DATÇA MESUDİYE: OVA BÜKÜ, HAYITBÜKÜ, KIZILBÜK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

Üç kadın; Knidos’u tüm gün gezdiler, gün batımını Afrodit heykelinin kaidesinin olduğu sanılan tepeden seyrettiler, Knidos’u ne kadar beğendilerse, Knidos’taki eserleri yurtdışına götürenlere, eserlerin götürülmesine izin verenlere de bir o kadar kızdılar. Üzgün ve kızgın olarak Knidos’tan ayrıldılar. Palamutbükü’ne geldiklerinde hava kararmıştı, geceyi orada geçirip sabah Mesudiye’ye hareket ettiler.

DSC05415. ovabükü ajpg

Datça Mesudiye- Ovabükü

Mesudiye Datça’nın en yeşil ve verimli köylerinden biri, Datça-Mesudiye yolunun her iki yanı da çam ormanlarıyla kaplı. Mesudiye büyük bir köy, deniz kenarından başlayıp tepelere kadar devam eden zeytin ve badem ağaçlarıyla kaplı. Ayrıca doğal güzellikte birbiriyle yarışan üç bükü var; Ovabükü, Hayıtbükü veee Kızılbük.

DSC05401 ovabükü a

Ovabükü

Üç kadın sabah kahvaltısını Ovabükü’nde yaptı. Karavanlarını kumsalın bittiği yerde başlayan toprak yolun kenarına park ettiler. Palamutbükü’nü aratmayan parlaklıktaki sulara kendilerini bıraktılar. DSC05451deniz aDenizden çıktıktan sonra bükün bir ucundan diğer ucuna yürüdüler. Bir kafede oturup güler yüzlü, hoş sohbet olan yöre halkıyla sohbet ettiler. Öğle yemeğini Gülcan Restoran’da yediler. Datça’nın halis zeytinyağıyla pişirilmiş ev yemekleri nefisti!

Öğleden sonra Ovabükü’nden Hayıtbükü’ne geçtiler; şirin, hoş; Ovabükü’ne göre daha küçük bir büktü Hayıtbükü. İskelesinde onlarca yabancı tekne bağlıydı. Turistlerin gözde bükü olduğu anlaşılıyordu. Araçlarını denize yakın bir yere park edip uzun uzun yüzdüler. Masmavi denizden yemyeşil tepeleri seyretmek çok keyifliydi! Denizden sonra güzel demlenmiş bir çay hepsine iyi geldi.

Hayıtbükü’nden Kızılbük’e devam eden aracın sürücüsü, yokuşu görünce biraz tedirgin oldu. Bu yokuşu çıkabilir miyim? diye sordu diğerlerine.

Sevim ve Semra:

-Tabii çıkarsın, buraya gelene kadar ne yokuşlar, ne virajlar geçtik. Bu yokuşu mu çıkamayacağız? Haydi sen bas gaza, bak nasıl çıkıyoruz.

Funda:

-Valla bu yokuş beni tedirgin etti, çıkabilecekmişim gibi gelmiyor. Pek çok yer gördük, bu geceyi Hayıtbükü’ndeki kampta geçirelim. Oldukça ilginç bir kamp! Yarın sabah Kızılbük’e yürüyerek gideriz. İki kadın aynı anda:

-Olmaaz! Buraya kadar gelmişken Kızılbük’e karavanla gidip orada geceleyelim. Kızılbük adının nereden geldiğini öğrenelim.

-Tamam tamam da önce şu yokuşu yürüyerek tırmanalım, ben yokuşun sonunu bir göreyim, sonra karavanla çıkarız.

DSC05326-ab

Kızılbük

Arabadan indiler, yokuşu çıkmaya başladılar, hava çok sıcaktı. Zorlanıyorlardı. Yokuşun sonuna geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Tepedeydiler ve aşağıda müthiş bir manzara vardı, göz alıcı bir koy, kumsal boyunca uzanan palmiyeler… koyun gerisinde yemyeşil bir koru, korunun içinde tek tük minik, tahta evler… rengârenk çiçeklerle bezeli bahçeler. Gün ışıkları parlak suları daha bir ışıtmıştı… denizin üstü ışık ışıktı… Bu görüntü karşısında nefesleri kesilmişti. Uzun süre doğanın güzelliğinin tadını çıkardıktan sonra hiiiç konuşmadan yokuşu inip arabalarına bindiler. Funda kendinden oldukça emin arabayı çalıştırdı.

DSC05329 kızılbükten hayıtbüküne a

Tepeden Hayıtbükü’nün Görünüşü

Yaşlı bir kadın, bungolovlardan birinin önündeki bir koltukta oturmuş, yaşadığı uzun yılları düşünüyordu. Seksen sekiz yıl nasıl da geçip gitmişti… Çabucak mı geçmişti? Bazen zaman çok çabuk geçiyor gibi gelse de çektiği acılar kimi zaman yüz yıllar gibi gelir insana.

“Ah, ah! Neler gördü, ne acılar yaşadı bu seksen sekiz yaşındaki Hatice Nine!

Bu kadar yaşayacağımı hiç düşünemezdim. Çok zayıftım, çok hastalıklı büyüdüm. Genç yaşta ölür giderim diye düşünürdüm hep. O zayıflığıma rağmen her çeşit hastalığa direndim. O da yetmezmiş gibi türlü acılar çektim. İnsan öyle dayanıklı bir mahlûk ki her şeye katlanıyor. En kötüye de en iyiye de alışıyor. İyiler iyi de kötüler, kötülükler kişiyi eritip bitiriyor, yaşam sevincini yok ediyor. Ha yaşamışsın ha yaşamamışsın! Hiçbir şeyin önemi kalmıyor.„

Yaşlı kadın çevresine bakınırken tepedeki yoldan garip bir şeyin indiğini görür gibi oldu. Gözleri pek de iyi seçmiyordu, gördüğünün ne olduğunu anlayamadı.

Sonra o nesne yaklaştı, yaklaştı on-on beş metre ötesinde durdu. O zaman Hatice Nine bunun bir otomobilin çektiği küçük bir karavan olduğunu fark etti.

“Aaa, şu turistler yok mu yine Kızılbük’ü buldular. Bunlara çok şaşıyorum binlerce kilometre yol kat edip buraları nasıl buluyorlar? Datça’nın yolları dendi mi herkesin ödü kopuyor, bunlar bana mısın demiyorlar. Çok cesaretliler, meraklılar, her şeyi öğrenmek, her yeri görmek istiyorlar. Hepsi mi böyle bunların?

Bense ömrümün tamamını Datça Mesudiye’de geçirdim. Zaman zaman Marmaris’e, Muğla’ya, Milas’a, Antalya’ya gittim. Gerçi pek uzun kalmadım oralarda.„

Az ileride duran karavanı çeken araçtan üç kadın indi. Yaşlı kadın, merakla onları incelerken kadınlar Hatice Nine’nin yanına gelip konuşmaya başladılar. Yaşlı kadın, onların turist olduklarına öylesine inanmıştı ki onların ne söylediklerini anlamadı bile.

DSC05751kızılbük-agaç gövdesi aSemra:

-Teyzeciğim merhaba, nasılsınız?

-……………….

-İyi günler teyzeciğim.

-Hay Allah! Ben sizi turist zannettim. Size de iyi günler kızım. Bu yaşta nasıl olunursa öyleyim.

-Kaç yaşındasınız?

-Seksen sekiz.

-Oooo! Çok iyi görünüyorsunuz, keşke biz de sizin yaşınızda sizin gibi olsak.

-Sizler, kadın başınıza bu karavanla ne yapıyorsunuz? Buraya nasıl geldiniz? Yollarımız pek iyi değildir de!

-Biz tatile çıktık, geziyoruz, değişik yerler görüyor, yeni insanlarla tanışıyor, dostluklar kuruyor, onların öykülerini öğreniyor, kısa bir zaman için de olsa onların yaşamlarına karışıyoruz.

-Demek artık bizde de meraklı, seyahati, araştırmayı seven insanlar yetişiyor. Her zaman söylerim erken gelmişim dünyaya, şimdi genç olacaktım ki sizler gibi gezip dolaşayım, yeni dostlar edineyim. Sizler şanslısınız, kadın başınıza bir de karavanla geziyorsunuz.

DSC05512kızıl bük aSevim:

-Siz bizden daha şanslısınız, cennet gibi bir yerde yaşıyorsunuz. Rengarenk çiçekler, palmiyeler ve türlü türlü ağaçlar, pırıl pırıl bir deniz…

-Ha, haaa, haaaa! Sen çok yaşa emi! Şimdi burası size cennet gibi geliyor, bana da öyle! Gençliğimde ise burayı cehennemin dibi olarak görürdüm. Yalnız ben değil ağabeylerim de öyle görürdü.

-Ağabeyleriniz mi? Ne alâka?

-Babamı genç yaşımda kaybettim, annemi hayal meyal hatırlıyorum, ben çok küçükken ölmüş, biz üç kardeştik, iki ağabeyim vardı. Babamdan kalan toprakları paylaşmak için aramızda kura çektik. Şansıma Mesudiye’nin en güzel yerindeki topraklar bana çıktı. Tam ekilecek, biçilecek yerlerdi. Çok sevindim. Ağabeylerim de deniz kenarlarındaki yerleri çektiler. Deniz kenarlarında herhangi bir şey yetişmiyordu O zaman turizm murizm diye bir şey de bilinmiyordu. Datça’ya bile gitmek çok zordu; yol mol yoktu. Ağabeylerim çektiğimiz kuraya itiraz ettiler, tam üç kere tekrarlandı bu kura işi. Her seferinde onlar deniz kenarlarındaki arsaları çektiler.

DSC08557-Datça aFunda:

-Ne kadar ilginç! Sonra ne oldu?

-Ne olacak! Ağabeylerim yerlerimizi değiş tokuş yapmamızı, köydeki arsaları onlara vermemi istediler. Kabul etmedim tabii ki… Üç kadın hep bir ağızdan:

Eeee!

Eee ya! Yedim dayağı, yedim dayağı. Ağlaya ağlaya verdim köydeki tarlaları sevgili ağabeylerime(!)

-Olamaaaaaaz!!!

-Oldu hanım kızlarım, hem de pek güzel oldu! İstersen çıkar sesini, yersin dayağı, oturursun aşağı. Köy yerinde kime derdini anlatacaksın, herkes erkekleri tutar, onlar her zaman haklıdır. Güç kimdeyse haklı odur, derdi büyüklerimiz eskiden.

-Çok zor zamanlar geçirmişsiniz; neyse ki sonunda siz kazançlı çıkmışsınız, turizmle buralar canlanmış. Sizler de burayı değerlendirmişsiniz, bu bungolovlar, restoran çok güzel olmuş!

DSC05708 kızılbük ab

Kızılbük

-Oldu, oldu da bu zamana gelene kadar başımızdan neler geçti? Turizm geliştikçe vefat eden ağabeylerimin çocukları Kızılbük‘teki arsalarda haklarının olduğunu iddia ederek zilliyet davası açtılar. Ancak davayı boşuna açtılar, Kızılbük’teki arsaların tapuları benim adıma çoktaan verilmişti.

DSC05477datça kızılbükten hayıt büküne a

Datça Kızılbük’ten Hayıtbükü’ne Bakış

-Tüm bunlar sizi çok üzmüş olmalı?

-Hem de nasıl üzdü yavrum! Keşke bu kadarla kalsaydı…

-Ne oldu, daha kötüsü de mi var?

-Var ya!

Semra:

-Teyzeciğim, sizi üzmek istemiyoruz, sizi tanıyalı yarım saat bile olmadı; fakat sizi yıllardır tanıyormuş gibi bir hisse kapıldık. Biz buraya yerleşelim, bu geceyi burada geçireceğiz, daha sonra sizinle uzun uzun sohbet etmek isteriz.

-Tamam yavrum, sizinle konuşmak bana çok iyi geldi. Bakın gelinim Sevgi de buraya geliyor, o burayı pek güzel idare ediyor.

KARAVANIMIZI SEVİYORUZ (Hüsniye ile Ahmet 12)

Bodrum Ortakent Kaktüs Kamp’ta karavancı dostlarımızla güzel bir tatil yaptık. Karavancılar aynı yerde uzun süre kalamazlar, sürekli yeni yerler keşfetmek değişik kentlerde, köylerde kalmak isterler. PENTAX ImageKaravanını hazırlayan karavancılar Kaktüs Kamp’tan birer ikişer ayrılıyorlardı; kimi Bodrum’un başka köylerine, kimi Marmaris’e, kimi Antalya’ya gidecekti.

Biz buraya kadar anca gelmiştik, buradan öteye gitme lüksümüz yoktu. Ahmet’le karavanımızın önünde oturmuş onları izliyorduk. İster istemez hüzünlenmiştik, boynumuz bükülmüştü. Kaktüs’te bizden başka iki karavan kalmıştı, Fatoş-Hayati Kaplan ve Yeşim-Yusuf çiftinin karavanları… Onlar da gitmek için hazırlıklarını bitirmek üzereydiler.

Bizi boynu bükük gören Hayati Bey:

-Ben sizi burada bırakamam, siz de bizimle geleceksiniz, dedi. Ben sorumu yapıştırdım:

-İyi de nasıl olacak bu?

-Nasıl olacak, çok güzel olacak, karavanı sen çekeceksin!

-Ben mi???

-Evet, sen!!! Hem niye bu kadar şaşırıyorsun Hüsniye, sen kendine güvenmiyor musun?

-Şeyy, bilemiyorum…

-Öyle bilemiyorum falan yok! Bak Datça’daki Gönül Hanım sana vereceğim en güzel örnek. Gönül Hanım’la eşi karavana gönül vermiş kişiler, yıllardır karavanlarıyla dolaşırlardı. Ne yazık ki Gönül Hanım eşini kaybetti; ancak karavancılığı bırakmadı. Gönül Hanım tek başına karavanını kullanıyor.

-Gönül Hanım’ı takdir ediyorum; fakat ben bu işi nasıl yapacağımı bilmiyorum… Zor, çok zor Hayati Bey!

Ahmet-Hüsniye

Ahmet-Hüsniye

-Hiç de zor değil! Öyle bilmiyorum falan yok! Hem yalnız değilsin, bak yanında onca senenin karavancısı Ahmet var, o sana destek olacak. Bu kadar yıl Ahmet karavanınızı çekti, seni her yere götürdü. Şimdi sıra sende, sen bu işi en iyi şekilde yapacaksın. Hadi göreyim seni!..

-Peki, deneyeceğim, yalnız beni Ortakent yoluna çıkarabilirseniz iyi olur.

Yusuf Bey: “Merak etme, ben sizin karavanı ana yola çıkarırım.” dedi ve çıkardı.

Hayati Bey:

-Yusuf’la bir plân yaptık sen ona uy yeter… İlk önce sakin ol, sakın heyecan yapma! Sen Yusuf’la benim karavanın arasında gideceksin. Konvoy oluşturacağız, yolumuz pek uzun değil zaten… Anlaştık mı Hüsniye?

-Anlaştık Hayati Bey, bana güven verdiniz, ben bu işi başaracağıma inanıyorum artık.

Hayati Bey motokaravanıyla önde, biz çekme karavanımızla ortada, Yusuf Bey de çekme karavanıyla bizim arkamızda düştük yollara. Ancaak biz yollara düşünce başka araçlar güç durumlara düştüler. Eee, düşünün beş araç art arda gidiyor, en az yirmi metrelik upuzuuun bir konvoy… Başka araçların bizi sollaması olanaksızdı. Trafiği çok ağırlaştırdık. Güvercinlik’teki Şafak Kamp’a ağır; emniyetli bir şekilde geldik. husniye-ahmet baKampta büyük bir törenle karşılandık; kampın girişinde sağlı sollu duran karavancı dostlarımızın alkışlarıyla girdik kampa. Çok güzeldi çoook! Kendime güvenim gelmişti, iyi ki Hayati Bey’i dinlemiştim. Ahmet’in mutluluğu çektiğim onca heyecana değerdi. Kendi karavanımızı kendimiz çekiyorduk. Ne büyük mutluluktu bu!!!

SAMSUNGKamp pek büyük değildi, karavanımızı yerleştireceğimiz yeri beğenmek zor oldu. Hayati Bey:

“Siz yeri beğenin, ben karavanınızı yerleştiririm.” dedi. Ahmet:

“Acaba bu! Acaba bu!” diyerek bir yeri işaret etti. Hayati Bey hemen karavanımızı çekti oraya. Ahmet karavanın durduğu yere baktı, etrafını dolaştı, bu yeri pek beğenmedi. Hayati Bey:

“Tamam mı Ahmet’çiğim?” dedi. Ahmet karşı tarafta bir yeri göstererek “Acaba bu! Acaba bu!” dedi. Hayati Bey bindi arabaya Ahmet’in gösterdiği yere çekti karavanı. Ahmet oraya da baktı baktı… Hayati Bey arabadan iner inmez başka bir yer gösterip:

“Acaba bu! Acaba bu!” demesin mi? Hayati Bey büyük bir sabırla üçüncü kez karavanın yerini değiştirdi, arabadan inip Ahmet’e:

-Artık bana ‘acaba bu, acaba bu’ deyip durma, burası çok iyi, güle güle oturun, dedi. Kendi karavanını yerleştirmeye gitti. Ne zaman Hayati Beylerle bir araya gelsek, Ahmet’in ‘acaba bu’sunu anımsayıp güleriz.

Aferin sana Hüsniye! Ne güzel getirdin karavanı Güvercinlik’e! Bundan sonra her yere gidersin artık! Her yere gider miyim? Giderim tabii canım, neden gitmeyecekmişim! Korktuğum kadar yokmuş, biraz kendine güven insana yapamam dediklerini yaptırıyor valla! Hayati Bey de bana iyi gaz verdi doğrusu, güvenimi arttırdı. Ahmet’çiğim bak Hüsniye’n neler başardı! Senin gözlerindeki pırıltı, büyük bir enerji verdi bana. Sen sağlıklıyken bana hiçbir iş bırakmazdın, karavanı çeker, yerleştirir, porti portiyi dökerdin. Ne kadar becerikliydin! Allah için şimdi de hiç boş durmuyorsun. Karavanımız bize ne güzellikler yaşatıyor!

Biz karavanımızı çok ama çok seviyoruz.

KARAVANLA BODRUM GEZİSİ (Hüsniye ile Ahmet 11)

Ahmet hastalanmadan önce araba kullanmıyordum, ehliyetim vardı; ama onu bir süs olarak çantamda taşıyordum. Onun hastalığından sonra zorunlu olarak araba kullanmaya başladım. Şu anda iyi araba kullanıyorsam Ahmet’in iyi eğitmenliğinden. Sürücülüğü, yolları bana o öğretti. Yalnız İstanbul’da değil, Türkiye’nin her yerinde beni o yönlendiriyordu, yollar değişmiş olsa bile hiç şaşırmıyordu. husniye-ahmet6-bBen felçliyim, köşeme çekilip oturayım diye düşünmüyor, hayata katılabileceği her noktadan katılıyordu. Onun yaşama iyimser bakması, tükenmez bir yaşama sevincine sahip olması beni büyülüyordu. Bu kadar kendisiyle ve çevresindekilerle barışık olan bir kişi daha yoktur diye düşünüyorum.

Hüsniye’nin burada unuttuğu bir şey var ki bunu, onu ilk gören kişi bile anlardı. Hüsniye’nin Ahmet’e duyduğu büyük aşk. Sevgisi, güler yüzü, hoşgörüsü, yaşamdan doyasıya keyif alması… Ahmet yaşama bağlıydı; onun yaşama sevincini Hüsniye geliştiriyor, güçlendiriyordu. husniye-ahmet12-bAhmet’in ışık kaynağıydı Hüsniye. O, sevgisiyle Ahmet’i öyle sarıp sarmalamıştı ki… hiçbir kötü şey, bu sevgide minik bir boşluk bulup Ahmet’e ulaşamazdı. Sevgi; acıları hafifleten, insanı bulutlara ulaştıran, kötülükleri yok eden, insanın içini titreten bir duygu… Hüsniye’nin de Ahmet’in de sevgileri gözlerindeki pırıltılarda, yüzlerindeki gülümsemelerdeydi…

Araba kullanmayı biliyordum; ancak karavanı arabamızın arkasına takıp İstanbul dışında bir yere götürmeyi düşünemiyordum.

Bodrum

Bodrum

1998 yazıydı ve karavancı arkadaşlarımız Bodrum’a gideceklerdi. Biz de istiyorduk da ne yapacağımızı bilemiyorduk.  Arabayla karavan çekmeyi hiç denememiştim; Ahmet her zaman her şeyi hallederdi. Karavanla seyahat etmeyi de çok özlemiştik. Bir arkadaşımız:

-Siz İstanbul’dan karavanla feribota binin, ben sizi İzmir’de karşılar, Bodrum’a götürürüm, deyince bu bana da Ahmet’e de çok cazip geldi. Ben:

– İyi olur da, Yeşilköy’den Sirkeci’ye karavanı kim götürecek? diye sorunca karavan komşumuz Uğurtan Bey:

Karavan Komşumuz Uğurtan Bey

Karavan Komşumuz Uğurtan Bey

-Ben sizi Sirkeci’ye götürür, feribota bindiririm, dedi.

Sevincimiz görülmeye değerdi, karavanımızla geziye gideceğimizi düşünmek harikaydı, yıllardır bunun hayalini kuruyorduk, sonunda hayallerimiz gerçekleşecekti.

samsun gemisi-abtİzmir’e gidecek olan Samsun Gemisi için biletlerimizi aldık. Gideceğimiz gün, saat yedide iskeleye geldik. Uğurtan, karavanı geminin önüne getirdi, tam içeriye sokacaktı ki… Gemideki görevliler, onu durdurup: “Sizin arabanızı ve karavanınızı en son alacağız.” dediler.

Arabadan inen Uğurtan Bey:

-Karavanı tüm araçlar gemiye alındıktan sonra alacaklarmış, bu da en az bir saat sürer. Benim yapmam gereken bir işim var, onu halleder bir saate kadar gelirim, dedi.

-Tamam, sen işini hallet; bizi de burada unutma! dedim en az üç kere.

Uğurtan gitti. O arada kızkardeşimin Amerika’dan gelen arkadaşı Didem bir adamla koca bir valizi çekiştirerek yanıma geldi. Didem de bizim bineceğimiz gemiyle İzmir’e gidecekti. Didem:

-Günaydın Hüsniye abla! Nasılsın?

-Valla Didem’ciğim hiç iyi değilim! Erkenden iskeleye geldik; karavanı gemiye almadılar, en son alacaklarmış…

-Yaa!

-Ne o, sen bu koca valizle ne yapıyorsun böyle?

-Öyle ağır ki yukarıya çıkarmak sonra da indirmek çok zor olacak, senin arabanın bagajı boşsa şu valizi koysak diyorum. İzmir’de senden alırım onu. Ne dersin?

-Ne diyeceğimi çok iyi biliyorsun! Hadi koy bakalım!

Didem’le taksi şoförü, valizi bin bir güçlükle bagaja yerleştirdiler. Didem, beni mucuk mucuk öptü, sonra gemiye bindi. Didem’in gemiye binmesiyle gemiden bir görevli geldi:

-Sizi hemen alıyoruz gemiye.

-Aaa! Olur mu canım! Siz de bir öyle bir böyle diyorsunuz, karavanı gemiye yerleştirecek olan arkadaş gitti, bir saat sonra gelecek. Şimdi kim çekecek karavanı?

-Abla, bu senin araban değil mi? Bineceksin arabana, karavan da arkandan gelecek.

-Sen öyle zannet kardeşim! Bu iş senin dediğin gibi kolay değil!

-Gel abla, gel gel! Biz sana yardım ederiz. Sen bin arabaya, benim dediklerimi yap!

Hay Allah! Ne olacak şimdi! Ne yapacağım, bu karavanı gemiye nasıl sokacağım? Uğurtan da gidecek zamanı buldu! Canım ne yapsın adam, işi varmış işte! Ahmet’e bakıyorum, o da bana bakıyor. Gözlerindeki pırıltılardan bana güvendiğini anlıyorum. Bir anda kendime güvenim geliyor. Arabaya binip kontağı açıyorum. Gemiye doğru yavaş yavaş yol alıyorum arkamdaki düş evimizle. DSC02636-abKendimi dişi bir kaplan, yok canıııım(!), KAPLUMBAĞA gibi hissediyorum. Sırtımda evim burnumu gemiye sokuyorum, burnum gemide popom iskelede… Şöyle biraz gaza basıp karavanı gemiye soksam iyi olacak. Gaza dokunuyorum, sadece ses çıkıyor, ilerleyemiyorum. İskeleyle gemi arasındaki boşlukta kaldık. Adamlar bağırıyor:

-Abla, geri git! Geri git!

Geri mi gideyim? Geri??? Arkamda beş buçuk metre karavanla geri gideyim haaa! İniyorum arabadan, adamlara bağırıyorum:

-Kardeşim, gidebilsem ileri gideceğim. İleri gidemiyorken geri nasıl gidebilirim?

Arabayla karavanın ilişkisine bakıyorum, araları pek yok gibi. Araba içeri girmek istiyor, karavansa burnunu havaya kaldırmış, içeri girmeye hiç niyeti yok. Çeki demiri, gemiyle iskele arasında havada duruyor. Ne ileri ne geri gidecek halleri var araçların. Birbirlerini ters yöne çekiyorlar.

Bir arabaya bir karavana bakarken aklıma Didem’in valizi geldi, o koca valiz ağırlık yapıyor olmasın, dedim önce kendime, sonra adamlara. Valizi çıkaralım dedik, iki kişi kaldırmaya uğraştık, olacak gibi değil. Ne valizmiş! Yazlık giysiler de bu kadar ağır mı çeker? Kız, sen bunun içini taşla mı doldurdun? Bu ağırlık arabayı çökertir tabii… Ah, bu Didem her zaman başıma iş açmıştır zaten! Ben akıllanmam ki… al işte olana bak! İki adam daha geldi, dört kişi indirdik arabadan taş dolu valizi(!) arabaya bindim, hafifçe gaza bastım, kolaycacık gemiden içeri girdim. Ohh, çok şükür arabayla karavanın anlaşmazlığı çabuk çözüldü! Fakaaat işimiz karavanı yerleştirmekle bitmedi, o ağır valizi bagaja koymalıydık. Zar zor onu da arabaya attık. Ben adım adım bunları yaptıkça Ahmet ‘yaşasın, yaşasın!’ diyordu. Bir yandan benim çektiğim stresi o da çekiyor; diğer yandan çok mutlu oluyordu. Arabamızı kilitleyip yukarı kamaramıza çıktık. Daha sonra Didem’le karşılaştık, ona az söylenmedim!

Gemi yolculuğumuz yirmi saat sürdü, gemide her şey çok güzeldi! İzmir’e yaklaştıkça kaygılanmaya başladım. Ya arkadaş gelmezse ben Bodrum’a kadar karavanı götürmek zorunda kalırsam o zaman ne yaparım? gibi düşünceler yiyip bitiriyordu beni. Gemi iskeleye yanaşır yanaşmaz arabamızın yanına indik. Ahmet, beni hiç yalnız bırakmıyordu, her zaman yanımda ve bana yardımcıydı. Arabalar birer birer gemiden çıkıyordu. Ben ilk sırada girdiğim için en son çıkacaktım. Nasıl çıkarım? Ne yaparım? diye çevreyi incelerken bizi Bodrum’a götürecek olan arkadaşımızı yanı başımızda gördük. Onu görmek ikimizi de çok rahatlattı. Sevgili arkadaşımız ta Bodrumlardan gelmişti.

İzmir’den Bodrum Ortakent’teki Kaktüs Kamp’a rahatça geldik. Kaktüs Kamp’ta çok güzel günler geçirdik. Geceleri hoş eğlenceler düzenledik dostlarla. Öyle eğlendik, öyle eğlendik ki… ama her şeyin bir sonu vardı. Karavancıların çoğu, buradan başka yerlere gideceklerdi… kimi Antalya’ya… kimi Marmaris’e… kimi Bodrum’un başka köylerine… Biz ne yapacaktık???