ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

KARAVANIMIZIN MUTFAĞINDA BİRİ Mİ VAR? (Gezici Doğa Evim 15)

1999 yılında yaptığımız büyük ralliden sonra, 2000 yılında Buket’le ne kadar karavancı olduğumuzu sınamaya karar verdik. Marmara Denizi’nin etrafını yeni aldığımız karavanımızla dolaşacak Çanakkale’ye geçip oradan İstanbul’a dönecektik. Bir yıl önce bize sorun yaratan, yokuşları çıkarken zorlandığımız 1400’lük aracımız Typo’yu elden çıkarıp 2000’lik bir Ford aldık. Artık yokuşlarda sorun yaşamayacaktık. Büyük bir heyecanla karavanımızı geziye hazırladık.

marmara_deniziBuket, Marmara Denizi’nin çevresindeki kampları araştırdı; tek tek adreslerini, telefon numaralarını defterine not etti. Marmara’nın hemen her yerinde onlarca kamping vardı, her gece bir yerde kalır, gündüzleri de gecelediğimiz kentleri, kasabaları, köyleri, bunların ören yerlerini, müzelerini dolaşırız diye düşünüyorduk. Ancak gittiğimiz yerlerin çoğunda -Turizm Bakanlığı’nda halen kamping olarak görünen yerlerin- kamping olmadığını gördük. Pek çok kamping yıllar önce kapanmış, oraların zamanında kamping olduğunu hatırlayanlara bile rastlamadık.

Büyük düş kırıklığına uğradık. Karavancılığın zorluğunu Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi sayılan Marmara’da anladık. Ne yazık ki karavan ülkemizde tam olarak bilinmiyor! Bazı  akaryakıt istasyonlarındaki görevliler:

«Benzini öndeki araca mı arkadakine mi koyacağız? diye soruyorlar. Aslında kamp ve karavan yaşamını bilmeyenlere anlatabilsek, onları kampçılığa-karavancılığa özendirsek. Gezici doğa eviyle gezilere çıkıp doğanın içinde yaşasalar, doğayı sevip korusalar fena mı olur?

Buket-Selçuk Borak

Buket-Selçuk Borak Karavanlarında

Bu gezimizde iki-üç yerde rastladığımız kampinglerde kaldık. Yalnız bu kamp alanlarında çadır ve karavanların yerleşimleri, büyük kentlerimizdeki çarpık yapılaşmaya benziyordu. çadırlar-abÇadırlar birbirinin dibine kurulmuş, karavanlar arasındaki uzaklık iki metreyi geçmiyordu. Öyle ki karavanımızın önünde akşam yemeğimizi yerken mutfağımızdan gelen gürültüleri duyunca şaşkınlıkla:

-Karavanımızın mutfağında biri mi var? sorusunu karşılıklı sorarken gürültünün, hemen yanı başımıza park etmiş komşu karavandan geldiğini anlıyorduk. Böyle iç içe yerleşimler bizi çok rahatsız etti. Bizim istediğimiz şey, çadırımızda ya da karavanımızda başkalarıyla belli mesafede ve saygı çerçevesinde yaşamaktı.

SANEM’İN KARAVANCI OLMASI

Hiç unutmuyorum 22 Şubat 2002’de karavanımı Adapazarı’ndan Sally Karavan çalışanları getirdiler Çiroz Kamping’e, Mualla’nın tam karşısına düşen parsele yerleştirdiler. Onu yıllarca düşlemiştim, o hayallerimi süslemişti. Tam ondan vazgeçtiğim anda, ona sahip oldum. Bu inanılmazdı!

Artık benim de bir evim vardı. Annemin her zaman söylediği bir söz düştü aklıma:

“Evi ev yapan dört duvarla bir çatı değil, içindekilerdir.”

Karavanımın 2015 Versiyonu

Karavanımın 2015 Versiyonu

Karavanıma bir ad verdim: Sıdıka.

Karavandaki ilk gecemde, ısıtıcım olmadığı için paltomla oturup Sıdıka’yla sohbet ettim. Ona:

“Ben Sanem, sen Sıdıka…

 Karavanım Sıdıka

Karavanım Sıdıka

Bakalım kız kıza neler yaşayıp göreceğiz burada? Sen benim için bir teneke kutu değilsin, bana ait ilk ve tek evsin.

Senin hiç oyuncak ayın oldu mu? Hemen hemen her çocuğun bir oyuncak ayısı olur. Genellikle kız çocukları büyüseler de oyuncak ayılarından vazgeçemezler, ona sarılıp uyur, onunla dertleşirler. Sen benim için aynen böylesin Sıdıka’cığım, sana sarılıp yatamam; ama sende barınabilirim.

Aylardan şubat, dışarda müthiş bir soğuk var, gerçi içerinin de dışardan bir farkı yok, şu an çok üşüyorum; ancak içim kıpır kıpır… Heyecanlıyım… Sevgi doluyum! Kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum! İnsanın senin gibi bir eve sahip olması müthiş bir şey!” dedim.

Soğuktan fazla oturamadım, paltomu zar zor çıkarıp iki kalın kazak giydim, yorganıma sarındım; soğuktan, heyecandan uzun süre uyuyamadım. Sabaha karşı dalmış olmalıyım. Sabahın erken saatinde büyük bir gürültüyle yerimden fırladım, önce nerede olduğumun ayırdına varamadım. Birileri tepemde yürüyordu fütursuzca. Dışarı çıkıp baksam diye düşündüm, dışarı çıkmayı göze alamadım. Çok korkmuştum. Bir kampingde karavanda yaşamaya yeni adım atmıştım. Burada yaşarken pek çok olumsuzluklarla karşılaşabilirim, karşılaşabilirim değil karşılaştım işte! Çatımdaki ayak sesleri dur durak bilmiyordu. Aklıma Mualla ile Yavuz’un kampta köstebek ve kirpiler de yaşıyor, dediklerini anımsıyorum. Kirpi veya köstebek çatıya nasıl çıkar? diye düşünmekten kendimi alamadım.

Cesaretimi toplayıp attım kendimi dışarı, hava tam olarak aydınlanmamıştı. SAMSUNGÇamlar mis gibi kokuyordu, o koku ve alacakaranlık bana korkumu unutturdu, kendimi bir iyi, bir güzel hissettim. Çatımda dolaşanlarla da karşı karşıya geldim, biri henüz inmeye hazırlanıyordu karavanımın çatısına, ikisi benim dışarı çıkmamla uçup karşıdaki ağaca kondu. My captured pictureTepemde gürültüyle yürüyenlerin kargalar olduğunu anladım böylece. Kargalardan kolay kolay kurtulamadım, her gün geldiler çatımda tepinip durdular. Onların tepinmeleri, katır kutur yürümeleri beni hiç ama hiç rahatsız etmedi, büyük bir sevecenlikle gülümseyip başımı yastığıma gömdüm uyumaya devam ettim.

Peki, ben bir apartmanda yaşasaydım ve üst kattaki komşum sabahın köründe veya gece yarısı topuklu terliklerle gezip beni uyandırsaydı o komşuma kargalara gösterdiğim hoşgörüyü gösterebilir miydim? Hiiiiç sanmıyorum! Mutlaka gider kapısını çalar, onunla tartışırdım. -karga-bBir kargayla tartışamayacağımı bildiğim için mi bölünen rüyalarıma devam ediyordum. Sanırım bunun yanıtı doğada. Koşulları belirleyen doğa, yaşam doğanın bir parçası. Bir kampingde yaşamak bana doğayla uyumlu yaşamak gerektiğini öğretti. Daha düzenli ve sistematik yaşamaya başladım, daha sabırlı oldum, direncim arttı. Yoksa doğaya uyum sağlayamayan insan çok hırpalanıyor. Karavanda pek çok eksiğim vardı. Muallaların yardımıyla eksiklerimi yavaş yavaş tamamladım. Artık yaşamımda, ışıklarını yanık gördüğümde rahatlıkla damladığım Mualla ve Yavuz vardı. Yıllarca çok güzel komşuluk yaptık. Yemeğimizi, ekmeğimizi, müziklerimizi, kitaplarımızı, filmlerimizi, bilgisayarlarımızı paylaştık.

Karavan Komşularım Şahika Hanım ve Sabri Bey

Karavan Komşularım Şahika Hanım ve Sabri Bey

Yan tarafımdaki karavan komşularım, Şahika-Sabri Şenyüz çiftiydi. Her ikisi de dünya tatlısı insanlardı. Sabri Bey genellikle hamakta hafif hafif sallanarak keyif yapar, sürekli iş yapanlara da siz kendinize iş yaratıp duruyorsunuz, ne gerek var derdi. Eşi Şahika Hanım ise nefis yemekler yapar, örgü örer, dikiş dikerdi. En önemli hobisi de resim yapmaktı. Ayrıca yaptığı yemekleri bizlerle paylaşmayı çok severdi. Onun bize ördüğü şalları hâlâ kullanıyoruz. Şahika Hanım bahçesini küçük bir orman haline getirmişti. Onun karavanına ulaşmak için başınızı eğip belinizi bükmeniz gerekirdi. Diktiği küçücük fidanlar büyüyüp birbirleriyle sarmaş dolaş olmuş, size geçit vermemek için dallarından geleni yapıyorlardı.

Çiroz Kamping'de Bir Yılbaşı Gecesi

Çiroz Kamping’de Bir Yılbaşı Gecesi

Şahika Hanımların karavanının arkasındaki karavanda da Ahmet yaşıyordu. Zaman zaman hepimiz bir araya gelir kahvaltı eder, akşam yemekleri yerdik. Hele bir yılbaşı gecesi Ahmet’in bahçesine masalarımızı kurduk, karlı bir yılbaşıydı. Kampımız beyaza kesmişti, herkes bir çeşit yemek yapıp getirdi yirmi-yirmi beş kişi hep birlikte yılbaşını kutladık. Bembeyaz, buz gibi, sıcacık bir yılbaşı oldu!

Ah, ah ne günlerdi! Karavan yaşamı İstanbul’daki yaşamımı daha sağlıklı kılıyordu.

İstanbul Florya Çiroz Kamping

İstanbul Florya Çiroz Kamping

Kampa girdiğim anda şehir arkamda kalırdı. Kendimi karmaşık bir kentten soyutlanmış bir yaşama girerken bulur, tüm sıkıntıları geride bıraktığımı duyumsardım. Bu bana büyük bir keyif verirdi. Cumartesi-pazar günleri zorunlu olmadıkça kamptan ayrılmazdım. Pazartesi işe giderken yaz tatilinden dönüyormuş gibi hissederdim kendimi. Akşam karavanıma girmeden önce Bayan Pepa’nın Şili-Lili’siyle, Sabri Bey’in Tango’suyla dakikalarca oynardım. Benim onlarla oynamamdan hoşnut olan köpekler, sabahleyin de onlarla oynamamı isterdi. Sabahın köründe, otobüsü yakalamak için uykulu bir koşu tutturmuşken iki sevimli köpek paçalarımı çekiştirip dururlardı. Sadece paçalarımı çekiştirseler bir şey demeyeceğim de…

Bir gün beli lastikli bir etek giymiştim, köpekler uzun eteklerimi çekiştirip beni yürütmüyorlardı. Aklım otobüsteydi, otobüsü kaçırmak belânın daniskasıydı. Tatlı köpekler, eteklerimi çekiştirdikçe etek belimden kayıyordu, ben belimden onlar eteklerimden çeke çeke kampın çıkış kapısına geldik, geldik de benim etek de aşağıya kaydı. Halim öyle komikti ki! Onlardan kurtulup eteği belime oturttum, otobüse zor attım kendimi. Rahatlayınca da bastım kahkahayı. Otobüstekiler ne olduğunu anlamadan bana bakıyorlardı. Ben ikinci, üçüncü kahkahamı patlatmamak için kendimi zor tuttum. Sanki içimde sevimli, şirin bir çöpçü vardı da çalı süpürgesiyle süpürdükçe beni güldürüyordu.

Kampta hem bireysel ve özgür yaşıyor hem de diğer karavancılarla çok rahat kaynaşabiliyordum. İstanbul’da karavanda yaşamak, modern yaşamla doğal yaşam arasında bir yerde yaşamaktı. Sanırım en keyiflisi de buydu! İçinde bulunduğun an, nerede olmak istiyorsan orada olabilirdin. Seçim senindi.

Karavan yaşamına kolayca uyum sağladım, karavanım Sıdıka’sız yapamaz oldum, Sıdıka’ya bir zarar gelecek diye ödüm kopuyordu. Onu yağmurdan, çamurdan, kardan korumak için her türlü bakımı yapıyordum. Karavanım çürümesin diye altını ziftledim, karavan komşularım bu işi yaptığıma inanamadılar; karavanımın altına baktıktan sonra beni tebrik ettiler.

İstanbul Florya Çiroz Kamping

İstanbul Florya Çiroz Kamping

Herkes bana o küçücük karavana nasıl sığdığımı sorardı. Onlara o küçücük karavan benim kocaman dünyam, karavandan çıkınca onlarca dönümlük, türlü ağaçlar ve My captured pictureçiçeklerle bezenmiş bir kamping var, üstelik hepsi benim. Yaşam alanım düşündüğünüz gibi küçük değil, çok çok büyük, derdim.

KARAVANIMDA BİR MİSAFİR: SANEM (Doğadan Zorunlu Kopuş 6)

Sanem’le tanışmamız akşamları eğitmenlik yaptığım Bilgeadam Bilgisayar Kursu’nda başladı. O da eğitmendi. Okuldan çıktıktan sonra koştura koştura Bilgeadam’a gider, derslere girerdim. Yoğun bir iş yaşamım vardı. Sanem’in de öyle. Birbirimizi yakından tanıdığımız söylenemezdi.

Sanem ve Mualla

Sanem ve Mualla

Bir akşam derslerimiz bittikten sonra yönetim toplantı yaptı. Toplantı düşündüğümüzden geç bitti, Sanem’in huzursuz olduğunu hissettim.

-Ne oldu Sanem, bir sorun mu var? Seni huzursuz görüyorum.

-Saat geç oldu, ben Kadıköy’e gidecektim. Nasıl gideceğimi düşünüyorum.

-Bu saatten sonra Kadıköy’e gidilmez, sen en iyisi bana gel.

-Valla, sana yük olmayacaksam…

-Bana yük mük olmazsın, haydi gidelim…

Bizim konuşmamızı duyan bir iki arkadaş gülerek takıldılar bana:

-Ha, ha, ha! Sanem’i çağırıyorsun da onu nerede yatıracaksın?

-Siz benim evimi ne sanıyorsunuz? Sanem’i oturma odamda yatıracağım…

***

Mualla’nın toplantı gecesi, beni evine davet etmesi hayatımı kurtardı desem yeridir. Gecenin bir yarısı Kadıköy’e gitmek maddi olarak beni batırabilirdi. Aksaray’dan Yeşilköy otobüsüne bindik onun evine gitmek için. Gerçi onunla pek samimi değildik; ancak beni büyük bir içtenlikle evine çağırdığını hissettim. Yeşilköy’de son durakta indik, oradaki apartmanlardan birine gireceğimizi sanıyordum; öyle olmadı, bir apartmanın kapısı yerine park gibi bir yerin upuzun, demir kapısının önünde durduk. Mualla kapıdaki görevliye ‘iyi geceler’ dedi, görevli de selâm verdi, girdik kapıdan içeri. Lâmbalar girdiğimiz parkı aydınlatıyordu, ortada ev mev yoktu. Yüz-yüz elli adım gittikten sonra tek katlı bir bina gördüm, Mualla’nın evi burası olsa gerek diye düşünürken binanın önünden geçtik. Bir ara yola girdik, bu yolda aydınlatma yoktu. Karanlıkta biraz yürüdük.

Resim 019-Çiroz Kamping-tahta kapı bg-bgMualla, bahçe kapısını açtı, bir iki adım attık, işte eve geldik diyerek penceresinden ışık sızan büyük karavanı gösterdi. Karavan!!! My captured pictureBir karavanda yaşıyordu. Meğer evim, evim dediği bir karavanmış! Bu gece bir karavanda yatacaktım, bu inanılmaz bir şeydi! Üniversitede okurken bir karavanım olmasını çok istemiştim. Düşlerimde karavanda yaşadığımı görürdüm. Karavanda yaşama düşüncesi takıntı haline gelmişti bende. Bu takıntıdan kurtulmam uzun zaman aldı. Ama bak, Mualla ve eşi karavanda yaşıyordu işte! Demek ki bir karavanda yaşama düşü, çok da absürd değilmiş.

***

Sanem, ‘İşte evim!’ diyerek karavanımı gösterdiğimde çok şaşırdı. Onun bu kadar şaşırmasını doğal karşıladım. Çünkü bana ilk kez gelenlerin tepkileri hep aynı oluyordu. Pek çok arkadaşımın karavan yaşamıyla ilgili bilgileri ve düşünceleri yoktu. İlk defa karavanıma geldiklerinde genellikle:

-Aaa! Nasıl yaşıyorsunuz bir karavanda? diyorlar, kampta bir iki saat geçirdikten sonra da İstanbul’da bambaşka bir dünyada yaşadığımızı görünce çok imreniyorlar ve:

-İyi ki geldik, ne güzel yaşıyorsunuz! Sizi tebrik ederiz! deyip “Biz de yaşayabilir miyiz acaba? diye birbirlerine soruyorlardı.

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

İstanbul-Florya Çiroz Kamping

Hiçbiri cesaret edip bir karavan almasa da bize konuk olarak geldiklerinde kampın ve karavan yaşamının tadını çıkarıyorlardı. Sabahtan akşama, hatta gece yarısına kadar kampta vakit geçiriyorlardı. Zaman zaman yatıya kalan dostlarımız da oldu. Bir karavan çoğu kişiye küçük gelse de normal bir eve göre daha fazla konuk yatağımız vardı. Her gelenin, nihayet nefes alabiliyoruz dediği bir yerdi Çiroz Kamping. Yeşilköy Hava Alanı’na inen uçakların üzerimizden büyük bir gürültüyle geçmesi bile kimsenin keyfini kaçırmıyordu. Betonlaşmış İstanbul’da böyle bir kampingin olması ve burada pek çok karavancının huzur içinde yaşaması dostlarımıza inanılmaz geliyordu.

O gece Sanem ve eşimle karavan yaşamından konuştuk uzun uzun. Meğer bir karavanda yaşamak Sanem’in düşüymüş.

Onun yatağını oturma odasına hazırlarken karavan almak istediğini söyledi. Önce şaka yapıyor sandım, yüzüne bakınca ne kadar kararlı olduğunu gördüm. Ve bir hafta geçmeden Adapazarı’na gidip Sanem için 5.25’lik bir karavan ısmarladık.

NASIL KARAVANCI OLDUK? (Doğadan Zorunlu Kopuş 3)

Ne zaman tanıdım onu? Off, sanki yüz yıllar geçmiş gibi geliyor. Bir arkadaşın vasıtasıyla tanıştık, ilk bakışta aşık olmadık birbirimize; zamanla birbirimizi tanıdıkça, ortak noktalarımızı keşfettikçe, dünyaya bakışımızdaki benzerlikleri gördükçe; insanların insanca, özgür ve eşit olarak yaşamasına, insanın ürettiklerine; müziğe, kitaba, resme, sinemaya, tiyatroya lafın özü sanata duyduğumuz aşkın büyüklüğü gözlerimizin önüne serildikçe yakınlaştık, birbirimizi sevdik, aşık olduk.

Yani aşk sonradan geldi. Ben otuzuma girmiştim, o ise otuzlu yaşların başındaydı. Evlendik! Öyle şaşaalı bir törenle değil! Nikâhta dört kişiydik. Gelin, damat ve iki şahit. Benim için çok değerli olan iki şahit! Güzel bir tören oldu,  mutluyduk.

Mutluluk, her zaman tek başına değildir, bir sürü sorun onu yer yer gölgeler. Bu gölgeler bizi korkutmadı.

Evlendikten sonra aşağı yukarı üç ay o, kendi evinde yaşamaya devam etti; ben kendi evimde yaşadım; çünkü ikimiz de yakınlarımızla yaşıyorduk. Yalnız bu arada ortak yaşayabileceğimiz kiralık bir ev de arıyorduk.

Ataköy Kamping

İstanbul Ataköy Kamping

Bir pazar günü arkadaşlarımız Sevil’le Mithat’ın Ataköy Kamping’deki karavanlarına konuk olduk. Deniz kenarında, çeşitli ağacın olduğu bir koruydu burası.

İstanbul Ataköy Kamping

İstanbul Ataköy Kamping

Yolun karşısındaki yüksek binalara inat yemyeşil parlıyordu. Yerli ve yabancı karavancılara ait yüzlerce çekme ve motokaravan vardı Ataköy Kamping’de. Karavanlara bayıldık. Akşamüstü karavanın önünde beş çayımızı içtik. Hava kararınca ortalık serinledi. Akşam yemeğini karavanda yedik, yemekte söz döndü dolaştı kiralık eve geldi. İstediğimiz gibi bir ev bulamadığımızdan yakındık. Bunun üzerine Mithat:

“Bırakın kiralık ev aramayı, size büyükçe bir çekme karavan alalım, karşımızdaki parsel boş, sizi oraya yerleştirelim. Bir evde doğdunuz, büyüdünüz, ayrı ayrı da olsa bir evde oturuyorsunuz. Tekrar kiralık bir ev aramaya ne gerek var. Gelin karavanda yaşayın.” dedi.

Biz karavan muhabbetini öyle koyulaştırdık ki saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadık. Bir baktık saat on bir olmuş. Kampingden ayrıldık, otobüs beklerken eşimle göz göze geldik, karavanda yaşamak ikimize de cazip gelmişti. Olabilir miydi? Bir karavan alıp bu güzel kampingde yaşamımızı sürdürebilir miydik? Gözlerimizin önünden karavanlar geçiyordu. Birbirimize gülümseyip ‘neden olmasın’ dedik. Karavan düşüncesi bizi heyecanlandırmıştı, otobüste sürekli karavan ve kampingle ilgili konuştuk. O gece karavanla ilgili çok düşündük, sonunda karavanda yaşamaya karar verdik. Ve sabah yedide Sevillere telefon edip aldığımız kararı bildirdik.

Bir sonraki hafta da iki karavan  Adapazarı’na Sally Karavan’a gittik. Karavanların biri Mithat’la Sevil’in, diğeriyse Nesrin ablayla Ergün eniştenindi. Eğlenceli bir yolculuk oldu. Sally Karavan’da pek çok satılık karavan vardı.

Sally Karavan/Adapazarı

Sally Karavan/Adapazarı

Biz, en büyük boy karavanlardan birini beğendik. Altı metre boyunda beş yataklı bir karavandı. Yatak odası ayrıydı, iki oturma grubu vardı. Bu oturma gruplarından biri iki kişilik büyük bir yatak diğeriyse tek kişilik bir yatak oluyordu.

Karavanın mutfağı oldukça büyüktü; buzdolabı, büyük bir fırın, fırının üzerinde biri elektrikli diğerleri gazlı dört gözlü ocak, ocağın üstünde de aspiratör bulunuyordu. Tuvaleti ve banyosu da genişti. Karavanda pek çok dolap vardı, oturma gruplarının altı da eşya koymaya elverişliydi. Karavanda en küçük alandan bile yararlanılmıştı. Aşağı yukarı on altı, on yedi metrekarelik bir alanda her şey mevcuttu. İkimiz de heyecanlıydık, kendimize bir yuva alıyorduk. Ve sıkı bir pazarlıktan sonra evimizi aldık!

Şirin yuvamızı Mithat’ın karavanının çeki demirine taktılar. Mithat’la Yavuz, Mithat’ın karavanında, Sevil’le ben de Nesrin ablaların karavanında Sally Karavan’dan ayrıldık. Evimiz önde gidiyordu, nasıl güzeldi! Kuş gibi süzülüyordu yolda. Ne yapmıştık? Bir hafta önce karavan almaya karar vermiştik ve şimdi bir karavanımız vardı. Ergün eniştenin karavanının önünde yol alıyordu yürüyen evimiz. İnanılmaz bir şeydi! Artık ikimizin bir yuvası olacaktı çam ve sakız ağaçlarının altında.

Ataköy Kamping’e yerleşip karavan yaşamına ‘merhaba’ dedik. Karavanda yaşamak olağanüstüydü. Kuş cıvılcılarıyla güne başlamak, uyanır uyanmaz insanın ayağının toprağa basması harikaydı! Bizim için bir köşkten daha değerliydi karavanımız.

KARAVAN BENİM İÇİN NEDİR? (Doğadan Zorunlu Kopuş 2)

2006 yılının yazında İstanbul Çiroz Kamping’den istemeden çıkarıldık, İstanbul Ataköy Kamping’e yıllar sonra geri döndük. Ataköy Kamping’e yerleştik yüzlerce karavancıyla. Ama aradan beş-altı ay geçti geçmedi bir hafta sonu-hiç unutmuyorum 21 Ocak 2007’de- Ataköy Kamping’deki karavan yaşamımız sonlandırıldı..

Ataköy Kamping

Ataköy Kamping

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping(2007)

Darma dağın edilmiş Ataköy Kamping (2007)

Biz karavancılar çok üzgündük, İstanbul’un önemli iki karavan kampının kapatılmasına bir türlü inanamıyorduk, yaşam alanlarımız elimizden alınmıştı.

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım-Ataköy Kamping (2007)

Karavanım Ataköy Kamping'den ayrılırken

Karavanım Ataköy Kamping’den ayrılırken

İstanbul’da önce Çiroz Kamping’in ardından Ataköy Kamping’in kapatılması yerli ve yabancı karavancılığın bitmesi anlamına geliyordu.

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping

Toplanan Karavancılar-Ataköy Kamping (2007)

Karavan benim için nedir? sorusunu kendime çok sormuşumdur.

KARAVAN! KARAVANIM!

Ataköy Kamping'deki son günüm

Karavanımla Ataköy Kamping’deki son günüm

Dünyam!!! Dostlarımla çevrili; hırsın, çekişmenin, didişmenin olmadığı, kimsenin kimseden dostluktan başka bir şey beklemediği, insan sıcaklığının duyulduğu bir dünya…

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Karavanımın Bahçesinde Dostlarımla

Özgürlüğüm!!! On-on beş metre karelik bir alanda kişinin ne kadar özgür olabileceğini düşündünüz mü hiç?

Resim 007-Çiroz Kamping b kirpi

Resim 002-Ataköy Kamping Kediler bÇiçekleriyle, kargalarıyla, kuşlarıyla, kedileriyle, kangallarıyla, kirpileriyle, kazlarıyla, tavşanlarıyla, ağaçlarıyla, gece gündüz üstümüzden büyük bir gürültüyle geçen, bizi uykumuzda hoplatan, korkutan uçaklarıyla; karıyla, yağmuruyla, çamuruyla, tozuyla, çimeniyle, dostlarıyla sonsuz kere sonsuz özgürdür insan karavanında yaşarken.

Sonsuz kere sonsuz özgür ve mutlu yaşarken birden her şey bitiverdi. Yüksek yüksek binalar kuran, bunları yüksek fiatlara satan, yüksek mevkilerdeki kişilerden; toprağa dokunarak yaşamak isteyen karavancıları anlayacaklarını beklemek çocukça bir saflık olurdu.

Yine de karavancılar, çocukça bir saflıkla inandılar maddenin kölesi olmuş yükseklerdeki yüksek kişilere.

Ve kampçılığı-karavan yaşamını yaşamamış, doğacıların duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun kişiler bir anda İstanbul haritasından sildiler kampingleri.

Dünyam ve özgürlüğüm yok artık! Betona, maddeye yenildim!

MARMARA ADASI’NDAN NEOS MARMARAS’A

Halkidiki Yarımada’sının ikinci ayağı Sithonia Yarımada’sında karavanımızla neredeyse adım adım dolaştık. Porto Koufo’dan sonra pek çok yer gördük, istediğimiz yerde kaldık, tertemiz denizlerde yüzdük, altın kumsallarda güneşlendik, en son Porto Carras’taydık, oradan Neos Marmaras’a geldik.

Neos Marmaras Plajı

Neos Marmaras Plajı

Neos Marmaras canlı, cıvıl cıvıl bir kasaba; uzun kumsalları yerli ve yabancı turistlerle şenlenmiş. Neos Marmaras’ta temmuzun aşırı sıcağından rahatsız olmuyorsunuz; zira tüm kasaba yemyeşil.

Neos Marmaras

Neos Marmaras (Yunanistan)

Marmara Adası (Türkiye)

Marmara Adası (Türkiye)

Neos Marmaras’a Marmara Adası’ndan göç eden Rumlar yerleşmiş ve doğdukları, büyüdükleri Marmara Adası’nın adını yeni yerleştikleri yere vermişler. Neos Marmaras’ı da Marmara Adası gibi yeşillendirmişler. Burada yaşayanlar

Marmara Adası'nda bir ev

Marmara Adası’nda eski bir ev

göç ettikleri toprakları hiç unutmamışlar, çocuklarına da anlatmışlar adalarını. Adadan göç edenlerin çocuklarından bazıları Marmara Adası’nı görmeye gitmişler. Konuştuğumuz kişilere Marmara Adası’nı çok iyi bildiğimizi söyleyince çok heyecanlandılar. Biz de onlara Marmara Adası’nın çok özel bir ada olduğunu anlattık.

Marmara Adası’yla Neos Marmaras’ın benzer yönleri çok: denizleri, kumsalları, alabildiğine yükselen ve yayılan ağaçları, nefis deniz ürünleri, içten insanları…

Neos Marmaras

Neos Marmaras

Neos Marmaras’la Marmara Adası’nın benzerlikleri olduğu kadar benzemeyen yönleri de bulunuyor. Örneğin; Marmara Adası sakin bir yer olmasıyla ünlüdür, adaya gelenler onun sakinliğine, huzuruna sevdalıdır. Neos Marmaras ise eğlence yerleriyle, gece hayatıyla herkesin gönlünde taht kurmuş bir yer.

Ege’den, Marmara’dan, Trakya’dan Yunanistan’a gelen Rumlar en fazla Halkidiki yarımadasına yerleşmişler ve nereden gelmişlerse oraların adlarının önüne ‘yeni-nea, neos’ sözcüğünü getirerek yerleştikleri yerlere bu adları vermişler. Neos Marmaras, Nea Efessos, Nea Mudania, Nea Fokea, Nea Triglia…

Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenlerin doğdukları toprakları unutmamaları, yaşadıkları yerlerin adını yeni ülkelerinde yaşatmaları bizi çok duygulandırdı. Aynı duruma Türkiye’de de çokça rastlanıyor, Yunanistan’dan, Makedonya’dan, Yugoslavya’dan, Arnavutluk’tan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Orta Asya’dan… göç edip Türkiye’ye gelenler de yaşadıkları yerlere, kurdukları firmalara, oturdukları apartmanlara doğdukları yerlerin adlarını vermişlerdir: Üsküp köyü, Belgrat köyü, Selanik Apartmanı, Kayı köyü, Kazan köyü vb.

İnsanların doğdukları toprakları değiş-tokuş etmeleri iç acıtıcı bir şey; geride bırakılanlar sürekli özlenen, kavuşulmak istenen yerler olarak kalıyor belleklerde.

Neos Marmaras’ı ve halkını kendimize çok yakın hissettik;çünkü

Marmara Adası

Marmara Adası

Marmara Adası’nın hemen hemen her köyünü ve koyunu çok iyi biliyorduk, yıllarca denizinde yıkanmış, su altına dalmış, zeytinyağını, her türlü baharatını, otunu kullanmış; balığını, tuzlu balığını, midyesini, ahtapotunu, pavuryasını, karidesini yemiştik. Marmara Adası’nın kardeş kenti Neos Marmaras’ta kalmadan Neos Marmaras’ın balığını, ahtapotunu yemeden gitmek olmazdı. Yunanlılar deniz ürünlerini nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Özellikle ahtapotu!

Güneşte Kurutulan Bir Ahtapot

Güneşte Kurutulan Bir Ahtapot

Yunanistan’ın pek çok yerinde ahtapotların, tele gerilerek güneşe karşı asılmış olduklarını gördük. Güneşte kuruyan ahtapotların tadı da bir başka güzel oluyor.

Önce bir restorana uğrayıp nefis deniz ürünlerinin tadına baktık, arkadan kamping arayışına girdik.

Camping Castello-Neos Marmaras

Kamping Castello-Neos Marmaras

Fazla aramamıza gerek kalmadan ikinci ayağın en güzel kampinglerinden birini bulduk: Camping Castello.

Kamping Castello (Camping Castello)

Kamping Castello (Camping Castello)

Camping Castello’nun ilk dikkatimizi çeken yeri; deniz kenarındaki, çevresi palmiye ağaçlarıyla donatılmış basket sahası oldu. Daha sonra tüm kampın çamlık olduğunu, karavanların çamların altına saklanmış olduğunu fark ettik.

Kamping Castello

Kamping Castello

Çamlar, öyle yayılmış öyle yayılmışlar ki karavanlar çamlarla bütünleşmiş. Camping Castello’ya bayıldık! Kampın yönetim binasına gidip kampta kalmak istediğimizi söyledik. Kamp yöneticisi kampta boş yer olmadığını söyledi.

Nasıl olur? Mutlaka karavanımızı yerleştirebileceğimiz bir yer vardır, dedik. Yönetici, kampta çoğunluğun Yunanlı karavancılar olduğunu, onların tüm sezon kampta kaldıklarını; iki gün içinde kamptan ayrılacak turist karavanı olmadığını, bizi kampında konuk edemediği için üzgün olduğunu söyledi. O ne kadar üzgündü bilmiyorum da biz Camping Castello’da kalamadığımıza çok üzüldük. Üzüntümüzü hafifletmek için de kampın kumsalına indik, biraz

Kamping Castello-Neos Marmaras

Kamping Castello-Neos Marmaras

güneşlendikten sonra Ege’nin maviliklerine bıraktık kendimizi. Hafif hafif esen rüzgârda palmiyeler ve çamlar dans ediyorlardı.

Neos Marmaras’tan sonra Parthenonas’ı, Paradissos’u Tripotamos’u Elia’yı, Akti Kalogrias’ı Agios Ioanis’i geze dolaşa geçtik, yine güzel plajlar, yeşil bitki örtüsüyle kaplı düzlükler, tepeler; özenli, temiz, şirin oteller, pansiyonlar ve kampingler gördük. İkinci ayağın tüm kıyılarını dolaşıp büyük bir yerleşim yeri ve tarihi alanı olan Nikitas’a

Nikitas Uluslararası Çocuk Kampı

Nikitas Uluslararası Çocuk Kampı

geldik. Ayrıca Nikitas’ta Uluslararası Çocuk Kampı vardı. Nikitas’ı gezip dolaştıktan sonra Metamorfossi’deki bir kampingde geceledik.

Halkidiki yarımadasının ikinci ayağının çevresi aşağı yukarı yüz elli kilometreydi, bu yüz elli kilometrede onlarca yerleşim yeri, yazlık kent, plaj ve kampingler; her plajı, kenti, köyü, kampingi işaret eden levhalar vardı. Halkidiki yarımadası ve Triapodi bizim Ege ve Akdeniz kıyılarına çok benziyor. Halkidiki’nin ikinci ayağı Sithonia Yarımadası’nda yeşil alanların taşlaşmamış olması ve olağanüstü güzellikte kampinglerin bulunması; halkın doğaya, kampçılığa, karavancılığa verdiği önem, kamp yaşamını bu kadar özümsemeleri biz doğaseverleri nasıl hoşnut etti anlatamam!

 

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (2)

DSC04930Avrupa Kültür Kenti İstanbul’da Ataköy ve Çiroz Kamping’in kapatılması, İstanbul’a hiç ama hiç yakışmadı! Yabancı ülkelerden her yıl binlerce karavancı-kampçı geliyordu, yıllar boyu binlerce, milyonlarca turisti ağırladı bu kampingler.

Karavancılık ve KampinglerKaravanlarını, çadırlarını kamplara bırakan karavancılar ve kampçılar; otobüse, trene binip günlerce İstanbul’un tarihi yerlerini, çarşılarını, pazarlarını dolaşıyorlardı.

Turizm demek sadece beş yıldızlı oteller demek, denize girmek, güneşlenmek demek değildir. Kültür turizmi diye bir şey vardır. Avrupalı karavancıların-kampçıların İstanbul’a gelmeleri kültür turizmidir. Karavan ve Kampingler (2)Karavancılık ve Kampingler

Karavancılık ve kampçılık Avrupa’da öyle yaygın ki yaz aylarında yoldan geçen on araçtan sekizi karavandır. Karavanı veya herhangi bir aracı olmayanlar ise çadırlarını, kamp malzemelerini koydukları sırt çantalarını sırtlarına vurup yollara düşerler. Avrupalı artık yazlık ev düşüncesini bir kenara atmış. Onlar gezerek, görerek, dokunarak tatil yapmayı yeğlemekteler. Bu da ancak bir karavanla ve çadırla olabilir.

Yunanistan'da bir kamping

Yunanistan’da bir kamping

Temmuz, ağustos aylarında Avrupa’daki kamplarda yer bulmak zordur, gideceğiniz kamplarda yer ayırtmamışsanız başınız dertte demektir, kalacak bir yer bulamayabilirsiniz.

1933 yılında kurulan Uluslararası Kampçılık ve Karavancılık Federasyonu (FICC)’nun verilerine göre Avrupa’da her beş aileden üçünde çekme karavan, her beş aileden birinde ise motokaravan varmış. Ve her yıl üç milyon karavancı, karavanlarıyla tatile çıkıyormuş. Avrupalılar genellikle Akdeniz ülkelerinin sahillerini tercih ediyorlarmış: İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye…

Kampingler, çağdaş bir ülkede mutlaka olması gereken alanlardır. Onlar, lüks oteller ya da pansiyonlar kadar gereklidir. Çünkü kampçılık-karavancılık büyük bir sektördür. Karavan ve kamp turizmi Avrupa’da çok önemlidir. Birçok Avrupa ülkesinde karavan sanayii oldukça gelişmiş, çok çeşitli karavanlar üretiliyor..

Avrupa’nın pek çok ülkesinde karavan fuarları yapılmaktadır. Bu fuarlarda aklınıza gelebilecek veya gelemeyecek karavan ve karavanla ilgili her türlü donanım satılmaktadır. Bu fuarlarda, karavanla ilgili yan sanayinin ne kadar gelişmiş olduğu kolayca görülür.

Karavancılık farklı bir şeydir, bir hobi değildir, yaşamın ta kendisidir! İnsanın kendini huzurlu hissettiği, mutlu olduğu bir yaşam biçimidir. Bunu anlatabilmek kolay değil, karavancılık yaşayarak öğrenilir ve karavancılığın keyfine varılır. Keyif dedim ama keyfi kadar cefası da vardır. Öyle sanıldığı gibi kolay bir şey değildir karavancılık, emek harcanması gerekir karavan yaşamı için. Emek harcandığı için de çok değerlidir. Kızılderililerin şöyle bir atasözü var:

“Bir insanı anlayabilmek için onun makosenlerini giyip onlarla üç ay dolaşmak gerekir.„

Ben de; “Karavan yaşamını anlayabilmek; karavanda yaşamakla anlaşılabilir, diyorum.

İstanbul’da önce Yeşilköy’deki Çiroz Kamping’in üç beş ay sonra da Ataköy Kamping’in kapanması, her şeyin yerle bir edilmesi içimizi acıttı, tüm kampçı ve karavancıları çok üzdü.

Üzüntümüz hem kendimiz hem ülkemiz, hem de ülkemize gelen yabancı kampçı ve karavancılar için. Her yıl Avrupa’da tatile çıkan üç milyon karavancının ve milyonlarca kampçının büyük bir bölümünü ülkemize çekmemiz o kadar zor mu? Bundan sonra oldukça zor görünüyor; zira İstanbul gibi bir kente gelen karavancılar-kampçılar artık nerede konaklayacak? Her yıl yüzlerce karavan, binlerce kampçı Ataköy ve Çiroz’da konaklıyordu. Bundan sonra İstanbul’a hangi karavancı-kampçı gelecek? Binlerce hatta milyonlarca turiste kapılarımızı kapadık kampinglerimizi kapatarak.

Kovanlık Aktur Kamping Datça

Kovanlık Aktur Kamping Datça (Türkiye’de alt yapısı eksiksiz olan kampinglerden biri)

Marmara’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de çok güzel kamp alanları var. Bu kampların bulunduğu yerler müthiş güzellikte, hani cennet gibi derler ya, öyle… Ne yazık ki pek çok kampingin alt yapısı tam olarak düzenlenmemiş ve bu kampinglere gereken bakım gösterilmiyor. Bu da kampinglerin niteliğini yitirmesine, kampçıların en zaruri ihtiyaçlarını dahi göremedikleri kampinglere gitmemesine neden oluyor. Böyle olunca da olağanüstü güzellikteki kamp alanları satılıyor,kampinglerin yerini lüks oteller, moteller, yazlık siteler alıyor. Kamp alanlarımıza gereken önemi verelim, doğal alanları betonlaştırmayalım, doğayı koruyalım.

DSC08447

Doğanın korunması, insanlarımıza doğada yaşamayı sevdirerek olacaktır. Doğayı seven insan, ona zarar vermeyecek, betonlaşmaya karşı çıkacak, çöplerini gelişigüzel her yere atmayacak, sigara izmaritlerini söndürecek, yaktığı ateşin söndüğünden emin olmadan bulunduğu yerden ayrılmayacak, doğaya zarar verecek hiçbir şey yapmayacaktır. Çocuklarımıza, gençlerimize, orta yaşlılarımıza ve yaşlılarımıza kampçılığı ve karavancılığı sevdirirsek, doğanın düzenini bozmadan kamp alanları oluşturursak inanın herkesin daha mutlu olduğu, çok daha güzel bir yer olacak ülkemiz.

KARAVANCILIK ve KAMPİNGLER (1)

karavanlar1

karavanlar 6Nedir insanı evinden çıkarıp on metre karelik bir alanda yaşamaya iten? Doğayı seven insanlar; oturma odası, yemek odası, yatak odası, mutfak ve banyonun on metre kareye sığdırıldığı karavanlarda yaşamayı seçiyorlar. Karavancılık nasıl bir şey? İnsanlar karavanlarına nasıl aşkla bağlanıyorlar?

Karavan onlara özgürlük veriyor, onlar doğanın içinde, milyonlarca yıldız altında yaşamak istiyorlar.

Şehir ışıklarından ya da kirli havadan göremediğimiz milyonlarca yıldız altında olmak, samanyolunu görmek harika bir şey! Evet, karavancıların istediği yeşille mavinin iç içe olduğu yerlerde yaşamak.

Ne yazık ki ülkemizdeki kamp alanları her geçen gün azalıyor, hatta yok oluyor. Şu anda İstanbul’da; yerli-yabancı kampçıların, karavancıların kalabilecekleri bir karavan kampı yok. Semizkum’da, Kilyos’ta kampingler var; ancak Semizkum ve Kilyos’taki kamplar şehir merkezine çok uzak.

İstanbul’da uzun yıllar hizmet veren tek karavan kampı Ataköy Kamping’di. 1990’dan önce yerli karavancılar Ataköy Kamping’den faydalanamıyorlardı, bunun nedeni Avrupa’dan Türkiye’ye yoğun şekilde kampçı ve karavancı gelmesiydi. İstanbul’da tek olan Ataköy Kamping sadece yabancılara hizmet verebiliyordu. Yazın kampa gelen karavan ve kampçı sayısı arttığından çoğu Avrupalı karavancı da Ataköy Kamping’de yer bulamıyordu.

1980’lerin sonunda Yugoslavya’da başlayan etnik çekişmeler, anlaşmazlıklar , ekonomik bunalımlar korkunç bir savaşa dönüştü. Bu savaş, yıllardır aynı toprakları paylaşan komşuları, evliliklerle akraba olan milletleri birbirine kırdırdı. Milyonlarca insan işkence gördü, yaşamını yitirdi, kadınlar tecavüze uğradı. Onulmaz acılar yaşandı. Avrupa’nın ortasında yaşanan katliamlar nedense zengin Avrupa ülkeleri tarafından anında engellenmedi. Savaşın acımasızlığı, insanların çektiği acılar, bir ülkenin paramparça olması görmezden gelindi.

Savaş, Türkiye-Avrupa karayolunun kapanmasına neden oldu. Avrupalı kampçıların ve karavancıların Türkiye’ye gelmesi zorlaştı. Bu da Ataköy Kamping’in gelirini düşürdü. Bunun üzerine Ataköy Kamping yerli karavancılara kapılarını açtı. Bizim gibi pek çok yerli karavancı Ataköy Kamping’e yerleşti ve her geçen gün karavancı sayısı arttı.

İstanbul-Ataköy Kamping, karavana gönül verenlerin yılın en az dört-beş ayını geçirdikleri, pek çok ailenin de devamlı yaşadıkları bir yaşam alanı haline geldi. Özellikle kış aylarında -haftasonları- karavancıların buluşma yeriydi Ataköy Kamping. Karavancılar, kampingde kalabilmek için her ay kamp yönetimine kira ödüyorlardı. Her yıl kira bedeli bir miktar artıyordu, bu artışlar büyük oranlarda değildi.

Herkes mutlu, her yer güllük gülistanlıkken kamp yönetimi 1999’da kamp ücretine büyük bir zam yaptı, bu artış pek çok karavancının hoşuna gitmedi. İst. Kamp ve Karavancılar Derneği yöneticileri, kampingin idarecileriyle defalarca görüşmeler yaptılarsa da uzlaşma sağlanamadı. Bunun üzerine yeni bir kamp alanı arayışına girildi, uzun uğraşlar sonucunda Yeşilköy’de, Çiroz Kamping bulundu. Ataköy’den Yeşilköy’e büyük bir göç başladı, iki yüzden fazla karavan Çiroz’a yerleşti.

Ataköy Kamping’den ayrılmak istemeyenler, karavan yaşamlarına Ataköy’de devam ettiler. İstanbul’un artık iki kamp alanı vardı.

İlk günler Çiroz bize çöl gibi görünüyordu, Ataköy’deki büyük ağaçlardan sonra, buranın ağaçları çok cılız geliyordu hepimize. Bütün yeşillikler, susuzluktan sararıp solmuştu. Bakımsız bir yerdi Çiroz! Yapacak bir şey yoktu, burayı bulduğumuza şükrediyorduk.

Çiroz Kamp’taki ilk gecemizi anımsıyorum, şakır şakır yağmur yağıyordu, taşlardan bir ocak yapıp ateş yakmıştık. Sandalyelerimizi ateşe yaklaştırmış, karavan komşularımız olan ablamız ve eniştemizle iki kişilik şemsiyelerimizi açıp karşılıklı oturmuştuk. Yağmur durmadan yağıyordu, bizler şemsiyelerimizin altında söyleşiyorduk. Ne kadar keyifliydi anlatamam! Her on beş, yirmi dakikada bir yeni bir karavan geliyordu Çiroz’a. Herkes yeni kampa bir an önce yerleşme derdindeydi. Çiroz’a yerleştik, her karavancı çevresini temizledi, ağaçları suladı, yeni ağaçlar dikti. Çiroz iki üç senede Ataköy Kamping’den daha güzel bir kamp alanı oldu.

Her yıl binlerce turisti ağırladı Çiroz Kamping.

Biz doğaseverlerse karavan kampta kalıyor, Yeşilköy’den işlerimize rahatlıkla gidiyorduk. İş dönüşü bir iki saat bahçede oturmak, şehrin içinde şehir dışında olmak harikaydı! Ne diyordu Falih Rıfkı Atay:

“İstanbul, zevksizlik ve fensizlik eline sonradan düştü. Biz, dağları yeşil kabuğundan soyup kayalaştıranlar, bahçeli evlerde doğduk ve iki ağaç arasında sallandık. … Bir gün Bebek kıyılarında mavi suyu

görmek için, asansörle beşinci kata çıkacağız. „

Evet, ne yazık ki  Falih Rıfkı haklı çıktı; biz yeşile hasret, denize hasret… İstanbul bir deniz kenti; ne yazık ki artık denizinden faydalanamadığımız bir büyük kent!

Karavanda yaşamak, bizi geçmişe götürüyor, yeşilin bol olduğu, denizin masmavi, tertemiz olduğu günlere… Kampta günün her saatinde yürüyüş, koşu yapabiliyor, basket, voleybol oynayabiliyor, bisiklete binebiliyoruz.

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Ya karavan komşuluğu!.. Şehrin gürültüsü içinde unuttuğumuz komşuluk ilişkileri yeniden canlandı kampta. Sevgili komşularımız; karavanlarımız, sevgili evlerimiz!..

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

Çiroz Kamping-Karavan Komşularımız

İnsanın mutlu olması için çok şeye ihtiyacı yok; sevdiklerinin yanında, yeşillikler içinde, yıldızlar altında olması yeterli.DSC02630.jpg-çiçek ab

Her geçen gün yeşillikler azalıyor, denizler kirleniyor…

Yılda üç-dört bin yangın çıkıyor, ormanlık alanlarımız her geçen yıl azalıyor ülkemizde. Yangınla yok edemediğimiz yerleriyse taş binalarla yok ediyoruz. Hiçbir alan kalmayana kadar gökdelenleri dikeceğiz, sonra insanlar birbirinden uzak, ilişkiler kopuk diye yakınacağız. Her geçen gün toprakla ilişkimiz kesiliyor, sürekli daha yükseğe daha yükseğe tırmandırılıyoruz. Beşinci kattan onuncu kata, onuncu kattan on beşinci kata çıkarıldık. Şimdi daha da yükseğe çıkarılmak isteniyoruz.

Biz karavancılar, kampçılar yükseklere çıkmak istemiyor; toprağa yakın olmak, yalınayak dolaşmak, çimene, ağaca, çiçeğe dokunmak istiyoruz. Sadece yaz mevsiminde değil, dört mevsim doğanın içinde yaşamak dileğimiz. Türkiye’nin her kentinde, kasabasında, köyünde karavan kampları kurulmalı. Yeni kamplar kurulmalı diyoruz da yeni kamplar kurulacağına yıllardan beri var olan kamplar kapatılıyor.  İstanbul’daki Ataköy Kamping ve Çiroz Kamping artık yok! Yüzlerce karavancının ve kampçının yaşam alanı olan kamplar kapandı. Bu kampların kapatılması, hem yerli karavancılar-kampçılar hem de yabancı karavancılar ve kampçılar açısından çok kötü oldu. Karavancılık-kampçılık laf olsun diye yapılan bir şey değildir! Bu bir yaşam biçimidir!