AĞAÇ KÖK ve GÖVDELERİ- 1

Ağaçları çok severim. Nerede bir ağaç kök ve gövdesi görsem çok etkilenir, onları değişik objelere, canlılara benzetirim. Onları herhangi bir şeye benzeteyim benzetmeyeyim mutlaka onların fotoğraflarını çekerim. Bu fotoğrafları sizlerle de paylaşmak istiyorum, kim bilir belki sizler de o kök ve gövdeleri çok sever, onları gördüğünüz yerde fotoğraflar, bizlerle paylaşırsınız.

20150319_154323TURGUT.jpg

Marmaris-Türkiye

SAMSUNG

Marmaris-Türkiye

cartegena 105

Cartegena-İspanya

DSC02264SARAY

Saray-Türkiye

DSC02520GÖKÇETEPE

Gökçetepe-Türkiye

DSC02299 KASTRO

Kastro-Türkiye

DSC02545SAROZ GÖKCETEPE

Gökçetepe-Türkiye

DSC04985YEDİ GÖLLER

Yedigöller-Türkiye

MAYORKA

Palma-Mayorka

mayorka-porto kristo-mağara 054

Porto Kristo-Mayorka

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Sakarya- Türkiye

My captured picture

Ihlara-Türkiye

Fotoğraflar: Sevil Okay

 

SARAYLI KAMPÇI

Saray’dan çıkan 14-15 yaşlarında on beş genç, yoldan kendilerini alacak bir araç geçer umuduyla hem yürüyor hem de yolu kolluyordu. Öyle sık araç geçmezdi buralardan. Ara sıra Kıyıköy’e ya da Kırklareli’ne giden kamyonlara rastlanırdı.

Şöyle büyük bir kamyon geçse de arkasına doluşsak diye konuşurlarken bir homurtu duyuldu, ses homur homur homurdanarak git gide yükseliyor, yer zangır zangır titriyordu. On beş yürek, on beş çift göz heyecanla köşeyi dönecek olan homurtunun sahibini bekliyordu. Siyah dumanlar çıkartarak, tozu dumana katarak, sallana titreye gelen eski mi eski model kamyonu gören gençler zıplamaya, el sallamaya başladılar. Çocukların hoplamalarını, zıplamalarını gören yaşlı aracın yaşlı sürücüsü durup çocuklara gidecekleri yeri sordu. Çığlık çığlığa ‘Bahçeköy’e Bahçeköy’e!’ yanıtını alınca atlayın arkaya, dedi.

Üç dakika içinde on beş genç, yaşamlarını sürdürmek için yanlarında bulunan eşyalarıyla attılar kendilerini kamyonun arkasına. Neşeyle türkü söyleyip el çırpıyorlardı, en az on kilometre yürümekten kurtulmuşlardı.

Bahçeköy’ün çıkışında ‘zınk!’ diye duran kamyonu çarçabuk boşaltan gençler, yaşlı sürücüye neşeyle teşekkür ettiler. Adam, ‘gençlik ne güzel şey!’ dercesine gülümsedi onlara.

Gençler, Bahçeköy yolundan ayrılıp bir patikaya girdiler. Hepsinin ellerinde birer nacak, sırtlarında çuval, iki kişinin taşıdığı tahta kasalarda su, soğan, patates, domates, biber ve içecekler… vardı. Sırtlardaki çuvalların biri tıka basa ekmekle, diğerleriyse gençlerin çadırları, battaniyeleri, giysileriyle doluydu.

Kastro Ormanı

Kastro- Orman

Yörelerinin türkülerini söylemekteydiler. Yürüdükleri yol, yol değildi! Bir cangılın içinde nacaklarının yardımıyla zorlukla yol alabiliyorlardı. Ormanda domuz ve yılan çoktu… Her an yanlarında bir domuz bitebilir, önlerine bir-bir buçuk metre boyunda yılan çıkabilirdi. Onlar 14-15 yaşın verdiği coşkuyla, cesaretle ne yılanları ne domuzları akıllarına getiriyorlardı.

Kastro-Orman

Kastro-Orman

Onları yıldıran, ağaçlara sarılarak yükselmiş olan dikenli sarmaşıklardı. O sarmaşıklara dokunmayagör canın yanar, kendini dikenlerinden kurtaramazsın. Yaşam alanına giren insanlardan nefret eden dikenli sarmaşığın eline düştün mü bittin demektir. Öl daha iyi! İşte, nacaklar tam burada işlerine yarayacaktı!

Gençler, ellerindeki nacaklarla dikenli bitkiyi bir tarafından kesip alaşağı edip sonra da üstüne basıp geçtiler. Güçlü bir ağaç olmadan yukarılara çıkamayacak olan sarmaşık, böylece lâyığını buldu.

Yedi kilometrelik orman yolunu dikenli sarmaşıklarla mücadele ederek yürümeleri üç dört saatlerini aldı, yolun sonunda çevresi meşe ormanlarıyla kaplı bir alana geldiler. Bu alanın zemini çevredeki ağaçlara inat kapkaraydı. Eskiden bu alanda odun kömürü yapılır, bu doğa harikası yer torluk olarak kullanılırmış. Ağaçların arasından bir dere görülmekte, çok yakından gelen dalgaların sesleri işitilmekte. Dalganın sesi var da denizin görüntüsü yok! Sık meşe ormanı denizi saklamakta…

Gençler dere kenarında ağaçların elverdiği yerlere çadırlarını kurmaya başladılar. Pratik kurulan çadırlardan değildi bu çadırlar. Eski, hantal çadırları kurmak, yataklarını hazırlamak epey zamanlarını aldı. Bir şeyler atıştırıp soluğu kömür tozuna bulanmış sahada aldılar. Kıyasıya bir maç yaptılar. Sanki onca yoldan gelmemiş gibi! Maçın sonunda herkes zenci oldu. turgut 2 054gözler-DSC05285gözlerKapkara suratlarda parlayan kahverengi, ela, mavi, yeşil gözler. Onların delifişek gözlerini, kıyasıya yaptıkları mücadeleyi bugünkü büyük takımlar görseydi 00410009gözler hepsini takımlarına transfer eder, turgut 2 059-gözler
r003-013-gözler

dışarıdan zenci futbolcu ithal etmezlerdi.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Yapılan kıyasıya maçtan sonra hepsi kendini dereye atıp yıkandı, gencecik çocuklar anında kömürün isinden pisinden arındılar. Derede yıkandıkları yetmezmiş gibi yüze yüze denize ulaştılar.

Kastro deniz-kumsal

Kastro deniz-kumsal

Karadeniz’in bir günü bir gününe uymaz; bazı günler sakin olan deniz bazı günler azgın, acımasız dalgalarla kıyıyı döver. Karadeniz insanı şaşırtır, dalga bir anda ayağınızın altındaki kumu çeker, sizi boşlukta bırakır. İyi yüzme bilenler, dalganın oyununa ayak uydururlar; fakat ayak uyduramayıp oyuna gelen de çok olur Karadeniz’de.

Gençler Karadeniz’de yüzdükten sonra kamp alanına geldiler, akşam olmak üzereydi, yanlarında bir şeyler getirmişlerdi; burada ana gıdaları balık ve pavurya olacaktı. Ağlarını henüz hazırlamamışlardı. Hazırlamış olsalardı bile ağları Elmalı Deresi’ne atacaklardı, Elmalı bulundukları yerden iki üç kilometre ötedeydi. Gençlerden biri o zaman iş bizim eski tüfeğe kaldı diyerek çadırından bir çakar almaz çıkardı. Bir başkası da ben de şu akıllı kefallara bakayım, belki şu iki küçük ağla bir iki kefal yakalarım deyip bir arkadaşını da yanına alarak dereyle denizin birleşme yerine doğru yolu tuttu.

Kastro deresinde sazanlar az sonra başlarına geleceklerin bilincinde olmadan oynaşıyor, atlıyor zıplıyorlardı. Koca koca sazanlar nasıl da yukarıya fırlayıp ‘paaat!’ diye suya düşüyorlardı. İnsan sazanların oyunlarını seyretmeye doyamıyordu, gençler de onların oynaşmalarına bayılıyorlardı, on beş aç karın daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, tüfekli arkadaşlarını tempoyla balıkları vurmaya teşvik etti. Hep bir ağızdan haydi en büyüğünü ‘Vur! Vur! Vur!’ diye bağırıp el çırpıyorlardı.

Tüfeğini büyük bir havayla eline alan genç, kendinden emin ilk atışını yaptı. Havaya sıçrayan bir sazanı ıskaladı; ikinci, üçüncü, dördüncü atışında da herhangi bir şey vuramadı. Arkadaşlarına ; çok şamata yapıyor, dikkatimi dağıtıyorsunuz, sessiz olun, dedi. Kastro’ya bir anda bir sessizlik hakim oldu, kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnız balıkların sıçramalarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Kocaman bir sazan neşeyle suyun yüzeyine fırladı, onun fırlamasıyla tüfeğin ‘çıtoov!’ diye patlaması bir oldu. Neşeli fırlayış ölümle noktalandı. Derenin üzeri kana bulandı. Arkadan gelen iki patlama, iki sazanı daha cansız düşürdü suya.

Gençler, akşam yemeklerini kaçırmamak için atladılar suya, vurulan sazanları kaptılar. Sazanların biri dört, diğerleri ikişer kilo kadardı.

Diğer yandan derenin ağzına ağlarla gelen iki genç, kefalların sığ suda cirit attıklarını gördü. Önce bir ağı gerdiler, ağların uçlarını taşlara bağladılar. Kefalleri tek ağla yakalayamayacaklarını biliyorlardı; ancak bir deneyelim, dediler. Kefaller ağı fark eder etmez ağın üstünden diğer tarafa atlıyorlardı. Hiç niyetleri yoktu ağa yakalanmaya. Eee, boşuna kefal için akıllıdır, dememişler. Amaaa, gençler bu konuda deneyim sahibi olduklarından ikinci bir ağ daha getirmişlerdi. Elli santim arayla ikinci ağı da kurdular. Birinci ağı aşan hayvanlar ikinci ağa takılıyordu. Bir saat içinde ağa altı-yedi kefal takıldı, ağa takılan kefalleri bir bezin içine koyan gençler, arkadaşlarının yanına gidince sazanları gördüler. Sazanın yanında kefalin lafı olmazdı; ama hiç yoktan iyiydi.

Gençler hemen iş bölümü yaptılar; kimi balıkları temizliyor, kimi salata yapıyordu. Dört-beş genç de nacaklarını, iplerini alarak ormana daldı. Gece yakacakları ateş için odun toplayacaklardı. Yaş ağaçlara ellerini sürmezlerdi, onlar ayakta duran kuruları şöyle bir sallar, yere yıkar iplerle bağlayarak sırtlarına vurup kampa getirirler, önceden yaptıkları ocağa odunları yerleştirip ateşi yakarlardı. Bütün yemekleri bu ateşte pişerdi. Ateş yakarken çok dikkat eder, ateşin çevreye yayılmaması için büyük özen gösterirlerdi. Orman onlarındı, mallarına zarar gelmesini istemezlerdi. Gece en büyük ışık kaynakları kuru meşe dallarının yanarken yaydığı kırmızı-mavi alevlerdi. Kamp ateşi etrafındaki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Her biri gözlerini alevlerden alamayarak türlü düşler kurardı.

O gece de nefis balık ziyafetinden sonra iş bölümü yaptılar, nöbet günlerini ayarladılar, her gün iki kişinin nöbetçi olması gerekiyordu. Nöbetçiler yemekten, bulaşıktan, çevre temizliğinden sorumlu olacaklardı.

Ateşin çevresinde neşeyle günün olaylarını konuştular, ateş kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyordu. Kastro aslında vahşi bir yerdi, insan yoktu; domuz, yılan, çakal çoktu.

DSC02345-Münir Tecimen ateş-abKalın meşeler gürül gürül yanarken alevlere mavi gözlerini dikmiş ak saçlı adamın belleğinden tüm bunlar film şeridi gibi geçiyordu. Gözlük camlarının buğulandığını anlayınca gözlüğünü çıkarıp tişörtünün kenarıyla sildi. Ne kadar zaman geçti o günlerden bu yana? diye düşündü.Şöyle bir geçen yılları hesapladı,DSC02109-Münir Tecimen kırk yedi-kırk sekiz yıl olmuş. Nasıl, ne zaman geçti gitti onca yıl? dedi kendi kendine.

Müzik öğretmeni İsmail Bey’i anımsadı, onu hiçbir zaman unutmamıştı zaten. Nasıl unutabilirdi ki?

Hayatımda kullandığım ilk ve tek tüfeği İsmail Bey vermişti bana, diye düşündü. On ikilik bir çifte…

«Münir oğlum, Kastro gibi insan elinin değmediği bir yerde kamp yapıyorsunuz, orada çok yılan olur, al bu tüfeği yanında bulunsun,» demişti müzik öğretmenim.

Müzik öğretmenim tüfeği vermekte ve beni uyarmakta haksız da değildi! O zamanlar her gün bir-bir buçuk metre boyunda en az on-on beş yılanla boğuşurduk. Biz onlara zarar vermek istemezdik; çünkü onların yaşam alanıydı Kastro. Denize giderken çadırlarımızı bazen kapatır, bazen kapatmazdık. Bu yılanlar için fark etmezdi, denizden gelince bir bakardık koca bir yılan sarım sarım sarılmış yatağımızın ortasına çöreklenmiş…

Ulan burası benim yatağım, ne işin var burda, çek git, dersin; hiç oralı olmaz yatar dururdu. Haydi, sonra bir kavga çıkardı aramızda, ister istemez onlara zarar verirdik, kimi zaman öldürürdük onları.

Bir gün bir öğle vakti, güneş tüm kızgınlığıyla tepemizdeydi… Hava da bu kadar mı sıcak olur! Kamp ateşimizi yaktığımız yere yakın bir yerde, altmış-yetmiş santim boyunda, ince bir su yılanı gördük.

Kastro-kumsal

Kastro-kumsal

Kamp ateşini genellikle kumsalda yakardık. Garibim yılan dereden kumsala nasıl gelmişse gelmiş… Kâmil arkadaşımız iyi darbuka çalardı, su yılanını görünce Hint fakirlerine öykünüp eline bir teneke parçası aldı, başladı düm teka, düm tek diye çalmaya… Yılanı oynatacak sözüm ona(!) Kâmil büyük bir hevesle tenekeye vuruyor, yılanın oralı olduğu yok.

Hayvan canını kurtarma derdinde. Kumlar, cam gibi. Yine de hayvan zor da olsa sürünerek Kâmil’in kötü müziğinden kurtulmak istiyor. Sağa gidiyor Yoğurtçu Arif’in oğlu İhsan kesiyor önünü, hayvan sola dönüyor Karamahmut’un İlker geçmesine izin vermiyor, diğer tarafta Kâmil’le ben yılanı engelliyoruz. Bizler çok eğleniyoruz, elimizdeki sopalarla hayvanı dürtüklüyor, onu ileri geri oynatıyoruz.

Biz geleceğin öğretmenleri o yılanla en az kırk beş dakika uğraştık. Hayvan bir ara kafasını kaldırdı, onunla göz göze geldim, yorulmuş, umutsuz bir hali vardı. Bizlerden kurtulamayacağını anlamış olacak ki kafasını arkaya doğru attı, belinde bir yere dokundu dokunmadı… o anda öldü hayvan. Şaşılacak şey dokundu dokunmadı… Onun zehirli bir yılan olduğunu sanmıyorum; ama yılan kendini zehirleyip intihar etti diye düşünüyorum. Artık bu durumu gururuna mı yediremedi, ne bileyim neye yediremedi de gözümüzün önünde intihar etti. Aradan elli yıla yakın zaman geçti, böyle bir olayı bir daha ne gördüm ne duydum. Müthiş bir şeydi benim için! Yılanın çaresizliği bende derin izler bıraktı. Onun çektiği acıyı ben de çektim. Çocuklukta insan bazen acımasız oluyor, karşı tarafa verdiği, vereceği zararı düşünemiyor. Yılanın umutsuz bakışı, sonra da intiharı oynadığımız oyunun yanlış olduğunu gösterdi bana.

Acaba yılanın intiharını diğer arkadaşlarım da hatırlıyorlar mı? Onlar da benim gibi yılanın çektiği acıyı duydular mı? Yoksa sadece ben mi etkilendim bu olaydan? Kimi zaman birden fazla kişi bir olaya tanık oluruz, aradan yıllar geçer, o olayla ilgili yaşananları karşılıklı anlatırız. Anlatılanlar bizleri şaşırtır, zira herkesin anımsadığı farklıdır. Herkes olayı kendine göre yorumlamış, değişik durumlardan etkilenmiştir; üstüne üstlük bir de zaman, örtüsünü örtmüştür geçmişin üzerine.

İlker’e, İhsan’a, Kâmil’e sorsam benim hissettiklerimi onlar da hissettiler mi diye? Belki de hiçbiri anımsamayacaktır!

Yılanlardan başka bir de domuzlar vardı. Gece oldu mu yemek kokusu onları cezbeder, yiyeceklerin olduğu bölüme uğrarlardı. Yemeğin kokusuna gelen domuzları bizim kokumuz kaçırtırdı. Çakallardan söz etmeden geçmek olmaz.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Hiç unutmuyorum bir gece derenin dibinde yatıyorduk, gündüz yılanlar basmış çadırlarımızı, güç bela onlardan kurtulmuşuz, arkadan domuzları kovalamışız. Derken derenin karşısında ‘çav, çav, çav!’ diye bağıran çakalların sesiyle ayağa dikildik. Yataklarımızı çadırlardan çıkardık, derenin yarım metre yukarısına yaydık. Onlarca çakal karşı kıyıda çakal çakal uluyordu, bir ara bağırmaları kesildi, suya şapır şupur atlayıp yüzmeye başladılar, bize doğru geliyorlar, biz de tıs yok, ellerimizde fenerler bekliyoruz.

Bunlar ne menem hayvandır bilmiyoruz, karaya çıkan çakallar köpekler gibi silkelendiler, onların silkelenmelerini duyar duymaz hepimiz aynı anda ‘şak!’ diye fenerlerimizi yaktık. Ortada çakal makal yok, çakal olmadığı gibi tık yok tık!.. Ne şıpırtı, ne tıkırtı, ne bir ağacın yaprağının sallanması… Hiçbir şey! Çakal nasıl bir hayvansa yanıbaşınızda nefesini hissediyorsunuz, göremiyorsunuz. Her gece çakallarla uğraşırdık, bu yaşa geldim kendime soruyorum: «Çakal gördüm mü?» Görmedim. Ama elimle dokunacak kadar yaklaştım. Bazı insanları çakala benzetirler, işte o tip insanlardan çok çekinirim.

Hayvanların bütün derdi karınlarını doyurmaktır. Bütün gün ve gece yiyecek peşinde dolaşır dururlar. Yiyecek ve korunma temel gereksinimleridir. Gerçi bizim Kastro’daki yaşamımız hayvanlarınkine paraleldi. Korunuyor ve karnımızı doyurmak için avlanıyorduk. Karnımız toksa eğleniyor, söyleşiyor, oyunlar oynayıp yüzüyorduk. Açsak tek amacımız karnımızı doyurmanın bir yolunu bulmaktı…

Sabah kahvaltılarımızı hiç unutmuyorum, kahvaltıda pavurya ve bal yerdik. Ekmeğimize balı boca eder üstüne pavuryanın bacaklarının kalın kısmından çıkardığımız eti koyar afiyetle mideye indirirdik. Ondan sonra bizleri tutana aşk olsun, ne enerji verirdi balla, pavurya. Yalnız pavuryayı canlı canlı kaynar suya atmak hiçbirimizin hoşuna gitmezdi, onun sıcak suya atıldığında çıkardığı incecik ciyak sesi tüylerimizi ürpertirdi.

Öğlen ve akşam yemeğimiz balıktı. O zamanlar derelerde, denizde balık boldu. Kimyasal atık derdi, çevre kirliliği yoktu, her şey doğaldı. Saray pazarından aldığımız domates, biber, patates, soğan, sarımsak hep yöremizde yetişirdi. Öyle Çin’den sarımsak, İsrail’den domates tohumu gelmezdi. Yerli malı kullanırdık yerli! Her çarşamba Saray pazarına gider, alışveriş yapardık…

Balıklarımızı da dereden ve denizden tutardık. Sadece benim dört ağım vardı, bir tanesini kimi zaman hırçın, kimileyin uysal olan Karadeniz’e; diğer üçünü de Elmalı Deresi’ne atardım.

O derede en çok sazan tutardık, bir de bıyıklı bir alabalık vardı, çok lezzetliydi. O bıyıklılar ağımıza gelmişse çok sevinirdik. Istranca’dan İstanbul’a su götürebilmek için pek çok irili ufaklı derenin üzerine minik barajlar yapıldı; Elmalı da bu derelerden biri.

Sadece derede değil, denizde de balık tutardım. Tekir ağı denilen ince gözlü ağımın ucunu önce kıyıda bir taşa bağlar, yüze yüze Kastro’nun açıklarındaki kayalıklara gider ağı dört beş metre derinliğe bırakırdım. Ağla gidebileceğim yerin derinliği en fazla dört-beş metreydi. Sabah erkenden önce denizdeki ağı toplardım. Denizden çıkardığım ağın renkliliğini hiç unutmadım, unutamam da… Deniz yaşamının küçük bir tablosu gibi olurdu ince gözlü ağım. Yalnız uykunun esiri olduğumda ağlar güneşi görür ve olanlar olurdu. O çağnozlar ağa doluşur önüne çıkan canlıyı ya da cansızı biçerlerdi. Ağın kurşunlarla bağlı olan alttaki ipini keserlerdi, bir keresinde baş parmağımın ucunu götürüyorlardı da zor kurtardım parmağımı. Tüm bunlar bana iyi ders oldu, her zaman vakitli kalkmaya çalışıp ağı ve balıkları çağnozlara kaptırmamaya  çalıştım.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Ah Kastro! Bana doğayı öğreten, sevdiren yer… Deniziyle, ormanıyla, deresiyle… Evet deresiyle… ille de dere… DSC02244.-orman-dere-abDoğada benim olayım dere… temiz, şırıl şırıl akan bir dere… DSC02249-Dere-orman-abOnun sesini, şırıltısını duyacağım bir yere çadırımı kuracağım. Ve dereye yakın bir yerde kamp ateşimi yakacağım; oldukça özenli, çevreye en küçücük bir zarar vermeden… DSC_0913-ateşSımsıkı kontrol altında yaktığımız ateşler… Yağmurla, karla sönmeyen, rüzgârla çevreye yayılmayan, keyif  ve ısı veren ateşler…

Kastro Dere-Orman

Kastro Dere-Orman

Kastro’da bakmaya doyamadığımız, kıyamadığımız zümrüt yeşili ormanın yanmasına tanık oldum ne yazık ki! Kısa sürede yemyeşil ormanın yerini kapkara bir toprak parçası aldı. Aslında doğada yabancı olmayacak. Yabancı kim? İnsan! İnsandan başka her şey doğaya ait, doğaya zarar vermez. Doğa yapmacık olmadığı gibi  doğada yaşayan canlılar da yapmacık değildir, hepsi doğaldır. Onlar oldukları gibidir; sertlikleriyle, zorluklarıyla, acımasızlıklarıyla, hırçınlıklarıyla, uysallıklarıyla, vahşi güzellikleriyle… Doğadaki canlılar, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, insanın doğaya verdiği zararı kesinlikle vermemişlerdir.

Ben; doğaya zarar vermeyen, doğada yaşamak isteyen bir insanım. Çok gençken arkadaşlarımla Kastro’da kamp yapmaktan, doğanın içinde olmaktan, derenin kenarına çadırımızı kurmaktan ne büyük haz alırdık.

 

Münir Tecimen

Münir Tecimen

Bir gece ateşimizi söndürdükten sonra çadırlarımızda Karadeniz’in çılgın dalgalarını dinleye dinleye uykuya daldık. Fethi’nin Münir, Münir diye seslenişiyle uyandım: «Hayrola, ne var?» derken altımdaki ıslaklığı hissettim. Durumu anında kavradım, dalgalar sahili döve döve derenin ağzına kum yığmış, o kum yığınları da derenin denizle birleşmesini engellemişti. Denize sularını akıtamayan dere de şiştikçe şişmiş çadırlarımızın bulunduğu alan sular altında kalmıştı.

DSC08173-gün doğumuApar topar dışarı çıktık, güneş henüz doğmak üzereydi, gökyüzü kızarmıştı, çevremizi tam anlamıyla göremiyorduk, el yordamıyla eşyalarımızı toplayıp derenin ulaşamayacağı yüksekçe yerlere taşınmaya başladık, eşyalarımız sular altındaydı. Güneşin doğmasıyla işlerimizi daha kolay hallettik; çadırları, yatakları, battaniyeleri ağaçların dallarına astık, bıraktık doğaya kurumaları için. Bu durum ilk kez başımıza gelmiyordu, bir keresinde üç kere çadırımızın yerini değiştirdiğimizi anımsıyorum. Dere buraya kadar gelemez deyip çadırları kurduk, sen misin dereye gelemez diyen, dere bize kadar ulaştı, arkadan daha yükseklere çıktık, namussuz oraya da geldi. Dere bu, ne yapacağı belli olmaz! Burnunun dibine gidip çadırını kurmayacaksın, oysa biz her seferinde dereyi daha yakından duyumsamak için ıslanmayı göze alarak derenin yakıncığına kurardık çadırlarımızı.

Bu kamplar bizi büyüttü, geliştirdi, sağlam arkadaşlıklar kurduk; hepimiz liseyi bitirdik, büyük kentlerdeki okullara dağıldık. Yaz tatillerinde uzun süreli kamplar kurmaya devam ettik. Bir iki arkadaşımızın dışında hepimiz öğretmen olduk.

Münir-Mehpare Tecimen

Münir-Mehpare Tecimen

Okulu bitirdikten sonra aynı okuldan mezun olan Mehpare’yle yaşamımızı paylaşmaya karar verdik. O da bir doğa severdi.

Eğitim fakültesinden çıkan her öğretmen doğal olarak TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üyesi oluyordu. Her birimiz TÖS’ün birer üyesi olarak önce insan dedik. Öğrencilerimizi ve çocuklarımızı eşit koşullarda, özgür; bilime, bilgiye, aydınlığa, insana önem veren çağdaş bireyler olarak yetiştirmeye çalıştık.

Aydın insanlardan oluşan bir toplumda insanlar birbirine, adalete, hukuka, doğaya saygılı olur; çağdaş, uygar bir dünya kurarız diye düşündük.

Kırk beş-elli yıl sonra bile Kastro çok güzel! Yaz mevsiminde gelmemek koşuluyla diye düşünüyor.

Yıllar önce Kastro’daki kamp yaşamımızı sonlandırdık, ailecek yaz aylarında Kastro’ya gitmeme kararı aldık.

Kastro Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. İnsanlar Kastro’yu keşfettikçe, Kastro’daki doğal yaşam bozuldu. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, Edirne’den… otobüslerle, özel araçlarla akın akın geldi insanlar buraya. Akın akın geldikçe kalabalıklar, kirlilik had safhayı buldu: gürültü, çevre kirliliği… her türlü çöp…

DSC02422Kastro dere kenarı nylon torbalarGelenler yiyor, içiyor, yüzüyor, güneşleniyordu… bunlar herkesin hakkı, çok da güzel! Her şey iyi güzel de o insanlar giderken tüm pisliğini bırakıp gidiyordu. Kastro’da devamlı kalanlar, kalabalıkların bıraktıkları çöpleri çoluk çocuk toplayıp yakardık… Şişeleri, özellikle kırık şişeleri çocukların gidemeyecekleri yerlerde toplardık. Ne yazık ki insanlarımızda getirdikleri yiyeceklerin, içeceklerin çöplerini geri götürme alışkanlığı yok! Onların karnı doyduktan sonra çöpler ne olursa olsun fark etmiyor. DSC02654-çöpler-aOnun için de Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, en ücra köşeler bile çöplüktür. O çöpler oraya insanlar tarafından götürülmüştür. İnsanlarımız çocukluklarından beri doğayı her zaman yararlanılacak bir şey olarak görürler; ağaçları diledikleri gibi kesip yakar, taşından kumundan ev yapıp tüm bunları satıp para kazanmayı düşünürler. Böyle insanlardan doğayı korumalarını beklemek hata olur.Pek çok insanın doğayı sömürmesi, onu yok edip yozlaştırması beni bu tip insanlardan uzaklaştırdı. Ben kendisine, başkalarına, doğaya saygısı olmayan insanlarla yan yana olacağıma gider domuzun, yılanın yanında kalırım daha iyi! O hayvanlardan güçlü olmasam bile onlar bana bir şey yapmaz diye düşünürüm. Biz -ailecek- doğayı, doğallığı, sakin yaşamı severiz; doğanın katledilmesi bizleri her zaman çok üzer. Doğa bizim için çok önemlidir, ona değer verir, zarar vermemeye çalışırız.

Doğaya değer vermek, onu korumak, geliştirmek sevgiyle olur. Doğa sevgisini de çocuklara küçük yaşta vermek gerekir. Önce aile sonra da okul bu görevi yerine getirmelidir. Çocuklara küçük yaşta doğada yaşamayı öğretmek, börtü böceği, çeşitli ağaçları, çiçekleri tanıtmak gerekir. Tüm bunları tanıyan çocuk doğayı sever ve ona zarar veremez. Ne yazık ki ülkemizde okula gidemeyen 8-10 yaşında işbaşı yapan çocuk-adamlar, küçücük yaşta evlendirilen çocuk-kadınlar öyle çok ki! Onlar nasıl daha iyi bir hayat yaşayacaklar? Onlara doğayı kim sevdirecek? Doğruyu yanlışı kim öğretecek?

Çocuğa ne gösterirsen onu sever. Küçük yaşta kampçılığa başlayan çocukların doğayı sevmemesi düşünülebilir mi?

Ben şanslı bir çocuktum, benim çocukluğumda tarım dersi diye bir ders ve Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş bir öğretmenim vardı. Öğretmenim müzik dersine girer bize mandolin çalmasını öğretir, resim dersinde resim yaptırır, yazı dersinde güzel yazı yazmayı, Türkçe dersinde okumayı, okuduğumuzu anlamayı, anlatmayı kısacası düşünmeyi öğretirdi. O öğretmenimiz tarım dersimizde de tarımla, doğayla ilgili tüm bildiklerini bize sevgiyle aktarırdı. Doğa aşkım onunla gelişti, güçlendi diyebilirim. Ailem de doğada kamp yapmama karşı çıkmadı, destek verdi. Sevgili babam, dükkânda bana ihtiyacı olmasına rağmen beni hiç engellemedi. Annem zaman zaman: Derenin kenarında yatma çarpılırsın, derdi ama inandığından mı yoksa etrafında çokça duyduğundan mı böyle söylerdi? Bu beni pek de ilgilendirmezdi, ben doğada nefes alır, kendimi çok iyi hissederdim, hele de ormanın içinde şırıl şırıl akan bir dere kenarındaysam, benden mutlusu yoktu!

Kastro

Kastro

Yaz aylarında Kastro’da kamp yapmaya uzun yıllar ara verdik; ama eşim ve çocuklarımla kampçılığı hiç bırakmadık. Türkiye’nin pek çok yerinde kampçılık yaptık. İstanbul’a yakın olmasından dolayı Karacaköy, Yalıköy, Çilingoz, Kıyıköy, Serves, Ormanlı DSC00204-çadırlar abher hafta sonu kamp yaptığımız yerlerin başında geldi. Hepsinin Karadeniz’e kıyısı, geniş-uzun kumsalları, denizle birleşen çevresi ormanlarla kaplı dereleri var.

Kilometrelerce kilometrelerce uzanan incecik kumlu kumsallar, Karadeniz’in dalgalarını büyük bir sevecenlikle karşılar. Kimi zaman mavi, kimi zaman lacivert Karadeniz, kumsallarda bembeyaz köpüklere dönüşür. Denizle kumsalın aşkının tanığı, tepeleri yemyeşil saran ormanlardır. Ormanlarımız, kumsallarımız, denizlerimiz, derelerimiz büyük bir ailedir. Ve bizler de bu ailenin en değerli bireyleriyiz. Ailemizi çok seviyor, onsuz bir hiç olduğumuzu biliyoruz. Biz doğayız, doğaysa biz…

KARAVANCININ ATEŞ TUTKUSU

Kampçı ve Karavancı Dostumuz Ergün Aydınlar’ın anısına…

Doğada olmayı neden seviyorum? Kendimi doğada iyi, yenilenmiş hissediyorum. Ne zaman başladı doğa sevgim? Sanırım doğduğum gün…

Nesrin-Ergün Aydınlar
Nesrin-Ergün Aydınlar

Bahçeli bir evde doğdum ve büyüdüm İstanbul’da yaşıtlarımın çoğu gibi. Ağaçtan kopardığım meyveyi yemek en sevdiğim şeydi. Mahallemizdeki tüm evler ağaçların arasına gizlenmiş; güllerle, kasımpatılarla, leylaklarla, akşamsefalarıyla bezenmişti.

Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkmak, tertemiz havayı solumak ne güzellikti! Bir de bende bir ateş tutkusu vardı. Erken saatte uyanmamın başlıca nedeniydi bu ateş tutkusu. Annemden önce kalkıp tahtaları, odunları bir araya getirip sobayı yakardım. Sonra sobanın, soğuğu alt etmek için giriştiği mücadeleyi izlemek; önce tahtaların, arkadan odunların tutuşması, alev alev yanması bana türlü düşler kurdururdu. Alevlere bakarak kurulan düşler…

Kamp Ateşi
Kamp Ateşi

Yıllar geçtikçe köyden kente göçün artması, insanların konuta duydukları gereksinim; bahçeli evlerin yıkılıp yerine apartmanların dikilmesine neden oldu. Mahallemizdeki şirin evler, suratsız apartmanlara dönüştü. Suratsız apartmanlarda oturan insanlar da topraktan, yeşilden uzaklaştılar ve bu uzaklaşma onları mutsuz kişiler haline getirdi.

Eşim Nesrin de benim gibi doğanın içinde büyümüştü, birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıyorduk, annelerimiz arkadaştı. Nesrin’le güzel bir birlikteliğimiz oldu her zaman. Birbirimizi çok sevdik, saydık ve iyi dost olduk. İkimiz de doğayı seviyorduk.

Kampta
Kampta

Doğanın içinde yaşayabilmek için bir çadır ve uyku tulumları aldık. Ve tatillerde Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladık. Çocuklarımız Burak ve Bora da kamplarda büyüdüler.

***

Ergün’ün dediği gibi bahçeli bir evde doğdum, büyüdüm. Bizim çocukluğumuzda evlerin hemen hemen hepsi bir ya da iki katlı ve bahçeliydi. Çocukluğumuz apartman dairelerine sıkışmamıştı. Özgürdük, sokaklarda çeşitli oyunlar oynardık. Her yer bizimdi; sokaklar, caddeler araçların malı olmamıştı o zamanlar.

Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı
Ataköy, Ayamama Deresi İETT Kampı

Her yaz İETT’nin kampına gider, iki-üç ay denizden, güneşten yararlanırdık. İlk kampımız Ataköy’de Ayamama Deresi’nin kıyısındaydı. Çadırda kalıyorduk, o zamana göre oldukça lükstü bu çadırlar. Kimisi yuvarlak, kimisi dikdörtgendi, içinde tahta divanlar vardı. Kızılay’ın çadırlarına benzerdi kampımızın çadırları. Ayamama Deresi şimdiki gibi lağım lağım kokmaz, çamur çamur akmazdı. Suyu gürül gürül, pırıl pırıldı. O zamanlar çevresinde yapılaşma olmadığından yağmurlar çok yağsa da derenin suları kabarsa da hiçbir canlıya zarar vermezdi Ayamama. Kendi yatağında kabarır, coşar, denize bir an önce ulaşmak için çağlayarak akardı.

Yüzmeyi Ayamama Deresi’nde öğrendim, dereyle denizin birleştiği yerde suya girmek harika bir şeydi! Tatlı suyla tuzlu suyun birbirini yadsımadığını, birbirlerini büyük bir sevecenlikle kabullenip ortak yaşam alanı oluşturduklarını görürdük. Yalnız dereyle deniz mi anlaşırdı? Hayır! Toplumumuzu oluşturan; düşünceleri, dilleri, inançları, kökenleri farklı insanlar da büyük bir dostluk içinde yaşardı.

Denize karışan dere uzak diyarlara giderdi, ona çok özenir ben de onunla gitmek isterdim; fakat diğer yandan da korkar pek fazla açılamazdım.

Ayamama’da birkaç yıl üst üste kampa gittik, sonra İETT Ambarlı’da yeni bir kamp alanı oluşturdu. Burada çadırlardan başka tramvaylar da vardı. Tramvay… İstanbul’un ulaşımını uzunca bir süre yüklenmiş olan raylı araç… 1960’larda tramvaylar kaldırılmıştı. Oysa ben tramvaya binmeyi ne çok severdim! Tramvaylar seferden kalkınca biz çocuklar çok üzülmüştük. 

İşte seferden kaldırılan tramvaylar Ambarlı’daki İETT Kampı’na getirilmiş, kamp yapacak kişilere kiralanıyordu. Bize ait iki tramvay vardı. Minik bir ev gibiydiler: yataklarımız, mutfağımız, sandalyelerimiz, masamız tramvaylara yerleştirilmişti… Gece yatınca tramvayın yol aldığını, değişik köylere, kasabalara, kentlere gittiğimizi düşlerdim. Ben o tramvayla geceler boyu ne yolculuklar yaptım, nerelere gittim, ne insanlar tanıdım!

***

Yıllar geçse de ateş tutkum geçmedi, kamplarda en büyük zevkim kamp ateşi yakmaktı, tabii çevreye zarar vermeden. Ateşin kırmızısını, oksijeni bol ortamlarda kırmızıyla mavi alevlerin dansını seyrederdik Nesrin’le; çocukların kuru dalların ucunu ateşe tutup sonra karanlıkta sağa sola, aşağı yukarı sallamaları, daireler çizmeleri, değişik şekiller oluşturup eğlenmeleri bize nasıl keyif verirdi nasıl! Çocukluğumdaki soba yakma merakım, ileri yaşlarımda kamp ateşleriyle devam etti. Ateşle oynamak beni her yaşımda mutlu etmiştir.

Kamp Ateşi
Kamp Ateşi
Gebze-Ballıkayalar
Gebze-Ballıkayalar

Deniz kenarında, ormanda, bir dağ yamacında çadırda kalmak; sabah kuş sesleriyle uyanmak ne mutluluktur!

SAMSUNG

Çocuklarımız büyüdükçe çadırımız bize küçük gelmeye başladı. Ne yapsak, çocuklar için ayrı bir çadır mı alsak? diye düşünürken karavan almak geldi aklımıza.

Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar
Bora-Nesrin-Burak-Ergün Aydınlar

1985 yılında bir çekme karavan aldık, arabamızın arkasına çeki demiri taktırdık ve evimizi peşimizden sürüklemeye başladık. Üç-dört yıl karavanımızı, çalıştığım kurum Türk Hava Yolları’nın otoparkında tuttum. Tatile çıkarken karavanımızı otoparktan alır, arabamızın arkasına takardık.

Ataköy Kamping-İstanbul
Ataköy Kamping-İstanbul

Bu arada Ataköy Kamping’e karavanımızı koyalım, sadece yaz tatillerinde değil, her mevsim karavanımızı kullanalım, diye düşündük. 1990 yılının sonlarında karavanımızı Ataköy’e yerleştirdik, böylece karavanımızda daha çok zaman geçirir olduk.

Ataköy Kamping-İstanbul
Ataköy Kamping-İstanbul

Ataköy Kamping’de çok güzel dostluklar kurduk; karavancı dostlarımızın çocuklarıyla (Hülya-Selçuk Yapraklı, Fatoş-Hayati Kaplan, Meral-Cevdet Çelikörs, Yurdanur-Ergün Öztan) çocuklarımız birlikte büyüdü, güzel arkadaşlıklar kurdular. Şimdi hemen hemen hepsi evli ve çocuklu; arkadaşlıkları hâlâ devam ediyor. Karavan komşuluğu herkesin yaşadığı bir şey değil; doğayı paylaşmak dostlukları daha içten ve sağlam yapıyor.

Ataköy Kamping
Ataköy Kamping

Ataköy Kamping’de uzun yıllar kaldık, daha sonra 1999’daFlorya’daki Çiroz Kamping’e göç ettik yüzlerce karavancıyla birlikte. Kamping’de kalmak keyifliydi! Her ne kadar kampingde kalsak da asıl amacımız karavanla gezmekti. Biz de bunu doyasıya gerçekleştirdik.

Kastro Deresi
Kastro Deresi

Çekme karavanımızla ilk gittiğimiz yer Kastro’ydu. Karavanı Kastro Deresi’nin kenarına çekmiştik. Kastro cennet gibi bir yerdi! Dere kışın denizle birleşiyordu… Derenin iki yanı yemyeşil ormandı, diğer tarafta uzun mu uzun, geniş mi geniş kumsallar ve pırıl pırıl bir deniz bulunuyordu… Kimi zaman azgın dalgaların kumsalı çılgınca kucakladığı, kimi zaman uysal dalgaların büyük bir şefkatle okşadığı uçsuz bucaksız sahiller…

Kastro Deresi
Kastro Deresi
Kastro kumsal ve deniz
Kastro kumsal ve deniz

Karavanda yatacağımız ilk geceydi, çocuklar heyecandan kıpır kıpırdılar… Nesrin yataklarını hazırladı, çocuklar geç vakte kadar oyun oynadılar, konuştular. Onların konuşmaları bana ninni gibi geldi, uykunun kucağına düştüm.

***

Ergün ve çocuklarla önce çadırla kamp yapmayı, daha sonra karavanla gezip değişik yerlerde kalmayı, her gün farklı bir yerde uyanmayı çok sevdim; bana yabancı değildi kamp yapmak, çocukluğumdan beri alışkındım bu yaşama. Hele karavanla dolaşmak! Çocukluğumda tramvayda kurduğum düşler gerçek oldu. Tramvayla hayalen çıktığım seyahatler karavanla gerçekleşti. Karavanla geziye çıkmak, tatil yapmak nefis bir şeydir! Kastro’da kaldığımız ilk gecenin sabahını hiç unutmuyorum.

Yüzüme bir serinlik çarptı, kokuların en güzelini duydum, gözümü açtım, aydınlık gözümü kamaştırdı, sabah olmuştu, karavanın kapısı açıktı, sanırım Ergün kalkıp dışarı çıkmıştı. Gözümün önünden sular akarak geçiyor, ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyordu. Nerede olduğumu bilemedim bir anda! Akan sudan gözlerimi ayıramıyordum, öylesine güzel akıyordu ki! Karavanımızda olduğumu anladığımda içimi bir coşku sardı. İnsanın Kastro Deresi’nin neredeyse içinde olduğunu duyumsaması karavanın yaşatabileceği bir şeydi.

Doğadaki Sevgi
Doğadaki Sevgi Foto: Ergün Aydınlar

Karavandan dışarı çıktım, yalınayak çimenlerde yürüyorum. Bahar gelmiş Kastro’ya, yeni adıyla Çamlıkoy’a. Yemyeşil dere, derenin iki yanında yeşil, zümrüt yeşili ağaçlar, ormanlık alanlar… Yemyeşil ağaçların altı çimenlik, çimenlerin üstü sapsarı, bembeyaz papatyalar, pespembe çiçeklerle örtülü.

Kastro çimenler ve çiçekler
Kastro çimenler ve çiçekler

Uzaktan bakınca toplu halde sarıları, beyazları, pembeleri görüyor; gözlerinizle, beyninizle, ruhunuzla renkler içinde yitip gidiyorsunuz. Sanki düşler âlemindesiniz! Hayır, hayır düş değil! Düşler tramvayda kaldı. Rüzgâr hafif hafif iki ağaç arasındaki hamağı sallıyor. Karavandan hafif bir müzik geliyor. Bizlerle birlikte kurbağalar da müziği dinliyor ve parçaya kendi müzikleriyle eşlik ediyorlar.

Vırak, vırak, vırak, vıraaaak… Toplu halde müzik yapıyorlar, bu mevsim üreme zamanıymış, onun için bu kadar vıraklıyorlarmış meğer!

Ergün yanıma geldi, el ele tutuşup kıyıya yürüdük, ayak seslerimizi duyan kurbağalar, olimpiyatlara katılan sporcular gibi hep birden suya atlayıp yüzmeye başladılar. Öyle minikler var ki içlerinde. Aaa, ufaklığın biri baloncuklarını nasıl da şişirerek vıraklıyor, bir diğeri ona karşılık veriyor, bir başkası, bir başkası daha… Ooo, kurbağalar korosu iş başında!

***

Taşlardan yaptığımız ocakta ateşi büyük bir keyifle yaktım, ben ateşi yakarken Nesrin de kahvaltıyı hazırlamıştı. Nesrin:

-Hazır ateş yanmışken güveçte türlü yapalım.

-Çok iyi olur, sen sebzeleri ayıkla, ben de eti keseyim.

Kurbağalar korosuna kuşlar da katıldı; çok sesli koro oluşturdular. Yeşil dünyada doğanın seslerini dinlemek olağanüstü güzel!

Ergün, ateşin üzerine, içine eti ve sebzeleri koyduğumuz güveci oturttu. Dere bizleri çağırıyor, biz de Burak’la Bora’ya sesleniyoruz. Yaşlı sandalların durduğu derenin başına geldik, geniş kumsal Kastro deresiyle Karadeniz’i ayırıyor. Derecik denize ulaşmak istiyor, incecik bir kolu bir kenardan denize gitme telaşında… Yüzlerce, yüzlerce metrelik kumsal uzanıyor önümüzde denizle sevgilerini birbirlerine fısıldayarak. Büyük bir koy burası, dereye yakın olan burun kayalık, kayaların üstü bile yemyeşil, koyun diğer ucu oldukça uzak, orada delikli, kocaman bir kaya var.

Çoğunlukla dalgalı olan Karadeniz bugün öyle sakin ki… Minik dalgalar, incecik kumlu sahile hafif öpücükler konduruyorlar. Bize de davetkâr bir biçimde haydi atın kendinizi uysal sularıma der gibi bakıyor Karadeniz! Aylardan nisan, nisanda denize girmişliğimiz yok değil; fakat daha önce dereye söz verdik, onu bekletmek olmaz! Karadeniz’e

istemeden arkamızı dönüp dereye yöneldik.

Kastro Deresi ve Çiçekler
Kastro Deresi ve Çiçekler

Çocukların beğendiği bir sandala binip küreklere asıldık, cennete yolculuk yapıyoruz! Sağımız, solumuz, önümüz, ardımız yeşilin her tonuyla bezeli. Gök açık mavi, zaman zaman beyaz bulutları konuk ediyor. Derenin iki yanındaki kayalıkların üzerinde güneşlenmeye çıkmış su kaplumbağalarını gören Bora’yla Burak sevinç çığlıkları atıyorlar. Birer kaplumbağa almak istiyorlar. Anne-babalarının sırtlarına çıkmış minik kaplumbağaları görünce bu isteklerinden vazgeçiyorlar. Minikleri. anne- babalarından ayırmanın kötü olacağını düşünüyorlar.

Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları
Kastro Deresi ve Su Kaplumbağaları
Karavancının Ateş Tutkusu

Küreklerin şıpırtısını duyan kaplumbağalar art arda suya atlıyor. O kadar çok, o kadar çok kaplumbağa var ki… Burak’la Bora, kaplumbağaları korkuttuğumuz için üzülüyorlar.

***

Nesrin büyük bir heyecanla suyun yüzeyini gösteriyor. Suyun yüzeyi durgun, gökteki bulutlar ve derenin içindeki ağaçlar suya yansımış. Görüntü muhteşem! O ne? Nesrin’in gösterdiği yerde suyun yüzeyinde bir hareketlenme var. Minik minik başlar hızla suda yol alıyor. Onlarca minik su yılanı, kafaları suyun dışında hızlı bir şekilde yüzüyor.

Yeşil derenin içine doğru çekiyorum kürekleri; yaşlı, tahta sandal çok hantal; ağır ağır yol alıyoruz. Şelale dedikleri yere bir saatte geldik. Şelale deyince insanın aklına onlarca metrelerden dökülen sular geliyor, buradaki şelaleyse bir metre yükseklikten hafif bir ses çıkararak suya dökülüyor. Şelalede biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik, deredeki nefis yolculuğun sonuna geldiğimizde kurtlar gibi acıkmıştık. Kendimizi ateşin üzerinde demlenen güvecin başında bulduk, güvecin kapağını açtığımızda yemeğin nefis kokusu açlığımızı daha da arttırdı. El birliğiyle masayı hazırlayıp yemeğe oturduk.

Çekme karavanımızla Kastro’dan sonra nerelere gitmedik ki? Oylat’ın dar, virajlı, sürekli tırmanma gerektiren yollarını mı aşmadık? İstanbul’dan Kapadokya’ya, Kapadokya’dan Silifke’ye, Silifke’den Antalya’ya, Antalya’dan Kaş’a, Kaş’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Foça’ya, Foça’dan Altınoluk’a, Altınoluk’tan Çanakkale’ye, Çanakkale’den Saroz’a… Yıllarca karavanımızı, arabamızın arkasında çeke çeke dolaştık.

1995 yılında çekme karavanımızı satıp motokaravan aldık. Motokaravanın çekme karavana göre kullanımı daha kolaydı. Motokaravanımızla da yaz-kış, yağmur-çamur, kar-dolu demeden dolaştık. Bir kış günü dokuz kişi Bursa’ya gittik, Uludağ’a çıktık. Çok şiddetli bir kıştı, ormanda dolaşırken koca koca ağaçların şiddetli fırtınadan devrilmiş olduğunu gördük. Ağaçların devasa kökleri dışardaydı, bir iki ağaç değil onlarca ağaç toprakla bağını koparmıştı. Metrelerce derinlere inen çapı üç dört metrelik kökler topraktan nasıl da ayrılmışlardı!

Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ
Ergün-Nesrin Aydınlar / Sevcan-Atilla Güve ULUDAĞ

Devrilen asırlık ağaçların arasında dolaşırken yön duygumuzu yitirdik, hava kararmaya yüz tutmuştu, dönüş yolunu bulmakta zorlandık. Herkes farklı bir yönü işaret ediyordu geriye dönmek için. Çok ilginç! Bir anda tuzağa düşmüş gibi hissettik kendimizi! Hangi yöne gidecektik, birinin işaret ettiği tarafa yönelip biraz yol aldık, kısa sürede daha derinlere sürüklendiğimizi gördük. Daha sonra bir diğerinin, bir diğerinin gösterdiği yolu denedik, kaygılı anlar yaşadık, sonunda dönüş yolumuzu bulduk.

Bir başka zaman da Bolu’daki Gölcük’e gittik iki karavan. Her yer bembeyazdı… Çamlar bembeyaz parlıyordu… Göl donmuştu… Gölün kenarındaki şirin ev, cam gibi olan göle yansısını düşürmüş ikizleşmişti. Gece olunca günübirlik gelenler gitti. Kala kala iki karavan kaldık, karın üzerinde mangalımızı yakıp etlerimizi pişirdik, yemeğimizi büyük bir keyifle yedik. Üşüdükçe karavanlarımıza girip ısınıyor, biraz ısındıktan sonra kendimizi dışarı atıyorduk.

Bolu-Gölcük İki Karavan
Bolu-Gölcük İki Karavan

Beyaz ne kadar masumdu! İçimiz beyazla yıkandı, arındı. Gölün kıyısına indik, gölün etrafında yürümeye başladık. Gölün etrafını aydınlatan lâmbaların sarı ışığı, karın üstüne yansıyor, geceyi gizemli bir hale getiriyordu. Sonsuz sessizlikte botlarımızın karın üstüne bastıkça çıkardığı gıcırtıdan başka ses duyulmuyordu. Her şey bembeyaz donmuştu. Kar; ağaçların dallarıyla, yapraklarıyla ne danteller örmüş, nakışlar işlemişti! Bakmaya doyamıyorduk!

Bolu-Gölcük
Bolu-Gölcük
Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan
Gökçetepe-Kayıp Cennet Kamping/Keşan

Kırk yıllık dostum Süleyman Tosun ve ailesiyle yıllarca günübirlik  gezi yaptık. Süleyman’da her zaman karavan alma düşüncesi vardı. Ancak yıllardır düşündüğü halde bir karavan almaya karar verememişti, ta ki l7 Ağustos depremine kadar. Gölcük depremi binlerce kişinin hayatına mal oldu, acısı hepimizi derinden vurdu. İstanbul’da da yıkımlar, yaralanmalar, ölümler yaşandı. Depremde evdeydik ne olduğumuzu anlayamadık, evden nasıl çıktık, nasıl Ataköy Kamping’e vardık hiç anımsamıyorum. Korkunç bir kâbustu! Evimiz kampa on dakikalık mesafedeydi, kampa vardığımızda kamp mahşer yeri gibiydi. Evlerinden fırlayanlar, soluğu kampta almıştı. Yeşilköy’de oturan Süleyman da eşini, kızlarını, torunlarını arabasına attığı gibi kampı bulmuştu. Çok kısa bir zaman sonra da Sally Karavan’da özel bir çekme karavan yaptırdı. O da sonunda karavancı olmuştu.

Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul
Çiroz Kamping-Yeşilköy/İstanbul
Karavancılar-Çiroz Kamping
Karavancılar-Çiroz Kamping’de

Onlarla hafta sonlarında, bayram tatillerinde Çanakkale’ye, Ayvalık’a, Bozcaada’ya, Enez’e, Erikli’ye ve daha pek çok yere karavanlarımızla kamp yapmaya gittik. Çok keyifli gezilerdi!

Bozcaada'da Karavanlarla Tatil
Bozcaada’da Karavanlarla Tatil

Düşündükçe yaptığımız pek çok gezi geliyor aklıma, bunlardan biri de 1998 yazında Nesrin-ben, Sevil-Mithat Okay, Buket-Özge-Selçuk Borak bir ay süren bir ralli gerçekleştirdik. İstanbul’dan Ankara’ya, Ankara’dan Kapadokya’ya, Ürgüp’e, Derinkuyu’ya, Ihlara Vadisi’ne gittik.

Ihlara’dan Konya’ya, Konya’dan güneye indik. Beşkonaklar’dan Köprülü Kanyon’a geçtik. Köprülü Kanyon’da rafting yaptık, çok zevkliydi.

Köprülü Kanyon'da Rafting
Köprülü Kanyon’da Rafting

Köprülü Kanyon’dan Kemer’deki Kındılçeşme Kamping’e geldik. Hava aşırı sıcaktı, Kındılçeşme’de sıcaktan fazla kalamadık.

Karavancının Ateş Tutkusu

Kaş’a, Kaş’tan Fethiye Ölüdeniz’e, Ölüdeniz’den tekneyle Kelebekler Vadisi’ne daha sonra Patara’ya, Patara’dan Saklıkent’e geçtik. Saklıkent’te suların içinde yürüdük, altından gürül gürül sular akan yer sofralarında yöresel yemekler yedik. Saklıkent’ten ayrılmak üzereyken dondurmalı kavunu görünce dayanamadım, içine karışık dondurma konmuş buz gibi kavunu yedim. Ve olanlar oldu, o gece ateşlendim. Karavanı kullanabileceğimi düşünemiyordum, ama Nesrin hazırladığı ilaçlarla beni ertesi gün ayağa kaldırdı. Mucize şekilde iyileştim. Geziye kaldığımız yerden devam ettik. Kalkan, Kaputaş Plajı derken Alaçatı’yı bulduk.

Alaçatı sörf cennetiydi. Nesrin’le ben sörf yapmamamıza rağmen Alaçatı’yı çok sevdik. Onlarca sörfün kelebekler gibi suyun üzerinde uçuşması görülmeye değerdi. Saatlerce usanmadan seyrediyorduk dünyanın dört bir yanından gelen usta sörfçüleri. Alaçatı’dan İzmir’e, İzmir’den İstanbul’a geldik. Bir ay süren bir gezi oldu. Değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak, ilginç yaşamlara karışmak insana yaşamın çok değerli ve güzel olduğunu hissettiriyor.

Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet
Saroz Körfezi, Gökçetepe, Kayıp Cennet

Tatil bizim için karavanımıza bindiğimiz anda başlar, karavanda geçirdiğimiz her saatin, her günün ayrı bir değeri vardır. Bir an önce bir yerlere ulaşmak değildir amacımız, geldiği gibi yaşarız. Karavanımızla olduktan sonra hiçbir şey sorun değildir. Nerede, ne zaman, nasıl istersek öyle kalabiliriz. Mutluluk; varacağınız istasyon değil, o istasyona varmak için yaptığınız yolculuktur, diye bir özdeyiş var, karavanla seyahat de böyledir. Yaşamın her anından nasıl haz alıyorsak karavanla yaptığımız gezilerden de öyle haz alırız.

Şair, her ne kadar şiirinde:

«Orda bir köy var uzakta / Gitmesek de görmesek de / O köy bizim köyümüzdür» dese de bizler o köylere gitmekten yanayız. Köylerimizi, kasabalarımızı, kentlerimizi, adalarımızı gördükçe, oralarda yaşadıkça ülkemizi tanıyor, anlıyor ve seviyoruz.

 Not: Siyah-beyaz tramvay fotoğrafı internetten alınmıştır.