TEMPİ VADİSİ ve SAİNT PARASKEVİ KİLİSESİ

İtalya’nın Ancona Limanı’ndan Yunanistan’ın İgoumenitsa Limanı’na feribotla geçtikten sonra Metsovo’ya daha sonra Perama’ya geldik. Perama’yı çok beğendik. Selanik’e doğru yola devam ederken Kalambaka’da Meteora’yı gezdik, Meteora’dan çok etkilendik. Meteora’dan sonra Variko’daki Stani Kamping’de bir iki gün kaldık. Variko’dan Selanik’e geçtik. Selanik’ten Halkidiki Yarımadası’nın Kassandra Körfezi’ndeki Kassandra Yarımadası’nda Kriopigi Kamping’de yaz tatilini geçiren, bir yıl önce dost olduğumuz Kristina’ya gittik. Kriopigi Kamping’de Kristina’yla üç gün geçirdikten sonra

My captured picture

Halkidiki Triapodi Kassandra Yarımadası

Kassandra’nın deniz ve yeşille iç içe geçmiş sahil beldelerini karavanımızla gide kala dolaştık.

My captured picture

Halkidiki Kassandra Yarımadası

Karavanla dolaşmak çok güzel! Nerede istersek orada kalabiliyoruz, nerde akşam orda sabah! Doğayla iç içe yaşayabiliyoruz.

My captured picture

Kassandra Yarımadası- Kriopigi Pefkohori arası

Kriopigi, Haniotis, Pefkohori’nin harika kumsalları ve ışıltılı denizinden faydalandık, Pefkohori’den önce Tempi Vadisi’ne (Tempi Valley) girdik. Tempi Vadisi Olympus ve Ossa (Kissavos) dağları arasında oluşmuş, Tempi Vadisi’nin içinden  uzunluğu 10 kilometre olan Peneus (Pinios) nehri vadinin ortasından aktıktan sonra Ege Denizi’yle buluşuyor. Pinios nehrinde rafting yapanlar, kano sporuyla uğraşanlar çevrenin görsel şölenini izleyerek Ege Denizi’ne ulaşabiliyorlar. Tempi Vadisi eski zamanlarda Teselya ve Makedonya’yı bağlayan önemli bir ticaret geçidiymiş.

Günümüzde burası tam bir turizm merkezi, özellikle ortodokslarca çok önemli olan meşhur Agia Paraskevi Kilisesi Tempi Vadisi’ndeki kanyonda bulunuyor.

My captured picture

Tempi Vadisi’ndeki tepeler

Kanyonun iki tarafındaki tepelerin yüksekliği 500 metreyi buluyor. Yemyeşil bir kanyon, yüksek tepeler insanın başını döndürüyor.

Agia Paraskevi Kilisesi

Agia Paraskevi Kilisesi

Paraskevi Kilisesi'nin İçi

Paraskevi Kilisesi’nin İçi

Agia Paraskevi Kilisesi, Yunanistan’ın Demiryolu Organizasyonu (OSE-Hellenic Railways Organisation) ve demiryolu çalışanlarının finansmanı ile 1910 yılında doğa harikası olan Tempi Vadisi’ne inşa edilmiş.

Agia Paraskevi'nin sırtını dayadığı kaya

Agia Paraskevi’nin sırtını dayadığı kaya

Kilise sırtını dağa dayamış, kilisenin girişinde kayalarla yüz yüze gelip selamlaştık.

 Agia Paraskevi Kilisesi'nin Adak Yeri

Agia Paraskevi Kilisesi’nin Adak Yeri

Kilisenin yanında adak yeri var ve adak yerinin koridorunun sonunda bir kişinin girebileceği kadar küçük bir mağara bulunuyor ve bu mağaradan kutsal su akıyor. Kutsanmak için mağaraya girenler bu sudan içiyor ve küçük pet şişelere suyu dolduruyor.

My captured pictureHer 26 Temmuz’da Ortodokslar Agia Paraskevi’yi onurlandırmak için kiliseyi ziyaret ediyorlar. Saint Paraskevi (Azize Paraskevi) M.S. 2. yüzyılın başlarında İtalya’da bir cuma günü doğmuş, bundan dolayı da adı Cuma olmuş. Paraskevi’nin annesi babası ölünce Paraskevi, onların mal varlığını yardıma muhtaç kişilere bağışlamış. Kendisi de hristiyanlığı yaymak için ömrü boyunca uğraş vermiş, çok acı çekmiş. Agia Paraskevi’nin körlerin koruyucusu olduğuna, onlar için pek çok mucize gerçekleştirdiğine inanılıyor.

Karavanımızı uygun bir yere park ettik. Agia Paraskevi Kilisesi’ni görmek için Pinios (Peneos) nehrinin diğer yakasına geçmemiz gerekiyordu. Nehrin iki kıyısını birleştiren bir demir köprüden karşı kıyıya geçtik. Köprüyü geçmemiz öyle kolay olmadı, doğa nefes kesiciydi!

Tempi Vadisi-Pinios nehrine demir köprüden bakış

Tempi Vadisi-Pinios nehrine demir köprüden bakış

Nehrin iki yakası ormandı, yüksekliği 500 metreyi bulan tepeler bir kanyon oluşturmuştu; vadinin ortasından dere akıyor, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. El değmemiş, vahşi güzellikteki doğa gözlerimizi kamaştırdı, gördüklerimizin fotoğrafını çekmeden karşı tarafa geçemedik.

Pinios nehri üzerindeki demir köprü

Pinios nehri üzerindeki demir köprü

Bu köprü 1960 yılında inşa edilmiş, 1960’tan önce Pinios nehrinin iki yakasını küçük tahta bir köprü birleştirirmiş;  Paraskevi’yi ziyarete gelenler ya bu tahta köprüyü kullanırlarmış ya da Pinios’un karşı kıyısına teknelerle geçerlermiş.

My captured picture

Günümüzde de Agia Paraskevi’yi gezenler tabelaları takip ederek Pinios nehrinin kıyısına merdivenlerle iniyor ve ‘Love Boat’ denen teknelerle nehirde yeşillikler içinde, kuş seslerini dinleyerek dolaşıyorlar.

KRİSTİNA İSTANBUL’DA ve İKİNCİ KEZ KRİOPİGİ

Yunanistan gezimizi tamamladıktan sonra Temmuz’un sonuna doğru İstanbul’a döndük. Ağustos ayında da Avşa Adası’na gittik. Ağustosun ortalarıydı bir telefon  geldi.

İstanbul

İstanbul

Kristina, kızı Maria ve torunu Kristina’yla İstanbul’a gelmiş üç günlüğüne. Bize ikinci günün sonunda ulaşabilmişler. Maria’ya İstanbul’da olmadığımızı, İstanbul’a altı saat uzaklıkta bir adada bulunduğumuzu  söyledim. Onları Avşa Adası’na davet ettim. Maria, ertesi gün Yunanistan’a döneceklerini, Kristina’nın -bizi göremediği için-üzgün olduğunu, Laleli’de bir otelde kaldıklarını,

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

iki gün İstanbul’da doyasıya dolaştıklarını, özellikle Sultanahmet’te müzeleri gezdiklerini, İstanbul’u çok beğendiklerini söyledi.

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ne yazık ki onlarla görüşemedik! Kristina bizim için İstanbul’a gelmişti. Bu olay onun bizi ne kadar çok sevdiğini, akrabaları olarak kabullendiğini kanıtladı.

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Çok duygulandık! İstanbul’da olmadığımıza, onları evimizde ağırlayamadığımıza ne kadar üzüldük!

Onlara hemen mektup yazdım, onlarla İstanbul’da görüşemediğimizden duyduğumuz üzüntüyü dile getirdim. Kısa bir zaman sonra onlar da bana yazdılar.

Ertesi yaz (2001) Yunanistan’a oradan da İtalya’ya geçtik. İtalya’dan dönüşte Kristina’yı göreceğimizi umuyorduk. Selanik’e geldik, Beyaz Kule’nin yakınına karavanımızı park ettik.

Selanik-Beyaz Kule

Selanik-Beyaz Kule

Kristina’nın yazı geçirdiği kamp yeri, Selanik’ten bir saat uzaklıktaydı. İçime bir kurt düştü, ya kampa gidip onu bulamazsak o, ya şu anda Selanik’teyse diye. Kızı Maria’ya telefon açtım, Selanik’te olduğumuzu, Kristina’yla görüşmek istediğimizi söyledim. O da özel derse gidiyormuş, dersini iptal edip bulunduğumuz yere geldi. Daha önce Maria’yla karşılaşmamıştık, onu Kristina’nın anlattıklarından tanıyorduk, o da bizi annesinin anlattıklarından tanıyordu.

Maria'nın evinde Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Maria’nın evinde
Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Birbirimizi gördüğümüz anda çok daha önceden tanışmış olduğumuzu anladık, sanki kırk yıllık dosttuk.

Bizi (Mithat, Yavuz, Mualla ve ben) alıp evine götürdü, deniz gören, rahat, hoş bir evi vardı.

Maria'nın evinden Selanik'in görünüşü

Maria’nın evinden Selanik’in görünüşü

Saatlerce sohbet ettik; insan ilişkilerinden, sanattan, kültürden, ülkelerimizin sorunlarından, yöneticilerimizin yanlış politikalarından, öğretmenlikten, çocuklarımızdan… Maria, Selanik’te gördüğü, Türkiye’den gelen Türk oyuncuların oynadığı bir oyundan söz etti. Türkçe bilmediği halde oyuncuların güçlü oyunculukları sayesinde oyunu çok iyi anladığını, duygulandığını, çok hoş zaman geçirdiğini anlattı. Maria’ya gerçekten çok iyi tiyatro sanatçılarımızın olduğunu, onları izlemekten her zaman zevk aldığımızı söyledik.

Biz Maria ve kızı Kristina’yla sohbet ederken kapı çaldı, bir hanım geldi. Maria’nın ev işlerine yardım ediyormuş bu hanım. Onu bizimle tanıştırdı, yardımcısı Ermenistan’dan Yunanistan’a çalışmak için gelmiş. Maria bizim Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. İsmini anımsayamadığım hanım bizi soğuk bir tavırla selamladı, onun soğuk tavrına biz sıcacık gülümsemelerimizle karşılık verdik. O, bir iki dakika sonra yanımızdan ayrıldı ve bir daha yanımıza uğramadı. Ona İstanbul’daki Ermeni dostlarımızı, teyzelerimizi, ablalarımızı, öğrencilerimizi; onlarla paylaştığımız dostluğu, sevgiyi anlatmak isterdim.

O gün Yunanistan’da grev vardı, bütün müzeler grevden dolayı kapalıydı. Yunanistan’da gezip gördüğümüz yerlerde dükkânlar, müzeler, postahaneler saat 14.00’da veya 15.00’da kapanıyordu. Bu bize çok garip gelmişti. Kendi aramızda “Böyle bir şey nasıl olur?„ diyorduk. Saat üçten sonra açık dükkân bulmak zordu. Meğer o günkü grev çalışma saatlerinin azaltılmasıyla ilgiliymiş, saat on ikiye kadar çalışmak isteğinde bulunuyorlarmış. Tabii biz buna çok şaşırdık ve ülkemizdeki çalışma saatleriyle ister istemez karşılaştırdık. Gece saat ona kadar açık olan işyerlerini ve buralarda çalışan insanlarımızı düşünmeden edemedik.

Maria, bizim İtalya’dan geldiğimizi öğrenince pek çok kereler İtalya’ya gittiğinden ve her sene üç ya da dört defa Avrupa’nın diğer ülkelerine kültür gezileri yaptığından bahsetti. Türkiye’deki bir öğretmen yılda üç dört kez nasıl yurt dışına çıkabilir ki? Bu olacak bir şey değildi bizler için. Tüm öğretmenlerimizin yılda en az bir kez yurt dışına çıkabilmesini diledik.

Yunanistan’da tanıştığımız, konuştuğumuz kişiler ülkelerine Yunanistan, kendilerine de Yunanlı denmesinden hoşlanmıyorlar. Onlar ülkelerine Hellas (Elas), kendilerine de Hellen (Elen) diyorlar. Maria’yla konuşurken bunu daha iyi anladık.

My captured pictureBu arada bizim Selanik dediğimiz şehrin adı da Thessaloniki. Biz alışkanlıkla Thessaloniki’ye nasıl Selanik diyorsak onlar da İstanbul’a Constantinopoli diyorlar ve Türkiye’ye yaklaştıkça Constantinopoli’yi gösteren levhalara rastlanıyor.

Maria’yı ve kızı Kristina’yı tanımak bizi çok mutlu etti. Sanki iki gün önce ayrılıp buluşan dostlar gibiydik. Birlikte güzel zaman geçirdik. Ama her şeyin bir sonu vardı, Selanik’ten Kriopigi’ye gidip Kristina’yı görecektik. Maria, karavanın arkasındaki bisiklete bakıp;

– Kızımın da bisikleti var, fakat benim arabam küçük Kriopigi’ye götüremiyorum, dedi.

-İstersen bisikleti ver, biz götürelim, dedik. Maria:

“Neden olmasın? „ dedi. On üç, on dört yaşlarındaki kızı Kristina biraz isteksiz gibiydi bisikleti vermekte. Yepyeni, kırmızı-beyaz bir bisiklet, alalı bir hafta bile olmamış. İlk defa gördüğü insanlara, bisikletini nasıl versin çocuk? Yine de bisikletini getirdi. Karavanın arkasına bizim bisikletin yanına Kristina’nın bisikletini bağlayan Mithat, Kristina’ya şakadan:

“Senin bisikletin çok güzel bizimkiyle değiştirebilirim, deyince genç Kristina bunu gerçek sandı, keyfi kaçtı, yüzü asıldı. Bunun üzerine Mithat:

-Korkma, korkma! Şaka yaptım, dedi de Kristina’nın yüzü güldü.  Dostlarımızdan ayrıldık, Kriopigi‘nin yolunu tuttuk. Kristina bizi Kriopigi’de görünce çok sevindi, ona bisikleti verdik. Kristina, torununun telefon ettiğini söyleyince Mithat:

“Genç Kristina ilk olarak bisikletini mi sordu?„ dedi. Evet, küçük Kristina’nın sorduğu ilk şey bisikletiymiş…

Kristina’yla iki üç gün hasret giderdik, Kristina’nın Türkçesi inanılmayacak kadar gelişmişti, bir yıl boyunca eskiden kullandığı Türkçe sözcükleri anımsamış ve şimdi onları gayet güzel kullanıyordu.

Kriopigi Kamping-Kristina'nın karavanının önünde Soldan sağa: Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Kriopigi Kamping-Kristina’nın karavanının önünde
 Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Arkadaşımız Yavuz, Kristina’yla aramızdaki sevgi bağına inanamadı. “Nasıl böyle bir dostluk, sevgi olabilir?„ diye diye bir oldu. Kısa sürede Mualla ve Yavuz  Kristina’yı, Kristina da onları sevdi. Nasıl böyle bir dostluk olabilir? diyen Yavuz da o dostluk ve sevgi çemberine dahil oldu. Oradan ayrılma zamanımız geldiğinde -bu sefer ayrılmak daha da zor oldu- Kristina:

-Siz benim hısımlarımsınız, atmayın volta başka yerlerde burada oturun, deyince:

-Canım biz de senden ayrılmak istemiyoruz; seni çok özleyeceğiz, dedik.

Gerçekten ondan ayrılmak istemiyorduk. Başka yerleri görme arzumuz ve bir aylık gezimizin sonuna yaklaşmamız bizi ne yazık ki ondan ayırıyordu. Kristina’dan ayrılırken hepimizin gözleri yaşlıydı…

Kriopigi’den ikinci kez ayrılmak daha da zor oldu! Yüreğimizde Kristina yolumuza devam ettik.

KRİOPİGİ KAMPİNG ve KRİSTİNA

Halkidiki Yarımadası’nın üçüncü ayağı Kassandra’da önce Nea Potidea’da hoşça vakit geçirdik, sonra  Nea Fokea’yı dolaştık, Nea Fokea’dan ayrılıp Afitis ve Afitos’a vardık, parlak sularda büyük bir keyifle yüzdük, Afitos’tan Kalithea’ya geçtik, Kalithea’da yol ikiye ayrılıyordu, biz Lefki Peristena yoluna saptık, Lefki’den Kriopigi’ye geldiğimizde akşam olmak üzereydi. Çok hoş bir kasabaydı Kriopigi! Kamping levhasını görünce yolun soluna saptık, bu yol dik bir yokuştu, denize iniyordu. Yolun her iki tarafı da koruluktu, yeşillikler arasında lüks evler bulunuyordu. İki üç kilometrelik yokuşu indik. DSC02560-ab-denizDeniz kenarına geldik, yolun sağına döner dönmez Kamping Kriopigi karşımıza çıktı. Hemen kampinge girmedik, denizden hafif hafif esen rüzgârı tenimizde hissederek gözlerimizi maviliklerde dinlendirdik.Yenilendiğimizi duyumsadık. Kendimizi çok iyi hissediyorduk, yorgunluğumuzdan eser kalmamıştı.

Kriopigi Kamping (Camping Kriopigi) Girişi

Kriopigi Kamping (Camping Kriopigi) Girişi

Artık kampinge girebilirdik ve Kamping Kriopigi’ye girdik, her yerde yaptığımız gibi ilk işimiz kampın resepsiyonuna uğramak oldu. Resepsiyondaki görevliye kampta yer olup olmadığını sorduk. Kamping Castello’daki gibi yer olmamasından korktuk açıkçası. Turistten çok Yunanlı karavancıların, kampların devamlı müşterisi olduklarını öğrenmiştik. Karavanlar onların yazlık ev gereksinimlerini karşılıyordu.

Resepsiyondaki kişi:

«İtalyan mısınız?” diye sordu.

“Hayır, Türk’üz.» deyince pasaportlarımızı istedi, verdik. Adam pasaportlarımızı dikkatlice inceledi, üç kere baştan sona pasaportların her sayfasına baktı.

Ne oldu, bir sorun mu var? dedim. O, soruma yanıt vermedi, beni duymadı herhalde diye düşünerek bir daha tekrarladım soruyu. Adam, bizim pasaportlara öyle dalmıştı ki sesi soluğu çıkmıyordu. Büyük bir ciddiyetle pasaportlarımızı inceliyordu. Mithat’la birbirimize ne oluyor bu adama böyle? der gibi baktık. Aklımızdan bir sürü soru geçiyordu:

Bizi buraya almayacak mı? Türkler hakkında iyi şeyler düşünmüyor mu? Bu saatten sonra başka bir kamping nereden bulacağız? vb. Resepsiyondaki görevliye bir daha sordum:

-Niye o kadar dikkatli bakıyorsunuz? Sizi rahatsız eden bir şey mi var?

Görevli nihayet başını kaldırıp yüzümüze baktı, konuşacak galiba diye düşündük. Neyse bu sefer yanılmamışız, adam (daha sonra onun kampın sahibi olduğunu öğrenecektik) konuşmaya başladı:

-Yirmibeş yıldır buradayım, ilk defa Türk turiste rastladım, çok şaşırdım, onun için pasaportlarınızı bu kadar inceledim. Kriopigi’ye niçin geldiniz? diye sorunca sorusunu yanıtladım:

Kriopigi Kamping

Kriopigi Kamping

-Özel bir nedeni yok, günlerdir Triapodi’yi dolaşıyoruz, akşam olunca kalacak bir yer aradık, tesadüfen sizin kampın tabelasını gördük, işaretleri takip ederek buraya geldik. Kriopigi’ye ilk kez geliyoruz.

Resepsiyonist, kaç kişi olduğumuzu, elektrik alıp almayacağımızı, karavanımızın çekme mi motokaravan mı olduğunu sordu. Yanıtladık. Görevli, faturaya yazmaya başladı iki kişi…

Hemen atıldım, ben size üç dedim, diye. Görevli:

“Biliyorum,” dedi. Arkadan elektrik ücretinin karşısına bir çizgi çekti.

Ben yine:

-Ama biz elektrik alıyoruz, dedim. Görevli:

«Biliyorum,» dedi sakin bir şekilde.

Resepsiyona girmeden önce kampın fiatlarını öğrenmiştik. Kişi başına 1.400, elektrik için 800 drahmi alınıyordu. Karavan ücreti 3.000 drahmiydi, görevli karavan ücretinin karşısına 2.500 yazdı. Artık buna hiçbir şey demedim. Sonra bize ödeyeceğimiz ücreti söyledi. Bu, ödememiz gereken ücretten yüzde kırk daha düşüktü. Faturayı bize uzatırken şöyle dedi:

-Siz bizim ilk Türk müşterilerimizsiniz onun için size indirim yaptım. 27 numaralı bölüme yerleşebilirsiniz.

Kriopigi Kamping’in ilk Türk müşterisi olmamız ve görevlinin bize böyle bir incelik yapması bizi çok duygulandırdı. Oysa biz ne kadar tedirgin olmuş, neler düşünmüştük! Kamp yöneticisinin bu davranışı bize iyi bir ders verdi. Ön yargılı olmanın yanlış olduğunu bir kez daha anladık. Adamın aşırı ciddiliğinden, konuşmasından böyle bir şey yapacağı aklımızın köşesinden geçmemişti doğrusu! Türk karavancıların Kriopigi’ye gelmesi onu çok şaşırtmış olmalıydı. Ona Kriopigi’ye gelmekten çok memnun olduğumuzu söyleyip teşekkür ettik. Karavanımıza binip kampingin 27 numaralı bölümüne gittik.

Kampta her bölüm küçük bahçelere bölünmüş, üç tarafı ağaçlarla çevrili minik bahçelere. Her minik bahçe numaralanmış.

Kriopigi Kamping 27 numara

Kriopigi Kamping 27 numaralı bölüm

Hemen bahçemize yerleşmeye başladık. Karavanı uygun bir yere çektik, masamızı, sandalyelerimizi çıkardık, hamağımızı kurduk. Bir yandan da yemek hazırlığı yapıyorduk. Biz arılar gibi çalışırken, yanımızdaki bahçeye Yunanlı genç bir çift geldi, onlar da çadırlarını kurma gayreti içindeydiler.

Kriopigi Kamping

Kriopigi Kamping

Konuşlandığımız 27 numaralı küçük bahçe neredeyse denizin kıyısındaydı. 6-7 basamak inince kendimizi kumsalda buluveriyorduk.

Bir ara Mithat yanıma gelip şöyle dedi:

-Ya, karşı karavanda yaşlı bir kadın var, sürekli bizi gözlüyor, rahatsız mı acaba?

-Aman sana öyle gelmiştir! Niye bizi gözlesin ki? Belki yan tarafa gelen Yunanlı çifte bakıyordur, deyince

-Yok yok o devamlı bize bakıyor, dedi.

Başımı Mithat’ın işaret ettiği yere çevirdim, ağaçların arasından bize bakan kadını gördüm. Benim baktığımı gören kadın, ağaçların arkasında kayboldu. Biz de işimize dönüp onu unuttuk.

Bu arada alışveriş yapmamız gerektiğini hatırladık, kampta bir market olduğunu resepsiyondaki panolarda görmüştük. Marketi kolayca bulduk, dükkânda görevli oldukları anlaşılan bir bey ve bir hanım vardı. Daha sonra marketin sahibi olduğunu öğrendiğimiz beyden ekmek istedik, ekmeği verdi. O, çok ciddi biriydi veya canı bir şeye sıkılmıştı. Belki de benim düşündüğüm gibi değildi. Her neyse ekmeğin kaç lira olduğunu sordum.

Adam “two” dedi, o “two” der demez ağzımdan “iki” sözcüğü çıktı. İki dememle adam yüzüme baktı:

İki? dedi. Ben de:

“Evet, iki” dedim.

Adamın o ciddi, somurtkan hali gitti, bir anda yüzü ışıdı, gözleri parladı:

-Türkçe biliyorsunuz!

-Evet, İstanbul’dan geliyoruz.

Adam, yıllardır görmediği akrabalarını görmüş gibi bizimle öyle sıcak, öyle içten konuşuyordu ki… Meğer o, Türkiye’de doğmuş; yirmili yaşlarda Yunanistan’a göç etmiş ailesiyle. Şimdi ellili yaşlarını sürüyormuş. Doğduğu topraklardan gelenlerle karşılaşmak, oranın dilini konuşmak onu çok mutlu etmiş görünüyordu. Bizi eşiyle tanıştırdı, Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. Hepimiz çok duygulandık, o duygu yoğunluğu içinde marketten çıktık, karavanımıza geldik.

. Yemeğimiz hazırdı, masayı kurduk, çok acıkmıştık. Henüz yemeğe oturmuştuk ki Deniz:

-Yaşlı bir teyze bize geliyor, dedi.

Dönüp baktığımda karşımızdaki karavanda yaşayan, sürekli bizi gözleyen yaşlı kadının, elinde içi karpuz dolu kocaman bir tabakla bize yaklaştığını gördüm. Kadın bize:

‘Kalimera (merhaba)’ dedi, biz de karşılık verdik. Gülerek bir şeyler söyleyip tabağı uzattı. Onu yemeğe davet ettik, o kendi dilinde ve işaretlerle yemeğimizi yememizi, sonra geleceğini söyledi ve karavanına döndü.

Mithat:

-Ben sana demedim mi bak bizimle ilgileniyormuş!

Yan bahçedeki Yunanlı çifte de karpuz götürür, diye düşündük. Karavan komşumuz başka bir yere karpuz götürmedi. Onun sadece bize karpuz getirmesinin nedenini anlayamadık.

Yemeğimizi yeni bitirmiştik ki karavan komşumuz yanımıza gelip oturdu. Konuşmak için ağzımızı açtık, açtık da hangi dilde konuşacağımızı bilemedik. O adını söyledi: Kristina.

Kristina

Kristina

Biz de kendimizi tanıttık. Kristina İngilizce, Almanca, Fransızcadan üçer beşer sözcük biliyordu. Bizim Fransızcayla uzaktan yakından bir ilgimiz yoktu da Türkçeye yerleşmiş Fransızca sözcükler imdadımıza yetişti. Bizler de üç beş Rumca sözcük biliyorduk. Kristina biraz da Türkçe biliyor, yalnız Türkçe sözcükleri çok zor çıkarıyordu. Nihayet biz beş dilde Kristina’yla anlaşabildik. Sohbetimiz ilerledikçe bizimle ilgilenmesinin nedeni anlaşıldı.

Meğer Kristina’nın annesi ve babası Samsunluymuş, 1912 yılında Yunanistan’a göç etmişler. Kristina çok küçükken annesi ve babası evde Türkçe konuşurlarmış. Kristina da az çok Türkçe öğrenmiş; lâkin yıllardır konuşmadığı için sözcükleri hatırlayamıyormuş. Türkiye’den geldiğimizi anlayınca bizimle ilgilenmiş. Yetmiş beş yaşında olan Kristina, kızı ve torunuyla birlikte yaşıyormuş. Kızı ve torunu Selanik’teymiş. Kızı Maria, fizik öğretmeniymiş. Kristina’nın oğlu genç yaşta yaşamını yitirmiş, oğlunun acısına dayanamayan Kristina’nın eşi de oğlunun arkasından ölmüş. Kristina Türkçe ‘öldü‘ sözcüğünü bilmiyor, onun yerine ‘geberdi‘ sözcüğünü kullanıyordu. O gece Kristina’yla iki üç saat sohbet ettik.

Kristina’yla aramızda güzel bir bağ oluştu, onunla yeni tanışmış gibi değildik, sanki yıllardır birbirimizi tanıyorduk. O, Türkçe sözcükleri çok zor anımsıyordu, anımsadıklarını da öyle zorlukla seslendiriyordu ki…

Dil çok ilginç bir varlık! Onu kullanmadığınızda size küsüyor, belleğin ücra köşelerine çekilip kendi yalnızlığını, unutulmuşluğunu yaşıyor, her geçen gün daha fazla unutulmak istercesine. Yalnız onu anımsamaya başlayıp o dilde tekrar düşünürseniz belleğinizin derinliklerinden, uzun zamandır kullanmadığınız sözcükler, size yavaş yavaş geri geliyor. O gelişler sizi şaşkına çeviriyor ve müthiş heyecanlandırıyor. Unuttuğunuzu veya hiç öğrenmediğinizi sandığınız sözcüklerin, bilgilerin büyük bir özenle korunduğunu anlıyor, belleğinize büyük bir hayranlık duyuyorsunuz.

Kristina da Kriopigi’de kaldığımız süre içinde belleğini çok zorladı, yarım asırdan fazla zamandır kullanmadığı Türkçe sözcükleri anımsamak için. Biz onun Türkçe sözcükleri, belleğinin derinliklerinden bin bir güçlükle ve büyük bir sabırla dışarıya çıkarmasına tanık olduk. Dilimiz onu bize yaklaştırdı, Türkçe sayesinde anne ve babasını yüreğinde, belleğinde daha canlı hissetti, anayurdu çocukluğuna döndü.

O, bizi akrabaları olarak gördü, bizi çok sevdi, biz de onu çok sevdik. İnsan üç gün birlikte olduğu bir kişiyi bu kadar sevebilir mi? Evet, sevebilir! Bizler karşılıklı bu sevgiyi hissettik ve yaşadık. Yunanistan’da bir teyzemiz vardı artık!

Kriopigi adını daha önce duymamıştık, kampın resepsiyonunda başlayan tatlı sürpriz, ardından market sahibinin sıcak davranışı, Kristina’nın dostça yaklaşımı bizi ne kadar mutlu etti! Kriopigi bizim için çok özel bir yer oldu. Açıkçası Yunanistan’a gelirken az da olsa bir tedirginlik duymuş, “Nasıl karşılanırız, bir terslikle karşılaşır mıyız?„ diye düşünmüştük. Kriopigi’deki dostluk rüzgârları tedirginliğimizi sildi süpürdü.

Kristina, karavanına gittikten sonra ben de bulaşık yıkamaya bulaşıkhaneye gittim. İki genç kız bulaşık yıkıyordu, benimle çok ilgilendiler. Bir yandan bulaşık yıkıyor, bir yandan sohbet ediyorduk. Bana Türkiye’yle, İstanbul’la ilgili sorular sordular. Ben de onlardan Yunanistan’la ilgili bilgiler aldım. Kızlarla şen şakrak sohbet ederken kızların annesi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın bulaşıkhanenin kapısından başını uzatıp kızlara yüksek sesle ve sertçe bir şeyler söyledi. Kadının ne dediğini anlamadım; ancak benimle ilgili olduğunu hissettim. Az önce güle söyleye benimle konuşan kızlar, gözlerini benden kaçırarak iyi geceler dileyip yanımdan ayrıldılar. Bu duruma biraz canım sıkıldıysa da gün boyu öyle dostane ilişkiler kurmuş, öyle güzel anlar yaşamıştım ki bu olaya takılmadım.

Kriopigi Kamping

Kriopigi Kamping

Ertesi gün ilk işimiz erkenden denize girmek oldu. Karavanımızın durduğu yerle kumsalın arası on adımdı. Kendimizi karavandan dışarı atar atmaz denizde bulduk. Kriopigi’nin kilometrelerce uzanan kumsalının bir tarafı

Kriopigi Kamping kumsalı

Kriopigi Kamping kumsalı

pırıl pırıl, mavi deniz diğer tarafıysa yemyeşil bitkilerle, rengârenk zakkumlarla kaplı ormandı; tıpkı

Hisarönü Körfezi (Türkiye)

Hisarönü Körfezi (Türkiye)

Ege ve Akdeniz kıyılarımız gibi. Kriopigi’nin denizinin, bizim denizlerimizden farkı çok soğuk olmasıydı! Kristina’dan Kriopigi’nin anlamının ‘soğuk çeşme’ olduğunu öğrendik.

Akşam bulaşıkhanede tanıştığım kızlar gülerek kalimera dediler, ben de onlara sevecenlikle bir kalimera gönderdim. Birbirimize el salladık. Ne güzel bir şeydi komşu ülkelerin insanlarıyla arkadaş olmak!

Denizden çıktıktan sonra markete gittik, market sahibi bizi güleryüzle karşıladı, hatırımızı sordu. İki genç kız vardı ona yardım eden. Genç kızlar, market sahibinin kızlarıymış. Babalarının bize çok samimi davranmasına, bizimle farklı bir dilde konuşmasına pek şaşırdılar.

Yorgo Bey, bizi kızlarıyla tanıştırdı. Türk olduğumuzu, onun doğduğu yerlerden geldiğimizi anlattı. Babalarının heyecanı kızlara da sirayet etti, onlar da çok duygulandılar. Türkiye’yle ilgili sorular sordular. Dilimizin döndüğünce sorularını yanıtladık. Öyle hoş bir duygu coşkunluğu yaşadık ki… “İki“ sözcüğü aramızda nasıl bir bağ oluşturmuştu. Aynı toprakları paylaşmak, aynı dili konuşmak insanlar arasında nasıl bir yakınlık doğuruyor. İnsana insan olduğunu duyumsatıyor! İnsan olmak çok güzeeeel!!!

Kristina kırmızı kolluklarıyla

Kristina kırmızı kolluklarıyla

Kriopigi’de üç gün kaldık, her gün iki üç saatimizi Kristina’yla geçirdik. O, bize Yunanca öğretti, biz ona Türkçe öğrettik. Kristina her sabah saat onda, öğleden sonra da beşte şapkasını, gözlüğünü, kolluklarını takıyor, denize giriyordu. Bir saat kadar yüzüyordu, yüzmenin onu zinde tuttuğunu söylüyordu. Öyle şekerdi ki o kırmızı kolluklarla!

Kristina, günün en sıcak saatlerinde de kitap okuyor, küçük iğnedenlikler yapıyordu. Aslında bütün günü bizimle birlikte geçirmek istiyordu; öte yandan bizi rahatsız etmekten de çekiniyordu. O, bize gelmediği zamanlar biz ona gidiyorduk. Kristina, kendini mutlu etmesini bilen biriydi, yalnızlıktan yakınmıyor, zamanını iyi geçirmeye çalışıyordu.

Kampta Kristina gibi karavanında yalnız yaşayan pek çok yaşlı kadın ve erkek vardı. Yaşamlarını gayet güzel sürdürüyorlardı. Hepsi karavan yaşamını benimsemişler, doğanın içinde yaşamaktan mutluydular. Denizden, güneşten en iyi şekilde yararlanıyorlardı. Yunanistan’da karavan yaşamının çok yaygın olması, her yaştan insan

Kriopigi Kamping

Kriopigi Kamping

tarafından kabul görmesi, insanların kendilerini betonların içine hapsetmemeleri çok hoş bir şey!

Bir gece kalırız dediğimiz Kriopigi’de üç gün kaldık. Kristina, Kriopigi’den ayrılacağımızı duyduğu zaman çok üzüldü, bütün tatilimizi orada geçirmemizi istiyordu. Biz de ondan ayrılacağımız için üzgündük; fakat daha görmek istediğimiz bir sürü yer vardı. Oradan ayrılmadan önce Kristina yanımıza geldi, bana bir paket uzattı. Bu ne? dedim. Kristina:

“Azuk, azuk„ dedi. Gülüştük. Azığımızı aldık. Bize yolluk hazırlamıştı. Canım benim, ne kadar tatlı ve sevecendi! Bize ne zaman İstanbul’a döneceğimizi sordu, Temmuz sonunda döneceğimizi söyledik. İstanbul’a döndükten sonra Avşa’ya gidecek Ağustos ayını orada geçirecektik. Bir an için bunu Kristina’ya söylesem mi diye aklımdan geçirdim; ama bunun gereksiz olduğunu düşünerek vazgeçtim. Kriopigi’den ve Kristina’dan karışık duygular içinde ayrıldık. Hem sevgi yüklüydük hem hüzün, bir yandan yeni yerler görmenin sevincini duyuyorduk, diğer yandan içimizde bir burukluk vardı. Çok iyi bildiğimizse Kristina her zaman yüreğimizin bir köşesinde yaşayacak, kendini bize her zaman büyük bir sevgiyle anımsatacaktı.