TURGUT (Turgutköy5)

Selimiye, Bozburun, Söğüt’ü dolaştıktan sonra Marmaris’e dönmeyi düşünürken Turgut Şelalesi ve tam karşısında da Turgut levhasını gördük. Gündüz şelaleye gittiğimiz yolu hatırladık, sola sapıp dört buçuk kilometrelik dar yola girdik. Hava neredeyse kararacaktı.

Turgut’a varınca Afrodit Restoran’ın karşısına park ettik karavanımızı, tüm gün o köy senin bu köy benim dolaşmaktan yorulmuşuz, hemen yemek hazırlığına giriştik, yemeğimizi yedik, sonra da -köy ve çevresini yarın dolaşırız deyip- uykunun kollarına bıraktık kendimizi.

Sabah erkenden uyandık, köyü dolaşmaya çıktık. O gün bayramdı, yollarda gördüğümüz herkes birbiriyle bayramlaşıyordu, bu arada bize de selâm verip bayramımızı kutluyorlardı.

turgut-istanbul-martı 013a


turgut 2 057

Turgut’un Güzel Kızları,Yakışıklı Erkek Çocukları 

Bu çok hoşumuza gitti. Hele çocuklar! Tertemiz giyinmiş, evlerin kapılarını çalıp el öpüyorlardı.

Bir gün önce görüp üzerinde düşündüğümüz ‘Denize gider’ levhasının işaret ettiği yolu takip ederek deniz kıyısına vardık. Turgut’un meğer denize kıyısı varmış.

kamil dürüst 019-turgut koy sular altında a

Turgut Sahili Yağan Yağmurlardan Sular Altında

Turgut koyu bakımlı bir koy değildi; o bakımsızlığına karşın doğası harikaydı!

kamil dürüst 026-turgut koy dere ile denizin karıştığı yer a

Turgut’ta Dere ve Denizin Birleşme Noktası

Hisarönü Körfezi’nin en doğal, en bakir koylarından birinde olduğumuzu anladık. Koyu, çepeçevre kuşatan tepeler denize kadar çam ormanlarıyla bezeliydi.

DSC06009turgut koy a

Turgut Koy

Denizin rengi kıyılarda ormanların yeşil rengini almış, açıklarsa turkuazdı.

Turgutköy 069koyu ve tekneler a

Turgut’ta Denizdeki Guletler

Bulutlar dingin suya vurmuştu, denizde üç-dört gulet kırık dökük bir iskeleye bağlıydı.

Turgut 061koyu ve tekneler a

Turgut Koy’da Karaya Çekilen Tekneler

Dört-beş gulet de karaya çekilmişti. Guletlerin hemen arkasında kiliseye benzer, tavanı

Turgutköy kilise 062 a

Turgut Koy’daki Küçük Kilise Kalıntısı

olmayan, içini otlar bürümüş tarihi bir yapı ve koyun sol tarafında da kalıntılar vardı.

DSC06468turgut kümes hayvanları ella a

Turgut Koy’daki Kümes Hayvanları Özgürce Dolaşıyorlar

 

DSC06471 turgut a

Turgut Koy’un Sol Tarafı

turgut 3 006a

Turgut Sahili

DSC06456turgut sahili a

Turgut Sahili

Sahildeki restoranın sahibinden kilisenin Bizans Dönemi’nden kaldığını, diğer tarihi alanınsa üç odalı bir hamam kalıntısı olduğunu öğrendik. Koyun sağında uzanan yarımadayla ana karanın tam ortasında sekiz-on katlı yarım kalmış bir hayalet otel inşaatı duruyordu.

Turgut 129 a

Turgut’ta Denizle Birleşen Dere

Çok çirkindi! Tam on sekiz yıldır o haldeymiş. Turgut yolu deniz kenarından geçmediği için Turgut’un sahili pek bilinmiyormuş. Sahilin sağ tarafı deniz börülcelerinin yetiştiği yarı sulu yarı kuru bir alandı.

Turgut 038a

Pembe Renkli Deniz Börülceleri

Turgut 106a

Deniz Börülceleri

Turgut 108 agPembe deniz börülceleri bu alanı bir halı gibi kaplamıştı. Börülcelerin pembesiyle denizin mavisi muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Baharda ve yazın yeşil olan börülcelerin rengi sonbaharda önce pembeye sonra kırmızıya, kışın da kahveye dönermiş.

Denize sırtımızı döndük, karşımızda çamlık yüksek tepelerle çevrilmiş zümrüt gibi bir vadi sere serpe uzanıyordu. Daha sonra köyün doğusundaki tepenin Mermerlik, batısındakinin Ağnak, güneyindekinin de Kuman Tepesi olduğunu öğrendik. Ve vadinin sol tarafında, köye doğru uzanan ağaçlıklı yolu görünce oraya yöneldik.

SAMSUNG

İki  Tarafında Okaliptüs Ağaçları Olan Dere

Yolun kenarına geldiğimizde bir dereyle karşılaştık. Dere denize mi akıyordu, yoksa deniz mi dereye girmişti? Derenin iki yanı toprak yoldu ve derenin iki tarafında ağaçlar yükseliyordu. Okaliptüsler! Yirmi, otuz metre boyundaki okaliptüsler derenin üstünde birleşiyorlardı. Burası, burası…

SAMSUNG

Gökova’ya Yukarıdan Bakınca İki Tarafında Okaliptüs Olan Yol Akçapınar’a Doğru Uzanıyor

Gökova’daki okaliptüs ağaçlı yola benziyordu. Muğla’dan Gökova’ya gelirken Sakar Geçidi’nin en yüksek yerinde aracımızı park edip Gökova’nın muhteşem manzarasını seyrederiz her zaman: ekili araziler, denizi döven dalgalar, ve okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu upuzun ağaç yol. Gökova’ya inince de iki tarafında okaliptüslerin sıralandığı yolda yürümekten hoşlanırdık. Yıllardır hayran olduğumuz yolun bir benzeri buradaydı.Turgut-Bozburun yolundan farklı zamanlarda en az üç-dört kez geçmiş ve bu okaliptüsleri fark etmemiştik!

Okaliptüslü Toprak Yol A

Turgut Okaliptüslü Yol

 

20160104_134436-a.jpg

Turgut Sahilinde Karavanlar

Derenin iki yanında uzanan toprak yollardan denize giderken en sıcak günde bile okaliptüsler sayesinde sıcağı hissetmez insan diye düşündük. Biraz ileride bir köprü vardı, iki yakayı birleştiren.

Derenin sağındaki toprak yolu takip ederek köye doğru yürüdük, derede kurbağalar, su kaplumbağaları yaşıyordu; derenin suyu iki yüz metre sonra kurudu. Artık içi, irili ufaklı taşlarla dolu kuru bir dere uzanıyordu önümüzde. Kuru derenin sağı solu ekili tarlalarla çevriliydi, her yer yemyeşildi. Ağaçlar meyve doluydu. Ne kadar güzel bir köydü burası!

SAMSUNG

Turgut’un Yemyeşil Tarlaları

Burası bizim aradığımız köy müydü yoksa? Tertemiz havası, dinginliği, yeşilliği, turkuaz denizi, yüksek tepeleri, güler yüzlü insanları bizi kendine çekti, oldukça etkilendik.

Turgut Vadisi çoook eski çağlarda denizmiş, zamanla alüvyonlarla dolmuş. Günümüzde, denizden üç kilometre içeride açılan kuyulardan deniz kabukları çıkıyormuş. Turgut Köy denizden iki kilometre içeriye kurulmuş, köye dönünce önce köyle ilgili bilgi aldık, sonra da küçük bir arsa. Derenin yanıbaşında, okaliptüslerin gölgesinde, içinde kocamaaan bir incir ağacı olan bir arsa. Karavanımızı incir ağacının yanına çektik. Masamızı koltuklarımızı karavanımızın önüne attık, hamağımızı kurduk. Köylüler her sabah ineklerini, keçilerini, koyunlarını otlatmak için tarlalarına götürüyorlardı. Karavanımızın önünden geçenler, mutlaka selam verip halimizi hatırımızı soruyorlardı.

SAMSUNG

Tarlaya Giderken Turgutlu Havva Hanımı Taşıyan MERSEDES

SAMSUNG

Tarladan Toplanan Fıstıkları Taşıyan Eşek

Motorsiklete bindirilmiş bir keçi, bisikletle, eşekle ya da modern bir araçla tarlasına giden köylüleri görmek olasıydı. Tavuskuşu 2Bir tavuskuşu kuyruğunu açmış tüm haşmetiyle toprak yolda salınarak yürüyor, dış görünümünün muhteşemliğiyle tezat olan kötü sesiyle şarkılar söylüyordu. .Aralık ayının ortalarında olmamıza rağmen hava günlük güneşlikti.

Kışları ılıman geçen Turgut’un toprakları da çok verimliymiş, Turgutlular yılda üç defa ürün alırlarmış.

SAMSUNG

Dalında Yer Fıstığı

Turgut’ta yetişen yer fıstığı Türkiye’nin en kaliteli fıstığıymış; iç ve dış piyasada fıstığın istenilen fiyata satılamaması fıstık ekimini bitirmiş. Son yıllarda Turgutlular kendilerinin yiyeceği kadar fıstık yetiştiriyorlarmış. Sonbaharda ve kışın Turgut çok yağış alırmış. Yağmur, tropik ülkelerde olduğu gibi günlerce yağarmış. Üç gün, dört gün aralıksız yağan yağmurun ardından bir güneş açarmış, kendinizi ilkbaharda zannedermişsiniz.

ev-dere 079

Yağmur Fazla Yağınca Sonradan Açılan Kanal(Dere) Denize Doğru Hızla Akıyor

Aşırı yağan yağmurlar, altmışlı yılların sonuna kadar çiftçiye çok zarar vermiş. Dağlardan, tepelerden, şelaleden inen sular tüm vadiyi sular altında bırakır, mahsulü mahvedermiş.

DSC06413 kuru dere a

Turgut’ta açılan kanal ve okaliptüs ağaçları

Turgutköy 017a

Turgut’ta açılan kanalın iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden biri

1970’te köy halkı, muhtar ve devlet el ele vermiş, şelaleden gelen derenin devamı olarak vadinin ortasından denize kadar bir kanal açılmış, kanalın her iki tarafına okaliptüs ağaçları dikilmiş. Köylüler kanalın açılabilmesi için topraklarından feragat etmişler, bu kanal sayesinde topraklarını selden kurtarmışlar. Kışın şiddetli yağışlarda kanal bir buçuk-iki metreye kadar su doluyor; gürül gürül akan su, önüne çıkanı da denize sürüklüyormuş. Turgut koyunun sağ tarafı, su altında derenin getirdiği pek çok atıkla doluymuş.

İki gündür Turgut’tayız, bu zamanlarda şiddetli yağışlar olduğu söyleniyor; ama ortalıkta yağmur falan yok, sanki yaz mevsimindeyiz.

DSC08526 karavan arsada a

Karavanımız Yeşillikler İçinde

Karavanda oturduğumuz yok, sürekli dışardayız. Yeşilin her tonuyla gözlerimiz şenleniyor, hava mis gibi, uzun yürüyüşler yapıyor, Turgut halkıyla söyleşiyor; köyü, köylüyü tanımaya çalışıyoruz. Bütün gün dolaşmaktan yorulmuş olmalıyız ki erkenden yattık, uyumuşuz. Gece yarısı büyük bir sarsıntıyla uyandık, ne olduğunu anlayamadık. Büyük bir güç karavanımızı şiddetli bir şekilde sallıyordu, dışarda ne olduğunu anlamak için karavanın kapısını açtık, kapıyı açmamızla o büyük gücün karavanı doldurması bir oldu. O anda karavanımızın uçtuğunu zannettim, o ne şiddetli rüzgârdı! Böylesine rüzgâr denmezdi, büyük bir fırtınaydı. Kaldığımız yer köyün bir kilometre dışındaydı, çevremizde bizden başka kimse yoktu. Okaliptüsler ve biz…

Turgutköy-Köprü ve Okaliptüsler 011a

Okaliptüsler ve Köprü

Okaliptüsler, bataklıkları kurutan, tonlarca suyu çeken nazlılar. İki gündür hafif esen yelde nazlı nazlı salınıp usul usul ezgiler söylüyorlardı. Şimdi fırtınanın uğultusuna okaliptüslerin ince ince haykırışları da karışıyor. İncecik bir ağlama sesi duyuyorum sanki! Bu; bir ağacın dallarının, yapraklarının birbirine sürtünmesinden çıkan bir ses değil de iç çeken, derdini anlatmaya çalışan, hoşnutsuzluğunu belirten bir insanın sesine benziyor; okaliptüslerin adeta rüzgâra direnişi bu. Nazlıların konuştuğunu, dertlerini, kızgınlıklarını dile getirebildiklerini fırtına sayesinde öğrendik.

Yağmur başladı, karavanın üstüne önce ağır aksak sonra hızlı hızlı vurdu. Karavanda yağmurun tıkırtısını dinlemek çok hoştur! Ancak fırtınanın karavanı uçuracak gibi sallaması, her geçen dakika hızını arttıran yağmur, yirmi-otuz metrelik okaliptüslerin üzerimize devrileceği düşüncesi bizi tedirgin etti, geceyi yarı uyur yarı uyanık geçirdik. Sabah olduğunda bütün gece hiç durmadan esen rüzgâr ve aralıksız yağan yağmur hâlâ devam ediyordu. Radyodan öğrendiğimize göre son yılların en büyük fırtınasıymış, saatte 60-70 kilometreyi bulmuş rüzgârın hızı. Bozburun’da, Datça’da şiddetli lodos onlarca tekneyi batırmış. Karavanımızın uçma noktasına gelmesi boşuna değilmiş.

Karavanın penceresinden dışarı bakınca bir kilometre uzaklıktaki yüksek tepeleri göremedim. Gördüğüm gri, oynak bir sis perdesiydi. Aslında sis gibi görünen yağmurdu, öyle şiddetli yağıyordu ki yoğun bir tabaka oluşturmuştu. Şiddetli rüzgâr o yoğun tabakayı denize doğru itiyordu. Yağmurun dalga dalga denize koşturmasını izlemek ilginçti! Yüzlerce metre yükseklikteki dalgalar hızla yol alıyordu. Önümüzdeki derenin iki yanında bulunan okaliptüslerin dalları da bu koşuya katılıyorlardı. Güneyden kuzeye doğru gitmeye çalışsalar da fazla uzağa gidemiyorlardı. Bulundukları yerde delicesine devinip ses çıkarıyorlardı. Yol boyunca uzanan tepeler ortalıkta yok… Sadece dalgalar görünüyor…

Günlerdir yağıyor yağmur. Zaman zaman ara verse de inatla sürdürüyor yağmayı, kimi zaman şiddetli kimi zaman yavaş. Bazen de bir iki atıp geçiyor, ardından güneş yüzünü gösteriyor. Sanki yağmur hiç yağmamış gibi ortalık ışıklar içinde kalıyor. Deniz bir başka parlıyor, ormanlar daha yeşil, gök daha mavi görünüyor. O zaman kendimizi güneşin ve mis gibi toprak kokan ılık havanın şefkatli kollarına bırakıyoruz. Bu arada şiddetli fırtınaya direnemeyen okaliptüslerin kalın dalları kırılmış, kuru derenin içi devrilen ağaçlar, kırılan dallarla dolmuş.

Güneşli, ılık havaya fazla güvenmiyoruz, az sonra yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayabilir. Çok geçmedi dediğim oldu, güneş ışıl ışıl parlarken deli gibi bir yağmur başladı. Eh, yağmur ormanlarında yaşamak böyle olsa gerek! İçimizde bir neşe bir neşe açtık şemsiyelerimizi, yürümeye başladık deli yağmurun altında.

DSC02589turgut köy kahvesi a

Turgut Meydanı’ndaki açık hava kahvesi

Turgut’un meydanına geldik, köyün kalbi bu meydan ve buradaki kahveler. Her şey burada konuşuluyor, kararlar burada alınıyor.

Turgut’un M.Ö. 2000’lerde kurulmuş Antik Hygassos kenti olduğunu, Roma ve Bizans dönemlerinde adının Ella olduğunu öğreniyoruz.

Turgut’ta bir hafta kaldıktan sonra İstanbul’a döndük, döndük de aklımız Turgut’taydı. Sonraki yıl (2009) Turgut’un dört mevsimini de yaşadık, halen de yaşıyoruz.

TURGUTKÖY ŞELALESİ (Turgutköy 4)

Piramidal yapıyı, daha sonra gitmek ve incelemek üzere yol üzerinde bırakıp Turgut Şelalesi’ne gittik. Ve doğaya merhaba dedik. Şelalede dev günlük ağaçları başlarını göğe değdirmek istercesine uzatmış, dev sarmaşıklar da bu ağaçlara sarılarak zirveyi bulmuş.

SAMSUNG

Günlük Ağaçları

Günlük ağaçları, dünyanın en fazla oksijen üreten ağacı olarak biliniyor, yaprakları çınar ağacının yapraklarına çok benziyor; yalnız daha küçük. Günlük ağacından çıkarılan sığla yağı ilaç, kozmetik ve gıda sanayiinde kullanılıyormuş. SAMSUNGEski çağlarda yaşamış olan Mısır Kraliçesi Kleopatra sığla yağını ‘aşk iksiri ve parfüm’ olarak kullanırmış. Kleopatra’nın gitmediği yer, kullanmadığı herhangi bir şey de yok gibi görünüyor. Belki de onun hakkında söylenenler, yazılanlar efsaneden öteye geçmiyordur. Ayrıca bu yağdan Hipokrat döneminden beri ilaç olarak yararlanılmaktaymış.

Halk arasında sığla yağının mide ülserine, on iki parmak bağırsağı rahatsızlıklarına, uyuz, mantar gibi deri hastalıklarına, nefes darlığına, yaralara iyi geldiği söyleniyor. Bu yağı kullananlarla da konuştuk, genellikle çok yararlandıklarını, hastalıklarına iyi geldiğini söylediler.

SAMSUNG

Günlük Ağaçları

Anadolu günlük ağacı Türkiye’de sadece Marmaris-Dalaman arasında yetişmekte olup dünyada sığla yağı üreten iki ülkeden biri Türkiye diğeri de Honduras’mış. Muğla’da yakın geçmişe kadar yirmi ton sığla yağı üretilirken son yıllarda üretim üç tona düşmüş. Bunun nedeni de ormanlık alanların azalmasıymış. Tütsü ve yakı olarak da kullanılan günlük ağacına akamber, günnük ve sığla ağacı da deniyor.

halikarnas balıkçısı bHalikarnas Balıkçısı’nın yıllar önce okuduğum sığla yağının parfümü çoğalttığı ile ilgili bir yazısı geliyor aklıma; ama yazının adını, hangi kitapta olduğunu bir türlü anımsayamadım. Tütsü olarak kullanılır deyince yazıyı anımsadım. Halikarnas Balıkçısı, önce sığla ağacını tanıtıyor, ne yazık ki eskisi kadar sığla(günlük) ağaçlarının olmadığı sığla yağının üretiminin azaldığını sonra da sığla yağının bir hoparlöre benzediğini hoparlör, sesi nasıl duyulur hale getirip çoğaltıyorsa sığlanın da kokuyu o denli büyüttüğünü, çoğalttığını yazıyordu o yazısında.

Şelale-ağaç 2IMG_20180712_181634-EFFECTS

Günlük Ağacı

Günlük ağacı kışın yapraklarını dökmediği ve yirmi metreye kadar boylandığı için

IMG_20180712_183022

Turgut Şelalesi Ağaçlar

 

IMG_20180712_18252şelale

Turgut Şelalesi

Turgut Şelalesi her mevsim yemyeşil. Şelalede göğe bakan gözler, mavi gökyüzünü değil, yemyeşil orman denizini görüyor. Mavi gökyüzü ve gün ışıkları günlük ağaçlarının yıldız şeklindeki yapraklarının arasından göz kırparak merhaba diyorlar.

Turgut Şelalesi a

Turgut Şelalesi

Sular şırıl şırıl akarak tertemiz turkuaz renkli göletler oluşturmuş. Minik şelalecikler tatlı ezgiler mırıldanıyor, ağaç kökleri toprağın üzerini kalın saç örgüleriyle kaplamış. Saç örgülerine basarak dört-beş metreden çağıldayarak bir gölete düşen şelaleye gelince kendimizi suya atmak istedik Aralık ayında olduğumuzu anımsayınca bundan vazgeçtik.

Yaz aylarında safari yapan jipler buraya her gün yüzlerce turist getirir. Rahatça suya girebilmek için safaricilerden önce şelalede olmak gerekir.

Turgut Şelalesi'nde Kayalardan Akan Sular

Turgut Şelalesi’nde Kayadan Akan Sular

Yoksa değil suya girmek çevreyi bile aşırı kalabalıktan yeteri kadar göremez insan. Burada gölete girmek harika bir şeydir! Su önce buz gibi gelir, yüzdükçe alışır kendinizi iyi hissedersiniz. Şelalenin altına kadar yüzüp suyun gücünü duyumsarsınız, akan suyun altında fazla kalamazsınız, yukardan düşen suyun gücü sizi göletin diğer tarafına iter. Göletten çıkıp sol taraftaki merdivenleri takip ederek bir başka gölete çıkar, onu da geçerek bir diğerine ulaşırsınız. Yeni vardığınız gölete on- on beş metre yüksekliğindeki kayalıkların üzerinden şarıl şarıl kayarak akmaktadır sular. Akan sulara meydan okurcasına kayalıkların en üstüne tırmanabilirsiniz. Yok, tırmanmak istemiyorsanız gölete girin kayalıkların üstüne çıkıp oturun, arkanıza yaslanın, yukardan buz gibi, oldukça sert inen sular bırakın bedeninize masaj yapsın, içinizi coştursun. Suyun sesine kendi sesinizi katın, sesiniz çıktığı kadar bağırın, içinizdeki tüm stresi atın. Nefis bir şeydir gürül gürül akan suyun altında durmaya çalışmak!..

SAMSUNG

Delikyol

Şelaleden istemeden ayrılıp Delikyol, Selimiye, Bozburun ve Söğüt’e gittik. Hepsi birbirinden güzel yerler.

SAMSUNG

Selimiye

IMG_20180705_120542temmuz18 söğüt

Söğüt

Dura kalka, gülüşe konuşa güzel yerleri dolaştık. Turistik bir gezi yapmıyoruz, bir amacımız var. Bir köy arıyoruz, yılın yedi-sekiz ayı orada kalıp yaşayabileceğimiz bir köy. O köyü bulabilmiş değiliz henüz. Yıllardır ülkemizin değişik yörelerinde gezdik, gezip dolaştığımız pek çok yeri çok beğendik; ‘tamam burası aradığımız yer’ diyemedik.

IMG_20180507_143451BOZBURUN

Bozburun

Yıllar önce köyden kente göçler oldu, beş-on yıldan beri de kentten köylere göç var. Büyük şehirlerin kalabalığından, kargaşasından, trafiğinden yorulanlar köylere, kasabalara yerleşmeye başladılar. Yazlık evi olanların pek çoğu artık yazlık evlerinde yaşıyor.

Ne Selimiye ne Bozburun ne de Söğüt yerleşebileceğimiz yerler olarak gelmedi bize. Hepsini çok beğenmemize karşın adını tam olarak koyamadığımız eksik bir şeyler vardı. Marmaris’e dönmeye karar verdik, bu arada akşam olmuş hava kararmış, biz de oldukça yorulmuştuk. Yirmi kilometre yol almıştık ki karşımıza Turgut Şelalesi’nin levhası çıktı. Levhayı görünce geceyi Turgut’ta geçirmeye karar verdik. Ne de olsa karavanımız bizim evimizdi, nerede istersek orada kalabilirdik.

076orhaniye-kızkumu a

Orhaniye-Kızkumu

Bir gece önce Marmaris-Kızkumu’nda deniz kenarında konuşlanmış, akşam yemeğimizi deniz kenarında yemiş, sabahleyin kahvaltımızı denize karşı yapmıştık. Orhaniye pazarı arkamızdaydı.Karavanın güzelliği bu işte! İster deniz kenarında ister dağ başında ister ormanlık bir alanda kal. Her yer senin!..

NADİDE BİR BÜK-3/BYBASSOS ADASI

Deniz üstündeki yürüyüşümü bitirip Kızkumu’nun başlangıç noktasına döndüm, karavanımız park yerinde uslu uslu bizi bekliyordu. Burada bir kafe var, Kızkumu’nda yürüyenlerin dinlenip bir şeyler yiyip içtiği… Park yerinde karavanımızdan başka en az yirmi cip park etmişti. Cip safarilerle Bozburun Yarımada’sını gezen turistler deniz okunda yürüdükten sonra kafede ve plajda Kızkumu’nun keyfini çıkarıyorlar. Ciplerin arasından geçip deniz kenarında durdum, çevreme baktım.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Bybassos Adası ve Üzerindeki Kale Kalıntısı

Tam karşımda duran minik ada ve üzerindeki kale kalıntısıyla göz göze geldik. Davetkâr bakışları vardı, sanki ‘şimdi sıra bizde, bize gelin’ diyordu o bakışlar.

Bybassosluların, Kale Adası’na Turgut Şelalesi’nden kemerler ve su altına döşedikleri borular aracılığıyla su getirdiği söyleniyor. Biz bunu görmediğimiz için ne kadar doğru bilemiyorum. Bazı turizm broşürlerinde ve kitapçıklarında yazdığına göre Bybassoslular, adaya su getirmek için bileşik kaplar kuralından yararlanmışlar. Yine pek çok kaynakta adadaki kalenin Bybassoslulara ait olduğu yazıyor ve halk da öyle olduğunu söylüyor; ancak 2005-2011 yılları arasında Marburg Üniversitesiyle Ege Üniversitesinden Alman ve Türk uzmanlar tarafından gerçekleştirilen Bybassos Yüzey Araştırmaları sonucunda adadaki kalenin M.S. 13.-15. yüzyıllara ait olduğu, hem batı hem Arap dünyasının etkilerini gösterdiği, şövalyeler tarafından inşa edilmiş olduğu belirlenmiş. Kim bilir, belki de bu kale 13. yüzyıldan yüzlerce yıl önce (M.Ö. 3. yy) yapılmış olan Bybassos Kalesi’nin yıkıntıları üzerine inşa edilmiştir.

Ülkemizde ve yabancı ülkelerde çok rastlanan bir durum bu. Pek çok eser daha önce yaşamış uygarlıkların yaptıkları eserlerin kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Örneğin Topkapı Sarayı, Bizans Akropolü’nün; Sultanahmet Camii ise Bizanslıların Büyük Sarayı’nın bulunduğu yere yapılmış. Yine Büyük Saray’ın toprak altında kalmış kalıntılarının üzerine mahalleler kurulmuş İstanbul’un fethinden sonra. Bu küçük ada da hem Bybassosluların hem de şövalyelerin kalesini koynunda saklıyor olamaz mı?

Bybassos’ta 2005-2011 yılları arasında yüzey araştırması yapan uzmanlar adadaki kalenin küçük olmasına rağmen çok kaliteli bir mimari eser olduğunu ve detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğini belirtmişler. Bunların yanı sıra, kale surlarının dışındaki sahilin çevresi de araştırılmış, liman olarak tespit edilen taş yığınları ve yığın şeklindeki bir teras ölçülüp fotoğraflanmış. Yüzey keramik buluntuların arasında, yapılara ait birçok çatı kiremiti ve sırlı geç Bizans keramikleri, surların dışında ise bir orta Bizans ve bir geç Roma sikkesi de bulunmuş.

SAMSUNG

Bybassos Adası ve Karşısında Aşağı Keçi Bükünde Martı Marina

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye- Martı Marina

PENTAX Image

Kızkumu Teknelerin Geziye Çıktığı Yer

Bu minik adanın ve kalesinin çağrısına daha fazla dayanamayıp bir tekne kiraladık Keçibükü’ndeki motellerin önünden. Önce adanın etrafını turladık, adanın Martı Marina’ya bakan yüzü kayalık ve dikçeydi, buradan adaya çıkmak zor olacaktı. Adanın arkasından dolaştık ve karaya kolayca çıkacağımız kumsal olmasa da çakıl taşlı bir yer bulduk, tekneyi yanaştırıp adaya ayak bastık. Biz adaya çıkınca çalılıklar arasında bulunan bazı canlıların tepelere doğru koşuşturduklarını gördük. Bunlar bizden korkup kaçan farklı renklerde bir sürü tavşandı. Gri, beyaz, siyah, kahverengi, alacalı, toprak rengi onlarca tavşan bizden kaçıyordu. Deniz kıyısında bir iki hayıt ağacı vardı, ağaçlara yakın düzlükte yiyecek artıkları ve su dolu kaplar bulunuyordu. Buraya birileri tavşanlar için su ve yiyecek getiriyordu anlaşılan. Biz orada dolaşırken tavşanlardan ses seda çıkmıyor, hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Hava çok sıcaktı, bulunduğumuz yerden Kızkumu’nu ve üzerinde yürüyen yüzlerce kişiyi görebiliyorduk.

Kaleye doğru tırmanmaya başladık, oldukça küçük bir ada ve adanın üzerindeki kale de küçüktü. Kaleden ziyade bir gözetleme kulesine benziyordu. Tepeye çıkınca olağanüstü bir manzarayla karşılaştık, bu bizi şaşırtmadı, nasıl bir doğa harikası içinde bulunduğumuzun farkındaydık.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu

PENTAX ImageKarşımızda Kızkumu, arkasında çam ağaçlarıyla kaplı, yüksek tepelerle çevrili yemyeşil bir vadi, bu vadi Orhaniyelilerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Merkez Mahallesi’ni barındırıyor, Köy halkının çoğu Türkmen. Türkmenlerin dışında genellikle turizmle Orhaniye’yi keşfeden, Orhaniye’nin güzelliğinden etkilenen Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelip köye yerleşenlerle dünyanın dört bir yanından gelen ve Orhaniye’de yaşamını sürdüren yabancılar var. Orhaniye’ye yerleşenler köyün sosyal yapısını olumlu yönde etkilemişler.

Türkiye’nin ve dünyanın değişik yerlerinden gelenlerin bir kısmı burada ev sahibi olmuş, bazıları ise kiracı…

Orhaniye-kızkumu 046-a

Orhaniye-Kızkumu

Orhaniye Koyu, çam ormanlarıyla kaplı, tepeleri orman olduğundan deniz burada öylesine sakin ve usludur ki… Yazları hava sıcak olmasına sıcaktır; ama çam ormanları sayesinde Orhaniye’de bu sıcaklık insanı hiç rahatsız etmez, kışlar -tabii buna kış denirse- yağışlı geçse de genellikle ılıktır. Yani Orhaniye’nin sıcağı da yağmuru da güzeldir! Neredeyse tüm yıl denizden faydalanabilir insanlar: yüzebilir, balık tutabilir, kürek çekebilir, yelken yapabilirler… Bunun için de bu koy yaz-kış yerli yabancı tekneleri konuk ediyor. Gerek Martı Marina’da gerekse Kızkumu’ndaki bükte konuşlanan teknelerde yaşayanlar hiç de az değil!

SAMSUNG

Bybassos Adası’ndan Denizin Görünüşü

Kale Adası’ndaki kale kalıntısından etrafı büyük bir zevkle seyrettik, hava çok sıcaktı, deniz Keçibükü tarafında masmavi, adanın kıyıya çıktığımız tarafındaysa yemyeşil parlıyordu.

SAMSUNG

Bybassos Adası’nın Karşısı ve Tekneler

Karşı kıyı tepelere kadar çam ağaçlarıyla örtülüydü, ağaçların rengi suya vurmuş denizi yeşile boyamıştı. Tekneler yeşillikler altında denizin üzerinde kurulmuşlardı.Kendimizi bir an önce yeşilliğin içine bırakmak için patikadan aşağı indik. Hayıt ağaçlarının yanından denize girdik, karşı kıyıya kadar yüzdük, kayalıklara dokunduk ve adamıza geri döndük. Hayıtların gölgesinde dinlenirken küçük bir zodyak bot yanaştı yakınımıza, yaşlı bir adam botun ipini hayıt ağaçlarından birine bağladı, tekneden indi, elinde büyük bir torba ve plastik su kabı vardı. Bize selam verdi, Fransız olduğunu, tavşanlara yiyecek ve su getirdiğini, tavşanların ürkmemesi için sessiz olmamızı ve mümkünse pek fazla hareket etmememizi söyledi. Getirdiği yiyecekleri ve suyu düzlükte bulunan kaplara boşalttı, torbayı ve plastik kabı alarak botunun yanına geldi.

Yiyeceğin kokusunu alan ve etrafta kimseleri göremeyen tavşanlar bir anda meydanı doldurdu, iki dakika sürmedi yığınla tavşanın ortaya çıkması. Onların her hareketini  Orhaniyeli Fransızla keyifle seyrettik çıt çıkarmadan, hareket etmeden. Kendilerini güvende hisseden tavşanlar, büyük bir şölendeymişler gibi önce yemeklerini yediler, sonra da neşeyle düzlükte ve engebeli arazide koşturup oynaştılar, hiçbir şeyden korkmadan özgürce dolaştılar, birbirlerini kovaladılar, koklaştılar. Onları uzun bir süre seyreden Fransız, mutlu bir yüzle botuna bindi, kürek çekerek kıyıdan uzaklaştı, tavşanları rahatsız etmeyeceğine emin olduktan sonra botun motorunu çalıştırdı, Kızkumu Plajı’na doğru gitti. Tavşanlar bir müddet daha oynaştıktan sonra başka bir teknenin gürültüsüyle bir anda dağıldılar, her biri bir çalının, taşın ardında kayboldu. Artık ne tavşanlardan ne de yiyeceklerden eser vardı.

Ayaklarımız denizin içinde, bedenimiz hayıt ağacının gölgesinde güneşten rahatsız olmadan izledik tavşanları, fotoğraflarını çektik. Hayıt ilginç bir bitki, bu yörede sıkça rastlanıyor, daha önce gördüğümüz hayıtlar pek ağaç gibi değildi! Ama Kale Adası’ndaki hayıtlar belli ki çok eskilerden günümüze gelmişlerdi, belki de Bybassoslular dikmiştir bu hayıtları; kökleri derinlerde, gövdeleri kalın, dalları sık ve gür, geniş bir alanı gölgelendiren hayıtlar. 2500 yıl önce şifa için kullanılmaya başlanmış hayıt, Hipokrat hayıtın yaraları iyileştirici özelliğinden söz ettiğinden beri. Homeros ise İlyada destanında namus simgesi olarak bahsetmiş hayıttan. İnsan ‘Ya, bu hayıt da neymiş!’ demeden edemiyor.

IMG_20180610_130143hayıt ağacı

Hayıt Ağacı

Buralarda çalıdan biraz büyükçe olan hayıt bitkisine çok rastlıyoruz, ilk defa bu adada rastladık büyük bir ağaç haline gelmiş hayıtlara. Hayıtların dallarından sepet yapılıyor.

IMG_20180610_130156hayıt çiçeği

Hayıt Çiçeği

Aslında ben hayıtın morlu beyazlı çiçeğini çok beğeniyorum.

Hayıt ağacını araştırdım. Hayıt erkeklerin cinsel gücünü azaltıyor, kadınlarda ise hormon dengesini sağlayan hipofiz bezini düzenleyerek hormon dengesizliğinden kaynaklanan kadın hastalıklarını iyileştiriyormuş. Kadın dostu olan hayıta ‘kadın otu’ da deniyormuş. Erkeklerde cinsel gücü öldürdüğünden olsa gerek Avrupa’da rahipler karabiber yerine hayıtın tohumunun tozunu kullanmışlar yüzyıllarca. Hayıt; rahip biberi, namus ağacı adlarıyla da anılıyormuş. Kimi yerde yapraklarından dolayı ‘beşparmak ağacı’ da deniyormuş hayıta. Hayıtların gölgesi iyiydi; ama artık demir almak zamanı geldi. Tekneye bindik demiri çektik, yeşillikler mavilikler içinde motorun tıkırtısını dinleyerek begonviller arasında gizlenmiş,

PENTAX Image

Kızkumu’nda Begonvil Restoran, Kafe

sahil kafelerinden birinin önünde indik birer kahve içmek için. Kahve keyfinden sonra tekneyi sahibine teslim edip karavanımıza döndük. Kızkumu’nun otoparkından çıktık,

SAMSUNG

Orhaniye’deki Parktan Bük’e Bakış

Orhaniye Vadisi’ne doğru ilerledik, Merkez Mahallesi’ne girmeyip deniz kenarındaki parkın önünde durduk. Bu gece burada kalabilirdik, ne de olsa evimiz altımızdaydı, nerede dursak orası bizimdi. Akşam olmak üzereydi, geceyi burada geçirip ertesi gün Orhaniye’yi daha yakından tanıyabilirdik. Karavanımızı manzarayı en iyi şekilde seyredebileceğimiz bir yere park ettik, artık Orhaniyeliydik.

Orhaniye geceleri, oldukça sakin, Bodrum’daki çılgın eğlence hayatı yok burada. Ertesi sabah teknelerin motorlarının sesiyle uyandık, günlerden cumartesiydi, parkın karşısındaki alana pazar kurulmuştu.

DSC03375Orhaniye-pazarag

Orhaniye Pazarı-Orhaniyeli Bir Kadın

DSC03372kadınlar-gözleme ag

Orhaniyeli Kadınlar ve Gözlemeler

Orhaniyeli kadınlar yaptıkları gözlemeleri, peyniri, zeytini, salçayı, ekmeği; yetiştirdikleri meyve ve sebzeleri pazara getirmiş satıyorlardı. O nefis gözlemelerle, deniz kenarındaki parkta, Kızkumu’nu, Kale Adası’nı, ‘bük’ü, çam ormanlarıyla kaplı tepeleri seyrederek kahvaltı yapmak harikaydı!

Görüntü052

Orhaniyelilerin Topladığı Zeytinler

Orhaniye’de zeytin, yer fıstığı, portakal, mandalina, limon, greyfurt, avokado, incir ve her türlü sebze yetişiyor. Herkes kendi zeytin ve zeytinyağını yapıyor. Hemen hemen her evde büyük ve küçük baş hayvan besleniyor, kümes hayvanları yetiştiriliyor. Bu hayvanlardan elde edilen ürünler de gerek Marmaris gerekse Orhaniye pazarında satışa sunuluyor.

Orhaniye pazarında farklı diller konuşan değişik ülkelerden gelmiş insanlar çoğunlukta, halkla öylesine yakınlar ki, onlar artık Orhaniyeli olmuşlar, gülerek pazarcılarla şakalaşıyor, Orhaniyelilerin yetiştirdikleri ürünleri alıyorlar. Mutlular…

Bir orman köyü olan Orhaniye’de yer fıstığı yetiştiriliyor ve yaygın bir şekilde arıcılık yapılıyor. DSC03367orhaniye bal mumu aBal ve baldan elde edilen ürünler Orhaniye’nin en büyük geçim kaynaklarından.

DSC03377-orhaniye bal ve kültür şenliği a

1. Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği

Üç yıl üst üste Orhaniye’de ‘Bal Festivali’ yapıldı. Bu festivalde Orhaniye’de üretilen bal ürünleri sergilenip satıldı. Bunların yanı sıra da çeşitli sanatsal ve kültürel etkinlikler yapıldı. Şimdilerde Osmaniye’deki Marmaris Bal Evi’nde Bal Festivali yapılıyor.

DSC03390bal ve kültür şenliği ga

1.Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği’nda Orhaniye İlköğretim Öğrencileri

DSC03419bal ve kültür şenliği ag

Yeni Türkü Grubu- 1.Orhaniye Bal ve Kültür Şenliği’nde

Orhaniye İlköğretim okulu öğrencileri de Bal Festivali’ndeki etkinliklere katılırlar. Veliler de özellikle anneler yaptıkları güzel yiyeceklerle kermes düzenleyip okullarına gelir sağlarlar.

Orhaniye’de eğitime çok önem veriliyor, okuma-yazma oranı yüksek, Orhaniye halkı çocuklarının okumasını istiyor. Her geçen yıl ortaokulu bitiren liseye, üniversiteye gidenler çoğalmakta.

DSC04537 turgut ve orhaniye çocukları a

23 Nisan Etkinliklerinde Orhaniye İlköğretim Okulu Öğrencileri

Orhaniye-Kızkumu çiçeğiyle, böceğiyle, arısıyla, çamlarıyla, deniziyle, adasıyla tam bir doğa harikası, doğayı korumak da burada yaşayanlarla, tatile gelenlere kalıyor. Şayet yolunuz Orhaniye’ye düşerse bir gün, ona sakın zarar vermeyin, çöplerinizi sağa sola saçmayın, gözünüzü dört açıp onun tüm güzelliklerini görmeye çalışın.

NADİDE BİR BÜK-1: ORHANİYE- KIZIL YOL- KIZKUMU

  Marmaris, her geçen gün büyüyor, ormanlar betona yenik düşüyor. Beton büyüdükçe yeşil kaçıyor. Maviyle yeşilin aşkı bitiyor, âşıklar her geçen gün birbirlerinden uzaklaşıyor. Yine de pek çok kıyı kasabamıza göre Marmaris iyi durumda; ama yeşilin her geçen gün daha uzağa daha uzağa gitmesi doğaseverleri kaygılandırıyor. Marmaris ve çevresi eski çağlarda antik kentleri yaşatmış koynunda. Bu antik kentlerin yaşamlarını sürdürdükleri köyler ve koylar günümüz insanının da yaşam alanları. Buralarda yaşayanlar bulundukları yöreden çok hoşnutlar, köylerini çok seviyorlar.

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi

Eski çağlarda antik kentlerin bulunduğu koylar ve köyler bugün de olağanüstü güzellikleriyle yerli ve yabancı turistleri etkiliyor. Biz de olağanüstü güzellikteki köyleri ve koyları görüp bu güzellikleri doyasıya yaşamak için Marmaris’in en nadide koylarının bulunduğu Bozburun Yarımadası’nı keşfe çıktık. Uzun bir keşif yolculuğu olacak bu! Bozburun Yarımadası’nın gözlerden uzak koylarında ve koyların hemen arkasında başlayan tepelerinde, bu tepelerin çevrelediği vadilerinde, bu vadilerde kurulmuş köylerinde neler görüp neler yaşayacağız? Bu köylerde yaşayanları tanıyıp dost olacak, onların yaşamlarına karışacak, yaşam öykülerinin bir parçası olacağız. Onlar da bizim yaşamımıza karışacaklar. Heyecanlanmamak elde değil! Acaba bu heyecan mı insanoğlunu taa eski çağlardan beri keşiflere yönelten?

DSC03085ucba karavan a

Hisarönü Köyünün Sahili Ucba

Bindik atlarımıza, ne atı canım? Eski çağlar deyince en eski ulaşım araçlarından olan at geldi aklıma. At falan yok! Bindik karavanımıza Marmaris’ten çıktık yola Datça’ya doğru. Datça’ya varmak değil amacımız! Datça-Marmaris yolunun aşağı yukarı 20. kilometresinde Bozburun Yarımadası levhasını gördük, yolun sol tarafını işaret eden. Döndük sola, bir levha daha karşıladı bizi üzerinde Orhaniye, Turgut, Selimiye, Bozburun ve en altta -sonradan eklenmiş- Bayır Köy yazan. Günümüzde bu köyler artık mahalle oldu. Hisarönü Mahallesi, Orhaniye Mahallesi, Turgut Mahallesi, Selimiye Mahallesi vb.

SAMSUNG

Bozburun Yolu

Yarımada’ya girdik, yol asfalt, rahat bir yolculuk olacak! Deniz, yolun sağında. ileride; sol taraf ormanlık. Önce bir köprüden geçiyoruz, adı Hisarönü.

Bozburun Yarımadası’yla Datça Yarımada’sının ilişkisi milyon milyon yıl önce başlamış. Bozburun’la Datça Yarımadası önce derin mi derin bir koy oluşturmuş, sonra da her iki yarımada bu deriiin koya girinti-çıkıntılarıyla onlarca büyük, yüzlerce küçük koy doğurmuş.

DSC03190-a

Hisarönü Körfezi

Ve ülkemizin en güzel körfezlerinden biri olan Hisarönü Körfezi ortaya çıkmış.

Asfalt yolda iki-üç kilometre ilerledik, Hisarönü Körfezi’yle aynı adı taşıyan Hisarönü köyünü yolun sol tarafında gördük, köy denizden bir-iki kilometre içeride, sahile yakın yerlerde genellikle oteller, apartlar, pansiyonlar, kampingler ve yazlıkçıların evleri var. Sahile inen yol boyunca bunları görüyoruz.

SAMSUNG

Hisarönü Koyu

SAMSUNG

Hisarönü Köyünün Kumsalı/ Ucba ile Kırmızı Renkli Kumsalı Kayalıklar Birbirinden ayırıyor

IMG_20180101_113004Hisarönü sahili a

Hisarönü Sahili

SAMSUNG

Hisarönü Sahili

Sonunda deniz kenarına ulaştık, yol sola kıvrılıyor, sağ tarafta kırmızı renkli kumsalı olan Hisarönü koyunu görüyoruz, Hisarönü kumsalına bir selam çakıp yola devam ediyoruz.

Hisarönü Körfezi’nin Bozburun ayağını adım adım dolaşacağız. Hisarönü Körfezi’nin yanı sıra ilerliyoruz karavanımızla.

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi’nde Bir Koy

SAMSUNG

Hisarönü Körfezi’nin Koyları

Deniz mavi, gök mavi arada yemyeşil çam ormanları; yeşille mavi sarmaş dolaş büyük bir aşkla dans ediyor maviliklerde yüzen beyaz bulutlarla. Yoldan geçen onlarca araç, araçların içinden onları seyreden ya da sularında yüzen insanlar hiç ilgilendirmiyor yeşille maviyi. Onlar birlikteliklerinin keyfini sürüyor, aşklarının tadını çıkarıyorlar.(

IMG_20190225_183435erguvan ab

Minik Bir Erguvan Ağacı

Eğer bir bahar günü yolunuz buraya düşerse yol boyunca açmış erguvan ve mimozaların yeşil ve maviye ne kadar yakıştığını görürsünüz.)

DSC05878

Hisarönü Körfezi

Onları seyredenler de maviyle yeşilin olağanüstü güzelliklerinden gözlerini alamayıp Hisarönü Körfezi’nin ışıltılı sularına, masmavi göklere uzanan ve ışıltılı sulara sevgiyle, tutkuyla rengini veren çam ormanlarına sevdalanıyorlar.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye,Aşağı Keçi Bükü Mahallesi, Martı Marina, Bybassos Adası

İrili ufaklı pek çok bük bize olanca çapkınlığıyla göz kırpıyor, hangi bükte denize girsek diye düşünürken bir yokuş çıkıp sola dönüyoruz ve olanca ihtişamıyla karşımızda onu görüyoruz:

Körfezin, büklüm büklüm karaya sokulup önce büyük bir bük, daha sonra da minik bükler oluşturmuş en nadide büklerinden ORHANİYE. Hisarönü Körfezi’nin önemli turizm merkezlerinden biri. Marmaris’e uzaklığı 27.8 kilometre. Eski bir Rum köyü… 12. yüzyıldan itibaren Türkmenler gelip yerleşmeye başlamışlar bu köye  ve yöreye hayvancılığı getirmişler. Rumlar ise genellikle denizcilikle uğraşmışlar. Doğal bir liman olan Orhaniye eski çağlardan beri gemicilik ve balıkçılık için uygun bir mekân olmuş.

Bybassos Antik Kenti’nin yerleşim alanı içerisinde olan köy; Karya, Rodos, Roma, Bizans, Menteşoğulları, Osmanlı yönetimi altında kalmış. Osmanlı zamanında Türkler ve Rumlar bir arada yaşamışlarsa da Türklerin çoğalması ve Osmanlı gücü Rumların yavaş yavaş buralardan göçmesine neden olmuş. Orhaniye’den göç eden Rumlar arazilerini birbirlerine bırakarak gitmişler; yaşlı, kır saçlı, kır sakallı Vasil(Vasri) köyün ağası olmuş ve köyün adı 18. yüzyıldan sonra Kırvasil diye anılmış. Cumhuriyetin ilanından sonra da Kırvasil’in adı Orhaniye olarak değiştirilmiş. Kırvasil, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir-iki yıl İtalyanlar tarafından işgal edilmiş. Mübadeleden sonra Orhaniye’de yaşayan Rumlar Yunanistan’a gitmiş, Yunanistan’da yaşayan Türkler de buraya gelmiş.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye Merkez Mahallesi

Günümüzde Orhaniye’nin Keçibükü ve Merkez adlı iki mahallesi var. Keçibükü de Aşağı(Deniz kenarı) ve Yukarı Keçibükü diye ikiye ayrılıyor.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Yukarı Keçibükü

Yukarı Keçibükü karşımızda olanca güzelliğiyle duruyor! Çevresi çam ormanlarıyla ve yemyeşil tepelerle kaplı. Aşağı Keçibükü’nün denizi kimi yerde yemyeşil, kimi yerde turkuaz, kimi yerde mavi, kimi yerde lacivert… Bükün ortasında küçük bir ada, adanın üzerinde tarihi bir kale kalıntısı… Güneş olanca sıcaklığı ve pırıltısıyla d enizin ve ormanın üstüne yaymış gün ışıklarını. Mavilikler, yeşillikler gün ışığıyla daha neşeli, daha mutlu daha keyifliler. Onların neşesi, mutluluğu herkese yansıyor; asık suratlar gülüyor, insanlar neşeleniyor. Mutlulukla randevuları olduğunu nasıl da unutmuşlar! Bu müthiş ‘an’ı; muhteşem doğayı, neşeyi, mutluluğu önce belleğimize yerleştiriyor sonra da fotoğraf makinemizle geleceğe gönderiyorum.

Orhaniye, Hisarönü Körfezi’nin incisi mi, yeşimi mi, firuzesi mi, mercanı mı?.. Belki de hepsi! Tüm değerli taşların bir bileşimi Orhaniye…

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Aşağı Keçibükü- Martı Marina

Gözlerimizi onun pırıltısından güçlükle ayırırken Aşağı Keçibükü’nde konuşlanmış yüzlerce tekne selamladı bizi. Bembeyaz martılar gibi sıralanmışlar mavi sularda. Burası Martı Marina! Teknelerin denizdeki görüntüsü çok hoş; ancak içimizi bir korku sardı: “Bunca tekne bu güzeller güzeli ‘bük’e zarar vermez mi? Bu pırıl pırıl suları kirletmez mi?” diye düşündük, kaygılandık. Hem Martı Marina’yı hem de marinanın içinde bulunan kilise kalıntısını görmek için marinaya yöneldik, amaaa buraya ha deyince girilemeyeceğini danışmadan öğrendik, danışmadaki arkadaşlar müdürlerinden bizler için izin aldılar, sonra elektrikli bir araç geldi, ona bindik, deniz kenarına indik. Marinayı ve marinanın ortasında yer alan kilise kalıntısını dolaştık, bir iki fotoğraf çekmiştik ki, bizi araçla marinaya indiren görevli, fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi, bu yasak bize çok anlamsız geldi; fakat görevliyi zor durumda bırakmamak için makinemizi kapattık.

IMG_20181215_135614

Martı Marina’daki Kilise ve Kilisenin Arkasındaki Tekneler

IMG_20181215_161158

Martı Marina’daki Kilise ve Ardında Çam Ormanı

DSC03215martı marina içindeki şapel a

Martı Marina’daki Kilise

Marinayı ve marinanın ortasında yer alan kilise kalıntısını dolaştık, bir iki fotoğraf çekmiştik ki, bizi araçla marinaya indiren görevli, fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi, bu yasak bize çok anlamsız geldi; fakat görevliyi zor durumda bırakmamak için makinemizi kapattık.

DSC03217martı marinadaki şapel a

Martı Marina’daki Kilise

2005-2011 yılları arasında Türk ve Alman uzmanlar Bybassos Antik Kenti’yle ilgili yüzey araştırmaları yaparken bu kiliseyi de incelemişler, kilisenin bölgenin en önemli, erken Bizans yapılarından biri olduğunu saptayıp M.S. 5.-6. yüzyıllara tarihlendirmişler.

DSC03219martı marina yıkık şapel a

Martı Marina’daki Yıkık Kilise

Yapının kapsamlı bir restorasyon projesine ihtiyacı olduğunu, yine marina civarında gerçekleştirdikleri çalışmalarda kilisenin yakınında tonozlu, küçük bir yapı daha tespit ettiklerini, duvarların yapısı ve sıvası kiliseninkine çok benzediği için aynı dönemde inşa edildiğini, muhtemelen bir anıt-mezar olabileceğini belirtmişler raporlarında.

Yöreyle ilgili turizm broşürlerinde ve bazı kitapçıklarda buradaki kilise kalıntısıyla ilgili olarak kilisenin tabanındaki mozaiklerin görülmeye değer olduğu yazıyordu; ama biz kilisenin tabanında herhangi bir mozaik göremedik. Toprak altında kalmış olabilir miydi mozaikler? Ya da Kameriye Adası’ndaki kilisenin mozaikleriyle karıştırılmış olabilir.

IMG_20181213_131104

Yelkenliler

Kiliseyi dolaştıktan sonra gözlerimizi yelkenlilerden, motor-yatlardan alamadık, birbirinden pahalı ve lüks yatlar iskelelerde güneşleniyorlardı. Martı Marina’da 300 yatın konuşlanabildiği iskele bağlanma yeri ve 100 teknelik çekek yeri, otel, restoran, bar, market, yüzme havuzu bulunuyor. Ayrıca teknelere bakım-onarım hizmetleri de veriliyor. Marinanın ortasındaki 5.-6. yüzyıldan günümüze ulaşabilen kilise kalıntısına ve iskelelerdeki lüks teknelere-yatlara son kez göz attık. Milyarlık, trilyonluk yatlarla bu kilise kalıntısının büyük bir tezat oluşturduğunu düşünerek Martı Marina’dan ayrıldık.

Karavanımızla yola devam ediyoruz, denizi uzaktan görüyoruz, deniz kıyısıyla yol arasında düzlük alanlar uzanıyor.

SAMSUNG

Orhaniye-Kızkumu Bungolovlar

Sağa saptık, sağlı sollu tek tük evler, restoranlar var, yolun sol tarafı pembe-beyaz zakkum ağaçlarıyla donanmış, ağaçların arkasında yeşil tepeler yükseliyor. Yola devam ediyoruz, denizle hâlâ buluşamadık, yeni bir dönemece geldik. Aaaa! Deniz karşımızda, hem de çok yakıııın!!! Biraz önce denizden ne kadar uzaktık!..

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Orhaniye-Kızkumu-Bybassos Adası

Marinanın üstündeki tepeden gördüğümüz Kale Adası da üzerindeki kale kalıntılarıyla pek yakınımızda duruyor.

IMG_20180509_124005kızkumu başlangıcı a

Orhaniye-Kızkumu’nun Başlangıç Noktası

Orhaniye’de denizin kıvrıla büküle, bükler oluşturup kimi yerde yola yakınlaşması kimi yerde uzaklaşması bize her dönemeçte farklı duygular, hoşluklar yaşatıyor. Yalnız esas sürprizi karavandan inince fark ettik, denizin ortasında ilerleyen kızıl bir ok karşı kıyıya doğru uzanıyordu.

My captured picture

Orhaniye-Kızkumu’nda Yürüyenler

IMG_20180509_121200orhaniye kızkumu a

Orhaniye-Kızkumu(Kızıl Yol)

Bu kızıl yol üzerinde yüzlerce insan yürüyordu. Başkaları yürür de ben yürümez miyim diyerek eni üç-dört, uzunluğu 600-700 metre, iki yanı derin kum sette yürümeye başladım. Su; önce bileklerime geliyordu, yolun ortalarına doğru dizime yükseldi, ince kum gibi görünen zemin aslında minik taşlardan oluşuyordu, taşlar terliklerimin arasına giriyor, ayaklarımı acıtıyordu, terliklerimi çıkarıp yalınayak yürümeye başladım. Taşlar ayaklarımın altına batıyor; ama kararlıyım yolun sonuna kadar gideceğim.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Kızkumu Bük

Kızıl yol bitti, su derinleşti, karşı yakadaki bük gözümün önündeydi. Durdum, burada artık yürünemez, yüzülür. Çevreme bakıyorum, yürüyen yüzlerce kişinin de benimle yolun sonuna vardığını umuyorum. O ne? Benden bir adım önde duran iki genç kızdan başka kimseler yok ortalıkta. İkisine de aynı uzaklıktayım. Duruyoruz. Kısa bir an  dönüp bana bakıyorlar, ikisi de uzun, kızıl saçlı, birinin saçları dalgalı diğerininki düz. Düz saçlının gözleri mavi, dalgalı saçlı kızın gözleriyse yeşil. Doğrusu hoş kızlar! Ama çok dalgın ve düşünceli görünüyorlar. Yoksa dilek mi tutuyorlar? Söylentilere göre bu yolun sonuna kadar gidip dönen kişilerin tuttukları dilekler gerçekleşiyormuş. Ben dilek tutmadım. Kızkumu’yla ilgili değişik söylenceler (efsaneler) dolaşıyor dillerde. O söylenceler belleğimde uçuşuyor. Anadolu söylenceler diyarı, yolumuz nereye düşse orayla ilgili sayısız söylenceyle karşılaşıyoruz. Ve ne yazık ki tüm söylenceler acı üzerine oturuyor.

ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

YENİKAPI’DA THEODOSİUS LİMANI (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 8)

Her yıl ekim ayının sonuna kadar Datça-Aktur Kamping’de kalıyoruz, yani her yıl dört ayımızı karavanımızda geçiriyor sonra da  İstanbul’a dönüyoruz. Ne yazık ki karavanımızı Aktur Kamping’de bırakmak zorundayız.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Datça-Aktur Kamping Koylarından Biri

Karavanımızdan ve güzel kampingimizden ayrılmak istemiyoruz; ama buna mecburuz. İstanbul’daki kampingler kapanmasaydı onu Aktur Kamping’de bırakmayacaktık. Ah, keşke! İstanbul’da onu koyabileceğimiz bir kamping olsaydı da hafta sonlarımızı karavanımızda geçirseydik. Kışın karavanımızı özlemle anacağız.

İstanbul’a döndük, şaka maka İstanbul’u da çok özlemişiz. Özlem gidermek için neredeyse her gün dolaşıyoruz Ergün’le. Dün Galata Kulesi’ne gittik, kuleden İstanbul’un Haliç’e bakan altı tepesini ve bu tepelerin sembolleri olan tarihi eserleri uzun uzun seyrettik. İstanbul’un tepelerindeki tarihi eserlere baktıkça arkadaşım Gönül’ü hatırladım, onunla ne güzel bir ödev hazırlamıştık! Gönül’cüğüm o ödev sayesinde tarih dersinden yüksek not alıp zayıfını kurtarmıştı. Gönül’ün tarihle ilişkisi şu an ne durumda acaba? Aradan yarım yüzyıla yakın zaman geçti. Yarım yüzyıl!!! Yıllar nasıl da su gibi akıp gidiyor? Bense kendimi hâlâ genç hissediyorum. Büyüklerimiz, beden yaşlanıyor, ama ruh yaşlanmıyor; gençliğini, tazeliğini her dem koruyor, derlerdi de onların bu sözüne pek inanmaz, güler geçerdik. Demek ki doğru söylüyorlarmış! İnsan yaşadıkça, yaşı ilerledikçe bunu anlıyor ve hissediyor.

Gönül’ün tarihe ilgisi eskiden yoktu, birlikte İstanbul’un yedi tepesiyle ilgili ödevden sonra tarihle ilgilenir olmuştu, şimdilerde tarihe ilgisi var mı acaba? Neyse onun tarihle ilişkisinin ne olduğunu bilmiyorum, yalnız çok iyi bildiğim bir şey var; benim tarihe olan ilgim hâlâ sürüyor. Özellikle İstanbul ve tarihiyle müthiş ilgileniyorum. 2004’ten beri Marmaray-Metro ve Sultanahmet’te yapılan arkeolojik kazıları yakından takip ediyorum. Bu kazılarla ilgili çıkan gazete haberlerini, dergilerdeki araştırma yazılarını topluyor, radyo ve televizyonlardaki programları izliyorum.

İlk çalışmaları 1984’te gerçekleştirilen, inşaatına 2004 yılında başlanan Marmaray Projesi tamamlandı, her gün bir milyon İstanbullu Gebze-Halkalı arasındaki 76 kilometrelik güzergâhta yolculuk yapıyor. Bu büyük bir proje!

Raylı sistemin en büyük aktarma istasyonlarından biri Yenikapı’ydı.

dsc01945

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Burada arkeologların gözetimi altında yapıldı metro kazısı, kazmalar toprağa vuruldukça tarih fışkırmaya başlayıp antik bulgular ortaya çıkınca İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılar da başlatıldı Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’da. dsc01893dsc01917

dsc01936

Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci’de Yapılan Kazılardan Çıkarılan Bazı Eserler

İstanbul kazıldıkça Osmanlı, Bizans, Roma eserleri ortaya çıktı. İstanbul yüzyıllardır bağrında sakladıklarını, gözler önüne seriverdi.

dsc01874-yenikapi-kazilari-ab

Yenikapı’da Bulunan Teknelerdeki Amforalar

Yenikapı’da l. Theodosius’un 4. yüzyılda kurduğu Theodosius Limanı bulundu. Beş yüz yıldan beri İstanbul’un sebze, meyve bahçeleri -Langa Bostanları- meğer yüzeyden 16, deniz seviyesinden 6-7 metre derinlikte Theodosius Limanı’nı barındırıyormuş. 58.000 metre karelik kazı alanında 36 batık gemi kalıntısı demir çapalarıyla, 9 gömü, 30 binden fazla taşınabilir tarihi eser, binlerce kemik, ilk İstanbullulara ait 8.000 yıllık, Cilalı Taş Devri’ne dayanan bir köy ortaya çıkarıldı.

Kazılarda 177 farklı insana ait iskelete rastlanmış, insan iskeletlerinin yanı sıra alageyik, devekuşu, akbaba, Afrika kedi balığı, yeşil kaplumbağa, caretta, dört boynuzlu koyun, en fazla da at, eşek, deve ve terrier iskeleti bulunmuş. Kazı alanında bulunanlar bunlarla sınırlı değilmiş; 12-13.yüzyıla ait bir kilise kalıntısı ve 19. yüzyıla tarihlendirilen Osmanlı Döneminin küçük imalathane ve işliklerine ait mimari kalıntılarla bir sokak dokusu ortaya çıkmış.

PENTAX Image

İstanbul Marmara Denizi

Marmara Denizi’nin de göl olduğu, göllükten deniz olma aşamasında geçirdiği değişiklikler uzmanlar tarafından gözlenebilmiş.

Kazıların başlamasından 6-7 yıl sonra da 8.500 yıl öncesine ait değişik mimarisi olan, siyah kille örtüldüğü için ahşapları olduğu gibi korunan iki mezar bulunmuş. Mezarlardaki iskeletlerin varlıklı kişilere ait olduğu sanılıyormuş. Uzmanların söylediğine göre mimari açıdan ilk kez böyle mezarlarla karşılaşılmış. M.Ö. 6500’e tarihlenen mezarlardaki en yaşlı İstanbullulara DNA testi yapılacakmış ve Cilalı Taş Devri’nde yaşamış insanların kökenleriyle ilgili bilgiler edinilecekmiş.

Arkeolojik kazıları, her biri alanında uzman olan onlarca araştırmacı, arkeolog, akademisyen; iki yüz işçiyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Zeynep Kızıltan başkanlığında gerçekleştiriyor.

osman_hamdi_bey_003

Arkeolog, Müzeci, Ressam Osman Hamdi Bey(1842-1910)   Fotoğraf: İnternet’ten

İlk müzecimiz Osman Hamdi Bey’in Türk müzeciliğini oluşturmak için yaptığı çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok sevindirici.

Yaşayan bir kentin içinde böylesine büyük bir arkeolojik kazı yapılan başka bir yer yokmuş dünyada. Yani Yenikapı, dünyanın en büyük açık hava kazı alanıymış. 2004’ten beri pek çok yabancı bilim adamı, arkeolog, gazeteci, televizyoncu ziyaret etmiş bu açık hava kazı alanını. Kazılarla ilgili pek çok yazı yazılmış dış basında; uluslararası kanallar, belgeseller çekmiş. Yabancı bilim adamları ve arkeologlar kazı çalışmalarını birlikte yürütmek için onlarca teklif götürmüşler İstanbul Arkeoloji Müzelerine, ancak müze gelen teklifleri reddetmiş.

Arkeologlar toprağı kazdıkça batık gemi sayısı artmış ve toplamda 37 batık çıkarmışlar.Batıklar çıktıkça arkeologlar sevinmiş, raylı sistem projesini yürütenlerinse canları sıkılmış. Batıkların hepsi titizlikle çıkarıldıkları yerden alınarak içleri kimyasal ilaçlı suyla dolu havuzlara alınmış. Yenikapı istasyonunun yanında iki katlı konservasyon laboratuvarı oluşturulmuş. İstanbul Üniversitesi adına Prof. Ufuk Kocabaş belgeleme ve onarım sürecini başlatmış.

İşin güzel tarafı Yenikapı kazı alanının Arkeopark Müzesi olup ziyarete açılacak olmasıydı. İstanbul’da Marmaray-Metro Projeleri’yle hem halkın ulaşım sorunu büyük ölçüde çözülecek hem de İstanbul büyük bir açık hava müzesine kavuşacaktı. Önümüzdeki yıllarda İstanbul’da bir kültür turizmi patlaması olabilir diye düşündük uzun yıllar; ancak yıllar geçti ve Arkeopark Müzesi hâlâ ortada yok.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi-1-1024x771

Yenikapı’dan Çıkarılan Batık   Fotoğraf: İnternet’ten

Gazete ve dergilerdeki araştırmalarıma göre Yenikapı batıklarından biri olan Yenikapı 12 ya da YK12 batığının yapım teknolojisi, inşası, tasarımı hakkında gerekli verilere ulaşılmış ve RMK Marine’de 2015 yılında tam ölçekli replika inşa süreci başlamış.

yenikapida-bulunan-gemi-batigi-yeniden-yapildi

YK12                          Fotoğraf: İnternet’ten

M.S. 9. yüzyılda olduğu gibi kestane ağacından inşa edilmiş Yenikapı 12 batığı. 2017 yılının Nisan ayında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde daha sonra da Fransa Marsilya’da sergilenecekmiş. Ortaçağ denizciliği YK12 sayesinde daha iyi anlaşılacak. Bizler de  Yenikapı 12’yi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde  göreceğiz artık. YK12 hepimizi Arkeoloji Müzeleri’ne davet ediyor. Görüşmek üzere…

Fotoğraflar: Sevil Okay

KARAVANLA DOĞADA YAŞAMAK NE GÜZEL! (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 7)

Karavan yaşamı Ergün ve benim için çok önemlidir. Karavan bizim olmazsa olmazımızdır. Ancak herkes bizim gibi düşünmüyor, düşünmek zorunda da değil. Pek çok arkadaşımıza, akrabamıza, karavan almamız karavanla geziler yapmamız,

SAMSUNG

Ataköy Kamping/İstanbul               Foto: Ergün Aydınlar

İstanbul’da önce Ataköy sonra da Çiroz Kamping’de kalmamız çok tuhaf gelmiş, onlar bizi pek anlayamamışlardı.

SAMSUNG

Karavanlar              Foto: Sevil Okay

Genellikle insanlarımızın düşüncelerine göre ‘karavan yaşamı’ saçma sapan bir şeydir. Onlar lüks bir evi her zaman tercih etmişlerdir. Ama biz kesinlikle onlar gibi düşünmüyorduk, halen de düşünmüyoruz. Ergün ve benim gibi düşünen öyle çok karavancı var ki…

Herkesin merakı, yaşama bakışı farklıdır. Böyle olması da güzeldir, farklılıklar renkliliği getirir. Her şeyin birbirinin aynı olduğu bir dünya ne kadar tatsız olurdu. Ben mütevazı şartları daha çok seviyorum. Karavanım benim için bir saray; hatta espri olsun diye, bakmayın espri dediğime öyle de hissettiğim için minik karavanıma Bizim ‘Topkapı Sarayı’mız diyorum.

SAMSUNG

Güneşle Bulutların Dansı         Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Doğadaki Güzellik              Foto: Sevil Okay

SAMSUNG

Dere ve Ağaçlar               Foto: Sevil Okay

Gerçekten bizim için saraydan daha öte; doğanın içinde, çiçeklerin, kuş cıvıltılarının, rüzgârın ezgilerinin; denizin, bulutların, güneşin sıcak veya serin, ayın ve yıldızların ışıl ışıl gülüşlerinin bize olağan üstü güzellikleri yaşatması, sevdamıza tanık olmaları ne büyük zenginlik, ne keyif!

İstanbul’daki evimi aramadığım, küçüklüğünden yakınmadığım, aradığım her şeyi rahatlıkla bulabildiğim, istediğim gibi yerleşebildiğim güzel, minik evimiz, yani karavanımız. Onu konforlu bir yazlık eve asla değişmem!

Karavanımıza konuk gelenlerin en merak ettiği şey, karavanımızın dolaplarıdır. Bana:

“Dolaplarını aç, nasıl yerleşmişsin bir bakalım. Tencerelerini, tavalarını, tabaklarını nereye koyuyorsun?” diyen çoktur.

Aslında her eşyanın kendine has dolabı vardır karavanlarda; dışarılara taşmadan karavana en iyi şekilde yerleşilebilir. Fazlalıklara gerek yoktur, her şey ihtiyacınız kadar olmalıdır. Karavan evin küçük bir versiyonudur, evde nasıl bir düzen kuruyorsak karavanda da düzenimizi oluştururuz. Bir zorluğu yok.

Yemeğimi karavanda pişirir, bulaşığımı karavanda yıkarım, en zor işleri karavanda hallederim. Hiç yakınmam yerim dar diye, o küçüklüğe alışmışım.

Çamaşırımı gece ondan sonra asar, sabah erkenden toplarım, hiç kimsenin göz zevkini bozmak istemem. Ayrıca ütü masamı kurup çamaşırları mutlaka ütülerim. Evimdeki düzeni ve rahatı karavanımda da sağlarım.

Kimi dostlarımıza da karavan yaşamı çok güzel ve cazip gelmiş, hemen bir karavan almak istemişlerdir. Biz onlara şunları söylemişizdir:

Tabii karavan sahibi olmanızı biz de isteriz, karavancılığın bazı koşulları vardır, buna uymanız gerekir. Siz eşler aynı düşünceleri ve duyguları paylaşıyor, karavanın meşakkatine de güzelliklerine de aynı ölçüde yakın duruyorsanız, her türlü zorluğu karşılayıp üstesinden gelebilecekseniz; böcekten, şundan bundan korkmuyor, yalnız kaldığınızda karanlıktan, ıssızlıktan bir endişe duymuyorsanız her şey yolunda demektir, karavan yaşamı tam size göre ve gayet güzeldir! Fakaaat, eşlerden biri karavanda yaşamayı sever, diğeri sevmezse ya da birinin elinden hiçbir iş gelmiyorsa o zaman karavan yaşamı zordur, tadından yenmez. Tüm bunları düşünün, sonra karavancı olmaya karar verin!

Bugün bazı dostlarımızla karavan komşusuyuz, doğal güzelliklerin tadını birlikte çıkarıyoruz.

Bir zamanlar –beş-altı yıl önce- İstanbul’da karavan kampingleri vardı, hele Çiroz Kamping evimize on dakika mesafedeydi. Neredeyse her gün karavanımıza uğrar, hafta sonlarımızı kampingde karavanımızda geçirirdik. Arkadaşlarımızla hafta sonları bir araya gelme vesilesiydi karavanlarımız. Yazın da karavanımızı arabamıza taktığımız gibi ver elini Türkiye’nin değişik köşeleri. Yalnız her yaz en son uğrak yerimiz Marmaris-Datça arasında bulunan Aktur Kamping’di. Orada iki ayımızı geçiriyorduk. Sonbahar’da İstanbul’a dönüyor, karavanımızı Yeşilköy Çiroz Kamping’e yerleştiriyorduk. Karavan yaşamımız yaz aylarıyla sınırlı değildi. Her mevsim karavanımızda yaşayabiliyorduk. Bir gün, hiç olmasını istemediğimiz, düşüncesine bile katlanamadığımız bir şey oldu kampingler kapatıldı. Karavancılar darma duman oldular. Çoğunluk karavanlarını otoparklara çekti. Biz de evimize yakın bir otoparka koyduk yaz gelene kadar karavanımızı.

dsc03006-datca-aktur-kamping-ab

Yurdanur-Ergün Öztan/ Datça-Aktur Kamping’de Karavanlarında    Foto: Mithat Okay

Sonra düşündük taşındık, otoparkta duran bir karavanı kullanamayacağımızı anladık, yaz gelince karavanımızla direk Datça-Aktur Kamping’e gittik. Artık karavanımızı tüm yıl boyunca bırakacaktık burada. Ve de bıraktık… Her yıl karavanımızla üç ay birlikte oluyoruz. Ona bir türlü doyamıyoruz. Ondan yalnız yaz döneminde faydalanıyoruz. Aslında onu çok özlüyor, yaz tatilimizi, daha doğrusu karavan yaşamımızı elimizden geldiğince uzatıyoruz.

Ergün hep derdi ki: “Yerinde duran karavan köfteci dükkânı gibidir.” Maalesef bizim karavanımız da artık köfteci dükkânı gibi!!!

aktur-ergun-oztan_n

Ergün Öztan ve Aziz Karahan/Datça-Aktur Kamping’de    Foto: Yurdanur Öztan

Karavanımızı gezdiremiyoruz, ama küçük şişme botumuzla her gün denize çıkıyor, balık tutuyor, farklı koylarda denize girip konuşlandığımız yerde gazetemizi, kitaplarımızı okuyoruz.

dsc08374-ergun-oztan-ab

Ergün Öztan/ Aktur Kamping Sularında                                        Foto: Mithat Okay

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Yurdanur-Ergün Öztan Botlarında        Foto: Sevil Okay

Minik botumuz, bize Datça’nın cennet koylarında harika anlar yaşatıyor.

aktur-yu-er

Aktur Kamping Kumsalı ve Denizi/Datça-Muğla                 Foto: Ergün Öztan

Her yaz Datça-Aktur Kamping’deki karavanımızdan ayrılırken önümüzdeki sene tekrar ona kavuşabilecek miyiz? diye düşündüğümüz, kış boyunca ona kavuşmak için günlerin geçmesini beklediğimiz bir güzellik karavanımız. Barbie’nin evi gibi. Yurdanur’la Ergün Öztan’ın minik, şirin evleri!

Yıllar nasıl da aktı? Düşündükçe, anılara daldıkça neler yaşamış, ne heyecanlı zamanlar geçirmişiz. Anılar; ilintili olduğu diğer anıları hatırlatıyor.

Edip Cansever’in ‘Anısındayım’ adlı şiirinin bir bölümü düşüyor aklıma:

“…….

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan

Düşlerde görünen anlamlardır

Özelliklerdir bir de belli belirsiz / Ve

İnsansız anı yoktur. Var mıdır?”

Şiir! Ne güzel bir sözcük! İçi öylesine dolu ki… Şiiri sözcüklerle anlatmak zor, zor da… Şiir sözcüklerle söylenir ve yazılır. Yazılmaktan daha çok sözcükler en hoş, en uygun ya da karşıt biçimde dizilir. Ustalık, o sözcüklerin bir araya nasıl getirileceği, içerdiği anlam, tattırdığı kimi zaman hoş kimi zaman zehir zemberek duygular… Şiir, kişiye uçuyormuş hissini yaşatır. İpek bir ibrişimdir sanki, rengârenk ibrişimlerin oluşturduğu bir güzellik. Şair türlü kumaşlar, danteller dokur rengârenk ibrişimlerle.

Dışardan kulağına bazı konuşmalar geldi. Ne zamandan beri karavanda yatıyordu? Düşündü. Belki bir-iki saat belki de onlarca yıl.

-Ergün Bey!

-Buyrun Hüsniye Hanım.

-Yurdanur, Datça pazarına gideceğinizi söylemişti. Pazara gidiyor musunuz? Yurdanur nerede?

-Karavanda. On dakika uzanacağını söylemişti; ama en az bir saattir içerde. Uyumuş olmalı, ben onu kaldırayım da gidelim.

-Tamam, ben karavandayım, çıkarken bana seslenirsiniz.

-Olur.

Ergün Bey, karavana girer, yatmakta olan eşinin gözleriyle karşılaşır, Yurdanur sanki onu görmüyor gibidir, yavaşça eşine sorar.

-Yurdanur canım, gözlerin açık mı uyuyorsun, yoksa hayaller âlemine mi daldın?

dsc08400-yurdanur-oztan-ab

Yurdanur Öztan

-Ergün’cüğüm uyumuyorum, hayal âleminde olduğum doğru, öylesine daldım ki kendimi çekip çıkaramıyorum anılardan. Zamanın içinde kayboldum sanki! Yıllar yıllar öncesine gittim; yaşamımızın bazı bölümleri bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ne güzel zamanlar yaşamışız.

-Evet canım, hâlâ da yaşıyoruz ve yaşayacağız. Hadi kalk da Datça pazarına gidelim, Hüsniye Hanım bizi bekliyor.

BİR KARAVAN SAHİBİ OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 6)

Biz aile olarak çadırımızla doğanın içinde yaşamayı öyle çok öyle çok seviyorduk ki… Doğasız bir yaşam düşünemiyor, bir yandan da karavan düşleri kuruyorduk. Bir gün gazete ilanlarına bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi. Karavan Ataköy Kamping’deymiş.

sally-karavan-b

Küçük Boy Bir Karavan     Fotoğraf: İnternet’ten

Bize oldukça yakın bir yerde olduğunu görünce gidip görelim, dedik. Yalnız bir sorun vardı, karavan alacak paramız yoktu. Biz yine de Ataköy Kamping’e gittik. Karavanı satan Reha Bey’di. Minik, şirin mi şirin çekme karavana bayıldık, ilk görüşte sevdalanma dedikleri bu olmalıydı. Fiatını sorduk, yirmi bir bin lira olduğunu öğrenince teşekkür edip karavanın yanından istemeden ayrıldık. Reha Bey arkamızdan geldi:

‘Siz bu karavanı çok beğendiniz, hemen alın,’ dedi. Ona karavanı beğendiğimizi, satın alacak paraya sahip olmadığımızı söyledik. Karavan yirmi bir bin liraydı, bizimse sadece bin liramız vardı. Reha Bey:

“Siz ne yapıp edip bu karavanı alacaksınız; çünkü onu çok sevdiniz,” dedi. Bizse bunun mümkün olmadığını söyleyip ona veda ettik. Ona veda ettik de karavanı bir türlü aklımızdan çıkaramadık. O, bizim için imal edilmişti sanki! Ergün’le çok düşündük; fakat bir çıkar yol bulamadık karavana sahip olmak için. On gün karavanla yattık, karavanla kalktık, tüm muhabbetimiz karavan üzerineydi; sonunda çok zor bir karar verdim, hiçbir zaman yapmadığım bir şey yapacaktım. Karavanı alabilmek için ağabeyimden borç isteyecektim. İsteyeceğim para onun için fazla bir şey değildi. Yalnız, ağabeyimden borç istemek çok zoruma gidiyordu. Daha önce hiçbir şey için borç istememiştim. Bu karavan benim aklımı başımdan almış olmalıydı ki böyle bir şey yapıyordum. Ağabeyime durumu, anlattım, en kısa zamanda borcumuzu ödeyeceğimizi söyledim. Ağabeyimin, parayı ödeyip ödememem pek de umurunda değildi; ancak kaygılıydı, karavanı tehlikeli buluyordu, arabamızla onu nasıl çekeceğimize akıl sır erdiremiyordu. Bizim karavan sevdamızı anlayamıyordu. Boş verin karavanı, gelin bizim yazlıkta kalın, tekneyle geziye çıkalım, diyordu. Canım ağabeyim, benden hiçbir şeyini esirgememiştir. Ağabeyimin 35 metre uzunluğunda bir motor-yatı vardı. İçi her türlü konfora haizdi, lüks bir yalı gibiydi. Yine değişik zamanlarda 27 metrelik bir guleti oldu. O harika teknelerle uzun soluklu seyahatlere çıkmıştık; gerçekten çok keyifli, güzel gezilerdi. Ancaaak benim gözüm karavandan başka bir şeyi görmüyordu, ne yatlar ne katlar ne de yazlık ev istiyordum. Tek dileğim, o minik karavandı.

Ağabeyim beni karavan sevdamdan vazgeçirmek için epeyce dil döktü, baktı benim bu sevdadan vazgeçeceğim yok, karavanı almak için gereken parayı verdi. Karavanı almaya gittiğimizde Reha Bey gülerek:

“Bunu alacağınızı biliyordum,” dedi.

My captured picture

Ataköy Kamping-Ataköy/İstanbul   Fotoğraf: Mithat Okay

Karavanımızı kampın sakin bir köşesine çektik, artık tüm boş vakitlerimizi karavanımızda geçiriyorduk. Yemyeşil bir ortamda yaşamak ne güzeldi! Ataköy’de denizin çok kirli olması, Lodos estiğinde denizden gelen kötü kokular dahi keyfimizi kaçıramıyordu.

Ağabeyime olan borcumuzu o kadar kısa sürede ödedik ki buna biz bile inanamadık. Ergün sabahtan akşama kadar gazetede çalışıyor, akşamları evde, hafta sonları da karavanda hobi olarak gemi maketi yapıyordu, yaptığı gemiler o kadar güzel oluyordu ki gören satın almak istiyordu. Bir iki derken Ergün’ün gemileri satıldıkça satıldı ve karavanımızın borcu ödendi.

resim-021-ciroz-kamping-b-m-k-ve-bb

Çiroz Kamping- Florya/İstanbul      Fotoğraf: Mualla Varlıoğlu

Pek çok arkadaşımız, akrabamız bizim karavan almamızı, karavanla geziler yapmamızı, İstanbul’da önce Ataköy Kamping’de sonra da Çiroz Kamp’ta kalmamızı çok yadırgamış, bizi pek anlayamamışlardı. Onların kafasında karavan da neymiş? En iyisi iki-üç katlı bir yazlık evdir düşüncesi vardı. Biz hiçbir zaman bir yazlık ev düşünmedik ve hâlâ da düşünmüyoruz. Yıllar önce sevdalandığımız karavanımızda tatil yapmak bizim için en bü yük mutluluktur.

DOĞANIN İÇİNDE OLMAK (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 5)

Gönül’le bu ödevi yaptıktan birkaç yıl sonra (1966) Ergün’le nişanlandık. Düğün hazırlıkları esnasında devamlı alışverişe gidiyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Cağaloğlu’nda bir kırtasiyede minicik bir kart gördüm, dikdörtgen şeklindeydi üstünde mini minnacık bir gül vardı, gül kartın dışına taşmıştı. Kart o kadar hoşuma gitti ki hemen aldım. Kartı Ergün’e verecek, bir hediyenin yanına iliştirecektim. Kartın üzerindeki gül bana iki dize çağrıştırdı, bu dizeleri karta yazdım:

ergun-yurdanur-oztan-b

Yurdanur-Ergün Öztan  Nişan Töreni (Y.E.Öztan fotoğraf albümünden)

“Solmayan bir gül gibi olmalı sonumuz

Demeli ki hayat geçer mi hiç onsuz.”

Evlendik, bir kızımız oldu, kızımız Fulya iki-üç yaşlarındaydı, Gemlik Kumla’ya tatile gitmeye karar verdik.

e-oztan

Ergün Öztan Gazetede Arkadaşlarıyla (E.Öztan Fotoğraf Albümünden)

Ergün, Hürriyet gazetesinde çalışıyordu, gazeteden bir arkadaşı tatile gideceğimizi duyunca Ergün’e çadırını vermiş. Bir otele, pansiyona gideceğinize benim çadırımda kalın, doğayı taa içinizde hissedin, demiş.

My captured pictureDaha önce çadırlı bir tatil yapmamıştık, denemeye karar verdik. Gemlik Kumla’da deniz kıyısına yakın bir zeytin bahçesine kurduk çadırı. Öyle lüks bir çadır değildi, altmışlı yılların sonu, yetmişli yılların başında Türkiye’de çadır ve çadır kavramı yok gibiydi.

SAMSUNGGemlik-Kumla hoş bir yerdi, denizi pırıl pırıl, balığı ve midyesi boldu. Çadırımızı kurduğumuz bahçede su ihtiyacımızı karşılayabildiğimiz bir kuyu vardı; suyu kuyudan kovayla çekiyorduk. Denizden sonra duşumuzu kuyudan çektiğimiz suyla yapıyorduk, suyun ne kadar soğuk olduğunu anlatacak sözcük bulamıyorum. Kuyu suyunu başımızdan aşağı döktüğümüzde vücudumuzdan buharlar çıkıyordu, bunu hiç unutmuyorum. İşin en zoru orada bir tuvaletin olmamasıydı, kendimize bir tuvalet yapıp tuvalet sorununu çözdük. Çadırımızı kurduğumuz zeytinliğin toprağı sürülmüş olduğundan yumuşacıktı, denize giderken ayak bileklerimize kadar toprağa gömülüyor, zorlukla yürüyebiliyorduk. O yumuşacık, kumlu toprağa basmak, yürüdükçe bileklerimize kadar gömülmek nasıl hoş bir duyguydu. Bütün elektriğimizi, stresimizi alıyordu toprak. Gerçi o yıllarda stres sözcüğü bilinmiyordu.

Bir gece çok yağmur yağdı, arkadaşımızın çadırı çok yıpranmış olduğundan bazı yerlerinden su sızdırıyordu, yağmur damlalarının içeriye konuk olduğunu uykumda hissetmiş olacağım ki konuk damlaları avucumda biriktirip suyu daha ileriye boca ediyordum. Rahatım öyle yerindeydi ki kalkıp yatağımı diğer tarafa çekmek zahmetine girmedim. Avucum defalarca doldu doldu, boşaldı.

dsc07031-deniz-abDüşününce pek kolay bir şey değilmiş çadırla tatil yapmak diyesi geliyor insanın; ancak o tatilin tadı damağımızda kaldı. Zeytin ağaçlarının ve binlerce yıldızın altında yatmak, mis gibi havayı teneffüs etmek, ışıl ışıl parlayan denizde yüzmek, upuzun kumsalda yürümek, balık tutmak, midye çıkarmak, midyeleri kızartıp kimi zaman zeytinyağ-limon-karabiber karışımına kimi zaman da sarımsaklı yoğurda daldırarak yemek nefisti. Minik kızımız Fulya da özgürce kumsalda koşmaktan, istediği zaman denize girmekten, babasıyla kumdan kaleler yapmaktan öyle hoşnuttu ki…

Arkadaşımızın ille de çadırımı alın, çadırla tatil yapın diye bizi neden zorladığını çok iyi anladık. Doğayı öylesine özümsedik ki… pembe-cadir-bgtKampçılığımızı nasıl geliştirebileceğimizi düşündük ve kendimize bir Polonya çadırı aldık. O çadırla yıllarca ülkemizin en güzel köşelerinde tatil yaptık. Almanya’ya gittiğimizde de aldığımız ilk şey; yatak odası, salonu, mutfağı olan güzel bir çadırdı.

Uzun yıllar kullandık bu çadırımızı da; sonra bir gün gazetedeki ilanlara bakan Ergün bana satılık bir karavan ilanı gösterdi.