmet amcanın dediği gibi ıssız bir koy değildi burası, bizim gibi doğayla baş başa kalmak isteyenlerle dolu bir yerdi.

Karavanlara uygun bir yer bulup koyun diğer ucuna kadar yürüdük. Karadeniz sakin, deniz pırıl pırıldı; Karadeniz’i böylesine sakin görmek her zaman rastlanacak bir şey değildi. Deniz, kumsal ve orman. Hem de ne kumsal ve orman! Ağaçların arasında boşluk yok, sanki yağmur ormanları, cangıl! Bir yandan pırıl pırıl denize, denizin bazı bölümlerindeki değişik şekilli kayalara; diğer yandan yeşilin her tonunun olduğu, gözümüzü alan, içimizi coşturan, bize “İyi ki varım, iyi ki yaşıyorum ve iyi ki bu güzelliklerin farkına varıp tadını çıkarıyorum, mutluyum!” dedirten orman denizine bakıyoruz. Doğa muhteşem! Doğa harika!

Doğası bu kadar güzel olan Bozköy’de insanın en önemli ihtiyacı olan tuvalet- duş ve çöp sorunu var. Gerçi bir bayanlar bir de baylar için iki mobil tuvalet ve çöp kutuları var; ama yeterli su olmayınca tuvaletler pislikten kullanılmaz hale gelmiş, çöp bidonları ağzına kadar dolmuş. Tuvaleti kullananlar da yeterli özeni göstermeyince; pedleri, çocuk bezlerini tuvaletlere atınca ortalık daha berbat olmuş.

Tuvalet ve duş insanın olmazsa olmazı; bunların önemi toplum tarafından iyice kavranmalı. Muhtarlıkların, belediyelerin kendi bölgelerinde tuvalet yapımına ve bakımına yatırım yapmaları, kullananların da tuvaletleri temiz kullanmaları, çöplerini olur olmaz yerlere atmamaları gerekmektedir. Bu sorunlar sadece Bozköy’ün sorunu değil! Türkiye’nin bütün cennet köşelerinde, ne yazık ki, tuvalet-duş-çöp sorunu karşımıza çıkıyor.

TORUL’DAN SÜMELA MANASTIRI’NA

Torul Karaca Mağarası’ndan çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine baktım, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarıda buluverdim. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış sanki.

Torul Karaca Mağarası  fot. internet

Torul Karaca Mağarası
fot. internet

Hayal dünyasından gerçek dünyaya dönüyoruz, önümüzde ineceğimiz virajlı yollar var. Motorsikletle yukarı çıkarken aşağıya yürüyerek inerim diye düşünmüştüm; ama kendimi kaskımı giyerken buluyorum. Motorun arkasına oturuyorum, aşağıya inmeye başlıyoruz, döne döne çıktığımız yolları döne döne iniyoruz. İniş daha kolay oluyor; ya da mağaranın içinde ve dışarıda gördüğüm güzellikler, beni korkutan yolu güzel gösteriyor.

Karnımız acıktı, dönüş yolunda Zigana Tüneli yakınındaki restoranlardan birine girdik. Yediğimiz her şey güzeldi; ancaaak kuymakla Hamsiköy sütlacı tek kelimeyle harikaydı! Yemekten sonra yola devam etmek için dışarı çıktık; güneşli hava yerini soğuk, yağışlı havaya bırakmıştı. Hemen yağmurluklarımızı giydik, motorlara binmek üzereydik, bir tur otobüsü geldi, otobüsten inen hanımlar motorsikletlere bindiğimizi görünce “Bizler otobüsle buralara zor geldik, siz bu yağmurda motorsikletlerle nasıl gideceksiniz?” dediler. Onlara iyi günler deyip yolumuza devam ettik.

Zigana’dan döne döne aşağılara iniyoruz, aşağı indikçe yağmur kesiliyor, hava ısınıyor. Maçka’ya geldik, buradan Sümela Manastırı’na gitmeye karar verdik. Tekrar dar, virajlı yollardan gidiyoruz, yolun her iki tarafında yüksek dağlar var, her yer yemyeşil… Çıkıyor, çıkıyor, çıkıyoruz… Gittikçe yükseliyoruz, yükselirken daracık yolun aşağılarında akan gürül gürül sular, şelaleler görüyoruz. Yeşillikler içinden akan pırıl pırıl, şırıl şırıl sular; daracık yoldan çıkmaya ve inmeye çalışan araçlar. Yol öyle dar öyle dar ki bir araç geçerken karşıdan gelen başka bir araç geçemiyor. Neyse dura kalka Sümela’ya yakın bir yere kadar geldik, araçlarımızı park ettik. Başladık yukarıya doğru yürümeye, Sümela kaya dağın içine oyulmuş. Niçin ve de nasıl bu kadar yükseğe dağı oyarak böyle bir kilise-manastır yapmışlar? Gerçi Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsane dilden dile dolaşıyormuş. Efsaneye göre iki keşiş (Atinalı Barnabas ile Sophronios) aynı rüyayı görüp birbirlerinden habersiz Trabzon’a gelmiş, Trabzon’da karşılaşmışlar. Keşişler, gördükleri rüyaları birbirlerine anlatıp ilk kilisenin temelini atmışlar.

Karaca'dan Sümela Manastırı'naYukarı çıktıkça nefes nefese kaldık, taşlı yolları geçtik, merdivenleri tırmanarak manastırın kapısına geldik, buradan aşağı ineceğiz. Merdivenlerden inmeye başlamadan önce kapının önünde durdum, başımı arkaya çevirdim, gördüğüm manzara nefesimi kesti, olağanüstü bir güzellikti! Her taraf yüksek, yemyeşil dağlarla çevriliydi. Her yer yeşil, yeşil, yeşil… Karadeniz’in yeşili de bir başka yeşil, hiçbir yerde olmayan, kendine has bir renk. Yeşil dağlar, gökyüzüne uzanıp gökyüzüyle birleşmiş, bulutlar yeşil dağları ve göğü sarıp sarmalamış. Başı dumanlı yeşil dağlar… Aşağıda, taaa aşağılarda bembeyaz köpüklerle akan Meryemana (Panagia) deresini görüyoruz. Bu ne müthiş bir görüntü!!! Nasıl bir güzellik!

torul'dan Sümela Manastırı'naManastıra girdik; odacıklar, odacıklar… Çoğu orman denizine bakıyor, kilisenin duvarlarına ve tavanına çizilmiş freskler hasar görmüş, pek çoğu silinmiş; zamana ve insanların verdiği zarara direnememişler. Manastırın tavanı olmayan bölümünden yukarılara bakıyorum koyu renkli, siyahımsı kaya dağ beni çok etkiliyor. Siyahımsı dağ dedim ya bu dağın adı Mela dağı. Mela Yunanca siyah, karanlık demekmiş. Yeşilliklerle çevrili bu kara dağa bakmaktan kendimi alamıyorum, sanki beni kendine çekiyor. Bu kilise 375-395 yılları arasında 1150 metre yükseklikteki kayalar oyularak ve doğal mağaralardan da faydalanılarak yapılmış. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmiyormuş, Trabzon İmparatoru III. Aleksios (1349-1390)un manastırın kurucusu olduğu sanılıyormuş.Torul'dan Sümela Manastırı'na

Şu anda 1150 metre yükseklikteyiz, bugün sürekli yükseklerde dolaşıyoruz. Önce Karaca Mağarası, arkadan Sümela Manastırı.

Karadenizli Rumlar Mela Dağı’ndaki Panagia (Meryemana) ikonundan bir şey diledikleri zaman Stou Mela derlermiş. Bu sözcük zaman içinde değişerek Sümela olmuş. Sümela Manastırı’na Karadağın Bakiresi de deniyormuş.

Manastırın içindeki odaların demirli pencerelerinden dışarı bakıyorum. Geçmişte burada yaşayanlar bu demirli pencerelerden dışarı bakarken neler düşünüyorlardı, nelerin özlemini çekiyorlardı acaba? Sümela’yı ziyaret eden biri olarak şu an burada olmaktan hoşnutum; ama burada yaşamak zorunda kalsam yine hoşnut olur muyum? Hiç sanmam, burada yaşamak sanırım pek hoşuma gitmez.

Görevlinin sesi beni düşüncelerimden ayırıyor, ne diyor görevli: “Saat altı, manastırın kapanma saati, lütfen burayı boşaltın.” Ehh! İster istemez bu isteğe boyun eğiyor, manastırın merdivenlerini tırmanmaya başlıyoruz. Daha sonra da aşağı ineceğiz. Yüksekteyiz, hava serin, yağmur çiseliyor. Torul'dan Sümela Manastırı'na

Motorsikletlerimizi park ettiğimiz yere doğru yürüyoruz. Yürürken taşlara ve ağaç köklerine dikkat etmek gerekiyor. BMW GS’lerimize binip aşağıya iniyoruz; virajlar, virajlar, virajlar; çiseleyen yağmur, gürül gürül akan dere; yeşillikler, yeşillikler, yeşillikler… Daha ne olsun, her şey çoook güzel! Güzelliklerden başımız dönüyor, önce Maçka’ya gidiyor oradan Trabzon’a devam ediyoruz.

Torul'dan Sümela Manastırı'naSabahın erken saatinde Trabzon’dan başlayan yolculuğumuzu, akşam Trabzon’un Boztepe’sinde semaverde demlenmiş çaylarımızı yudumlayarak noktalıyoruz. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk, ruhumuzda hoş bir doygunluk, beynimizde farklı düşünceler var.

GÜMÜŞHANE- TORUL KARACA MAĞARASI’NI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Karaca Mağarası

Karaca Mağarası

 

Torul Karaca Mağarası'na Motorsikletlerle GidişGümüşhane’nin Torul ilçesindeki Karaca Mağarası’na Trabzon’dan motorsikletlerle gideceğiz. Temmuz ayının ilk günü, sabahleyin dört motorsikletle yedi kişi yola çıktık. Trabzon-Gümüşhane arası 90 kilometreydi. Bu mesafeyi motorsikletle gitmek gözümü korkutuyordu, aşağı yukarı yirmi yıldan fazla zamandır motorsiklete binmemiştim; üstelik bir BMW 1150 GS’ye ilk defa binecektim. Bir yanda Karaca Mağarası’nı görme heyecanı, diğer yanda büyük bir motorla yolculuk yapma korkusuyla motorsiklete bindim.Motorlar

Yolda giderken önceleri etrafıma bakamıyor, sürekli yolu kontrol ediyordum; gerçi eşim iyi bir sürücüydü, bu da beni rahatlatıyordu. Virajlı yollar, yolun kimi zaman sağından kimi zaman solundan akan dereler, yolun iki tarafından yükselen yemyeşil dağlar, dağların üzerindeki evler, camiler, seranderler… Düzlük alana rastlamak pek olası değil buralarda. Her yer bayır, yokuş…  tepeler, tepeler… Torul’a gelene kadar yirmi Değirmendere Köprüsü, en az yedi sekiz farklı köprü geçtik. Şırıl şırıl dereler akıyor tepelerden aşağılara. Sürekli tünellere giriyoruz, dağları delip tüneller oluşturmuşlar. Coğrafya dersinde okuduğumuz ünlü Zigana Geçidi’nden geçerken yıllar öncesine gittim, karanlık ve soğuk tünel bana öğrencilik yıllarımı anımsattı. Virajlı yollardan tepelere çıkıyoruz, yükseğe çıktıkça hava soğuyor, bizi üşütüyor. Torul Karaca Mağarası

Yola çıktığımızda bu kilometreler nasıl geçilecek diye düşünmüştüm, bir baktım Torul’a gelmişiz. Dağ, dere, ağaç, çiçek, tünel derken Torul’u bulduk. Oh, mağaraya geldik derken, Torul’u geçtik, yola devam ettik. Anlaşılan mağara Torul’un dışında. Yol gittikçe zorlaşmaya başladı; yalçın, genellikle de ağaçsız dağlar her iki yandan yükseliyor biz yukarılara tırmandıkça. Aşağı bakmaya korkuyorum, korkuyorum da yine de bakmaktan kendimi alamıyorum. Şu anda yüzlerce metre yüksekteyiz, ana yol incecik bir çizgi gibi görünüyor aşağılarda; başımı yukarıya kaldırıyorum: O ne? Yüzlerce metre yükseklikte girintili çıkıntılı kayalardan oluşmuş bir dağ bize tepeden bakıyor. Öyle heybetli, kendinden emin, vakur ki… Ona doğru döne dolana çıkıyoruz, her viraj yüreğimi ağzıma getiriyor. Aşırı heyecanlanıyorum, sakin olmaya çalışıyor, derin derin nefes alıp uzun uzun veriyorum. Hele Karaca Mağarası’na yaklaşırken dönülen iki viraj vardı ki dönüşte yürüsem iyi olacak diye düşündürdü beni bu virajlar. Sonunda mağaranın girişine geldik, motorlardan indik. Seyir yerinden aşağıya bakarken  başımın döndüğünü, toprağın ayaklarımın altından kaydığını hissettim ve o anda burnuma çok hoş bir koku geldi, bu kokuyu yayan ne diye etrafıma bakınırken ayaklarımın dibinde açmış olan demet halindeki pembe çiçekleri gördüm. O güzel koku bana heyecanımı ve korkumu unutturdu. Çayımı yudumlarken çevremi keyifle seyretmeye başladım. Dağlar, tepeler, kayalar; her biri farklı şekillerdeydi, aşağıdaki yeşillikler ışıltıyla parlıyordu.

Şimdi Torul Karaca Mağarası’nın kapısındayız. Bize yukarıdan bakan heybetli dağın içine gireceğiz. Dışı gibi içi de bizi heyecanlandıracak mı? Karaca’nın içine giriyoruz, girer girmez çarpılıyoruz. Aman Allahım, bu ne ihtişam! Bir anda milyonlarca yıl öncesinde buluyoruz kendimizi. Deniz seviyesinden 1550 metre yükseklikte yer alan mağara 1500 m2, uzunluğu 105 m, en yüksek yeri 16 metre kadarmış. Karaca Mağarası

Mağaranın içlerine yürüdükçe hayranlığımız kat be kat artıyor. Su damlalarının milyonlarca yılda oluşturduğu sanat eserlerine bakmaya doyamıyoruz. Su damlacıklarının sabrına hayran olmamak elde değil! Yapıtlar harika! Onları anlatmaya sözcük bulamıyorum, su damlaları ne mucizeler yaratmış! Mağaranın neresine bakacağımızı şaşırıyorum. Sarkanlar, dikilenler, kimi yerde birleşenler ne şekillere, görüntülere bürünmüşler. Her birini farklı nesnelere benzetiyorum, benzet benzetebildiğin kadar. Kimi yerler öyle incelikli işlenmiş ki Torullu bir kadının ördüğü dantel zannedersiniz… bazı yerler ise tülden oluşmuş!Karaca Mağarası

Her bölümün fotoğrafını ve filmini çekmek istiyorum, ne yazık ki fotoğraf, film çekmek yasak! Ama ben onların fotoğraflarını, filmlerini çekmek istiyorum, hem de çok istiyorum! Büyük bir hayranlık ve hayretle dolaşıyorum mağarayı! Mağaranın havası hiçbirimizi rahatsız etmiyor, rahatlıkla nefes alıyoruz.  Karaca Mağarası’nın havasının astım hastalığına iyi geldiği söyleniyor. Yollarda çektiğim korku ve heyecanın bu mağarayı görmeye değdiğini düşünüyorum. Kafamdaki her şey uçtu gitti, yalnız Karaca Mağarası’nın sunduğu doğal renklerden oluşan görsel şöleni izliyor, beynime kaydediyorum, daha sonra orayı düşündükçe o gizemli güzellikler içinde duyumsayacağım kendimi. Mağara kendisini sarıp sarmalayan azametli dağdan daha görkemli! Mağarayı gezdikten sonra istemeden dışarı çıkıyoruz, dışarı çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine bakıyorum, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarda buluyorum. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış gibi geliyor.

Torul’daki Karaca Mağarası’nı gördükten üç yıl sonra İspanya’nın Mallorca (Mayorka) Adası’ndaki Drach Mağaralarını gördüm. Drach’ı gezerken Karaca devamlı aklımdaydı. Bir ara Drach’la Karaca iç içe geçti. Hele Drach Mağarası’nın koynunda yatan göle, mağarayı keşfeden mağara bilimcisi E. A. Martel’in adının verilmesi beni Karaca Mağarası’yla ilgili çok düşündürdü.

KARACA MAĞARASINI KİM KEŞFETTİ?

Daha önce hiç aklıma gelmemişti Karaca Mağarası’nın kim ya da kimler tarafından keşfedildiği. Mağaranın herhangi bir yerinde bu konuyla ilgili bir yazı var mıydı? Böyle bir yazı dikkatimi çekmemişti doğrusu! Belki de vardı… Ya da ülkemizdeki pek çok kanyon, ören alanı, mağaranın oralarda dolaşan bir çoban veya sürüden kaçan bir koyun, keçi tarafından bulunduğu  söylentisi yaygın olduğundan mı bu konuyla ilgili düşünceler üretmemiştim?

Karaca’yı kim buldu? sorusunu sık sık kendime sorduğumu fark edince araştırmaya giriştim. Allahtan internet diye bir şey var da aradığınıza çabucak ulaşabiliyorsunuz! Ben de Torul Karaca Mağarası’nın kim tarafından keşfedildiğini daha doğrusu bizim yaşamımıza katıldığını öğrendim. Karaca Mağarası’nı ortaya çıkaran Jeoloji mühendisi Şükrü Erüz’müş.

Aslında Karaca Mağarası, o yörenin insanları tarafından bilinen bir yermiş; daha çok yaşlı insanlar bahsedermiş bu mağaradan. Kimsenin mağaranın ne kadar önemli olduğundan haberi yokmuş. Sanki çağlar öncesinde geçen bir masal anlatıyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse biz tarih öncesini bırakıp yakın geçmişe bakalım! Mağara çocukluğundan beri Şükrü Erüz’ün ilgisini çekermiş. 1983 yılında kendisi gibi meraklı birkaç arkadaşıyla mağarayı keşfe çıkmışlar. O zamanlar mağaranın girişi çok darmış… Şükrü Erüz de jeoloji mühendisi değilmiş henüz. Daracık girişten sürünerek mağaraya girebilmişler. Mağaranın olağanüstü güzelliğinden çok etkilenmişler. Bir iki gün sonra mağaraya tekrar gitmişler. Şükrü Erüz 1984 yılında KTÜ, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne girmiş. Acaba Şükrü Erüz’ün jeolojiyle ilgilenmesinde Karaca Mağarası’nın bir etkisi olmuş mudur?

1985 yılında yurt dışına çıkan Erüz, 1986’da Türkiye’ye dönünce Karaca Mağarası’nı tanıtmaya karar vermiş. Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki hocalarına mağaradan bahsetmiş. Hocaları başlangıçta mağarayla pek ilgilenmemişler. Şükrü Erüz de öğrenci arkadaşlarıyla mağaraya gidip amatör kamerasıyla mağaranın filmlerini çekmiş. Sonra da KTÜ, Paleontoloji Laboratuvarı’nda hocalarına Karaca’da çektiği filmi izletmiş. Herkes filmi çok beğenmiş. Karadeniz Teknik Üniversitesinden bir grup mağarayı görmeye Torul’a gelmiş, mağaraya girenin ağzı bir karış açık kalıyormuş. Mağara herkesi büyülemiş. Üniversite hocalarının mağarayı görmesi mağaranın tanınması anlamına gelmediğinden Şükrü Erüz her gördüğüne çektiği filmi izletip mağarada gördüklerini anlatmış. Tanıdıklarının iş yerlerine mağaranın fotoğraflarını asmış. 1987’de TRT 1’in  Günaydın programında Karaca Mağarası’nı tanıtan bir konuşma yapmış. Bu da yetmemiş 1989-1990’da Karaca Mağarası’nın oluşumunu, yaşını, o yörenin kayaç yapısını, litolojik dizilimini, madenlerini, sularını bilimsel olarak incelemiş.

1966’da Torul’un Karaca köyünde doğan; ilk, orta ve liseyi  Trabzon’da okuyan Şükrü Erüz’ün 1983-1990 yılları arasında yaptığı özverili çalışmalar Karaca Mağarası’nı turizme kazandırmış. Bir mağaranın halkın malı olabilmesi, turizme açılması hiç de kolay olmuyor. Şükrü Erüz’ün Karaca’yı ortaya çıkarma çabasını ve kararlılığını kutluyorum. Milyonlarca yıllık Karaca Mağarası yirmi-yirmi beş yıl önce aramıza katılmış. Milyon yılın yanında on yıllar!!! Kim

bilir ne çok mağara kendilerini günışığına çıkaracak Şükrü Erüz’leri bekliyor?