KARAVAN KOMŞUMUZ GERT (Gezici Doğa Evim 18)

Gezimizin son durağı yine Alaçatı’ydı . Dilek Yarımadası Milli Parkı’ndan Alaçatı’daki kampinge ancak akşam varabildik. Hava kararıyordu, kampingde her zaman kaldığımız yer boştu, biz de karavanımızı her zamanki yerine çektik. My captured picture

Alaçatı-Selçuk ve Karavanımız

Alaçatı-Selçuk ve Karavanımız

Karavanımızın sol tarafında dört-beş yıldır karavan komşumuz olan Gert’in karavanı bulunuyordu. Gert’in karavanının kapısını tıklattık halini hatırını sormak için; ancak Gert karavanında değildi.

Sabah karavanımızın önünde kahvaltı ederken Gert yanımıza geldi, büyük bir içtenlikle ‘hoş geldiniz’ dedi. Onu kahvaltıya davet ettik, kahvaltı ettiğini; ama çay içebileceğini söyledi. Oturdu, sohbet ettik. Onda garip bir şey vardı, her zaman çok neşeli olan Gert, keyifsiz gibiydi.

Alaçatı-Sörfçüler

Alaçatı-Sörfçüler

Alman olan Gert, Almanya’da uzun yıllar çalıştıktan sonra oradan tamamen ayrılıp Çeşme Urla’ya yerleşmiş. Yaz başında Alaçatı’ya gelip bütün yaz burada karavanında kalan, rüzgâr sörfüne delicesine tutkun Gert, rüzgârı bol, dalgası az, tertemiz ve de sığ bir denizi olan Alaçatı’da istediği gibi sörf yapıyordu. Türkçeyi de oldukça iyi konuşuyordu. Çok içten, sıcak ve esprili biriydi. Türkiye’ye geldiği ilk yıllarda karavanıyla ülkemizin pek çok yerini dolaşmış. Bu gezilerinden birinde yolda ağır ağır giderken yanından geçen bir kamyonun camından başını çıkaran sürücü:

«Doğru düzgün gitsene Allahsız tosbağa!» diye bağırmış. O, doğru düzgün gitsene, sözünü anlamış da Allahsız tosbağa’nın ne olduğunu anlayamamış. DSC02636-kaplumbağa abDaha sonra tosbağanın ne olduğunu öğrenmiş. Bu olayı gülerek, büyük bir keyifle yıllar önce anlatmıştı.

Neslihan’la her sabah bir tavla partimiz vardı, biz karavanın önünde tavla oynarken Gert yanımıza gelir, sohbet ederdik. Hanginiz tavlada yenerse onunla oynayıp onu yeneceğim, diye takılırdı. Neşeli gibi görünse de o, her zamankinden daha zayıf ve halsizdi. Olur olmaz yerde uyuyakalıyordu; kimi zaman karavanının basamağında, kimi zaman bir iskemle tepesinde. Buna bir anlam veremiyorduk. Acaba şeker hastası mı yoksa fazla alkol mü alıyor? diye düşünüyorduk. Kendisiyle sohbet ederken onu incitmemek için bu konuyla ilgili bir şey de sormuyorduk.

Bir gece, kampta dolaşırken yolun ortasında Gert’in eski model mercedesini gördük, kapısı ardına kadar açıktı. Gert kafasını direksiyona dayamış, hareketsiz duruyordu. Baygın mı sarhoş mu olduğunu anlayamadık, çok telaşlandık, sağa sola koşturup haber verdik.

Alaçatı-Anzak Amca

Alaçatı-Sörfçü Anzak Amca

Gert’in yanına ilk gelenler Avustralya’da yaşayan, eşi  Avustralyalı olan, her yıl en az üç ayını Alaçatı’da geçiren Anzak amca dediğimiz yaşlı sörfçü ve eşiydi. Gert’le iyi dosttular. Anzak amcanın eşi:

«Eyvah! Gert’in hastalığı her geçen gün daha kötüye gidiyor.» dedi, bizim şaşkınlık ve merakla ‘ne hastalığı’ diyen bakışlarımızı fark edince de Gert’in durumunu anlattı.

Gert, Almanya’da uzun yıllar kimyasal maddeler üreten bir fabrikada çalışmış, bu kimyasallar onun beyninde hasar oluşturmuş, bu da onu kendinden geçirip uyutuyormuş. Son zamanlarda olur olmaz yerlerde sık sık bu duruma düşüyormuş. Trafik polisleri defalarca, sörf merkeziyle Alaçatı arasındaki yolda, Gert’in arabasını yolun kenarına park etmiş direksiyonda uyurken bulup onu kampa getirmişler.

Gert’i güç belâ uyandırıp karavanına götürdük, bu arada kamp sakinlerinin çoğu karavan ve çadırlarından çıkmış Gert’in etrafını almıştı. Aradan iki gün geçti, o, kendini biraz toparladı ve tekrar sörf yapmaya başladı.

Alaçatı

Alaçatı

Onun sörf yapması tüm arkadaşlarını tedirgin ediyor, sörfe çıkmaması için uzun uzun dil döküyorlardı, Gert’in kimseyi dinlediği yoktu. O; bordunu, yelkenini kaptığı gibi kendini denizin ve rüzgârın kollarına atıyordu.

Alaçatı’ya geleli bir hafta olmuştu, bir hafta daha kalacaktık; Neslihan zamanı olmadığı için İstanbul’a dönecekti. O, çantasını hazırlarken ben de kahve yaptım. Kahveden sonra onu Alaçatı’nın merkezine götürecektik.

Alaçatı-Sörfçüler

Alaçatı-Sörfçüler

Kahvelerimizi aldık, koltuklarımızı denize çevirdik, karavanların durduğu yer deniz seviyesinden sekiz-on metre yüksekteydi, kahvelerimizden bir iki yudum aldıktan sonra kelebekler gibi uçuşan sörfçüleri seyretmek için arkamıza yaslandık ki bulunduğumuz yerin aşağısındaki kumsaldan bir takım bağrışmalar geldi… Merakla ayağa fırlayıp hemen altımızdaki kumsalı görebileceğimiz bir yere gidip aşağı baktık. Dört-beş sörfçü kıyıya bir sörfü çekiyordu, sörfün üzerinde boylu boyunca yatan biri vardı. Her yandan birileri koşarak geliyordu; en az on kişi, üzerindeki kişiyle sörfü kıyıya çıkardı. Sörfün üzerinde yatanı göremiyorduk, birisi o kişiye suni teneffüs ve kalp masajı yapıyordu. Aşağıda, kumsaldakilerin dudaklarından aynı sözcüğün fısıltıyla döküldüğünü duyduk: Gert… Gert… Gert… Gert!..

Ne olmuştu Gert’e? Neden öyle hareketsizdi? Etrafındakiler onun nefes almasını engelliyor muydu? Ne yapacağımızı şaşırdık, aşağıya Gert’in yanına gitmek için hamlettik. Neslihan, siz Gert’e bakın, ben bir taksi bulup Alaçatı’ya giderim, otobüsüm yirmi dakika sonra kalkıyor, derken ambulans geldi, Gert’i sedyeyle taşıdılar.

Biz de alelacele arabamıza atladık, Neslihan’ı otobüsüne yetiştirdik. Kampa dönünce Gert’in vefat ettiğini öğrendik, çok üzüldük. Gert sörf yaparken bir kriz gelmiş, sörfün üzerinde uyuyakalmış. Boğulmuş…

Alaçatı Sörf Merkezi

Alaçatı Sörf Merkezi

Kampta büyük bir sessizlik vardı, herkes çok üzgündü. Kelebekler denizde neşeyle uçuşmuyordu artık, kanatları kırılmıştı!

Bugün bana ne oldu? Avşa’daki selden kurtulayım derken ölümle burun buruna geldim. İnsanın, sevdiklerini kaybettiğinde duyduğu acıyı, üzüntüyü sözcüklere dökebilmesi zor, hem de çok zor!!! Hiçbir sözcük o duyguların yerini tutmuyor…

Avşa Adası

Avşa Adası

Saat kaç oldu? Denizotobüsü Avşa İskelesi’ne yanaşmış olmalı. Selçuk birazdan gelir. Yağmur durdu, sular yavaş yavaş çekiliyor. Aaa, karşıdan gelen Selçuk değil mi? Anlaşılan taksi buraya kadar gelememiş onu üst yolda bırakmış. Çok komik görünüyor; ayakkabıları elinde, pantolonunu dizine kadar kıvırmış suları yara yara yürüyor.

-Ne olmuş buraya? Telefonda sel felâketi dedin; ama bu kadarını ummuyordum, çok şaşırdım. Canım, kim bilir nasıl korkmuşsundur?

-Korkmadım desem yalan olur; başlangıçta korktum, fakat sonra korkumu yenecek bir yol buldum. Daha doğrusu belleğim buldu.

-Allah Allah neymiş o? Merak ettim!

-Nasıl oldu bilmiyorum, belki karavanın sular altında kalması bir şeyleri tetikledi, karavanla ilgili anılar aklıma düşüverdi, taa ki sen gelinceye kadar.

-İlginç! Çok ilginç!!!

-Hayrola ne oldu?

-Biliyor musun, aynı şey bana da oldu. Denizotobüsüne bindiğimden beri ben de nasıl karavancı olduğumuzu, aldığımız karavanları, yaptığımız gezilerin bazılarını düşündüm. Yol boyunca Kabare’yi düşünüp notlar alacağımı sanırken karavan geldi belleğimi teslim aldı. Düşüncelerim zaman zaman Kabare’ye kaysa da karavan buna izin vermedi. Demek ki ikimiz de karavanımızla yolculuk yapmayı özlemişiz.

-Ee, ne zaman şöyle büyük bir geziye çıkıyoruz sulara gömülmüş karavanımızla?

-Önce ona bir bakım yapalım, belediye Avşa yollarında açılan delikleri, gedikleri kapatsın, her türlü geziye varım.

DSC04392[1]-karavan ab-Yaşasıııııııın, karavanımızla yollarda olmak ne güzel!

MARMARİS BONCUK KAMP -KUMSAL KÖPEK BALIKLARI (Gezici Doğa Evim 16)

2004 yılında karavanımızla yaptığımız neredeyse bir ay süren geziyi de sık sık anımsarım. İstanbul’dan feribotla İzmir’e gittik. İzmirden de Bodrum’a geçtik. Bodrum’da iki-üç gün kaldıktan sonra Marmaris ve koylarını dolaşmak için Marmaris’in yolunu tuttuk.

Marmaris

Marmaris

Amacımız Marmaris’teki Boncuk Kamp’a gitmekti. Boncuk Kamp yollarına düşmeden önce yakın arkadaşımız Neslihan Ergu’yu aradık. Birlikte tatil yapmayı önerdik. Teklifimizi kabul etti. İki gün sonra bize katılabileceğini söyledi. Buluşacağımız zamanı ve yeri belirledikten sonra Boncuk Kamp’a gitmek üzere yola çıktık.

Çamlı Koyu

Çamlı Koyu

Marmaris’ten Gökova’ya giderken on-on iki kilometre sonra sol tarafta Çamlıköy-Sedir Adası levhalarını görüp bu yola girdik. Önce Çamlıköy’ü, daha sonra da Sedir Adası’na giden gezi teknelerinin kalktığı limanı geçtik.SAMSUNG

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı- Boncuk Koy arası

Çamlı-Boncuk Koy Arası

Çamlı-Boncuk Koy arası

Boncuk Kamp levhalarını takip ederek birbirinden güzel koyları ve denizin ortasındaki Sedir Adası’nı seyrederek yol aldık. Sonunda asfalt yol bitti. Taşlı, topraklı bir yoldan tozu dumana katarak tangur tungur, çangur çungur devam ettik. Yanlış yola mı girdik? Nerede bu Boncuk Kamp? Bu kadar da kötü yol olmaz ki! diye söylenirken doğa harikası bir koya geldik. Nerede bir kötü yol varsa onun sonunda mutlaka böyle bir güzellik çıkıyordu karşımıza. Kötü yolları aşmadan güzelliklere ulaşılamıyordu. Bu yollar düzeltilse, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği gibi olsa o zaman da bu cennet yerler, çabucak tüketilip betonlaştırılıyor, kirletiliyor. Aman aman buralar betona, çevre kirliliğine yenik düşmesin de biz tozlu, taşlı yollarda seyahat etmeye razıyız!

Boncuk Koy

Boncuk Koy

Boncuk Kamp, maviyle yeşilin karıştığı güzel mi güzel bir koydaydı. Boncuk Kamp adını Boncuk Koy’dan, Boncuk Koy da sahilde ve denizin içinde boncuk gibi görünen çakıl taşlarından alıyormuş. Belki de bir koy efsanesidir bu(!)

Boncuk Koy'a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Boncuk Koy’a adını verdiği söylenen çakıl taşları

Ben böyle rengarenk çakıl taşlarını çok severim ister Boncuk Koy’a adını versin ister vermesin. Kampa girip karavanımızı uygun bir yere yerleştirdik; masamızı, sandalyelerimizi karavanımızın önüne çıkardık. Masamızın üstüne senede bir gün sadece on sekiz saat açan kaktüsümüzü koyduk. Onu nereye gidersek götürüyor, çiçek açtığı on sekiz saati kaçırmak istemiyorduk. Sağ tarafımızda karavanlarının önünde oturan yabancı bir aileyle selâmlaştık, daha sonra onların İsviçreli olduklarını öğrendik. Onları bir şeyler içmeye davet ettik, arkadaş olduk. Bu ailenin çocuğu yoktu; çocukları gibi baktıkları iri cüsseli, munis üç köpekleri vardı. Köpekler onlarla karavanda yaşıyordu.

Onlar, kampinge gelmemizi, yerleşmemizi ayrıntılı olarak izlemişler. Bizim kaktüsümüzü masamızın üzerine koyduğumuzu görünce bu aileyle arkadaş olabiliriz, onlardan bize zarar gelmez diye düşünmüşler.

Karavanımızın diğer tarafındaysa Çek bir aile vardı. O akşam börek yaptım, hem İsviçreli hem de Çek aileye götürdüm. Çek hanım şaşkınlıkla:

-Nereden çıktı bu, nerede pişirdiniz? diye sordu. Karavanımızda fırın olduğunu öğrenince daha çok şaşırdı, onların karavanında ne fırın ne de bulaşık makinesi varmış.

Yabancılara böyle ikramda bulununca çok garipsiyor, şaşıp şaşıp kalıyorlar. Onlarda yiyecek alışverişi pek yok! Senin ikramına sevgiyle karşılık veriyorlar. O ailelerle güzel dostluklar kurduk, adreslerini verdiler, bizi İsviçre’ye ve Prag’a davet ettiler.

Bir başka kampta da dört-beş kişilik bir grup sıcak bir günde çadırlarını kuruyordu, onlara soğuk içecekler götürdük, akılları oynadı. Çok memnun oldular. Bize, «Siz melek misiniz?» diyerek götürdüğümüz içecekleri içip çadırlarını kurdular.

Karavancı olmak, değişik yerler görmenin yanı sıra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ya da farklı ülkelerden komşular edinmek, güzel dostluklar kurmaktır. Hangi ülkeden olursan ol, hangi dili konuşursan konuş karavancıları birbirine yaklaştıran doğa sevgisidir.

Boncuk Kamp’taki ikinci günün sabahında, kahvaltıdan önce denize girmek için kıyıya gittik. DSC03259DENİZ ABPırıl pırıl bir deniz bize ‘hadi sizi bekliyorum, benim suyumda dinlenin, denizin keyfini çıkarın,’ diyordu sanki. Denize atlamamak için kendimizi zor tuttuk; zira kampın tamamında büyük bir hareketlilik, telaş vardı. Deniz kenarı balık adamlar, kameramanlarla doluydu. Dalış yapmak için hazırlık yapıyorlardı. Almanya’dan leylak rengi köpekbalıklarıyla ilgili bir çekim yapmak için gelmişlerdi. Boncuk Koy, sandbar sharks da denilen leylak rengi köpekbalıklarının Akdeniz’de gözlem yapılabilen tek üreme sahasıymış, bir de bu köpek balıklarının ABD Atlantik kıyılarında Chesapeake Koyu’nda üremeleri gözlenebilmekteymiş. Kum köpek balıklarının boyları iki buçuk, üç metreye ulaşabiliyormuş. Bir gün önce tanıştığımız Lale ve eşi, Alman grupla konuşuyordu. Lale hararetle onlara bir şeyler anlatıyordu. Konuşmaları bitince Lale’nin yanına gidip ne olduğunu sorduk. Lale:

-Ben de onlarla dalıp köpekbalıklarını görmek istiyorum. Onlar bana:

-Bunun şakası yok, her ne kadar saldırgan olmasalar da bunlar yine de köpekbalıkları, korkarsın, diyorlar.

-Ben korkmayacağımı, mutlaka dalacağımı söyleyince ‘Tamam gel; ama köpekbalıkları üstüne bile gelse hiç hareket etmeyecek, öylece hareketsiz duracaksın, onlar su altındaki balkonların altına yavruluyorlar, hiç kıpırdamayacaksın, köpekbalıkları yanından geçer gider,’ dediler. Bir saattir aynı sözcükleri tekrarlayıp duruyorlar. Neden korkacakmışım canım?

Lale’nin anlattıklarını büyük bir coşkuyla dinledik, ne de olsa biz de skin dalışı yapıyorduk. Ben Lale kadar korkusuz değildim, böyle bir deneyimi yaşamayı göze alamazdım doğrusu!

Lale çok cesur, korkusuz; biraz topluca, enerjik, atletik bir tipti. Yarım saat sonra Alman ekiple dalışa gitti. Biz bulunduğumuz cennet koyun, pırıl pırıl denizin keyfini çıkardık. Bu arada Lale’nin dalıştan dönmesini de heyecanla bekliyorduk. Almanya’dan gelen ekibin dalıştan döndüğünü duyunca kıyıya indik, Lale’nin bottan bir an önce inmesini ve yanımıza gelmesini istiyorduk. Beklediğimiz an geldi, Lale heyecanlı olduğu kadar da keyifsizdi. Dalışın nasıl geçtiğini, köpekbalıklarıyla arasının nasıl olduğunu sorduk. Lale:

Kum Köpek Balığı

Kum Köpek Balığı

-Hiç sormayın arkadaşlar, ben kendimi çok cesur ve korkusuz zannerdim. Öyle değilmişim. Arkadaşlarla su altına indik, bir anda köpekbalıklarını görünce neredeyse küçük dilimi yutuyordum korkudan. O ne heybet, ne ihtişam! Onların kimseye zarar vermediklerini bildiğim halde kendime hakim olamadım, su yüzüne nasıl çıkıp bir kayanın üstüne nasıl fırladığımı inanın bilmiyorum! Müthiş bir deneyimdi benim için! İnsan su altında köpekbalıklarını görmeden nasıl davranacağını bilemiyor. Bunu bir daha dener miyim? Sanmıyorum. Bu dalış bana yetti de arttı…

Lale’nin anlattıklarını duyan kamp sakinleri köpekbalıklarıyla ilgili pek çok dalış öyküsü anlatmaya başladılar, baktık öykülerin biteceği yok, Lale’ye geçmiş olsun deyip karavanımızın yolunu tuttuk. Ertesi gün kamptan ayrılıp Marmaris’te Neslihan’la buluşacaktık. Karavanımızı yola hazırlamalıydık.

KARAVAN GEZİLERİMİZ (Hüsniye ile Ahmet 5)

Bir karavan sahibi olmak yaşamımıza büyük tad kattı, tatile çıkmamıza bir ay vardı, o bir ay hiç geçmeyecek sandık. Veee biz her akşam otoparka gittik. Tüm arkadaşlarımızı, akrabalarımızı o bir ay içinde karavanımızda ağırladık. Ne eğlendik, ne eğlendik! Karavanımız artık ailemizin bir üyesiydi, bir gün görmesek özlüyorduk onu. Tatil plânlarımızı karavanda yapıyorduk. Ayşelerle tatil yapacağımız için onlar da bir çadır aldılar; bu küçük bir çadırdı.

Ayvalık

Ayvalık

Hep birlikte Ayvalık’a, Cunda Adası’na gitmeye karar verdik. Sonunda beklenen gün geldi… Karavanımızı arabamızın çeki demirine taktık, düştük yola. Ayşeler de çadırlarını, matlarını, tulumlarını koydular kendi arabalarının bagajına takıldılar peşimize.

Cunda (Alibey) Adası

Cunda (Alibey) Adası

Cunda Adası’na hep birlikte çıkarma yaptık. Cunda (Ali Bey) Adası’ndaki Ortunç Kamp’a girdik. My captured pictureKaravanımızı yerleştirdik, Ayşeler de çadırlarını kurdular. çadır-ab-tÖyle küçük bir çadırdı ki Ayşe-Nadi ve iki çocukları çadırda kalamadılar. Nadi çadırda yattı, Ayşe de iki çocuğuyla karavanımızdaki ranzaya yerleşti.

Bizim çocuğumuz yoktu; çocuk sevgisini arkadaşlarımızın çocukları Tuğçe ve Hande’yle doya doya yaşadık. Onlar bizim çocuklarımız gibiydiler, onları çok sevdik.

Ortunç Kamp’ta on beş gün kaldık, öyle keyifli bir tatil yaptık ki… Kampingin bulunduğu yer doğa harikasıydı.

Cunda Adası-Ortunç Koyu

Cunda Adası-Ortunç Koyu

Ortunç Koyu’nun mutlaka korunması gerekir, böyle bir güzellik yok olmamalı.

Yalnız karavancılığı, kampçılığı bilmediğimizden komik durumlara düştüğümüz de oldu. Ahmet karavana evdeki büyük televizyonu koymuştu, televizyonun yanı sıra fritöz, porselen tabaklar, fincanlar, cam bardak takımları ve daha bir sürü eşya vardı. Zaman içinde karavancılıkta detaylarla uğraşılmayacağını, pratik olmak gerektiğini anladık.

Kampta karavan komşuluğu da bir başkaydı. Ayşe’yle köfteler, balıklar yapıyor -elimiz de öyle boldu ki- çadır ve karavan komşularımızı unutmuyor, tüm çadırlara ve karavanlara yaptığımız nefis yemeklerden dağıtıyorduk. Kamping turist kaynıyordu, komşularımızın çoğu da yabancıydı. Bayılıyorlardı bizim köftelere, balıklara… Karşımızdaki karavan komşumuz Ayla Hanım’ın eşi de Alman’dı.

Biz turistlere yemek dağıttıkça komşumuz; bize gülüp şöyle diyordu:

-Tüm turistler orda burda pinekliyorlardı, siz köfteleri dağıttınız, onların da vücutlarına kan geldi; öpüşmeye, koklaşmaya başladılar.

Valla komşumuzun dediği doğruydu turistler şapur şupur öpüşüyorlardı. Amaan dövüşmesinler de öpüşsünler, dedik; güldük geçtik.

Karavanımızla yaptığımız ilk tatilimizden çok memnun kaldık. Istanbul’a döner dönmez arkadaşlarımız Nadi’ye ve Semih’e birer karavan aldık. Her sene birlikte tatile çıkıp Türkiye’nin çeşitli bölgelerine gittik, değişik koylarda, kampinglerde kaldık. Çok güzel zamanlar geçirdik. O zamanlar kampingler turist kaynıyordu. Çadırını, karavanını alan turistler Türkiye’mizin en güzel koylarını, kamplarını bulmuştu. Bizse yeni karavancı olmuştuk. Her geçen gün karavancılık içimize daha çok işliyordu. Hem artık otoparkta Nadi’nin, Semih’in karavanlarıyla bizim karavanımız yan yana duruyordu.

Sürekli karavanla bir yerlere gitmek, karavanımızda kalmak istiyorduk. Karavanlarımızı Şile’deki Kumbaba Kamp’a götürdük, Anadolu yakasında oturduğumuz için Şile’ye gitmek zor olmayacaktı. Yaz-kış- ilkbahar-sonbahar her mevsim karavanımızı kullanabilecektik. Kampı, eşi Türk olan Avusturyalı bir hanım işletiyordu. Cuma akşamlarını iple çekerdik.

Şile

Şile

Her cuma Şile’ye gider, karavanımızda kalır, sabah kuş cıvıltılarıyla uyanıp kahvaltımızı yapar, yürüyüşlere çıkar, bisikletle çevredeki köyleri dolaşırdık. My captured pictureDenize gitmek için kampın yanından akan Pot deresindeki sallara binerdik. Pot deresinde az balık tutmadık. Hele deredeki sazlıklarda geceleri milyonlarca ateşböceği dolaşırdı. Bu güzellikleri görüp yaşadıkça daha önce neden karavancı olmadık diye hayıflanırdık.

Tüm arkadaşlarımızı karavanımızda misafir ettik, güzellikleri onlarla paylaşmak bizi çok mutlu ederdi.

Ahmet ile Hüsniye

Ahmet ile Hüsniye

Karavanda olmak ne heyecandı bizim için!..

Ataköy Mocamp (Ataköy Kamping)

Ataköy Mocamp (Ataköy Kamping)

1990 yılında Ataköy Mocamp’a (Ataköy Kamping) çektik karavanımızı. Bu kampımız da çok güzeldi, denize giremiyorduk; bu bizim için sorun değildi. Deniz kenarında ağaçların altında, yeşillikler içinde yaşamak harikaydı! Ataköy Mocamp’ta (Ataköy Kamping) karavan komşumuz Ahmet Bey ve eşi Pepa en yakın dostlarımızdı. Onlarla da pek çok geziye çıktık. Ben bazı cumartesiler çalışmak zorunda olduğumdan Ahmet, Ahmet Bey ve Pepa’yla  Ataköy’de geçirirdi hafta sonunu.

Hüsniye, Ahmet, Pepa

Hüsniye, Ahmet, Pepa

Karavanda yaşamak, karavan komşuluğu, karavanla gezmek çok büyük keyiftir! Herkesin karavan keyfini yaşamasını isterdik. Gittiğimiz her yeri doyasıya dolaşırdık, gitmediğimiz ören yeri, müze kalmazdı.

KAŞ

KAŞ

Ahmet Kaş’a hayran kalmıştı. Kaş dönüşü Amerika’da yaşayan bir dostumuza Kaş’ı şöyle anlattı: “Kaş’a tepeden baktım, gördüğüm güzellik başımı döndürdü. Allah avcuna kaya parçalarını doldurmuş ve gökyüzünden denize fırlatmış, pırıl pırıl parlayan denizin üzerinde çeşitli boyutlarda adalar oluşmuş.

Kaş

Kaş

Bir yanda tarih diğer yanda deniz ve adalar, dayanamayıp ‘Allah Allah’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Mutlaka Kaş’a gidin, onun güzelliğini görün,yaşayın.”

KAŞ

KAŞ

Dostumuz, Ahmet’in Kaş’ı anlatmasından o kadar etkilenmiş ki Amerika’ya dönmeden önce Kaş’a gitmiş. Ahmet’in çıktığı tepeye çıkmış, Kaş’a bakmış; lâkin Ahmet’in gördüğü güzellikleri görememiş. İstanbul’a dönünce Ahmet’e: “Ya Ahmet ağbi sen Kaş’ta ne buldun da o kadar şiirsel anlattın, ben Kaş’ı hiç beğenmedim,” dedi.

KARAVAN KOMŞULUĞU (Doğadan Zorunlu Kopuş 10)

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.

Karavan dostluğu, komşuluğu bizlere çocukluğumuzun samimi mahallelerini anımsatıyordu. İstanbul’un karlar altında olduğu aylardan birinde doğa beyaz halısını İstanbul Çiroz Kamping’e sermişti. Havanın kararmasıyla ortalık daha da beyazlaşmış ve soğumuştu. Biz Sevillerin karavanında film izliyorduk, filme öyle dalmışız ki cama çarpan top gibi bir şey bizi yerlerimizden hoplattı. Ne oluyor deyip perdeyi açtık, dört kafa sekiz göz dışarıya merakla bakarken Şahika Hanım’ın kartopu yaptığını ve anında cama yapıştırdığını gördük, kartopunu yüzümüze yemişçesine başlarımızı geriye çektik.

Şahika Hanım kocaman gülerek kartopu yapıp art arda karavanın camına fırlatıyordu. Komşumuzun kocaman gülüşü bize de yansıdı, izlediğimiz filmin oluşturduğu gerginlikten eser kalmadı. Cama yapışan karların ördüğü dantellerin delikleri arasından Şahika Hanım’ın ‘gelin’ diye işaret ettiğini görünce anoraklarımızı, botlarımızı giyip onların karavanına daha doğrusu minik bahçelerine gittik.

My captured pictureŞahika Hanım’ın eşi Sabri Bey, bahçelerinde taşlardan yaptığı ocakta ateşi yakmış, Şahika Hanım bulgur pilavı yapmış, kampın köpeği Haydut baş köşedeki yerini almıştı. Tüm ağaçlar, yerler bembeyazdı, sanki Çiroz bir masallar ülkesi, Şahika Hanım da bu masallar ülkesinin iyi kalpli kraliçesiydi! Aslında her isteyen kendi masalını yaratabilir. Biz de izlediğimiz filmi unutup kendi masalımızın içinde bulduk kendimizi. My captured pictureÇevrenin beyazlığı gözlerimizi yıkarken üstünden sıcak buhar tüten bulgur pilavıyla acılı turşuyu titreye titreye afiyetle yedik gürül gürül yanan ateşin başında. Ateş gürül gürül yansa da bizi ısıtmaya yetmiyordu o soğuk kış gününde. Yine de gecenin ikisine kadar sürdü bulgur pilavlı sohbet.

İstanbul’un kara yenik düştüğü, okulların kardan tatil ollduğu bir başka zamandaysa aynı bahçeyi paylaştığımız Avni Bey, kuru fasulye pişirmişti. Avni Bey’le Cahide’nin karavanlarının önündeki çadırda toplandık, bir yandan acılı kuru fasulyeyi yiyor, diğer taraftan karın lâpa lâpa yağışını seyrediyorduk. Avni Beylerin karavanıyla bizim karavan arasında kardan tepeler oluşmuştu. Karnımızı doyurduktan sonra bahçeye çıkıp çocuklar gibi kartopu oynadık, yerlerde yuvarlandık.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımla

Karavan Komşularımla

Hangi mevsim olursa olsun cumartesi-pazar sabahları bahçemizdeki büyük tahta masada beş-altı karavan hep birlikte kahvaltı ederdik, kimi zaman da akşamları hep birlikte yemeğimizi yerdik. Nasıl şenlikli olurdu o kahvaltılarımız ve de akşam yemeklerimiz?

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Bu arada beş çaylarımızı da unutmayalım, havanın güneşli olduğu zamanlar mutlaka bir karavanın bahçesinde toplanır neşeyle çaylarımızı içerdik güzel kekler ve börekler eşliğinde.

Karavan Komşularımız

Karavan Komşularımız

Karavanla yaptığımız gezilerde de hava serinse yemeğimizi genellikle karavanda yerdik.

Karavanda yağmurun çatıya tıp tıp vuruşunu, toprağa düşüp toprakla bütünleşmesini, toprakla yağmur karışımından çıkan kokuyu çok severim.

Komşum Sanem’le yağmurlu günlerde karavanın camını açar, yağmurun yağışını seyredip müziğini dinlerken saatlerce sohbet ederdik. Yağmurun sesine Yavuz’un engin müzik bilgisiyle seçtiği müzikleri de katardık. Karavanda müzik dinlemek, hiçbir yerde müzik dinlemeye benzemezdi. Müzik doğayla bir senfoni oluştururdu.

KARAVAN GEZİLERİ: KARAVANLA YUNANİSTAN ve İTALYA

        

Ayvalık'ın Sokakları

Ayvalık’ın Sokakları

Karavanımızla Türkiye’nin pek çok bölgesini, kentini, kasabasını, köyünü, ören yerini, müzelerini dolaştık. Gittiğimiz her yerde karavan kampı yoktu, biz karavanımızla nerede istiyorsak orada rahatlıkla kaldık. Ülkemizde hiçbir yerde hiç

Afrodisias Antik Kenti Karaca-Aydın

Afrodisias Antik Kenti
Karaca-Aydın

kimse tarafından rahatsız edilmedik. Halkımızın konukseverliğini doya doya yaşadık. Nişanlara, düğünlere davet edildik, değişik kentlerde, kasabalarda, köylerde büyük bir sevecenlikle karşılandık. Her akşam değişik bir yerde uyumak, her sabah farklı bir ortamda uyanmak, yeni arkadaşlar edinmek, dostluklar kurmak sıradışı bir güzellikti!

Afrodisias Müzesi

Afrodisias Müzesi

2000 yılında Yunanistan’a bir gezi yapmayı düşündük. İnsan bir şeyi düşünmeye görsün bir anda konuyla ilgili araştırma yapmaya, düşündüklerini hayata geçirmeye başlıyor. Yunanistan’a gitme fikri hem çok cazipti, hem de tedirgin ediciydi. Orada nasıl karşılanırız? Başımıza ters bir durum gelir mi? diye çok düşündük açıkçası.

Bu düşüncelerimizi karavan komşumuz Ahmet (Şimşir) Bey’e ve eşi Pepa’ya açtık. Ahmet Bey ve Pepa her yıl birkaç kez Yunanistan’a gidiyorlardı. Onlar, bize Yunanistan’la ilgili geniş bilgi, kampinglerin yerini gösteren haritalar verdiler. Yunanistan’a rahatlıkla gitmemizi, tedirgin olmamamızı söylediler. Onlarla uzun sohbetlerimiz bizi rahatlattı, Yunanistan’a gitme düşüncemizi pekiştirdi.

Yunanistan-Alexandropoli

Yunanistan-Alexandropoli

Biz hazırlıklarımızı yaparken Ahmet Beylerin de Yunanistan’a gideceklerini öğrendik, tesadüfe bakın ki Yunanistan’a aynı tarihte birlikte gittik. Daha önce sözleşsek aynı tarihi tutturamayabilirdik.

Ahmet Beyler, uzun yıllar karavan komşuluğu yaptıkları Hüsniye-Ahmet Karahan çiftiyle birlikte yola çıkmışlardı. Biz de (eşim Mithat, oğlumuz Deniz ve ben) onlarla aynı anda İpsala Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a girdik. İki karavan önce Alexandrapolis-Dedeağaç’a arkadan Gümülcine ve İskeçe’ye uğradık. Ahmet Beyler, Thassos Adası’na gideceklerdi, biz de Thassos’a gitmeye karar verdik. Adada bir iki gün kalır Halkidiki Yarımadası’na devam ederiz diye düşündük.

Yunanistan-Keramoti

Yunanistan-Keramoti

Thassos Adası’na giden gemiye binmek için şirin bir kıyı kasabası olan Keramoti’ye geldik. Keramoti’den kalkan arabalı vapurla kırk dakika süren bir yolculuktan sonra Thassos’a vardık. Thassos’u çok beğendik ve adada bir hafta kaldık. Thassos’tan Kavala’ya, Kavala’dan Asprovolta’ya, oradan Halkidiki Yarımadası’na, Selanik’e ve Olimpos’a uzandık.

Keramoti'de gemiye binmek için sıra bekleyen karavanlarımız

Keramoti’de gemiye binmek için sıra bekleyen karavanlarımız

Yunanistan’a daha önce niye gitmediğimize de hayıflandık. Bizim canımızı sıkan tek şey vizeydi, diğer AB ülkelerine vizesiz giriş yapabildiğimiz halde Yunanistan’a vizesiz girmemizin olanağı yoktu. Bu durum tatsızdı!

Yunanistan'da Bir Kamping

Yunanistan’da Bir Kamping

Yunanistan’ın pek çok yerini karavanımızla gide kala dolaştık, güzel dostluklar kurduk, özellikle kampinglerini çok beğendik! Ülkemizde de Yunanistan’daki kampinglerin benzerlerinin olmasını diledik. Yöneticilerimizin bu kampingleri görüp örnek alması gerekiyor. Çadırıyla veya karavanıyla tatile çıkan yöneticilerimiz var mı acaba? Onlar genellikle beş yıldızlı daha da ötesi yedi yıldızlı otelleri tercih ediyorlar. Doğayı sevmek, korumak ve doğa severleri daha iyi anlayabilmek için -yönetici olsun olmasın- herkesin milyon yıldızlı kampinglerde tatil yapması gerektiğini düşünüyorum.

Yunanistan gezimizden büyük bir keyif aldık, en önemlisi boşuna tedirgin olduğumuzu anladık, ön yargılarımızı kırdık. Ege’nin iki yakasında yaşayan toplumların pek çok ortak yönü ve benzerlikleri olduğunu keşfettik.

İtalya

İtalya

2001’in yazında daha uzun bir gezi yapmaya karar verdik. Bu sefer Yunanistan’dan İtalya’ya geçecek çizmeyi bir baştan bir başa dolaşacaktık. Bu geziyi; eşim, ben ve arkadaşlarımız Mualla Varlıoğlu İnce-Yavuz İnce’yle gerçekleştirdik. Bir ay sürecek gezimizle ilgili plânlar yaptık. Karavan komşumuz Ahmet Bey İtalya’daki kampingler hakkında bilgi veren dört yüz sayfalık bir kitap verdi bize. Yol boyunca bu kitap bizim kılavuzumuz oldu.

Bir ay boyunca Yunanistan ve İtalya’da değişik kentlere, kasabalara, köylere gittik, gittiğimiz her yerin müzelerini, ören yerlerini, sanat evlerini dolaştık. Öyle böyle değil, kendimizi daha çok müze, ören yeri görelim diye paraladık, doğru düzgün dinlenemedik. Dinlenmeyi İstanbul’a bıraktık. Çok çok yorucu; ama yorucu olduğu kadar da güzel, hoş bir gezi oldu! Yürümekten bacaklarımız, fotoğraf çekmekten bellerimiz ağrısa da, müzelerdeki yazıları okumaktan gözlerimiz kan çanağına dönse de değişik ülkeler, kentler, kasabalar, köyler görmek ve buralarda yaşayan insanları, kültürleri tanımak heyecan verici ve ilginçti! Bir ay boyunca dört kişinin bir karavanda yaşaması, sürekli değişen ortamlarda farklı insanlarla bir arada olması, türlü sorunlarla baş etmesi de pek kolay değildi! Ancak güzelliklere emek harcanmadan ulaşılamayacağını bildiğimizden her türlü sorunu el birliğiyle çözebildik ve gezimizi başarıyla tamamladık.

Bu gezileri gün be gün anlatmak değil amacım, belleğim beni nereye, kime, nasıl götürürse, hangi anılar beni çağırırsa oraya gideceğim ve yaşadıklarımızı sizlerle paylaşacağım. Kendimi anılar denizine bırakıyorum… Bu denizde birlikte yüzmeye ne dersiniz? Evet mi? Haydi o zaman!